Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
223

134. Her işaretin nihayetinde o işaretteki hakaik, birkaç ensep ve âlâ kelime ile ifade edilmiştir ki, bundan daha kuvvetli beyan olamaz

Hulûsi Bey’in fıkrasıdır
Azîz, Muhterem, Müşfik ve Mükerrem Üstadım!
Bu defa irsâline inâyet buyurulan Risale‑i Nur eczâlarının dört kısımlık fihristesini aldım. Daha evvel Otuzbirinci Mektûbun Onüçüncü ve Ondördüncü Lem'alarını almış, fakat ihtisaslarımı arza muvaffak olamamıştım. Fihristeler dört tarafımı aydınlattılar ve i'tikàdda bir olup, çok metîn hikmetlerle bazı a'mâlde ayrılıkları olan Dört Mezheb‑i Hak gibi; bu fakire hakka, hakikate, sıdka, îmâna, nura, rızâya giden yolları gösterdiler. Hâdisât‑ı dünyeviye meşgalesi, şimdiye kadar başımdan geçmemiş bir tarzda beni yormuş. Koca bir dâirenin maddî ve manevî ağır yükü altında tek başıma kaldığımdan çok bunalmıştım.
Azîz Üstadımın Otuzbirinci Mektûbun Birinci Lem'asıyla tavsiye buyurduğu evrâdın kuvveti, Risale‑i Nurun feyzi, müşfik Üstadımın müstecâb duâsı ve Üstadımın üstadı Hazret‑i Gavs’ın Lillâhi'l‑Hamd en küçük hâcetimi görecek kadar zâhir himmeti, mahzâ bir lütf u fazl‑ı İlâhî eseri olarak devam edebildiğim salavât‑ı şerîfe berekâtıyla zuhûr eden imdâd‑ı Risalet-penâhî ve Cenâb‑ı Allah’ın nihâyetsiz in'âm ve ihsân ve inâyeti sâyesinde yüzbinler hamd ve şükürler olsun ye'se ve fütûra düşmekten kurtulmuş; yalnız, huzur‑u manevînize birkaç satırlık arîza ile çıkmak geç kalmıştır.
Hakikaten, elmas kalemli çok kıymetli kardeşlerimin âsâr‑ı Nurun cem' ve teksir ve neşrinde gösterdikleri gayret ve himmet ve sevgili Üstadımıza bu kudsî vazifede yaptıkları muâvenet, her türlü takdirin fevkındedir. Allâh‑u Zülcelâl, cümlesinden râzı olsun ve neşr‑i envâr-ı Kur'âniye’de dâimî muvaffakıyetlere mazhar buyursun
224
Otuzbirinci Mektûbun Onüçüncü ve Ondördüncü Lem'alarında, o kadar büyük dersler, o kadar azametli hakikatler, o derece şa'şaalı hikmetler ve nurlu, kudsî, lâhutî feyizler mündemicdir ki, bu bîçâre kardeşinizin sönük zekâsı, kısa düşüncesi, perîşan, müşevveş dimağı ile, hissedebildiği zevkleri ifâde etmesine imkân yoktur
İdrak‑i maâlî bu küçük akla gerekmez,
Zîra, bu terâzi o kadar sıkleti çekmez.”
Onüçüncü Lem'a’nın onüç işâretle beyânı, Sûretü'l‑Felak ve Sûretü'n‑Nâs âyetleriyle,
﴿وَقُلْ رَبِّ اَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاط۪ينِ ❋ وَاَعُوذُ بِكَ رَبِّ اَنْ يَحْضُرُونِ
âyetlerinin mecmû‑u adedine veya bu iki sûrenin herbirinde okunmakta olan اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ adediyle ve Fâtiha başta sayılmazsa yüz onüçüncü sûreye tam ve latîf tevâfuk ve işâret göstermesi nazar‑ı dikkati celbetmektedir. Her işâretin nihâyetinde, o işâretteki hakàik, birkaç enseb ve a'lâ kelime ile ifâde edilmiştir ki, bundan daha kuvvetli beyân olamaz. İhtisasımı, bu işâretlerdeki kelimelerle kısaca arz edeceğim.
Birinci İşâret: Şeytanın ve onun şerîk ve muînleri olan ehl‑i dalâletin şerrinden, ancak şerîat‑ı Muhammediye ile âmil ve sünnet‑i Ahmediye ile mütemessik olmakla kurtulmak imkânı olduğunu
225
İkinci İşâret: Küfre giren ehl‑i dalâletin kemiyeten çokluğunun kıymetsizliğini; şeytan ve avanelerinin tasallutlarına karşı, istiâze, istiğfar, hıfz‑ı İlâhîye ilticâ ve takvâ ile Sünnet‑i Seniye’ye yapışmaktan başka çare olmadığını
Üçüncü İşâret: Zâhiren cüz'î hatâ ve isyanla çok büyük tahribât yapmakta olan hizbü'ş‑şeytana karşı en kuvvetli kale olan Kur'ânî kaleye ilticâ lâzım geldiğini
Dördüncü İşâret:
﴿مَٓا اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّٰهِ وَمَٓا اَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ
âyetine bir nev'i tefsir mâhiyetinde, cüz'î ihtiyar ve icâdsız kisb ile şerlere sebebiyet veren şeytanın müdhiş tahribâtına karşı, istiğfar ve Allah’a ilticâ ve Sünnet‑i Seniye’ye riâyet iktiza ettiğini
Beşinci İşâret: Kur'ân‑ı Hakîm’in azîm terğîb ve teşviklerinin tam yerinde olup, ehl‑i îmânın desâis‑i şeytaniyeye kapılmaları, îmânsızlıktan ve îmânın zaîfliğinden ileri gelmediğini hem günah‑ı kebâiri işleyenlerin küfre girmediklerinin ﴿فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ ❋ وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ iki âyetle sâbit olduğunu ve nihâyet Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn’in Gafûr ve Rahîm isimlerini melce' ve tahassungâh yaparak şeytandan istiâze edilmesini
Altıncı İşâret: Tahayyül‑ü küfrü, tasdik‑i küfürle iltibas ve tasavvur‑u dalâleti, dalâletin tasdiki sûretinde gösteren desâis‑i şeytaniyeden kurtulmak için hakàik‑ı îmâniye ve muhkemât‑ı Kur'âniyeye sarılmak ve lümme‑i şeytaniyeden gelen desîselere karşı istiâze etmek ve her iki manevî yaraya karşı Sünnet‑i Seniye’yi merhem yapmak icâb ettiğini
226
Yedinci İşâret: Erkân‑ı îmâniyeden biri olan Kader’e te'vilsiz îmân etmek lâzım olduğunu ve günah‑ı kebîreyi işleyen, mü'min kalabileceğini; fakat, şeytanların tahribâtına karşı Cenâb‑ı Hakk’ın binbir isminin tecellî etmekte olduğunu; Ehl‑i Sünnet ve Cemâat olan Ehl‑i Hak mezhebinden ayrılmamak ve Kur'ân’ın çetin ve metîn kalesine girerek Sünnet‑i Seniye’nin muktezâsına tevfik‑i hareket eylemekle kurtulmağa muvaffak olunacağını
Sekizinci İşâret: Küfür ve dalâlet yoluna, insanların nasıl ihtiyarlarıyla sülûk ettiklerini ve bunların nasıl hayat geçirebildiklerini aliyyü'l‑a'lâ bir tarzda ders verdikten sonra, ehl‑i îmân için Kur'ân’ın himâyesi altına îmân‑ı tâmm ve i'tikàd‑ı kâmil ile girmek ve Sünnet‑i Seniye’nin dâire‑i nurâniyesine seve seve dâhil olmaklığın ne kadar güzel olduğunu
Dokuzuncu İşâret: Hizbullâhın, neden çok defa hizbü'ş‑şeytan olan ehl‑i dalâlete mağlûb olduklarını; Medine münâfıklarının dalâlette ısrar ederek hidayete girmemeleri ve Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın iki muhârebedeki mağlûbiyetinin hikmetini beyân ederek, O Seyyidü'l‑mürselîn’in sünnetine ittibâ' sâyesinde muvakkat acıların geçeceğini
Onuncu İşâret: İblisin en mühim bir desîsesi olarak kendine tâbi olanlara kendini inkâr ettirdiğinden dört misâl ile izâh etmek sûretiyle bahs; ehl‑i îmâna cin ve ins şeytanlarının şerlerinden, Allah’a ilticâ etmekle selâmete kavuşulacağını
Onbirinci İşâret: Cirm ve cismi küçük, cürüm ve zulmü büyük, ayıb ve zenbi azîm bîçâre insanı; kâinâtın hiddetinden, mahlûkatın nefretinden, mevcûdâtın öfkesinden kurtarmak için Kur'ân‑ı Hakîm’in dâire‑i kudsiyesine girmeğe ve Sünnet‑i Seniye’ye ittibâ' eylemeye dâvet ettiğini
227
Onikinci İşâret: Mahdûd günahlara Cehennem’le mukàbelenin mahz‑ı adâlet olduğuna, Cehennem’in ceza‑yı amel, Cennet’in fazl‑ı İlâhî ile olduğuna; seyyienin az yazılıp, hasenenin çok yazılmasına; ehl‑i dalâletin muvaffakıyetlerinin, hâşâ kendilerinde hakikat olduğuna veya ehl‑i hakta za'f bulunduğuna delâlet etmediğini gösteren dört meraklı suâle gayet fasîh ve belîğ cevablar vermek sûretiyle, ehl‑i îmânı رَأْسُ الْحِكْمَةِ مَخَافَةُ اللّٰهِ düsturuna, her türlü saâdeti câmi' olan Kur'ân ve Sünnet şahrâhına girmeye teşvik ettiğini
Onüçüncü İşâret: Üç noktasıyla, şeytanın desîselerine mübtelâ olan bîçâre insana, hayat‑ı diniye, hayat‑ı şahsiye ve hayat‑ı ictimâiye selâmeti ve sıhhat‑i fikir ve istikamet‑i nazar ve selâmet‑i kalb için muhkemât‑ı Kur'âniye mîzanlarıyla ve Sünnet‑i Seniye terâzileriyle a'mâl ve hâtırâtını tart ve Kur'ânı ve Sünnet‑i Seniye’yi dâima rehber yap ve اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ diyerek Cenâb‑ı Hakk’a ilticâda bulun, diye çok kıymetli tavsiyede bulunduğunu ve ﴿خِتَامُهُ مِسْكٌ nev'inden Onüç İşâret hâlinde tefsir olunan Sûretü'n‑Nâs ve iki âyeti tekrar ile derse nihâyet verdiğini, gayet zevkli ve şevkli ve alâkalı bir sûrette beyân ve ifâde eylemektedir.
228
Ondördüncü Lem'anın Birinci Makamı’nı teşkil eden iki mes'ele bence çok mühimdir. Bu dersin takrîr ve tahririne vesile olan Re'fet Bey kardeşimizden Allah râzı olsun. İkinci makam başlı başına bir şâheserdir.
﴿ hakkındaki beyân buyurulan altı sır, öyle bir hazine‑i esrâr-ı Rabbânîdir ki; ancak Rahmân‑ı Rahîm’in inâyetiyle bu mübârek eseri okuyup anlayanlar ondan zevk alabilirler.
Bundan evvelki bir mektûbda, ihtiyarsız, Birinci Söz’ü teşkil eden ﴿ hakkındaki mübârek eserden kalb‑i âcizîye gelen bazı hoş tefekkürâttan bahsetmiştim. Dâima şefkatle duâ ve derslerinden istifade ettiren muazzez Üstadım, benim daha evvelden de ﴿ içindeki Rahmân ve Rahîm isimlerinin hikmet‑i tahsîsi hususundaki suâlime, ikinci ve mutantan bir cevab daha lütfetmiş oluyorlar. Bu mazhariyetten dolayı, Hàlık‑ı Rahîm’e ne kadar şükretsem azdır.
Fihriste’yi harfi harfine henüz okuyamadım fakat, inşâallâh okuyacağım. Onbirinci Mektûb’un neleri ihtiva ettiğini öğrendim. Yazılmayan ve Rahmet‑i İlâhiye’den yazılmasına muvaffakıyet niyâz olunan âsârın da neşrine muvaffakıyetinizi eltâf‑ı Sübhâniyeden tazarru ve niyâz eylerim. Otuzuncu Söz’ün, mahkeme başkâtibini nasıl tehdid ettiğini, hâtırasını tamamıyla gözümün önüne getirdim.
Fihriste‑i gül-deste, fihriste nâmı altındaki bütün risalelerde yazılı olduğu tarzda değildir. Tamamen hususiyet göstermektedir. Sözler’in ve Mektûblar’ın bir hülâsatü'l‑hülâsası denecek vaziyettedir.
Âsâr‑ı Nurun bir zübdesi, hazâin‑i nurun elmas anahtarı, Resâil ve Mektûbat’ın nurlu kapısı olan bu hayırlı te'life sebeb olanları da, müellifini de, Allâh‑u Zülcelâl-i ve'l-Kemâl Hazretleri, saâdet‑i dâreyne mazhar buyursun. Âmîn
Hulûsi
229

