202
128. Bu mektub tarîk‑ı velâyet serlevhasını taşıyan çok ehemmiyetli bir mevzuu ihtiva eder
Hulûsi Bey’in fıkrasıdır
Üstad‑ı Muhteremim Efendim!
Bu mektûbun mühim bir hususiyeti var. O da tarîk‑ı velâyet serlevhasını taşıyan ve çok ehemmiyetli bir mevzûu ihtiva etmesidir. Evet ﴿اَلَٓا اِنَّ اَوْلِيَٓاءَ اللّٰهِ لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَاهُمْ يَحْزَنُونَ﴾ âyet‑i celîlesine bir nev'i tefsir olan bu mübârek ve münevver eserle:
1‑ Tarîkat, hoşça ta'rif ediliyor.
2‑ Fâidesinden, cüz'î fakat güzel bir misâl gösteriliyor.
3‑ Velâyet ve tarîkatın münâsebeti ve ehemmiyetleri; inkâr edenlerin fırak‑ı dâlleden oldukları ve bu hazine‑i uzmâyı kapatmak, tahrib etmek ve bu kevser menba'ını kurutmak isteyenlerin fiillerindeki hatâ yüzlerine vuruluyor ve bu yolda, aklı başında ve insafı olanı iknâ edecek delâil ve misâller beyân olunuyor.
4‑ Meslek‑i velâyetin yekdiğerine zıd vasıfları ise, seyr ü sülûkün iki meşrebi ile gayet sarîh izâh ve tavsif ediliyor.
5‑ Vahdetü'l‑Vücûd ve Vahdetü'ş‑Şühûd meşrebi ile bundaki mühim varta beyân olunuyor.
203
6‑ Velâyet yolları içinde en güzelinin Sünnet‑i Seniye’ye ittibâ' olduğu, velâyet yollarının ve tarîkat şûbelerinin en mühim esâsı ihlâs olduğu ve bu dünyanın dâru'l‑hikmet ve dâru'l‑hizmet olup, dâr‑ı ücret olmadığını fasîh bir üslûb ile takrîr buyuruluyor.
7‑ Şerîatın şümûlü, tarîkat ve hakikatin maksûd‑u bizzat hükmüne geçmemeleri iktiza ettiği, Sünnet‑i Seniye ve ahkâm‑ı Şerîat haricinde bulunan ehl‑i tarîkatın iki kısmı ta'rif ve Sünnet‑i Seniye’ye muhâlefetleri misâli ile fehme takrib ediliyor.
8‑ Tarîkattaki sekiz varta sayılmakla, nazar‑ı dikkat celbediliyor.
9‑ Tarîkatın pek çok fevâidinden dokuzu, icmâlen tedrîs buyuruluyor.
Heyhât! Bu maâliyâtı lâyıkıyla fehmedemediğim için ancak kàbiliyetim nisbetinde feyz aldığımı itiraf etmek mecburiyetindeyim. Bununla beraber, bu bîçâreye bu mübârek eserinizle çok şeyler öğrettiniz. Bazı zaîf bilgilerimi takviye ettiniz. Mütâlaalardan, musâhabelerden ve va'z u nasihatlerden, muhtelif meslek ve meşreb erbâbıyla hasbihâllerden edindiğim bazı noksan kanâatleri tashih ile sağlamlandırdınız.
Allâh‑u Zülcelâl Hazretleri, dünyevî ve uhrevî bütün matlûb ve maksûdunuzu ihsân, bilhassa, ümmet‑i merhume-i Muhammediye (A.S.M.) hakkındaki duâlarınızı dergâh‑ı Ulûhiyet’inde kabûl buyursun. Hakikaten, Kur'ân’a, îmâna hizmetten başka bir şey düşünmeyen azîz ve muhterem Üstadımızı bu ümmete bağışlasın ve rızâ‑yı İlâhîsine nâil buyursun. Âmîn بِحُرْمَةِ الْقُرْاٰنِ الْمُب۪ينِ وَبِحُرْمَةِ اِمَامِ الْمُب۪ينِ
204
Bu nurlu mektûbu okuduğum zevâtın hepsi, muhteviyâtını takdir ve tasdik ettiler ve eminim ki, çok istifade ettiler.
Azîz, müşfik Üstadım!
Allah için size muhabbet eden bu âciz talebenizi, her vesile ile îkaz ve irşada çalışıyorsunuz. Manevî çok yüksek dersler veriyorsunuz. Fakat maddeten ve ma'nen yakınınızda, şeref‑i sohbetinizle müşerref ve Hizmet‑i Kur'ân’a tevfik‑i İlâhî ile çok emekleri geçen, cidden çok muhterem ve çok kıymetli kardeşlerim gibi feyz alamıyorum. Bunu da isyan ve kusurumun fazlalığından ve muhîtin, hâdisâtın beni dâima nurlarla iştigâle mâni oluşundan ve çok yaman nefsimin, cin ve ins şeytanların hücumlarından biliyor ve bu sebeble bedbahtlığımı hissediyorum.
Gerçi mazhar olduğum ve – yüzbin kerre yazık ki – şükrünü yerine getiremediğim niam‑ı İlâhiye hadsizdir. Fakat her gün, her saat, hattâ her dakika ve sâniye bu fânî hayattaki nasîbimin kesildiğini ihtar etmekte olmasına rağmen, yine tamamen dünyadan elimi çekmekliğim mümkün olamıyor. Hazret‑i Kur'ân’a, sevgili Üstadıma çok kuvvetli merbûtiyetim ve Nebi‑yi Efham (Sallallâhu Aleyhi Ve Sellem) Efendimiz Hazretlerinin getirdikleri Din‑i Mübîn’e ve Şerîat’a lâyetezelzel îmânım, mübârek duânızla bu fakir‑i pür-kusuru inşâallâh hüsrânda koymaz ümîdi, yegâne tesellîmi teşkil ediyor.
205
Bu mektûbunuzda Yirmialtıncı Sözün Zeyli’nde bahis buyurulan ve alâ‑kadri't-tâka, hükmüne tevfik‑i harekete çalıştığım yol ki; acz, fakr, şefkat, tefekkür tarîkidir. Azîz ve muhterem Üstadımın ta'rif ve tavsiye ve irşad buyurdukları, kestirme, Kur'ânî ve nurânî caddedir. İnşâallâh bu yoldan dönmem. Temennî ederim ki, hiç eksilmeyen ve vazife nâmı altında uhdeme tevdî' edilen işler, bu sene duânızla ve hayırlısıyla biraz azalır da, hakîki hizmete daha ziyâde çalışırım. وَمِنَ اللّٰهِ التَّوْف۪يقُ
Hulûsi
129. Üstad, yıldırım gibi ilerlerken, hiç olmazsa karınca yürüyüşü onu takip edeyim
Sabri’nin fıkrasıdır
Üstad‑ı A'zam Efendim Hazretleri!
Bu defa hoş ve latîf tevâfukâtıyla nurânî yolculara dest‑i manevîsini uzatarak, ziyâdâr parmağıyla “Bizler başıboş, gelişigüzel serpilmiş şeyler değiliz… Belki muvâzene‑i tâmm ve tevâfuk‑ı hakîkiye ve bir kıyâs‑ı kat'iyye ile inkişaf ve temevvüc eden Kitab‑ı Semâviye-i Kur'âniyenin misâlsiz birer yıldızlarıyız…” diyerek, bâlâsı zîrine, sağı soluna eyâdi‑i manevîsiyle musâfaha ve mukàbele edercesine tevâfukâtı müşâhede edilen Kitab‑ı Mübîn’in lemeât ve tereşşuhâtının tevâfukâtı, Onuncu Söz’de dahi müşâhede edildi. Bu Sözün mânidâr ve hikmetdâr tevâfuk ve intizamları sanki kemâl‑i harâretle yekdiğerine müştâk ve mütehassir birkaç samîmî ve ciddi kardeş ve arkadaşların vuslatları gibi, Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın herbir âyât ve kelâmı, taht‑ı tasarrufuna aldığı kelime ve kelâmları yine semâvâtın hadsiz elektrikleri olan yıldızlar gibi parlatarak, şu letâfetleri ile insaniyet ta'rifine tam dâhil olan zîşuûru mest ve hayran bırakıyor.
206
Şurası da şâyân‑ı hayrettir ki: Şu mübârek Onuncu Söz, mevzûu olan haşir mes'ele‑i mühimmesi kâinâtın hitâm‑ı ömrüne muallak ve mukadder olduğu gibi, Risaletü'n‑Nur arasında dahi bu Sözün en son tevâfukâtını göstermesi de ayrıca bir tevâfuktur diyorum. Cennet nehirleri demek olan Kur'ânî nehirleri, envâ'‑ı türlü âvâzıyla coşkun coşkun aksın aksın ki; zaman‑ı câhiliyet ve devr‑i fetrette son derece ihtiyaçlı olan akvâm üzerlerine tulû' eden şümûs‑u Kur'âniye’nin sür'atle inkişaf ve tevessü' ve nev'‑i beşerin humsunu ihyâ, ebedî ve dâimî bir nurla tenvir ve izâe eylediği gibi, şu asr‑ı dalâlet ve hüsrân ve devr‑i bid'at ve tuğyanda, ehl‑i îmân ve tevhidin yaralı rûhlarına merhem olsun.
