232
138. Bulunduğumuz asrın yaralarından, manevî doktora muhtaç bir gencin fıkrasıdır
Kuleönü’nden Sarıbıçak Mübârek Mustafa’nın kardeşi Küçük Ali’nin fıkrasıdır
Bulunduğumuz asrın yaralılarından, manevî doktora muhtaç bir gencin fıkrasıdır
Azîz, Şefkatli, Muhterem Üstadım!
Bulunduğumuz asır, manevî seferberlik (harb) zamanı olduğundan, vücûdumdaki yaralara baktıkça, yaralar gitgide daha fazlalaşmakta iken‥ bir gün işittim ki, “Sağdan sola geçiniz!” diye ilân ediyorlar. Ve otuziki harfin birkaç adedini gâib edip ilân edince öyle bir yara daha açıldı ki; evvelki yaraları unutturdu. Nasıl ki, nass‑ı Kur'ân’da
﴿اِذْ اَوَى الْفِتْيَةُ اِلَى الْكَهْفِ فَقَالُوا رَبَّنَٓا اٰتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ اَمْرِنَا رَشَدًا﴾
Ashâb‑ı Kehf Efendilerimiz beş veya sekiz delikanlı – asrımızdaki tahammül edilmeyen fenâlık gibi – o asırda fenâlıktan, fitneden kaçarak mağaraya ilticâ ettiler. Sebebi ise; din‑i Hak üzere bulunan ehl‑i îmânı, zamanlarının pâdişahı olan Dakyanus, put‑perestliğe dâvet edip kabûl edenleri putlara kurban kestirip, kabûl etmeyenleri katliâm ettiği sırada, Ashâb‑ı Kehf Efendilerimiz mağaraya çekildiler.
233
Ben de asrımıza ve yaralarımıza baktıkça, bütün gün rûhum çırpınmakta iken‥ “Acaba bu karmakarışık zamanda, benim gibi böyle manevî yaralı gençler, o Mahkeme‑i Kübrâ’da, Cenâb‑ı Vâcibü'l-Vücûd ve Tekaddes Hazretlerinin huzurunda ve Peygamberimiz Muhammed Mustafa Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimizden nasıl şefâat dileyebilirler?” diyerek bütün gün rûhum ağlardı. Mâdem Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’a, binlerce maddî ve manevî yaralılar, dilsizler, nüzûl olmuş, bütün kalbi kararmış, îmânı yok bedevî adamlar, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanına vardığında, bir saat, bir gün Sohbet‑i Nebevîde bulunur, sonra kavim ve kabilelerine rehber ve muallim olarak döndüler ve mâdem kıyâmete kadar bâkî bıraktığı Kur'ân ve Kur'ânın ta'yin etmiş olduğu manevî doktorlar, kıyâmete kadar gelecek mü'minlere maddî ve manevî doktorluk vazifesini görecekler ve şimdiki hâl, vilâyetimiz dâhilinde bulunan manevî doktora müracaat edeyim diyerek rûhum her ân gezmekte iken bî‑hûş olup yattım…
Bana rüyamda üç şahıs gösterildi. İkisinin ismini söylemediler. Diğeri Üstadım Bediüzzaman’ı, ismiyle söylediler. Hemen eline yapışıp ellerini öptüm. Üstadım acele olarak, cebinden bir kalem ve bir kağıt parçası çıkarıp bana verdi; hemen uyandım. Peder ve vâlidem ehl‑i kalb olduğundan, rüyayı anlattım. Pederim; “Bu zât Barla’ya henüz yeni geldi. Bir‑iki sene kadar oldu. Git, müracaat et.” dedi. Ben dedim “Daha askere gitmedim, yaşım genç. Böyle büyük manevî bir doktorun yanına bu yaralar ile nasıl gideyim ve nasıl cerrâhiyesine dayanayım?” Bana “git” denildi. Hitâb iki oldu. Hemen, sabahleyin kalkıp gittim. Üstadımı görünce, bir‑iki dakika titredim. Sonra, fesübhânallâh dedim. Doktoru görünce o yaralar bütün kuvvetleriyle bağırıyorlar. Verdiği eczâlara tahammül edemeyecekler. O yaraları açamadım. Üstadım da talebeliğe kabûl edip, beş vakit farzı bırakmayacağıma çok çok tenbih etti. Avdetten bir‑iki ay sonra, hemen askere gittim. Terhis oluncaya kadar (yirmi mâh mukaddem) bu yaralar içinde, her saat ve her dakika, “El‑mevtü hakkun” kaziyesini düşünüp, “Acaba benim hâlim ne olur?” derdim. Memlekete avdetimde, ağabeyim Mustafa’yı (rahmeten vâsiaten) görünce rûhum biraz genişledi. Acaba bu nereden ileri geliyor, dedim. Bir‑iki gün sonra, mübârek Ramazan‑ı Şerîf gecesi üçüncü hitâb olarak, yine rüyamda, memleketimizin kenarında, Üstadım Bediüzzaman elinde bir asâ, çoban olup dellâllığı ilân ediyor ve diyor; “Ben Kur'ân’ın dellâlıyım!” diye yüksek sesle bağırıyor, ilân ediyor. Ben heyecanımdan hemen uyandım…
Demek bakınız ey kardeşlerim ve bütün mü'minler! Üstadım Hazretleri değil memleketimize, bütün üçyüz elli milyon Müslümana her saat, her dakika, her ân bağırıyor. Benim gibi zâhir kulağıyla dinlemeyiniz, kalb kulağıyla dinleyelim ki, her ân bağırıp çağırdığını işitelim. Mâdem bu elmas ve cevherler, bu sergiler asrımıza verilmiş; bütün asrımızda kazancımızı versek, yine o elmasların birinin fiatını veremeyeceğiz. Bahar mevsimi geçmeden bütün cevherlerden alalım. O cevherler ise Risale‑i Nur Külliyatıdır.
234
Ben âciz de Yirmidördüncü Sözün Dördüncü ve Beşinci Dal’ını okumağa ve yazmağa başladım ve yaralarımın birer birer kuruduğunu hissedince, Mektûbat ve Sözler’i bütün kuvvetimle yazmağa karar verdim. Benim gibi yaralı kardeşlerime, bütün Müslümanlara bütün kuvvetimle bağırıyorum: “Eyvâh! Bu asrımızda, bu yaralar ile nasıl istirahat edebiliriz, yoksa!… Bu asrın manevî doktoru ve ilâçları ise Kur'ân’dan tereşşuh eden Risaletü'n‑Nur ve Mektûbatü'n‑Nur’dur. Onlara sıkı sarılalım.”
Âciz Talebeniz Ali Ulvî
139. Ey kardeşlerim, istifade edelim, bu risalelerden istifade etmeyenler ne kadar akılsızdırlar
Kuleönü karyesinden İbişoğlu Mehmed’in bir fıkrasıdır
Muhterem Üstadım Efendim!
Kardeşim Mustafa risaleleri yazmağa başlayalı beş sene oldu. Maalesef iki senesini zâyi' ettik. Üç seneden beri, risaleleri sâir arkadaşlarla beraber, hizmetimizin haricinde her zaman okuyup istifade ediyoruz. Bazı, köyümüzün ehl‑i tarîkat olanları, bidâyeten kardeşim Mustafa’nın okuduğuna ehemmiyet vermiyorlardı.
Ben de, “Bu okunan Sözler, hem tarîkata, hem hakikate pek muvâfıktır. Hem bu zamanın yaralarına bir ilâçtır.” diyordum. Ve her ne zaman ye's içerisinde kalsam kardeşimin yanına gelir, işittiğim hakikatleri Risale‑i Nurdan okutur, dinler ve Risale‑i Nurun verdiği feyizle yaralarım tedâvi olur, giderdim. Herhangi bir mes'eleden bahsedilse Risale‑i Nurda en iyisi vardır. Yalnız çok insanlar var ki, Sözler’in kıymetini bilmiyorlar. Ben de, bütün bu söylenen sözlere ilâç, risalelerde vardır diyorum. Olanca kuvvetimle küre‑i arza bağırarak derim ki: “Hariçte görülen marazlara ilâç vardır.”
