111
64. Risale‑i Nur deryasındaki lezzet ve saadetin dünyada hiç emsalini görmedim
Altı sene bana kemâl‑i sadâkatle hasbî olarak hizmet eden ve hàrika olarak benim gibi bir asabî adamı hiçbir vakit gücendirmeyen ve müsvedde kâtibliğini dâima yapan Süleyman Efendi’nin fıkrasıdır
Efendim Hazretleri!
Evvelâ mübârek ellerinizi öper, mukaddes duâlarınızı beklerim. Fakir hademeniz ve talebeniz ve kardeşiniz olan Süleyman, şimdiye kadar te'lif olunan mübârek Nurları birer birer mütâlaa ederek herbirisinden ayrı ayrı ve büyük nurlu güneş gibi ışıklar gördüm ve çok büyük istifade ettim. O nurlar uhrevî yolumu irâe ettiler; Allah sizden râzı olsun. Âhiret yolunda bulunan çok noksanlarımı gösterdiler, teşekküründen âcizim. O nurları temsîl ve tasvir edecek kudreti kendimde görmediğimden, rûhumu yoklayarak hissiyat‑ı kalbiyemi şöyle tasvir etmeğe – min gayrı haddin – cür'et eyleyeceğim. Hatâ vâki olursa da affımı istirham ediyorum.
112
Efendim! Görmüş olduğum Risale‑i Nur deryâsındaki lezzet ve saâdetin dünyada hiç emsâlini göremediğim gibi, kendi vicdânî muhâkemem neticesinde kat'iyyen anladım ki; o risaleler herbiri başlı başına ve ayrı ayrı birer tefsir‑i Kur'ân’dır. Mahlûkat içerisinde hilkaten insan şeklinde ve hakikat noktasında insaniyetten sukùt eden ve serâpâ manevî yaralar içinde bulunan insanlara bu Nurların mütâlaası, serî şifâlı bir ilâç ve yaralarına gayet nâfi' bir tiryâk ve merhem olduğunu ufacık karîhamla anlayabildim. Bu Nurların kıymetini zaman gösterecek ve dillerde destan olarak şark ve garbı gezecek i'tikàdındayım. Ve inşâallâh Avrupa’ya karşı dahi Kur'ânın ne kadar parlak bir güneş olduğunu gösterecektir.
Tekrar ellerinizi öperek, duânızı isterim efendim hazretleri.
Talebeniz Süleyman
65. İ'câz‑ı Kur'ân’ın yüksekliği hakkında ne yazsam azdır
Şu fıkra, aklen Hulûsi, kalben Sabri, vicdânen Husrev hükmünde olan Re'fet Bey’in mektûbudur
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Bu defa Süleyman Efendi vâsıtasıyla Yirmibeşinci Söz’ü tashih olunmak üzere huzur‑u àlînize takdim ediyorum. İ'câz‑ı Kur'ân, elhak bir şâheserdir. İhtiva ettiği hayret‑bahş hakàik itibariyle âsâr‑ı àliyenizin en mühimmidir. Mu'cizât‑ı Ahmediye’yi okudum. Çok mükemmel ve rûha ulviyet ve inkişaf bahşeden çok kıymetdâr bir eserdir. Şu kadar ki, Mu'cizât‑ı Ahmediye’nin en büyüğü Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân olduğuna göre, i'câz‑ı Kur'ân’ın rûhumda husûle getirdiği tebeddülât ve münderecâtından ettiğim istifade çok azîmdir.
113
Bu eserinizle ﴿وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا ف۪ي كِتَابٍ مُب۪ينٍ﴾ âyet‑i celîlesinin muhtevî olduğu şümûllü ve pek azametli olan maânî‑i ulviye isbât edilmiş oluyor. Bugünkü terakkiyât‑ı fenniye ve ihtirâât‑ı beşeriyeyi kendi mahsulât‑ı fikriyeleri addeden ve bir hazine‑i hakàik olan Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ı mühmel bırakarak Avrupa’dan ilim ve irfan dilenciliği yapan ve akıllı geçinen gâfiller, beşerin dünyevî ve uhrevî saâdetini te'min edecek maâliyât ve desâtir‑i muazzama ile memlû bulunan bu âsâr‑ı muhteşemeyi bir nazar‑ı insaf ve bir teyakkuz‑u ârifâne ile mütâlaa etselerdi, dalmış oldukları hâb‑ı gafletten pek çabuk uyanacaklardı. Fakat heyhât, bizler arpa ambarı içinde açlıktan ölen tavuklara benzeriz. Elimizde bir mecmua‑i hakàik dururken ona karşı göz yumar ve başkalarından istiâne ederiz.
İ'câz‑ı Kur'ân’ın yüksekliği hakkında ne yazsam azdır. Kalemim onu tavsiften âcizdir. Kudret‑i kalemiyem olsaydı hakkını vermeye çalışırdım; olmadığı için âcizâne olarak sözümü kesiyorum. Kemâl‑i hürmetle mübârek ellerinizden öper ve Hizmet‑i Kur'ân’da sâbit olmam hakkındaki duânızı taleb ve istirham ederim, efendim.
Re'fet
114
66. Kalp ve gönlüme âciz kalemim ve kalbim tercüman olamıyor
Binbaşı merhum Âsım Bey’indir
Envâr‑ı Kur'âniye mîzan ve bürhânlarından ve kıymeti takdir edilemeyen Sözler nâmındaki risale‑i şerîfeler fakiri ihyâ ediyor, kalbimi nurlandırıyor.