135. Bu kıymettar risale, kendi kendini lâyık olduğu bir tarzda beyan ediyor

Husrev’in fihriste hakkında bir fıkrasıdır
Azîz Üstadım!
Senelerden beri vücûda getirilen misilsiz âsâra, Otuzbirinci Mektûbun Onbeşinci Lem'asıyla öyle misilsiz bir eser daha ilâve buyurulmuş oluyor ki; o şâheserler, böyle şah bir eseri; o hàrika bedîiyât, böyle bedî' bir zübdeyi; o acîb te'lifât, böyle acîb bir mecmuayı; o azîm hakàik, böyle azîm bir külliyat‑ı hakàikı ve o nurlu risaleler, böyle nurlu bir fihristeyi istiyordu. Yüzbinler şükrolsun ol Feyyâz‑ı Mutlak Hazretlerine ki, hiçbir müellifin muvaffak olamadığı böyle misilsiz eseri hazine‑i rahmetinden ihsân etmekle, yüzyirmi adede vâsıl olan Külliyat‑ı Nur’u, yüzyirmi sahifeden aşağı olmayan misilsiz fihristesiyle bir yerde toplamış bulunuyor. Bu risalenin menfaati, fevâidi o kadar çok ki; izâha hâcet yok. Bu kıymetdâr risale, kendi kendini lâyık olduğu bir tarzda medhediyor. Hem o kadar güzel medhediyor ki, fevkınde beyân olamaz.
Husrev
230

136. Dereli Hafız Ahmed Efendi’nin çok manidar rüyalı bir fıkrasıdır

Dereli Hâfız Ahmed Efendi’nin çok mânidâr rüyalı bir fıkrasıdır
Azîz ve Müşfik Üstadım Efendim!
Bir gün âlem‑i menâmda bir sahrâda gezerken, bir çok kalabalık ahâlinin içine girdim. Dersim olan Kelime‑i Tevhide devam ediyordum. O ahâlinin cümlesi Nasâra imiş. Biz, âşikâre Kelime‑i Tevhidi çektiğimizden, hepsi bize iştirâk etti. Her yüz başında, Muhammedü'r‑Resûlullâh diyorum. O Nasâralar, İsâ rûhullâh diyorlar, onlara dedim ki; Yâhû biz İsâ Aleyhisselâm’ı tasdik ediyoruz.” Ve kendilerine Kelime‑i Tevhidi okudum, İsâ rûhullâh dedim. İşte bakınız, ben sizin peygamberinizi tasdik ediyorum, siz de bizim peygamberimizi tasdik etseniz ne olur?” dedim. Hayır! İsâ Aleyhisselâm gökten inmedikçe ve sizin peygamberinizi âşikâr tasdik etmedikçe, biz tasdik etmeyiz.” dediler. Bunun üzerine yanımda iki arkadaş bulundu. Lâkin arkadaşlarım kimler olduğunu bilmiyorum. Biz duâ edelim de, İsâ Aleyhisselâm gelsin ve bizi nasıl tasdik ediyor göreceksiniz.” Duâ ettik. İki kişi, âmîn dediler. Lâkin, İsâ Aleyhisselâm gelmeyince müteessir olduk. Yine duâ ettik: Yâ Rabbî bizi bunların yanında niçin mahcûb çıkarıyorsun?” dedik. Bu din àlî değil mi?”
Tahminen, arası bir saat veya bir buçuk saat sonra, karşıdan üç kişi çıktı. Elhamdülillâh İsâ Aleyhisselâm geliyor. Baktım birisi sakallı, ikisi şâbb‑i emred. Dedim: İsâ Aleyhisselâm otuzüç yaşında olduğu hâlde göğe urûc etti ne için sakalında beyaz var?” Kalbime geldi ki; Allâhu a'lem İsâ Aleyhisselâm değilse? Bu zât, ve iki arkadaşıyla yanımıza geldiler. Dikkatle baktım; Üstadımın sîmâsı ve elbisesidir. Bizim yanımıza gelince, bizim altımız mağara imiş yanındaki iki kişiye emretti: Şurada kilitli salîbler, haçlar var; cümlesini çıkarınız.” Çıkardılar; Nasâralara karşı hepsini kırdı ve Kelime‑i Tevhid getirip Peygamberimizi tasdik edince, biz de Nasâralara; Bakınız, işte İsâ Aleyhisselâm’ın vekili geldi deyince, cümlesi tasdik ettiler.
Allâhu a'lem bu rüyanın bir tâbiri şudur ki: Üstadımızın Kur'ân‑ı Hakîm’den aldığı ve neşrettiği Risale‑i Nur vâsıtasıyla Nasâranın bir kısmı İslâmiyeti kabûl edecek ve Nasâra Müslümanları veya Hıristiyan mü'minleri hükmüne geçip Üstadımızın sözlerini İsâ Aleyhisselâm’ın sözleri nev'inden hüsn‑ü kabûl edeceklerine işârettir.
Evet, Risale‑i Nurda öyle bir kuvvet vardır ki, Avrupa’nın en muannid feylesoflarını dahi teslîme mecbur eder. Her rûhun bir ihtiyac‑ı hakîkisi olan hakîki îmân nurunu arayan Hıristiyan muvahhidler, elbette Risale‑i Nuru görseler (Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm’ın vesâyâsı nev'inden) kabûl edip sarılacaklardır
Dereli Mutâf Hâfız Ahmed
231