Evet, altı‑yedi seneden beri hoş ve şirin bu manzarayı gören, latîf ve nazîrsiz bir gül‑i Muhammedî’yi koklayan Ümmet‑i Muhammed Sûre‑i Kevser’den – bihamdihi ve'l‑minneti – mükâfât‑ı rûhiyesini ve dimağiyesini aldı. Ve bu noktaya rûhum emin idi ki; çoktan beri ehl‑i îmân ve tevhid, İslâmiyet gibi bâkî ve sermedî güneşin küsûf ve ufûlüne canavarcasına çalışmayı kendine vazife addeden ehl‑i dalâletin pis programlarını görüp nevm‑i gafletten uyanarak, Sûre‑i Kevseri takib eden iki sûreyi lisân‑ı hâl ve kàl ile okuyarak zındıklara hitâben, “Bizler sizin nifâk denizinde serseriyâne ve zulümkârâne gezen dalâlet ve sefâhet gemilerinize binemeyiz; ancak, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın nurânî ve tevhid sikkeli îmân ve İslâm zırhlılarına bineriz; menzillerimize vardığımızda muvaffakıyet ve semere‑i sa'yimiz tezâhür ve tahakkuk eder.” diye bağırarak ve ﴿اِذَا جَٓاءَ نَصْرُ اللّٰهِ…الخ﴾ fermân‑ı Mübînini tilâvetle, “Sûre‑i Kevser’in müjde ve beşâreti bizleri kuvvet ve metânete sevk, hem behçet ve meserrete yetiştirdi.” ma'ruzâtıyla nusret ve fütûhâtın gelmesi kokusunu alarak, fevc fevc dâire‑i Kur'âniyeye arz‑ı dehàlet ettiler. Bu hususta tesbih ve tahmîdin ehemm vazifeleri olduğunu anlayarak tevbelerini reddetmeyen Cenâb‑ı Rabbü'l-İzzet Hazretlerine istiğfara şitâb edip salâh ve felâh ve fevz‑i necât yollarını tuttular.
207
“Hemen Rabbim, hakîki verese‑i Enbiyâyı teksir, dünyevî ve uhrevî âmâl ve makàsıdına muvaffak buyursun.” duâsını tekrar ile beraber Onuncu Söz’ün âciz kalemime kumanda verip yazdırdığı şu arîzacığımı takdime cür'et eder, bilhassa dest ve dâmen‑i muallâlarını öperim efendim.
Hâmiş: Harman ortasında Mevlevîvâri dolaşan bu bîçâre çiftçi sözlerini de işlediği işe benzeterek söylediğini tekrar söylemiş; geçtiği yere dönmüş, yine gelmiş ise de ne yapsın? Üstadı, yıldırım gibi serî hatvelerle ilerlerken, hiç olmazsa karınca yürüyüşü takib edeyim, irtibat kesilmesin niyetiyle şu perîşan cümleleri derc ve takdim ettim efendim.
Muhammed Sabri (Rahmetullâhi Aleyh)
130. Bu risale ümmete necat kapılarını açıyor
Ahmed Husrev’in bir fıkrasıdır
Kıymetdâr Üstadım!
Bugün Süleyman Efendi kardeşimle irsâl buyurulan; biri, dünyanın ömrünü izâh eden bir mektûbla, diğeri Hazret‑i Yûnus Aleyhisselâm’ın duâsının fezâilini gösteren Otuzbirinci Mektûbun Otuzbir Lem'adan Onbirinci Kısmının Birinci Kısmı’nı aldık ve okuduk.
208
Sevgili Üstadım! Bu kısım bizi o kadar mesrûr etti ki, ta'rifine muktedir değilim, Cenâb‑ı Hak sizden ebeden râzı olsun.
Bu risale kat'î bir varlıkla bu ümmete necât kapılarını açıyor ve bu zulümâtlı günlerin avdet etmemek üzere vedâ etmekte olduğunu ihbar etmekle beraber şâkirdlerini hep birden ve bir ağızdan münâcâta dâvet ediyor.
Sevgili Üstadım! İstikbâlimizi, nur deryâsından fışkıran nücûm‑misâl nurlarla aydınlatan ve bu kasvetli ve karanlıklı ve kâbuslu günlerimizde kat'î bir ümîdle yaşatan ve herbir risalede lemeân eden yeni bir başka nurla yüzümüzü güldüren Cenâb‑ı Vâcibü'l-Vücûd Hazretlerine bî‑hesâb şükrümüzü takdim ederken, sevincimizi katlayan Üstadımızın vürûduna sabırsızlıkla intizarımızı arz ederim efendim.
Ahmed Husrev
131. Bu zamanda dalâlet ve gaflete karşı pek çok manevî kuvvete muhtacız
Said Nursî’nin bir fıkrasıdır
Kardeşim Husrev, Lütfi, Rüşdü!
Size Üstad ve talebeler ve ders arkadaşları içinde fâide verecek bir fikrimi beyân edeceğim, şöyle ki:
Sizler – haddimin fevkınde – bir cihette talebemsiniz ve bir cihette ders arkadaşlarımsınız ve bir cihette, muîn ve müşâvirlerimsiniz.
Azîz kardeşlerim! Üstadınız lâyuhtî değil… Onu hatâsız zannetmek hatâdır. Bir bahçede çürük bir elma bulunmakla bahçeye zarar vermez. Bir hazinede silik para bulunmakla, hazineyi kıymetten düşürtmez. Hasenenin on sayılmasıyla, seyyienin bir sayılmak sırrıyla insaf odur ki, bir seyyie bir hatâ görünse de sâir hasenâta karşı kalbi bulandırıp i'tirâz etmemektir. Hakàika dair mesâilde külliyatları ve bazen de tafsilâtları sünûhât‑ı ilhâmiye nev'inden olduğundan hemen umumiyetle şüphesizdir, kat'îdir. Onların hususunda sizlere bazı müracaat ve istişârem, tarz‑ı telâkkisine dairdir. Onlar hakikat ve hak olduklarına dair değildir. Çünkü, hakikat olduklarına tereddüdüm kalmıyor.
209
Fakat münâsebât‑ı tevâfukiyeye dair işâretler, mutlak ve mücmel ve küllî sûrette sünûhât‑ı ilhâmiyedir. Tafsilât ve teferruâtta bazen perîşan zihnim karışır, noksan kalır, hatâ eder. Bu teferruâtta hatâm, asl’a ve mutlak’a zarar îrâs etmez. Zâten kalemim olmadığından ve kâtib her vakit bulunmadığından tâbiratım pek mücmel ve nota hükmünde kalır, fehmi işkâl eder.
Biliniz, kardeşlerim ve ders arkadaşlarım! Benim hatâmı gördüğünüz vakit serbestçe bana söyleseniz mesrûr olacağım. Hattâ başıma vursanız, Allah râzı olsun diyeceğim. Hakk’ın hatırını muhâfaza için başka hatırlara bakılmaz. Nefs‑i emmârenin enâniyeti hesabına Hakk’ın hatırı olan bilmediğim bir hakikati müdafaa değil, – ale'r‑re'si ve'l-ayn – kabûl ederim.
Bilirsiniz ki; şu zamanda şu vazife‑i îmâniye çok mühimdir. Benim gibi zaîf, fikri çok cihetlerle inkısam etmiş bir bîçâreye yüklenmemeli, elden geldiği kadar yardım etmeli. Evet, mücmel ve mutlak hakàika; biz, zâhirî vesile olup, çıkıyor. Tanzim ve tasfiye, tasvir ise kıymetdâr, muktedir ders arkadaşlarıma aittir. Bazen onlara vekâleten tafsilâta, tanzimâta girişiyorum, noksan kalıyor.
Bilirsiniz ki, yaz mevsiminde dünya gafleti ziyâde hükmeder. Ders arkadaşlarımızın çoğu fütûra düşüp ta'tîl‑i eşgâle mecbur oluyor. Ciddi hakàik ile tam meşgul olamıyor. Cenâb‑ı Hak kemâl‑i Rahmetinden iki senedir ciddi hakàika nisbeten yemişler, fâkiheler nev'inden tevâfukât‑ı latîfe ile ezhânımızı taltif etti, zihnimizi neş'elendirdi. Kemâl‑i merhametinden o tevâfukât‑ı latîfe meyveleriyle, ciddi bir hakikat‑i Kur'âniyeye zihnimizi sevk etti ve rûhumuza, o meyveleri gıdâ ve kût yaptı. Hurma gibi, hem fâkihe hem kût oldu. Hem hakikat, hem zînet ve meziyet birleşti…
210
Kardeşlerim! Bu zamanda dalâlet ve gaflete karşı pek çok manevî kuvvete muhtacız. Maatteessüf, ben şahsım itibariyle çok zaîf ve müflisim. Hàrika kerâmâtım yok ki, bu hakàikı onunla isbât edeyim ve kudsî bir himmetim yok ki, onunla kulûbu celb edeyim. Ulvî bir dehâm yok ki, onunla ukùlü teshìr edeyim. Belki, Kur'ân‑ı Hakîm’in dergâhında, bir dilenci hàdim hükmündeyim. Bu muannid ehl‑i dalâletin inâdını kırmak ve insafa getirmek için, Kur'ân‑ı Hakîm’in esrârından bazen istimdâd ederim. Kerâmât‑ı Kur'âniye olarak, tevâfukâtta bir ikram‑ı İlâhî hissettim, iki elimle sarıldım.
Evet, Kur'ân’dan tereşşuh eden İşârâtü'l‑İ'câz ve Risale‑i Haşir’de kat'î bir işâret hissettim. Emsâlleri bulunsun bulunmasın bence bir kerâmet‑i Kur'âniye’dir. İşârâtü'l‑İ'câz’ın bir sahifesine dikkat ettik; satırların başında bütün hurûfât ikişer ikişer olup, hàrika bir intizam ile hurûfâtın vaz' edildiğini gördük. Onuncu Söz’de medâr‑ı tevâfuk (3, 4, 5, 6) rakamları, herbirisi 13’te ittifakları; o 13’ün de, Altıncı ve Sekizinci, mahrem Dördüncü Remizlerde mühim bir esrâr anahtarı olduğunu gördük. Bunda şübhemiz kalmadı ki, kağıt üzerinde dâima kalacak bir kerâmet‑i Kur'âniye’dir, bir ikram‑ı İlâhîdir ve doğrudan doğruya, risalenin ve îmân‑ı Haşrin tasdikine bir imza telâkki ettik. Havada uçmak, su üzerinde yürümeğe benzemiyor. Onlar muvakkat, hem şahsın kemâline ve ihtiyarına, belki istidrâca verilebilir. Doğrudan doğruya hakikate – hususan bu zamanda – hizmet edemiyor.