Ey kardeşlerim, istifade edelim. Bu risalelerden istifade etmeyenler ne kadar akılsızdırlar. Çok şükürler olsun ki, böyle bir zât‑ı muhtereme Cenâb‑ı Hak bizi eriştirdi. لِلّٰهِ الْحَمْدُ وَالْمِنَّةُ
235
Cenâb‑ı Hakk’ın rahmetiyle, ihsânıyla, eltâfıyla Üstad‑ı muhteremin himmetiyle ehl‑i tarîkat ile birleştik. Şimdi Sözler’i çok okuyoruz. Ve onlar da çok istifade ediyorlar, menfaatdâr oluyorlar… Sözler’in hak olduğunu tamamıyla anladılar. Hattâ okumak için, kardeşimi çok zaman icbar ediyorlar. Bir gün kardeşim Mustafa risaleleri yazmaklığım için beni teşvik etti. Ben de yazmak için Yirminci Mektûb’u aldım. İstinsah ettiğim bu mektûbda üç tevâfuk gördüm. Satırın yukarısında iki tane “nihâyetsiz” var ve altında da üç “dünya” tevâfuku var. Bu hâlden müteessir oldum. İnşâallâh Üstad‑ı muhteremimin himmetiyle risaleleri yazmağa muvaffak olurum ümîdindeyim.
Yirminci Mektûb’u elimde götürürken, meydânda idi… Karşımda muhtar odası bulunduğundan risaleyi saklamıştım. O gece rüyamda, Üstad‑ı muhteremimi büyük bir denizde ve denizin içerisinde sarayda gördüm. Bizim köyün insanları da o sarayın etrafında idiler. Âciz talebeniz doru ata binerek zâtınızın yanına vardım. O adamlar bana, denizden nasıl atladığımı sordular. Ben de o adamlara cevaben: “At yeni nallı olduğundan hiç zahmet çekmeden geldim.” Hâlbuki, deniz ince bir sûrette incimâd etmişti. O esnâda Üstadım karşıma çıkarak, “Ne için Sözler’i saklıyorsunuz? Bundan sonra Sözler meydânda olacak.” dediniz. O esnâda benden at istediniz. Ben de güzel yürüyüşlü atı getirdim, o esnâda uyandım. Allah hayretsin.
Âciz talebeniz Hacı Mehmed
140. Üstadımızın hakkımızda ne kadar şefkatli olduğunu anladık. O teessüratımız sürura kalboldu
Kuleönü karyesinden elmas kalemli Mustafa’nın kıymetdâr arkadaşı Hâfız Mustafa’nın fıkrasıdır
Ey Feyyâz‑ı Mutlak ve Vâhid‑i Ehad olan Cenâb‑ı Allah’a giden tarîk‑ı müstakîm yolunu gösterip, pek elemli ve pek hatarlı uhrevî hayatımın kurtulmasına sebeb olan Üstadım Efendim!
236
Bundan dört mâh mukaddem, Kur'ân‑ı Hakîm’in elmas, inci dükkânından pırlantaları ve vüs'atimiz kadar uhrevî harçlığı almak üzere ziyaretinize kardeşim Mustafa ile varmıştık. “Ne için geldiniz?” diye şefkatli bir tekdire binâen müteessirâne geriye döndük. O tekdirden gelen şefkatli ve ücretli bir fırtınaya tutulduk. O zaman Üstadımın iksîr‑i a'zam olan o mübârek kalbini rencîde ettiğimizi anlayınca ikinci bir teessür bana geldi. Bu zamana kadar pek âciz, hiç‑ender hiç olan zayıf rûhum o teessürler içinde feryâd ederken, şefkatli tokat risalesinde bizim fırtınalı tokadımızı zikreden Üstadımızın, hakkımızda ne derece şefkatli olduğunu anladık. O teessürâtımız sürûra kalboldu. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
Bu mübârek Rebiülevvel’in onikinci gecesi – mübârek bir gecede – Üstadımın pek yakınımızda olan Isparta’ya hicreti beni o kadar memnun ve mesrûr etti ki, o yaralar ve bereler ve teessürlerden hiçbir şey kalmadı. Elhamdülillâh Rebiülevvel ayının onikinci gecesi, dünya ve âhiret yaratılmasına sebeb olan, dünya ve âhireti, zerreden şemse kadar bütün mükevvenâtı ziyâlandıran, kıyâmete kadar bâkî güneş gibi nurlu, feyizli, gıdâlı şerîatı ile âhiret kapısını açan o mübârek Zât‑ı Fahr-i Âlem (Sallallâhu Aleyhi Ve Sellem) Efendimizin o mübârek gecede dünyaya teşrîf buyurması, bütün mükevvenâtı memnun edecek pek mübârek bir gecede Üstadımın hicreti; yani Rebiülevvel’in onikinci gecesi Isparta’nın harîmine dâhil olması ve hicretinin tevâfuk ve tesâdüf gelmesi, beni yine o elmas çarşısında pırlantaları vüs'atimiz kadar almak üzere Üstadımın ziyaretine yol açtı. İnşâallâh bu hicretiniz büyük fütûhâta sebeb olacaktır.
237
Nitekim, Sallallâhu Aleyhi Ve Sellem Efendimizin Mekke’den Medine’ye hicreti esnâsında Feth‑i Mekke haberinin Cibrîl‑i Emin ile nüzûlü, Peygamberimizi ve Sahâbe Efendilerimizi memnun ettiği gibi Üstadımın tevâfuk eden hicreti, fütûhâta sebeb olması, beni ve bütün Müslümanları memnun ve mesrûr eyleyecektir.
İmâmoğlu Hâfız Mustafa (R.H.)
141. Bütün Söz ve Mektubat'ın birer mürşid‑i kâmil vazifesini gördüklerine dair hatıra gelen mektuptur
İmâmoğlu Hâfız Mustafa’nın bir fıkrasıdır
Bütün Söz ve Mektûbat’ın birer mürşid‑i kâmil vazifesini gördüklerine dair hâtıra gelen bir mektûbdur.
Üstadım Efendim!
Bundan bir sene evvel – Sözler ve Mektûbat’ı istinsah esnâsında – bazı nükteler, kendi emrâz‑ı kalbiyeme muvâfık bir ilâç geldiğinden “Evet bu nükteyi altın yazı ile yazmalı.” diye söylerdim. Lem'alar te'lif edildi, bütün Söz ve Mektûbat’a feyizleriyle anahtarlık yaptı. Şöyle ki:
Kışın en şedîd tehlikeli ve fırtınalı zamanında – yırtıcı hayvanların en azgın ve kuvvetli zamanlarında – geniş sahrâda, çamurlu bir yolda giden bir yolcunun imdâdsız, kimsesiz, o tehlikeler içinde, düşe‑kalka – yüzde doksan dokuz – fırtınalar ve o yırtıcı canavarların elinde parçalanacağı ve telef olacağı hengâmda, kendini kurtarmak isteyen o yolcunun gözüne tesâdüf eden, sahrânın ortasındaki çelikten daha güzel, polattan daha kuvvetli yapılmış bir saraya rastgelmesi, o yolcuyu o kadar memnun ve mesrûr eder ki; hattâ o saraya daha çabuk yetişip yırtıcı hayvanlar tarafından parçalanmasından halâs olmak için koşarak, acelesinden ayaklarının bile yere temâs etmesini istemeyen bu yolcu, kendisinin saraya girmesine vesile olanlara, değil bütün malını vermek, belki canını fedâ eder.
İşte asrımızda Sözler ve Mektûblar, o yolcunun saraya rastgelmesiyle bütün tehlikelerden kurtulduğu gibi, ins ve cin canavarlarının tehlikelerinden kurtulmak için Sözler’in herbiri o kaleden daha sağlam bir tahassungâh olduğuna yüz bin kanâatim vardır. Lillâhi'l‑Hamd, o sarayın anahtar vazifesini Lem'aların feyziyle bulabildim. O tehlikelerden bîçâre zayıf rûhumu kurtarmak için içeriye girdim. Gördüm ki; Cennet sekiz tabaka olup, hiç birbirine mâni olmadığı ve benzemediği gibi, birine girdiğimde onun letâfeti evvelki girdiğimin lezzetini tazelendirdiği gibi, risaleler aynen öyledir.