﴿هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي﴾ Çoktan beri aramakta iken lehü'l‑hamd Cenâb‑ı Hak Sözler’i bu fakire ihsân buyurdu. Kalb ve gönlüme âciz kalemim ve kàlim tercümân olamıyor.
Âsım
67. Yirmi Yedinci Mektub bir meclis‑i nuranîdir
Bahtiyar Kardeşim Husrev!
Şu Risale, (❋) bir meclis‑i nurânîdir ki, Kur'ân’ın şu münevver, mübârek şâkirdleri, içinde birbiriyle ma'nen müzâkere ve müdâvele‑i efkâr ediyorlar. Ve yüksek bir medrese salonudur ki, Kur'ân’ın şâkirdleri onda herbiri aldığı dersi arkadaşlarına söylüyor. Ve Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın hazine‑i Kudsiyesinin sandukçaları olan Risalelerin satıcı ve dellâllarına muhteşem ve müzeyyen bir dükkân ve bir menzildir. Herbiri aldığı kıymetdâr mücevherâtı birbirine ve müşterilerine orada gösteriyor. Bârekallâh sen de o menzili çok güzel süslendirmişsin.
Said Nursî
115
Yirmiyedinci Mektûbun Üçüncü Zeyli
68. Nur Risalelerine çok müştak ve onların mütalâasından intibaha düşen bir doktora yazılan mektup
Said’in bir fıkrasıdır
Nur Risalelerine çok müştâk ve onların mütâlaasından intibâha düşen bir doktora yazılan mektûbdur. Bu üçüncü zeyle çendan münâsebeti azdır, fakat kardeşlerimin fıkraları içinde bu da benim bir fıkram olsun.
﴿﷽﴾
Merhaba ey kendi hastalığını teşhîs edebilen bahtiyar doktor, samîmî ve azîz dostum!
Senin harâretli mektûbunun gösterdiği intibâh‑ı rûhî şâyân‑ı tebriktir. Biliniz ki, mevcûdât içinde en kıymetdâr, hayattır. Ve vazifeler içinde en kıymetdâr; hayata hizmettir. Ve hidemât‑ı hayatiye içinde en kıymetdârı; hayat‑ı fâniyenin hayat‑ı bâkiyeye inkılâb etmesi için sa'y etmektir. Şu hayatın bütün kıymeti ve ehemmiyeti ise; hayat‑ı bâkiyeye çekirdek ve mebde' ve menşe' olması cihetindedir. Yoksa hayat‑ı ebediyeyi zehirleyecek ve bozacak bir tarzda şu hayat‑ı fâniyeye hasr‑ı nazar etmek; ânî bir şimşeği, sermedî bir güneşe tercih etmek gibi bir dîvâneliktir.
Hakikat nazarında herkesten ziyâde hasta olan, maddî ve gâfil doktorlardır. Eğer eczâhâne‑i kudsiye-i Kur'âniye’den tiryâk‑misâl îmânî ilâçları alabilseler, hem kendi hastalıklarını, hem beşeriyetin yaralarını tedâvi ederler. İnşâallâh, senin şu intibâhın senin yarana bir merhem olduğu gibi seni dahi doktorların marazına bir ilâç yapar.
116
Hem bilirsin, me'yûs ve ümîdsiz bir hastaya manevî bir tesellî, bazen bin ilâçtan daha ziyâde nâfi'dir. Hâlbuki, tabiat bataklığında boğulmuş bir tabib, o bîçâre marîzin elîm ye'sine bir zulmet daha katar. İnşâallâh bu intibâhın seni öyle bîçârelere medâr‑ı tesellî eder, nurlu bir tabib yapar. Bilirsin ki; ömür kısadır, lüzumlu işler pek çoktur. Acaba benim gibi sen dahi kafanı teftiş etsen, ma'lûmâtın içinde ne kadar lüzumsuz, fâidesiz, ehemmiyetsiz, odun yığınları gibi câmid şeyleri bulursun. Çünkü ben teftiş ettim, çok lüzumsuz şeyleri buldum. İşte o fennî ma'lûmâtı, o felsefî maârifi; fâideli, nurlu, rûhlu yapmak çaresini aramak lâzımdır. Sen dahi Cenâb‑ı Hak’tan bir intibâh iste ki, senin fikrini Hakîm‑i Zülcelâl’in hesabına çevirsin, tâ o odunlara bir ateş verip nurlandırsın. Lüzumsuz maârif‑i fenniyen, kıymetdâr maârif‑i İlâhiye hükmüne geçsin.
Zekî dostum! Kalb çok arzu ederdi; ehl‑i fenden envâr‑ı îmâniyeye ve esrâr‑ı Kur'âniyeye iştiyak derecesinde ihtiyacını hissetmek cihetinde Hulûsi Bey’e benzeyecek adamlar ileri atılsın. Hem mâdem Sözler senin vicdânınla konuşabilirler. Herbir Söz’ü, şahsımdan değil, belki Kur'ânın dellâlından sana bir mektûbdur ve eczâhâne‑i kudsiye-i Kur'âniye’den birer reçetedir farzet. Gaybûbet içinde hâzırâne bir musâhabe dâiresini onlar ile aç.
Hem arzu ettiğin vakit bana mektûb yaz. Ben cevab yazmazsam da gücenme. Çünkü eskiden beri mektûbları pek az yazarım. Hattâ üç senedir kardeşimin çok mektûblarına karşı bir tek yazdım.
Said Nursî
117
69. Nurların şu mu’ciznüma kerametlerini Mir’at‑ı Muhammediye (asm) ile müşahede edebiliriz
Sabri’nin fıkrasıdır
Eyyühe'l‑Üstadü'l-A'zam!