Her ne ise, bir küçük mes'ele münâsebetiyle çok konuştum ve çok da isrâf ettim. Ahbabla fazla konuşmak merğûb olduğundan inşâallâh bu isrâf affolur.
Kardeşiniz Said Nursî
211
132. Kuleönlü Sarıbıçak Mustafa Hulûsî’nin, on fıkra yerine geçecek tek birinci fıkrasıdır
Biraderzâdem merhum Abdurrahman’ın vefâtını müteâkib yanıma gelip, kuvvetli emârelerle Abdurrahman’ın yerine bana gönderildiği kalbime ihtar edilen, gayet çalışkan ve hàlis kardeşlerimizden, elmas kalemli, Kuleönlü Sarıbıçak Mustafa Hulûsi’nin, on fıkra yerine geçecek tek birinci fıkrasıdır.
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ الْقُرْاٰنِ وَاَسْرَارِهَا
Ey Benim Muhterem Üstadım!
Âciz talebeniz, küre‑i arz içerisinde rûhum bazen şarka, bazen cenûba, bazen garba, bazen şimâle, bazen semâya giderdi. Acaba yardım ne taraftan erişecek diye beklerdim. Rûhum bir mürşid‑i ekmel taharrî ederdi. Aramak üzere iken bana ilhâm olundu ki: “Mürşidi sen uzakta arıyorsun, pek yakınında bulunan Bediüzzaman vardır. O Zâtın Risale‑i Nuru müceddid hükmündedir. Hem aktâbdır, hem Zülkarneyn’dir, hem âhirzamanda gelecek İsâ Aleyhisselâm’ın vekilidir; yani müjdecisidir.” denildi. Bunun üzerine Üstad‑ı muhteremin nezdine vardım. Risaleleri, bize yazmak için emir verdi. Ben de onbeş kadar Sözler’den yazdım ve okuyorum. İsti'dâdım kısa, fikrim müşevveş olduğundan, risalelerden hakkıyla istifade ve istifaza edemiyordum.
Bilâhare, Yirmiikinci Mektûb’u verdiniz yazdım. Bir‑iki defa arkadaşlarımla okudum. Âciz talebenizin maddî ve manevî onbeş yaşından beri, mâzide birikmiş olan küflü yaralarını tedâvi etti Elhamdülillâh. Bunun üzerine bir rüya gördüm. Rüya budur:
212
Menâmda, kıbleye karşı bir vilâyete gittim. O vilâyette gezerken, iki büyük acîb fabrikaya rastgeldim. Bu fabrikalar, dünyadaki fabrikalara benzemiyor ve hem de bu fabrikalar insanın sağ cenâhına geliyor. İkisinin de sâhibleri yok. İçerisine girdim; fabrikanın biri büyük, biri küçük. Bu küçük fabrikayı ben idare ederim diye, ona sâhib oldum…
Bunun üzerine bir rüya daha gördüm:
Kıbleye karşı uzun bir kışla ve kışlanın içinde büyük bir fırın var. Ben de o fırının dâiresindeyim ve ayak üzereyim. Karşımda, gençlerden ehl‑i takvâ, Süleyman isminde bir genç vardı. Ve sağ tarafımda yine gençten, İsmail isminde birisi vardı. Buna binâen, ale't‑tahmin yüz kadar gençler, o fırının dâiresinde sağımda ve solumda ayak üzre idiler. Hayret ettim. Bunun üzerine büyük bir zât geldi, gençlerin önüne ufacık bir mendil serdi. O mendil üzerinden, dört köşe haşhaşlı ekmeği gençlere birer birer dağıttı. Bilâhare, o mendilin içinden birer avuç da kuru üzüm dağıttı. Bakıyorum; o mendilden üzüm ve ekmek tükenmedi. Hayret ettim. Bana denildi ki, bu mübârek zât, Said Nursî’dir. Ben de anladım ki; bu hàrika iş aktâblarda bulunur dedim, uyandım.
Bunun üzerine risaleleri devam üzre yazmakta iken, Allah’ın tevfiki ve Üstad‑ı muhteremin himmeti erişti. Çok çok istifade etmeye başladım. Bilâhare, bütün o rüyamda gördüğüm gençler, etrafıma toplandı. Herbirisi bana arkadaş ve Kur'ân’a talebe oldular.
Ve bir de bizim memleketin insanları, bir parça ehl‑i tarîkat ve ehl‑i takvâdır. Memleketimizde zâhir ve bâtın hocası olmadığından şeytana ve nefse çok defa hedef oluyorduk ve evhâm içinde boğuluyorduk. Risaleleri okudukça, şeytan‑ı laîn ve nefsin hilelerini ve evhâmlarını Cehennem’in dibine atıyordu. Risaleleri okurken çok arkadaşlar, çok hayrette kalırlardı. “Bu koca Bedî', bu lü'lü'‑misâl bu sözleri, bu kelimeleri nereden buluyor?” diye birbirimize çok defa diyorduk. Lisânına baksan, bir şey istifade edilmez gibi görünüyor. Hâlbuki, “söyledikleri hep hikmettir. Nazarımıza dehşet veriyor, nur serpiyor. (Hâşiye)” diye, tekrar tekrar iştiyakla okuyorduk. Bunun üzerine, “Risaletü'n‑Nur ve Mektûbatü'n‑Nur, okuyanlara bir iksîr‑i a'zamdır.” diye hükmettik.
213
Muhterem Üstadım, maddî ve manevî yaraları bulunan bu yüz arkadaşımın yaralarını, risaleler tedâvi ediyor. Hattâ, bazen bizden uzak olanlar evhâma boğulur, gelirler; âciz talebeniz bir risale okursam evhâmını kaldırır giderlerdi. Cenâb‑ı Hak, Feyyâz‑ı Mutlak ve Hallâk‑ı Azîm, mevcûdât ve câmidât ve zerreler adedince sizden râzı olsun. Âmîn…
Yarın Mahşerde, herkesten evvel Resûl‑i Ekrem ve Nebi‑yi Muhterem Efendimiz Hazretlerinin şefâatine mazhar ol, inşâallâh‥ âmîn.
Bu gençlerin her gün, her saat duâsını alıyorsunuz. Ve herbir risaleyi okurken, en aşağı sekiz‑on kadar arkadaş bulunuyor. Hâlbuki bu fitne‑i âhirzamanda, bu gençlerin bir araya gelip hak söz dinlemeleri pek mühimdir ve medâr‑ı şükrândır.
Bu âciz talebeniz Arabî görmemiş ve medrese hiç görmemiş. Eskiden yazılmış Türkçe kitapları okurdum, maddî ve manevî yaralarımı tedâvi edecek ilâç bulamazdım. Rûhum ve kalbim çok çırpınıyordu. Öyle bir dereceye gelirdim ki; her saat kendimi intihar etmeğe karar verirdim. “Acaba hâlim nedir ve ne olacak? Mürşid‑i kâmil nerede bulabilirim?” diye çok merak eder ve ye's içerisinde kalırdım.
Cenâb‑ı Hak nasıl ki, Cehennem gibi bir zaman içinde Cennet gibi bir zamanı halk eder ve her zamana lâyık çareleri icâd eder ve her yaraya muvâfık ilâcı ihsân eder… Öyle de, bu medresesiz zamanımızda bizim gibi yaralılara – Üstad‑ı muhterem vâsıtasıyla – risaleleri Türkçe olarak te'lif ettiriyor. Buna ne kadar şükredeyim‥ Lâyuadd ve lâyuhsâ Cenâb‑ı Hakk’a şükürler olsun ve Üstad‑ı muhteremi de Kur'ân hizmetinde muvaffak edip iki cihanda azîz eylesin, âmîn.
214
Ben hiçbir Arabiyât görmeden, medresede beş‑on sene okumadığım hâlde; yalnız risaleleri yazıp ciddiyetle okudum. Kendimi yirmi sene medresede okumuş gibi tahayyül ediyorum. Sebebi ise bu âcizin, bu fakirin, bu miskinin nezdine çok Arabiyât hocaları geliyor ve benim okuduğuma hayret ediyorlar. Evvelden mürşid‑i kâmil terbiyesi görmüş insanlar geliyorlar, benden işittikleri kelimelere meftûn oluyorlar. Çok hocalar, iki diz üzerine gelip “Risale okuyuver.” diyorlar.
Eğer sesim erişse idi, olanca kuvvetimle bağırarak, küre‑i arzdaki gençlere diyecektim: “Risaleleri ciddi okumak ve yazmak, yirmi sene medresede okumaktan fâiktir ve daha menfaatlidir.” Medresede okumaktaki maksad; evvelâ kendini kurtarıp, sâniyen Ümmet‑i Muhammed’i kurtarmağa çalışmak değil mi? Risaletü'n‑Nur ve Mektûbatü'n‑Nur, yirmi senelik medrese ilmini veriyor, i'tikàdındayım.
Ve herbir risale, tek başıyla bir mürşid‑i ekmeldir. Kalbi bozulmamış herhangi genç, bir risaleyi alıp dikkatle ve teslîmiyetle okusa dâire‑i inkıyada geliyor, ıslah oluyor. Herhangi bir maddiyûn bir risaleyi alıp okursa îmân etmezse de hiçbir bahâne bulamıyor. Herhangi bir dinsiz okusa ve tamam mânâsıyla anlasa îmâna geliyor. Herhangi bir feylesof okusa “Bundan daha yüksek akıl olamaz ve akıllar toplansa bunun fevkıne çıkamaz, akıl buna yol bulamaz.” diyor. Risale‑i Nur, lisân‑ı hâl ile Avrupa meftûnu bulunan tek gözlü deccâla, “Ya îmân et, yâhut bütün dünyanın maskarası olacaksın.” diyor.
