Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
238

142. Şamlı Hafız Tevfik’in Risale‑i Nur’un hakkaniyetine dair yazdığı istihracî bir fıkrasıdır

Risale‑i Nurun tesvîd ve tebyizinde çok hizmeti sebkat eden Şamlı Hâfız Tevfik’in Risale‑i Nurun hakkâniyetine dair istihrâcî bir fıkrasıdır.
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Ma'lûm olsun ki: Zübdetü'r‑Resâil Umdetü'l-Vesâil nâmında Kutbu'l‑Ârifîn Ziyaeddin Mevlâna Şeyh Hâlid (Kuddise Sırruhu)’nun Mektûbat ve Resâil‑i Şerîfe”lerinden muktebes nesâyih‑i kudsiyenin tercümesine dair bir risaleyi, onüç sene mukaddem Bursa’da Hocam Hasan Efendi’den almıştım, nasılsa mütâlaasına muvaffak olamamıştım. bugünlerde kitaplarımın arasında bir şey ararken elime geçti. Dedim: Bu Hazret‑i Mevlâna Hâlid, Üstadımın hemşehrisidir. Hem İmâm‑ı Rabbânî’den sonra Tarîk‑ı Nakşî’nin en mühim kahramanıdır, hem Tarîk‑ı Hâlidiye-i Nakşiyenin pîridir.” Risaleyi mütâlaa ederken, Hazret‑i Mevlâna’nın tercüme‑i hâlinden şu fıkrayı gördüm:
239
Ashâb‑ı Kütüb-ü Sitte’den İmâm‑ı Hâkim Müstedrek”inde ve Ebû Dâvud Kitab‑ı Sünen”inde, Beyhakî Şuab‑ı Îmân”da tahric buyurdukları: اِنَّ اللّٰهَ يَبْعَثُ لِهٰذِهِ الْاُمَّةِ عَلٰى رَأْسِ كُلِّ مِائَةِ سَنَةٍ مَنْ يُجَدِّدُ لَهَا د۪ينَهَا
Yani: Her yüz senede Cenâb‑ı Hak bir müceddid‑i din gönderiyor.” Hadîs‑i Şerîfine mazhar ve mâsadak ve muzhir‑i tâmm olan Mevlâna Eşşehîr, Kutbu'l‑Ârifîn, Gavsü'l‑Vâsılîn, Vâris‑i Muhammedî, Kâmilü't‑Tarîkati'l-Àliyeti Ve'l-Müceddidiyeti Hâlid-i Zülcenâheyn (Kuddise Sırruhu) ilâ âhir Sonra tarihçe‑i hayatında gördüm ki, tevellüdü, bin yüz doksanüç tarihindedir. Sonra gördüm ki, bin ikiyüz yirmidört tarihinde saltanat‑ı Hind’in pâyitahtı olan Cihanâbâd’a dâhil olmuş, Abdullâh Dehlevî Hazretlerinden aldıkları füyûzât‑ı maneviye ile Tarîk‑ı Nakşî silsilesine girip müceddidliğe başlamış.
Sonra bin ikiyüz otuzsekizde ehl‑i siyasetin nazar‑ı dikkatini celbettiğinden, vatanını terk ederek diyar‑ı Şam’a hicretle gitmiştir. Hem içinde gördüm ki: Hazret‑i Mevlâna’nın nesli, Hazret‑i Osman bin Affân Radıyallahu Anh’a mensûbdur.
Sonra gördüm ki; tercüme‑i hâlinde isti'dâd‑ı fıtrî ve kàbiliyet‑i hàrika ile sinni yirmiye bâliğ olmadan evvel a'lem‑i ulemâ-i asr ve allâme‑i vakit olmuş, Süleymaniye kasabasında tedrîs‑i ulûm ile iştigâl eylemiştir.
240
Sonra Üstadımın tarihçe‑i hayatını düşündüm, baktım; dört mühim noktada tevâfuk ediyorlar:
Birincisi: Hazret‑i Mevlâna, bin yüz doksanüçte dünyaya gelmiş. Üstadım ise, Arabî bin ikiyüz doksanüçte, tam Mevlâna Hâlid’in yüz senesi hitâm bulduktan sonra dünyaya gelmiş.
İkincisi: Hazret‑i Mevlâna’nın tecdîd‑i din mücâhedesine başlangıcı ve mukaddimesi: Hindistan’ın pâyitahtına bin ikiyüz yirmidörtte girmiş. Üstadım ise aynen yüz sene sonra bin üçyüz yirmidörtte Osmanlı saltanatının pâyitahtına girmiş, mücâhede‑i maneviyesine başlamış.
Üçüncüsü: Ehl‑i siyaset, Hazret‑i Mevlâna’nın fevkalâde şöhretinden tevehhüm ederek diyar‑ı Şam’a nakl‑i mekân ettirilmesi bin ikiyüz otuzsekizde vâki olmuştur. Üstadım ise, aynen yüz sene sonra bin üçyüz otuzsekizde Ankara’ya gidip, onlarla uyuşamayıp, onları reddederek, küserek tekrar Van’a gidip bir dağda inziva ederken, bin üçyüz otuzsekiz senesini müteâkib Şeyh Said hâdisesinin vukû'u münâsebetiyle ehl‑i siyasetin vehmine dokunmuş, Üstadımızdan korkarak Burdur ve Isparta vilâyetlerinde dokuz sene ikamet ettirilmiş.
Dördüncüsü: Hazret‑i Mevlâna Hâlid, yaşı yirmiye bâliğ olmadan evvel allâme‑i zaman hükmünde fuhûl‑ü ulemânın üstünde görünmüş, ders okutmuş. Üstadım ise, tarihçe‑i hayatını görenlere ve bilenlere ma'lûmdur ki: Ondört yaşında icâzet alıp a'lem‑i ulemâ-i zamanla muârazaya girişmiş. Ondört yaşında iken, icâzet almağa yakın talebeleri tedrîs etmiştir.
Hem Hazret‑i Mevlâna Hâlid, neslen Osmanlı olduğu ve Sünnet‑i Seniye’ye bütün kuvvetiyle çalıştığı gibi, Üstadım da, Kur'ân‑ı Hakîm’e hizmet noktasında, meşreben Hazret‑i Osman-ı Zinnûreyn’in arkasında gidip Hazret‑i Mevlâna gibi, Risale‑i Nur eczâlarıyla bütün kuvvetiyle Sünnet‑i Seniye’nin ihyâsına çalıştı.
241
İşte bu dört noktadaki tevâfukât, tam yüz sene fâsıla ile, Risale‑i Nurun takviye‑i din hususundaki te'sirâtı, Hazret‑i Mevlâna Hâlid’in Tarîk‑ı Nakşiye vâsıtasıyla hizmeti gibi azîm görünüyor. (Hâşiye)
Üstadım, kendine ait medh ü senâyı kabûl etmiyor, fakat Risale‑i Nur Kur'ân’a ait olup medh ü senâ Kur'ânın esrârına aittir.
Yalnız Üstadımla Hazret‑i Mevlâna’nın birkaç farkı var:
Birisi: Hazret‑i Mevlâna, zülcenâheyndir. Yani hem Kàdirî, hem Nakşî tarîkat sâhibi iken, Nakşîlik Tarîkatı onda daha gâlibdir. Üstadım, bil'akis, Kàdirî meşrebi ve Şâzelî mesleği daha ziyâde onda hükmediyor. Ben Üstadımdan işittim ki: Hazret‑i Mevlâna Hindistan’dan Tarîk‑ı Nakşî’yi getirdiği vakit, Bağdat dâiresi, Şah‑ı Geylânî’nin (K.S.) ba'de'l‑memât hayatında olduğu gibi taht‑ı tasarrufunda idi. Hazret‑i Mevlâna’nın ma'nen tasarrufu bidâyeten cây‑i kabûl göremedi. Şah‑ı Nakşibend ile (K.S.) İmâm‑ı Rabbânî’nin (K.S.) rûhâniyetleri Bağdat’a gelip Şah‑ı Geylânî’nin ziyaretine giderek ricâ etmişler ki: Mevlâna Hâlid senin evlâdındır, kabûl et.” Şah‑ı Geylânî onların iltimaslarını kabûl ederek Mevlâna Hâlid’i kabûl etmiş. Ondan sonra Mevlâna Hâlid (K.S.) birden parlamış. Bu vâkıa ehl‑i keşifçe vâki ve meşhûd olmuştur. O hâdise‑i rûhâniyeyi o zaman ehl‑i velâyetin bir kısmı müşâhede etmiş, bazı da rüya ile görmüşler.” (Üstadımın sözü burada hitâm buldu.)
İkinci Fark: Şudur ki: Üstadım kendi şahsiyetini merciiyetten azlediyor, yalnız Risale‑i Nuru merci' gösteriyor. Hazret‑i Mevlâna Hâlid’in şahsiyeti ise, kutbu'l‑irşâd, merci'ü'l‑hàs ve'l-âmm olmuştur.
242
Üçüncü Fark: Hazret‑i Mevlâna Hâlid zülcenâheyndir. Fakat zamanın muktezâsıyla, ilm‑i tarîkatı ve Sünnet‑i Seniye’yi esâs tutmak cihetiyle tarîkatı daha ziyâde tutmuşlar. O noktada sarf‑ı himmet etmiş. Üstadım ise, şu dehşetli zamanın muktezâsıyla, ilm‑i hakikati ve hakàik‑ı îmâniye cihetini iltizam ederek tarîkata üçüncü derecede bakmışlar.
Elhâsıl: Baştaki Hadîs‑i Şerîfin Her yüz sene başında dini tecdîd edecek bir müceddidi gönderiyor.” müjdesinin ihbarına muvâzi olarak Hazret‑i Mevlâna Hâlid, ekser ehl‑i hakikatin tasdikiyle bin ikiyüz senesinin, yani onikinci asrın müceddididir. Mâdem tam yüz sene sonra, aynen dört cihette tevâfuk ederek Risale‑i Nur eczâları aynı vazifeyi görmüş; kanâat verir ki, nass‑ı hadîsle Risale‑i Nur, tecdîd‑i din hususunda bir müceddid hükmündedir.
Benim Üstadım dâima diyor ki: Ben bir neferim, fakat müşîr hizmetini görüyorum. Yani: Kıymet bende yoktur, belki Kur'ân‑ı Hakîm’in feyzinden tereşşuh eden Risale‑i Nur eczâları, bir müşîriyet‑i maneviye hizmetini görüyor.”
Üstadımı kızdırmamak için şahsını senâ etmiyorum.
Şamlı Hâfız Tevfik
243