Bilhassa dest ve dâmen‑i mübâreklerinizi bûs edip, her ân ve zaman muhtaç bulunduğum daavât‑ı Üstadânelerini niyâz eylerim. Bir hafta evvel Süleyman Efendi kardeşim vâsıtasıyla irsâl buyurulan envâ'‑ı iltifatı şâmil lütûfnâme‑i ekremîlerini, kemâl‑i meserretle alarak mefharetle okudum. Bir fıkrasında tevâfukât‑ı gaybiye hakkındaki kanâat‑ı âcizânem suâl buyuruluyor. “Neam sadakte, eyyühe'l‑Üstadü'l-muhterem!” kelimeleriyle icâbet ediyorum. Zîra, şu tevâfukât‑ı gaybiye-i acîbe, bil'umum bahr‑i muhît-i nurun talebelerini ve hattâ talebelerin cemâat‑i müstemialarını mest ve hayran ve medyûn‑u secde-i şükrân bırakmıştır. Nurların şu mu'ciz‑nümâ kerâmetlerini, ancak ve ancak mir'ât‑ı Muhammediye (A.S.M.) ile müşâhede edebiliriz.
Bu hakikatin diğer bir muarrifi olan:Âyinedir bu âlem, herşey Hak ile kàimMir'ât‑ı Muhammed’den Allah görünür dâim. (Hâşiye)
Şu iki mısra‑ı mânidârı, perîşan arîzamı şereflendirmek niyetiyle dercediyorum. Bu fakir ve âciz talebeniz, şu hayret‑fezâ kerâmet‑i Kur'âniye’yi ve i'câz‑ı Nebeviyeyi müşâhede ettiğim günden beri, bu bâbda çok derin düşüncelere dalıyorum ve şu tevâfukât‑ı acîbeye müşâbih tevâfukât, başka kitaplarda bulunur mu maksadıyla çok temâşâ ediyorum, göremiyorum. Görülse de pek nâdir bir hâldedir. Şu hâlde tevâfukât‑ı gaybiye, bir kerâmet‑i aleniye olarak endâmını Nurlarda izhâr ediyor ve lisân‑ı hâl ile beşere hitâben diyor ki: “Ey benî Âdem! Şu sisli asırda dalâleti ref' ve selbedip necât ve saâdet bahşedecek ve dimağınızdaki semli kokuları, (❋) verd‑i Muhammedî’ye tebdil edecek ve en kestirme ve son derece muhkem ve müstakîm bir tarîk‑ı selâmet ve necâta sevkedecek, pek çok kerâmât ve i'câzını gösteren, bizim bulunduğumuz deryâ‑yı nurânîdir. Ve âtiyen daha nice âsâr‑ı hafiye tezâhür edecektir.” diye nidâ ediyor.
118
Müsâade‑i fâzılâneleriyle bir ma'ruzâtım daha var. Fakat bu cihette, şahsımı istisna ederek merâmımı arzedeceğim. Bendeniz Nurların müştâk müşterilerinde, daha doğrusu yanık talebelerinde, bir tevâfuk‑u fevkalâde görüyorum. Çünkü enâniyet ve nefsâniyetin şiddetle hüküm‑fermâ olduğu şu asırda, hepsinin derece‑i ihtiyaç ve iştiyakı bir, kâffesinin ahlâk ve etvârı bir, umumunun tarz‑ı telâkkisi bir ve yekdiğerine karşı “ahin lieb ve ümm”den (kardeş, baba ve anadan) daha kavî bir râbıta‑i hakîkiye ile merbût; samîmiyet ve hakikat‑perverlikte, âdeta yekdiğerine müsâbaka eder derecede ciddi ve hàlis; kardeşlikte takib ettikleri hat ve hareket bir ve daha pek ziyâde birbirine benzeyen tullâb‑ı Nurâniyenin bu hàrika hâllerini de ayrıca bir tevâfukât‑ı gaybiye sırasında görüyorum. Zîra, İstanbul’dan, İzmir’den, Aydın’dan, Kütahya’dan, Isparta’dan, Eğirdir’den ilâ âhir‥ muhtelif beldelerden seçilip, bir safta mukayyed bulunan talebelerin aynı hàssaları hâiz olmaları, câlib‑i nazar-ı dikkat olsa gerektir, zannederim Efendim Hazretleri.
Sabri
119
70. Bazen Nurları düşünüp, hakikaten pek çok hakaik ve hikmetleri ihtiva ettiklerini görüyordum
Sabri’nin fıkrasıdır
Lütûfkâr ve İnâyetkâr Üstadım Efendim Hazretleri!
Ramazan‑ı Şerîfin onuncu Cumartesi günü, saat onbir buçukta, herbir nüktesi nâmütenâhî hikmet ve hakikat müjdelerini hâvî ve mübeşşir, dokuz nükteli Ramazaniye’yi aldım. Rûhumun fevkalâde muhtaç ve müştâk bulunduğu ve nazîrsiz eser‑i pür-nuru, o gece kemâl‑i fahir ve sürûrla yazdım ve aslını yine Nis’li Hâfız Mahmud Efendi’ye teslîm ettim. Hakkı Efendi’ye götürdü. Ertesi sabah istinsah ettiğim risaleyi bir daha dikkatli okuyarak, hattımın tevâfukunu tashih ve Ali Efendi’ye ait bir mektûb yazdım. Tam imza edeceğim esnâda, İslâmköyü’nden bu vazifeye ma'nen memur bir adam geldi, Ali Efendi’ye gönderdim. Ve şu ümîdin fevkınde ânî olarak gelen vâsıta‑i irsâl, eserin kudsiyetine sarîh ve bâriz bir delil olduğuna şübhe kalmadı.