İmâmoğlu Hâfız Mustafa (R.H.)
238
142. Şamlı Hafız Tevfik’in Risale‑i Nur’un hakkaniyetine dair yazdığı istihracî bir fıkrasıdır
Risale‑i Nurun tesvîd ve tebyizinde çok hizmeti sebkat eden Şamlı Hâfız Tevfik’in Risale‑i Nurun hakkâniyetine dair istihrâcî bir fıkrasıdır.
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Ma'lûm olsun ki: “Zübdetü'r‑Resâil Umdetü'l-Vesâil” nâmında Kutbu'l‑Ârifîn Ziyaeddin Mevlâna Şeyh Hâlid (Kuddise Sırruhu)’nun “Mektûbat” ve “Resâil‑i Şerîfe”lerinden muktebes nesâyih‑i kudsiyenin tercümesine dair bir risaleyi, onüç sene mukaddem Bursa’da Hocam Hasan Efendi’den almıştım, nasılsa mütâlaasına muvaffak olamamıştım. Tâ bugünlerde kitaplarımın arasında bir şey ararken elime geçti. Dedim: “Bu Hazret‑i Mevlâna Hâlid, Üstadımın hemşehrisidir. Hem İmâm‑ı Rabbânî’den sonra Tarîk‑ı Nakşî’nin en mühim kahramanıdır, hem Tarîk‑ı Hâlidiye-i Nakşiyenin pîridir.” Risaleyi mütâlaa ederken, Hazret‑i Mevlâna’nın tercüme‑i hâlinden şu fıkrayı gördüm:
239
Ashâb‑ı Kütüb-ü Sitte’den İmâm‑ı Hâkim “Müstedrek”inde ve Ebû Dâvud “Kitab‑ı Sünen”inde, Beyhakî “Şuab‑ı Îmân”da tahric buyurdukları: اِنَّ اللّٰهَ يَبْعَثُ لِهٰذِهِ الْاُمَّةِ عَلٰى رَأْسِ كُلِّ مِائَةِ سَنَةٍ مَنْ يُجَدِّدُ لَهَا د۪ينَهَا
Yani: “Her yüz senede Cenâb‑ı Hak bir müceddid‑i din gönderiyor.” Hadîs‑i Şerîfine mazhar ve mâsadak ve muzhir‑i tâmm olan Mevlâna Eşşehîr, Kutbu'l‑Ârifîn, Gavsü'l‑Vâsılîn, Vâris‑i Muhammedî, Kâmilü't‑Tarîkati'l-Àliyeti Ve'l-Müceddidiyeti Hâlid-i Zülcenâheyn (Kuddise Sırruhu) ilâ âhir… Sonra tarihçe‑i hayatında gördüm ki, tevellüdü, bin yüz doksanüç tarihindedir. Sonra gördüm ki, bin ikiyüz yirmidört tarihinde saltanat‑ı Hind’in pâyitahtı olan Cihanâbâd’a dâhil olmuş, Abdullâh Dehlevî Hazretlerinden aldıkları füyûzât‑ı maneviye ile Tarîk‑ı Nakşî silsilesine girip müceddidliğe başlamış.
Sonra bin ikiyüz otuzsekizde ehl‑i siyasetin nazar‑ı dikkatini celbettiğinden, vatanını terk ederek diyar‑ı Şam’a hicretle gitmiştir. Hem içinde gördüm ki: Hazret‑i Mevlâna’nın nesli, Hazret‑i Osman bin Affân Radıyallahu Anh’a mensûbdur.
Sonra gördüm ki; tercüme‑i hâlinde isti'dâd‑ı fıtrî ve kàbiliyet‑i hàrika ile sinni yirmiye bâliğ olmadan evvel a'lem‑i ulemâ-i asr ve allâme‑i vakit olmuş, Süleymaniye kasabasında tedrîs‑i ulûm ile iştigâl eylemiştir.
240
Sonra Üstadımın tarihçe‑i hayatını düşündüm, baktım; dört mühim noktada tevâfuk ediyorlar:
Birincisi: Hazret‑i Mevlâna, bin yüz doksanüçte dünyaya gelmiş. Üstadım ise, Arabî bin ikiyüz doksanüçte, tam Mevlâna Hâlid’in yüz senesi hitâm bulduktan sonra dünyaya gelmiş.
İkincisi: Hazret‑i Mevlâna’nın tecdîd‑i din mücâhedesine başlangıcı ve mukaddimesi: Hindistan’ın pâyitahtına bin ikiyüz yirmidörtte girmiş. Üstadım ise aynen yüz sene sonra bin üçyüz yirmidörtte Osmanlı saltanatının pâyitahtına girmiş, mücâhede‑i maneviyesine başlamış.
Üçüncüsü: Ehl‑i siyaset, Hazret‑i Mevlâna’nın fevkalâde şöhretinden tevehhüm ederek diyar‑ı Şam’a nakl‑i mekân ettirilmesi bin ikiyüz otuzsekizde vâki olmuştur. Üstadım ise, aynen yüz sene sonra bin üçyüz otuzsekizde Ankara’ya gidip, onlarla uyuşamayıp, onları reddederek, küserek tekrar Van’a gidip bir dağda inziva ederken, bin üçyüz otuzsekiz senesini müteâkib Şeyh Said hâdisesinin vukû'u münâsebetiyle ehl‑i siyasetin vehmine dokunmuş, Üstadımızdan korkarak Burdur ve Isparta vilâyetlerinde dokuz sene ikamet ettirilmiş.
Dördüncüsü: Hazret‑i Mevlâna Hâlid, yaşı yirmiye bâliğ olmadan evvel allâme‑i zaman hükmünde fuhûl‑ü ulemânın üstünde görünmüş, ders okutmuş. Üstadım ise, tarihçe‑i hayatını görenlere ve bilenlere ma'lûmdur ki: Ondört yaşında icâzet alıp a'lem‑i ulemâ-i zamanla muârazaya girişmiş. Ondört yaşında iken, icâzet almağa yakın talebeleri tedrîs etmiştir.
Hem Hazret‑i Mevlâna Hâlid, neslen Osmanlı olduğu ve Sünnet‑i Seniye’ye bütün kuvvetiyle çalıştığı gibi, Üstadım da, Kur'ân‑ı Hakîm’e hizmet noktasında, meşreben Hazret‑i Osman-ı Zinnûreyn’in arkasında gidip Hazret‑i Mevlâna gibi, Risale‑i Nur eczâlarıyla bütün kuvvetiyle Sünnet‑i Seniye’nin ihyâsına çalıştı.
241
İşte bu dört noktadaki tevâfukât, tam yüz sene fâsıla ile, Risale‑i Nurun takviye‑i din hususundaki te'sirâtı, Hazret‑i Mevlâna Hâlid’in Tarîk‑ı Nakşiye vâsıtasıyla hizmeti gibi azîm görünüyor. (Hâşiye)
Üstadım, kendine ait medh ü senâyı kabûl etmiyor, fakat Risale‑i Nur Kur'ân’a ait olup medh ü senâ Kur'ânın esrârına aittir.
Yalnız Üstadımla Hazret‑i Mevlâna’nın birkaç farkı var:
Birisi: Hazret‑i Mevlâna, zülcenâheyndir. Yani hem Kàdirî, hem Nakşî tarîkat sâhibi iken, Nakşîlik Tarîkatı onda daha gâlibdir. Üstadım, bil'akis, Kàdirî meşrebi ve Şâzelî mesleği daha ziyâde onda hükmediyor. Ben Üstadımdan işittim ki: “Hazret‑i Mevlâna Hindistan’dan Tarîk‑ı Nakşî’yi getirdiği vakit, Bağdat dâiresi, Şah‑ı Geylânî’nin (K.S.) ba'de'l‑memât hayatında olduğu gibi taht‑ı tasarrufunda idi. Hazret‑i Mevlâna’nın ma'nen tasarrufu – bidâyeten – cây‑i kabûl göremedi. Şah‑ı Nakşibend ile (K.S.) İmâm‑ı Rabbânî’nin (K.S.) rûhâniyetleri Bağdat’a gelip Şah‑ı Geylânî’nin ziyaretine giderek ricâ etmişler ki: “Mevlâna Hâlid senin evlâdındır, kabûl et.” Şah‑ı Geylânî onların iltimaslarını kabûl ederek Mevlâna Hâlid’i kabûl etmiş. Ondan sonra Mevlâna Hâlid (K.S.) birden parlamış. Bu vâkıa ehl‑i keşifçe vâki ve meşhûd olmuştur. O hâdise‑i rûhâniyeyi o zaman ehl‑i velâyetin bir kısmı müşâhede etmiş, bazı da rüya ile görmüşler.” (Üstadımın sözü burada hitâm buldu.)