143. Risale‑i Nur’un Isparta’ya ne derece rahmet olduğuna delâlet eden bir tevafuk-u acibe

Re'fet Bey ve Husrev gibi Risale‑i Nur şâkirdlerinin buldukları Risale‑i Nur bereketine işâret eden latîf bir tevâfuktur.
Risale‑i Nurun Isparta’ya ne derece rahmet olduğuna delâlet eden bir tevâfuk‑u acîbe:
Risale‑i Nurun mazhar olduğu inâyâtın külliyetinden mühim bir ferdi de şudur ki: Isparta Vilâyeti sekiz seneden beri Risale‑i Nurun müellifini sînesinde saklamıştı ve Barla gibi şirin bir nahiyesinde Cenâb‑ı Hakk’ın lütûf ve keremiyle muhâfaza etmişti. Bu müddet zarfında yavaş yavaş intişar eden Risale‑i Nurdan, Isparta’da binler adam îmânlarını takviye ettiler. Bilhassa gençler pek çok istifade ve istifaza ettiler.
Vaktâ ki, Üstadımızın Barla gibi latîf ve şirin bir mahaldeki sıkıntılı ve pek acıklı ve en katı kalbleri ağlatan işkenceli esâreti bitti, Risale‑i Nurun müellifi olan Üstadımızın nazarı Cenâb‑ı Hakk’ın avniyle Isparta’ya müteveccih oldu. Evhâma düşen bazı zâlim ehl‑i dünyanın teşebbüskârâne harekât‑ı zâhiriyesi, bir sebeb‑i âdi olarak yeni bir zulme hedef oldu. Üstadımız Isparta’ya getirildi.
Fakat Üstadımızın teşrîf ettiği zaman yaz mevsiminin en harâretli zamanı idi. Yağmurlar kesilmiş, Isparta’yı iskà eden sular azalmış, bir kısm‑ı mühimminin menba'ı kesilmiş; ağaçlar sararmağa, otlar kurumağa, çiçekler buruşmağa başlamıştı.
Risale‑i Nurun en ziyâde intişar ettiği mahal Isparta Vilâyeti olduğu için Risale‑i Nur hakkındaki inâyât‑ı Rabbâniyeyi pek yakından müşâhede eden Risale‑i Nur şâkirdleri olan bizler, mühim bir vâkıaya daha şâhid olduk.
Bu hâdise ise: Müellifinin Isparta’ya teşrîfini müteâkib bir asır içinde bir veya iki defa vukû'a gelen bir vâkıa olarak bu yaz mevsimindeki yağmurun kesretli yağması olmuştur. Pek hàrika bir sûrette yağan bu yağmur Isparta’nın her tarafını tamamen iskà etmiş, nebâtâta yeniden hayat bahşedilmiş, bağlar, bahçeler başka bir letâfet kesbetmiş; ekserîsi hemen hemen zirâatle iştigâl eden halkın yüzleri Risale‑i Nurun nâil olduğu inâyâtından ve bereketinden olan bu yağmurdan istifade ederek gülmüş, rûhları inbisat etmişti. Cenâb‑ı Hak kemâl‑i merhametiyle, bu yaz mevsiminin bu şiddetli ve harâretli vaziyetini, baharın en letâfetli, en şirin ve en hoş vaziyetine tebdil etti. Güyâ Risale‑i Nur, yüz ondokuz parçasıyla, müellifi olan Üstadımıza bir taraftan hoş‑âmedî etmek ve mahzûn olan kalbine tesellî vermek ve gamnâk rûhunu tatyîb etmek ve diğer taraftan da sekiz seneden beri yaşadığı Barla’yı unutturmak ve o muhteşem Çınar ağacını ve dostlarını ve alâkadar olduğu şeylerden gelen firâk hüznünü hatırlatmamak için, Cenâb‑ı Hak’tan yüz ondokuz risalenin eliyle, yüz ondokuz bin kelimeleri diliyle duâ etti, yağmur istedi. Cenâb‑ı Hak, öyle bereketli bir yağmur ihsân etti ki; bir misli, doksanüç tarihinde yağdığını ihtiyarlarımızdan işitiyoruz ki, bu tarih, Üstadımızın tarih‑i velâdetine tesâdüf etmekle beraber, bu umumî hâdise‑i rahmet olan kesretli yağmur, hususî bir sûrette Risale‑i Nura baktığına bir delili de şudur ki:
244
Risale‑i Nurun neşrine vâsıta olan Üstadımız geldiği gün, Isparta’yı gayet harâretli ve yağmursuzluktan toz‑toprak içinde görmüş. Barla gibi bir yayladan gelip böyle bir yerde dayanamayacağım diye telâş ediyordu. Üçüncü veya dördüncü günü bahçeleri kısmen gezdiği vakit, sebze ve ot ve çiçeklerin susuzluktan buruştuklarını görerek gayet müteessirâne su istiyor, yağmur taleb ediyordu. Arkadaşımız olan Bekir Bey’den değirmenleri çeviren suyu göstererek Isparta’nın suyu bu kadar ?” diye sormuştu. Bekir Bey cevab verdi: Gölcüğün suyu kesilmiş, gelmiyor. Isparta’nın dörtte birini sulayan bu sudan başka yoktur.” dedi.
Üstadımızın Isparta’da çok talebesi bulunduğundan, rûhen yağmurun gelmesini istiyordu. Aynı günde öyle bir yağmur geldi ki, elli seneden beri Isparta böyle bir hâdiseyi görmemiş. O yağmur yüzde doksandokuz menfaat vermiştir. Bundan anlaşılıyor ki, o tevâfuk tesâdüfî değil; bu rahmet, Isparta’ya rahmet olan Risale‑i Nura bakıyor. Lillâhi'l‑Hamd bu kerem‑i İlâhî neticesi olarak Üstadımız diyor ki; Isparta bana Barla’yı unutturdu. Unutamayacağım bir şey varsa o da her yerde olduğu gibi Barla’da bulunan ciddi dost ve talebelerimdir.”
Talebesi Mustafa
Talebesi Lütfi
Hizmetkârı Rüşdü
Hizmetkârı Husrev
Dâimî Hizmetkârı Bekir Bey
Dâimî Hizmetkârı Re'fet
245

