Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
195

122. İki haftadır bu kıymettar risaleyi okuyor ve elimizden bırakamıyoruz

Husrev’in fıkrasıdır
Sevgili Üstadım!
Evvelki hafta irsâl buyurduğunuz Bir sırr‑ı ﴿اِنَّٓا اَعْطَيْنَا serlevhasını taşıyan risalenizi aldık. Esâsen hiçbir hafta geçmiyor, sürûrlarımızı tezyîd eden, yeni ve hem gayet derecede şirin birer risale elimize gelmemiş bulunsun. İşte iki haftadır bu kıymetdâr risaleyi okuyor ve elimizden bırakmıyoruz.
Evet bu risale, Cenâb‑ı Hakk’ın istikbâlde bu ümmete va'd ettiği güneşin tulû'una intizarımızı teşdid etmekle kalmadığı gibi, bir taraftan içindeki hakikate bizi meftûn ediyor ve diğer taraftan, acaba fezâsı zulmet bulutlarıyla dolu olan bu âlemin, o güneş, neresinden ve ne sûretle doğacak ve ne şekilde bu zulmet ve âfet saçan bulutları dağıtacak diye tahayyül ederken; ikinci feyyâz, bir diğer zeyl, o güneşin vaktini ta'yin etmekle bizi pek büyük bir bâr‑ı sakîlden kurtarmış ve senelerden beri almak istediğimiz hâlde alamadığımız derin bir nefesi vermiş ve bizi dilşâd eylemiştir.
Ahmed Husrev

123. Bu kudsî hizmete iştirak eden zevâtı bilmek bana en büyük müjde oluyor

Hulûsi Bey’in fıkrasıdır
Bu defa, Kenzü'l‑Arş Duâsı’nın feyzinden gelen İkinci ve Üçüncü Nüktelerle, Zeylini hâvî mübârek mektûbunuzu almakla cidden bahtiyarım. Bu âciz kardeşiniz, gelen mektûbunuzun, gerek muhterem Üstadıma ve gerekse o havâlideki kıymetli arkadaşlarıma olan te'siri bana ait olmadığına ve belki benim bir vâsıta olduğuma delildir. Çok tecrübe ettim, zât‑ı fâzılânelerine mektûb yazmak için bazen üç kelimeyi bir araya getiremiyorum. Ekseriyetle gaybî bir zâtın ifâdâtını zabtına kàdir olduğum kadar yazdığımı hissediyorum; demek yazdırılıyor. Maamâfih, vâki takdirleri, bir duâ olarak telâkki ile teşekkür etmekteyim. Kur'ân hizmetini, dünyevî ve maddî menfaate sarâhaten tercih eden Husrev nâmındaki kardeşimi tebrik ederim. Cenâb‑ı Hak, böyle Husrev’lerin adedini çoğaltsın ve dâim arttırsın. Âmîn.
196
Bu kudsî hizmete candan iştirâk eden zevâtı bilmek bana en büyük müjde oluyor. Müftü Kemâl Efendi, evvelki mektûbu mütâlaa etmişti. İki hafta evvel ziyaretine gittim, Hiç kimsenin bugüne kadar muktedir olmadığı dekàik ve hakàikı, Kur'ân’dan bulup çıkarmışlar.” diyerek takdirlerini beyân, selâm ve duâlarını tebliğ etmekliğimi söylediler. Bu dakikaya kadar mübârek mektûbu Fethi Bey, Hacı Bahâ Efendi, pederim ve eniştesi ve Hacı Abdurrahman Efendi dinlemeğe muvaffak oldular. Hâfız Ömer Efendi’ye de, inşâallâh ilk fırsatta okumaya çalışacağım.
Her mektûbunuz, bana yeniden hayat verecek kadar müessir oluyor. Bu mübârek mektûb Dördüncü Remzin yazılışını ve bu fakire de ihsân edileceğini mübeşşir oluşu itibariyle, bilhassa memnuniyet ve sürûrumu mûcib olmuştur.
Hayli zaman evvel, Kur'ân’daki tevâfuk sırrını açmaya başlamıştınız. Bugüne kadar lihikmetin mahfî kalmış olan i'câz‑ı Kur'ân’dan, böyle çok mühim bir faslının keşfine ve neşrine muvaffak oluşunuza, ne kadar hamd ve şükür edilse yeridir. İzn‑i Bârî ile açtığınız bu yolda ilerledikçe, daha ne kadar hàrikalar meşhûdunuz olacak ve bunlardan muhtaç kardeşlerinize ne àlî müjdeler vereceğiniz; geceden sonra gündüz, kıştan sonra bahar, dünyadan sonra âhiretin vücûdları gibi kat'î hissedilmektedir. Ne büyük bahtiyarlıktır ki, bu saâdetlere mazharız. Ne kadar bedbahtlıktır ki, bu nurlara göz yumarlar. Ne derece hatâdır ki; bu hakàika, lâyıkı vechile alâkadar olunmaz. Ne câniyâne ve ahmakàne bir rûhtur ki, üflemekle bu güneşi söndürmek düşünürler
197
İşte bu ışıklı yolunuzda Sâhib‑i Kevser’in delâletiyle Kevser’i buldunuz. Şefîu'l‑Mahşer’in izniyle Kevser ırmağının menba'ında durarak ﴿وَسَقٰيهُمْ رَبُّهُمْ شَرَابًا طَهُورًا âyet‑i celîlesini okuyor ve Ey nâs! Kim ki ebedî hayat ister, işte âb‑ı hayat! Kim ki; yolunu şaşırmış, işte vesile‑i necât! Kim ki, küfür ve inâdından dönmez! Onu bekliyor şedîd azâb ve ikàb!” ilâ âhir gibi nurlu beyânâtınızla her tâifeyi ihyâ, îkaz ediyorsunuz.
Sizi kudsî hizmetinizde, alâ‑kadri't-tâka takibe çalışan dost, kardeş ve talebelerinize birer maşraba vererek muhtaçlara gıdâ, zaîf ve marîzlere ilâç, zâlim ve kâfirlere semm‑i kàtil olan mâ‑i kevserden ulaştırmayı emrediyorsunuz. Sizin kudsî hizmetinizle, irşadınızla açılan hakikat ufkuna bakınca Kur'ânın hududları ta'yin ve tahdid edilmeyecek kadar vâsi' bir havz‑ı ekber olduğunu; Fâtiha besmelesinin (ب) menba'ından gelen, herbirisi ayrı lezzette, ayrı şiddette, ayrı kuvvette Sûre”ler nâmında, yüz on dört âb‑ı hayat şûbelerinin kevser musluğundan bu havuza akmakta olduğunu görür gibi oluyoruz.
İdrak‑i maâlî, bu küçük akla gerekmez;
Zîra bu terâzi, o kadar sıkleti çekmez!”
El ele, omuz omuza vererek himmet ve gayret‑i Hudâ-pesendâneleriyle mazhar‑ı takdir olan uhrevî kardeşlerime selâm ve duâlar eder ve muvaffakıyetler temennî ile duâlarını istirham eylerim.
Hulûsi
198