İkinci Fark: Şudur ki: Üstadım kendi şahsiyetini merciiyetten azlediyor, yalnız Risale‑i Nuru merci' gösteriyor. Hazret‑i Mevlâna Hâlid’in şahsiyeti ise, kutbu'l‑irşâd, merci'ü'l‑hàs ve'l-âmm olmuştur.
242
Üçüncü Fark: Hazret‑i Mevlâna Hâlid zülcenâheyndir. Fakat zamanın muktezâsıyla, – ilm‑i tarîkatı ve Sünnet‑i Seniye’yi esâs tutmak cihetiyle – tarîkatı daha ziyâde tutmuşlar. O noktada sarf‑ı himmet etmiş. Üstadım ise, şu dehşetli zamanın muktezâsıyla, ilm‑i hakikati ve hakàik‑ı îmâniye cihetini iltizam ederek tarîkata üçüncü derecede bakmışlar.
Elhâsıl: Baştaki Hadîs‑i Şerîfin “Her yüz sene başında dini tecdîd edecek bir müceddidi gönderiyor.” müjdesinin ihbarına muvâzi olarak Hazret‑i Mevlâna Hâlid, ekser ehl‑i hakikatin tasdikiyle bin ikiyüz senesinin, yani onikinci asrın müceddididir. Mâdem tam yüz sene sonra, aynen dört cihette tevâfuk ederek Risale‑i Nur eczâları aynı vazifeyi görmüş; kanâat verir ki, nass‑ı hadîsle Risale‑i Nur, tecdîd‑i din hususunda bir müceddid hükmündedir.
Benim Üstadım dâima diyor ki: “Ben bir neferim, fakat müşîr hizmetini görüyorum. Yani: Kıymet bende yoktur, belki Kur'ân‑ı Hakîm’in feyzinden tereşşuh eden Risale‑i Nur eczâları, bir müşîriyet‑i maneviye hizmetini görüyor.”
Üstadımı kızdırmamak için şahsını senâ etmiyorum.
Şamlı Hâfız Tevfik
243
143. Risale‑i Nur’un Isparta’ya ne derece rahmet olduğuna delâlet eden bir tevafuk-u acibe
Re'fet Bey ve Husrev gibi Risale‑i Nur şâkirdlerinin buldukları – Risale‑i Nur bereketine işâret eden – latîf bir tevâfuktur.
Risale‑i Nurun Isparta’ya ne derece rahmet olduğuna delâlet eden bir tevâfuk‑u acîbe:
Risale‑i Nurun mazhar olduğu inâyâtın külliyetinden mühim bir ferdi de şudur ki: Isparta Vilâyeti sekiz seneden beri Risale‑i Nurun müellifini sînesinde saklamıştı ve Barla gibi şirin bir nahiyesinde – Cenâb‑ı Hakk’ın lütûf ve keremiyle – muhâfaza etmişti. Bu müddet zarfında yavaş yavaş intişar eden Risale‑i Nurdan, Isparta’da binler adam îmânlarını takviye ettiler. Bilhassa gençler pek çok istifade ve istifaza ettiler.
Vaktâ ki, Üstadımızın Barla gibi latîf ve şirin bir mahaldeki sıkıntılı ve pek acıklı ve en katı kalbleri ağlatan işkenceli esâreti bitti, Risale‑i Nurun müellifi olan Üstadımızın nazarı Cenâb‑ı Hakk’ın avniyle Isparta’ya müteveccih oldu. Evhâma düşen bazı zâlim ehl‑i dünyanın teşebbüskârâne harekât‑ı zâhiriyesi, bir sebeb‑i âdi olarak yeni bir zulme hedef oldu. Üstadımız Isparta’ya getirildi.
Fakat Üstadımızın teşrîf ettiği zaman yaz mevsiminin en harâretli zamanı idi. Yağmurlar kesilmiş, Isparta’yı iskà eden sular azalmış, bir kısm‑ı mühimminin menba'ı kesilmiş; ağaçlar sararmağa, otlar kurumağa, çiçekler buruşmağa başlamıştı.
Risale‑i Nurun en ziyâde intişar ettiği mahal Isparta Vilâyeti olduğu için Risale‑i Nur hakkındaki inâyât‑ı Rabbâniyeyi pek yakından müşâhede eden Risale‑i Nur şâkirdleri olan bizler, mühim bir vâkıaya daha şâhid olduk.
Bu hâdise ise: Müellifinin Isparta’ya teşrîfini müteâkib – bir asır içinde bir veya iki defa vukû'a gelen bir vâkıa olarak – bu yaz mevsimindeki yağmurun kesretli yağması olmuştur. Pek hàrika bir sûrette yağan bu yağmur Isparta’nın her tarafını tamamen iskà etmiş, nebâtâta yeniden hayat bahşedilmiş, bağlar, bahçeler başka bir letâfet kesbetmiş; ekserîsi hemen hemen zirâatle iştigâl eden halkın yüzleri – Risale‑i Nurun nâil olduğu inâyâtından ve bereketinden olan bu yağmurdan istifade ederek – gülmüş, rûhları inbisat etmişti. Cenâb‑ı Hak kemâl‑i merhametiyle, bu yaz mevsiminin bu şiddetli ve harâretli vaziyetini, baharın en letâfetli, en şirin ve en hoş vaziyetine tebdil etti. Güyâ Risale‑i Nur, yüz ondokuz parçasıyla, müellifi olan Üstadımıza bir taraftan hoş‑âmedî etmek ve mahzûn olan kalbine tesellî vermek ve gamnâk rûhunu tatyîb etmek ve diğer taraftan da sekiz seneden beri yaşadığı Barla’yı unutturmak ve o muhteşem Çınar ağacını ve dostlarını ve alâkadar olduğu şeylerden gelen firâk hüznünü hatırlatmamak için, Cenâb‑ı Hak’tan yüz ondokuz risalenin eliyle, yüz ondokuz bin kelimeleri diliyle duâ etti, yağmur istedi. Cenâb‑ı Hak, öyle bereketli bir yağmur ihsân etti ki; bir misli, doksanüç tarihinde yağdığını ihtiyarlarımızdan işitiyoruz ki, bu tarih, Üstadımızın tarih‑i velâdetine tesâdüf etmekle beraber, bu umumî hâdise‑i rahmet olan kesretli yağmur, hususî bir sûrette Risale‑i Nura baktığına bir delili de şudur ki:
244
Risale‑i Nurun neşrine vâsıta olan Üstadımız geldiği gün, Isparta’yı gayet harâretli ve yağmursuzluktan toz‑toprak içinde görmüş. Barla gibi bir yayladan gelip böyle bir yerde dayanamayacağım diye telâş ediyordu. Üçüncü veya dördüncü günü bahçeleri kısmen gezdiği vakit, sebze ve ot ve çiçeklerin susuzluktan buruştuklarını görerek gayet müteessirâne su istiyor, yağmur taleb ediyordu. Arkadaşımız olan Bekir Bey’den – değirmenleri çeviren suyu göstererek – “Isparta’nın suyu bu kadar mı?” diye sormuştu. Bekir Bey cevab verdi: “Gölcüğün suyu kesilmiş, gelmiyor. Isparta’nın dörtte birini sulayan bu sudan başka yoktur.” dedi.
