119. Sizler benim için çok ehemmiyetlisiniz. “Sıddık‑ı vefiy bu zamanda yoktur,” diyenlere karşı sizleri gösteriyorum
Said’in fıkrasıdır
Hulûsi gibi mühim bir talebemin bana gönderdiği hediyesinin iâdesine dair yazdığım bir mektûbu, arkadaşlarımın tensiblerine binâen onların fıkraları içine derc edildi.
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Azîz, Sıddık, Vefâdâr Âhiret Kardeşlerim Hacı Nuh Bey, Molla Hamîd!
Sizler benim için çok ehemmiyetlisiniz. “Sıddık‑ı vefiy bu zamanda yoktur.” diyenlere karşı sizleri gösteriyorum. Yirmi sene Van’da geçirdiğim hayat‑ı ilmiye… benim için Van çok kıymetdârdır. Lillâhi'l‑Hamd sizler o kıymetdârlığı gösterdiniz ve Van’a karşı şedîd hissiyatıma tam mukàbele ediyorsunuz. Size medâr‑ı ibret bir vâkıa söyleyeceğim, şöyle ki:
189
Geçen sene Barlalı, İstanbul ticâretinde bulunan Bekir Efendi’nin şerîki Mehmed Efendi vâsıtasıyla bir mektûb aldım. Mektûb hàrika olarak bana göründü. Çünkü Hulûsi Bey, “Nuh Bey’le görüştüm.” diye o mektûbda bana yazıyor. Aynı mektûbda, kardeşim Abdülmecîd de, Molla Hamîd’in selâm ve duâsını bana yazıyor. Aynı mektûbda Nurşin‑i Süflâ’da Molla Abdülmecîd’in yazısı ve imzası vardı. Fesübhânallâh dedim, en ziyâde sevdiğim bu insanların ayrı ayrı memlekette bulunmakla beraber, bir mektûbda bunların ictimâ'ları tevâfuklu bir levha‑i temâşâdır.
Bu sene yine o Mehmed Efendi Eğirdir’e gelmiş. Yine Nuh Bey’in aynı telgrafını, o zât bana getirdi. Fesübhânallâh dedim. Nuh Bey’in lisân‑ı hâli, güyâ Mehmed Efendi’ye “Dostum, ben seninle beraber Üstadımla görüşeceğim” diyor, tahayyül ettim. Sonra yine o Mehmed Efendi’nin hizmetkârı Eğirdir’e gidip Mehmed Efendi’nin mektûblarını getirmiş. Yine Nuh Bey’in hediyeye ait, bana olan mektûbunu getirdi. Dedim “Kat'iyyen bu iş tesâdüfî değil.” Sonra mektûbun müştemilâtına dikkat ettim. Tahmin ettim, Van’da Nuh Bey’in bana hazırladığı hediyeyi göndermek tarihinde, ben de aynı tarihte aynı fiatta (Hâşiye) bir hediye‑i azîmeyi Nuh Bey’in nâmına Van’daki ihvânıma gönderiyordum. İşte bu iki tevâfuk, bana işârettir ki; Nuh ile Hamîd, talebelik ve kardeşlik için min‑tarafillâh intihâb edilmişler. Çünkü tevâfuk bizim için bir emâre‑i tevfik-i İlâhî olduğuna kanâatim gelmiş. Risalelerde tevâfukâtın bazı nümûnelerini göreceksiniz.
Fakat çok ricâ ederim ki; gücenmeyiniz, hediyeyi kabûl edemedim. Adem‑i kabûlün esbâbı çoktur. En mühim bir sebeb; benim, kardeşlerim ve talebelerimle olan münâsebetin samîmiyetini ve ihlâsı zedelememektir. Hem iktisad, bereket ve kanâat sâyesinde, şiddetli ihtiyacım olmadığı hâlde, dünya malına el uzatmak elimde değil… İhtiyarım haricindedir. Hem bir misâl ile ince bir sebebi anlatacağım:
190
Mühim bir tüccar dostum, otuz kuruşluk bir çay getirdi, kabûl etmedim. “İstanbul’dan senin için getirdim beni kırma” dedi. Kabûl ettim, fakat iki kat fiatını verdim.
Dedi: Ne için böyle yapıyorsun, hikmeti nedir?
Dedim: Benden aldığın dersi, elmas derecesinden şişe derecesine indirmemektir. Senin menfaatin için, menfaatimi terk ediyorum. Çünkü dünyaya tenezzül etmez, tama' ve zillete düşmez, hakikat mukâbilinde dünya malını almaz, tasannu'a mecbur olmaz bir üstaddan alınan ders‑i hakikat, elmas kıymetinde ise; sadaka almaya mecbur olmuş, ehl‑i servete tasannu'a muztar kalmış, tama' zilletiyle izzet‑i ilmini fedâ etmiş, sadaka verenlere hoş görünmek için riyâkârlığa temâyül etmiş, âhiret meyvelerini dünyada yemeğe cevâz göstermiş bir üstaddan alınan aynı ders‑i hakikat, elmas derecesinden şişe derecesine iner. İşte, sana ma'nen otuz lira zarar vermekle, otuz kuruşluk menfaatimi aramak, bana ağır geliyor ve vicdânsızlık telâkki ediyorum. Sen mâdem fedâkârsın, ben de o fedâkârlığa mukâbil, menfaatinizi menfaatime tercih ediyorum, gücenme.
O da bu sırrı anladıktan sonra kabûl etti, gücenmedi.
Ey Nuh Bey ve Hamîd Kardeşlerim! Siz de gücenmeyiniz. Hem Nuh Bey, biliniz ki; şu zamanda o havâlide vefâdârâne, şefkatkârâne beni aramaklığınız öyle bir hediyedir ki, bunun gibi binler hediyeden kıymetdârdır. Hem size gönderdiğim risaleleri muhâfaza etmek ve sâhib çıkmak ve benim yerimde onları himâye etmek binler lira kıymetinde bana karşı büyük bir hediyedir. Çünkü netice‑i hayatımı ve vazife‑i vataniyemi ve o havâlideki kardeşlerimin uhuvvet ve muhabbetlerine karşı borçlarımı edâ eden o risalelere ciddi sâhib çıkmak, tam muhâfaza etmek ve ehline yetiştirmeğe vâsıta olmak öyle bir hediyedir ki, dünyevî hediyelerin binlerine mukâbildir. Hem emin olunuz ki; manevî zararım büyük olmasa idi Nuh Bey’in hatırını kırmayacaktım. Şimdiye kadar, Cenâb‑ı Hakk’a şükür, hediyeleri kabûl etmeğe mecbur olmadım ve şu zamanda ehl‑i ilmin bir sebeb‑i sukùtu olan tama'a girmeye ihtiyar benden selbedildi. Hem eğer, sizin hediyenizi kabûl etseydim çok zâtların ya kalbi kırılacaktı veyâhut elli senelik kaidem bozulacaktı.
191
Orada ve civarınızda bulunan eski talebelerim ve kardeşlerime birer birer selâm ve duâ ediyorum ve onların duâlarını istiyorum.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Kardeşiniz Said Nursî
120. Hayat vahdet ve ittihadın neticesidir. İmtizackârâne ittihad gittiği vakit, manevî hayat da gider
Said Nursî’nin fıkrasıdır
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık, Sâdık, Çalışkan Kardeşim! Hizmet‑i Kur'ân’da Arkadaşım Re'fet Bey!
Senin gördüğün vazife‑i Kur'âniyenin hepsi mübârektir. Cenâb‑ı Hak sizi muvaffak etsin, fütûr vermesin, şevkinizi artırsın.
Senin vazifen yazıdan daha mühimdir. Yalnız, yazıyı terk etmeyiniz.
Uhuvvet için bir düsturu beyân edeceğim ki; o düsturu cidden nazara almalısınız.
Hayat, vahdet ve ittihâdın neticesidir. İmtizackârâne ittihâd gittiği vakit, manevî hayat da gider.
﴿وَلَا تَنَازَعُوا فَتَفْشَلُوا وَتَذْهَبَ ر۪يحُكُمْ﴾ işâret ettiği gibi, tesânüd bozulsa cemâatin tadı kaçar. Bilirsiniz ki, üç elif ayrı ayrı yazılsa kıymeti üçtür. Tesânüd‑ü adedî ile ictimâ' etse yüz onbir kıymetinde olduğu gibi, sizin gibi üç‑dört hàdim‑i Hak, ayrı ayrı ve taksimü'l‑a'mâl olmamak cihetiyle hareket etseler kuvvetleri üç‑dört adam kadardır. Eğer hakîki bir uhuvvetle, birbirinin faziletleriyle iftihar edecek bir tesânüdle, birbirininin aynı olmak derecede bir tefânî sırrıyla hareket etseler, o dört adam, dörtyüz adam kuvvetinin kıymetindedirler.