Üstad‑ı azîzim! Bazen Nurları düşünüp, hakikaten pek çok hakàik ve hikmetleri ihtiva ettiklerini görüyordum. Yalnız şu şehr‑i rahmet ve mağfiretin ibâdâtından olan sıyâma ait bir mevzû açılmadığını görerek, Üstadıma bir arîza takdim etsem ve otuz günden ibaret olan Ramazan‑ı Şerîfe ait Otuzuncu Mektûb olmak üzere, bir niyâzda bulunmak emelinde iken, bir sebebe binâen şu arzumdan ferâğat ettim.
120
İşte bu defa Külliyat‑ı Nur’dan mebhus‑u anhâ risale, bu abd‑i âcize hitâben; “Senin kalbindeki hafî bir arzu ve hissin, bizim levha‑i manevîmizde gayet büyük harflerle yazılıdır ki, işte is'âf edildi.” tarzında bana ihsân buyuruldu. Fakir de, rûhumun mühim bir ihtiyacını te'min eden, binler hikmet ve müjdeli Ramazaniye’yi alarak, Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ı inzâl edene secdeler ve Nurlar dellâl‑ı àlîşânına hadsiz teşekkürler ile, borçlu olduğum duâ‑yı fâzılânelerine müdâvim bulunduğumu arzeylerim Efendim Hazretleri.
Sabri
71. Yirmi Yedinci Söz, Müslümanları sa’y ü gayrete ve bu ulvî dinin hizmetine teşvik ediyor
Ey Üstad!
Yirmiyedinci Söz, Müslümanları sa'y ü gayretin ve bu ulvî dinin hizmetine teşvik ediyor. Bu risale sanki ufukta bir hedef, ehl‑i îmân için de bir rehber.
Evet bu söz, kalbler içinde bir iştiyak, iştiyak içinde bir nur olmuş. Otuzüçüncü Mektûb ise otuzüç penceresiyle beraber, hakikat mâyesiyle yoğrulmuş bir varlık… Bu kıymetli eser ulviyet ve kudsiyet içinde, kuvve‑i idrakiyesiyle hissiz beşere hassâsiyet ve gaflet perdelerinden hakikati görmeyen nazarlara kuvvet; hak‑perest ehl‑i îmâna ise ulviyet bahş ediyor.
Hadsiz ihtiyaçlara düşen, zâhire aldanarak maddiyâta saplanan ve kendini lâkaydlık içinde ye'se düşüren zavallılar, bu mukaddes eserin kàri'i olsunlar, anlasınlar ki, nereye giderlerse, nereye bakarlarsa bir Hàlık‑ı A'zam’ın, bir Rahîm‑i Rahmân’ın dâiresinden, hududundan, kanunundan ve idaresinden harice çıkamazlar. Her mevcûdiyet, her vâkıa, her tahavvülât, her inâyet, her iltifat bir Kadîr‑i Zülcelâl’in yed‑i zabtındadır.
Demek oluyor ki, en ufak bir zerrede – Sâni'i ilân ettiği cihetle – koca bir kâinâtın saltanatının küçük nümûnesi mevcûddur, denilebilir.
Zekâi
121
72. On Yedinci Söz’ün mefhumu, nâmütenahî yükselen hakikatlerdir
Azîz ve Büyük Üstadım!
İki‑üç günlük sa'yimin mahsulünden doğan ve inâyet‑i Hak’la istinsaha muvaffak olduğum Onyedinci Söz’ü tashih için takdim ediyorum.
Ey yüce Üstadım! Onyedinci Söz ki; mefhûmu, nâmütenâhî yükselen hakikatlerdir. Yüzlerce teşekkür… Her Söz beşeriyetin mübtelâ olduğu mahfî emrâzı gösteriyor ve nurlarıyla teşhîs ederek tedâvi ediyor. Pekâlâ, pek ra'nâ anlıyorum ki, benim gibi yaralı, ma'nen zarar‑dîde olmuş bir genç için, muhtaç bulunduğum teselliyetkâr şeyler, hep Risale‑i Nurdandır. Kalbime tesellî nurlarını serpen Hàlık‑ı A'zam’a binlerce şükür…
Zekâi
73. Zekâi Bey’in Risale‑i Ahmediye bürhânlarını yazarken hissettiği tahassür ve hicran
Sözler, yani Risale‑i Ahmediye berâhinini yazarken, çok def'alar kalemimi elimden bırakıp, o Asr‑ı Saâdet’in ânlarının tahassürüyle, hicranıyla yandım. Bu hicrandan kalbim ağlamış, gönlüm coşmuş, rûhum vücûdumdan ayrılarak uzaklara gitmiş. Bana tesellî tuhfeleri getirmiş.
Öyle ya, azîz Üstad! Asr‑ı Saâdet’te değilsek, müştâkıyız. Bu bize kâfî. Hazret‑i Muhammed (A.S.M.)’ın bize bıraktığı muazzam bir mu'cizesi bugün elimizde değil mi? O kitab, bize, muhtaç ve müştâk bulunduğumuz saâdeti va'detmiyor mu? Ona hàlisâne sarıldığımız zaman muhtaç bulunduğumuz zevk‑i manevîyi bize vermiyor mu?
Evet azîz Üstadım! Bugün elimizde tuttuğumuz, gözümüzle gördüğümüz hakîki insanlara rehber olan o muazzam kitab, o büyük mu'cize ki, ben maddiyât içinde dünya cereyanında boğulmak üzere iken, beni onun ulvî sesleri ne güzel tesellî etmiş ve bana sarsılmaz bir istinâdgâh olmuştur. Hakka nâmütenâhî şükürler olsun.