Üstadımızın Isparta’da çok talebesi bulunduğundan, rûhen yağmurun gelmesini istiyordu. Aynı günde öyle bir yağmur geldi ki, elli seneden beri Isparta böyle bir hâdiseyi görmemiş. O yağmur yüzde doksandokuz menfaat vermiştir. Bundan anlaşılıyor ki, o tevâfuk tesâdüfî değil; bu rahmet, Isparta’ya rahmet olan Risale‑i Nura bakıyor. Lillâhi'l‑Hamd bu kerem‑i İlâhî neticesi olarak Üstadımız diyor ki; “Isparta bana Barla’yı unutturdu. Unutamayacağım bir şey varsa o da – her yerde olduğu gibi – Barla’da bulunan ciddi dost ve talebelerimdir.”
Talebesi Mustafa
Talebesi Lütfi
Hizmetkârı Rüşdü
Hizmetkârı Husrev
Dâimî Hizmetkârı Bekir Bey
Dâimî Hizmetkârı Re'fet
245
144. Isparta’daki kardeşlerimizin fıkrasındaki davayı ispat eden kuvvetli iki delil
Süleyman Efendi, Mustafa Çavuş ve Bekir Bey’in bir fıkrasıdır.
Isparta’daki kardeşlerimizin fıkrasındaki da'vâyı isbât eden kuvvetli iki delili gösteriyor.
Re'fet Bey ve Husrev gibi kardeşlerimizin hàrika bir sûrette yağan umumî yağmur içinde Risale‑i Nur bereketine hususiyetle baktığına bizim de kanâatimiz geliyor. Çünkü gözümüzle yağmur hâdisesini, hususî bir şekilde Hizmet‑i Kur'ân ve Risale‑i Nura baktığını iki sûretle gördük.
Birinci Sûret: Risale‑i Nurun vâsıta‑i neşri olan Üstadımızın câmii, Barla’da seddedildi. Risale‑i Nuru yazacak hariçteki talebelerinin yanına gelmeleri men' edildiği hengâmda kuraklık başladı. Yağmura ihtiyac‑ı şedîd oldu. Sonra yağmur başladı, her tarafta yağdı. Yalnız Karaca Ahmed Sultan’dan itibaren, bu dâire içinde kalan Barla mıntıkasına yağmur gelmedi. Üstadımız bundan pek müteessir olarak duâ ediyordu. Sonra dedi ki:
“Kur'ân’ın hizmetine sed çekildi, bu köydeki mescidimiz kapandı. Bunda bir eser‑i itâb var ki, yağmur gelmiyor. Öyle ise, mâdem Kur'ân’ın itâbı var, Yâsîn Sûresi’ni şefâatçi yapıp Kur'ânın feyzini ve bereketini isteyeceğiz…”
Üstadımız Muhâcir Hâfız Ahmed Efendiye dedi ki: “Sen kırk bir Yâsîn‑i Şerîf oku.”
Muhâcir Hâfız Ahmed Efendi bir kamışa okudu. O kamışı suya koydular. Daha yağmur alâmeti görünmezken, ikindi namazı vaktinde Üstadımız dâima i'timâd ettiği bir hâtırasına binâen Muhâcir Hâfız Ahmed Efendiye söyledi ki: “Yâsînler tılsımı açtı, yağmur gelecek.”
Aynı gecede evvelce yağmadığı Barla dâiresi içine öyle yağdı ki: Üstadımızın odasının altındaki Çoban Ahmed’in bahçesindeki duvar yağmurdan yıkıldı. Hâlbuki Karaca Ahmed Sultan’ın arkasında ve deniz kenarında balık avlamakla meşgul Şem'i ile arkadaşları bir damla yağmur görmediler.
246
İşte bu hâdise, kat'iyyen delâlet ediyor ki; o yağmur, Hizmet‑i Kur'ân’la münâsebetdârdır. O rahmet‑i âmme içinde bir hususiyet var ki, Sûre‑i Yâsîn anahtar ve şefâatçi oldu ve yağmur kâfî mikdarda yağdı.
İkinci Sûret: Kuraklık zamanında, yirmi‑otuz gün içinde yağmur Barla’ya yağmamışken, Yokuşbaşı Çeşmesi yapıldığı bir zamanda menba'ına yakın Üstadımız ve biz (yani Süleyman, Mustafa Çavuş, Ahmed Çavuş, Abbâs Mehmed ve sâir kardeşlerimiz) beraber cemâatle namaz kıldık. Tesbihâttan sonra duâ için elimizi kaldırdık, Üstadımız yağmur duâsı etti. Kur'ânı şefâatçi yaptı. Birden o güneş altında, herbirimizin ellerine yedi‑sekiz damla yağmur düştü. Elimizi indirdik, yağmur kesildi. Cümlemiz bu hâle hayret ettik. O vakte kadar yirmi‑otuz gündür yağmur gelmemişti. Yalnız o yağmur duâsı ânında duâ eden her ele, yedi‑sekiz damla düşmesi gösterdi ki, bunda bir sır var. Üstadımız dedi ki: “Bu bir işâret‑i İlâhiye’dir. Cenâb‑ı Hak, ma'nen diyor ki: Ben duâyı kabûl ediyorum, fakat şimdi yağmur vermiyorum.” Demek sonra Sûre‑i Yâsîn şefâat edecek. Nitekim öyle olmuştur.
Elhâsıl: Isparta’daki kardeşlerimizin umumî rahmet içindeki Risale‑i Nurun bereketine dair da'vâ ettikleri hususiyeti, bu iki kuvvetli delil ile tasdik ediyoruz.
Barla’da Şem'i, Mustafa Çavuş, Bekir Bey, Muhâcir Hâfız Ahmed, Süleyman
247
145. Feyyaz‑ı Mutlak’ın kelâmı olan Kur’ân-ı Mu’cizü'l-Beyan’a hâdim ol ki, o elmas kılıcı elinde tutasın
Ehl‑i îmân – bilhassa şimdiki Risale‑i Nurun zâkir ve muvahhid şâkirdleri – öyle bir cadde ve minhâca girmişler ki, o cadde gayet müstakîm, gayet nurlu, gayet sevimli. Bütün iki tarafı elmas, inci dükkânı. Bunların başında nass‑ı Kur'ân’dan gelen ve Kur'ân‑ı Kerîm’in ve Furkàn‑ı Hakîm’in âyât‑ı beyyinâtından intişar eden Risale‑i Nurun yüz yirmi parçasından beher parçası birer mürşid‑i a'zam, birer mürşid‑i ekmel, birer kal'a‑i hasîn, birer elmas kılınç olarak sâbittir. Öyle ise ey Lütfi! Risale‑i Nura sıkı yapış ki, bir mürşid‑i ekmel bulasın. Lisânına tevhidi ver ki, şu muhkem kaleye giresin. Feyyâz‑ı Mutlak’ın kelâmı olan Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’a hàdim ol ki, o elmas kılıncı elinde tutasın…
İşte o kılınçla, hiç havfsız, başlarını sarhoşlukla o bataklığa sokan dinsizlerin kafalarına vurarak atla. Ondan sonra ﴿فَاسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَ﴾ gibi kat'î delilleri Peygamberimiz Sallallâhu Teâlâ Aleyhi Ve Sellem Efendimizden müteselsilen, bütün Risale‑i Nurun müellifi Üstadımız Said Nursî’nin yetiştiği ve serbest gezdiği “Şerîat‑ı Garrâ-yı Muhammediye (A.S.M.)” olan hatt‑ı müstakîmi, bâri bir parça da sen takib et ki, başın felâh bulsun…
Şu geçen Cuma günü rûhumda bir sıkıntı devam ederek, Üstadım için ﴿﷽﴾ sırrını istinsah ediyordum. Maalesef emrâz‑ı asabiyemin hadsiz istilâsı, o mühim risaleyi pek ânî olarak akîm bıraktırdı. Tekrar yine başladım, bir parça yazdım; baktım ki, yine satır geçmişim, evvelki yazdığım yere mürekkeb dökülmüş. Kendimde o sıkıntı hâlâ duruyor. Tekrar olarak abdest üstüne abdest aldım; bütün seyyiâtımı itiraf ederek ortaya döktüm, istiğfar ettim. Mübârek duâ olan salavât‑ı şerîfeye başladım. Sonra kalbime geldi ki, Üstadımdan himmet isteyeyim. Üstadımın, üstadına dediği gibi, ben de derim ve dedim… O hâl, o vaziyet el'ân devam ediyordu. Hattâ intihar derecesine kadar gelmişti. Dedim: “Aman yâ Rabbî! Bundaki hikmet nedir?” ve o risaleyi ertesi güne ta'lik ettim.