144. Isparta’daki kardeşlerimizin fıkrasındaki davayı ispat eden kuvvetli iki delil

Süleyman Efendi, Mustafa Çavuş ve Bekir Bey’in bir fıkrasıdır.
Isparta’daki kardeşlerimizin fıkrasındaki da'vâyı isbât eden kuvvetli iki delili gösteriyor.
Re'fet Bey ve Husrev gibi kardeşlerimizin hàrika bir sûrette yağan umumî yağmur içinde Risale‑i Nur bereketine hususiyetle baktığına bizim de kanâatimiz geliyor. Çünkü gözümüzle yağmur hâdisesini, hususî bir şekilde Hizmet‑i Kur'ân ve Risale‑i Nura baktığını iki sûretle gördük.
Birinci Sûret: Risale‑i Nurun vâsıta‑i neşri olan Üstadımızın câmii, Barla’da seddedildi. Risale‑i Nuru yazacak hariçteki talebelerinin yanına gelmeleri men' edildiği hengâmda kuraklık başladı. Yağmura ihtiyac‑ı şedîd oldu. Sonra yağmur başladı, her tarafta yağdı. Yalnız Karaca Ahmed Sultan’dan itibaren, bu dâire içinde kalan Barla mıntıkasına yağmur gelmedi. Üstadımız bundan pek müteessir olarak duâ ediyordu. Sonra dedi ki:
Kur'ân’ın hizmetine sed çekildi, bu köydeki mescidimiz kapandı. Bunda bir eser‑i itâb var ki, yağmur gelmiyor. Öyle ise, mâdem Kur'ân’ın itâbı var, Yâsîn Sûresi’ni şefâatçi yapıp Kur'ânın feyzini ve bereketini isteyeceğiz…”
Üstadımız Muhâcir Hâfız Ahmed Efendiye dedi ki: Sen kırk bir Yâsîn‑i Şerîf oku.”
Muhâcir Hâfız Ahmed Efendi bir kamışa okudu. O kamışı suya koydular. Daha yağmur alâmeti görünmezken, ikindi namazı vaktinde Üstadımız dâima i'timâd ettiği bir hâtırasına binâen Muhâcir Hâfız Ahmed Efendiye söyledi ki: Yâsînler tılsımı açtı, yağmur gelecek.”
Aynı gecede evvelce yağmadığı Barla dâiresi içine öyle yağdı ki: Üstadımızın odasının altındaki Çoban Ahmed’in bahçesindeki duvar yağmurdan yıkıldı. Hâlbuki Karaca Ahmed Sultan’ın arkasında ve deniz kenarında balık avlamakla meşgul Şem'i ile arkadaşları bir damla yağmur görmediler.
246
İşte bu hâdise, kat'iyyen delâlet ediyor ki; o yağmur, Hizmet‑i Kur'ân’la münâsebetdârdır. O rahmet‑i âmme içinde bir hususiyet var ki, Sûre‑i Yâsîn anahtar ve şefâatçi oldu ve yağmur kâfî mikdarda yağdı.
İkinci Sûret: Kuraklık zamanında, yirmi‑otuz gün içinde yağmur Barla’ya yağmamışken, Yokuşbaşı Çeşmesi yapıldığı bir zamanda menba'ına yakın Üstadımız ve biz (yani Süleyman, Mustafa Çavuş, Ahmed Çavuş, Abbâs Mehmed ve sâir kardeşlerimiz) beraber cemâatle namaz kıldık. Tesbihâttan sonra duâ için elimizi kaldırdık, Üstadımız yağmur duâsı etti. Kur'ânı şefâatçi yaptı. Birden o güneş altında, herbirimizin ellerine yedi‑sekiz damla yağmur düştü. Elimizi indirdik, yağmur kesildi. Cümlemiz bu hâle hayret ettik. O vakte kadar yirmi‑otuz gündür yağmur gelmemişti. Yalnız o yağmur duâsı ânında duâ eden her ele, yedi‑sekiz damla düşmesi gösterdi ki, bunda bir sır var. Üstadımız dedi ki: Bu bir işâret‑i İlâhiye’dir. Cenâb‑ı Hak, ma'nen diyor ki: Ben duâyı kabûl ediyorum, fakat şimdi yağmur vermiyorum.” Demek sonra Sûre‑i Yâsîn şefâat edecek. Nitekim öyle olmuştur.
Elhâsıl: Isparta’daki kardeşlerimizin umumî rahmet içindeki Risale‑i Nurun bereketine dair da'vâ ettikleri hususiyeti, bu iki kuvvetli delil ile tasdik ediyoruz.
Barla’da Şem'i, Mustafa Çavuş, Bekir Bey, Muhâcir Hâfız Ahmed, Süleyman
247

145. Feyyaz‑ı Mutlak’ın kelâmı olan Kur’ân-ı Mu’cizü'l-Beyan’a hâdim ol ki, o elmas kılıcı elinde tutasın

Ehl‑i îmân bilhassa şimdiki Risale‑i Nurun zâkir ve muvahhid şâkirdleri öyle bir cadde ve minhâca girmişler ki, o cadde gayet müstakîm, gayet nurlu, gayet sevimli. Bütün iki tarafı elmas, inci dükkânı. Bunların başında nass‑ı Kur'ân’dan gelen ve Kur'ân‑ı Kerîm’in ve Furkàn‑ı Hakîm’in âyât‑ı beyyinâtından intişar eden Risale‑i Nurun yüz yirmi parçasından beher parçası birer mürşid‑i a'zam, birer mürşid‑i ekmel, birer kal'a‑i hasîn, birer elmas kılınç olarak sâbittir. Öyle ise ey Lütfi! Risale‑i Nura sıkı yapış ki, bir mürşid‑i ekmel bulasın. Lisânına tevhidi ver ki, şu muhkem kaleye giresin. Feyyâz‑ı Mutlak’ın kelâmı olan Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’a hàdim ol ki, o elmas kılıncı elinde tutasın
İşte o kılınçla, hiç havfsız, başlarını sarhoşlukla o bataklığa sokan dinsizlerin kafalarına vurarak atla. Ondan sonra ﴿فَاسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَ gibi kat'î delilleri Peygamberimiz Sallallâhu Teâlâ Aleyhi Ve Sellem Efendimizden müteselsilen, bütün Risale‑i Nurun müellifi Üstadımız Said Nursî’nin yetiştiği ve serbest gezdiği Şerîat‑ı Garrâ-yı Muhammediye (A.S.M.)” olan hatt‑ı müstakîmi, bâri bir parça da sen takib et ki, başın felâh bulsun
Şu geçen Cuma günü rûhumda bir sıkıntı devam ederek, Üstadım için ﴿ sırrını istinsah ediyordum. Maalesef emrâz‑ı asabiyemin hadsiz istilâsı, o mühim risaleyi pek ânî olarak akîm bıraktırdı. Tekrar yine başladım, bir parça yazdım; baktım ki, yine satır geçmişim, evvelki yazdığım yere mürekkeb dökülmüş. Kendimde o sıkıntı hâlâ duruyor. Tekrar olarak abdest üstüne abdest aldım; bütün seyyiâtımı itiraf ederek ortaya döktüm, istiğfar ettim. Mübârek duâ olan salavât‑ı şerîfeye başladım. Sonra kalbime geldi ki, Üstadımdan himmet isteyeyim. Üstadımın, üstadına dediği gibi, ben de derim ve dedim O hâl, o vaziyet el'ân devam ediyordu. Hattâ intihar derecesine kadar gelmişti. Dedim: Aman yâ Rabbî! Bundaki hikmet nedir?” ve o risaleyi ertesi güne ta'lik ettim.
248
O akşam, yani, Cumartesi gecesi, âlem‑i menâmda Üstadım, Atabey’in Zergendere Mescidi’nde imiş. Sabah namazına gidiyormuşum. Tesâdüfî bir karakol kumandanı bana dedi ki: Nereye gidiyorsun?” Câmiye dedim. Beni takiben câmiye o da girdi. Gördüm ki, Üstadım bir karyola üzerindedir. Evvelki cemâatimizden hariç içeride beş‑altı daha jandarma bulunuyor. Cemâat, لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَر۪يكَ لَهُ… الخ devam ediyorlar. O beraber girdiğimiz kumandan ise cemâatimize karşı Aman siz ne yapıyorsunuz?” diyerek kendisinin itliğini isbât edip, mağrûriyetinden içeriye tükürdü. O ânda Üstadım o dinsizin yüzüne tükürüp Git yanımızdan pis!” dedi tardetti.
Hemen o zaman elimi sağ taraftaki deliğe uzattığımda bir kasatura geldi. Hiç meslek ve meşrebimize uymayan, her cihetle muhâlif hareket eden Hasan isminde bir adam o kasaturayı alıp ve ucuyla o dinsizi göstererek, Aman efendim, aman hocam! Siz yalnız emir buyurunuz, bu dinsizin imhasına sebeb ben olacağım.” dedi ve aynı zamanda bir sağ omuzuna, bir de sol omuzuna vurdu ve gitti. Bütün bu dinsizler bunu görünce tevehhüme düşüp Başımıza belâ bulduk, bizden Hocanın yanına kimse gitmez. Ancak Edhem Çavuş (Hâşiye‑1) var, onu gönderelim, bizim için yalvarsın, yakarsın Aman biz hepsinden vazgeçtik.” dediler.
O sabah bu garîb rüyayı Zühtü Efendi ve Hâfız Ahmed ağabeylerime söyledim. Hattâ o gün Hâfız Ahmed, Üstadımı ziyaret için iki bardak su ile beraber Isparta’ya gitmek istedi. Fakir de gittiğine memnun oldu. Rüyayı tenbih ettim, çünkü o gece gördüm. Nitekim söylemiş. Fakat çok acıklı haberden o kadar müteessir oldum ki; o zaman anladım, rûhumdaki sıkıntı bu imiş. (Hâşiye‑2)
Lütfi
249