137. Fihristelerin te'lifi çok musîb ve hayırlı, hem hadsiz hakikatlere anahtar olmuştur

Âsım Bey’in fıkrasıdır
Bu Risale Fihristesi, hakikaten menba'‑ı Nur ve mecma'‑ı hakikattir. Elhak Nur fihristeleridir. Şöyle söyleyebilirim ki: Otuzüç Söz, Otuzüç Mektûbun herbiri, feyezânda olan birer menba'‑ı Nur-u hakikat ve gülistan‑ı bağ-ı cinândır. Binâenaleyh bu müteaddid güller bağının herbirisinden müteaddid güller koparıp dört kısım üzerine güller demeti yapılmış gibi vücûda getirilmiş bir eser‑i cihan-kıymet olduğuna kanâat ettim. Bu Fihristeleri okumak, herhalde ve behemehal Söz ve Mektûblar risale‑i şerîfenizi görmek, okumak, yazmak için insanı iştiyak ve gayrete sevk ediyor ve şiddetli kamçılıyor. Fakirce noksan olan risale‑i şerîfelerin hangisini evvelâ yazayım? Çünkü herbiri birbirleriyle nur ve hakikat müsâbakasına çıkmış diye, mütelâşî ve heyecanlı bir vaziyetteyim. İnşâallâh duâ‑yı Üstadâneleriyle kâffesini yazarım. Şurasını da arz etmek isterim ki; Sabri Efendi kardeşimin ilhâhı ve Zât‑ı Üstadânelerinin ilhâmı ile Fihristelerin te'lifi, çok musîb ve hayırlı, hem hadsiz hakikatlere anahtar olmuştur
Cenâb‑ı Hak, sevgili Üstadımızı âfiyette dâim, ömürlerine bereket ve herbir umûrunda muvaffakıyet ihsân buyursun da, pek çok zamanlar başımızda tâc‑ı zafer olarak taşıyalım ve Hizmet‑i Kur'ân’da çalışalım, yorulalım, yol alalım. Ve cümle mü'minîn de istifade etsin ve ehl‑i bid'a ve mülhidlerin de başları yere gelsin.
Talebeniz Âsım (R.H.)
232

138. Bulunduğumuz asrın yaralarından, manevî doktora muhtaç bir gencin fıkrasıdır

Kuleönü’nden Sarıbıçak Mübârek Mustafa’nın kardeşi Küçük Ali’nin fıkrasıdır
Bulunduğumuz asrın yaralılarından, manevî doktora muhtaç bir gencin fıkrasıdır
Azîz, Şefkatli, Muhterem Üstadım!
Bulunduğumuz asır, manevî seferberlik (harb) zamanı olduğundan, vücûdumdaki yaralara baktıkça, yaralar gitgide daha fazlalaşmakta iken bir gün işittim ki, Sağdan sola geçiniz!” diye ilân ediyorlar. Ve otuziki harfin birkaç adedini gâib edip ilân edince öyle bir yara daha açıldı ki; evvelki yaraları unutturdu. Nasıl ki, nass‑ı Kur'ân’da
﴿اِذْ اَوَى الْفِتْيَةُ اِلَى الْكَهْفِ فَقَالُوا رَبَّنَٓا اٰتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ اَمْرِنَا رَشَدًا
Ashâb‑ı Kehf Efendilerimiz beş veya sekiz delikanlı asrımızdaki tahammül edilmeyen fenâlık gibi o asırda fenâlıktan, fitneden kaçarak mağaraya ilticâ ettiler. Sebebi ise; din‑i Hak üzere bulunan ehl‑i îmânı, zamanlarının pâdişahı olan Dakyanus, put‑perestliğe dâvet edip kabûl edenleri putlara kurban kestirip, kabûl etmeyenleri katliâm ettiği sırada, Ashâb‑ı Kehf Efendilerimiz mağaraya çekildiler.
233
Ben de asrımıza ve yaralarımıza baktıkça, bütün gün rûhum çırpınmakta iken Acaba bu karmakarışık zamanda, benim gibi böyle manevî yaralı gençler, o Mahkeme‑i Kübrâ’da, Cenâb‑ı Vâcibü'l-Vücûd ve Tekaddes Hazretlerinin huzurunda ve Peygamberimiz Muhammed Mustafa Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimizden nasıl şefâat dileyebilirler?” diyerek bütün gün rûhum ağlardı. Mâdem Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’a, binlerce maddî ve manevî yaralılar, dilsizler, nüzûl olmuş, bütün kalbi kararmış, îmânı yok bedevî adamlar, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanına vardığında, bir saat, bir gün Sohbet‑i Nebevîde bulunur, sonra kavim ve kabilelerine rehber ve muallim olarak döndüler ve mâdem kıyâmete kadar bâkî bıraktığı Kur'ân ve Kur'ânın ta'yin etmiş olduğu manevî doktorlar, kıyâmete kadar gelecek mü'minlere maddî ve manevî doktorluk vazifesini görecekler ve şimdiki hâl, vilâyetimiz dâhilinde bulunan manevî doktora müracaat edeyim diyerek rûhum her ân gezmekte iken bî‑hûş olup yattım
Bana rüyamda üç şahıs gösterildi. İkisinin ismini söylemediler. Diğeri Üstadım Bediüzzaman’ı, ismiyle söylediler. Hemen eline yapışıp ellerini öptüm. Üstadım acele olarak, cebinden bir kalem ve bir kağıt parçası çıkarıp bana verdi; hemen uyandım. Peder ve vâlidem ehl‑i kalb olduğundan, rüyayı anlattım. Pederim; Bu zât Barla’ya henüz yeni geldi. Bir‑iki sene kadar oldu. Git, müracaat et.” dedi. Ben dedim Daha askere gitmedim, yaşım genç. Böyle büyük manevî bir doktorun yanına bu yaralar ile nasıl gideyim ve nasıl cerrâhiyesine dayanayım?” Bana git denildi. Hitâb iki oldu. Hemen, sabahleyin kalkıp gittim. Üstadımı görünce, bir‑iki dakika titredim. Sonra, fesübhânallâh dedim. Doktoru görünce o yaralar bütün kuvvetleriyle bağırıyorlar. Verdiği eczâlara tahammül edemeyecekler. O yaraları açamadım. Üstadım da talebeliğe kabûl edip, beş vakit farzı bırakmayacağıma çok çok tenbih etti. Avdetten bir‑iki ay sonra, hemen askere gittim. Terhis oluncaya kadar (yirmi mâh mukaddem) bu yaralar içinde, her saat ve her dakika, El‑mevtü hakkun kaziyesini düşünüp, Acaba benim hâlim ne olur?” derdim. Memlekete avdetimde, ağabeyim Mustafa’yı (rahmeten vâsiaten) görünce rûhum biraz genişledi. Acaba bu nereden ileri geliyor, dedim. Bir‑iki gün sonra, mübârek Ramazan‑ı Şerîf gecesi üçüncü hitâb olarak, yine rüyamda, memleketimizin kenarında, Üstadım Bediüzzaman elinde bir asâ, çoban olup dellâllığı ilân ediyor ve diyor; Ben Kur'ân’ın dellâlıyım!” diye yüksek sesle bağırıyor, ilân ediyor. Ben heyecanımdan hemen uyandım
Demek bakınız ey kardeşlerim ve bütün mü'minler! Üstadım Hazretleri değil memleketimize, bütün üçyüz elli milyon Müslümana her saat, her dakika, her ân bağırıyor. Benim gibi zâhir kulağıyla dinlemeyiniz, kalb kulağıyla dinleyelim ki, her ân bağırıp çağırdığını işitelim. Mâdem bu elmas ve cevherler, bu sergiler asrımıza verilmiş; bütün asrımızda kazancımızı versek, yine o elmasların birinin fiatını veremeyeceğiz. Bahar mevsimi geçmeden bütün cevherlerden alalım. O cevherler ise Risale‑i Nur Külliyatıdır.
234
Ben âciz de Yirmidördüncü Sözün Dördüncü ve Beşinci Dal’ını okumağa ve yazmağa başladım ve yaralarımın birer birer kuruduğunu hissedince, Mektûbat ve Sözler’i bütün kuvvetimle yazmağa karar verdim. Benim gibi yaralı kardeşlerime, bütün Müslümanlara bütün kuvvetimle bağırıyorum: Eyvâh! Bu asrımızda, bu yaralar ile nasıl istirahat edebiliriz, yoksa!… Bu asrın manevî doktoru ve ilâçları ise Kur'ân’dan tereşşuh eden Risaletü'n‑Nur ve Mektûbatü'n‑Nur’dur. Onlara sıkı sarılalım.”
Âciz Talebeniz Ali Ulvî