122
Muhterem Üstad! Bana öyle geliyor ki, manevî saâdete küşâde bulunan rûhum, kıymetdâr Risaleleri okudukça, yazdıkça gitgide bir zevk‑i manevî, bir saâdet‑i ebedî hazırlıklarıyla coşacak. Coşkunluklarımın hayli devam ettiği oluyor.
Üstadım! İşte o zaman dünya, nazarımda bir hiçten ibaret kalıyor, ebediyete, sonsuza, saâdet âlemlerine atılmak istiyorum. İşte o dakikalar bu dünyayı bana verseler, bu tatlı hülyalarımın bir nebzesini bile vermek istemem. Def'olsun gençlik rüyalarının kâbuslu fırtınaları!
Üstadım, duânıza muhtacım.
Zekâi
74. Küçük Sözler kısa oldukları hâlde mefhumları büyük. Büyük hisler ve ulvî fikir bahşediyor
Fazilet‑meâb Üstadım!
Nur sabahı olan Risale‑i Nurdan Birinci, İkinci, Üçüncü, Beşinci, Altıncı, Yedinci, Sekizinci Söz’leri istinsah ederek berây‑ı tashih, taraf‑ı àlîlerine takdim ediyorum. Mezkûr Sözler ki; kısa oldukları hâlde mefhûmları büyük. Büyük hisler ve ulvî fikir bahşediyor. O Sözler ki; herbiri ayrı ayrı mecrâlardan cereyan ederek büyük bir deryâya dökülen berrak ve sâf ırmaklar gibi çağlıyorlar. İşte bendeniz, bu çağlayan ırmakların latîf ve ulvî seslerinden hayli derece istifade ediyor ve sonlarında, beşeriyetin başta âcizlerinin ibtilâ olduğu emrâza şifâ verici eczâlar istihsâl ediyorum. Kendisini acı, yoksulluk içerisinde bunalıyor zanneden ve muhayyilesi inkişaf edememiş kimseleri îkaz etmek emelini taşıdığıma emin olunuz.
Azîz Üstadım! Anlıyorum ki, kaybolmuş ümîdlerimin, hayatımın semâsında sönen yıldızlarımın ufûlüne teessüf edip bir fecr‑i sabah ararken, bir nur sîmâ, bir nur sabah karşımda parladılar. Allah sizden râzı olsun ki, kıymetli eserleriniz sâyesinde hayatın kıymet ve ehemmiyetini anladım. Bu sûretle kalbime bir istinâdgâh‑ı manevî buldum diye müstağrak‑ı sürûr oluyorum. Hemen Rabbim, Üstadımızı iki cihanda azîz ve gayelerine vâsıl eylesin. Âmîn!
Zekâi
123
75. Hiç mümkün mü ki, karşımda billûrî sular akıtan ulu pınarın suyundan kana kana içmek için acele etmeyeyim
Ey Azîz Üstad!
Vâkıa, emr‑i àlîleri Sözler’in yazılması hususunda acele edilmemesi idi; fakat hiç mümkün mü ki, karşımda billûrî sular akıtan ulu pınarın suyundan kana kana içmek için acele etmeyeyim. Ma'lûm‑u àlîleri, bendeniz bu hususta vazifelerde çok geç kaldım. Bu cihetleri vuzûh ile görüp idrak ederken mümkün mü ki, o ulu pınarın billûrî sularıyla elimi yüzümü yıkamayayım, kalbimi parlatmak için isti'câl göstermeyeyim. Cenâb‑ı Hakk’ın azîm bir lütfu ki, te'min‑i maîşetim için çalıştığım zamanlar arasında kıymetdâr risaleleri yazmak için vakit bulabiliyorum. Bu fırsatları kaçırmak istemediğim içindir ki, acele ediyorum. İsti'câlimin en büyük sebebi; muhtaç bulunduğum teselliyetkâr nurları o risalelerde buluyorum. Nasıl ki, içerisinde tevakkuf imkânı olmayan tünellerden harîs kumpanyalar fazla seyr ü sefer etmekle iftihar ederler. Talebeniz de kezâ o cihan‑kıymet Risaleleri ne kadar fazla okur yazarsam, o kadar istifade‑bahş ve müftehir olacağım.
Onaltıncı Mektûb’u serâpâ okudum. Her türlü mezâhim ve meşakkate karşı gösterdiğiniz sabır ve tevekküle meftûn oldum. O Sözler’i okudukça, bütün mevcûdiyetim bir ıssızlık içinde parlayacak zannettim. Tehâcüm‑ü ızdırâb için hep güler yüzlü, güzel yüzlü sabırlar temennî ettim.
Yirmiüçüncü Söz, derinden gelen bir sayha gibi insaniyete bağıran ve insanlara insanlıklarını ihtar eden ve en àlî makamlara sâhib olmak yollarını gösteren ve kàri'lerini tekâmüle sevkeden ve meşrû aşklar doğuran ölmez bir tesellî hâtırasıdır. Sözü uzatmaya başladım. Yirmiüçüncü Söz’ü lâyıkıyla takdirden âcizim. Çünkü o, bir tesellî ve saâdet mâyesidir.
Ahmed Zekâi
124
76. Bizi maddî ve manevî tenvir eden, yükselten ve erişilmez feyizlere müstağrak kılan risaleler
Husrev’in bir fıkrasıdır
Sevgili ve Muhterem Üstadım Efendim!