192
Sizler koca Isparta’yı değil, belki büyük bir memleketi tenvir edecek elektriklerin makinistleri hükmündesiniz. Makinenin çarkları birbirine muâvenete mecburdur. Hem birbirini kıskanmak değil, belki bil'akis birbirinin fazla kuvvetinden memnun olurlar. Şuûrlu farz ettiğimiz bir çark, daha kuvvetli bir çarkı görse memnun olur. Çünkü, vazifesini tahfif ediyor. Hak ve hakikatin, Kur'ân ve îmânın hizmeti olan büyük bir hazine‑i àliyeyi omuzlarında taşıyan zâtlar, kuvvetli omuzlar altına girdikçe iftihar eder, minnetdâr olur, şükreder.
Sakın birbirinize tenkid kapısını açmayınız. Tenkid edilecek şeyler kardeşlerinizden hariç dâirelerde çok var. Ben nasıl sizin meziyetinizle iftihar ediyorum, o meziyetlerden ben mahrum kaldıkça sizde bulunduğundan memnun oluyorum, kendimindir telâkki ediyorum; siz de üstadınızın nazarıyla birbirinize bakmalısınız. Âdeta, herbiriniz ötekinin faziletlerine nâşir olunuz. Kardeşlerimizden İslâmköylü Hâfız Ali Efendi, kendine rakìb olacak diğer bir kardeşimiz hakkında gösterdiği hiss‑i uhuvveti çok kıymetdâr gördüğüm için size beyân ediyorum:
O zât yanıma geldi, ötekinin hattı, kendisinin hattından iyi olduğunu söyledim. O daha çok hizmet eder, dedim. Baktım ki, Hâfız Ali kemâl‑i samîmiyet ve ihlâs ile, onun tefevvuku ile iftihar etti, telezzüz eyledi. Hem Üstadının nazar‑ı muhabbetini celbettiği için memnun oldu. Onun kalbine dikkat ettim, gösteriş değil‥ samîmî olduğunu hissettim. Cenâb‑ı Allah’a şükrettim ki, kardeşlerim içinde bu àlî hissi taşıyanlar var. İnşâallâh bu his büyük hizmet görecek. Elhamdülillâh, yavaş yavaş o his bu civarımızdaki kardeşlere sirâyet ediyor.
Küçük bir latîfe:
Sohbet içinde sizden bahis geçti‥ şükre dair mes'eleyi sordum:
“Husrev’in yazdığını Re'fet Bey gördü mü?”
Bekir Ağa dedi:
“Evet gördü ve dedi:
‘Çok güzel, fakat acaba sen kalem karıştırmadın mı?’
193
Husrev dedi: ‘Yok kendi nüshamda, tam bütün gelmedi. Fakat kendilerine yazdığım tam geldi.’
Biraz münâkaşa oldu…”
Bu münâsebetle kardeşim Re'fet Bey’e derim ki: Aslında tevâfuk noksan olsaydı zâten ben tavsiye etmiştim ki, kalem karıştırmasınlar, asıl vaziyet bozulmasın. Bekir Ağa da gördü ki; asıl müsveddede çıkıntı olduğu hâlde tevâfuk Husrev’in tarzında var. Onun için Husrev’in bir mehâreti varsa tevâfuku bozmamış. Hattâ Mu'cizât‑ı Ahmediye’deki salavât tevâfukunda tavsiye etmiştim ki, kimse mehâretini karıştırmasın. Fakat asıl müsveddelerde, en acemî bir müstensihin nüshasında birkaçı müstesnâ, bütün tevâfuktadır. Onun için sekiz ayrı ayrı müstensihin setredemediği bir tevâfuk, elbette kuvvetlidir. Müstensihler bozmasınlar, tevâfuku getiremeyen bozuyor. Demek en büyük mehâret odur ki, tevâfuku bozmasın. Çünkü tevâfuk var. Sen de Husrev’e yardım et ki, hakikaten mevcûd ve matlûb tevâfuku denk getirebilsin. Çünkü yoktan var etmiyorsunuz. Hakîki varı yok etmeyin.
Sözler’le alâkadar olanlara selâm ve duâ ediyorum.
Said Nursî
121. Çocukların az zamanda Kur'ân’ı hatme muvaffak olmaları Üstadımın duası gibi çok büyük kuvvetlerle hâsıl oluyor
Hâfız Ali’nin fıkrasıdır
Eyyühe'l‑Üstadü'l-Muhterem!
Yirmidokuzuncu Mektûbun Üçüncü Kısmının Dokuzuncu Mes'elesi’nde emir buyurulan Hizmet‑i Kur'ân’dan fakirin hissesine iki erkek ve bir kız çocuğu düşmüş imiş… Aynı emri alıp gelirken düşünüyordum; acaba, akraba‑i taallukatımda çocuklar var, hangisini intihâb edeyim? Benim bu düşünceme ma'nen denilmiş ki: “Hay Ali! Sen kendi re'yine muhtar değilsin. Onun intihâbı başka kapıya aittir.” Üç gün sonra Yaşar ve Necati isminde iki çocuk, bana hem refîk, hem ders arkadaşı ve bir derece onlara kalfa olarak ta'yin edildim. Çocuklar hurûfâtı tam bilmedikleri için bazen yazı ile, bazen kitaptan gösteriyordum. Bir ay sonra Kur'ân okumaya başladılar. Beşinci ay içinde اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي hatme muvaffak oldular.
194
Mübârek Üstadım! Bu hususu çok düşünüyordum ki; lâakal bir‑iki senede Kur'ân okumağa liyâkat kesbedilirken me'mûlün hilâfında meydâna gelen bu emr‑i azîm kimseye verilmez, ancak ve ancak i'câz‑ı Kur'ân’ın o büyük denizinin reşhasıdır ve iki cihan fahri, Nebi‑yi Âhirzaman, Peygamberimiz Muhammed Mustafa Aleyhissalâtü Vesselâm’ın himmet‑i maneviyeleriyle o i'câzın izhâr ve intişarına memur edilen Üstadımın duâsı gibi çok büyük kuvvetlerle hâsıl olduğuna, ben değil, bu hâle şâhid karyemizin ekserîsi îmân edip, tasdik ediyorlar. Bütün köy ehl‑i îmânı nâmına bu emr‑i hayra vesile olan Üstadımıza, lâyuadd ve lâyuhsâ teşekkürlerle “Cenâb‑ı Hak sizlerden ebeden râzı olsun.” duâsını âciz lisânımla dâima söylüyorum.
Üstadım, bir şey daha var ki, emr‑i üstadânelerine intizardayım. O da şudur: Cenâb‑ı Hak ihsân ederse dâirenizin şâkirdini – Hâfız Yaşar – bu kışta bahara sebeb olup mütenevvi' çiçekleri açmasına Nisan yağmuru misillû, vücûdunuz o çiçekler arasında bir gül‑ü Muhammedî (A.S.M.) yetiştirmekte inşâallâh vesile olacağınıza şübhe yoktur. Mübârek dâirenin mübârek talebesine, mübârek Cuma gecesinde hatminin duâsıyla, hıfzının ibtidâ duâsını ve fakir‑i pür-kusurun afv duâsını bütün hâsse ve duygularımla, hürmetle el ve eteklerinizden öper ve kusurlarımın affını niyâz ederim, Efendim Hazretleri.
Hâfız Ali
195
122. İki haftadır bu kıymettar risaleyi okuyor ve elimizden bırakamıyoruz
Husrev’in fıkrasıdır
Sevgili Üstadım!
Evvelki hafta irsâl buyurduğunuz “Bir sırr‑ı ﴿اِنَّٓا اَعْطَيْنَا﴾” serlevhasını taşıyan risalenizi aldık. Esâsen hiçbir hafta geçmiyor, sürûrlarımızı tezyîd eden, yeni ve hem gayet derecede şirin birer risale elimize gelmemiş bulunsun. İşte iki haftadır bu kıymetdâr risaleyi okuyor ve elimizden bırakmıyoruz.