Mektûbat’ın Üçüncü Kısmı

146. “Mirkâtü's‑Sünne ve Tiryâku Marazı'l-Bid'a” Risalesi ve Onikinci Lem'a hakkında: Akıl gördüğü hakikatler karşısında hayran oluyor

Husrev’in bir fıkrasıdır
Sevgili Üstadım!
Mirkâtü's‑Sünne ve Tiryâku Marazı'l-Bid'a ismine hakikaten elyak olan Otuzbirinci Mektûbun Onbirinci Lem'ası’nı kardeşlerimle ve dostlarımla defaatle okudum. Gayet azîm bir tebşîrat‑ı Peygamberî ile başlayan bu risalenin onbir nüktesinden herbir nüktesi başka bir hüsün ve başka bir letâfette yazılmakla beraber; ittibâ'‑ı sünnetin maddî ve manevî fevâidi ta'dâd edilirken, akıl açılan kapılardan içeriye giriyor. Her kapının içerisinde bulunan kapılar ve pencerelerden bakarak, gördüğü hakikatler karşısında hayran oluyor. Gösterdiği deliller ile mu'terizlerin i'tirâzlarına mükemmel ve muntazam cevablar vermekle mukàbele ediyor. Ehl‑i şevke, Benim gösterdiğim kapılardan girseniz, müşkülâtsız ebedî bir saâdete kavuşmuş olacaksınız.” diyerek ittibâ'‑ı sünneti, herbir Müslümana, hayatında düstur ittihàz etmesini tavsiye ediyor. Talebelerine, anlayabilecekleri bir tarzda emr‑i azîm olan dersini takrîr ederken, Ben zâhirde 15‑16 sahifeden ibaret küçük bir risaleyim; fakat hakikatte neşrettiğim nurla çok büyük denizleri geçecek bir azamette ve çok büyük yıldızların nurlarını setredecek kudretteyim. Bahtiyar ol kimsedir ki, beni hâfızasında nakşederek, benimle âmil olur.” diyerek belîğ ve çok yüksek ve nihâyet derecede latîf sözleriyle bizleri irşad ediyor.
250
Bu hakàikı gösteren bu risaleden, gücüm yetse de yüz tane, ikiyüz tane yazabilsem. Heyhât! Elim kısa, sa'yim mahdûd, aczim, herbir emr‑i hayrı arzuma kadar îfâya mâni Bu kadar arzuya rağmen yazabildiğim bir nüshasını takdim etmiş bulunuyorum. Hüsn‑ü kabûl buyurulursa benim için ne büyük bir saâdettir.
Ahmed‑i Bedevî Hazretlerinin kerâmetkârâne harekâtıyla, semâvât ve arzın tabakàtından bahseden Onikinci Lem'ayı üç‑dört defa okudum. Sevgili Üstadım! Rızka muhtaç herbir zîhayatın rızkı, Rezzâk‑ı Hakîki tarafından taahhüd altına alındığı ve rızık ancak Mün'im‑i Hakîki’nin yed‑i kudretinde bulunduğu, o kadar güzel bir üslûb ile ta'rif buyuruluyor ki, ve talebelerine o kadar şirin ve àlî bir ders veriyor ki, akıl eğriliğe, nefis i'tirâza, kalb inkâra sapacak hiçbir yol bulamıyor. Zaferi kazanan ordular gibi insanın bütün kuvâsına, Ey kıymetdâr risaleler ve ey nurânî feyyâz Sözler! Meydân sizindir! Size teslîm olmuşuz! Beşeriyete ve bütün mükevvenâta hükümrân olan Hàlık‑ı Azîm’in hak sözleriyle bizlere tarîk‑ı hidayeti ve istikameti gösteriyorsunuz!” dedirtiyor. Bilhassa arz ve semâvâtın yedişer tabaka olduğuna dair âyât‑ı azîmenin küllî ve umumî ve şümûllü maânîsinin tatlı ve lezzetli ve şirin hakàikını okurken, insanın hissiyatına kalemi tercümân olabilse de, bu risalelere mukàbele edebilse Heyhât!
251
Her tarafını anlayabilmek imkânı olmamakla beraber bu kısımda arzın yedi iklimi ve birbirine muttasıl yedi tabakası ve bu tabakalardaki nurânî mahlûkatın mürûr‑u ubûruna hiçbir şeyin mâni olmaması hâlâtı; ve elektrik ve ziyâ ve harâreti nakil ve kâinâtı baştan başa istilâ eden madde‑i esîriyeden başlayarak semâvâtın yedi tabakasının kabûl edilmesine hiçbir mâni olamayacağı, fennen, aklen ve hikmeten muhtelif delâil ile isbât edilmesi ve en sonunda semâvâtın yedi tabaka ve arzın yedi kat olduğu hakkında Kur'ân‑ı Hakîm’in ifâdâtının tasdik edilişi, akıl ve kalb şübehâta atlayacak yol bulamaması, risalelerin büyüklüklerine hàs bir kerâmet‑i kübrâ olduğunu gösteriyor. Böyle azîm hakikat‑i Kur'âniyeyi göremeyen feylesofların ve kozmoğrafyacıların kulakları çınlasın!
Evet sevgili, kıymetdâr Üstadım! Bu nurlu misilsiz eserler, insanın şübehâtını izâle ettiğine ve şübheleri dâvet edecek karanlık bir nokta bırakmadığına kat'î bir kanâatle îmân ettiğim gibi, temâs ettiğim kardeşlerimden ve mütâlaasında bulunan zevâttan kanâatimin umumen tasdik edildiğini işittiğim anlar, her tarafımı meserret kapladığını hissediyorum.
Ey sevgili Üstadım! Her hususta size yapılacak duâ için kelimât bulamıyorum. Zât‑ı Zülcemâl, bu kadar güzelliklere, hazine‑i rahmetinden binler güzellikleri size ihsân etmekle mukàbele buyursun. Âmîn
Ahmed Husrev
252