Bizi maddî ve manevî tenvir eden, yükselten ve erişilmez feyizlere müstağrak kılan Risalelerinize mâlikiyetimden ve lâyık olmadığım hâlde bu şerefe nâiliyetimden dolayı, Cenâb‑ı Hakk’a bînihâye teşekkür etmekte; gerek bu şerefe nâil olmaklığıma vesile olduğunuzdan ve gerekse âtiyen bu hususta üzerimize terettüb eden vazife‑i Kur'âniye’de muvaffakıyet kazanacağımızı tebşîr etmekte olduğunuzdan dolayı duyduğum pek büyük bir sürûrla müftehirim. Üstadım! Hakkınızda, hâtırınıza gelmeyen ni'metlerin en güzeliyle dünyevî ve uhrevî mes'ûd olmanızı her vakit için duâ etmekteyim.
Muhterem Üstadım! Sizi özlemiştim. Aradaki hâinlerin her hususta engel olmaları, şüphesiz çok müteessir ediyor. Bugünkü hâl yüreklerimizi sızlatıyor, fakat elimizden bir şey gelmiyor. Nur deryâsının feyizli Risaleleri kimin eline geçerse o zâtı kendine ciddi olarak rabtettiği gibi, müştâklar ve ehil olanlar arasında dolaşıyor. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
Husrev
77. Hüsrev’in Sözler’i yazmaya başladığı zaman yazdığı mektuptur
Husrev’in Sözler’i yazmağa başladığı zaman yazdığı mektûbun fıkrasıdır.
Muhterem Efendim Hazretleri!
Bu sefer okumaklığımız için irsâl buyurduğunuz iki kitaptan birisini Bekir Ağa’dan aldım. Kitabın birkaç sahifesini okudum ve kitabın bir nüshası kendimde kalmak üzere istinsah etmeğe başladım. Kitab, münderecâtında arada sırada dimağımı alâkadar eden mesâilden bahsettiğini ve küçük mektûbların pek büyük hakikatleri kucakladığını gördüm ve çok müstefîd oldum.
125
Altıncı Mektûb’a kadar yazılan Sözler’i bir taraftan yazıyor, diğer taraftan da yazının gece yazılışından sıkılarak okumaya başlıyordum. Pek çok sürûr beni kaplıyordu. Altıncı Mektûb’a gelince şu gurbetteki firkatinizin en hazîn kısmını tayyettiğinizi ve bir kısmının da hikâye edildiğini okudum. Okudukça sizinle beraber kalbim hazîn hazîn ağlamaktan kendimi alamamakta idim. Hattâ yanımda bulunan vâlideme dahi okudum. Okurken vâlidem ağlıyor, gözlerinden yaşlar dökülüyordu. Ben de ağlamamak için nefsime cebrediyordum. Diğer taraftan da acaba tayyedilen kısmından da biraz yazılsa idi…
Husrev
78. Neşrettiğiniz o ulvî hakikatler için âciz lisanım tavsif ve takdirden âciz kalıyor
Ey Üstad‑ı Muazzam!
Atabey’e gelen Ramazan meyvesi olan ve Ramazan‑ı Şerîfin hikmetlerini bildiren Söz, bizi îkaz ve bilmediğimiz hikmetleri tasrîh ediyor. Okuduğum her söz, neşrettiğiniz o ulvî hakikatler için âciz lisânım tavsif ve takdirden âciz kalıyor. Ve görüyor ve anlıyorum ve öyle îmân ediyorum ki, bir zaman gelecek, bu risalatü'l‑envâr ve mektûbatü'n‑nur, için için ateşlenen, feverân eden bir dağ gibi harâretle nur‑feşân bir menba' kuvvetine tesâhub edecek. Ve belki de etmiştir. Bir düğmesine basmakla her tarafı ziyâya müstağrak eden bir elektrik dinamosu gibi kendinden çok uzak mesâfeleri îkaz ve irşad nuruyla ihâta edecektir.
Nurun Eski Talebesi Merhum Lütfi’nin Arkadaşı Zeki
126
79. Çiçekleri görmek için baharı beklemek zarureti vardır; biz de onu şiddetle ve sabırsızlıkla intizar etmekteyiz
Husrev’in bir fıkrasıdır
Muhterem Efendim, Sevgili Üstadım!
Yirmidokuzuncu Mektûb’un bir kısmını nasıl bulduğum fermân buyuruluyor. Bu hususta ne yazabilirim, ne gibi bir fikir dermeyân edebilirim? Risalelerin herbirisinin nurları bir; fakat mevzûları ayrı, güzellikleri ayrı, latîflikleri ayrı, zevkleri ayrıdır. Bu Risalenin nuru diğer Risaleler gibi, her tarafı parlak, her köşesi güzeldir. Bilhassa rûhlarımızı sızlatan, kalblerimizi ağlatan bu hâl‑i müessife dolayısıyla, sevgili Üstadımdan bir şifâ‑i àcil bekliyordum. Bu şifâyı, Yedinci, Sekizinci, Dokuzuncu Nükteler beklediğim devâyı vermiş ise de binler maslahat ve fâideleri içinde yalnız bir maslahat için bile olmadığı hâlde tebdil edilen Şeâir‑i İslâmiyeden bazıları, bizi çok me'yûs ve müteessir ediyor.
Fakat sevgili Üstadım, zaman takarrüb etmiş olmalı ki, bir taraftan mülhidlerin tecâvüzleri ziyâdeleştikçe, diğer taraftan muhterem Üstadımızın, Kur'ânın feyzi ile nâil olduğu hakikat deryâsından kükreyip gelen gizli hakàikı izhâr etmesi bizim sevincimizi artırmaktadır. Mâdem çiçekleri görmek için baharı beklemek zarûreti vardır, biz de ona şiddetle ve sabırsızlıkla intizar etmekteyiz.