Evet bu risale, Cenâb‑ı Hakk’ın istikbâlde bu ümmete va'd ettiği güneşin tulû'una intizarımızı teşdid etmekle kalmadığı gibi, bir taraftan içindeki hakikate bizi meftûn ediyor ve diğer taraftan, acaba fezâsı zulmet bulutlarıyla dolu olan bu âlemin, o güneş, neresinden ve ne sûretle doğacak ve ne şekilde bu zulmet ve âfet saçan bulutları dağıtacak diye tahayyül ederken; ikinci feyyâz, bir diğer zeyl, o güneşin vaktini ta'yin etmekle bizi pek büyük bir bâr‑ı sakîlden kurtarmış ve senelerden beri almak istediğimiz hâlde alamadığımız derin bir nefesi vermiş ve bizi dilşâd eylemiştir.
Ahmed Husrev
123. Bu kudsî hizmete iştirak eden zevâtı bilmek bana en büyük müjde oluyor
Hulûsi Bey’in fıkrasıdır
Bu defa, Kenzü'l‑Arş Duâsı’nın feyzinden gelen İkinci ve Üçüncü Nüktelerle, Zeylini hâvî mübârek mektûbunuzu almakla cidden bahtiyarım. Bu âciz kardeşiniz, gelen mektûbunuzun, gerek muhterem Üstadıma ve gerekse o havâlideki kıymetli arkadaşlarıma olan te'siri bana ait olmadığına ve belki benim bir vâsıta olduğuma delildir. Çok tecrübe ettim, zât‑ı fâzılânelerine mektûb yazmak için bazen üç kelimeyi bir araya getiremiyorum. Ekseriyetle gaybî bir zâtın ifâdâtını zabtına kàdir olduğum kadar yazdığımı hissediyorum; demek yazdırılıyor. Maamâfih, vâki takdirleri, bir duâ olarak telâkki ile teşekkür etmekteyim. Kur'ân hizmetini, dünyevî ve maddî menfaate sarâhaten tercih eden Husrev nâmındaki kardeşimi tebrik ederim. Cenâb‑ı Hak, böyle Husrev’lerin adedini çoğaltsın ve dâim arttırsın. Âmîn.
196
Bu kudsî hizmete candan iştirâk eden zevâtı bilmek bana en büyük müjde oluyor. Müftü Kemâl Efendi, evvelki mektûbu mütâlaa etmişti. İki hafta evvel ziyaretine gittim, “Hiç kimsenin bugüne kadar muktedir olmadığı dekàik ve hakàikı, Kur'ân’dan bulup çıkarmışlar.” diyerek takdirlerini beyân, selâm ve duâlarını tebliğ etmekliğimi söylediler. Bu dakikaya kadar mübârek mektûbu Fethi Bey, Hacı Bahâ Efendi, pederim ve eniştesi ve Hacı Abdurrahman Efendi dinlemeğe muvaffak oldular. Hâfız Ömer Efendi’ye de, inşâallâh ilk fırsatta okumaya çalışacağım.
Her mektûbunuz, bana yeniden hayat verecek kadar müessir oluyor. Bu mübârek mektûb Dördüncü Remzin yazılışını ve bu fakire de ihsân edileceğini mübeşşir oluşu itibariyle, bilhassa memnuniyet ve sürûrumu mûcib olmuştur.
Hayli zaman evvel, Kur'ân’daki tevâfuk sırrını açmaya başlamıştınız. Bugüne kadar lihikmetin mahfî kalmış olan i'câz‑ı Kur'ân’dan, böyle çok mühim bir faslının keşfine ve neşrine muvaffak oluşunuza, ne kadar hamd ve şükür edilse yeridir. İzn‑i Bârî ile açtığınız bu yolda ilerledikçe, daha ne kadar hàrikalar meşhûdunuz olacak ve bunlardan muhtaç kardeşlerinize ne àlî müjdeler vereceğiniz; geceden sonra gündüz, kıştan sonra bahar, dünyadan sonra âhiretin vücûdları gibi kat'î hissedilmektedir. Ne büyük bahtiyarlıktır ki, bu saâdetlere mazharız. Ne kadar bedbahtlıktır ki, bu nurlara göz yumarlar. Ne derece hatâdır ki; bu hakàika, lâyıkı vechile alâkadar olunmaz. Ne câniyâne ve ahmakàne bir rûhtur ki, üflemekle bu güneşi söndürmek düşünürler…
197
İşte bu ışıklı yolunuzda Sâhib‑i Kevser’in delâletiyle Kevser’i buldunuz. Şefîu'l‑Mahşer’in izniyle Kevser ırmağının menba'ında durarak ﴿وَسَقٰيهُمْ رَبُّهُمْ شَرَابًا طَهُورًا﴾ âyet‑i celîlesini okuyor ve “Ey nâs! Kim ki ebedî hayat ister, işte âb‑ı hayat! Kim ki; yolunu şaşırmış, işte vesile‑i necât! Kim ki, küfür ve inâdından dönmez! Onu bekliyor şedîd azâb ve ikàb!” ilâ âhir… gibi nurlu beyânâtınızla her tâifeyi ihyâ, îkaz ediyorsunuz.
Sizi kudsî hizmetinizde, – alâ‑kadri't-tâka – takibe çalışan dost, kardeş ve talebelerinize birer maşraba vererek muhtaçlara gıdâ, zaîf ve marîzlere ilâç, zâlim ve kâfirlere semm‑i kàtil olan mâ‑i kevserden ulaştırmayı emrediyorsunuz. Sizin kudsî hizmetinizle, irşadınızla açılan hakikat ufkuna bakınca Kur'ânın hududları ta'yin ve tahdid edilmeyecek kadar vâsi' bir havz‑ı ekber olduğunu; Fâtiha besmelesinin (ب) menba'ından gelen, herbirisi ayrı lezzette, ayrı şiddette, ayrı kuvvette “Sûre”ler nâmında, yüz on dört âb‑ı hayat şûbelerinin kevser musluğundan bu havuza akmakta olduğunu görür gibi oluyoruz.
“İdrak‑i maâlî, bu küçük akla gerekmez;
Zîra bu terâzi, o kadar sıkleti çekmez!”
El ele, omuz omuza vererek himmet ve gayret‑i Hudâ-pesendâneleriyle mazhar‑ı takdir olan uhrevî kardeşlerime selâm ve duâlar eder ve muvaffakıyetler temennî ile duâlarını istirham eylerim.
Hulûsi
198
124. Asım Bey’in Telvihat‑ı Tis’a münasebetiyle yazmış olduğu fıkrasıdır
Âsım Bey’in fıkrasıdır
Telvihât‑ı Tis'a münâsebetiyle yazmış
Sevgili Üstadım!
Ne diyeyim, müştâkı olduğum bu risale‑i şerîfe, bu sözler, bu hakikat, bu nur; bu fakire lütûf ve kerem‑i İlâhî olarak ihsân buyuruldu.
﴿هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي﴾ Cenâb‑ı Kàdir-i Mutlak Hazretlerine hadsiz ve hesabsız hamd ü senâ ediyorum ki; siz Üstadıma kavuştum ve binnetice bu nurları, bu hakikatleri gördüm, okudum, yazdım ve gerden‑beste-i inkıyad oldum. Binâenaleyh tavsiye ve duâ‑yı Üstadâneleriyle feyizyâb olmak için Cenâb‑ı Zülcelâl-i ve'l-Kemâl Hazretlerinden ve Mefhar‑ı mevcûdât, Aleyhi Ekmelü't‑tahiyyât Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz Hazretlerinden ve bütün pîr, pîrân ve mürşidân ve Şah‑ı Nakşibend Kuddise Sırruhu Hazretlerinden ve bilhassa bütün mevcûdiyetiyle gerden‑dâde-i inkıyad ve teslîm olduğum siz Üstadımdan tazarru ve niyâz ve istimdâd ediyorum ki, mütevekkilen alallâh ya Üstad‑ı A'zam, tarîkat‑ı Muhammediye’nin maksad, gaye ve esâsını, teferruât ve fürûâtını zikir ve beyân eden bu “Dokuzuncu Kısım”, bir nur‑u tarîkat ve hakikattir. Okumağa doyulmaz, okudukça hâsıl olan şevk ve lezzet hesaba gelmez. Hele “Dokuzuncu Telvih” hülâsa ve icmâl edilerek bütün hakikatler toplanmış. Temsîlde hatâ olmasın, Hazret‑i Mevlâna’nın üfürdüğü neyden tuğyan ve feyezân eden, Hazret‑i Ali’nin (Kerremallâhu Vechehu) kuyuya söylediği esrâr‑ı hakikatten başka nedir? Farkı nerededir ki, o ney, o kuyuda hâsıl olan kamıştandır…
199
Karîham dar, kalemim âciz kalbime tercümân olamıyor. Şu kadar diyebilirim ki; benim gibi fakir ve mübtedîlere büyük ve pek büyük bir ders, bir mürşid ve mutmainneye erişmiş ve daha yukarı çıkmış sâfîlere bir düstur ve ders‑i ibrettir. Kıymet takdir edilmez bir şâheser‑i tarîkattır, bir nur‑u hakikat-feşân, bir gülistandır. Daha doğrusu, sırf bir ilhâm‑ı Rabbânîdir. Cenâb‑ı Lemyezel Hazretleri siz Üstadımı, bu ve bunun emsâli âsâr‑ı bergüzîde te'lifinde, envâr ve hakikatler neşr ve dellâllığında çok zamanlar dâim ve kàim buyursun. Ve siz Üstadımı, sizi sevenlerin ve dellâllığında bulunduğunuz nidâlarınızı işitmek ve dinlemek, okuyup yazmak, mûcibince hareket ve amel etmek heves ve iştiyakında bulunan kardeşlerimin başından eksik buyurmasın. Âmîn, bihürmeti Seyyidi'l‑Mürselîn…
Âsım (R.H.)