248
O akşam, yani, Cumartesi gecesi, âlem‑i menâmda Üstadım, Atabey’in Zergendere Mescidi’nde imiş. Sabah namazına gidiyormuşum. Tesâdüfî bir karakol kumandanı bana dedi ki: “Nereye gidiyorsun?” “Câmiye” dedim. Beni takiben câmiye o da girdi. Gördüm ki, Üstadım bir karyola üzerindedir. Evvelki cemâatimizden hariç içeride beş‑altı daha jandarma bulunuyor. Cemâat, لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَر۪يكَ لَهُ… الخ devam ediyorlar. O beraber girdiğimiz kumandan ise cemâatimize karşı “Aman siz ne yapıyorsunuz?” diyerek kendisinin itliğini isbât edip, mağrûriyetinden içeriye tükürdü. O ânda Üstadım o dinsizin yüzüne tükürüp “Git yanımızdan pis!” dedi tardetti.
Hemen o zaman elimi sağ taraftaki deliğe uzattığımda bir kasatura geldi. Hiç meslek ve meşrebimize uymayan, her cihetle muhâlif hareket eden Hasan isminde bir adam o kasaturayı alıp ve ucuyla o dinsizi göstererek, “Aman efendim, aman hocam! Siz yalnız emir buyurunuz, bu dinsizin imhasına sebeb ben olacağım.” dedi ve aynı zamanda bir sağ omuzuna, bir de sol omuzuna vurdu ve gitti. Bütün bu dinsizler bunu görünce tevehhüme düşüp “Başımıza belâ bulduk, bizden Hocanın yanına kimse gitmez. Ancak Edhem Çavuş (Hâşiye‑1) var, onu gönderelim, bizim için yalvarsın, yakarsın… Aman biz hepsinden vazgeçtik.” dediler.
O sabah bu garîb rüyayı Zühtü Efendi ve Hâfız Ahmed ağabeylerime söyledim. Hattâ o gün Hâfız Ahmed, Üstadımı ziyaret için iki bardak su ile beraber Isparta’ya gitmek istedi. Fakir de gittiğine memnun oldu. Rüyayı tenbih ettim, çünkü o gece gördüm. Nitekim söylemiş. Fakat çok acıklı haberden o kadar müteessir oldum ki; o zaman anladım, rûhumdaki sıkıntı bu imiş. (Hâşiye‑2)
Lütfi
249
Mektûbat’ın Üçüncü Kısmı
146. “Mirkâtü's‑Sünne ve Tiryâku Marazı'l-Bid'a” Risalesi ve Onikinci Lem'a hakkında: Akıl gördüğü hakikatler karşısında hayran oluyor
Husrev’in bir fıkrasıdır
Sevgili Üstadım!
“Mirkâtü's‑Sünne ve Tiryâku Marazı'l-Bid'a” ismine hakikaten elyak olan Otuzbirinci Mektûbun Onbirinci Lem'ası’nı kardeşlerimle ve dostlarımla defaatle okudum. Gayet azîm bir tebşîrat‑ı Peygamberî ile başlayan bu risalenin onbir nüktesinden herbir nüktesi başka bir hüsün ve başka bir letâfette yazılmakla beraber; ittibâ'‑ı sünnetin maddî ve manevî fevâidi ta'dâd edilirken, akıl açılan kapılardan içeriye giriyor. Her kapının içerisinde bulunan kapılar ve pencerelerden bakarak, gördüğü hakikatler karşısında hayran oluyor. Gösterdiği deliller ile mu'terizlerin i'tirâzlarına mükemmel ve muntazam cevablar vermekle mukàbele ediyor. Ehl‑i şevke, “Benim gösterdiğim kapılardan girseniz, müşkülâtsız ebedî bir saâdete kavuşmuş olacaksınız.” diyerek ittibâ'‑ı sünneti, herbir Müslümana, hayatında düstur ittihàz etmesini tavsiye ediyor. Talebelerine, anlayabilecekleri bir tarzda emr‑i azîm olan dersini takrîr ederken, “Ben zâhirde 15‑16 sahifeden ibaret küçük bir risaleyim; fakat hakikatte neşrettiğim nurla çok büyük denizleri geçecek bir azamette ve çok büyük yıldızların nurlarını setredecek kudretteyim. Bahtiyar ol kimsedir ki, beni hâfızasında nakşederek, benimle âmil olur.” diyerek belîğ ve çok yüksek ve nihâyet derecede latîf sözleriyle bizleri irşad ediyor.
250
Bu hakàikı gösteren bu risaleden, gücüm yetse de yüz tane, ikiyüz tane yazabilsem. Heyhât! Elim kısa, sa'yim mahdûd, aczim, herbir emr‑i hayrı arzuma kadar îfâya mâni… Bu kadar arzuya rağmen yazabildiğim bir nüshasını takdim etmiş bulunuyorum. Hüsn‑ü kabûl buyurulursa benim için ne büyük bir saâdettir.
Ahmed‑i Bedevî Hazretlerinin kerâmetkârâne harekâtıyla, semâvât ve arzın tabakàtından bahseden Onikinci Lem'ayı üç‑dört defa okudum. Sevgili Üstadım! Rızka muhtaç herbir zîhayatın rızkı, Rezzâk‑ı Hakîki tarafından taahhüd altına alındığı ve rızık ancak Mün'im‑i Hakîki’nin yed‑i kudretinde bulunduğu, o kadar güzel bir üslûb ile ta'rif buyuruluyor ki, ve talebelerine o kadar şirin ve àlî bir ders veriyor ki, akıl eğriliğe, nefis i'tirâza, kalb inkâra sapacak hiçbir yol bulamıyor. Zaferi kazanan ordular gibi insanın bütün kuvâsına, “Ey kıymetdâr risaleler ve ey nurânî feyyâz Sözler! Meydân sizindir! Size teslîm olmuşuz! Beşeriyete ve bütün mükevvenâta hükümrân olan Hàlık‑ı Azîm’in hak sözleriyle bizlere tarîk‑ı hidayeti ve istikameti gösteriyorsunuz!” dedirtiyor. Bilhassa arz ve semâvâtın yedişer tabaka olduğuna dair âyât‑ı azîmenin küllî ve umumî ve şümûllü maânîsinin tatlı ve lezzetli ve şirin hakàikını okurken, insanın hissiyatına kalemi tercümân olabilse de, bu risalelere mukàbele edebilse… Heyhât!
251
Her tarafını anlayabilmek imkânı olmamakla beraber – bu kısımda – arzın yedi iklimi ve birbirine muttasıl yedi tabakası ve bu tabakalardaki nurânî mahlûkatın mürûr‑u ubûruna hiçbir şeyin mâni olmaması hâlâtı; ve elektrik ve ziyâ ve harâreti nakil ve kâinâtı baştan başa istilâ eden madde‑i esîriyeden başlayarak semâvâtın yedi tabakasının kabûl edilmesine hiçbir mâni olamayacağı, fennen, aklen ve hikmeten muhtelif delâil ile isbât edilmesi ve en sonunda semâvâtın yedi tabaka ve arzın yedi kat olduğu hakkında Kur'ân‑ı Hakîm’in ifâdâtının tasdik edilişi, akıl ve kalb şübehâta atlayacak yol bulamaması, risalelerin büyüklüklerine hàs bir kerâmet‑i kübrâ olduğunu gösteriyor. Böyle azîm hakikat‑i Kur'âniyeyi göremeyen feylesofların ve kozmoğrafyacıların kulakları çınlasın!