147. “Zararın neresinden dönsen kârdır” ders‑i ikazını vererek, hamden sümme hamden, zulümat vadisinden çıkararak şahika-i Nura yetiştirmişti

Sabri Efendi’nin bir fıkrasıdır
Eyyühe'l‑Üstad!
Kelâmullâhi'l‑Azîzi'l-Mennân olan Hazret‑i Kur'ân, Şeâir‑i İslâmiyenin hàdimlerini cenâh‑ı himâye ve re'fetine alarak bu defaki hâdise‑i elîmede bir seneden beri mülhidlerin çevirdikleri plânlarını akîm bırakıp, zâhiren üç kardeşimizi berâet ve ma'nen milyonlar mü'min muvahhidînin zümresine nişane‑i berâetini bahş ve mülhidlere ebediyet ve ezeliyetini izhâr ile kendini müdafaa ve hàdimlerini muhâfaza ve himâye ettiğini ve edeceğini göstermekle, Kur'ân hàdimlerinin kulûbu, behçet ve sürûra müstağrak olarak, ilerlemek istedikleri hàlisâne emel ve gayelerinde adımlarını daha ziyâde uzatmaya ve dâirelerini daha ziyâde tevsî'e başlamışlardır.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
Azîz Üstadım! Cenâb‑ı Kibriyânın mahzâ bir lütûf ve nihâyetsiz bir kerem ve ihsânı olarak Nurlar Külliyatı, bu abd‑i pür-kusur gibi nice gâfillere ihsân buyurularak, sürekli yağmurların arz üzerinde tathîrat yaptığı gibi nurlar mahallesinde şu asr‑ı dalâlet ve devr‑i bid'atta çirkâb‑ı hayat-ı maddiye bataklığına batan bu âciz kula, Zararın neresinden dönsen kârdır.” ders‑i îkazını vererek, hamden sümme hamden zulümât vâdisinden çıkararak, şâhika‑i Nura yetiştirmişti.
253
Her nasılsa, bir sene evvel; Ey Sabri! Belki hubb‑u câha meyledersin, olur ki, o cihette bir arzu uyandırır. Gel o bedbahtların bulanık havuzcuğuna bir daha dal, çık.” denildi. Elhamdülillâh selâmet çıktım. Bundan halâsım, nazar‑ı fakirânemde pek ehemmiyetli bir kurtuluştur.
Talebeniz Sabri

148. Kitapların En Büyüğüsün, Kelâm‑ı Kadîm

Osman Nuri’nin bir fıkrasıdır
Kitapların en büyüğüsün, Kelâm‑ı Kadîm,
Hak kanunların anasısın, Kur'ân‑ı Azîm,
Kudsî tarihlerin nur babasısın, Kelâm‑ı Kadîm,
Sen, dinimizin bekçisisin, Kur'ân‑ı Azîm.
.
Dört İlâhî kitabın anası, yalnız sensin,
İftihar eder seninle, bütün Din‑i İslâm,
Sensiz yaşamak isteyen kalbler gebersin,
Sen hakikatin ilk ve son güneşisin.
.
Her varlığın üstünde, sönmeyecek güneşsin,
Bütün gizli ve âşikârın miftâhı sensin,
Seni tanımayan ve tâbi olmayan, her yerde
Sâhibinin gazabına uğrasın, gebersin
.
Hükmün, muhakkak kıyâmete kadar bâkîdir,
Sana inanmayanlar âdi, zelîl, kâfirdir,
Sen, her varlığın üstünde doğan güneşsin,
Seni istemeyenler, dünyada Cehennem’e göçsün.
.
Hâşâ! Seni beğenmeyen ve yanlış diyenlerin,
Dilleri kesilsin, yere batsın,
Sana hor bakmak isteyenleri, Allah kahretsin,
Sen Hakikatin ilk ve son güneşisin
Osman Nuri
254

149. Bu eser‑i âlî, bütün ehl-i iman ve zîşuura, menba-ı hakikîsi olan Kur’ân-ı Hakîm gibi, nurları ile âb-ı hayat serpiyor

Hâfız Ali’nin bir fıkrasıdır
Azîz Üstadım!
Otuzbirinci Mektûbun Onüçüncü Lem'ası, Hikmetü'l‑İstiâze nâm‑ı àlîyi taşıyan bir parça‑i nuru aldım. Elhamdülillâh istinsaha muvaffak oldum. Cenâb‑ı Hak, hazine‑i bînihâyesinden emsâl‑i sâiresini ihsân buyursun âmîn, bihürmeti Seyyidi'l‑Mürselîn
Üstadım Efendim, bu azîm hakikati taşıyan risale, fakir talebenizde pek azîm te'sirât yaparak dimağım ve bütün duygu ve hâsselerim, o azîm hakàik üzerine serpilerek, toplanmaz bir hâle geldiler. Gündüzde, güneşin ziyâsı karşısında kalan yıldız böceği gibi, gerek güneşin ta'rifini ve gerekse kendi şevkiyle dâire‑i muhîtinde bulunanları ta'rif edemediği gibi fakir, aynı hâl kesbettim.
Evvelâ: Bu risale, diğer Tevhid’e dair büyük risalelerin bir büyük kardeşi olabilir. Zîra nasıl ki; öbür kütle‑i nur, Cenâb‑ı Hakk’ın âlem‑i kebîrde cilve‑i Cemâl ve Kemâl ve Esmâ‑i Hüsnâ’sını pek zâhir bir tarzda a'mâ olanlara da gösterdiler. Aynen bu parça‑i Nur, âlem‑i asğar olan ve Esmâ‑i Hüsnâ’ya âyine olan ve hilkat‑i dünyanın rûhu mesâbesindeki beşerin, kemâl ve sukùtuna, ebediyet ve ademine sebeb olan en büyük vesile ve desîseleri, pek yakìnen keşfedip gösteriyorlar.
255
Sâniyen: Bu hakikatleri düşünürken kalbime şöyle geldi ki: Nasıl ki, Hüdhüd‑ü Süleymânî, zeminin suyu mechûl olan yerlerinde hafriyatsız suyu bulmaya vesile idi.” diyorlar. Aynen bu risale, Hüdhüd‑ü Süleymânî tarzında, âlem‑i asğar olan insanın, ezdâdlardan müteşekkil cism‑i vücûdunda nur‑u îmân yatağı olan kalbi, biaynihi gösteriyor. Zemin yüzünde zararlı ve zararsız otları teşhîs eden kimyagerin âb‑ı hayat bulduğu gibi binde bir hakikatini ancak görebildiğimi anladığım bu eser‑i àlî, bütün ehl‑i îmân ve zîşuûra, menba'‑ı hakîkisi olan Kur'ân‑ı Hakîm gibi, nurları ile âb‑ı hayatı serpiyor.
Hâfız Ali (R.H.)