124. Asım Bey’in Telvihat‑ı Tis’a münasebetiyle yazmış olduğu fıkrasıdır

Âsım Bey’in fıkrasıdır
Telvihât‑ı Tis'a münâsebetiyle yazmış
Sevgili Üstadım!
Ne diyeyim, müştâkı olduğum bu risale‑i şerîfe, bu sözler, bu hakikat, bu nur; bu fakire lütûf ve kerem‑i İlâhî olarak ihsân buyuruldu.
﴿هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي Cenâb‑ı Kàdir-i Mutlak Hazretlerine hadsiz ve hesabsız hamd ü senâ ediyorum ki; siz Üstadıma kavuştum ve binnetice bu nurları, bu hakikatleri gördüm, okudum, yazdım ve gerden‑beste-i inkıyad oldum. Binâenaleyh tavsiye ve duâ‑yı Üstadâneleriyle feyizyâb olmak için Cenâb‑ı Zülcelâl-i ve'l-Kemâl Hazretlerinden ve Mefhar‑ı mevcûdât, Aleyhi Ekmelü't‑tahiyyât Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz Hazretlerinden ve bütün pîr, pîrân ve mürşidân ve Şah‑ı Nakşibend Kuddise Sırruhu Hazretlerinden ve bilhassa bütün mevcûdiyetiyle gerden‑dâde-i inkıyad ve teslîm olduğum siz Üstadımdan tazarru ve niyâz ve istimdâd ediyorum ki, mütevekkilen alallâh ya Üstad‑ı A'zam, tarîkat‑ı Muhammediye’nin maksad, gaye ve esâsını, teferruât ve fürûâtını zikir ve beyân eden bu Dokuzuncu Kısım”, bir nur‑u tarîkat ve hakikattir. Okumağa doyulmaz, okudukça hâsıl olan şevk ve lezzet hesaba gelmez. Hele Dokuzuncu Telvih hülâsa ve icmâl edilerek bütün hakikatler toplanmış. Temsîlde hatâ olmasın, Hazret‑i Mevlâna’nın üfürdüğü neyden tuğyan ve feyezân eden, Hazret‑i Ali’nin (Kerremallâhu Vechehu) kuyuya söylediği esrâr‑ı hakikatten başka nedir? Farkı nerededir ki, o ney, o kuyuda hâsıl olan kamıştandır
199
Karîham dar, kalemim âciz kalbime tercümân olamıyor. Şu kadar diyebilirim ki; benim gibi fakir ve mübtedîlere büyük ve pek büyük bir ders, bir mürşid ve mutmainneye erişmiş ve daha yukarı çıkmış sâfîlere bir düstur ve ders‑i ibrettir. Kıymet takdir edilmez bir şâheser‑i tarîkattır, bir nur‑u hakikat-feşân, bir gülistandır. Daha doğrusu, sırf bir ilhâm‑ı Rabbânîdir. Cenâb‑ı Lemyezel Hazretleri siz Üstadımı, bu ve bunun emsâli âsâr‑ı bergüzîde te'lifinde, envâr ve hakikatler neşr ve dellâllığında çok zamanlar dâim ve kàim buyursun. Ve siz Üstadımı, sizi sevenlerin ve dellâllığında bulunduğunuz nidâlarınızı işitmek ve dinlemek, okuyup yazmak, mûcibince hareket ve amel etmek heves ve iştiyakında bulunan kardeşlerimin başından eksik buyurmasın. Âmîn, bihürmeti Seyyidi'l‑Mürselîn
Âsım (R.H.)

125. Kur'ân‑ı Hakîm’in envarını ne kadar okursam okuyayım, def-i cû edemiyorum

Re'fet Bey’in fıkrasıdır
Muhterem Üstadım!
Bu remizler, öyle hayret‑bahş ve hàrika‑nümâ eserlerdir ki; okuyan ilim âşıklarına ezvâk‑ı nâmütenâhî ve hissiyat‑ı ulviye-i rakìka bahşetmektedir. Bu hissiyat‑ı àliye ile hayatımız o kadar tazelendi ki, yeni hayatımızda sâbit‑kadem olmak şartıyla Hallâk‑ı Azîmden uzun ömürler temennî ediyorum. Zîra mütâlaasına doyamıyorum. Ne kadar okursam okuyayım, diğer bir okuyuşumda okumamış gibi oluyorum ve yeni bir eser okur gibi oluyorum. Hadsiz bir zevk‑i manevî ve nihâyetsiz bir hazz‑ı rûhî ile okuyorum.
200
İşte gerek Sözler ve Mektûbat ve gerekse remizlerin en hàrika vasfı, zannedersem bu ince noktada olsa gerektir. Âsâr‑ı sâireyi bir defa okuyunca, ikinci bir defa okumağa o kadar heves uyanmıyor. Kur'ân‑ı Hakîm’in envârını ne kadar okursam okuyayım, def'‑i cû' edemiyorum. Bilhassa remizler, fakiri çok teshìr ve hayrete müstağrak kıldı. Ve onları derhâl yazıyorum.
Re'fet

126. Aldığımız manevî feyzi, benim gibi yoksul bir talebenizin kalp ve kaleminin haddi değildir ki tarif etsin

Ahmed Husrev’in fıkrasıdır
Bizi tarîk‑ı Hakta dolaştıran, manevî yaralarımızı tedâvi eden, hakikat uğrundaki düşüncelerimize bir kat daha metânet veren, bugünün şeytankârâne tehdidâtına rağmen cesâretimizi takviye eden ve her hususta rûh ve kalblerimizi îmân ve hakikat nuruyla nurlandıran ve sa'yimizde teşci' eden ve Kur'ân‑ı Hakîm’in iki âyetini ihtiva eden Otuzbirinci Mektûb’un Birinci ve İkinci Lem'aları’nı ve Yirmidokuzuncu Mektûb’un Sekizinci Kısmından İkinci Remzi’ne ait mühim bir i'câzı da aldık, okuduk. Aldığımız manevî feyzi, benim gibi yoksul bir talebenizin kalb ve kaleminin haddi değildir ki ta'rif etsin.
Kıymetdâr Üstadım! Nasıl O Hàlık‑ı Zülcelâl’e nihâyetsiz bir minnetdârlıkta bulunmayalım ki; azîz Üstadımızı vâsıta kılarak en büyük ni'metlerini, pek ziyâde muhtaç olduğumuz bir vakitte veriyor, bizi tesellî ediyor. Hem memnun ediyor, hem de istikbâlin nurlu yüzünü göstererek bizi o nura koşturuyor. Bir taraftan kardeşlerimizi çoğaltıyor, muhiblerimizi teksir ediyor, maddî ve manevî kuvvetlerimizi takviye ediyor; diğer taraftan saâdet hazinelerinin anahtarlarını ellerimize veriyor
Ey azîz Üstadım! Cenâb‑ı Hak sizden ebediyen râzı olsun. Âmîn.
Ahmed Husrev
201

127. Aziz Üstadım! Şu hicrana ve firaka, muvakkat olduğu için tahammül ediyorum

Zeki’nin fıkrasıdır
Ben istiyorum ki; bir ân evvel bir yere çekileyim de mesâîden hariç zamanlarımı, o ulvî ve mukaddes hazine‑i hakikat ve âsâr‑ı girân-bahâ hizmetinde devama başlayayım. Fakat bugünlük bu yüce emelimin husûlünden, bizzarûre ve bilmecbûriye mahrum kalıyorum. Hiç olmazsa şu günlerde, elimde o mütâlaası gönüllere ve kalblere bir safâ‑yı sermedî ve câvidânî bahşeden kitab‑ı kâinâtın birer lem'ası ve birer nur‑u timsâli olan eserlerinizden bir‑iki tanesi elimde bulunsa idi benim için nâkàbil‑i ta'rif bir sürûr ve saâdet menba'ı olacaktı ve ne bulunmaz bir ni'met, ne ele geçmez bir define olacaktı.
Çok zaman evvel Sabri Efendi ağabeyim, yeni çıkan kudsî ve esrârlı nurlardan bir cüz'ü bâri olsun göndermek fikrinde olduklarını bildiriyorlardı. Gâliba müsâid vakit bulamadıklarından, yazıp gönderemediler. Hem bazı eserleri beraberimde getirmediğimden çok pişman oluyorum; onlardan başkalarını istifade ettirmek fırsatını bulamazsam, mütâlaa eder, ma'nen mücâdeleye bir medâr‑ı kuvvet olurdu.
Netice itibariyle, mâdemki şimdilik o hazinelerden istifade edemiyorum; o hâlde kendimi zararlı görmekte haklıyım. İnşâallâh duânız himmetiyle, yakın bir zaman zarfında o zararları telâfiye kâfî bir zaman ve bir fırsat ele geçer.
Bir ömr‑ü mukadderden ma'dûd olan şu günlerim, şükür ve hamd ile geçmektedir. Bana öyle bir kanâat geldi ki, kalbimi yokladıkça, kalbim bu kanâati takviye ediyor, nefsimle mücâdelede muzaffer olacağımı ümîd ediyorum.
Azîz Üstadım! Şu hicrana ve firâka, muvakkat olduğu için tahammül ediyorum. Ayrılığımız her ne kadar muvakkat olsa yine beni müteessir ediyor. Bizzarûre mâlâyanî şeylere ma'rûz kaldıkça âh diyorum, Üstadımın yanında olsaydım.” ve kendi kendime, daha doğrusu kalbime ümîd ve cesâret tavsiye ediyorum. Reddedilen bir arzu nasıl kesb‑i şiddet ederse emellerimin şimdilik husûle gelmemesiyle, îmân ve emellerim de aynı nisbette kesb‑i kuvvet ediyor, rûhum yükseliyor; kalbimde açılan pencereden, ma'nen daha serin ve daha geniş nefes alıyorum
Zeki
202