Şimdi azîz ders kardeşlerim, bu fakir, bir tane mürşid‑i ekmel ve kutub ararken Cenâb‑ı Hakk’ın ihsânıyla, keremiyle, lütfuyla, rahmetiyle, Üstad‑ı muhteremin sa'yi ile yüz ondokuz mürşid‑i ekmel ve kâmil buldum. Risaletü'n‑Nur ve Mektûbatü'n‑Nur, yüz ondokuz adediyle, herbirisi birer mürşid‑i ekmeldir ve aktâbdır.
Ey maddî ve manevî yaralı olan genç kardeşlerim! Ve ey mürşid‑i ekmele muhtaç olan ehl‑i tarîkat kardaşlarım!
215
Şeyh Abdülkadir‑i Geylânî ve Şah‑ı Nakşibend, İmâm‑ı Rabbânî, İmâm‑ı Gazâlî, Muhyiddin‑i Arabî, Mevlâna Hâlid (Radıyallahu Anhüm, Kaddesallâhu esrârahüm) Hazretlerinin derece‑i kemâlâtları, merâtib‑i îmânları Risalelerde ve Mektûbat’ta vardır. (Hâşiye)
Ey kardeşlerim ve ey halifeler! Tarîkatın ve hakikatin müntehâsını anlamak isterseniz; Risaleleri ciddiyetle okuyun. Bâlâdaki zâtların arkasında gidersiniz ve yüksek îmânlarına yaklaşırsınız.
216
Ey ehl‑i tarîkat kardeşlerim, bilhassa sizlere çok ricâ ediyorum, Risaleleri bir defa okuyunuz. Risaletü'n‑Nur ve Mektûbatü'n‑Nur’un herbir satırında bir kitabın te'sirini bulamazsanız, bana ne derseniz deyiniz, kabûl ediyorum.
Tekrar çok tavsiye ediyorum, okuyun, okuyun! Okudukça, Risaleler feyz‑âver nurları saçıyorlar. Okudukça iştiyaka getiriyorlar, usanç vermiyorlar. Başka kitapları bir‑iki defa okusan insana usanç veriyor. Hâlbuki Risaleler öyle değil, okudukça başka başka îmân hâlleri telkin ediyorlar…
217
Döneceğim bâlâdaki rüyanın tâbirine; aklım yetiştiği kadar tâbir edeceğim, Allah hayretsin:
Biri büyük, biri küçük fabrikadan, büyük fabrika ise; Üstad‑ı muhteremdir. Fabrikanın içerisinde bulunan acîb ve garîb, bedî' âletler ise bu zamana kadar hiçbir imâmın söylemediği kelimeleri ve îmân telkinâtlarını yapan Risaletü'n‑Nur eczâlarıdır. O küçük fabrika ise; Risale‑i Nurları kim okuyup yazarsa, o dahi küçük fabrikaya benzeyecek. İçerisindeki bedî' âletler ise Risale‑i Nurun düsturları, hakikatleri ve mesâil‑i îmâniyedir; okuyan ve yazan insanlar, öyle kuvvetli, sarsılmaz îmânları bulacaklardır. Fabrika hareketi ise, Risaleleri okuyup yazan adamların kemâl‑i şevk ve heyecanla çalışmalarıdır. Görmüş olduğum vilâyet ise velâyet‑i kübrâ yollarını gösteren Risale‑i Nurdur.
Bu rüyayı takviye için, bir rüya daha söyleyeceğim:
Menâmda, İstanbul’a yaya olarak iki defa gittim. İstanbul’a vardığımda, dükkânları hep açıktır, içinde sâhibleri yoktur, dükkânların içinde – sandıklarda – büyük büyük mıhlar gördüm ve başka demir parçaları da vardı. Bunun üzerine manevî rahmet yağarken, İstanbul’dan yaya olarak avdet ettim…
Allâhu a'lem, bunun tâbiri de, dünyada İstanbul büyük ve güzel memleket olduğu gibi; öyle de Risaleler ve Mektûbatü'n‑Nur velâyet‑i kübrâ yollarını gösterir. Demir gibi kuvvetli, elmas mıhlar gibi hakikatin bürhânlarını, satışa çıkaran ve her Risale bir kudsî dükkân hükmüne gelen bir meşher‑i nurânîdir. O sergide, îmânî nurlar teşhîr ediliyor. Ve velâyet‑i kübrâ yollarını gösterdiğini, iki kere iki dört eder derecesinde kanâatim gelmiştir.
İkinci gördüğüm rüyanın tâbiri, Allâhu a'lem böyle olsa gerektir: Kıbleye karşı kışla ise manevî, Allah’a asker olan gençlerin Isparta Vilâyeti’ndeki geniş dershânelerine işârettir. Ekmeği dağıtan zât ise, Üstad‑ı muhterem Said Nursî’dir. Ve ekmek pişiren fırın ise Üstadımın hususî medresesidir. Fırının ekmeğinin müşterileri ise; risaleleri okuyup, lezzetini anlayan benim gibi ve arkadaşlarım gibi ﴿هَلْ مِنْ مَز۪يدٍ﴾ diyenlerdir.
218
Evet, Üstad‑ı muhterem, insanlara manevî ekmek dağıtıcıdır. Bu fırında çok işâretler vardır. Aklım bu kadar yetişiyor. Gençlerin ayakta olması ise gençlerin îmânî risaleleri okuyup îmânları kuvvetleneceğine işârettir. O tatlı ve yedikçe noksan olmayan üzüm ve ekmek ise herşeyden daha tatlı i'câz‑ı Kur'ân esrârına ve îmânın envârına işârettir ki, onları Risale‑i Nur dağıtıyor. Âciz talebeniz ise, gençlerin başında ve sağ tarafta bulunduğum ise; gençlere ihsân‑ı İlâhî, ikram‑ı İlâhî ve Üstad‑ı muhteremin himmetiyle o gençlere vesile olacağıma işârettir, inşâallâh… Benim aklım bu kadar eriyor. Bu kadar tâbir edebildim. Rüyalarımın ıslah ve tâbirini ricâ ederim.
Yirmi gün zarfında bir rüya daha gördüm: Eğirdir Gölü’nün kenarında yani çakıllığında bulunuyormuşum. Bu denizin kenarında büyük bir beyaz çadır kurulmuş. Çadırın içinde, büyük bir direğin dibinde Üstadım Said (R.A.) bulunuyor. Bu esnâda eline büyük bir kırmızı kaplı kitab alıp, çadırın direğine dayanarak o kitabı okudu. Bilâhare hariçten, kıble tarafından Mahmud isminde gençten, yeşil elbiseli birisi gelip Üstadımın elinden o kitabı – yani okuduğu hutbeyi – istedi ve aldı. Çadırdan, Mahmud ismindeki genç dışarıya çıktı, kıbleye karşı, ayak üzere halklara dedi ki: “Bu âna gelinceye kadar böyle bir hutbeyi, hiçbir imâm okumamıştır.” diyerek, o hitâbeyi alıp kıbleye karşı götürdü. O ânda uyandım… Allah hayretsin.
Bu rüyayı da bildiğim kadar tâbir edeceğim: O deniz ise Şerîat‑ı Muhammediye’dir (A.S.M.). O çadır ise, Isparta Vilâyeti’dir. O hutbe ise, Risaletü'n‑Nur ve Mektûbatü'n‑Nur’dur. Hutbeyi götüren yeşil elbiseli genç Mahmud ise, ya Şeyh‑i Geylânî, ya İmâm‑ı Rabbânî’dir. Risaleler, “makam‑ı Mahmûd” yolunu ta'rif ediyorlar. Üstadımın hutbesi olan Risale‑i Nur, bu zamanın bir mehdisi ve müceddididir.
Ey küre‑i arzda bulunan gençler, hocalar ve halifeler! Bin senedir insanların aradığı Mehdi Hazretlerinin pişdârı ve müjdecisi Üstadımın neşrettiği Risale‑i Nurdur.
Ey benim kardeşlerim! Benim gibi âciz bir talebenin okumasından, anlamasından ne çıkar? Üstadıma ne suâl açabilirim? Kaç kitab okudum da suâl açayım ve mes'ele halledeyim? Ne gibi suâl sorayım?
219
Dünyada çok kitaplar vardır ve o kitapları okumuşsunuzdur. Okuduğunuz kitapların hepsini de anladınız mı? Alâ külli hâl anlayamadığınız mes'eleler çoktur. Üstadıma suâl açınız, meydâna ilim çıksın ve îmân hakikati çıksın da dünyada bulunan üçyüz elli milyon Müslümanlar da istifade etsinler. Ne kadar müşkülâtınız varsa halledilsin, bizim gibi âcizler de istifade etsin.
Ey hocalar ve ehl‑i kalb! Soracağınız suâllerin cevablarını Risale‑i Nurda bulabilirsiniz. Ehl‑i keşf ve kalbden birisi, benim gibi âciz bir insandan Mehdi’yi soruyor: “Ne vakit gelecek?‥” Daha Mehdi’yi anlayamamış. Dâbbetü'l‑arz kimler olduğunu bilmiyor. Bunlara dair, risalelerde birer bahis vardır. Her müşkül suâlin cevabını o risalelerden arayınız, bulursunuz.