150. Kalplerimiz serapa sürur ile doluyor. Rabb‑i Kerîm’imize karşı taşımakta olduğumuz muhabbetimiz tezayüd ediyor

Ahmed Husrev’in bir fıkrasıdır
Üstadım Efendim!
Bir hafta evvel Hikmetü'l‑İstiâze isimli risalenin bir kısmını ve birkaç gün evvel de diğer kısmıyla, Ondördüncü Lem'anın Birinci Makamı’nı aldım. Hikmetü'l‑İstiâze’nin Birinci Kısmı’nı müteaddid defalar kardeşlerimle okudum. Dedim:
Ey Sevgili Üstadım!
Bu kıymetdâr Risale ile mücâhid talebelerinize öyle güzel bir ilâç takdim ediyorsunuz ki, bu ilâçlarla manevî yaralarımızı o kadar güzel ve çabuk tedâvi ediyorsunuz ki; o pek müdhiş yaralarımız bir ânda iltiyâm buluyor, ızdırâblarımız o ânda zâil oluyor, kalblerimiz serâpâ sürûr ile doluyor. Rabb‑i Kerîmimize karşı taşımakta olduğumuz muhabbetimiz tezâyüd ediyor. Ve Hàlık‑ı Rahîm’e karşı olan âdâbımıza bile halel gelmeyeceğini okudukça, vazifedeki şevk ve gayretimizi artırıyor.
256
Evet azîz Üstadım!‥ Ekser zamanlar ins ve cin şeytanlarının hücumlarından ve terbiye edemediğim âsî nefsimden gelen bir takım havâtır‑ı şeytaniyeden kurtulmak için, pek çok çabaladığım zamanlarım oluyordu. Kalb, bu gibi hâletten kurtulmak için inziva ararken, Nakşî kahramanlarının
Terk‑i dünya, terk-i ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk.” diye olan esâsâtı, dimağıma ilişiyordu. Fakat bu söze cevab veren azîz Üstadımın beyânâtı arasında, İnsan bir kalbden ibaret olsa idi bu söz doğru olabilirdi. Hâlbuki insanda, kalbden başka akıl, rûh, sır, nefis gibi mevcûd olan letâif ve hâsseleri, kendilerine mahsûs vezâife sevk ederek zengin bir dâirede, kalbin kumandası altında îfâ‑yı ubûdiyeti tavsiye buyuruluyor. Güneş gibi böyle hakikatleri izhâr eden böyle nurlu düsturlar, talebelerinde esâs olduğu için, sâlifü'l‑arz havâtıra çare arıyordum
Talebelerinin her ân ihtiyaçlarını düşünüp çareler arayan, ilâçlar hazırlayan, ihzarâtını zahmetsiz olarak talebelerine isti'mâl ettiren, mukâbilinde hiçbir şey istemeyerek minnet ve medhin Cenâb‑ı Hakk’a yapılmasını emreden sevgili Üstadım! Size evvelden beri Lokman nazarıyla bakmaktayım Evet hakikaten bir Lokman’sınız. Lokman Hekim gibi kalbî arzularımızı işiterek bu risaleler ile muâlece uzatıyorsunuz. Bedî' olan Cenâb‑ı Hakk’ın, bedâyi'i içinde, kemâliyle her cihette derece‑i nihâyeye vâsıl olan bedî' kelâmından, bedî' bir kulu ile ihsân ettiği bu bedâyi'i medhedebilmek, intak‑ı bilhak olmadıkça elbette imkânsızdır. Beşer bu vâdide ne kadar söz söylese yine azdır
Sevgili Üstadım, herhangi bir risaleyi açıp okuyacak olsam, hissem kadar dersimi alıyorum. Hâlbuki evvelce bu risaleleri mütemâdiyen yazdığım için, okumağa pek az vakit bulabiliyordum ve el'ân da öyleyim. Evvelce okuduğum zamanlar istifadem az oluyordu. Şimdi ise Nurların hakikatlerini gördükçe minnet ve şükrüm tezâyüd ediyor, kalbim Nurlar ile doluyor, rûhum Nurlarla istirahat ediyor, letâifim bu Nurlar ile hisseleri kadar feyizyâb oluyor. Ve yine Cenâb‑ı Hak’tan ümîd ediyorum ki, hissem ve istifadem, gün geçtikçe çoğalacaktır ve nasîbim artacaktır
257
Bu hâdisât gösteriyor ki, bedî' âsârın büyük bir hâsiyeti ve bir kerâmetidir ki, talebelerini başka ellere vermiyor ve nurlandırmak için başka kapılara boyun büktürmüyor. Ağlayan kalblerimize tesellîler veriyor. Îmânlarımızı takviye ediyor. Likà‑i İlâhîyi iştiyakla istetiyor ve sonunda da, Yâ Rab! Sen Üstadımızdan hoşnud olacağı tarzda râzı ol!” nidâlarını, lisânen ve kalben söylettiriyor.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Talebeniz Ahmed Husrev

151. Bu risaleleri okudukça ruhum güller gibi açılıyor, hayat‑ı fâniyeden gelen âlâm ve meşakkati, kaldırıp atıyor

Sabri’nin bir fıkrasıdır
Eyyühe'l‑Üstad!
Eyyâm‑ı baharın herbir gününün, birer letâfet ve tarâvet‑i bî-misâli ve acîb tebeddülü, Fâtır‑ı Akdes Hazretlerinin nihâyetsiz kudret ve azametini irâe eylediği gibi, deryâ‑yı Nurun da bî‑nazîr ve hayret‑bahş bir baharı, Minhâclar, Mirkâtler, İstiâzeler ve emsâli latîf, şirin, nurânî ezhâr ve esmâr‑ı bînihâyeleri, ehl‑i îmân ve tevhide taze hayat bahşediyorlar. Bu nurlar öyle manevî gıdâlar ki, herkesi, her ân doyurmağa kâfî ve bu elmaslar öyle kıymetdâr birer ridâlardır ki, herkesi her zaman ısıtmağa vâfîdir. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
258
Azîz büyük Üstadım! Bu risaleleri okudukça rûhum güller gibi açılıyor, hayat‑ı fâniyeden gelen âlâm ve meşakkati kaldırıp atıyor. Yerine, kanâat gibi bir kenz‑i mahfîyi iddihar ediyor. Ve diyorum:
Ey rûh! Şimdiye kadar manevî taleb ve arzularını te'min eden nur fabrikasının elmas ve cevherlerinden herbirerlerinin ayrı ayrı kıymet ve zarâfetlerini görünce, bundan daha kıymetdâr bir eser olamaz.” deyip, sen hâlen, ben kàlen hükmediyorduk. Envâr‑ı Kur'âniye ve reşehât‑ı Furkàniye ve lemeât‑ı bekàiyenin işte nihâyeti yokmuş Elhamdülillâh hakàik‑ı Kur'âniye’den yevmen feyevmen nasîbedâr oluyoruz ve olacağız inşâallâh. Hemen Cenâb‑ı Kibriyâ, şu enhâr‑ı kevseri hayat‑ı bâkiye harmanı olan mahşere kadar akıtsın. Âmîn
Üstadım Efendim, bugün harekât‑ı mâziyem ile ahvâl‑i hâzıramı mukayese ciheti ihtar edildi. Alâ‑kadri'l-istitâa tedkik ettim. Neticede ahvâl‑i hâzıramı hamden sümme hamden sıklet cihetinde pek hafif ve kıymet hususunda pek ağır buldum. Harekât‑ı sâbıkam ise bunun hilâfınadır. Elhamdülillâh Cenâb‑ı Feyyâz-ı Hakîki, âciz, fakir, muhtaç kullarından rahmet‑i Rabbâniyesini esirgemedi Armut piş, ağzıma düş kabîlinden her nev'i malzeme‑i cerrâhiye-i rûhiyeyi, hâzık bir operatörle beraber ihsân buyurdu. Eğer bizler, bu ameliyâtı görmeseydik ve bu nurlu ve zevkli, şevkli ihrama girmeseydik, hubb‑u câh yüzünden acaba hangi bid'attan geri duracaktık.
259
İşte lâyuadd ve lâyuhsâ nurların bîpâyân füyûzâtı, zümre‑i muvahhidîni medyûn‑u şükrân bırakmıştır. ﴿اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ
Hemen Cenâb‑ı Hak cümle Ümmet‑i Muhammed’i envâr‑ı Kur'âniye’den müstefîd ve hakîki muvahhidîn sınıfına ilhâk ve şimdiye kadar gafletle geçirdiğimiz zamanlardan, defter‑i a'mâlimize yazılan seyyiâtımızı, rahmetiyle afv buyursun âmîn.
Hulûsi‑i Sânî Sabri