128. Bu mektub tarîk‑ı velâyet serlevhasını taşıyan çok ehemmiyetli bir mevzuu ihtiva eder

Hulûsi Bey’in fıkrasıdır
Üstad‑ı Muhteremim Efendim!
Bu mektûbun mühim bir hususiyeti var. O da tarîk‑ı velâyet serlevhasını taşıyan ve çok ehemmiyetli bir mevzûu ihtiva etmesidir. Evet ﴿اَلَٓا اِنَّ اَوْلِيَٓاءَ اللّٰهِ لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَاهُمْ يَحْزَنُونَ âyet‑i celîlesine bir nev'i tefsir olan bu mübârek ve münevver eserle:
1 Tarîkat, hoşça ta'rif ediliyor.
2 Fâidesinden, cüz'î fakat güzel bir misâl gösteriliyor.
3 Velâyet ve tarîkatın münâsebeti ve ehemmiyetleri; inkâr edenlerin fırak‑ı dâlleden oldukları ve bu hazine‑i uzmâyı kapatmak, tahrib etmek ve bu kevser menba'ını kurutmak isteyenlerin fiillerindeki hatâ yüzlerine vuruluyor ve bu yolda, aklı başında ve insafı olanı iknâ edecek delâil ve misâller beyân olunuyor.
4 Meslek‑i velâyetin yekdiğerine zıd vasıfları ise, seyr ü sülûkün iki meşrebi ile gayet sarîh izâh ve tavsif ediliyor.
5 Vahdetü'l‑Vücûd ve Vahdetü'ş‑Şühûd meşrebi ile bundaki mühim varta beyân olunuyor.
203
6 Velâyet yolları içinde en güzelinin Sünnet‑i Seniye’ye ittibâ' olduğu, velâyet yollarının ve tarîkat şûbelerinin en mühim esâsı ihlâs olduğu ve bu dünyanın dâru'l‑hikmet ve dâru'l‑hizmet olup, dâr‑ı ücret olmadığını fasîh bir üslûb ile takrîr buyuruluyor.
7 Şerîatın şümûlü, tarîkat ve hakikatin maksûd‑u bizzat hükmüne geçmemeleri iktiza ettiği, Sünnet‑i Seniye ve ahkâm‑ı Şerîat haricinde bulunan ehl‑i tarîkatın iki kısmı ta'rif ve Sünnet‑i Seniye’ye muhâlefetleri misâli ile fehme takrib ediliyor.
8 Tarîkattaki sekiz varta sayılmakla, nazar‑ı dikkat celbediliyor.
9 Tarîkatın pek çok fevâidinden dokuzu, icmâlen tedrîs buyuruluyor.
Heyhât! Bu maâliyâtı lâyıkıyla fehmedemediğim için ancak kàbiliyetim nisbetinde feyz aldığımı itiraf etmek mecburiyetindeyim. Bununla beraber, bu bîçâreye bu mübârek eserinizle çok şeyler öğrettiniz. Bazı zaîf bilgilerimi takviye ettiniz. Mütâlaalardan, musâhabelerden ve va'z u nasihatlerden, muhtelif meslek ve meşreb erbâbıyla hasbihâllerden edindiğim bazı noksan kanâatleri tashih ile sağlamlandırdınız.
Allâh‑u Zülcelâl Hazretleri, dünyevî ve uhrevî bütün matlûb ve maksûdunuzu ihsân, bilhassa, ümmet‑i merhume-i Muhammediye (A.S.M.) hakkındaki duâlarınızı dergâh‑ı Ulûhiyet’inde kabûl buyursun. Hakikaten, Kur'ân’a, îmâna hizmetten başka bir şey düşünmeyen azîz ve muhterem Üstadımızı bu ümmete bağışlasın ve rızâ‑yı İlâhîsine nâil buyursun. Âmîn بِحُرْمَةِ الْقُرْاٰنِ الْمُب۪ينِ وَبِحُرْمَةِ اِمَامِ الْمُب۪ينِ
204
Bu nurlu mektûbu okuduğum zevâtın hepsi, muhteviyâtını takdir ve tasdik ettiler ve eminim ki, çok istifade ettiler.
Azîz, müşfik Üstadım!
Allah için size muhabbet eden bu âciz talebenizi, her vesile ile îkaz ve irşada çalışıyorsunuz. Manevî çok yüksek dersler veriyorsunuz. Fakat maddeten ve ma'nen yakınınızda, şeref‑i sohbetinizle müşerref ve Hizmet‑i Kur'ân’a tevfik‑i İlâhî ile çok emekleri geçen, cidden çok muhterem ve çok kıymetli kardeşlerim gibi feyz alamıyorum. Bunu da isyan ve kusurumun fazlalığından ve muhîtin, hâdisâtın beni dâima nurlarla iştigâle mâni oluşundan ve çok yaman nefsimin, cin ve ins şeytanların hücumlarından biliyor ve bu sebeble bedbahtlığımı hissediyorum.
Gerçi mazhar olduğum ve yüzbin kerre yazık ki şükrünü yerine getiremediğim niam‑ı İlâhiye hadsizdir. Fakat her gün, her saat, hattâ her dakika ve sâniye bu fânî hayattaki nasîbimin kesildiğini ihtar etmekte olmasına rağmen, yine tamamen dünyadan elimi çekmekliğim mümkün olamıyor. Hazret‑i Kur'ân’a, sevgili Üstadıma çok kuvvetli merbûtiyetim ve Nebi‑yi Efham (Sallallâhu Aleyhi Ve Sellem) Efendimiz Hazretlerinin getirdikleri Din‑i Mübîn’e ve Şerîat’a lâyetezelzel îmânım, mübârek duânızla bu fakir‑i pür-kusuru inşâallâh hüsrânda koymaz ümîdi, yegâne tesellîmi teşkil ediyor.
205
Bu mektûbunuzda Yirmialtıncı Sözün Zeyli’nde bahis buyurulan ve alâ‑kadri't-tâka, hükmüne tevfik‑i harekete çalıştığım yol ki; acz, fakr, şefkat, tefekkür tarîkidir. Azîz ve muhterem Üstadımın ta'rif ve tavsiye ve irşad buyurdukları, kestirme, Kur'ânî ve nurânî caddedir. İnşâallâh bu yoldan dönmem. Temennî ederim ki, hiç eksilmeyen ve vazife nâmı altında uhdeme tevdî' edilen işler, bu sene duânızla ve hayırlısıyla biraz azalır da, hakîki hizmete daha ziyâde çalışırım. وَمِنَ اللّٰهِ التَّوْف۪يقُ
Hulûsi

129. Üstad, yıldırım gibi ilerlerken, hiç olmazsa karınca yürüyüşü onu takip edeyim