139. Ey kardeşlerim, istifade edelim, bu risalelerden istifade etmeyenler ne kadar akılsızdırlar

Kuleönü karyesinden İbişoğlu Mehmed’in bir fıkrasıdır
Muhterem Üstadım Efendim!
Kardeşim Mustafa risaleleri yazmağa başlayalı beş sene oldu. Maalesef iki senesini zâyi' ettik. Üç seneden beri, risaleleri sâir arkadaşlarla beraber, hizmetimizin haricinde her zaman okuyup istifade ediyoruz. Bazı, köyümüzün ehl‑i tarîkat olanları, bidâyeten kardeşim Mustafa’nın okuduğuna ehemmiyet vermiyorlardı.
Ben de, Bu okunan Sözler, hem tarîkata, hem hakikate pek muvâfıktır. Hem bu zamanın yaralarına bir ilâçtır.” diyordum. Ve her ne zaman ye's içerisinde kalsam kardeşimin yanına gelir, işittiğim hakikatleri Risale‑i Nurdan okutur, dinler ve Risale‑i Nurun verdiği feyizle yaralarım tedâvi olur, giderdim. Herhangi bir mes'eleden bahsedilse Risale‑i Nurda en iyisi vardır. Yalnız çok insanlar var ki, Sözler’in kıymetini bilmiyorlar. Ben de, bütün bu söylenen sözlere ilâç, risalelerde vardır diyorum. Olanca kuvvetimle küre‑i arza bağırarak derim ki: Hariçte görülen marazlara ilâç vardır.”
Ey kardeşlerim, istifade edelim. Bu risalelerden istifade etmeyenler ne kadar akılsızdırlar. Çok şükürler olsun ki, böyle bir zât‑ı muhtereme Cenâb‑ı Hak bizi eriştirdi. لِلّٰهِ الْحَمْدُ وَالْمِنَّةُ
235
Cenâb‑ı Hakk’ın rahmetiyle, ihsânıyla, eltâfıyla Üstad‑ı muhteremin himmetiyle ehl‑i tarîkat ile birleştik. Şimdi Sözler’i çok okuyoruz. Ve onlar da çok istifade ediyorlar, menfaatdâr oluyorlar Sözler’in hak olduğunu tamamıyla anladılar. Hattâ okumak için, kardeşimi çok zaman icbar ediyorlar. Bir gün kardeşim Mustafa risaleleri yazmaklığım için beni teşvik etti. Ben de yazmak için Yirminci Mektûb’u aldım. İstinsah ettiğim bu mektûbda üç tevâfuk gördüm. Satırın yukarısında iki tane nihâyetsiz var ve altında da üç dünya tevâfuku var. Bu hâlden müteessir oldum. İnşâallâh Üstad‑ı muhteremimin himmetiyle risaleleri yazmağa muvaffak olurum ümîdindeyim.
Yirminci Mektûb’u elimde götürürken, meydânda idi Karşımda muhtar odası bulunduğundan risaleyi saklamıştım. O gece rüyamda, Üstad‑ı muhteremimi büyük bir denizde ve denizin içerisinde sarayda gördüm. Bizim köyün insanları da o sarayın etrafında idiler. Âciz talebeniz doru ata binerek zâtınızın yanına vardım. O adamlar bana, denizden nasıl atladığımı sordular. Ben de o adamlara cevaben: At yeni nallı olduğundan hiç zahmet çekmeden geldim.” Hâlbuki, deniz ince bir sûrette incimâd etmişti. O esnâda Üstadım karşıma çıkarak, Ne için Sözler’i saklıyorsunuz? Bundan sonra Sözler meydânda olacak.” dediniz. O esnâda benden at istediniz. Ben de güzel yürüyüşlü atı getirdim, o esnâda uyandım. Allah hayretsin.
Âciz talebeniz Hacı Mehmed

140. Üstadımızın hakkımızda ne kadar şefkatli olduğunu anladık. O teessüratımız sürura kalboldu

Kuleönü karyesinden elmas kalemli Mustafa’nın kıymetdâr arkadaşı Hâfız Mustafa’nın fıkrasıdır
Ey Feyyâz‑ı Mutlak ve Vâhid‑i Ehad olan Cenâb‑ı Allah’a giden tarîk‑ı müstakîm yolunu gösterip, pek elemli ve pek hatarlı uhrevî hayatımın kurtulmasına sebeb olan Üstadım Efendim!
236
Bundan dört mâh mukaddem, Kur'ân‑ı Hakîm’in elmas, inci dükkânından pırlantaları ve vüs'atimiz kadar uhrevî harçlığı almak üzere ziyaretinize kardeşim Mustafa ile varmıştık. Ne için geldiniz?” diye şefkatli bir tekdire binâen müteessirâne geriye döndük. O tekdirden gelen şefkatli ve ücretli bir fırtınaya tutulduk. O zaman Üstadımın iksîr‑i a'zam olan o mübârek kalbini rencîde ettiğimizi anlayınca ikinci bir teessür bana geldi. Bu zamana kadar pek âciz, hiç‑ender hiç olan zayıf rûhum o teessürler içinde feryâd ederken, şefkatli tokat risalesinde bizim fırtınalı tokadımızı zikreden Üstadımızın, hakkımızda ne derece şefkatli olduğunu anladık. O teessürâtımız sürûra kalboldu. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
Bu mübârek Rebiülevvel’in onikinci gecesi mübârek bir gecede Üstadımın pek yakınımızda olan Isparta’ya hicreti beni o kadar memnun ve mesrûr etti ki, o yaralar ve bereler ve teessürlerden hiçbir şey kalmadı. Elhamdülillâh Rebiülevvel ayının onikinci gecesi, dünya ve âhiret yaratılmasına sebeb olan, dünya ve âhireti, zerreden şemse kadar bütün mükevvenâtı ziyâlandıran, kıyâmete kadar bâkî güneş gibi nurlu, feyizli, gıdâlı şerîatı ile âhiret kapısını açan o mübârek Zât‑ı Fahr-i Âlem (Sallallâhu Aleyhi Ve Sellem) Efendimizin o mübârek gecede dünyaya teşrîf buyurması, bütün mükevvenâtı memnun edecek pek mübârek bir gecede Üstadımın hicreti; yani Rebiülevvel’in onikinci gecesi Isparta’nın harîmine dâhil olması ve hicretinin tevâfuk ve tesâdüf gelmesi, beni yine o elmas çarşısında pırlantaları vüs'atimiz kadar almak üzere Üstadımın ziyaretine yol açtı. İnşâallâh bu hicretiniz büyük fütûhâta sebeb olacaktır.
237
Nitekim, Sallallâhu Aleyhi Ve Sellem Efendimizin Mekke’den Medine’ye hicreti esnâsında Feth‑i Mekke haberinin Cibrîl‑i Emin ile nüzûlü, Peygamberimizi ve Sahâbe Efendilerimizi memnun ettiği gibi Üstadımın tevâfuk eden hicreti, fütûhâta sebeb olması, beni ve bütün Müslümanları memnun ve mesrûr eyleyecektir.
İmâmoğlu Hâfız Mustafa (R.H.)

141. Bütün Söz ve Mektubat'ın birer mürşid‑i kâmil vazifesini gördüklerine dair hatıra gelen mektuptur

İmâmoğlu Hâfız Mustafa’nın bir fıkrasıdır
Bütün Söz ve Mektûbat’ın birer mürşid‑i kâmil vazifesini gördüklerine dair hâtıra gelen bir mektûbdur.
Üstadım Efendim!
Bundan bir sene evvel Sözler ve Mektûbat’ı istinsah esnâsında bazı nükteler, kendi emrâz‑ı kalbiyeme muvâfık bir ilâç geldiğinden Evet bu nükteyi altın yazı ile yazmalı.” diye söylerdim. Lem'alar te'lif edildi, bütün Söz ve Mektûbat’a feyizleriyle anahtarlık yaptı. Şöyle ki:
Kışın en şedîd tehlikeli ve fırtınalı zamanında yırtıcı hayvanların en azgın ve kuvvetli zamanlarında geniş sahrâda, çamurlu bir yolda giden bir yolcunun imdâdsız, kimsesiz, o tehlikeler içinde, düşe‑kalka yüzde doksan dokuz fırtınalar ve o yırtıcı canavarların elinde parçalanacağı ve telef olacağı hengâmda, kendini kurtarmak isteyen o yolcunun gözüne tesâdüf eden, sahrânın ortasındaki çelikten daha güzel, polattan daha kuvvetli yapılmış bir saraya rastgelmesi, o yolcuyu o kadar memnun ve mesrûr eder ki; hattâ o saraya daha çabuk yetişip yırtıcı hayvanlar tarafından parçalanmasından halâs olmak için koşarak, acelesinden ayaklarının bile yere temâs etmesini istemeyen bu yolcu, kendisinin saraya girmesine vesile olanlara, değil bütün malını vermek, belki canını fedâ eder.
İşte asrımızda Sözler ve Mektûblar, o yolcunun saraya rastgelmesiyle bütün tehlikelerden kurtulduğu gibi, ins ve cin canavarlarının tehlikelerinden kurtulmak için Sözler’in herbiri o kaleden daha sağlam bir tahassungâh olduğuna yüz bin kanâatim vardır. Lillâhi'l‑Hamd, o sarayın anahtar vazifesini Lem'aların feyziyle bulabildim. O tehlikelerden bîçâre zayıf rûhumu kurtarmak için içeriye girdim. Gördüm ki; Cennet sekiz tabaka olup, hiç birbirine mâni olmadığı ve benzemediği gibi, birine girdiğimde onun letâfeti evvelki girdiğimin lezzetini tazelendirdiği gibi, risaleler aynen öyledir.
İmâmoğlu Hâfız Mustafa (R.H.)
238