Husrev
80. Ruhum sizinle yaşadığı hâlde, cismen uzak bulunduğumuzdan ağlıyorum
Husrev’in fıkrasıdır
Sevgili, Muhterem Üstadım, Kıymetdâr Üstadım!
Bekir Ağa ile gönderdiğiniz mektûbdan duyduğum sürûru ta'rif etmek, benim gibi âciz bir talebenin ne lisânı ve ne de kaleminin haddi değildir. Sevincimden mektûbunuzu takbîl ediyor; rûhum sizinle yaşadığı hâlde, cismen uzak bulunduğumuzdan ağlıyordum. Zaman oluyor ki; gözlerimden dökülen yaşları yazı yazmak veyâhut Risaleleri okumakla teskin edebiliyorum. Zaman oluyor kalbim mütemâdiyen ağlıyor, âh sevgili Üstadım! Sizden pek büyük istirhamım budur ki: Beni affediniz. İki‑üç seneden beri dünyayı sevmez olduğum hâlde kurtulamadığımdan çok müteessirim. Issız sahrâlar, susuz çöller, rûhumun birer meskeni oluyor. Hayâlen oralarda dolaşıyorum. Güyâ bir şey arıyorum.
127
Evet, bir şey arıyorum. Heyhât, aradığım hem çok yakın, hem çok uzak görünüyor. Bilmiyorum daha ne kadar zaman bu hâl içerisinde çırpınacağım. Evet, yine pek çok müteşekkirim. Nasıl teşekkürüm hadsiz olmasın. Henüz bir sene oldu; iki gece birbiri üstüne gördüğüm iki rüya‑yı sâdıkada, temelleri atılmakta olan büyük bir gülyağı fabrikasının kâtibliğine ta'yin edilmiş ve işe mübâşeret etmiştim. Bu rüya tarihinden iki ay sonra risaleleri yazmağa başladım. Ve bilhassa Yirmisekizinci Mektûb’un Yedinci ve Sekizinci Mes'elelerinde, hizmetimizin makbûliyeti ve rızâ‑yı İlâhî dâhilinde olduğu pek açık bir lisânla yazılması, âciz talebenizi de dilşâd etmiş bulunuyor. Sevgili Üstadım, Allah sizden ebeden râzı olsun.
Husrev
81. Her risaleden ruhum ayrı ayrı gıdasını alıyor
Ey Azîz Üstad!
Bu defa yazmağa muvaffak olduğum üç mevkıftan mürekkeb Otuzikinci Söz’ü berây‑ı tashih takdim ediyorum. İşbu kitabın, nazar‑ı âcizîde girân‑bahâ bir hazine olduğunu yazmağa bilmem lüzum var mı? Dünyanın ölçülmek imkânı olmadığını söyleyen zât ve fikr‑i beşerin nâ‑mahdûd bir arâzi olduğunu iddia eden adam ne doğru söylemişler. Bu noktada fikrim; gittikçe inkişaf eden efkârımın ve dar muhayyilemin genişlemesinden mütevellid bir fikirdir. Dünyanın ölçülmez bir boşluk olduğunu ve fikr‑i beşerin nâ‑mahdûd olduğunu izâh maksadına müstenid değildir. Demek ki, her Risaleden rûhum ayrı ayrı gıdâsını alıyor. Otuzikinci Söz’ün kalbime ve rûhuma bahşettiği safâ‑yı sermedî ve câvidânî değil mi ki, bu uzun mektûbumla mesrûriyetimi izhâr için sizi tâciz etmeme bâdî oluyor. Hülâsa, tatlı bir sermestî içinde hayatımdan memnunum. İnşâallâh duânız himmetiyle böyle meşrû bir sermestî içinde hayat‑ı ebediyeye vâsıl olacağım inşâallâh.
Ahmed Zekâi
128
82. Üstadımın fikirlerine haddim olmayarak yine Üstadımdan aldığım kuvvet ve cesaretle iştirak ediyorum
Husrev’in bir fıkrasıdır
Çok Muhterem, Sevgili Üstadım!
Yirmidokuzuncu Mektûbun Üçüncü Kısmını okuduk. Mektûb münderecâtı hepimizi şevke getirmiş, sevinçle her tarafımızı doldurmuştu. Kur'ân‑ı Hakîm’in bazı âyâtından çıkan kıvılcımlarıyla, bir taraftan aklı gözlerine inmiş olan maddiyûnlar ve emsâli tabakasına karşı, Mektûbatü'n‑Nur ve Risalatü'n‑Nur ile meydân okuyarak onların kafalarına hakikat tokmaklarını vurmakta ve diğer taraftan onların kalblerini pek parlak feyizleriyle doldurmaktadır.