Sabri’nin fıkrasıdır
Üstad‑ı A'zam Efendim Hazretleri!
Bu defa hoş ve latîf tevâfukâtıyla nurânî yolculara dest‑i manevîsini uzatarak, ziyâdâr parmağıyla Bizler başıboş, gelişigüzel serpilmiş şeyler değiliz Belki muvâzene‑i tâmm ve tevâfuk‑ı hakîkiye ve bir kıyâs‑ı kat'iyye ile inkişaf ve temevvüc eden Kitab‑ı Semâviye-i Kur'âniyenin misâlsiz birer yıldızlarıyız…” diyerek, bâlâsı zîrine, sağı soluna eyâdi‑i manevîsiyle musâfaha ve mukàbele edercesine tevâfukâtı müşâhede edilen Kitab‑ı Mübîn’in lemeât ve tereşşuhâtının tevâfukâtı, Onuncu Söz’de dahi müşâhede edildi. Bu Sözün mânidâr ve hikmetdâr tevâfuk ve intizamları sanki kemâl‑i harâretle yekdiğerine müştâk ve mütehassir birkaç samîmî ve ciddi kardeş ve arkadaşların vuslatları gibi, Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın herbir âyât ve kelâmı, taht‑ı tasarrufuna aldığı kelime ve kelâmları yine semâvâtın hadsiz elektrikleri olan yıldızlar gibi parlatarak, şu letâfetleri ile insaniyet ta'rifine tam dâhil olan zîşuûru mest ve hayran bırakıyor.
206
Şurası da şâyân‑ı hayrettir ki: Şu mübârek Onuncu Söz, mevzûu olan haşir mes'ele‑i mühimmesi kâinâtın hitâm‑ı ömrüne muallak ve mukadder olduğu gibi, Risaletü'n‑Nur arasında dahi bu Sözün en son tevâfukâtını göstermesi de ayrıca bir tevâfuktur diyorum. Cennet nehirleri demek olan Kur'ânî nehirleri, envâ'‑ı türlü âvâzıyla coşkun coşkun aksın aksın ki; zaman‑ı câhiliyet ve devr‑i fetrette son derece ihtiyaçlı olan akvâm üzerlerine tulû' eden şümûs‑u Kur'âniye’nin sür'atle inkişaf ve tevessü' ve nev'‑i beşerin humsunu ihyâ, ebedî ve dâimî bir nurla tenvir ve izâe eylediği gibi, şu asr‑ı dalâlet ve hüsrân ve devr‑i bid'at ve tuğyanda, ehl‑i îmân ve tevhidin yaralı rûhlarına merhem olsun.
Evet, altı‑yedi seneden beri hoş ve şirin bu manzarayı gören, latîf ve nazîrsiz bir gül‑i Muhammedî’yi koklayan Ümmet‑i Muhammed Sûre‑i Kevser’den bihamdihi ve'l‑minneti mükâfât‑ı rûhiyesini ve dimağiyesini aldı. Ve bu noktaya rûhum emin idi ki; çoktan beri ehl‑i îmân ve tevhid, İslâmiyet gibi bâkî ve sermedî güneşin küsûf ve ufûlüne canavarcasına çalışmayı kendine vazife addeden ehl‑i dalâletin pis programlarını görüp nevm‑i gafletten uyanarak, Sûre‑i Kevseri takib eden iki sûreyi lisân‑ı hâl ve kàl ile okuyarak zındıklara hitâben, Bizler sizin nifâk denizinde serseriyâne ve zulümkârâne gezen dalâlet ve sefâhet gemilerinize binemeyiz; ancak, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın nurânî ve tevhid sikkeli îmân ve İslâm zırhlılarına bineriz; menzillerimize vardığımızda muvaffakıyet ve semere‑i sa'yimiz tezâhür ve tahakkuk eder.” diye bağırarak ve ﴿اِذَا جَٓاءَ نَصْرُ اللّٰهِ…الخ fermân‑ı Mübînini tilâvetle, Sûre‑i Kevser’in müjde ve beşâreti bizleri kuvvet ve metânete sevk, hem behçet ve meserrete yetiştirdi.” ma'ruzâtıyla nusret ve fütûhâtın gelmesi kokusunu alarak, fevc fevc dâire‑i Kur'âniyeye arz‑ı dehàlet ettiler. Bu hususta tesbih ve tahmîdin ehemm vazifeleri olduğunu anlayarak tevbelerini reddetmeyen Cenâb‑ı Rabbü'l-İzzet Hazretlerine istiğfara şitâb edip salâh ve felâh ve fevz‑i necât yollarını tuttular.
207
Hemen Rabbim, hakîki verese‑i Enbiyâyı teksir, dünyevî ve uhrevî âmâl ve makàsıdına muvaffak buyursun.” duâsını tekrar ile beraber Onuncu Söz’ün âciz kalemime kumanda verip yazdırdığı şu arîzacığımı takdime cür'et eder, bilhassa dest ve dâmen‑i muallâlarını öperim efendim.
Hâmiş: Harman ortasında Mevlevîvâri dolaşan bu bîçâre çiftçi sözlerini de işlediği işe benzeterek söylediğini tekrar söylemiş; geçtiği yere dönmüş, yine gelmiş ise de ne yapsın? Üstadı, yıldırım gibi serî hatvelerle ilerlerken, hiç olmazsa karınca yürüyüşü takib edeyim, irtibat kesilmesin niyetiyle şu perîşan cümleleri derc ve takdim ettim efendim.
Muhammed Sabri (Rahmetullâhi Aleyh)

130. Bu risale ümmete necat kapılarını açıyor

Ahmed Husrev’in bir fıkrasıdır
Kıymetdâr Üstadım!
Bugün Süleyman Efendi kardeşimle irsâl buyurulan; biri, dünyanın ömrünü izâh eden bir mektûbla, diğeri Hazret‑i Yûnus Aleyhisselâm’ın duâsının fezâilini gösteren Otuzbirinci Mektûbun Otuzbir Lem'adan Onbirinci Kısmının Birinci Kısmı’nı aldık ve okuduk.
208
Sevgili Üstadım! Bu kısım bizi o kadar mesrûr etti ki, ta'rifine muktedir değilim, Cenâb‑ı Hak sizden ebeden râzı olsun.
Bu risale kat'î bir varlıkla bu ümmete necât kapılarını açıyor ve bu zulümâtlı günlerin avdet etmemek üzere vedâ etmekte olduğunu ihbar etmekle beraber şâkirdlerini hep birden ve bir ağızdan münâcâta dâvet ediyor.
Sevgili Üstadım! İstikbâlimizi, nur deryâsından fışkıran nücûm‑misâl nurlarla aydınlatan ve bu kasvetli ve karanlıklı ve kâbuslu günlerimizde kat'î bir ümîdle yaşatan ve herbir risalede lemeân eden yeni bir başka nurla yüzümüzü güldüren Cenâb‑ı Vâcibü'l-Vücûd Hazretlerine bî‑hesâb şükrümüzü takdim ederken, sevincimizi katlayan Üstadımızın vürûduna sabırsızlıkla intizarımızı arz ederim efendim.
Ahmed Husrev