Ey hocalar ve halifeler! Bizim ilmimiz bize yeter deyip, yıldız böceği gibi şavkınıza, ilminize aldanmayın. İnsanın kendi bildiği kendine kâfî gelmez. Her insan her mes'eleyi anlayamaz. Uyuyorsunuz! Uyuduğunuz mikdar artık yeter! Uyanmalı…
Peder ve vâlidem ve cümle arkadaşlarım ve biraderim Ali, çok selâm edip, iki ellerinden öper ve duâ etmektedirler.
Kuleönü’nde Sofuoğlu Talebeniz Mustafa Hulûsi (R.H.)
133. Nadire‑i cihan, hadim-i Kur’ân Said Nursî (ra) hakkında hissiyatımdan binden birini beyan ediyorum
Risale‑i Nurun tesvîdinde çok hizmeti sebkat eden temiz kalbli, ihlâslı, güzel bir hâfız, müdakkik bir hoca olan Hâfız Hâlid’in bir fıkrasıdır.
Risale‑i Nurun müellifi Bediüzzaman, nâdire‑i cihan, Hàdim‑i Kur'ân Said Nursî (R.A.) hakkında hissiyatımdan binden birini beyân ediyorum:
220
Üstadım – kendisi – Nur ism‑i celîline mazhardır. Bu ism‑i şerîf, kendileri hakkında bir ism‑i a'zamdır. Kendi karyesinin adı Nurs, vâlidesinin ismi Nuriye, Kàdirî üstadının ismi Nureddin, Nakşî üstadının ismi Seyyid Nur Muhammed, Kur'ân üstadlarından Hâfız Nuri, Hizmet‑i Kur'âniye’de hususî imâmı, Zinnûreyn; fikrini, kalbini tenvir eden, âyet‑i Nur olması ve müşkül mesâilini izâha vâsıta olan nur temsîlâtı gayet kıymetdârdır. Resâilin mecmûuna Risale‑i Nur tesmiyesi, Nur ismi onun hakkında ism‑i a'zam olduğunu te'yid etmektedir.
Risale‑i Nur adlı hàrika te'lifâtının bir kısmı Arabî olmakla beraber, Risale‑i Nur eczâları şimdiye kadar yüz ondokuza bâliğ olmuştur. Herbir risale, kendi mevzûunda hàrikadır. Gayet yüksek olmakla beraber Onuncu Söz ismiyle iştihâr eden haşre dair olan risalesi pek hàrikadır, câmi'dir. Ulemâca sırf naklî olan haşri ve neşri, gayet kuvvetli ve kat'î delâil‑i akliye ile isbât etmiştir. Onunla çokların îmânını kurtarmışlar.
﴿هُوَ الَّذ۪ي جَعَلَ الشَّمْسَ ضِيَٓاءً وَالْقَمَرَ نُورًا﴾ âyetinin sırrıyla diyebilirim ki, Risale‑i Nur bir kamer‑i mârifettir ki, şems‑i hakikat olan Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın nurunu istifaza eylemiş ki: نُورُ الْقَمَرِ مُسْتَفَادٌ مِنَ الشَّمْسِ olan meşhûr kaziye‑i felekiyeye mâsadak olmuştur. Hem diyebilirim ki, Üstadım, Kur'ân hakkında bir kamer hükmünde olup, semâ‑i risalet’in şemsi olan Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan nuru istifade edip, Risale‑i Nur şeklinde tezâhür etmiş.
221
Üstadım, başkalarında nâdiren bulunan mümtâz hasletlerinden, zâhirî tavrının pek fevkınde bir vaziyet gösteriyor. Zâhir hâle bakılsa ilm‑i hâli bilmiyor gibi görünüyor; birden, bakarsın bir deryâ kesiliyor. Me'zun olduğu mikdarı ve Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan istifade derecesi nisbetinde söyler. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan cihet‑i istifadesi olmadığı vakitlerde, yeni ay gibi mahviyet gösterir. “Bende nur yok, kıymet yok.” der. Bir hasleti de, tam tevâzu'dur ve مَنْ تَوَاضَعَ رَفَعَهُ اللّٰهُ hadîsiyle tam âmil olmasıdır.
İşte bu haslet icâbatındandır ki, bizim gibi talebelerinden bazı mesâil‑i ilmiyede muhâlefet bulunsa, onların sözlerini, içinde arar, hak bulduğu vakit, kemâl‑i tevâzu' ile ve lezzetle kabûl ederek teslîm eder. Mâşâallâh der; siz benden daha iyi bildiniz der, Allah râzı olsun der. Hak ve hakikati, nefsin gurur ve enâniyetine dâima tercih eder. Hattâ ben, bazı mes'elelerde muhâlefet ediyordum. Bana karşı gayet mültefit, memnunâne bir tavır alır, eğer yanlış yapsam, güzelce, damarıma dokunmayarak beni îkaz eder. Eğer güzel bir şey söylemiş isem, çok memnun olur.
Üstadım, bilhassa hikmet‑i hakîkiye fenninde, yani hikmet‑i şerîat ve İslâmiyet noktasında pek hàrikadır ve hikmet‑i beşeriyede dahi çok ileridir. Hattâ o ilimde, Eflâtun ve İbn‑i Sînâ’yı geçmiş diyebilirim…
Bundan on üç sene evvel, “Dâru'l‑Hikmeti'l-İslâmiye” âzâsından iken, küçükten beri şimdiye kadar, ma'nen İzn‑i İlâhî ile onun bir muîni ve nâsırı ve muhâfızı olan kutb‑u Rabbânî ve kandil‑i nurânî Abdülkadir‑i Geylânî (Aleyhi nazaru'r‑Rahmânî) Hazretlerinin “Fütûhu'l‑Gayb” risalesini tefe'ülen açtığı esnâda اَنْتَ ف۪ي دَارِ الْحِكْمَةِ فَاطْلُبْ طَب۪يبًا يُدَاو۪ي قَلْبَكَ
222
ibaresi çıktı. O ibare onun hakkında pek mânidâr olarak, Eski Said’i Yeni Said’e çevirmesine sebebiyet vermiştir.
Eski Said olduğu zamanlarda, İngilizlerin dinî suâllerine gayet latîf ve müskit bir cevab vermiştir. Ve ilm‑i mantıkta, İbn‑i Sînâ’nın te'lifâtından geçecek “Ta'likàt” nâmında hàrika bir risalesi var. Eşkâl‑i mantıkıyeyi, kıyâs‑ı istikraî cihetiyle onbine kadar iblâğ edip, hiçbir âlimin yetişemediği bir derece‑i ihâta göstermiş… “Sünûhât” isminde bir risalesinde gördüm ki, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, âlem‑i mânâda, bir medresede ona ders verdiğini görmüş. O ders‑i maneviyeye binâen “İşârâtü'l‑İ'câz” nâmındaki hàrika tefsiri yazmış. Bana bir gün dedi ki:
“Harb‑i Umumî hâdisât ve netâicleri mâni olmasa idi, İşârâtü'l‑İ'câz’ı, Allah’ın tevfiki ve izni ile altmış cild yazacaktım. İnşâallâh Risale‑i Nur, âhiren o mutasavver hàrika tefsirin yerini tutacak.”
Üstadımla yedi‑sekiz sene musâhabetim esnâsında mühim meşhûdâtım çoktur. Fakat اَلْقَطْرَةُ تَدُلُّ عَلَى الْبَحْرِ mûcibince, deryâya delâlet maksadı ile bu fıkra kâfî görüldü. Çünkü Üstadımdan iftirak zamanı idi, acele yazdım. Üstadım, ﴿وَالصَّاحِبِ بِالْجَنْبِ﴾ âyetinin sırrıyla çok defa yanlarında beni musâhib bulmak hakkını ve teveccüh duâsıyla yerine getireceklerine eminim…
Hâfız Hâlid (R.H.)
223
134. Her işaretin nihayetinde o işaretteki hakaik, birkaç ensep ve âlâ kelime ile ifade edilmiştir ki, bundan daha kuvvetli beyan olamaz
Hulûsi Bey’in fıkrasıdır
Azîz, Muhterem, Müşfik ve Mükerrem Üstadım!
Bu defa irsâline inâyet buyurulan Risale‑i Nur eczâlarının dört kısımlık fihristesini aldım. Daha evvel Otuzbirinci Mektûbun Onüçüncü ve Ondördüncü Lem'alarını almış, fakat ihtisaslarımı arza muvaffak olamamıştım. Fihristeler dört tarafımı aydınlattılar ve i'tikàdda bir olup, çok metîn hikmetlerle bazı a'mâlde ayrılıkları olan Dört Mezheb‑i Hak gibi; bu fakire hakka, hakikate, sıdka, îmâna, nura, rızâya giden yolları gösterdiler. Hâdisât‑ı dünyeviye meşgalesi, şimdiye kadar başımdan geçmemiş bir tarzda beni yormuş. Koca bir dâirenin maddî ve manevî ağır yükü altında tek başıma kaldığımdan çok bunalmıştım.
Azîz Üstadımın Otuzbirinci Mektûbun Birinci Lem'asıyla tavsiye buyurduğu evrâdın kuvveti, Risale‑i Nurun feyzi, müşfik Üstadımın müstecâb duâsı ve Üstadımın üstadı Hazret‑i Gavs’ın Lillâhi'l‑Hamd en küçük hâcetimi görecek kadar zâhir himmeti, mahzâ bir lütf u fazl‑ı İlâhî eseri olarak devam edebildiğim salavât‑ı şerîfe berekâtıyla zuhûr eden imdâd‑ı Risalet-penâhî ve Cenâb‑ı Allah’ın nihâyetsiz in'âm ve ihsân ve inâyeti sâyesinde – yüzbinler hamd ve şükürler olsun – ye'se ve fütûra düşmekten kurtulmuş; yalnız, huzur‑u manevînize birkaç satırlık arîza ile çıkmak geç kalmıştır.