Evet sevgili, kıymetdâr Üstadım! Bu nurlu misilsiz eserler, insanın şübehâtını izâle ettiğine ve şübheleri dâvet edecek karanlık bir nokta bırakmadığına kat'î bir kanâatle îmân ettiğim gibi, temâs ettiğim kardeşlerimden ve mütâlaasında bulunan zevâttan kanâatimin umumen tasdik edildiğini işittiğim anlar, her tarafımı meserret kapladığını hissediyorum.
Ey sevgili Üstadım! Her hususta size yapılacak duâ için kelimât bulamıyorum. Zât‑ı Zülcemâl, bu kadar güzelliklere, hazine‑i rahmetinden binler güzellikleri size ihsân etmekle mukàbele buyursun. Âmîn…
Ahmed Husrev
252
147. “Zararın neresinden dönsen kârdır” ders‑i ikazını vererek, hamden sümme hamden, zulümat vadisinden çıkararak şahika-i Nura yetiştirmişti
Sabri Efendi’nin bir fıkrasıdır
Eyyühe'l‑Üstad!
Kelâmullâhi'l‑Azîzi'l-Mennân olan Hazret‑i Kur'ân, Şeâir‑i İslâmiyenin hàdimlerini cenâh‑ı himâye ve re'fetine alarak – bu defaki hâdise‑i elîmede – bir seneden beri mülhidlerin çevirdikleri plânlarını akîm bırakıp, zâhiren üç kardeşimizi berâet ve ma'nen milyonlar mü'min muvahhidînin zümresine nişane‑i berâetini bahş ve mülhidlere ebediyet ve ezeliyetini izhâr ile kendini müdafaa ve hàdimlerini muhâfaza ve himâye ettiğini ve edeceğini göstermekle, Kur'ân hàdimlerinin kulûbu, behçet ve sürûra müstağrak olarak, ilerlemek istedikleri hàlisâne emel ve gayelerinde adımlarını daha ziyâde uzatmaya ve dâirelerini daha ziyâde tevsî'e başlamışlardır.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
Azîz Üstadım! Cenâb‑ı Kibriyânın mahzâ bir lütûf ve nihâyetsiz bir kerem ve ihsânı olarak Nurlar Külliyatı, bu abd‑i pür-kusur gibi nice gâfillere ihsân buyurularak, sürekli yağmurların arz üzerinde tathîrat yaptığı gibi nurlar mahallesinde şu asr‑ı dalâlet ve devr‑i bid'atta çirkâb‑ı hayat-ı maddiye bataklığına batan bu âciz kula, “Zararın neresinden dönsen kârdır.” ders‑i îkazını vererek, – hamden sümme hamden – zulümât vâdisinden çıkararak, şâhika‑i Nura yetiştirmişti.
253
Her nasılsa, bir sene evvel; “Ey Sabri! Belki hubb‑u câha meyledersin, olur ki, o cihette bir arzu uyandırır. Gel o bedbahtların bulanık havuzcuğuna bir daha dal, çık.” denildi. Elhamdülillâh selâmet çıktım. Bundan halâsım, nazar‑ı fakirânemde pek ehemmiyetli bir kurtuluştur.
Talebeniz Sabri
148. Kitapların En Büyüğüsün, Kelâm‑ı Kadîm
Osman Nuri’nin bir fıkrasıdır
Kitapların en büyüğüsün, Kelâm‑ı Kadîm,
Hak kanunların anasısın, Kur'ân‑ı Azîm,
Kudsî tarihlerin nur babasısın, Kelâm‑ı Kadîm,
Sen, dinimizin bekçisisin, Kur'ân‑ı Azîm.
.
Dört İlâhî kitabın anası, yalnız sensin,
İftihar eder seninle, bütün Din‑i İslâm,
Sensiz yaşamak isteyen kalbler gebersin,
Sen hakikatin ilk ve son güneşisin.
.
Her varlığın üstünde, sönmeyecek güneşsin,
Bütün gizli ve âşikârın miftâhı sensin,
Seni tanımayan ve tâbi olmayan, her yerde
Sâhibinin gazabına uğrasın, gebersin…
.
Hükmün, muhakkak kıyâmete kadar bâkîdir,
Sana inanmayanlar âdi, zelîl, kâfirdir,
Sen, her varlığın üstünde doğan güneşsin,
Seni istemeyenler, dünyada Cehennem’e göçsün.
.
Hâşâ! Seni beğenmeyen ve yanlış diyenlerin,
Dilleri kesilsin, yere batsın,
Sana hor bakmak isteyenleri, Allah kahretsin,
Sen Hakikatin ilk ve son güneşisin…
Osman Nuri
254
149. Bu eser‑i âlî, bütün ehl-i iman ve zîşuura, menba-ı hakikîsi olan Kur’ân-ı Hakîm gibi, nurları ile âb-ı hayat serpiyor
Hâfız Ali’nin bir fıkrasıdır
Azîz Üstadım!
Otuzbirinci Mektûbun Onüçüncü Lem'ası, “Hikmetü'l‑İstiâze” nâm‑ı àlîyi taşıyan bir parça‑i nuru aldım. Elhamdülillâh istinsaha muvaffak oldum. Cenâb‑ı Hak, hazine‑i bînihâyesinden emsâl‑i sâiresini ihsân buyursun‥ âmîn, bihürmeti Seyyidi'l‑Mürselîn…
Üstadım Efendim, bu azîm hakikati taşıyan risale, fakir talebenizde pek azîm te'sirât yaparak dimağım ve bütün duygu ve hâsselerim, o azîm hakàik üzerine serpilerek, toplanmaz bir hâle geldiler. Gündüzde, güneşin ziyâsı karşısında kalan yıldız böceği gibi, gerek güneşin ta'rifini ve gerekse kendi şevkiyle dâire‑i muhîtinde bulunanları ta'rif edemediği gibi‥ fakir, aynı hâl kesbettim.
Evvelâ: Bu risale, diğer Tevhid’e dair büyük risalelerin bir büyük kardeşi olabilir. Zîra nasıl ki; öbür kütle‑i nur, Cenâb‑ı Hakk’ın âlem‑i kebîrde cilve‑i Cemâl ve Kemâl ve Esmâ‑i Hüsnâ’sını pek zâhir bir tarzda a'mâ olanlara da gösterdiler. Aynen bu parça‑i Nur, âlem‑i asğar olan ve Esmâ‑i Hüsnâ’ya âyine olan ve hilkat‑i dünyanın rûhu mesâbesindeki beşerin, kemâl ve sukùtuna, ebediyet ve ademine sebeb olan en büyük vesile ve desîseleri, pek yakìnen keşfedip gösteriyorlar.
255
Sâniyen: Bu hakikatleri düşünürken kalbime şöyle geldi ki: Nasıl ki, “Hüdhüd‑ü Süleymânî, zeminin suyu mechûl olan yerlerinde – hafriyatsız – suyu bulmaya vesile idi.” diyorlar. Aynen bu risale, Hüdhüd‑ü Süleymânî tarzında, âlem‑i asğar olan insanın, ezdâdlardan müteşekkil cism‑i vücûdunda “nur‑u îmân yatağı” olan kalbi, biaynihi gösteriyor. Zemin yüzünde zararlı ve zararsız otları teşhîs eden kimyagerin âb‑ı hayat bulduğu gibi binde bir hakikatini ancak görebildiğimi anladığım bu eser‑i àlî, bütün ehl‑i îmân ve zîşuûra, menba'‑ı hakîkisi olan Kur'ân‑ı Hakîm gibi, nurları ile âb‑ı hayatı serpiyor.
Hâfız Ali (R.H.)
150. Kalplerimiz serapa sürur ile doluyor. Rabb‑i Kerîm’imize karşı taşımakta olduğumuz muhabbetimiz tezayüd ediyor
Ahmed Husrev’in bir fıkrasıdır
Üstadım Efendim!
Bir hafta evvel “Hikmetü'l‑İstiâze” isimli risalenin bir kısmını ve birkaç gün evvel de diğer kısmıyla, Ondördüncü Lem'anın Birinci Makamı’nı aldım. Hikmetü'l‑İstiâze’nin Birinci Kısmı’nı müteaddid defalar kardeşlerimle okudum. Dedim:
Ey Sevgili Üstadım!