131. Bu zamanda dalâlet ve gaflete karşı pek çok manevî kuvvete muhtacız

Said Nursî’nin bir fıkrasıdır
Kardeşim Husrev, Lütfi, Rüşdü!
Size Üstad ve talebeler ve ders arkadaşları içinde fâide verecek bir fikrimi beyân edeceğim, şöyle ki:
Sizler haddimin fevkınde bir cihette talebemsiniz ve bir cihette ders arkadaşlarımsınız ve bir cihette, muîn ve müşâvirlerimsiniz.
Azîz kardeşlerim! Üstadınız lâyuhtî değil Onu hatâsız zannetmek hatâdır. Bir bahçede çürük bir elma bulunmakla bahçeye zarar vermez. Bir hazinede silik para bulunmakla, hazineyi kıymetten düşürtmez. Hasenenin on sayılmasıyla, seyyienin bir sayılmak sırrıyla insaf odur ki, bir seyyie bir hatâ görünse de sâir hasenâta karşı kalbi bulandırıp i'tirâz etmemektir. Hakàika dair mesâilde külliyatları ve bazen de tafsilâtları sünûhât‑ı ilhâmiye nev'inden olduğundan hemen umumiyetle şüphesizdir, kat'îdir. Onların hususunda sizlere bazı müracaat ve istişârem, tarz‑ı telâkkisine dairdir. Onlar hakikat ve hak olduklarına dair değildir. Çünkü, hakikat olduklarına tereddüdüm kalmıyor.
209
Fakat münâsebât‑ı tevâfukiyeye dair işâretler, mutlak ve mücmel ve küllî sûrette sünûhât‑ı ilhâmiyedir. Tafsilât ve teferruâtta bazen perîşan zihnim karışır, noksan kalır, hatâ eder. Bu teferruâtta hatâm, asl’a ve mutlak’a zarar îrâs etmez. Zâten kalemim olmadığından ve kâtib her vakit bulunmadığından tâbiratım pek mücmel ve nota hükmünde kalır, fehmi işkâl eder.
Biliniz, kardeşlerim ve ders arkadaşlarım! Benim hatâmı gördüğünüz vakit serbestçe bana söyleseniz mesrûr olacağım. Hattâ başıma vursanız, Allah râzı olsun diyeceğim. Hakk’ın hatırını muhâfaza için başka hatırlara bakılmaz. Nefs‑i emmârenin enâniyeti hesabına Hakk’ın hatırı olan bilmediğim bir hakikati müdafaa değil, ale'r‑re'si ve'l-ayn kabûl ederim.
Bilirsiniz ki; şu zamanda şu vazife‑i îmâniye çok mühimdir. Benim gibi zaîf, fikri çok cihetlerle inkısam etmiş bir bîçâreye yüklenmemeli, elden geldiği kadar yardım etmeli. Evet, mücmel ve mutlak hakàika; biz, zâhirî vesile olup, çıkıyor. Tanzim ve tasfiye, tasvir ise kıymetdâr, muktedir ders arkadaşlarıma aittir. Bazen onlara vekâleten tafsilâta, tanzimâta girişiyorum, noksan kalıyor.
Bilirsiniz ki, yaz mevsiminde dünya gafleti ziyâde hükmeder. Ders arkadaşlarımızın çoğu fütûra düşüp ta'tîl‑i eşgâle mecbur oluyor. Ciddi hakàik ile tam meşgul olamıyor. Cenâb‑ı Hak kemâl‑i Rahmetinden iki senedir ciddi hakàika nisbeten yemişler, fâkiheler nev'inden tevâfukât‑ı latîfe ile ezhânımızı taltif etti, zihnimizi neş'elendirdi. Kemâl‑i merhametinden o tevâfukât‑ı latîfe meyveleriyle, ciddi bir hakikat‑i Kur'âniyeye zihnimizi sevk etti ve rûhumuza, o meyveleri gıdâ ve kût yaptı. Hurma gibi, hem fâkihe hem kût oldu. Hem hakikat, hem zînet ve meziyet birleşti
210
Kardeşlerim! Bu zamanda dalâlet ve gaflete karşı pek çok manevî kuvvete muhtacız. Maatteessüf, ben şahsım itibariyle çok zaîf ve müflisim. Hàrika kerâmâtım yok ki, bu hakàikı onunla isbât edeyim ve kudsî bir himmetim yok ki, onunla kulûbu celb edeyim. Ulvî bir dehâm yok ki, onunla ukùlü teshìr edeyim. Belki, Kur'ân‑ı Hakîm’in dergâhında, bir dilenci hàdim hükmündeyim. Bu muannid ehl‑i dalâletin inâdını kırmak ve insafa getirmek için, Kur'ân‑ı Hakîm’in esrârından bazen istimdâd ederim. Kerâmât‑ı Kur'âniye olarak, tevâfukâtta bir ikram‑ı İlâhî hissettim, iki elimle sarıldım.
Evet, Kur'ân’dan tereşşuh eden İşârâtü'l‑İ'câz ve Risale‑i Haşir’de kat'î bir işâret hissettim. Emsâlleri bulunsun bulunmasın bence bir kerâmet‑i Kur'âniye’dir. İşârâtü'l‑İ'câz’ın bir sahifesine dikkat ettik; satırların başında bütün hurûfât ikişer ikişer olup, hàrika bir intizam ile hurûfâtın vaz' edildiğini gördük. Onuncu Söz’de medâr‑ı tevâfuk (3, 4, 5, 6) rakamları, herbirisi 13’te ittifakları; o 13’ün de, Altıncı ve Sekizinci, mahrem Dördüncü Remizlerde mühim bir esrâr anahtarı olduğunu gördük. Bunda şübhemiz kalmadı ki, kağıt üzerinde dâima kalacak bir kerâmet‑i Kur'âniye’dir, bir ikram‑ı İlâhîdir ve doğrudan doğruya, risalenin ve îmân‑ı Haşrin tasdikine bir imza telâkki ettik. Havada uçmak, su üzerinde yürümeğe benzemiyor. Onlar muvakkat, hem şahsın kemâline ve ihtiyarına, belki istidrâca verilebilir. Doğrudan doğruya hakikate hususan bu zamanda hizmet edemiyor.
Her ne ise, bir küçük mes'ele münâsebetiyle çok konuştum ve çok da isrâf ettim. Ahbabla fazla konuşmak merğûb olduğundan inşâallâh bu isrâf affolur.
Kardeşiniz Said Nursî
211