152. İnsanlar ya göründüğü gibi olsa, yâhut olduğu gibi görünseler idi

Zekâi’nin bir fıkrasıdır
Üstadım!
Bir meydân‑ı mücâdele ve imtihan olan şu dünyanın her köşesinde beşere ders‑i ibret olacak bir hâdise, bir nümûne eksik değil. Her yerde muhtelifü'l‑mizâc insanlarda ayrı ayrı temâyülât‑ı kalbiye bulunuyor. Hâdisât‑ı dünyeviye içinde, en elîm olan şeyin, meslek‑i uhreviye ve diniye perdesi altında, vahşet ve hayvaniyet rûhlarıyla karşılaşmak olduğunu tecrübelerim ve müşâhedelerim bana öğretiyor.
Evet, ehl‑i îmân için mûcib‑i teessür şeyler, kendisini ıslah‑ı hâle ircâ etmek üzere, ubûdiyetle Hàlık’ına yalvarırken, bir mülhidin uysal bir mahlûk gibi sokularak, birkaç zaman hileli etvâr gösterdikten sonra, rûhunun çirkinliği ile karşısındakine hücum ederek, kendine onu benzetmek istemelerini ve hattâ karşısındaki mü'min hakkında, sû‑i zan ve sû‑i tefehhüme düştüğünü görmektir.
260
Âh Üstadım! Ne vardı, insanlar ya göründüğü gibi olsa, yâhut olduğu gibi görünseler idi. Ehl‑i irşad, ahkâm‑ı Kur'âniye’yi tebliğ hususunda müşkülât çekmeyecek ve inkâr edilmeyecekti. Benim gibi henüz kendini ıslah edemeyenler de, bazı budalaların rûhlarında sâfiyet ve hüsn‑ü insaniyet aramaya çalışmayacaktı.
Azîz Üstadım, inşâallâh Cenâb‑ı Hak, hak ve hakikatin güneş gibi yükseldiğini size ve bize göstersin. Bir zindân hayatına benzeyen, birçok manevî mahrumiyetler içerisinde geçen şu günleri, sürûrlu ve serbest günlere tebdil eylesin. Âmîn.
Talebeniz Zekâi

153. Kur’ânî elmas müdaafalar, o kabîl emraz‑ı nefsaniyeyi çabuk çürütüyor

Sabri’nin fıkrasıdır
Üstad‑ı Ekremim!
Hikmetü'l‑İstiâze’nin İkinci Kısmı öyle kıymetdâr bir hazine‑i cevâhir ve maraz‑ı vesvesenin iksîr bir ilâcıdır ki, âlem‑i fânîden âlem‑i bekàya göçünceye kadar, nefis ve şeytanın hücumuna ma'rûz bulunan insan, kalbinin üzerine asıp beraberinde taşımalı. O iki düşman her zaman köpük gibi, zâhirde bir şeye benzeyip, hakikatte ele avuca girmeyen havâî i'tirâzât‑ı muannidâne yaparlar. Onlara karşı en rasîn tahassungâh ve en güzel esliha ve bu uğurda sarfedilecek hàlis sikkeler bunlardır. Zîra vücûdumda tecrübe yaptım. Suâlleri okuduğum vakit nefsim, suâl cihetine mâil bulunuyor ve ehemmiyet veriyor. Fakat elhamdülillâh akabinde, tevâlî eden Kur'ânî elmas müdafaalar, o kabîl emrâz‑ı nefsâniyeyi çabuk çürütüyor ve kökünden kurutuyor. Şu nurânî ve Kur'ânî hikmetleri, bihakkın takdir hususunda, zîrûh ve zîşuûrun mükemmeli bulunan nev'‑i beşerin, bidâyet‑i vahiyden haşre kadar, i'câz ve îcâzında, izhâr‑ı acz edegeldikleri, da'vâmızın bâriz ve zâhir bir delilidir.
261
Hülâsa: Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın ahkâm‑ı bî-nazîrinden olan şu Risale‑i İstiâze-yi Furkàniyeyi mütâlaamda, deryâ‑yı hakàikta sermest‑i hayran kalarak, kemâl‑i aşkla dedim: Yâ Rab, şu Kitab‑ı Mübîn’in infaz‑ı ahkâmını teshîl ve teysir ve dellâl‑ı Kur'ân’ı da, âmâl ve makàsıdında muvaffak ve cemî' ihvânımla beraber bu kemter kulunu da, hulûl‑i ecelime değin Kitab‑ı Mübîn’e hàdim buyur!” duâsıyla arîza‑i âciziyeye hâtime veririm.
Sabri

154. Bu işareti yazarken, vücud âlemine seyahate çıktım. İşârâttaki noktalar bir müfettiş hükmüne geçti

Hâfız Ali’nin fıkrasıdır
Sevgili Üstadım!
Bu defa irsâline inâyet buyurulan Hikmetü'l‑İstiâze’nin İkinci Kısmı’nı aldım. Sekizinci İşâret’te isbât edilip gösterilen hak ve hakikat, dalâlet vâdilerinde uçan serseri mudillerin yollarını pek vâzıh tenvir ile, onlara hem kendilerinin ne yaptıklarını, hem cadde‑i hakikati göstermekle, îcâzıyla azîm bir mes'ele tahayyül buyuruluyor.
262
Dokuzuncu İşârette ise, bütün ehl‑i îmân ve bilhassa Risale‑i envâr ile hilkat‑i insaniyenin gaye‑i hakîkisini anlamaya çalışan talebeleriniz, rûhen istikbâle gittikçe, bu mes'ele pek geniş bir dâire olarak, Hazret‑i Âdem’den beri bütün Peygamberân‑ı İzâm Hazerâtının ehl‑i dalâlete karşı mağlûbiyeti ve fecî hâdiseler çok düşündürüyor ve kalbi zedeliyordu. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي O geniş dâire öyle tenvir ediliyor ki, içinde Üstaddan, Fahrü'l‑Mürselîn’den, Hazret‑i Âdem’e kadar müşkülât, hak ve hakikat kılıncıyla fethedilip, akıl ve kalb (sadakte ve bilhakkı natakte) diye tasdik ediyorlar.
Onuncu İşâret’i yazarken elimden kalemi bırakarak hâzırûna okudum. İçinde temsîlin misâl değil, hakikat olduğunu ve böyle bir hakikati, ism‑i Hakîm ve ism‑i Nur ve ism‑i Bedî'in cilvesiyle görüleceğini derkettim ve hayâlen tatbikine çıktım. Pek doğru bir esâs olduğunu anladım. Cenâb‑ı Hakk’a şükrettim.
Onbirinci İşâret’te gösterilen zecr‑i Kur'ânî, kâinât tarlasının mahsulü, makinesinin mensûcâtı insan nev'i olduğu ve umum mevcûdât semerâtıyla o nev'e hizmet ettiklerinden insan, hodgâmlığıyla, bedbînliğiyle o azîm gaye‑i dünyayı hiçe indirmesiyle, büyük çarklar misillû anâsır‑ı külliyenin insan aleyhine hareket ettiklerini ve mühlik mes'ûliyetten kurtulmak ancak Kur'ân‑ı Hakîm’in dâire‑i kudsiyesine girmek ve Fahrü'l‑Mürselîne ittibâ' etmekle olacağını beyân ile insanı kendine veznettiriyorsunuz.
263
Onikinci İşâret ve dört suâlin cevabının ihtiva ettikleri hakikatler, bizi arasıra kendi hesabına çalıştırmak isteyen ve cüz'‑i ihtiyar ile kendisinde bir varlık görüp, istihkaka göz diken ve şöhret ve hodfürûşluk tahakkümüyle, hebâen çalışan nebâtî ve hayvanî nefis ve hevâ zincirlerini, altın makaslarla keserek halâs buyuruyorsunuz.
Onüçüncü İşâret ve üç nokta ile her zaman, hususuyla mübârek vakitlerde bizimle uğraşan ve bazı ye'se düşüren, yüzümüzün siyahlığını görmeyip, mü'min kardeşlerimizin ufak‑tefek çizgiler nev'inden karalarıyla onları, bütün siyahlıkla ittiham ettiren, Cenâb‑ı Hakk’ın rahmetini ve Gaffâr ve Rahîm isimlerini tenkide cür'et eden ve bu yüzden büyük tahribâtlara sebebiyet verdiren hizbü'ş‑şeytanın kuvveti gösteriliyor.
Muhterem Üstadım!
Bu işâreti yazarken, vücûd âlemine seyahate çıktım. İşârâttaki noktalar bir müfettiş hükmüne geçti. İzâh buyurulan kuvvetler yerinde görülüp, teslîm‑i silâh etmek üzere idiler. Bize bu kuvvetleri gösteren Kur'ân‑ı Hakîm’den istimdâd ve feyzi, her hatvelerimde istiyordum. Ve bize bu esâs hakikat‑i hayatın neticelerini, karanlıklarını gösteren Üstadımız, muvaffakıyetimizi Cenâb‑ı Hak’tan dilemekte olduğu, her ân kendini göstermektedir ve inşâallâh halâs edecektir.
Muhterem Üstadım, bu Onüç İşâret, onüç cevâhir kümesini muhtevîdir. Bunlardan bazılarını ipe çizip göstermekle ve çizmemekle ve görmemekle, o cevâhir hazinesine ve cevherlerine bir nâkìsa gelmeyeceğinden eğri ve doğru çizmek istediğim cevherler, inşâallâh hüsnünü zâyi' etmez.
Ey sevgili Üstadım! Ne kadar teşekkürât‑ı vefîre îfâ etsem ve hayli minnetdâr olsam, yine îfâ edemeyeceğime kàil olduğumdan, dilerim Cenâb‑ı Hak’tan, râzı olacağınız kadar nâil‑i mükâfât eylesin. Âmîn, bihürmeti Seyyidi'l‑Mürselîn.
Hâfız Ali (R.H.)
264