Hakikaten, elmas kalemli çok kıymetli kardeşlerimin âsâr‑ı Nurun cem' ve teksir ve neşrinde gösterdikleri gayret ve himmet ve sevgili Üstadımıza bu kudsî vazifede yaptıkları muâvenet, her türlü takdirin fevkındedir. Allâh‑u Zülcelâl, cümlesinden râzı olsun ve neşr‑i envâr-ı Kur'âniye’de dâimî muvaffakıyetlere mazhar buyursun…
224
Otuzbirinci Mektûbun Onüçüncü ve Ondördüncü Lem'alarında, o kadar büyük dersler, o kadar azametli hakikatler, o derece şa'şaalı hikmetler ve nurlu, kudsî, lâhutî feyizler mündemicdir ki, bu bîçâre kardeşinizin sönük zekâsı, kısa düşüncesi, perîşan, müşevveş dimağı ile, hissedebildiği zevkleri ifâde etmesine imkân yoktur…
“İdrak‑i maâlî bu küçük akla gerekmez,
Zîra, bu terâzi o kadar sıkleti çekmez.”
Onüçüncü Lem'a’nın onüç işâretle beyânı, Sûretü'l‑Felak ve Sûretü'n‑Nâs âyetleriyle,
﴿وَقُلْ رَبِّ اَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاط۪ينِ ❋ وَاَعُوذُ بِكَ رَبِّ اَنْ يَحْضُرُونِ﴾
âyetlerinin mecmû‑u adedine veya bu iki sûrenin herbirinde okunmakta olan اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ adediyle ve Fâtiha başta sayılmazsa yüz onüçüncü sûreye tam ve latîf tevâfuk ve işâret göstermesi nazar‑ı dikkati celbetmektedir. Her işâretin nihâyetinde, o işâretteki hakàik, birkaç enseb ve a'lâ kelime ile ifâde edilmiştir ki, bundan daha kuvvetli beyân olamaz. İhtisasımı, bu işâretlerdeki kelimelerle kısaca arz edeceğim.
Birinci İşâret: Şeytanın ve onun şerîk ve muînleri olan ehl‑i dalâletin şerrinden, ancak şerîat‑ı Muhammediye ile âmil ve sünnet‑i Ahmediye ile mütemessik olmakla kurtulmak imkânı olduğunu‥
225
İkinci İşâret: Küfre giren ehl‑i dalâletin kemiyeten çokluğunun kıymetsizliğini; şeytan ve avanelerinin tasallutlarına karşı, istiâze, istiğfar, hıfz‑ı İlâhîye ilticâ ve takvâ ile Sünnet‑i Seniye’ye yapışmaktan başka çare olmadığını‥
Üçüncü İşâret: Zâhiren cüz'î hatâ ve isyanla çok büyük tahribât yapmakta olan hizbü'ş‑şeytana karşı en kuvvetli kale olan Kur'ânî kaleye ilticâ lâzım geldiğini‥
Dördüncü İşâret:
﴿مَٓا اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّٰهِ وَمَٓا اَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ﴾
âyetine bir nev'i tefsir mâhiyetinde, cüz'î ihtiyar ve icâdsız kisb ile şerlere sebebiyet veren şeytanın müdhiş tahribâtına karşı, istiğfar ve Allah’a ilticâ ve Sünnet‑i Seniye’ye riâyet iktiza ettiğini‥
Beşinci İşâret: Kur'ân‑ı Hakîm’in azîm terğîb ve teşviklerinin tam yerinde olup, ehl‑i îmânın desâis‑i şeytaniyeye kapılmaları, îmânsızlıktan ve îmânın zaîfliğinden ileri gelmediğini‥ hem günah‑ı kebâiri işleyenlerin küfre girmediklerinin ﴿فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ ❋ وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ﴾ iki âyetle sâbit olduğunu ve nihâyet Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn’in Gafûr ve Rahîm isimlerini melce' ve tahassungâh yaparak şeytandan istiâze edilmesini‥
Altıncı İşâret: Tahayyül‑ü küfrü, tasdik‑i küfürle iltibas ve tasavvur‑u dalâleti, dalâletin tasdiki sûretinde gösteren desâis‑i şeytaniyeden kurtulmak için hakàik‑ı îmâniye ve muhkemât‑ı Kur'âniyeye sarılmak ve lümme‑i şeytaniyeden gelen desîselere karşı istiâze etmek ve her iki manevî yaraya karşı Sünnet‑i Seniye’yi merhem yapmak icâb ettiğini‥
226
Yedinci İşâret: Erkân‑ı îmâniyeden biri olan Kader’e te'vilsiz îmân etmek lâzım olduğunu ve günah‑ı kebîreyi işleyen, mü'min kalabileceğini; fakat, şeytanların tahribâtına karşı Cenâb‑ı Hakk’ın binbir isminin tecellî etmekte olduğunu; Ehl‑i Sünnet ve Cemâat olan Ehl‑i Hak mezhebinden ayrılmamak ve Kur'ân’ın çetin ve metîn kalesine girerek Sünnet‑i Seniye’nin muktezâsına tevfik‑i hareket eylemekle kurtulmağa muvaffak olunacağını‥
Sekizinci İşâret: Küfür ve dalâlet yoluna, insanların nasıl ihtiyarlarıyla sülûk ettiklerini ve bunların nasıl hayat geçirebildiklerini aliyyü'l‑a'lâ bir tarzda ders verdikten sonra, ehl‑i îmân için Kur'ân’ın himâyesi altına îmân‑ı tâmm ve i'tikàd‑ı kâmil ile girmek ve Sünnet‑i Seniye’nin dâire‑i nurâniyesine seve seve dâhil olmaklığın ne kadar güzel olduğunu‥
Dokuzuncu İşâret: Hizbullâhın, neden çok defa hizbü'ş‑şeytan olan ehl‑i dalâlete mağlûb olduklarını; Medine münâfıklarının dalâlette ısrar ederek hidayete girmemeleri ve Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın iki muhârebedeki mağlûbiyetinin hikmetini beyân ederek, O Seyyidü'l‑mürselîn’in sünnetine ittibâ' sâyesinde muvakkat acıların geçeceğini‥
Onuncu İşâret: İblisin en mühim bir desîsesi olarak kendine tâbi olanlara kendini inkâr ettirdiğinden – dört misâl ile izâh etmek sûretiyle – bahs; ehl‑i îmâna cin ve ins şeytanlarının şerlerinden, Allah’a ilticâ etmekle selâmete kavuşulacağını‥
Onbirinci İşâret: Cirm ve cismi küçük, cürüm ve zulmü büyük, ayıb ve zenbi azîm bîçâre insanı; kâinâtın hiddetinden, mahlûkatın nefretinden, mevcûdâtın öfkesinden kurtarmak için Kur'ân‑ı Hakîm’in dâire‑i kudsiyesine girmeğe ve Sünnet‑i Seniye’ye ittibâ' eylemeye dâvet ettiğini‥
227
Onikinci İşâret: Mahdûd günahlara Cehennem’le mukàbelenin mahz‑ı adâlet olduğuna, Cehennem’in ceza‑yı amel, Cennet’in fazl‑ı İlâhî ile olduğuna; seyyienin az yazılıp, hasenenin çok yazılmasına; ehl‑i dalâletin muvaffakıyetlerinin, – hâşâ – kendilerinde hakikat olduğuna veya ehl‑i hakta za'f bulunduğuna delâlet etmediğini gösteren dört meraklı suâle gayet fasîh ve belîğ cevablar vermek sûretiyle, ehl‑i îmânı رَأْسُ الْحِكْمَةِ مَخَافَةُ اللّٰهِ düsturuna, her türlü saâdeti câmi' olan Kur'ân ve Sünnet şahrâhına girmeye teşvik ettiğini‥
Onüçüncü İşâret: Üç noktasıyla, şeytanın desîselerine mübtelâ olan bîçâre insana, hayat‑ı diniye, hayat‑ı şahsiye ve hayat‑ı ictimâiye selâmeti ve sıhhat‑i fikir ve istikamet‑i nazar ve selâmet‑i kalb için muhkemât‑ı Kur'âniye mîzanlarıyla ve Sünnet‑i Seniye terâzileriyle a'mâl ve hâtırâtını tart ve Kur'ânı ve Sünnet‑i Seniye’yi dâima rehber yap ve اَعُوذُ بِاللّٰهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّج۪يمِ diyerek Cenâb‑ı Hakk’a ilticâda bulun, diye çok kıymetli tavsiyede bulunduğunu ve ﴿خِتَامُهُ مِسْكٌ﴾ nev'inden Onüç İşâret hâlinde tefsir olunan Sûretü'n‑Nâs ve iki âyeti tekrar ile derse nihâyet verdiğini, gayet zevkli ve şevkli ve alâkalı bir sûrette beyân ve ifâde eylemektedir.
228
Ondördüncü Lem'anın Birinci Makamı’nı teşkil eden iki mes'ele bence çok mühimdir. Bu dersin takrîr ve tahririne vesile olan Re'fet Bey kardeşimizden Allah râzı olsun. İkinci makam başlı başına bir şâheserdir.
﴿﷽﴾ hakkındaki beyân buyurulan altı sır, öyle bir hazine‑i esrâr-ı Rabbânîdir ki; ancak Rahmân‑ı Rahîm’in inâyetiyle bu mübârek eseri okuyup anlayanlar ondan zevk alabilirler.
Bundan evvelki bir mektûbda, ihtiyarsız, Birinci Söz’ü teşkil eden ﴿﷽﴾ hakkındaki mübârek eserden kalb‑i âcizîye gelen bazı hoş tefekkürâttan bahsetmiştim. Dâima şefkatle duâ ve derslerinden istifade ettiren muazzez Üstadım, benim daha evvelden de ﴿﷽﴾ içindeki Rahmân ve Rahîm isimlerinin hikmet‑i tahsîsi hususundaki suâlime, ikinci ve mutantan bir cevab daha lütfetmiş oluyorlar. Bu mazhariyetten dolayı, Hàlık‑ı Rahîm’e ne kadar şükretsem azdır.