132. Kuleönlü Sarıbıçak Mustafa Hulûsî’nin, on fıkra yerine geçecek tek birinci fıkrasıdır

Biraderzâdem merhum Abdurrahman’ın vefâtını müteâkib yanıma gelip, kuvvetli emârelerle Abdurrahman’ın yerine bana gönderildiği kalbime ihtar edilen, gayet çalışkan ve hàlis kardeşlerimizden, elmas kalemli, Kuleönlü Sarıbıçak Mustafa Hulûsi’nin, on fıkra yerine geçecek tek birinci fıkrasıdır.
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ الْقُرْاٰنِ وَاَسْرَارِهَا
Ey Benim Muhterem Üstadım!
Âciz talebeniz, küre‑i arz içerisinde rûhum bazen şarka, bazen cenûba, bazen garba, bazen şimâle, bazen semâya giderdi. Acaba yardım ne taraftan erişecek diye beklerdim. Rûhum bir mürşid‑i ekmel taharrî ederdi. Aramak üzere iken bana ilhâm olundu ki: Mürşidi sen uzakta arıyorsun, pek yakınında bulunan Bediüzzaman vardır. O Zâtın Risale‑i Nuru müceddid hükmündedir. Hem aktâbdır, hem Zülkarneyn’dir, hem âhirzamanda gelecek İsâ Aleyhisselâm’ın vekilidir; yani müjdecisidir.” denildi. Bunun üzerine Üstad‑ı muhteremin nezdine vardım. Risaleleri, bize yazmak için emir verdi. Ben de onbeş kadar Sözler’den yazdım ve okuyorum. İsti'dâdım kısa, fikrim müşevveş olduğundan, risalelerden hakkıyla istifade ve istifaza edemiyordum.
Bilâhare, Yirmiikinci Mektûb’u verdiniz yazdım. Bir‑iki defa arkadaşlarımla okudum. Âciz talebenizin maddî ve manevî onbeş yaşından beri, mâzide birikmiş olan küflü yaralarını tedâvi etti Elhamdülillâh. Bunun üzerine bir rüya gördüm. Rüya budur:
212
Menâmda, kıbleye karşı bir vilâyete gittim. O vilâyette gezerken, iki büyük acîb fabrikaya rastgeldim. Bu fabrikalar, dünyadaki fabrikalara benzemiyor ve hem de bu fabrikalar insanın sağ cenâhına geliyor. İkisinin de sâhibleri yok. İçerisine girdim; fabrikanın biri büyük, biri küçük. Bu küçük fabrikayı ben idare ederim diye, ona sâhib oldum
Bunun üzerine bir rüya daha gördüm:
Kıbleye karşı uzun bir kışla ve kışlanın içinde büyük bir fırın var. Ben de o fırının dâiresindeyim ve ayak üzereyim. Karşımda, gençlerden ehl‑i takvâ, Süleyman isminde bir genç vardı. Ve sağ tarafımda yine gençten, İsmail isminde birisi vardı. Buna binâen, ale't‑tahmin yüz kadar gençler, o fırının dâiresinde sağımda ve solumda ayak üzre idiler. Hayret ettim. Bunun üzerine büyük bir zât geldi, gençlerin önüne ufacık bir mendil serdi. O mendil üzerinden, dört köşe haşhaşlı ekmeği gençlere birer birer dağıttı. Bilâhare, o mendilin içinden birer avuç da kuru üzüm dağıttı. Bakıyorum; o mendilden üzüm ve ekmek tükenmedi. Hayret ettim. Bana denildi ki, bu mübârek zât, Said Nursî’dir. Ben de anladım ki; bu hàrika aktâblarda bulunur dedim, uyandım.
Bunun üzerine risaleleri devam üzre yazmakta iken, Allah’ın tevfiki ve Üstad‑ı muhteremin himmeti erişti. Çok çok istifade etmeye başladım. Bilâhare, bütün o rüyamda gördüğüm gençler, etrafıma toplandı. Herbirisi bana arkadaş ve Kur'ân’a talebe oldular.
Ve bir de bizim memleketin insanları, bir parça ehl‑i tarîkat ve ehl‑i takvâdır. Memleketimizde zâhir ve bâtın hocası olmadığından şeytana ve nefse çok defa hedef oluyorduk ve evhâm içinde boğuluyorduk. Risaleleri okudukça, şeytan‑ı laîn ve nefsin hilelerini ve evhâmlarını Cehennem’in dibine atıyordu. Risaleleri okurken çok arkadaşlar, çok hayrette kalırlardı. Bu koca Bedî', bu lü'lü'‑misâl bu sözleri, bu kelimeleri nereden buluyor?” diye birbirimize çok defa diyorduk. Lisânına baksan, bir şey istifade edilmez gibi görünüyor. Hâlbuki, söyledikleri hep hikmettir. Nazarımıza dehşet veriyor, nur serpiyor. (Hâşiye) diye, tekrar tekrar iştiyakla okuyorduk. Bunun üzerine, Risaletü'n‑Nur ve Mektûbatü'n‑Nur, okuyanlara bir iksîr‑i a'zamdır.” diye hükmettik.
213
Muhterem Üstadım, maddî ve manevî yaraları bulunan bu yüz arkadaşımın yaralarını, risaleler tedâvi ediyor. Hattâ, bazen bizden uzak olanlar evhâma boğulur, gelirler; âciz talebeniz bir risale okursam evhâmını kaldırır giderlerdi. Cenâb‑ı Hak, Feyyâz‑ı Mutlak ve Hallâk‑ı Azîm, mevcûdât ve câmidât ve zerreler adedince sizden râzı olsun. Âmîn
Yarın Mahşerde, herkesten evvel Resûl‑i Ekrem ve Nebi‑yi Muhterem Efendimiz Hazretlerinin şefâatine mazhar ol, inşâallâh âmîn.
Bu gençlerin her gün, her saat duâsını alıyorsunuz. Ve herbir risaleyi okurken, en aşağı sekiz‑on kadar arkadaş bulunuyor. Hâlbuki bu fitne‑i âhirzamanda, bu gençlerin bir araya gelip hak söz dinlemeleri pek mühimdir ve medâr‑ı şükrândır.
Bu âciz talebeniz Arabî görmemiş ve medrese hiç görmemiş. Eskiden yazılmış Türkçe kitapları okurdum, maddî ve manevî yaralarımı tedâvi edecek ilâç bulamazdım. Rûhum ve kalbim çok çırpınıyordu. Öyle bir dereceye gelirdim ki; her saat kendimi intihar etmeğe karar verirdim. Acaba hâlim nedir ve ne olacak? Mürşid‑i kâmil nerede bulabilirim?” diye çok merak eder ve ye's içerisinde kalırdım.
Cenâb‑ı Hak nasıl ki, Cehennem gibi bir zaman içinde Cennet gibi bir zamanı halk eder ve her zamana lâyık çareleri icâd eder ve her yaraya muvâfık ilâcı ihsân eder Öyle de, bu medresesiz zamanımızda bizim gibi yaralılara Üstad‑ı muhterem vâsıtasıyla risaleleri Türkçe olarak te'lif ettiriyor. Buna ne kadar şükredeyim Lâyuadd ve lâyuhsâ Cenâb‑ı Hakk’a şükürler olsun ve Üstad‑ı muhteremi de Kur'ân hizmetinde muvaffak edip iki cihanda azîz eylesin, âmîn.
214
Ben hiçbir Arabiyât görmeden, medresede beş‑on sene okumadığım hâlde; yalnız risaleleri yazıp ciddiyetle okudum. Kendimi yirmi sene medresede okumuş gibi tahayyül ediyorum. Sebebi ise bu âcizin, bu fakirin, bu miskinin nezdine çok Arabiyât hocaları geliyor ve benim okuduğuma hayret ediyorlar. Evvelden mürşid‑i kâmil terbiyesi görmüş insanlar geliyorlar, benden işittikleri kelimelere meftûn oluyorlar. Çok hocalar, iki diz üzerine gelip Risale okuyuver.” diyorlar.
Eğer sesim erişse idi, olanca kuvvetimle bağırarak, küre‑i arzdaki gençlere diyecektim: Risaleleri ciddi okumak ve yazmak, yirmi sene medresede okumaktan fâiktir ve daha menfaatlidir.” Medresede okumaktaki maksad; evvelâ kendini kurtarıp, sâniyen Ümmet‑i Muhammed’i kurtarmağa çalışmak değil mi? Risaletü'n‑Nur ve Mektûbatü'n‑Nur, yirmi senelik medrese ilmini veriyor, i'tikàdındayım.
Ve herbir risale, tek başıyla bir mürşid‑i ekmeldir. Kalbi bozulmamış herhangi genç, bir risaleyi alıp dikkatle ve teslîmiyetle okusa dâire‑i inkıyada geliyor, ıslah oluyor. Herhangi bir maddiyûn bir risaleyi alıp okursa îmân etmezse de hiçbir bahâne bulamıyor. Herhangi bir dinsiz okusa ve tamam mânâsıyla anlasa îmâna geliyor. Herhangi bir feylesof okusa Bundan daha yüksek akıl olamaz ve akıllar toplansa bunun fevkıne çıkamaz, akıl buna yol bulamaz.” diyor. Risale‑i Nur, lisân‑ı hâl ile Avrupa meftûnu bulunan tek gözlü deccâla, Ya îmân et, yâhut bütün dünyanın maskarası olacaksın.” diyor.