125. Kur'ân‑ı Hakîm’in envarını ne kadar okursam okuyayım, def-i cû edemiyorum
Re'fet Bey’in fıkrasıdır
Muhterem Üstadım!
Bu remizler, öyle hayret‑bahş ve hàrika‑nümâ eserlerdir ki; okuyan ilim âşıklarına ezvâk‑ı nâmütenâhî ve hissiyat‑ı ulviye-i rakìka bahşetmektedir. Bu hissiyat‑ı àliye ile hayatımız o kadar tazelendi ki, – yeni hayatımızda sâbit‑kadem olmak şartıyla – Hallâk‑ı Azîmden uzun ömürler temennî ediyorum. Zîra mütâlaasına doyamıyorum. Ne kadar okursam okuyayım, diğer bir okuyuşumda okumamış gibi oluyorum ve yeni bir eser okur gibi oluyorum. Hadsiz bir zevk‑i manevî ve nihâyetsiz bir hazz‑ı rûhî ile okuyorum.
200
İşte gerek Sözler ve Mektûbat ve gerekse remizlerin en hàrika vasfı, zannedersem bu ince noktada olsa gerektir. Âsâr‑ı sâireyi bir defa okuyunca, ikinci bir defa okumağa o kadar heves uyanmıyor. Kur'ân‑ı Hakîm’in envârını ne kadar okursam okuyayım, def'‑i cû' edemiyorum. Bilhassa remizler, fakiri çok teshìr ve hayrete müstağrak kıldı. Ve onları derhâl yazıyorum.
Re'fet
126. Aldığımız manevî feyzi, benim gibi yoksul bir talebenizin kalp ve kaleminin haddi değildir ki tarif etsin
Ahmed Husrev’in fıkrasıdır
Bizi tarîk‑ı Hakta dolaştıran, manevî yaralarımızı tedâvi eden, hakikat uğrundaki düşüncelerimize bir kat daha metânet veren, bugünün şeytankârâne tehdidâtına rağmen cesâretimizi takviye eden ve her hususta rûh ve kalblerimizi îmân ve hakikat nuruyla nurlandıran ve sa'yimizde teşci' eden ve Kur'ân‑ı Hakîm’in iki âyetini ihtiva eden Otuzbirinci Mektûb’un Birinci ve İkinci Lem'aları’nı ve Yirmidokuzuncu Mektûb’un Sekizinci Kısmından İkinci Remzi’ne ait mühim bir i'câzı da aldık, okuduk. Aldığımız manevî feyzi, benim gibi yoksul bir talebenizin kalb ve kaleminin haddi değildir ki ta'rif etsin.
Kıymetdâr Üstadım! Nasıl O Hàlık‑ı Zülcelâl’e nihâyetsiz bir minnetdârlıkta bulunmayalım ki; azîz Üstadımızı vâsıta kılarak en büyük ni'metlerini, pek ziyâde muhtaç olduğumuz bir vakitte veriyor, bizi tesellî ediyor. Hem memnun ediyor, hem de istikbâlin nurlu yüzünü göstererek bizi o nura koşturuyor. Bir taraftan kardeşlerimizi çoğaltıyor, muhiblerimizi teksir ediyor, maddî ve manevî kuvvetlerimizi takviye ediyor; diğer taraftan saâdet hazinelerinin anahtarlarını ellerimize veriyor…
Ey azîz Üstadım! Cenâb‑ı Hak sizden ebediyen râzı olsun. Âmîn.
Ahmed Husrev
201
127. Aziz Üstadım! Şu hicrana ve firaka, muvakkat olduğu için tahammül ediyorum
Zeki’nin fıkrasıdır
Ben istiyorum ki; bir ân evvel bir yere çekileyim de mesâîden hariç zamanlarımı, o ulvî ve mukaddes hazine‑i hakikat ve âsâr‑ı girân-bahâ hizmetinde devama başlayayım. Fakat bugünlük bu yüce emelimin husûlünden, bizzarûre ve bilmecbûriye mahrum kalıyorum. Hiç olmazsa şu günlerde, elimde o mütâlaası gönüllere ve kalblere bir safâ‑yı sermedî ve câvidânî bahşeden kitab‑ı kâinâtın birer lem'ası ve birer nur‑u timsâli olan eserlerinizden bir‑iki tanesi elimde bulunsa idi benim için nâkàbil‑i ta'rif bir sürûr ve saâdet menba'ı olacaktı ve ne bulunmaz bir ni'met, ne ele geçmez bir define olacaktı.
Çok zaman evvel Sabri Efendi ağabeyim, yeni çıkan kudsî ve esrârlı nurlardan bir cüz'ü bâri olsun göndermek fikrinde olduklarını bildiriyorlardı. Gâliba müsâid vakit bulamadıklarından, yazıp gönderemediler. Hem bazı eserleri beraberimde getirmediğimden çok pişman oluyorum; onlardan başkalarını istifade ettirmek fırsatını bulamazsam, mütâlaa eder, ma'nen mücâdeleye bir medâr‑ı kuvvet olurdu.
Netice itibariyle, mâdemki şimdilik o hazinelerden istifade edemiyorum; o hâlde kendimi zararlı görmekte haklıyım. İnşâallâh duânız himmetiyle, yakın bir zaman zarfında o zararları telâfiye kâfî bir zaman ve bir fırsat ele geçer.
Bir ömr‑ü mukadderden ma'dûd olan şu günlerim, şükür ve hamd ile geçmektedir. Bana öyle bir kanâat geldi ki, kalbimi yokladıkça, kalbim bu kanâati takviye ediyor, nefsimle mücâdelede muzaffer olacağımı ümîd ediyorum.
Azîz Üstadım! Şu hicrana ve firâka, muvakkat olduğu için tahammül ediyorum. Ayrılığımız her ne kadar muvakkat olsa yine beni müteessir ediyor. Bizzarûre mâlâyanî şeylere ma'rûz kaldıkça “âh” diyorum, “Üstadımın yanında olsaydım.” ve kendi kendime, daha doğrusu kalbime ümîd ve cesâret tavsiye ediyorum. Reddedilen bir arzu nasıl kesb‑i şiddet ederse emellerimin şimdilik husûle gelmemesiyle, îmân ve emellerim de aynı nisbette kesb‑i kuvvet ediyor, rûhum yükseliyor; kalbimde açılan pencereden, ma'nen daha serin ve daha geniş nefes alıyorum…
Zeki
202
128. Bu mektub tarîk‑ı velâyet serlevhasını taşıyan çok ehemmiyetli bir mevzuu ihtiva eder
Hulûsi Bey’in fıkrasıdır
Üstad‑ı Muhteremim Efendim!
Bu mektûbun mühim bir hususiyeti var. O da tarîk‑ı velâyet serlevhasını taşıyan ve çok ehemmiyetli bir mevzûu ihtiva etmesidir. Evet ﴿اَلَٓا اِنَّ اَوْلِيَٓاءَ اللّٰهِ لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَاهُمْ يَحْزَنُونَ﴾ âyet‑i celîlesine bir nev'i tefsir olan bu mübârek ve münevver eserle:
1‑ Tarîkat, hoşça ta'rif ediliyor.
2‑ Fâidesinden, cüz'î fakat güzel bir misâl gösteriliyor.