Fihriste’yi harfi harfine henüz okuyamadım fakat, inşâallâh okuyacağım. Onbirinci Mektûb’un neleri ihtiva ettiğini öğrendim. Yazılmayan ve Rahmet‑i İlâhiye’den yazılmasına muvaffakıyet niyâz olunan âsârın da neşrine muvaffakıyetinizi eltâf‑ı Sübhâniyeden tazarru ve niyâz eylerim. Otuzuncu Söz’ün, mahkeme başkâtibini nasıl tehdid ettiğini, hâtırasını tamamıyla gözümün önüne getirdim.
Fihriste‑i gül-deste, fihriste nâmı altındaki bütün risalelerde yazılı olduğu tarzda değildir. Tamamen hususiyet göstermektedir. Sözler’in ve Mektûblar’ın bir hülâsatü'l‑hülâsası denecek vaziyettedir.
Âsâr‑ı Nurun bir zübdesi, hazâin‑i nurun elmas anahtarı, Resâil ve Mektûbat’ın nurlu kapısı olan bu hayırlı te'life sebeb olanları da, müellifini de, Allâh‑u Zülcelâl-i ve'l-Kemâl Hazretleri, saâdet‑i dâreyne mazhar buyursun. Âmîn…
Hulûsi
229
135. Bu kıymettar risale, kendi kendini lâyık olduğu bir tarzda beyan ediyor
Husrev’in fihriste hakkında bir fıkrasıdır
Azîz Üstadım!
Senelerden beri vücûda getirilen misilsiz âsâra, Otuzbirinci Mektûbun Onbeşinci Lem'asıyla öyle misilsiz bir eser daha ilâve buyurulmuş oluyor ki; o şâheserler, böyle şah bir eseri; o hàrika bedîiyât, böyle bedî' bir zübdeyi; o acîb te'lifât, böyle acîb bir mecmuayı; o azîm hakàik, böyle azîm bir külliyat‑ı hakàikı ve o nurlu risaleler, böyle nurlu bir fihristeyi istiyordu. Yüzbinler şükrolsun ol Feyyâz‑ı Mutlak Hazretlerine ki, hiçbir müellifin muvaffak olamadığı böyle misilsiz eseri hazine‑i rahmetinden ihsân etmekle, yüzyirmi adede vâsıl olan Külliyat‑ı Nur’u, yüzyirmi sahifeden aşağı olmayan misilsiz fihristesiyle bir yerde toplamış bulunuyor. Bu risalenin menfaati, fevâidi o kadar çok ki; izâha hâcet yok. Bu kıymetdâr risale, kendi kendini lâyık olduğu bir tarzda medhediyor. Hem o kadar güzel medhediyor ki, fevkınde beyân olamaz.
Husrev
230
136. Dereli Hafız Ahmed Efendi’nin çok manidar rüyalı bir fıkrasıdır
Dereli Hâfız Ahmed Efendi’nin çok mânidâr rüyalı bir fıkrasıdır
Azîz ve Müşfik Üstadım Efendim!
Bir gün âlem‑i menâmda bir sahrâda gezerken, bir çok kalabalık ahâlinin içine girdim. Dersim olan Kelime‑i Tevhide devam ediyordum. O ahâlinin cümlesi Nasâra imiş. Biz, âşikâre Kelime‑i Tevhidi çektiğimizden, hepsi bize iştirâk etti. Her yüz başında, “Muhammedü'r‑Resûlullâh” diyorum. O Nasâralar, “İsâ rûhullâh” diyorlar, onlara dedim ki; “Yâhû biz İsâ Aleyhisselâm’ı tasdik ediyoruz.” Ve kendilerine Kelime‑i Tevhidi okudum, “İsâ rûhullâh” dedim. “İşte bakınız, ben sizin peygamberinizi tasdik ediyorum, siz de bizim peygamberimizi tasdik etseniz ne olur?” dedim. “Hayır! İsâ Aleyhisselâm gökten inmedikçe ve sizin peygamberinizi âşikâr tasdik etmedikçe, biz tasdik etmeyiz.” dediler. Bunun üzerine yanımda iki arkadaş bulundu. Lâkin arkadaşlarım kimler olduğunu bilmiyorum. “Biz duâ edelim de, İsâ Aleyhisselâm gelsin ve bizi nasıl tasdik ediyor göreceksiniz.” Duâ ettik. İki kişi, “âmîn” dediler. Lâkin, İsâ Aleyhisselâm gelmeyince müteessir olduk. Yine duâ ettik: “Yâ Rabbî‥ bizi bunların yanında niçin mahcûb çıkarıyorsun?” dedik. “Bu din àlî değil mi?”
Tahminen, arası bir saat veya bir buçuk saat sonra, karşıdan üç kişi çıktı. Elhamdülillâh İsâ Aleyhisselâm geliyor. Baktım birisi sakallı, ikisi şâbb‑i emred. Dedim: “İsâ Aleyhisselâm otuzüç yaşında olduğu hâlde göğe urûc etti‥ ne için sakalında beyaz var?” Kalbime geldi ki; Allâhu a'lem… İsâ Aleyhisselâm değilse? Bu zât, ve iki arkadaşıyla yanımıza geldiler. Dikkatle baktım; Üstadımın sîmâsı ve elbisesidir. Bizim yanımıza gelince, – bizim altımız mağara imiş – yanındaki iki kişiye emretti: “Şurada kilitli salîbler, haçlar var; cümlesini çıkarınız.” Çıkardılar; Nasâralara karşı hepsini kırdı ve Kelime‑i Tevhid getirip Peygamberimizi tasdik edince, biz de Nasâralara; “Bakınız, işte İsâ Aleyhisselâm’ın vekili geldi” deyince, cümlesi tasdik ettiler.
Allâhu a'lem bu rüyanın bir tâbiri şudur ki: Üstadımızın Kur'ân‑ı Hakîm’den aldığı ve neşrettiği Risale‑i Nur vâsıtasıyla Nasâranın bir kısmı İslâmiyeti kabûl edecek ve Nasâra Müslümanları veya Hıristiyan mü'minleri hükmüne geçip Üstadımızın sözlerini İsâ Aleyhisselâm’ın sözleri nev'inden hüsn‑ü kabûl edeceklerine işârettir.
Evet, Risale‑i Nurda öyle bir kuvvet vardır ki, Avrupa’nın en muannid feylesoflarını dahi teslîme mecbur eder. Her rûhun bir ihtiyac‑ı hakîkisi olan hakîki îmân nurunu arayan Hıristiyan muvahhidler, elbette Risale‑i Nuru görseler (Hazret‑i İsâ Aleyhisselâm’ın vesâyâsı nev'inden) kabûl edip sarılacaklardır…
Dereli Mutâf Hâfız Ahmed
231
137. Fihristelerin te'lifi çok musîb ve hayırlı, hem hadsiz hakikatlere anahtar olmuştur
Âsım Bey’in fıkrasıdır
Bu Risale Fihristesi, hakikaten menba'‑ı Nur ve mecma'‑ı hakikattir. Elhak Nur fihristeleridir. Şöyle söyleyebilirim ki: Otuzüç Söz, Otuzüç Mektûbun herbiri, feyezânda olan birer menba'‑ı Nur-u hakikat ve gülistan‑ı bağ-ı cinândır. Binâenaleyh bu müteaddid güller bağının herbirisinden müteaddid güller koparıp dört kısım üzerine güller demeti yapılmış gibi vücûda getirilmiş bir eser‑i cihan-kıymet olduğuna kanâat ettim. Bu Fihristeleri okumak, herhalde ve behemehal Söz ve Mektûblar risale‑i şerîfenizi görmek, okumak, yazmak için insanı iştiyak ve gayrete sevk ediyor ve şiddetli kamçılıyor. Fakirce noksan olan risale‑i şerîfelerin hangisini evvelâ yazayım? Çünkü herbiri birbirleriyle nur ve hakikat müsâbakasına çıkmış diye, mütelâşî ve heyecanlı bir vaziyetteyim. İnşâallâh – duâ‑yı Üstadâneleriyle – kâffesini yazarım. Şurasını da arz etmek isterim ki; Sabri Efendi kardeşimin ilhâhı ve Zât‑ı Üstadânelerinin ilhâmı ile Fihristelerin te'lifi, çok musîb ve hayırlı, hem hadsiz hakikatlere anahtar olmuştur…
Cenâb‑ı Hak, sevgili Üstadımızı âfiyette dâim, ömürlerine bereket ve herbir umûrunda muvaffakıyet ihsân buyursun da, pek çok zamanlar başımızda tâc‑ı zafer olarak taşıyalım ve Hizmet‑i Kur'ân’da çalışalım, yorulalım, yol alalım. Ve cümle mü'minîn de istifade etsin ve ehl‑i bid'a ve mülhidlerin de başları yere gelsin.
Talebeniz Âsım (R.H.)
232
138. Bulunduğumuz asrın yaralarından, manevî doktora muhtaç bir gencin fıkrasıdır
Kuleönü’nden Sarıbıçak Mübârek Mustafa’nın kardeşi Küçük Ali’nin fıkrasıdır
Bulunduğumuz asrın yaralılarından, manevî doktora muhtaç bir gencin fıkrasıdır
Azîz, Şefkatli, Muhterem Üstadım!