155. Bu defa rüyada Fahr‑i Âlem (asm) Efendimiz Hazretlerini gördüm

Vezirzâde Mustafa’nın fıkrasıdır
Azîz, Kıymetdâr Üstadım!
Hesabsız hamd ve şükür, ol Hàlık‑ı Mennân Hazretlerine ki, ben ümmî olduğum hâlde, hissiyat ve emellerimi, şu fânî ve âfil olan hayat‑ı dünyadan tecrid ile, Risale‑i Nur talebeleri içine girdim ve hizbü'l‑Kur'ân âlimlerine arkadaş oldum. Hizmet‑i neşriyede ve ilimde onlara yetişemiyorum. Fakat inşâallâh irtibat ve muhabbet ve ihlâsta yetişmeye çalışacağım. Ve duâ ile onların kalemlerine yardım ediyorum. Risale‑i Nura karşı hissiyatımı, ümmîliğim münâsebetiyle yalnız rüyalarımla arz ediyorum.
Bu defa rüyada Fahr‑i Âlem (A.S.M.) Efendimiz Hazretlerini gördüğüm vakit Sûre‑i Hacc’ın nihâyetinde: ﴿مَا قَدَرُوا اللّٰهَ حَقَّ قَدْرِهِ اِنَّ اللّٰهَ لَقَوِيٌّ عَز۪يزٌ…الخ okuyarak ve Şah‑ı Geylânî (Kuddise Sırruhu) Hazretlerini gördüğüm vakit, Sûre‑i Nur’da ﴿لَيْسَ عَلَى الْاَعْمٰى حَرَجٌ âyetini kırâat ederek nevmden bîdâr oldum. Ve anladım ki, bu âhirde Sünnet‑i Seniye’ye dair mühim bir risale yazıldığı için, Resûl‑i Ekrem (A.S.M.)’ın makbûlü olmuş ki, rüyamda müşerref oldum. Ve o âyet, Risale‑i Nurun hülâsasını ifâde ettiği gibi, ehl‑i gafleti şiddetli tehdid eder. Şah‑ı Geylânî’yi gördüğümün sebebi, Risale‑i Nurun talebelerinin kudsî bir Üstadı, beni de şâkird kabûl ettiğine dair bir işâret anladım. Ve bu âyetler havsalamın haricinde olduğu hâlde, o kudsî zâtların hürmetine, kuvve‑i hâfızamda her zaman okur ve bir genişlik hâsıl olurdu.
265
Diğer bir rüyamda (pek geniş bir dâire, temelleri henüz inşâ ediliyor görmüştüm) bu defa o büyük bina ikmal edilmiş; içine girdiğimde sağ cihetini câmi‑i şerîf olarak gördüm. Ve namaz kıldıktan sonra, bütün yazılan Risale‑i Nuru bana verdiler. Ben de yalnız bir adedini orada okunmak üzere verdim. Binanın en yüksek ve ortasında bir dikmesinin değişmesi için ellerinde demir, vinç ile çalışanlar üç kişi idiler, gördüm. Tâbirini siz Üstadıma havâle ediyorum.
Ümmî talebeniz Mustafa

156. Bazı cümleler oluyor ki, namazdan evvel ve sonra fakirhaneye gelen ihvana müteaddid defalar okuyup feyizleniyoruz

Âsım Bey’in fıkrasıdır
Üstad‑ı Ekremim!
Bu kerre ikmaline muvaffak olabildiğim üç risale‑i şerîfe ki; Yirmidördüncü Söz, Yirmidokuzuncu Söz, Otuzbirinci Mektûb’un Beşinci Lem'ası Mirkâtü's‑Sünne Risaleleri berây‑ı tashih ve manzûr‑u Üstadânelerine buyurulmak üzere takdim edildi. Risale‑i şerîfelerin cümlesi, birer hakikat nuru fışkıran birer gülistan‑ı cinândır. Hele Otuzbirinci Mektûbun Lem'aları ki, Minhâcü's‑Sünne ve gerekse Tiryâku Marazı'l‑Bid'a olan Mirkâtü's‑Sünne okunmaya doyulmaz. Okudukça hissedilen manevî sürûr ve füyûzâtın hadd ü hududu bulunmaz bir ummân‑ı feyizdir. Bazı cümleler oluyor ki, namazdan evvel ve sonra fakirhâneye gelen ihvâna müteaddid defalar okuyup feyizleniyoruz. Hele Giritli Hasan Efendi, gözyaşlarından kendisini alamıyor. Ma'lûm‑u Üstadâneleri, kendisi Kàdirî şeyhidir. Zât‑ı Üstadânelerine ve bâhusus Gavs‑ı A'zam Şeyh Geylânî Hazretlerine merbûtiyet ve muhabbeti derece‑i nihâyettedir.
266
Üstad‑ı Ekremim!
Bu defa risale‑i şerîfeler bir parça te'hire uğradı. Bunu, fakirin atâlet, betâlet ve kesâletine haml buyurmayınız. Şikâyet değil müftehirâne arz ediyorum; bu sene Cenâb‑ı Hakk’ın fakire lütf u ihsân ve keremi çok oldu. Lehü'l‑hamdü ve'l-minnetü yüzbinlerce müteşekkirim. Ramazan Bayramından beri iki defadır hastalığım ki, el'ân nekâhet devrindeyim Risale‑i şerîfelerin istinsahına oldukça bir fâsıla vermiş oldu. Çok şükür elhamdülillâh bu hastalıklar bir in'âm‑ı İlâhîdir. Duâ‑yı Üstadâneleriyle sıhhatim yerine gelmektedir.
Âsım

157. İstifadem pek çok, siz Üstadımın manevî feyizlerini her vakit risalelerden alıyorum

Rüşdü Efendi’nin fıkrasıdır
Ey Azîz Üstadım!
Bu kadar azîm ihsânınız, beni sevgili Üstadımızın nezdinde talebelerin en sonuncusu olmak şerefini kazandırdığını tahattur ettirdikçe, Cenâb‑ı Vâcibü'l-Vücûd Hazretlerine gece ve gündüz duâ ediyorum ve bazı vakitlerde başım secdede olduğu hâlde, mütemâdiyen ağlıyorum. Günahımın azameti, cürmümün hadsizliği, beni titretirken sevgili Üstadımın duâsı, Cenâb‑ı Hakk’ın rahmeti, beni tesellî ediyor.
Her gönderdiğiniz risaleyi kemâl‑i iştiyakla okuyorum. Kıymetli kardeşlerimle belki her gün bir yerdeyim. İstifadem pek çok; siz Üstadımın manevî feyizlerini her vakit risalelerden alıyorum.
267