3‑ Velâyet ve tarîkatın münâsebeti ve ehemmiyetleri; inkâr edenlerin fırak‑ı dâlleden oldukları ve bu hazine‑i uzmâyı kapatmak, tahrib etmek ve bu kevser menba'ını kurutmak isteyenlerin fiillerindeki hatâ yüzlerine vuruluyor ve bu yolda, aklı başında ve insafı olanı iknâ edecek delâil ve misâller beyân olunuyor.
4‑ Meslek‑i velâyetin yekdiğerine zıd vasıfları ise, seyr ü sülûkün iki meşrebi ile gayet sarîh izâh ve tavsif ediliyor.
5‑ Vahdetü'l‑Vücûd ve Vahdetü'ş‑Şühûd meşrebi ile bundaki mühim varta beyân olunuyor.
203
6‑ Velâyet yolları içinde en güzelinin Sünnet‑i Seniye’ye ittibâ' olduğu, velâyet yollarının ve tarîkat şûbelerinin en mühim esâsı ihlâs olduğu ve bu dünyanın dâru'l‑hikmet ve dâru'l‑hizmet olup, dâr‑ı ücret olmadığını fasîh bir üslûb ile takrîr buyuruluyor.
7‑ Şerîatın şümûlü, tarîkat ve hakikatin maksûd‑u bizzat hükmüne geçmemeleri iktiza ettiği, Sünnet‑i Seniye ve ahkâm‑ı Şerîat haricinde bulunan ehl‑i tarîkatın iki kısmı ta'rif ve Sünnet‑i Seniye’ye muhâlefetleri misâli ile fehme takrib ediliyor.
8‑ Tarîkattaki sekiz varta sayılmakla, nazar‑ı dikkat celbediliyor.
9‑ Tarîkatın pek çok fevâidinden dokuzu, icmâlen tedrîs buyuruluyor.
Heyhât! Bu maâliyâtı lâyıkıyla fehmedemediğim için ancak kàbiliyetim nisbetinde feyz aldığımı itiraf etmek mecburiyetindeyim. Bununla beraber, bu bîçâreye bu mübârek eserinizle çok şeyler öğrettiniz. Bazı zaîf bilgilerimi takviye ettiniz. Mütâlaalardan, musâhabelerden ve va'z u nasihatlerden, muhtelif meslek ve meşreb erbâbıyla hasbihâllerden edindiğim bazı noksan kanâatleri tashih ile sağlamlandırdınız.
Allâh‑u Zülcelâl Hazretleri, dünyevî ve uhrevî bütün matlûb ve maksûdunuzu ihsân, bilhassa, ümmet‑i merhume-i Muhammediye (A.S.M.) hakkındaki duâlarınızı dergâh‑ı Ulûhiyet’inde kabûl buyursun. Hakikaten, Kur'ân’a, îmâna hizmetten başka bir şey düşünmeyen azîz ve muhterem Üstadımızı bu ümmete bağışlasın ve rızâ‑yı İlâhîsine nâil buyursun. Âmîn بِحُرْمَةِ الْقُرْاٰنِ الْمُب۪ينِ وَبِحُرْمَةِ اِمَامِ الْمُب۪ينِ
204
Bu nurlu mektûbu okuduğum zevâtın hepsi, muhteviyâtını takdir ve tasdik ettiler ve eminim ki, çok istifade ettiler.
Azîz, müşfik Üstadım!
Allah için size muhabbet eden bu âciz talebenizi, her vesile ile îkaz ve irşada çalışıyorsunuz. Manevî çok yüksek dersler veriyorsunuz. Fakat maddeten ve ma'nen yakınınızda, şeref‑i sohbetinizle müşerref ve Hizmet‑i Kur'ân’a tevfik‑i İlâhî ile çok emekleri geçen, cidden çok muhterem ve çok kıymetli kardeşlerim gibi feyz alamıyorum. Bunu da isyan ve kusurumun fazlalığından ve muhîtin, hâdisâtın beni dâima nurlarla iştigâle mâni oluşundan ve çok yaman nefsimin, cin ve ins şeytanların hücumlarından biliyor ve bu sebeble bedbahtlığımı hissediyorum.
Gerçi mazhar olduğum ve – yüzbin kerre yazık ki – şükrünü yerine getiremediğim niam‑ı İlâhiye hadsizdir. Fakat her gün, her saat, hattâ her dakika ve sâniye bu fânî hayattaki nasîbimin kesildiğini ihtar etmekte olmasına rağmen, yine tamamen dünyadan elimi çekmekliğim mümkün olamıyor. Hazret‑i Kur'ân’a, sevgili Üstadıma çok kuvvetli merbûtiyetim ve Nebi‑yi Efham (Sallallâhu Aleyhi Ve Sellem) Efendimiz Hazretlerinin getirdikleri Din‑i Mübîn’e ve Şerîat’a lâyetezelzel îmânım, mübârek duânızla bu fakir‑i pür-kusuru inşâallâh hüsrânda koymaz ümîdi, yegâne tesellîmi teşkil ediyor.
205
Bu mektûbunuzda Yirmialtıncı Sözün Zeyli’nde bahis buyurulan ve alâ‑kadri't-tâka, hükmüne tevfik‑i harekete çalıştığım yol ki; acz, fakr, şefkat, tefekkür tarîkidir. Azîz ve muhterem Üstadımın ta'rif ve tavsiye ve irşad buyurdukları, kestirme, Kur'ânî ve nurânî caddedir. İnşâallâh bu yoldan dönmem. Temennî ederim ki, hiç eksilmeyen ve vazife nâmı altında uhdeme tevdî' edilen işler, bu sene duânızla ve hayırlısıyla biraz azalır da, hakîki hizmete daha ziyâde çalışırım. وَمِنَ اللّٰهِ التَّوْف۪يقُ
Hulûsi
129. Üstad, yıldırım gibi ilerlerken, hiç olmazsa karınca yürüyüşü onu takip edeyim
Sabri’nin fıkrasıdır
Üstad‑ı A'zam Efendim Hazretleri!
Bu defa hoş ve latîf tevâfukâtıyla nurânî yolculara dest‑i manevîsini uzatarak, ziyâdâr parmağıyla “Bizler başıboş, gelişigüzel serpilmiş şeyler değiliz… Belki muvâzene‑i tâmm ve tevâfuk‑ı hakîkiye ve bir kıyâs‑ı kat'iyye ile inkişaf ve temevvüc eden Kitab‑ı Semâviye-i Kur'âniyenin misâlsiz birer yıldızlarıyız…” diyerek, bâlâsı zîrine, sağı soluna eyâdi‑i manevîsiyle musâfaha ve mukàbele edercesine tevâfukâtı müşâhede edilen Kitab‑ı Mübîn’in lemeât ve tereşşuhâtının tevâfukâtı, Onuncu Söz’de dahi müşâhede edildi. Bu Sözün mânidâr ve hikmetdâr tevâfuk ve intizamları sanki kemâl‑i harâretle yekdiğerine müştâk ve mütehassir birkaç samîmî ve ciddi kardeş ve arkadaşların vuslatları gibi, Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın herbir âyât ve kelâmı, taht‑ı tasarrufuna aldığı kelime ve kelâmları yine semâvâtın hadsiz elektrikleri olan yıldızlar gibi parlatarak, şu letâfetleri ile insaniyet ta'rifine tam dâhil olan zîşuûru mest ve hayran bırakıyor.
206
Şurası da şâyân‑ı hayrettir ki: Şu mübârek Onuncu Söz, mevzûu olan haşir mes'ele‑i mühimmesi kâinâtın hitâm‑ı ömrüne muallak ve mukadder olduğu gibi, Risaletü'n‑Nur arasında dahi bu Sözün en son tevâfukâtını göstermesi de ayrıca bir tevâfuktur diyorum. Cennet nehirleri demek olan Kur'ânî nehirleri, envâ'‑ı türlü âvâzıyla coşkun coşkun aksın aksın ki; zaman‑ı câhiliyet ve devr‑i fetrette son derece ihtiyaçlı olan akvâm üzerlerine tulû' eden şümûs‑u Kur'âniye’nin sür'atle inkişaf ve tevessü' ve nev'‑i beşerin humsunu ihyâ, ebedî ve dâimî bir nurla tenvir ve izâe eylediği gibi, şu asr‑ı dalâlet ve hüsrân ve devr‑i bid'at ve tuğyanda, ehl‑i îmân ve tevhidin yaralı rûhlarına merhem olsun.