142. Şamlı Hafız Tevfik’in Risale‑i Nur’un hakkaniyetine dair yazdığı istihracî bir fıkrasıdır

Risale‑i Nurun tesvîd ve tebyizinde çok hizmeti sebkat eden Şamlı Hâfız Tevfik’in Risale‑i Nurun hakkâniyetine dair istihrâcî bir fıkrasıdır.
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Ma'lûm olsun ki: Zübdetü'r‑Resâil Umdetü'l-Vesâil nâmında Kutbu'l‑Ârifîn Ziyaeddin Mevlâna Şeyh Hâlid (Kuddise Sırruhu)’nun Mektûbat ve Resâil‑i Şerîfe”lerinden muktebes nesâyih‑i kudsiyenin tercümesine dair bir risaleyi, onüç sene mukaddem Bursa’da Hocam Hasan Efendi’den almıştım, nasılsa mütâlaasına muvaffak olamamıştım. bugünlerde kitaplarımın arasında bir şey ararken elime geçti. Dedim: Bu Hazret‑i Mevlâna Hâlid, Üstadımın hemşehrisidir. Hem İmâm‑ı Rabbânî’den sonra Tarîk‑ı Nakşî’nin en mühim kahramanıdır, hem Tarîk‑ı Hâlidiye-i Nakşiyenin pîridir.” Risaleyi mütâlaa ederken, Hazret‑i Mevlâna’nın tercüme‑i hâlinden şu fıkrayı gördüm:
239
Ashâb‑ı Kütüb-ü Sitte’den İmâm‑ı Hâkim Müstedrek”inde ve Ebû Dâvud Kitab‑ı Sünen”inde, Beyhakî Şuab‑ı Îmân”da tahric buyurdukları: اِنَّ اللّٰهَ يَبْعَثُ لِهٰذِهِ الْاُمَّةِ عَلٰى رَأْسِ كُلِّ مِائَةِ سَنَةٍ مَنْ يُجَدِّدُ لَهَا د۪ينَهَا
Yani: Her yüz senede Cenâb‑ı Hak bir müceddid‑i din gönderiyor.” Hadîs‑i Şerîfine mazhar ve mâsadak ve muzhir‑i tâmm olan Mevlâna Eşşehîr, Kutbu'l‑Ârifîn, Gavsü'l‑Vâsılîn, Vâris‑i Muhammedî, Kâmilü't‑Tarîkati'l-Àliyeti Ve'l-Müceddidiyeti Hâlid-i Zülcenâheyn (Kuddise Sırruhu) ilâ âhir Sonra tarihçe‑i hayatında gördüm ki, tevellüdü, bin yüz doksanüç tarihindedir. Sonra gördüm ki, bin ikiyüz yirmidört tarihinde saltanat‑ı Hind’in pâyitahtı olan Cihanâbâd’a dâhil olmuş, Abdullâh Dehlevî Hazretlerinden aldıkları füyûzât‑ı maneviye ile Tarîk‑ı Nakşî silsilesine girip müceddidliğe başlamış.
Sonra bin ikiyüz otuzsekizde ehl‑i siyasetin nazar‑ı dikkatini celbettiğinden, vatanını terk ederek diyar‑ı Şam’a hicretle gitmiştir. Hem içinde gördüm ki: Hazret‑i Mevlâna’nın nesli, Hazret‑i Osman bin Affân Radıyallahu Anh’a mensûbdur.
Sonra gördüm ki; tercüme‑i hâlinde isti'dâd‑ı fıtrî ve kàbiliyet‑i hàrika ile sinni yirmiye bâliğ olmadan evvel a'lem‑i ulemâ-i asr ve allâme‑i vakit olmuş, Süleymaniye kasabasında tedrîs‑i ulûm ile iştigâl eylemiştir.
240
Sonra Üstadımın tarihçe‑i hayatını düşündüm, baktım; dört mühim noktada tevâfuk ediyorlar:
Birincisi: Hazret‑i Mevlâna, bin yüz doksanüçte dünyaya gelmiş. Üstadım ise, Arabî bin ikiyüz doksanüçte, tam Mevlâna Hâlid’in yüz senesi hitâm bulduktan sonra dünyaya gelmiş.
İkincisi: Hazret‑i Mevlâna’nın tecdîd‑i din mücâhedesine başlangıcı ve mukaddimesi: Hindistan’ın pâyitahtına bin ikiyüz yirmidörtte girmiş. Üstadım ise aynen yüz sene sonra bin üçyüz yirmidörtte Osmanlı saltanatının pâyitahtına girmiş, mücâhede‑i maneviyesine başlamış.
Üçüncüsü: Ehl‑i siyaset, Hazret‑i Mevlâna’nın fevkalâde şöhretinden tevehhüm ederek diyar‑ı Şam’a nakl‑i mekân ettirilmesi bin ikiyüz otuzsekizde vâki olmuştur. Üstadım ise, aynen yüz sene sonra bin üçyüz otuzsekizde Ankara’ya gidip, onlarla uyuşamayıp, onları reddederek, küserek tekrar Van’a gidip bir dağda inziva ederken, bin üçyüz otuzsekiz senesini müteâkib Şeyh Said hâdisesinin vukû'u münâsebetiyle ehl‑i siyasetin vehmine dokunmuş, Üstadımızdan korkarak Burdur ve Isparta vilâyetlerinde dokuz sene ikamet ettirilmiş.
Dördüncüsü: Hazret‑i Mevlâna Hâlid, yaşı yirmiye bâliğ olmadan evvel allâme‑i zaman hükmünde fuhûl‑ü ulemânın üstünde görünmüş, ders okutmuş. Üstadım ise, tarihçe‑i hayatını görenlere ve bilenlere ma'lûmdur ki: Ondört yaşında icâzet alıp a'lem‑i ulemâ-i zamanla muârazaya girişmiş. Ondört yaşında iken, icâzet almağa yakın talebeleri tedrîs etmiştir.
Hem Hazret‑i Mevlâna Hâlid, neslen Osmanlı olduğu ve Sünnet‑i Seniye’ye bütün kuvvetiyle çalıştığı gibi, Üstadım da, Kur'ân‑ı Hakîm’e hizmet noktasında, meşreben Hazret‑i Osman-ı Zinnûreyn’in arkasında gidip Hazret‑i Mevlâna gibi, Risale‑i Nur eczâlarıyla bütün kuvvetiyle Sünnet‑i Seniye’nin ihyâsına çalıştı.
241
İşte bu dört noktadaki tevâfukât, tam yüz sene fâsıla ile, Risale‑i Nurun takviye‑i din hususundaki te'sirâtı, Hazret‑i Mevlâna Hâlid’in Tarîk‑ı Nakşiye vâsıtasıyla hizmeti gibi azîm görünüyor. (Hâşiye)
Üstadım, kendine ait medh ü senâyı kabûl etmiyor, fakat Risale‑i Nur Kur'ân’a ait olup medh ü senâ Kur'ânın esrârına aittir.
Yalnız Üstadımla Hazret‑i Mevlâna’nın birkaç farkı var:
Birisi: Hazret‑i Mevlâna, zülcenâheyndir. Yani hem Kàdirî, hem Nakşî tarîkat sâhibi iken, Nakşîlik Tarîkatı onda daha gâlibdir. Üstadım, bil'akis, Kàdirî meşrebi ve Şâzelî mesleği daha ziyâde onda hükmediyor. Ben Üstadımdan işittim ki: Hazret‑i Mevlâna Hindistan’dan Tarîk‑ı Nakşî’yi getirdiği vakit, Bağdat dâiresi, Şah‑ı Geylânî’nin (K.S.) ba'de'l‑memât hayatında olduğu gibi taht‑ı tasarrufunda idi. Hazret‑i Mevlâna’nın ma'nen tasarrufu bidâyeten cây‑i kabûl göremedi. Şah‑ı Nakşibend ile (K.S.) İmâm‑ı Rabbânî’nin (K.S.) rûhâniyetleri Bağdat’a gelip Şah‑ı Geylânî’nin ziyaretine giderek ricâ etmişler ki: Mevlâna Hâlid senin evlâdındır, kabûl et.” Şah‑ı Geylânî onların iltimaslarını kabûl ederek Mevlâna Hâlid’i kabûl etmiş. Ondan sonra Mevlâna Hâlid (K.S.) birden parlamış. Bu vâkıa ehl‑i keşifçe vâki ve meşhûd olmuştur. O hâdise‑i rûhâniyeyi o zaman ehl‑i velâyetin bir kısmı müşâhede etmiş, bazı da rüya ile görmüşler.” (Üstadımın sözü burada hitâm buldu.)
İkinci Fark: Şudur ki: Üstadım kendi şahsiyetini merciiyetten azlediyor, yalnız Risale‑i Nuru merci' gösteriyor. Hazret‑i Mevlâna Hâlid’in şahsiyeti ise, kutbu'l‑irşâd, merci'ü'l‑hàs ve'l-âmm olmuştur.
242
Üçüncü Fark: Hazret‑i Mevlâna Hâlid zülcenâheyndir. Fakat zamanın muktezâsıyla, ilm‑i tarîkatı ve Sünnet‑i Seniye’yi esâs tutmak cihetiyle tarîkatı daha ziyâde tutmuşlar. O noktada sarf‑ı himmet etmiş. Üstadım ise, şu dehşetli zamanın muktezâsıyla, ilm‑i hakikati ve hakàik‑ı îmâniye cihetini iltizam ederek tarîkata üçüncü derecede bakmışlar.
Elhâsıl: Baştaki Hadîs‑i Şerîfin Her yüz sene başında dini tecdîd edecek bir müceddidi gönderiyor.” müjdesinin ihbarına muvâzi olarak Hazret‑i Mevlâna Hâlid, ekser ehl‑i hakikatin tasdikiyle bin ikiyüz senesinin, yani onikinci asrın müceddididir. Mâdem tam yüz sene sonra, aynen dört cihette tevâfuk ederek Risale‑i Nur eczâları aynı vazifeyi görmüş; kanâat verir ki, nass‑ı hadîsle Risale‑i Nur, tecdîd‑i din hususunda bir müceddid hükmündedir.
Benim Üstadım dâima diyor ki: Ben bir neferim, fakat müşîr hizmetini görüyorum. Yani: Kıymet bende yoktur, belki Kur'ân‑ı Hakîm’in feyzinden tereşşuh eden Risale‑i Nur eczâları, bir müşîriyet‑i maneviye hizmetini görüyor.”
Üstadımı kızdırmamak için şahsını senâ etmiyorum.
Şamlı Hâfız Tevfik
243