Bulunduğumuz asır, manevî seferberlik (harb) zamanı olduğundan, vücûdumdaki yaralara baktıkça, yaralar gitgide daha fazlalaşmakta iken‥ bir gün işittim ki, “Sağdan sola geçiniz!” diye ilân ediyorlar. Ve otuziki harfin birkaç adedini gâib edip ilân edince öyle bir yara daha açıldı ki; evvelki yaraları unutturdu. Nasıl ki, nass‑ı Kur'ân’da
﴿اِذْ اَوَى الْفِتْيَةُ اِلَى الْكَهْفِ فَقَالُوا رَبَّنَٓا اٰتِنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً وَهَيِّئْ لَنَا مِنْ اَمْرِنَا رَشَدًا﴾
Ashâb‑ı Kehf Efendilerimiz beş veya sekiz delikanlı – asrımızdaki tahammül edilmeyen fenâlık gibi – o asırda fenâlıktan, fitneden kaçarak mağaraya ilticâ ettiler. Sebebi ise; din‑i Hak üzere bulunan ehl‑i îmânı, zamanlarının pâdişahı olan Dakyanus, put‑perestliğe dâvet edip kabûl edenleri putlara kurban kestirip, kabûl etmeyenleri katliâm ettiği sırada, Ashâb‑ı Kehf Efendilerimiz mağaraya çekildiler.
233
Ben de asrımıza ve yaralarımıza baktıkça, bütün gün rûhum çırpınmakta iken‥ “Acaba bu karmakarışık zamanda, benim gibi böyle manevî yaralı gençler, o Mahkeme‑i Kübrâ’da, Cenâb‑ı Vâcibü'l-Vücûd ve Tekaddes Hazretlerinin huzurunda ve Peygamberimiz Muhammed Mustafa Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimizden nasıl şefâat dileyebilirler?” diyerek bütün gün rûhum ağlardı. Mâdem Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’a, binlerce maddî ve manevî yaralılar, dilsizler, nüzûl olmuş, bütün kalbi kararmış, îmânı yok bedevî adamlar, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yanına vardığında, bir saat, bir gün Sohbet‑i Nebevîde bulunur, sonra kavim ve kabilelerine rehber ve muallim olarak döndüler ve mâdem kıyâmete kadar bâkî bıraktığı Kur'ân ve Kur'ânın ta'yin etmiş olduğu manevî doktorlar, kıyâmete kadar gelecek mü'minlere maddî ve manevî doktorluk vazifesini görecekler ve şimdiki hâl, vilâyetimiz dâhilinde bulunan manevî doktora müracaat edeyim diyerek rûhum her ân gezmekte iken bî‑hûş olup yattım…
Bana rüyamda üç şahıs gösterildi. İkisinin ismini söylemediler. Diğeri Üstadım Bediüzzaman’ı, ismiyle söylediler. Hemen eline yapışıp ellerini öptüm. Üstadım acele olarak, cebinden bir kalem ve bir kağıt parçası çıkarıp bana verdi; hemen uyandım. Peder ve vâlidem ehl‑i kalb olduğundan, rüyayı anlattım. Pederim; “Bu zât Barla’ya henüz yeni geldi. Bir‑iki sene kadar oldu. Git, müracaat et.” dedi. Ben dedim “Daha askere gitmedim, yaşım genç. Böyle büyük manevî bir doktorun yanına bu yaralar ile nasıl gideyim ve nasıl cerrâhiyesine dayanayım?” Bana “git” denildi. Hitâb iki oldu. Hemen, sabahleyin kalkıp gittim. Üstadımı görünce, bir‑iki dakika titredim. Sonra, fesübhânallâh dedim. Doktoru görünce o yaralar bütün kuvvetleriyle bağırıyorlar. Verdiği eczâlara tahammül edemeyecekler. O yaraları açamadım. Üstadım da talebeliğe kabûl edip, beş vakit farzı bırakmayacağıma çok çok tenbih etti. Avdetten bir‑iki ay sonra, hemen askere gittim. Terhis oluncaya kadar (yirmi mâh mukaddem) bu yaralar içinde, her saat ve her dakika, “El‑mevtü hakkun” kaziyesini düşünüp, “Acaba benim hâlim ne olur?” derdim. Memlekete avdetimde, ağabeyim Mustafa’yı (rahmeten vâsiaten) görünce rûhum biraz genişledi. Acaba bu nereden ileri geliyor, dedim. Bir‑iki gün sonra, mübârek Ramazan‑ı Şerîf gecesi üçüncü hitâb olarak, yine rüyamda, memleketimizin kenarında, Üstadım Bediüzzaman elinde bir asâ, çoban olup dellâllığı ilân ediyor ve diyor; “Ben Kur'ân’ın dellâlıyım!” diye yüksek sesle bağırıyor, ilân ediyor. Ben heyecanımdan hemen uyandım…
Demek bakınız ey kardeşlerim ve bütün mü'minler! Üstadım Hazretleri değil memleketimize, bütün üçyüz elli milyon Müslümana her saat, her dakika, her ân bağırıyor. Benim gibi zâhir kulağıyla dinlemeyiniz, kalb kulağıyla dinleyelim ki, her ân bağırıp çağırdığını işitelim. Mâdem bu elmas ve cevherler, bu sergiler asrımıza verilmiş; bütün asrımızda kazancımızı versek, yine o elmasların birinin fiatını veremeyeceğiz. Bahar mevsimi geçmeden bütün cevherlerden alalım. O cevherler ise Risale‑i Nur Külliyatıdır.
234
Ben âciz de Yirmidördüncü Sözün Dördüncü ve Beşinci Dal’ını okumağa ve yazmağa başladım ve yaralarımın birer birer kuruduğunu hissedince, Mektûbat ve Sözler’i bütün kuvvetimle yazmağa karar verdim. Benim gibi yaralı kardeşlerime, bütün Müslümanlara bütün kuvvetimle bağırıyorum: “Eyvâh! Bu asrımızda, bu yaralar ile nasıl istirahat edebiliriz, yoksa!… Bu asrın manevî doktoru ve ilâçları ise Kur'ân’dan tereşşuh eden Risaletü'n‑Nur ve Mektûbatü'n‑Nur’dur. Onlara sıkı sarılalım.”
Âciz Talebeniz Ali Ulvî
139. Ey kardeşlerim, istifade edelim, bu risalelerden istifade etmeyenler ne kadar akılsızdırlar
Kuleönü karyesinden İbişoğlu Mehmed’in bir fıkrasıdır
Muhterem Üstadım Efendim!
Kardeşim Mustafa risaleleri yazmağa başlayalı beş sene oldu. Maalesef iki senesini zâyi' ettik. Üç seneden beri, risaleleri sâir arkadaşlarla beraber, hizmetimizin haricinde her zaman okuyup istifade ediyoruz. Bazı, köyümüzün ehl‑i tarîkat olanları, bidâyeten kardeşim Mustafa’nın okuduğuna ehemmiyet vermiyorlardı.
Ben de, “Bu okunan Sözler, hem tarîkata, hem hakikate pek muvâfıktır. Hem bu zamanın yaralarına bir ilâçtır.” diyordum. Ve her ne zaman ye's içerisinde kalsam kardeşimin yanına gelir, işittiğim hakikatleri Risale‑i Nurdan okutur, dinler ve Risale‑i Nurun verdiği feyizle yaralarım tedâvi olur, giderdim. Herhangi bir mes'eleden bahsedilse Risale‑i Nurda en iyisi vardır. Yalnız çok insanlar var ki, Sözler’in kıymetini bilmiyorlar. Ben de, bütün bu söylenen sözlere ilâç, risalelerde vardır diyorum. Olanca kuvvetimle küre‑i arza bağırarak derim ki: “Hariçte görülen marazlara ilâç vardır.”
Ey kardeşlerim, istifade edelim. Bu risalelerden istifade etmeyenler ne kadar akılsızdırlar. Çok şükürler olsun ki, böyle bir zât‑ı muhtereme Cenâb‑ı Hak bizi eriştirdi. لِلّٰهِ الْحَمْدُ وَالْمِنَّةُ
235
Cenâb‑ı Hakk’ın rahmetiyle, ihsânıyla, eltâfıyla Üstad‑ı muhteremin himmetiyle ehl‑i tarîkat ile birleştik. Şimdi Sözler’i çok okuyoruz. Ve onlar da çok istifade ediyorlar, menfaatdâr oluyorlar… Sözler’in hak olduğunu tamamıyla anladılar. Hattâ okumak için, kardeşimi çok zaman icbar ediyorlar. Bir gün kardeşim Mustafa risaleleri yazmaklığım için beni teşvik etti. Ben de yazmak için Yirminci Mektûb’u aldım. İstinsah ettiğim bu mektûbda üç tevâfuk gördüm. Satırın yukarısında iki tane “nihâyetsiz” var ve altında da üç “dünya” tevâfuku var. Bu hâlden müteessir oldum. İnşâallâh Üstad‑ı muhteremimin himmetiyle risaleleri yazmağa muvaffak olurum ümîdindeyim.
Yirminci Mektûb’u elimde götürürken, meydânda idi… Karşımda muhtar odası bulunduğundan risaleyi saklamıştım. O gece rüyamda, Üstad‑ı muhteremimi büyük bir denizde ve denizin içerisinde sarayda gördüm. Bizim köyün insanları da o sarayın etrafında idiler. Âciz talebeniz doru ata binerek zâtınızın yanına vardım. O adamlar bana, denizden nasıl atladığımı sordular. Ben de o adamlara cevaben: “At yeni nallı olduğundan hiç zahmet çekmeden geldim.” Hâlbuki, deniz ince bir sûrette incimâd etmişti. O esnâda Üstadım karşıma çıkarak, “Ne için Sözler’i saklıyorsunuz? Bundan sonra Sözler meydânda olacak.” dediniz. O esnâda benden at istediniz. Ben de güzel yürüyüşlü atı getirdim, o esnâda uyandım. Allah hayretsin.