Evet, altı‑yedi seneden beri hoş ve şirin bu manzarayı gören, latîf ve nazîrsiz bir gül‑i Muhammedî’yi koklayan Ümmet‑i Muhammed Sûre‑i Kevser’den – bihamdihi ve'l‑minneti – mükâfât‑ı rûhiyesini ve dimağiyesini aldı. Ve bu noktaya rûhum emin idi ki; çoktan beri ehl‑i îmân ve tevhid, İslâmiyet gibi bâkî ve sermedî güneşin küsûf ve ufûlüne canavarcasına çalışmayı kendine vazife addeden ehl‑i dalâletin pis programlarını görüp nevm‑i gafletten uyanarak, Sûre‑i Kevseri takib eden iki sûreyi lisân‑ı hâl ve kàl ile okuyarak zındıklara hitâben, “Bizler sizin nifâk denizinde serseriyâne ve zulümkârâne gezen dalâlet ve sefâhet gemilerinize binemeyiz; ancak, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın nurânî ve tevhid sikkeli îmân ve İslâm zırhlılarına bineriz; menzillerimize vardığımızda muvaffakıyet ve semere‑i sa'yimiz tezâhür ve tahakkuk eder.” diye bağırarak ve ﴿اِذَا جَٓاءَ نَصْرُ اللّٰهِ…الخ﴾ fermân‑ı Mübînini tilâvetle, “Sûre‑i Kevser’in müjde ve beşâreti bizleri kuvvet ve metânete sevk, hem behçet ve meserrete yetiştirdi.” ma'ruzâtıyla nusret ve fütûhâtın gelmesi kokusunu alarak, fevc fevc dâire‑i Kur'âniyeye arz‑ı dehàlet ettiler. Bu hususta tesbih ve tahmîdin ehemm vazifeleri olduğunu anlayarak tevbelerini reddetmeyen Cenâb‑ı Rabbü'l-İzzet Hazretlerine istiğfara şitâb edip salâh ve felâh ve fevz‑i necât yollarını tuttular.
207
“Hemen Rabbim, hakîki verese‑i Enbiyâyı teksir, dünyevî ve uhrevî âmâl ve makàsıdına muvaffak buyursun.” duâsını tekrar ile beraber Onuncu Söz’ün âciz kalemime kumanda verip yazdırdığı şu arîzacığımı takdime cür'et eder, bilhassa dest ve dâmen‑i muallâlarını öperim efendim.
Hâmiş: Harman ortasında Mevlevîvâri dolaşan bu bîçâre çiftçi sözlerini de işlediği işe benzeterek söylediğini tekrar söylemiş; geçtiği yere dönmüş, yine gelmiş ise de ne yapsın? Üstadı, yıldırım gibi serî hatvelerle ilerlerken, hiç olmazsa karınca yürüyüşü takib edeyim, irtibat kesilmesin niyetiyle şu perîşan cümleleri derc ve takdim ettim efendim.
Muhammed Sabri (Rahmetullâhi Aleyh)
130. Bu risale ümmete necat kapılarını açıyor
Ahmed Husrev’in bir fıkrasıdır
Kıymetdâr Üstadım!
Bugün Süleyman Efendi kardeşimle irsâl buyurulan; biri, dünyanın ömrünü izâh eden bir mektûbla, diğeri Hazret‑i Yûnus Aleyhisselâm’ın duâsının fezâilini gösteren Otuzbirinci Mektûbun Otuzbir Lem'adan Onbirinci Kısmının Birinci Kısmı’nı aldık ve okuduk.
208
Sevgili Üstadım! Bu kısım bizi o kadar mesrûr etti ki, ta'rifine muktedir değilim, Cenâb‑ı Hak sizden ebeden râzı olsun.
Bu risale kat'î bir varlıkla bu ümmete necât kapılarını açıyor ve bu zulümâtlı günlerin avdet etmemek üzere vedâ etmekte olduğunu ihbar etmekle beraber şâkirdlerini hep birden ve bir ağızdan münâcâta dâvet ediyor.
Sevgili Üstadım! İstikbâlimizi, nur deryâsından fışkıran nücûm‑misâl nurlarla aydınlatan ve bu kasvetli ve karanlıklı ve kâbuslu günlerimizde kat'î bir ümîdle yaşatan ve herbir risalede lemeân eden yeni bir başka nurla yüzümüzü güldüren Cenâb‑ı Vâcibü'l-Vücûd Hazretlerine bî‑hesâb şükrümüzü takdim ederken, sevincimizi katlayan Üstadımızın vürûduna sabırsızlıkla intizarımızı arz ederim efendim.
Ahmed Husrev
131. Bu zamanda dalâlet ve gaflete karşı pek çok manevî kuvvete muhtacız
Said Nursî’nin bir fıkrasıdır
Kardeşim Husrev, Lütfi, Rüşdü!
Size Üstad ve talebeler ve ders arkadaşları içinde fâide verecek bir fikrimi beyân edeceğim, şöyle ki:
Sizler – haddimin fevkınde – bir cihette talebemsiniz ve bir cihette ders arkadaşlarımsınız ve bir cihette, muîn ve müşâvirlerimsiniz.
Azîz kardeşlerim! Üstadınız lâyuhtî değil… Onu hatâsız zannetmek hatâdır. Bir bahçede çürük bir elma bulunmakla bahçeye zarar vermez. Bir hazinede silik para bulunmakla, hazineyi kıymetten düşürtmez. Hasenenin on sayılmasıyla, seyyienin bir sayılmak sırrıyla insaf odur ki, bir seyyie bir hatâ görünse de sâir hasenâta karşı kalbi bulandırıp i'tirâz etmemektir. Hakàika dair mesâilde külliyatları ve bazen de tafsilâtları sünûhât‑ı ilhâmiye nev'inden olduğundan hemen umumiyetle şüphesizdir, kat'îdir. Onların hususunda sizlere bazı müracaat ve istişârem, tarz‑ı telâkkisine dairdir. Onlar hakikat ve hak olduklarına dair değildir. Çünkü, hakikat olduklarına tereddüdüm kalmıyor.
209
Fakat münâsebât‑ı tevâfukiyeye dair işâretler, mutlak ve mücmel ve küllî sûrette sünûhât‑ı ilhâmiyedir. Tafsilât ve teferruâtta bazen perîşan zihnim karışır, noksan kalır, hatâ eder. Bu teferruâtta hatâm, asl’a ve mutlak’a zarar îrâs etmez. Zâten kalemim olmadığından ve kâtib her vakit bulunmadığından tâbiratım pek mücmel ve nota hükmünde kalır, fehmi işkâl eder.
Biliniz, kardeşlerim ve ders arkadaşlarım! Benim hatâmı gördüğünüz vakit serbestçe bana söyleseniz mesrûr olacağım. Hattâ başıma vursanız, Allah râzı olsun diyeceğim. Hakk’ın hatırını muhâfaza için başka hatırlara bakılmaz. Nefs‑i emmârenin enâniyeti hesabına Hakk’ın hatırı olan bilmediğim bir hakikati müdafaa değil, – ale'r‑re'si ve'l-ayn – kabûl ederim.
Bilirsiniz ki; şu zamanda şu vazife‑i îmâniye çok mühimdir. Benim gibi zaîf, fikri çok cihetlerle inkısam etmiş bir bîçâreye yüklenmemeli, elden geldiği kadar yardım etmeli. Evet, mücmel ve mutlak hakàika; biz, zâhirî vesile olup, çıkıyor. Tanzim ve tasfiye, tasvir ise kıymetdâr, muktedir ders arkadaşlarıma aittir. Bazen onlara vekâleten tafsilâta, tanzimâta girişiyorum, noksan kalıyor.
Bilirsiniz ki, yaz mevsiminde dünya gafleti ziyâde hükmeder. Ders arkadaşlarımızın çoğu fütûra düşüp ta'tîl‑i eşgâle mecbur oluyor. Ciddi hakàik ile tam meşgul olamıyor. Cenâb‑ı Hak kemâl‑i Rahmetinden iki senedir ciddi hakàika nisbeten yemişler, fâkiheler nev'inden tevâfukât‑ı latîfe ile ezhânımızı taltif etti, zihnimizi neş'elendirdi. Kemâl‑i merhametinden o tevâfukât‑ı latîfe meyveleriyle, ciddi bir hakikat‑i Kur'âniyeye zihnimizi sevk etti ve rûhumuza, o meyveleri gıdâ ve kût yaptı. Hurma gibi, hem fâkihe hem kût oldu. Hem hakikat, hem zînet ve meziyet birleşti…
210
Kardeşlerim! Bu zamanda dalâlet ve gaflete karşı pek çok manevî kuvvete muhtacız. Maatteessüf, ben şahsım itibariyle çok zaîf ve müflisim. Hàrika kerâmâtım yok ki, bu hakàikı onunla isbât edeyim ve kudsî bir himmetim yok ki, onunla kulûbu celb edeyim. Ulvî bir dehâm yok ki, onunla ukùlü teshìr edeyim. Belki, Kur'ân‑ı Hakîm’in dergâhında, bir dilenci hàdim hükmündeyim. Bu muannid ehl‑i dalâletin inâdını kırmak ve insafa getirmek için, Kur'ân‑ı Hakîm’in esrârından bazen istimdâd ederim. Kerâmât‑ı Kur'âniye olarak, tevâfukâtta bir ikram‑ı İlâhî hissettim, iki elimle sarıldım.