143. Risale‑i Nur’un Isparta’ya ne derece rahmet olduğuna delâlet eden bir tevafuk-u acibe

Re'fet Bey ve Husrev gibi Risale‑i Nur şâkirdlerinin buldukları Risale‑i Nur bereketine işâret eden latîf bir tevâfuktur.
Risale‑i Nurun Isparta’ya ne derece rahmet olduğuna delâlet eden bir tevâfuk‑u acîbe:
Risale‑i Nurun mazhar olduğu inâyâtın külliyetinden mühim bir ferdi de şudur ki: Isparta Vilâyeti sekiz seneden beri Risale‑i Nurun müellifini sînesinde saklamıştı ve Barla gibi şirin bir nahiyesinde Cenâb‑ı Hakk’ın lütûf ve keremiyle muhâfaza etmişti. Bu müddet zarfında yavaş yavaş intişar eden Risale‑i Nurdan, Isparta’da binler adam îmânlarını takviye ettiler. Bilhassa gençler pek çok istifade ve istifaza ettiler.
Vaktâ ki, Üstadımızın Barla gibi latîf ve şirin bir mahaldeki sıkıntılı ve pek acıklı ve en katı kalbleri ağlatan işkenceli esâreti bitti, Risale‑i Nurun müellifi olan Üstadımızın nazarı Cenâb‑ı Hakk’ın avniyle Isparta’ya müteveccih oldu. Evhâma düşen bazı zâlim ehl‑i dünyanın teşebbüskârâne harekât‑ı zâhiriyesi, bir sebeb‑i âdi olarak yeni bir zulme hedef oldu. Üstadımız Isparta’ya getirildi.
Fakat Üstadımızın teşrîf ettiği zaman yaz mevsiminin en harâretli zamanı idi. Yağmurlar kesilmiş, Isparta’yı iskà eden sular azalmış, bir kısm‑ı mühimminin menba'ı kesilmiş; ağaçlar sararmağa, otlar kurumağa, çiçekler buruşmağa başlamıştı.
Risale‑i Nurun en ziyâde intişar ettiği mahal Isparta Vilâyeti olduğu için Risale‑i Nur hakkındaki inâyât‑ı Rabbâniyeyi pek yakından müşâhede eden Risale‑i Nur şâkirdleri olan bizler, mühim bir vâkıaya daha şâhid olduk.
Bu hâdise ise: Müellifinin Isparta’ya teşrîfini müteâkib bir asır içinde bir veya iki defa vukû'a gelen bir vâkıa olarak bu yaz mevsimindeki yağmurun kesretli yağması olmuştur. Pek hàrika bir sûrette yağan bu yağmur Isparta’nın her tarafını tamamen iskà etmiş, nebâtâta yeniden hayat bahşedilmiş, bağlar, bahçeler başka bir letâfet kesbetmiş; ekserîsi hemen hemen zirâatle iştigâl eden halkın yüzleri Risale‑i Nurun nâil olduğu inâyâtından ve bereketinden olan bu yağmurdan istifade ederek gülmüş, rûhları inbisat etmişti. Cenâb‑ı Hak kemâl‑i merhametiyle, bu yaz mevsiminin bu şiddetli ve harâretli vaziyetini, baharın en letâfetli, en şirin ve en hoş vaziyetine tebdil etti. Güyâ Risale‑i Nur, yüz ondokuz parçasıyla, müellifi olan Üstadımıza bir taraftan hoş‑âmedî etmek ve mahzûn olan kalbine tesellî vermek ve gamnâk rûhunu tatyîb etmek ve diğer taraftan da sekiz seneden beri yaşadığı Barla’yı unutturmak ve o muhteşem Çınar ağacını ve dostlarını ve alâkadar olduğu şeylerden gelen firâk hüznünü hatırlatmamak için, Cenâb‑ı Hak’tan yüz ondokuz risalenin eliyle, yüz ondokuz bin kelimeleri diliyle duâ etti, yağmur istedi. Cenâb‑ı Hak, öyle bereketli bir yağmur ihsân etti ki; bir misli, doksanüç tarihinde yağdığını ihtiyarlarımızdan işitiyoruz ki, bu tarih, Üstadımızın tarih‑i velâdetine tesâdüf etmekle beraber, bu umumî hâdise‑i rahmet olan kesretli yağmur, hususî bir sûrette Risale‑i Nura baktığına bir delili de şudur ki:
244
Risale‑i Nurun neşrine vâsıta olan Üstadımız geldiği gün, Isparta’yı gayet harâretli ve yağmursuzluktan toz‑toprak içinde görmüş. Barla gibi bir yayladan gelip böyle bir yerde dayanamayacağım diye telâş ediyordu. Üçüncü veya dördüncü günü bahçeleri kısmen gezdiği vakit, sebze ve ot ve çiçeklerin susuzluktan buruştuklarını görerek gayet müteessirâne su istiyor, yağmur taleb ediyordu. Arkadaşımız olan Bekir Bey’den değirmenleri çeviren suyu göstererek Isparta’nın suyu bu kadar ?” diye sormuştu. Bekir Bey cevab verdi: Gölcüğün suyu kesilmiş, gelmiyor. Isparta’nın dörtte birini sulayan bu sudan başka yoktur.” dedi.
Üstadımızın Isparta’da çok talebesi bulunduğundan, rûhen yağmurun gelmesini istiyordu. Aynı günde öyle bir yağmur geldi ki, elli seneden beri Isparta böyle bir hâdiseyi görmemiş. O yağmur yüzde doksandokuz menfaat vermiştir. Bundan anlaşılıyor ki, o tevâfuk tesâdüfî değil; bu rahmet, Isparta’ya rahmet olan Risale‑i Nura bakıyor. Lillâhi'l‑Hamd bu kerem‑i İlâhî neticesi olarak Üstadımız diyor ki; Isparta bana Barla’yı unutturdu. Unutamayacağım bir şey varsa o da her yerde olduğu gibi Barla’da bulunan ciddi dost ve talebelerimdir.”
Talebesi Mustafa
Talebesi Lütfi
Hizmetkârı Rüşdü
Hizmetkârı Husrev
Dâimî Hizmetkârı Bekir Bey
Dâimî Hizmetkârı Re'fet
245