Bu kıymetdâr Risale ile mücâhid talebelerinize öyle güzel bir ilâç takdim ediyorsunuz ki, bu ilâçlarla manevî yaralarımızı o kadar güzel ve çabuk tedâvi ediyorsunuz ki; o pek müdhiş yaralarımız bir ânda iltiyâm buluyor, ızdırâblarımız o ânda zâil oluyor, kalblerimiz serâpâ sürûr ile doluyor. Rabb‑i Kerîmimize karşı taşımakta olduğumuz muhabbetimiz tezâyüd ediyor. Ve Hàlık‑ı Rahîm’e karşı olan âdâbımıza bile halel gelmeyeceğini okudukça, vazifedeki şevk ve gayretimizi artırıyor.
256
Evet azîz Üstadım!‥ Ekser zamanlar ins ve cin şeytanlarının hücumlarından ve terbiye edemediğim âsî nefsimden gelen bir takım havâtır‑ı şeytaniyeden kurtulmak için, pek çok çabaladığım zamanlarım oluyordu. Kalb, bu gibi hâletten kurtulmak için inziva ararken, Nakşî kahramanlarının
“Terk‑i dünya, terk-i ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk.” diye olan esâsâtı, dimağıma ilişiyordu. Fakat bu söze cevab veren azîz Üstadımın beyânâtı arasında, “İnsan bir kalbden ibaret olsa idi bu söz doğru olabilirdi. Hâlbuki insanda, kalbden başka akıl, rûh, sır, nefis gibi mevcûd olan letâif ve hâsseleri, kendilerine mahsûs vezâife sevk ederek zengin bir dâirede, kalbin kumandası altında îfâ‑yı ubûdiyeti” tavsiye buyuruluyor. Güneş gibi böyle hakikatleri izhâr eden böyle nurlu düsturlar, talebelerinde esâs olduğu için, sâlifü'l‑arz havâtıra çare arıyordum…
Talebelerinin her ân ihtiyaçlarını düşünüp çareler arayan, ilâçlar hazırlayan, ihzarâtını zahmetsiz olarak talebelerine isti'mâl ettiren, mukâbilinde hiçbir şey istemeyerek minnet ve medhin Cenâb‑ı Hakk’a yapılmasını emreden sevgili Üstadım! Size evvelden beri “Lokman” nazarıyla bakmaktayım… Evet hakikaten bir Lokman’sınız. Lokman Hekim gibi kalbî arzularımızı işiterek bu risaleler ile muâlece uzatıyorsunuz. Bedî' olan Cenâb‑ı Hakk’ın, bedâyi'i içinde, kemâliyle her cihette derece‑i nihâyeye vâsıl olan bedî' kelâmından, bedî' bir kulu ile ihsân ettiği bu bedâyi'i medhedebilmek, intak‑ı bilhak olmadıkça elbette imkânsızdır. Beşer bu vâdide ne kadar söz söylese yine azdır…
Sevgili Üstadım, herhangi bir risaleyi açıp okuyacak olsam, hissem kadar dersimi alıyorum. Hâlbuki evvelce bu risaleleri mütemâdiyen yazdığım için, okumağa pek az vakit bulabiliyordum ve el'ân da öyleyim. Evvelce okuduğum zamanlar istifadem az oluyordu. Şimdi ise Nurların hakikatlerini gördükçe minnet ve şükrüm tezâyüd ediyor, kalbim Nurlar ile doluyor, rûhum Nurlarla istirahat ediyor, letâifim bu Nurlar ile hisseleri kadar feyizyâb oluyor. Ve yine Cenâb‑ı Hak’tan ümîd ediyorum ki, hissem ve istifadem, gün geçtikçe çoğalacaktır ve nasîbim artacaktır…
257
Bu hâdisât gösteriyor ki, bedî' âsârın büyük bir hâsiyeti ve bir kerâmetidir ki, talebelerini başka ellere vermiyor ve nurlandırmak için başka kapılara boyun büktürmüyor. Ağlayan kalblerimize tesellîler veriyor. Îmânlarımızı takviye ediyor. Likà‑i İlâhîyi iştiyakla istetiyor ve sonunda da, “Yâ Rab! Sen Üstadımızdan hoşnud olacağı tarzda râzı ol!” nidâlarını, lisânen ve kalben söylettiriyor.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Talebeniz Ahmed Husrev
151. Bu risaleleri okudukça ruhum güller gibi açılıyor, hayat‑ı fâniyeden gelen âlâm ve meşakkati, kaldırıp atıyor
Sabri’nin bir fıkrasıdır
Eyyühe'l‑Üstad!
Eyyâm‑ı baharın herbir gününün, birer letâfet ve tarâvet‑i bî-misâli ve acîb tebeddülü, Fâtır‑ı Akdes Hazretlerinin nihâyetsiz kudret ve azametini irâe eylediği gibi, deryâ‑yı Nurun da bî‑nazîr ve hayret‑bahş bir baharı, Minhâclar, Mirkâtler, İstiâzeler ve emsâli latîf, şirin, nurânî ezhâr ve esmâr‑ı bînihâyeleri, ehl‑i îmân ve tevhide taze hayat bahşediyorlar. Bu nurlar öyle manevî gıdâlar ki, herkesi, her ân doyurmağa kâfî ve bu elmaslar öyle kıymetdâr birer ridâlardır ki, herkesi her zaman ısıtmağa vâfîdir. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
258
Azîz büyük Üstadım! Bu risaleleri okudukça rûhum güller gibi açılıyor, hayat‑ı fâniyeden gelen âlâm ve meşakkati kaldırıp atıyor. Yerine, kanâat gibi bir kenz‑i mahfîyi iddihar ediyor. Ve diyorum:
“Ey rûh! Şimdiye kadar manevî taleb ve arzularını te'min eden nur fabrikasının elmas ve cevherlerinden herbirerlerinin ayrı ayrı kıymet ve zarâfetlerini görünce, bundan daha kıymetdâr bir eser olamaz.” deyip, sen hâlen, ben kàlen hükmediyorduk. Envâr‑ı Kur'âniye ve reşehât‑ı Furkàniye ve lemeât‑ı bekàiyenin işte nihâyeti yokmuş… Elhamdülillâh hakàik‑ı Kur'âniye’den yevmen feyevmen nasîbedâr oluyoruz ve olacağız inşâallâh. Hemen Cenâb‑ı Kibriyâ, şu enhâr‑ı kevseri hayat‑ı bâkiye harmanı olan mahşere kadar akıtsın. Âmîn…
Üstadım Efendim, bugün harekât‑ı mâziyem ile ahvâl‑i hâzıramı mukayese ciheti ihtar edildi. – Alâ‑kadri'l-istitâa – tedkik ettim. Neticede ahvâl‑i hâzıramı – hamden sümme hamden – sıklet cihetinde pek hafif ve kıymet hususunda pek ağır buldum. Harekât‑ı sâbıkam ise bunun hilâfınadır. Elhamdülillâh Cenâb‑ı Feyyâz-ı Hakîki, âciz, fakir, muhtaç kullarından rahmet‑i Rabbâniyesini esirgemedi… “Armut piş, ağzıma düş” kabîlinden her nev'i malzeme‑i cerrâhiye-i rûhiyeyi, hâzık bir operatörle beraber ihsân buyurdu. Eğer bizler, bu ameliyâtı görmeseydik ve bu nurlu ve zevkli, şevkli ihrama girmeseydik, hubb‑u câh yüzünden acaba hangi bid'attan geri duracaktık.
259
İşte lâyuadd ve lâyuhsâ nurların bîpâyân füyûzâtı, zümre‑i muvahhidîni medyûn‑u şükrân bırakmıştır. ﴿اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ﴾
Hemen Cenâb‑ı Hak cümle Ümmet‑i Muhammed’i envâr‑ı Kur'âniye’den müstefîd ve hakîki muvahhidîn sınıfına ilhâk ve şimdiye kadar gafletle geçirdiğimiz zamanlardan, defter‑i a'mâlimize yazılan seyyiâtımızı, rahmetiyle afv buyursun‥ âmîn.
Hulûsi‑i Sânî Sabri