Evet, Kur'ân’dan tereşşuh eden İşârâtü'l‑İ'câz ve Risale‑i Haşir’de kat'î bir işâret hissettim. Emsâlleri bulunsun bulunmasın bence bir kerâmet‑i Kur'âniye’dir. İşârâtü'l‑İ'câz’ın bir sahifesine dikkat ettik; satırların başında bütün hurûfât ikişer ikişer olup, hàrika bir intizam ile hurûfâtın vaz' edildiğini gördük. Onuncu Söz’de medâr‑ı tevâfuk (3, 4, 5, 6) rakamları, herbirisi 13’te ittifakları; o 13’ün de, Altıncı ve Sekizinci, mahrem Dördüncü Remizlerde mühim bir esrâr anahtarı olduğunu gördük. Bunda şübhemiz kalmadı ki, kağıt üzerinde dâima kalacak bir kerâmet‑i Kur'âniye’dir, bir ikram‑ı İlâhîdir ve doğrudan doğruya, risalenin ve îmân‑ı Haşrin tasdikine bir imza telâkki ettik. Havada uçmak, su üzerinde yürümeğe benzemiyor. Onlar muvakkat, hem şahsın kemâline ve ihtiyarına, belki istidrâca verilebilir. Doğrudan doğruya hakikate – hususan bu zamanda – hizmet edemiyor.
Her ne ise, bir küçük mes'ele münâsebetiyle çok konuştum ve çok da isrâf ettim. Ahbabla fazla konuşmak merğûb olduğundan inşâallâh bu isrâf affolur.
Kardeşiniz Said Nursî
211
132. Kuleönlü Sarıbıçak Mustafa Hulûsî’nin, on fıkra yerine geçecek tek birinci fıkrasıdır
Biraderzâdem merhum Abdurrahman’ın vefâtını müteâkib yanıma gelip, kuvvetli emârelerle Abdurrahman’ın yerine bana gönderildiği kalbime ihtar edilen, gayet çalışkan ve hàlis kardeşlerimizden, elmas kalemli, Kuleönlü Sarıbıçak Mustafa Hulûsi’nin, on fıkra yerine geçecek tek birinci fıkrasıdır.
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ الْقُرْاٰنِ وَاَسْرَارِهَا
Ey Benim Muhterem Üstadım!
Âciz talebeniz, küre‑i arz içerisinde rûhum bazen şarka, bazen cenûba, bazen garba, bazen şimâle, bazen semâya giderdi. Acaba yardım ne taraftan erişecek diye beklerdim. Rûhum bir mürşid‑i ekmel taharrî ederdi. Aramak üzere iken bana ilhâm olundu ki: “Mürşidi sen uzakta arıyorsun, pek yakınında bulunan Bediüzzaman vardır. O Zâtın Risale‑i Nuru müceddid hükmündedir. Hem aktâbdır, hem Zülkarneyn’dir, hem âhirzamanda gelecek İsâ Aleyhisselâm’ın vekilidir; yani müjdecisidir.” denildi. Bunun üzerine Üstad‑ı muhteremin nezdine vardım. Risaleleri, bize yazmak için emir verdi. Ben de onbeş kadar Sözler’den yazdım ve okuyorum. İsti'dâdım kısa, fikrim müşevveş olduğundan, risalelerden hakkıyla istifade ve istifaza edemiyordum.
Bilâhare, Yirmiikinci Mektûb’u verdiniz yazdım. Bir‑iki defa arkadaşlarımla okudum. Âciz talebenizin maddî ve manevî onbeş yaşından beri, mâzide birikmiş olan küflü yaralarını tedâvi etti Elhamdülillâh. Bunun üzerine bir rüya gördüm. Rüya budur:
212
Menâmda, kıbleye karşı bir vilâyete gittim. O vilâyette gezerken, iki büyük acîb fabrikaya rastgeldim. Bu fabrikalar, dünyadaki fabrikalara benzemiyor ve hem de bu fabrikalar insanın sağ cenâhına geliyor. İkisinin de sâhibleri yok. İçerisine girdim; fabrikanın biri büyük, biri küçük. Bu küçük fabrikayı ben idare ederim diye, ona sâhib oldum…
Bunun üzerine bir rüya daha gördüm:
Kıbleye karşı uzun bir kışla ve kışlanın içinde büyük bir fırın var. Ben de o fırının dâiresindeyim ve ayak üzereyim. Karşımda, gençlerden ehl‑i takvâ, Süleyman isminde bir genç vardı. Ve sağ tarafımda yine gençten, İsmail isminde birisi vardı. Buna binâen, ale't‑tahmin yüz kadar gençler, o fırının dâiresinde sağımda ve solumda ayak üzre idiler. Hayret ettim. Bunun üzerine büyük bir zât geldi, gençlerin önüne ufacık bir mendil serdi. O mendil üzerinden, dört köşe haşhaşlı ekmeği gençlere birer birer dağıttı. Bilâhare, o mendilin içinden birer avuç da kuru üzüm dağıttı. Bakıyorum; o mendilden üzüm ve ekmek tükenmedi. Hayret ettim. Bana denildi ki, bu mübârek zât, Said Nursî’dir. Ben de anladım ki; bu hàrika iş aktâblarda bulunur dedim, uyandım.
Bunun üzerine risaleleri devam üzre yazmakta iken, Allah’ın tevfiki ve Üstad‑ı muhteremin himmeti erişti. Çok çok istifade etmeye başladım. Bilâhare, bütün o rüyamda gördüğüm gençler, etrafıma toplandı. Herbirisi bana arkadaş ve Kur'ân’a talebe oldular.
Ve bir de bizim memleketin insanları, bir parça ehl‑i tarîkat ve ehl‑i takvâdır. Memleketimizde zâhir ve bâtın hocası olmadığından şeytana ve nefse çok defa hedef oluyorduk ve evhâm içinde boğuluyorduk. Risaleleri okudukça, şeytan‑ı laîn ve nefsin hilelerini ve evhâmlarını Cehennem’in dibine atıyordu. Risaleleri okurken çok arkadaşlar, çok hayrette kalırlardı. “Bu koca Bedî', bu lü'lü'‑misâl bu sözleri, bu kelimeleri nereden buluyor?” diye birbirimize çok defa diyorduk. Lisânına baksan, bir şey istifade edilmez gibi görünüyor. Hâlbuki, “söyledikleri hep hikmettir. Nazarımıza dehşet veriyor, nur serpiyor. (Hâşiye)” diye, tekrar tekrar iştiyakla okuyorduk. Bunun üzerine, “Risaletü'n‑Nur ve Mektûbatü'n‑Nur, okuyanlara bir iksîr‑i a'zamdır.” diye hükmettik.
213
Muhterem Üstadım, maddî ve manevî yaraları bulunan bu yüz arkadaşımın yaralarını, risaleler tedâvi ediyor. Hattâ, bazen bizden uzak olanlar evhâma boğulur, gelirler; âciz talebeniz bir risale okursam evhâmını kaldırır giderlerdi. Cenâb‑ı Hak, Feyyâz‑ı Mutlak ve Hallâk‑ı Azîm, mevcûdât ve câmidât ve zerreler adedince sizden râzı olsun. Âmîn…
Yarın Mahşerde, herkesten evvel Resûl‑i Ekrem ve Nebi‑yi Muhterem Efendimiz Hazretlerinin şefâatine mazhar ol, inşâallâh‥ âmîn.
Bu gençlerin her gün, her saat duâsını alıyorsunuz. Ve herbir risaleyi okurken, en aşağı sekiz‑on kadar arkadaş bulunuyor. Hâlbuki bu fitne‑i âhirzamanda, bu gençlerin bir araya gelip hak söz dinlemeleri pek mühimdir ve medâr‑ı şükrândır.