Şimdi azîz ders kardeşlerim, bu fakir, bir tane mürşid‑i ekmel ve kutub ararken Cenâb‑ı Hakk’ın ihsânıyla, keremiyle, lütfuyla, rahmetiyle, Üstad‑ı muhteremin sa'yi ile yüz ondokuz mürşid‑i ekmel ve kâmil buldum. Risaletü'n‑Nur ve Mektûbatü'n‑Nur, yüz ondokuz adediyle, herbirisi birer mürşid‑i ekmeldir ve aktâbdır.
Ey maddî ve manevî yaralı olan genç kardeşlerim! Ve ey mürşid‑i ekmele muhtaç olan ehl‑i tarîkat kardaşlarım!
215
Şeyh Abdülkadir‑i Geylânî ve Şah‑ı Nakşibend, İmâm‑ı Rabbânî, İmâm‑ı Gazâlî, Muhyiddin‑i Arabî, Mevlâna Hâlid (Radıyallahu Anhüm, Kaddesallâhu esrârahüm) Hazretlerinin derece‑i kemâlâtları, merâtib‑i îmânları Risalelerde ve Mektûbat’ta vardır. (Hâşiye)
Ey kardeşlerim ve ey halifeler! Tarîkatın ve hakikatin müntehâsını anlamak isterseniz; Risaleleri ciddiyetle okuyun. Bâlâdaki zâtların arkasında gidersiniz ve yüksek îmânlarına yaklaşırsınız.
216
Ey ehl‑i tarîkat kardeşlerim, bilhassa sizlere çok ricâ ediyorum, Risaleleri bir defa okuyunuz. Risaletü'n‑Nur ve Mektûbatü'n‑Nur’un herbir satırında bir kitabın te'sirini bulamazsanız, bana ne derseniz deyiniz, kabûl ediyorum.
Tekrar çok tavsiye ediyorum, okuyun, okuyun! Okudukça, Risaleler feyz‑âver nurları saçıyorlar. Okudukça iştiyaka getiriyorlar, usanç vermiyorlar. Başka kitapları bir‑iki defa okusan insana usanç veriyor. Hâlbuki Risaleler öyle değil, okudukça başka başka îmân hâlleri telkin ediyorlar
217
Döneceğim bâlâdaki rüyanın tâbirine; aklım yetiştiği kadar tâbir edeceğim, Allah hayretsin:
Biri büyük, biri küçük fabrikadan, büyük fabrika ise; Üstad‑ı muhteremdir. Fabrikanın içerisinde bulunan acîb ve garîb, bedî' âletler ise bu zamana kadar hiçbir imâmın söylemediği kelimeleri ve îmân telkinâtlarını yapan Risaletü'n‑Nur eczâlarıdır. O küçük fabrika ise; Risale‑i Nurları kim okuyup yazarsa, o dahi küçük fabrikaya benzeyecek. İçerisindeki bedî' âletler ise Risale‑i Nurun düsturları, hakikatleri ve mesâil‑i îmâniyedir; okuyan ve yazan insanlar, öyle kuvvetli, sarsılmaz îmânları bulacaklardır. Fabrika hareketi ise, Risaleleri okuyup yazan adamların kemâl‑i şevk ve heyecanla çalışmalarıdır. Görmüş olduğum vilâyet ise velâyet‑i kübrâ yollarını gösteren Risale‑i Nurdur.
Bu rüyayı takviye için, bir rüya daha söyleyeceğim:
Menâmda, İstanbul’a yaya olarak iki defa gittim. İstanbul’a vardığımda, dükkânları hep açıktır, içinde sâhibleri yoktur, dükkânların içinde sandıklarda büyük büyük mıhlar gördüm ve başka demir parçaları da vardı. Bunun üzerine manevî rahmet yağarken, İstanbul’dan yaya olarak avdet ettim
Allâhu a'lem, bunun tâbiri de, dünyada İstanbul büyük ve güzel memleket olduğu gibi; öyle de Risaleler ve Mektûbatü'n‑Nur velâyet‑i kübrâ yollarını gösterir. Demir gibi kuvvetli, elmas mıhlar gibi hakikatin bürhânlarını, satışa çıkaran ve her Risale bir kudsî dükkân hükmüne gelen bir meşher‑i nurânîdir. O sergide, îmânî nurlar teşhîr ediliyor. Ve velâyet‑i kübrâ yollarını gösterdiğini, iki kere iki dört eder derecesinde kanâatim gelmiştir.
İkinci gördüğüm rüyanın tâbiri, Allâhu a'lem böyle olsa gerektir: Kıbleye karşı kışla ise manevî, Allah’a asker olan gençlerin Isparta Vilâyeti’ndeki geniş dershânelerine işârettir. Ekmeği dağıtan zât ise, Üstad‑ı muhterem Said Nursî’dir. Ve ekmek pişiren fırın ise Üstadımın hususî medresesidir. Fırının ekmeğinin müşterileri ise; risaleleri okuyup, lezzetini anlayan benim gibi ve arkadaşlarım gibi ﴿هَلْ مِنْ مَز۪يدٍ diyenlerdir.
218
Evet, Üstad‑ı muhterem, insanlara manevî ekmek dağıtıcıdır. Bu fırında çok işâretler vardır. Aklım bu kadar yetişiyor. Gençlerin ayakta olması ise gençlerin îmânî risaleleri okuyup îmânları kuvvetleneceğine işârettir. O tatlı ve yedikçe noksan olmayan üzüm ve ekmek ise herşeyden daha tatlı i'câz‑ı Kur'ân esrârına ve îmânın envârına işârettir ki, onları Risale‑i Nur dağıtıyor. Âciz talebeniz ise, gençlerin başında ve sağ tarafta bulunduğum ise; gençlere ihsân‑ı İlâhî, ikram‑ı İlâhî ve Üstad‑ı muhteremin himmetiyle o gençlere vesile olacağıma işârettir, inşâallâh Benim aklım bu kadar eriyor. Bu kadar tâbir edebildim. Rüyalarımın ıslah ve tâbirini ricâ ederim.
Yirmi gün zarfında bir rüya daha gördüm: Eğirdir Gölü’nün kenarında yani çakıllığında bulunuyormuşum. Bu denizin kenarında büyük bir beyaz çadır kurulmuş. Çadırın içinde, büyük bir direğin dibinde Üstadım Said (R.A.) bulunuyor. Bu esnâda eline büyük bir kırmızı kaplı kitab alıp, çadırın direğine dayanarak o kitabı okudu. Bilâhare hariçten, kıble tarafından Mahmud isminde gençten, yeşil elbiseli birisi gelip Üstadımın elinden o kitabı yani okuduğu hutbeyi istedi ve aldı. Çadırdan, Mahmud ismindeki genç dışarıya çıktı, kıbleye karşı, ayak üzere halklara dedi ki: Bu âna gelinceye kadar böyle bir hutbeyi, hiçbir imâm okumamıştır.” diyerek, o hitâbeyi alıp kıbleye karşı götürdü. O ânda uyandım Allah hayretsin.
Bu rüyayı da bildiğim kadar tâbir edeceğim: O deniz ise Şerîat‑ı Muhammediye’dir (A.S.M.). O çadır ise, Isparta Vilâyeti’dir. O hutbe ise, Risaletü'n‑Nur ve Mektûbatü'n‑Nur’dur. Hutbeyi götüren yeşil elbiseli genç Mahmud ise, ya Şeyh‑i Geylânî, ya İmâm‑ı Rabbânî’dir. Risaleler, makam‑ı Mahmûd yolunu ta'rif ediyorlar. Üstadımın hutbesi olan Risale‑i Nur, bu zamanın bir mehdisi ve müceddididir.
Ey küre‑i arzda bulunan gençler, hocalar ve halifeler! Bin senedir insanların aradığı Mehdi Hazretlerinin pişdârı ve müjdecisi Üstadımın neşrettiği Risale‑i Nurdur.
Ey benim kardeşlerim! Benim gibi âciz bir talebenin okumasından, anlamasından ne çıkar? Üstadıma ne suâl açabilirim? Kaç kitab okudum da suâl açayım ve mes'ele halledeyim? Ne gibi suâl sorayım?
219
Dünyada çok kitaplar vardır ve o kitapları okumuşsunuzdur. Okuduğunuz kitapların hepsini de anladınız ? Alâ külli hâl anlayamadığınız mes'eleler çoktur. Üstadıma suâl açınız, meydâna ilim çıksın ve îmân hakikati çıksın da dünyada bulunan üçyüz elli milyon Müslümanlar da istifade etsinler. Ne kadar müşkülâtınız varsa halledilsin, bizim gibi âcizler de istifade etsin.
Ey hocalar ve ehl‑i kalb! Soracağınız suâllerin cevablarını Risale‑i Nurda bulabilirsiniz. Ehl‑i keşf ve kalbden birisi, benim gibi âciz bir insandan Mehdi’yi soruyor: Ne vakit gelecek?‥” Daha Mehdi’yi anlayamamış. Dâbbetü'l‑arz kimler olduğunu bilmiyor. Bunlara dair, risalelerde birer bahis vardır. Her müşkül suâlin cevabını o risalelerden arayınız, bulursunuz.
Ey hocalar ve halifeler! Bizim ilmimiz bize yeter deyip, yıldız böceği gibi şavkınıza, ilminize aldanmayın. İnsanın kendi bildiği kendine kâfî gelmez. Her insan her mes'eleyi anlayamaz. Uyuyorsunuz! Uyuduğunuz mikdar artık yeter! Uyanmalı
Peder ve vâlidem ve cümle arkadaşlarım ve biraderim Ali, çok selâm edip, iki ellerinden öper ve duâ etmektedirler.
Kuleönü’nde Sofuoğlu Talebeniz Mustafa Hulûsi (R.H.)