144. Isparta’daki kardeşlerimizin fıkrasındaki davayı ispat eden kuvvetli iki delil

Süleyman Efendi, Mustafa Çavuş ve Bekir Bey’in bir fıkrasıdır.
Isparta’daki kardeşlerimizin fıkrasındaki da'vâyı isbât eden kuvvetli iki delili gösteriyor.
Re'fet Bey ve Husrev gibi kardeşlerimizin hàrika bir sûrette yağan umumî yağmur içinde Risale‑i Nur bereketine hususiyetle baktığına bizim de kanâatimiz geliyor. Çünkü gözümüzle yağmur hâdisesini, hususî bir şekilde Hizmet‑i Kur'ân ve Risale‑i Nura baktığını iki sûretle gördük.
Birinci Sûret: Risale‑i Nurun vâsıta‑i neşri olan Üstadımızın câmii, Barla’da seddedildi. Risale‑i Nuru yazacak hariçteki talebelerinin yanına gelmeleri men' edildiği hengâmda kuraklık başladı. Yağmura ihtiyac‑ı şedîd oldu. Sonra yağmur başladı, her tarafta yağdı. Yalnız Karaca Ahmed Sultan’dan itibaren, bu dâire içinde kalan Barla mıntıkasına yağmur gelmedi. Üstadımız bundan pek müteessir olarak duâ ediyordu. Sonra dedi ki:
Kur'ân’ın hizmetine sed çekildi, bu köydeki mescidimiz kapandı. Bunda bir eser‑i itâb var ki, yağmur gelmiyor. Öyle ise, mâdem Kur'ân’ın itâbı var, Yâsîn Sûresi’ni şefâatçi yapıp Kur'ânın feyzini ve bereketini isteyeceğiz…”
Üstadımız Muhâcir Hâfız Ahmed Efendiye dedi ki: Sen kırk bir Yâsîn‑i Şerîf oku.”
Muhâcir Hâfız Ahmed Efendi bir kamışa okudu. O kamışı suya koydular. Daha yağmur alâmeti görünmezken, ikindi namazı vaktinde Üstadımız dâima i'timâd ettiği bir hâtırasına binâen Muhâcir Hâfız Ahmed Efendiye söyledi ki: Yâsînler tılsımı açtı, yağmur gelecek.”
Aynı gecede evvelce yağmadığı Barla dâiresi içine öyle yağdı ki: Üstadımızın odasının altındaki Çoban Ahmed’in bahçesindeki duvar yağmurdan yıkıldı. Hâlbuki Karaca Ahmed Sultan’ın arkasında ve deniz kenarında balık avlamakla meşgul Şem'i ile arkadaşları bir damla yağmur görmediler.
246
İşte bu hâdise, kat'iyyen delâlet ediyor ki; o yağmur, Hizmet‑i Kur'ân’la münâsebetdârdır. O rahmet‑i âmme içinde bir hususiyet var ki, Sûre‑i Yâsîn anahtar ve şefâatçi oldu ve yağmur kâfî mikdarda yağdı.
İkinci Sûret: Kuraklık zamanında, yirmi‑otuz gün içinde yağmur Barla’ya yağmamışken, Yokuşbaşı Çeşmesi yapıldığı bir zamanda menba'ına yakın Üstadımız ve biz (yani Süleyman, Mustafa Çavuş, Ahmed Çavuş, Abbâs Mehmed ve sâir kardeşlerimiz) beraber cemâatle namaz kıldık. Tesbihâttan sonra duâ için elimizi kaldırdık, Üstadımız yağmur duâsı etti. Kur'ânı şefâatçi yaptı. Birden o güneş altında, herbirimizin ellerine yedi‑sekiz damla yağmur düştü. Elimizi indirdik, yağmur kesildi. Cümlemiz bu hâle hayret ettik. O vakte kadar yirmi‑otuz gündür yağmur gelmemişti. Yalnız o yağmur duâsı ânında duâ eden her ele, yedi‑sekiz damla düşmesi gösterdi ki, bunda bir sır var. Üstadımız dedi ki: Bu bir işâret‑i İlâhiye’dir. Cenâb‑ı Hak, ma'nen diyor ki: Ben duâyı kabûl ediyorum, fakat şimdi yağmur vermiyorum.” Demek sonra Sûre‑i Yâsîn şefâat edecek. Nitekim öyle olmuştur.
Elhâsıl: Isparta’daki kardeşlerimizin umumî rahmet içindeki Risale‑i Nurun bereketine dair da'vâ ettikleri hususiyeti, bu iki kuvvetli delil ile tasdik ediyoruz.
Barla’da Şem'i, Mustafa Çavuş, Bekir Bey, Muhâcir Hâfız Ahmed, Süleyman
247

145. Feyyaz‑ı Mutlak’ın kelâmı olan Kur’ân-ı Mu’cizü'l-Beyan’a hâdim ol ki, o elmas kılıcı elinde tutasın

Ehl‑i îmân bilhassa şimdiki Risale‑i Nurun zâkir ve muvahhid şâkirdleri öyle bir cadde ve minhâca girmişler ki, o cadde gayet müstakîm, gayet nurlu, gayet sevimli. Bütün iki tarafı elmas, inci dükkânı. Bunların başında nass‑ı Kur'ân’dan gelen ve Kur'ân‑ı Kerîm’in ve Furkàn‑ı Hakîm’in âyât‑ı beyyinâtından intişar eden Risale‑i Nurun yüz yirmi parçasından beher parçası birer mürşid‑i a'zam, birer mürşid‑i ekmel, birer kal'a‑i hasîn, birer elmas kılınç olarak sâbittir. Öyle ise ey Lütfi! Risale‑i Nura sıkı yapış ki, bir mürşid‑i ekmel bulasın. Lisânına tevhidi ver ki, şu muhkem kaleye giresin. Feyyâz‑ı Mutlak’ın kelâmı olan Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’a hàdim ol ki, o elmas kılıncı elinde tutasın
İşte o kılınçla, hiç havfsız, başlarını sarhoşlukla o bataklığa sokan dinsizlerin kafalarına vurarak atla. Ondan sonra ﴿فَاسْتَقِمْ كَمَٓا اُمِرْتَ gibi kat'î delilleri Peygamberimiz Sallallâhu Teâlâ Aleyhi Ve Sellem Efendimizden müteselsilen, bütün Risale‑i Nurun müellifi Üstadımız Said Nursî’nin yetiştiği ve serbest gezdiği Şerîat‑ı Garrâ-yı Muhammediye (A.S.M.)” olan hatt‑ı müstakîmi, bâri bir parça da sen takib et ki, başın felâh bulsun
Şu geçen Cuma günü rûhumda bir sıkıntı devam ederek, Üstadım için ﴿ sırrını istinsah ediyordum. Maalesef emrâz‑ı asabiyemin hadsiz istilâsı, o mühim risaleyi pek ânî olarak akîm bıraktırdı. Tekrar yine başladım, bir parça yazdım; baktım ki, yine satır geçmişim, evvelki yazdığım yere mürekkeb dökülmüş. Kendimde o sıkıntı hâlâ duruyor. Tekrar olarak abdest üstüne abdest aldım; bütün seyyiâtımı itiraf ederek ortaya döktüm, istiğfar ettim. Mübârek duâ olan salavât‑ı şerîfeye başladım. Sonra kalbime geldi ki, Üstadımdan himmet isteyeyim. Üstadımın, üstadına dediği gibi, ben de derim ve dedim O hâl, o vaziyet el'ân devam ediyordu. Hattâ intihar derecesine kadar gelmişti. Dedim: Aman yâ Rabbî! Bundaki hikmet nedir?” ve o risaleyi ertesi güne ta'lik ettim.
248
O akşam, yani, Cumartesi gecesi, âlem‑i menâmda Üstadım, Atabey’in Zergendere Mescidi’nde imiş. Sabah namazına gidiyormuşum. Tesâdüfî bir karakol kumandanı bana dedi ki: Nereye gidiyorsun?” Câmiye dedim. Beni takiben câmiye o da girdi. Gördüm ki, Üstadım bir karyola üzerindedir. Evvelki cemâatimizden hariç içeride beş‑altı daha jandarma bulunuyor. Cemâat, لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَر۪يكَ لَهُ… الخ devam ediyorlar. O beraber girdiğimiz kumandan ise cemâatimize karşı Aman siz ne yapıyorsunuz?” diyerek kendisinin itliğini isbât edip, mağrûriyetinden içeriye tükürdü. O ânda Üstadım o dinsizin yüzüne tükürüp Git yanımızdan pis!” dedi tardetti.
Hemen o zaman elimi sağ taraftaki deliğe uzattığımda bir kasatura geldi. Hiç meslek ve meşrebimize uymayan, her cihetle muhâlif hareket eden Hasan isminde bir adam o kasaturayı alıp ve ucuyla o dinsizi göstererek, Aman efendim, aman hocam! Siz yalnız emir buyurunuz, bu dinsizin imhasına sebeb ben olacağım.” dedi ve aynı zamanda bir sağ omuzuna, bir de sol omuzuna vurdu ve gitti. Bütün bu dinsizler bunu görünce tevehhüme düşüp Başımıza belâ bulduk, bizden Hocanın yanına kimse gitmez. Ancak Edhem Çavuş (Hâşiye‑1) var, onu gönderelim, bizim için yalvarsın, yakarsın Aman biz hepsinden vazgeçtik.” dediler.
O sabah bu garîb rüyayı Zühtü Efendi ve Hâfız Ahmed ağabeylerime söyledim. Hattâ o gün Hâfız Ahmed, Üstadımı ziyaret için iki bardak su ile beraber Isparta’ya gitmek istedi. Fakir de gittiğine memnun oldu. Rüyayı tenbih ettim, çünkü o gece gördüm. Nitekim söylemiş. Fakat çok acıklı haberden o kadar müteessir oldum ki; o zaman anladım, rûhumdaki sıkıntı bu imiş. (Hâşiye‑2)
Lütfi
249

Mektûbat’ın Üçüncü Kısmı

146. “Mirkâtü's‑Sünne ve Tiryâku Marazı'l-Bid'a” Risalesi ve Onikinci Lem'a hakkında: Akıl gördüğü hakikatler karşısında hayran oluyor