Bu âciz talebeniz Arabî görmemiş ve medrese hiç görmemiş. Eskiden yazılmış Türkçe kitapları okurdum, maddî ve manevî yaralarımı tedâvi edecek ilâç bulamazdım. Rûhum ve kalbim çok çırpınıyordu. Öyle bir dereceye gelirdim ki; her saat kendimi intihar etmeğe karar verirdim. “Acaba hâlim nedir ve ne olacak? Mürşid‑i kâmil nerede bulabilirim?” diye çok merak eder ve ye's içerisinde kalırdım.
Cenâb‑ı Hak nasıl ki, Cehennem gibi bir zaman içinde Cennet gibi bir zamanı halk eder ve her zamana lâyık çareleri icâd eder ve her yaraya muvâfık ilâcı ihsân eder… Öyle de, bu medresesiz zamanımızda bizim gibi yaralılara – Üstad‑ı muhterem vâsıtasıyla – risaleleri Türkçe olarak te'lif ettiriyor. Buna ne kadar şükredeyim‥ Lâyuadd ve lâyuhsâ Cenâb‑ı Hakk’a şükürler olsun ve Üstad‑ı muhteremi de Kur'ân hizmetinde muvaffak edip iki cihanda azîz eylesin, âmîn.
214
Ben hiçbir Arabiyât görmeden, medresede beş‑on sene okumadığım hâlde; yalnız risaleleri yazıp ciddiyetle okudum. Kendimi yirmi sene medresede okumuş gibi tahayyül ediyorum. Sebebi ise bu âcizin, bu fakirin, bu miskinin nezdine çok Arabiyât hocaları geliyor ve benim okuduğuma hayret ediyorlar. Evvelden mürşid‑i kâmil terbiyesi görmüş insanlar geliyorlar, benden işittikleri kelimelere meftûn oluyorlar. Çok hocalar, iki diz üzerine gelip “Risale okuyuver.” diyorlar.
Eğer sesim erişse idi, olanca kuvvetimle bağırarak, küre‑i arzdaki gençlere diyecektim: “Risaleleri ciddi okumak ve yazmak, yirmi sene medresede okumaktan fâiktir ve daha menfaatlidir.” Medresede okumaktaki maksad; evvelâ kendini kurtarıp, sâniyen Ümmet‑i Muhammed’i kurtarmağa çalışmak değil mi? Risaletü'n‑Nur ve Mektûbatü'n‑Nur, yirmi senelik medrese ilmini veriyor, i'tikàdındayım.
Ve herbir risale, tek başıyla bir mürşid‑i ekmeldir. Kalbi bozulmamış herhangi genç, bir risaleyi alıp dikkatle ve teslîmiyetle okusa dâire‑i inkıyada geliyor, ıslah oluyor. Herhangi bir maddiyûn bir risaleyi alıp okursa îmân etmezse de hiçbir bahâne bulamıyor. Herhangi bir dinsiz okusa ve tamam mânâsıyla anlasa îmâna geliyor. Herhangi bir feylesof okusa “Bundan daha yüksek akıl olamaz ve akıllar toplansa bunun fevkıne çıkamaz, akıl buna yol bulamaz.” diyor. Risale‑i Nur, lisân‑ı hâl ile Avrupa meftûnu bulunan tek gözlü deccâla, “Ya îmân et, yâhut bütün dünyanın maskarası olacaksın.” diyor.
Şimdi azîz ders kardeşlerim, bu fakir, bir tane mürşid‑i ekmel ve kutub ararken Cenâb‑ı Hakk’ın ihsânıyla, keremiyle, lütfuyla, rahmetiyle, Üstad‑ı muhteremin sa'yi ile yüz ondokuz mürşid‑i ekmel ve kâmil buldum. Risaletü'n‑Nur ve Mektûbatü'n‑Nur, yüz ondokuz adediyle, herbirisi birer mürşid‑i ekmeldir ve aktâbdır.
Ey maddî ve manevî yaralı olan genç kardeşlerim! Ve ey mürşid‑i ekmele muhtaç olan ehl‑i tarîkat kardaşlarım!
215
Şeyh Abdülkadir‑i Geylânî ve Şah‑ı Nakşibend, İmâm‑ı Rabbânî, İmâm‑ı Gazâlî, Muhyiddin‑i Arabî, Mevlâna Hâlid (Radıyallahu Anhüm, Kaddesallâhu esrârahüm) Hazretlerinin derece‑i kemâlâtları, merâtib‑i îmânları Risalelerde ve Mektûbat’ta vardır. (Hâşiye)
Ey kardeşlerim ve ey halifeler! Tarîkatın ve hakikatin müntehâsını anlamak isterseniz; Risaleleri ciddiyetle okuyun. Bâlâdaki zâtların arkasında gidersiniz ve yüksek îmânlarına yaklaşırsınız.
216
Ey ehl‑i tarîkat kardeşlerim, bilhassa sizlere çok ricâ ediyorum, Risaleleri bir defa okuyunuz. Risaletü'n‑Nur ve Mektûbatü'n‑Nur’un herbir satırında bir kitabın te'sirini bulamazsanız, bana ne derseniz deyiniz, kabûl ediyorum.
Tekrar çok tavsiye ediyorum, okuyun, okuyun! Okudukça, Risaleler feyz‑âver nurları saçıyorlar. Okudukça iştiyaka getiriyorlar, usanç vermiyorlar. Başka kitapları bir‑iki defa okusan insana usanç veriyor. Hâlbuki Risaleler öyle değil, okudukça başka başka îmân hâlleri telkin ediyorlar…
217
Döneceğim bâlâdaki rüyanın tâbirine; aklım yetiştiği kadar tâbir edeceğim, Allah hayretsin:
Biri büyük, biri küçük fabrikadan, büyük fabrika ise; Üstad‑ı muhteremdir. Fabrikanın içerisinde bulunan acîb ve garîb, bedî' âletler ise bu zamana kadar hiçbir imâmın söylemediği kelimeleri ve îmân telkinâtlarını yapan Risaletü'n‑Nur eczâlarıdır. O küçük fabrika ise; Risale‑i Nurları kim okuyup yazarsa, o dahi küçük fabrikaya benzeyecek. İçerisindeki bedî' âletler ise Risale‑i Nurun düsturları, hakikatleri ve mesâil‑i îmâniyedir; okuyan ve yazan insanlar, öyle kuvvetli, sarsılmaz îmânları bulacaklardır. Fabrika hareketi ise, Risaleleri okuyup yazan adamların kemâl‑i şevk ve heyecanla çalışmalarıdır. Görmüş olduğum vilâyet ise velâyet‑i kübrâ yollarını gösteren Risale‑i Nurdur.
Bu rüyayı takviye için, bir rüya daha söyleyeceğim:
Menâmda, İstanbul’a yaya olarak iki defa gittim. İstanbul’a vardığımda, dükkânları hep açıktır, içinde sâhibleri yoktur, dükkânların içinde – sandıklarda – büyük büyük mıhlar gördüm ve başka demir parçaları da vardı. Bunun üzerine manevî rahmet yağarken, İstanbul’dan yaya olarak avdet ettim…
Allâhu a'lem, bunun tâbiri de, dünyada İstanbul büyük ve güzel memleket olduğu gibi; öyle de Risaleler ve Mektûbatü'n‑Nur velâyet‑i kübrâ yollarını gösterir. Demir gibi kuvvetli, elmas mıhlar gibi hakikatin bürhânlarını, satışa çıkaran ve her Risale bir kudsî dükkân hükmüne gelen bir meşher‑i nurânîdir. O sergide, îmânî nurlar teşhîr ediliyor. Ve velâyet‑i kübrâ yollarını gösterdiğini, iki kere iki dört eder derecesinde kanâatim gelmiştir.
İkinci gördüğüm rüyanın tâbiri, Allâhu a'lem böyle olsa gerektir: Kıbleye karşı kışla ise manevî, Allah’a asker olan gençlerin Isparta Vilâyeti’ndeki geniş dershânelerine işârettir. Ekmeği dağıtan zât ise, Üstad‑ı muhterem Said Nursî’dir. Ve ekmek pişiren fırın ise Üstadımın hususî medresesidir. Fırının ekmeğinin müşterileri ise; risaleleri okuyup, lezzetini anlayan benim gibi ve arkadaşlarım gibi ﴿هَلْ مِنْ مَز۪يدٍ﴾ diyenlerdir.
218