133. Nadire‑i cihan, hadim-i Kur’ân Said Nursî (ra) hakkında hissiyatımdan binden birini beyan ediyorum

Risale‑i Nurun tesvîdinde çok hizmeti sebkat eden temiz kalbli, ihlâslı, güzel bir hâfız, müdakkik bir hoca olan Hâfız Hâlid’in bir fıkrasıdır.
Risale‑i Nurun müellifi Bediüzzaman, nâdire‑i cihan, Hàdim‑i Kur'ân Said Nursî (R.A.) hakkında hissiyatımdan binden birini beyân ediyorum:
220
Üstadım kendisi Nur ism‑i celîline mazhardır. Bu ism‑i şerîf, kendileri hakkında bir ism‑i a'zamdır. Kendi karyesinin adı Nurs, vâlidesinin ismi Nuriye, Kàdirî üstadının ismi Nureddin, Nakşî üstadının ismi Seyyid Nur Muhammed, Kur'ân üstadlarından Hâfız Nuri, Hizmet‑i Kur'âniye’de hususî imâmı, Zinnûreyn; fikrini, kalbini tenvir eden, âyet‑i Nur olması ve müşkül mesâilini izâha vâsıta olan nur temsîlâtı gayet kıymetdârdır. Resâilin mecmûuna Risale‑i Nur tesmiyesi, Nur ismi onun hakkında ism‑i a'zam olduğunu te'yid etmektedir.
Risale‑i Nur adlı hàrika te'lifâtının bir kısmı Arabî olmakla beraber, Risale‑i Nur eczâları şimdiye kadar yüz ondokuza bâliğ olmuştur. Herbir risale, kendi mevzûunda hàrikadır. Gayet yüksek olmakla beraber Onuncu Söz ismiyle iştihâr eden haşre dair olan risalesi pek hàrikadır, câmi'dir. Ulemâca sırf naklî olan haşri ve neşri, gayet kuvvetli ve kat'î delâil‑i akliye ile isbât etmiştir. Onunla çokların îmânını kurtarmışlar.
﴿هُوَ الَّذ۪ي جَعَلَ الشَّمْسَ ضِيَٓاءً وَالْقَمَرَ نُورًا âyetinin sırrıyla diyebilirim ki, Risale‑i Nur bir kamer‑i mârifettir ki, şems‑i hakikat olan Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın nurunu istifaza eylemiş ki: نُورُ الْقَمَرِ مُسْتَفَادٌ مِنَ الشَّمْسِ olan meşhûr kaziye‑i felekiyeye mâsadak olmuştur. Hem diyebilirim ki, Üstadım, Kur'ân hakkında bir kamer hükmünde olup, semâ‑i risalet’in şemsi olan Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan nuru istifade edip, Risale‑i Nur şeklinde tezâhür etmiş.
221
Üstadım, başkalarında nâdiren bulunan mümtâz hasletlerinden, zâhirî tavrının pek fevkınde bir vaziyet gösteriyor. Zâhir hâle bakılsa ilm‑i hâli bilmiyor gibi görünüyor; birden, bakarsın bir deryâ kesiliyor. Me'zun olduğu mikdarı ve Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan istifade derecesi nisbetinde söyler. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dan cihet‑i istifadesi olmadığı vakitlerde, yeni ay gibi mahviyet gösterir. Bende nur yok, kıymet yok.” der. Bir hasleti de, tam tevâzu'dur ve مَنْ تَوَاضَعَ رَفَعَهُ اللّٰهُ hadîsiyle tam âmil olmasıdır.
İşte bu haslet icâbatındandır ki, bizim gibi talebelerinden bazı mesâil‑i ilmiyede muhâlefet bulunsa, onların sözlerini, içinde arar, hak bulduğu vakit, kemâl‑i tevâzu' ile ve lezzetle kabûl ederek teslîm eder. Mâşâallâh der; siz benden daha iyi bildiniz der, Allah râzı olsun der. Hak ve hakikati, nefsin gurur ve enâniyetine dâima tercih eder. Hattâ ben, bazı mes'elelerde muhâlefet ediyordum. Bana karşı gayet mültefit, memnunâne bir tavır alır, eğer yanlış yapsam, güzelce, damarıma dokunmayarak beni îkaz eder. Eğer güzel bir şey söylemiş isem, çok memnun olur.
Üstadım, bilhassa hikmet‑i hakîkiye fenninde, yani hikmet‑i şerîat ve İslâmiyet noktasında pek hàrikadır ve hikmet‑i beşeriyede dahi çok ileridir. Hattâ o ilimde, Eflâtun ve İbn‑i Sînâ’yı geçmiş diyebilirim
Bundan on üç sene evvel, Dâru'l‑Hikmeti'l-İslâmiye âzâsından iken, küçükten beri şimdiye kadar, ma'nen İzn‑i İlâhî ile onun bir muîni ve nâsırı ve muhâfızı olan kutb‑u Rabbânî ve kandil‑i nurânî Abdülkadir‑i Geylânî (Aleyhi nazaru'r‑Rahmânî) Hazretlerinin Fütûhu'l‑Gayb risalesini tefe'ülen açtığı esnâda اَنْتَ ف۪ي دَارِ الْحِكْمَةِ فَاطْلُبْ طَب۪يبًا يُدَاو۪ي قَلْبَكَ
222
ibaresi çıktı. O ibare onun hakkında pek mânidâr olarak, Eski Said’i Yeni Said’e çevirmesine sebebiyet vermiştir.
Eski Said olduğu zamanlarda, İngilizlerin dinî suâllerine gayet latîf ve müskit bir cevab vermiştir. Ve ilm‑i mantıkta, İbn‑i Sînâ’nın te'lifâtından geçecek Ta'likàt nâmında hàrika bir risalesi var. Eşkâl‑i mantıkıyeyi, kıyâs‑ı istikraî cihetiyle onbine kadar iblâğ edip, hiçbir âlimin yetişemediği bir derece‑i ihâta göstermiş Sünûhât isminde bir risalesinde gördüm ki, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, âlem‑i mânâda, bir medresede ona ders verdiğini görmüş. O ders‑i maneviyeye binâen İşârâtü'l‑İ'câz nâmındaki hàrika tefsiri yazmış. Bana bir gün dedi ki:
Harb‑i Umumî hâdisât ve netâicleri mâni olmasa idi, İşârâtü'l‑İ'câz’ı, Allah’ın tevfiki ve izni ile altmış cild yazacaktım. İnşâallâh Risale‑i Nur, âhiren o mutasavver hàrika tefsirin yerini tutacak.”
Üstadımla yedi‑sekiz sene musâhabetim esnâsında mühim meşhûdâtım çoktur. Fakat اَلْقَطْرَةُ تَدُلُّ عَلَى الْبَحْرِ mûcibince, deryâya delâlet maksadı ile bu fıkra kâfî görüldü. Çünkü Üstadımdan iftirak zamanı idi, acele yazdım. Üstadım, ﴿وَالصَّاحِبِ بِالْجَنْبِ âyetinin sırrıyla çok defa yanlarında beni musâhib bulmak hakkını ve teveccüh duâsıyla yerine getireceklerine eminim
Hâfız Hâlid (R.H.)
223

134. Her işaretin nihayetinde o işaretteki hakaik, birkaç ensep ve âlâ kelime ile ifade edilmiştir ki, bundan daha kuvvetli beyan olamaz

Hulûsi Bey’in fıkrasıdır
Azîz, Muhterem, Müşfik ve Mükerrem Üstadım!
Bu defa irsâline inâyet buyurulan Risale‑i Nur eczâlarının dört kısımlık fihristesini aldım. Daha evvel Otuzbirinci Mektûbun Onüçüncü ve Ondördüncü Lem'alarını almış, fakat ihtisaslarımı arza muvaffak olamamıştım. Fihristeler dört tarafımı aydınlattılar ve i'tikàdda bir olup, çok metîn hikmetlerle bazı a'mâlde ayrılıkları olan Dört Mezheb‑i Hak gibi; bu fakire hakka, hakikate, sıdka, îmâna, nura, rızâya giden yolları gösterdiler. Hâdisât‑ı dünyeviye meşgalesi, şimdiye kadar başımdan geçmemiş bir tarzda beni yormuş. Koca bir dâirenin maddî ve manevî ağır yükü altında tek başıma kaldığımdan çok bunalmıştım.
Azîz Üstadımın Otuzbirinci Mektûbun Birinci Lem'asıyla tavsiye buyurduğu evrâdın kuvveti, Risale‑i Nurun feyzi, müşfik Üstadımın müstecâb duâsı ve Üstadımın üstadı Hazret‑i Gavs’ın Lillâhi'l‑Hamd en küçük hâcetimi görecek kadar zâhir himmeti, mahzâ bir lütf u fazl‑ı İlâhî eseri olarak devam edebildiğim salavât‑ı şerîfe berekâtıyla zuhûr eden imdâd‑ı Risalet-penâhî ve Cenâb‑ı Allah’ın nihâyetsiz in'âm ve ihsân ve inâyeti sâyesinde yüzbinler hamd ve şükürler olsun ye'se ve fütûra düşmekten kurtulmuş; yalnız, huzur‑u manevînize birkaç satırlık arîza ile çıkmak geç kalmıştır.
Hakikaten, elmas kalemli çok kıymetli kardeşlerimin âsâr‑ı Nurun cem' ve teksir ve neşrinde gösterdikleri gayret ve himmet ve sevgili Üstadımıza bu kudsî vazifede yaptıkları muâvenet, her türlü takdirin fevkındedir. Allâh‑u Zülcelâl, cümlesinden râzı olsun ve neşr‑i envâr-ı Kur'âniye’de dâimî muvaffakıyetlere mazhar buyursun
224
Otuzbirinci Mektûbun Onüçüncü ve Ondördüncü Lem'alarında, o kadar büyük dersler, o kadar azametli hakikatler, o derece şa'şaalı hikmetler ve nurlu, kudsî, lâhutî feyizler mündemicdir ki, bu bîçâre kardeşinizin sönük zekâsı, kısa düşüncesi, perîşan, müşevveş dimağı ile, hissedebildiği zevkleri ifâde etmesine imkân yoktur
İdrak‑i maâlî bu küçük akla gerekmez,
Zîra, bu terâzi o kadar sıkleti çekmez.”
Onüçüncü Lem'a’nın onüç işâretle beyânı, Sûretü'l‑Felak ve Sûretü'n‑Nâs âyetleriyle,
﴿وَقُلْ رَبِّ اَعُوذُ بِكَ مِنْ هَمَزَاتِ الشَّيَاط۪ينِ ❋ وَاَعُوذُ بِكَ رَبِّ اَنْ يَحْضُرُونِ