Husrev’in bir fıkrasıdır
Sevgili Üstadım!
Mirkâtü's‑Sünne ve Tiryâku Marazı'l-Bid'a ismine hakikaten elyak olan Otuzbirinci Mektûbun Onbirinci Lem'ası’nı kardeşlerimle ve dostlarımla defaatle okudum. Gayet azîm bir tebşîrat‑ı Peygamberî ile başlayan bu risalenin onbir nüktesinden herbir nüktesi başka bir hüsün ve başka bir letâfette yazılmakla beraber; ittibâ'‑ı sünnetin maddî ve manevî fevâidi ta'dâd edilirken, akıl açılan kapılardan içeriye giriyor. Her kapının içerisinde bulunan kapılar ve pencerelerden bakarak, gördüğü hakikatler karşısında hayran oluyor. Gösterdiği deliller ile mu'terizlerin i'tirâzlarına mükemmel ve muntazam cevablar vermekle mukàbele ediyor. Ehl‑i şevke, Benim gösterdiğim kapılardan girseniz, müşkülâtsız ebedî bir saâdete kavuşmuş olacaksınız.” diyerek ittibâ'‑ı sünneti, herbir Müslümana, hayatında düstur ittihàz etmesini tavsiye ediyor. Talebelerine, anlayabilecekleri bir tarzda emr‑i azîm olan dersini takrîr ederken, Ben zâhirde 15‑16 sahifeden ibaret küçük bir risaleyim; fakat hakikatte neşrettiğim nurla çok büyük denizleri geçecek bir azamette ve çok büyük yıldızların nurlarını setredecek kudretteyim. Bahtiyar ol kimsedir ki, beni hâfızasında nakşederek, benimle âmil olur.” diyerek belîğ ve çok yüksek ve nihâyet derecede latîf sözleriyle bizleri irşad ediyor.
250
Bu hakàikı gösteren bu risaleden, gücüm yetse de yüz tane, ikiyüz tane yazabilsem. Heyhât! Elim kısa, sa'yim mahdûd, aczim, herbir emr‑i hayrı arzuma kadar îfâya mâni Bu kadar arzuya rağmen yazabildiğim bir nüshasını takdim etmiş bulunuyorum. Hüsn‑ü kabûl buyurulursa benim için ne büyük bir saâdettir.
Ahmed‑i Bedevî Hazretlerinin kerâmetkârâne harekâtıyla, semâvât ve arzın tabakàtından bahseden Onikinci Lem'ayı üç‑dört defa okudum. Sevgili Üstadım! Rızka muhtaç herbir zîhayatın rızkı, Rezzâk‑ı Hakîki tarafından taahhüd altına alındığı ve rızık ancak Mün'im‑i Hakîki’nin yed‑i kudretinde bulunduğu, o kadar güzel bir üslûb ile ta'rif buyuruluyor ki, ve talebelerine o kadar şirin ve àlî bir ders veriyor ki, akıl eğriliğe, nefis i'tirâza, kalb inkâra sapacak hiçbir yol bulamıyor. Zaferi kazanan ordular gibi insanın bütün kuvâsına, Ey kıymetdâr risaleler ve ey nurânî feyyâz Sözler! Meydân sizindir! Size teslîm olmuşuz! Beşeriyete ve bütün mükevvenâta hükümrân olan Hàlık‑ı Azîm’in hak sözleriyle bizlere tarîk‑ı hidayeti ve istikameti gösteriyorsunuz!” dedirtiyor. Bilhassa arz ve semâvâtın yedişer tabaka olduğuna dair âyât‑ı azîmenin küllî ve umumî ve şümûllü maânîsinin tatlı ve lezzetli ve şirin hakàikını okurken, insanın hissiyatına kalemi tercümân olabilse de, bu risalelere mukàbele edebilse Heyhât!
251
Her tarafını anlayabilmek imkânı olmamakla beraber bu kısımda arzın yedi iklimi ve birbirine muttasıl yedi tabakası ve bu tabakalardaki nurânî mahlûkatın mürûr‑u ubûruna hiçbir şeyin mâni olmaması hâlâtı; ve elektrik ve ziyâ ve harâreti nakil ve kâinâtı baştan başa istilâ eden madde‑i esîriyeden başlayarak semâvâtın yedi tabakasının kabûl edilmesine hiçbir mâni olamayacağı, fennen, aklen ve hikmeten muhtelif delâil ile isbât edilmesi ve en sonunda semâvâtın yedi tabaka ve arzın yedi kat olduğu hakkında Kur'ân‑ı Hakîm’in ifâdâtının tasdik edilişi, akıl ve kalb şübehâta atlayacak yol bulamaması, risalelerin büyüklüklerine hàs bir kerâmet‑i kübrâ olduğunu gösteriyor. Böyle azîm hakikat‑i Kur'âniyeyi göremeyen feylesofların ve kozmoğrafyacıların kulakları çınlasın!
Evet sevgili, kıymetdâr Üstadım! Bu nurlu misilsiz eserler, insanın şübehâtını izâle ettiğine ve şübheleri dâvet edecek karanlık bir nokta bırakmadığına kat'î bir kanâatle îmân ettiğim gibi, temâs ettiğim kardeşlerimden ve mütâlaasında bulunan zevâttan kanâatimin umumen tasdik edildiğini işittiğim anlar, her tarafımı meserret kapladığını hissediyorum.
Ey sevgili Üstadım! Her hususta size yapılacak duâ için kelimât bulamıyorum. Zât‑ı Zülcemâl, bu kadar güzelliklere, hazine‑i rahmetinden binler güzellikleri size ihsân etmekle mukàbele buyursun. Âmîn
Ahmed Husrev
252

147. “Zararın neresinden dönsen kârdır” ders‑i ikazını vererek, hamden sümme hamden, zulümat vadisinden çıkararak şahika-i Nura yetiştirmişti

Sabri Efendi’nin bir fıkrasıdır
Eyyühe'l‑Üstad!
Kelâmullâhi'l‑Azîzi'l-Mennân olan Hazret‑i Kur'ân, Şeâir‑i İslâmiyenin hàdimlerini cenâh‑ı himâye ve re'fetine alarak bu defaki hâdise‑i elîmede bir seneden beri mülhidlerin çevirdikleri plânlarını akîm bırakıp, zâhiren üç kardeşimizi berâet ve ma'nen milyonlar mü'min muvahhidînin zümresine nişane‑i berâetini bahş ve mülhidlere ebediyet ve ezeliyetini izhâr ile kendini müdafaa ve hàdimlerini muhâfaza ve himâye ettiğini ve edeceğini göstermekle, Kur'ân hàdimlerinin kulûbu, behçet ve sürûra müstağrak olarak, ilerlemek istedikleri hàlisâne emel ve gayelerinde adımlarını daha ziyâde uzatmaya ve dâirelerini daha ziyâde tevsî'e başlamışlardır.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
Azîz Üstadım! Cenâb‑ı Kibriyânın mahzâ bir lütûf ve nihâyetsiz bir kerem ve ihsânı olarak Nurlar Külliyatı, bu abd‑i pür-kusur gibi nice gâfillere ihsân buyurularak, sürekli yağmurların arz üzerinde tathîrat yaptığı gibi nurlar mahallesinde şu asr‑ı dalâlet ve devr‑i bid'atta çirkâb‑ı hayat-ı maddiye bataklığına batan bu âciz kula, Zararın neresinden dönsen kârdır.” ders‑i îkazını vererek, hamden sümme hamden zulümât vâdisinden çıkararak, şâhika‑i Nura yetiştirmişti.
253
Her nasılsa, bir sene evvel; Ey Sabri! Belki hubb‑u câha meyledersin, olur ki, o cihette bir arzu uyandırır. Gel o bedbahtların bulanık havuzcuğuna bir daha dal, çık.” denildi. Elhamdülillâh selâmet çıktım. Bundan halâsım, nazar‑ı fakirânemde pek ehemmiyetli bir kurtuluştur.
Talebeniz Sabri

148. Kitapların En Büyüğüsün, Kelâm‑ı Kadîm

Osman Nuri’nin bir fıkrasıdır
Kitapların en büyüğüsün, Kelâm‑ı Kadîm,
Hak kanunların anasısın, Kur'ân‑ı Azîm,
Kudsî tarihlerin nur babasısın, Kelâm‑ı Kadîm,
Sen, dinimizin bekçisisin, Kur'ân‑ı Azîm.
.
Dört İlâhî kitabın anası, yalnız sensin,
İftihar eder seninle, bütün Din‑i İslâm,
Sensiz yaşamak isteyen kalbler gebersin,
Sen hakikatin ilk ve son güneşisin.
.
Her varlığın üstünde, sönmeyecek güneşsin,
Bütün gizli ve âşikârın miftâhı sensin,
Seni tanımayan ve tâbi olmayan, her yerde
Sâhibinin gazabına uğrasın, gebersin
.
Hükmün, muhakkak kıyâmete kadar bâkîdir,
Sana inanmayanlar âdi, zelîl, kâfirdir,
Sen, her varlığın üstünde doğan güneşsin,
Seni istemeyenler, dünyada Cehennem’e göçsün.
.
Hâşâ! Seni beğenmeyen ve yanlış diyenlerin,
Dilleri kesilsin, yere batsın,
Sana hor bakmak isteyenleri, Allah kahretsin,
Sen Hakikatin ilk ve son güneşisin
Osman Nuri