On sekiz bin değil, sevgili Üstadımın buyurdukları gibi yirmisekiz bin âleme bakan o büyük Furkàn‑ı İlâhî’nin, bugünkü asırdan başka gelecek asırlara da bakan vecihlerinin bazı mühim noktalarına işâret edilmesi ve Lafzullâh üzerinde vâki tevâfukâtın göze çarpacak ve nazarı celbedecek şekle ifrâğ edilmesi ve bazı kelimelerde görünen mânidâr tevâfukâtın güzellikleriyle meydâna çıkarılması hakkında vâki Üstadımın fikirlerine haddim olmayarak yine Üstadımdan aldığım kuvvet ve cesâret ile iştirâk ediyorum. Ve böyle bir Kur'ân‑ı Kerîm’in yazılması hakkında vâki olacak her fedâkârlığa hazır olduğumu, utanarak, baştan ayağa kadar beni istilâ eden bu sürûrun verdiği hâlet‑i rûhiye üzerine arzediyor ve ayrıca diyorum ki: Sevgili Üstadıma istenilen şekilde kendi elimle yazılmış bir Kur'ân‑ı Kerîm’i yazıp takdim etmeği çok arzu ediyorum. Fakat mes'elenin müsta'celiyetini düşünemiyordum. Ve bir de diğer kardeşlerimin bu şereften mahrumiyetidir ki, bu fikrimin ve bu arzumun kabûlünde ısrar edemiyorum.
129
Evet sevgili Üstadım! İnşâallâh zaman takarrüb etmiştir. İnşâallâh mev'ûd vakte biz de erişmiş bulunuyoruz. Artık sebeb selef‑i sâlihînin, Kur'ân’a hâşiye olarak bir şey ilâve edilmemesi hakkındaki kararlarının, zamanlarına ait bulunması ve ulemâ‑i müteahhirînin müsâadeleri de Arapçanın tahsili cihetine gidilmediğinden ileri geldiği kanâatini taşıyarak, Arapçanın okumak ve yazmak istenilmediği bir zamanda bulunuyoruz. Binâenaleyh Kur'ân hakkında sevgili Üstadımın düşündüklerine pek büyük bir ihtiyaç olmakla beraber, bu güzel ve pek büyük bir emr‑i hayra kapı açan bu işin hemen ikmal edilmesi için herşeye tercih edilmesi ricâ ve istirhamındayım. (Saatçi Lütfi Efendi kardeşim de bu kanâattedir.)
Sevgili Üstadım!
Allah sizden hem ebediyen râzı olsun, hem de herbir hayırlı işinizde muvaffak etsin, duâsıyla Cenâb‑ı Hakk’a müteşekkir olduğum hâlde size olan minnetdârlığımı arzeder ve dâmenlerinizi öperim, muhterem Efendim hazretleri.
Husrev
130
83. Kur’ân’ın bir ma’kesi olan yazdığın bu risaleler, senin ne kadar büyük bir üstad olduğunu kabul ve teslime kâfidir
Ey Üstad!
Kur'ânın bir ma'kesi olan yazdığın Risaleler, senin ne büyük üstad olduğunu kabûl ve teslîme kâfîdir. Sen ki, ey azîz Üstad! İslâmiyet üzerine çöken zulmet ve gaflet perdelerini Risalelerinle yırttın. O mülevves perdeler altındaki en nurlu hakikatleri meydâna çıkardın. Senin sarsılmaz azmin, kahraman metânetin, ârâmsız sa'yin semeresiz kalmadı. Anadolu’nun ortasına öyle bir âb‑ı hayat çeşmesi açtın ki, (Hâşiye) bu çeşmenin muslukları yazdığınız Risalelerin, neşrettiğiniz eserlerin hakàikıdır. Menba' ve mâdeni, bâkî olan Kur'ân‑ı Hakîm’in bahridir. Bir gün olup bu dâr‑ı imtihandan saâdet âlemlerine göçtüğün zaman, kıymetdâr eserlerin seni nâmınla beraber yaşatacaktır. Ne mutlu, senin açtığın çeşmenin kıymetini takdir ile ona muhâfız ve müdâfi' olan ve icâbında eserlerinin ahkâmını ilân ve telkin uğrunda bin can ile hayatını fedâya müheyyâ olan, candan sevdiğin talebelerin var. Uhrevîler diyarında olduğunuz zamanlarda dahi sizin rûhunuzu muazzeb edecek hareketlerde bulunmayacaklarına emin olunuz. Bir çok esrâr‑ı Kur'âniyenin anahtarlarını şimdiden talebenize tevdî' ettiğinize, onlar canla başla size minnetdâr ve müteşekkirdirler. Bugün saçmakta olduğunuz feyizli nurlar, beşeriyetin hakîki insan olanlarını pâyânsız sürûrlara istiğrak ederek, mükellef oldukları vezâifi bildiriyor. Hizmetiniz inkâr edilmez ve senin fedâkârlığın azîmdir, azîmdir.
Azîz Üstad! Hizmetin göklerde gezsin (Hâşiye) ve siz destanlarda geziniz. Fedâkâr Üstad! Diyânetten medet almayan, ehl‑i gafletin gafletini ziyâdeleştiren edebiyât denilen müdhiş sarhoşluk, ancak ve ancak sizin âsâr ve telkinleriniz sâyesinde mündefi' oluyor. Dinsiz milletler pâyidâr olamayacağı ve hattâ insaniyeti bile öğrenemeden dünyadan gelip geçeceklerini pek ma'kul ve mantıkî delillerle isbât ettin. Eserlerin rûhun gibi ulvî ve ihâtalı.
131
Sevgili Üstadım!
Müsterih olmalısınız ki, sizin sa'yiniz beyhûde değildir. Lâyemût risalelerin ilelebed kıymetli ellerde gezecek. Bugünkü dinsizlere haddini bildirecek ve belki îmân dahi bahşedecek. Zâten sizin talebiniz bu değil mi? Emeliniz, gayeniz, îmân dâiresinde îkaz ve irşad hedeflerine yetişmek değil mi? Felsefe mezbelelerinde nâlân, sürünen edebsizler elbette hakîki edebi ve edebiyâtı sizin eserlerinizde bulacaklarına asla şübhe yoktur ki, böyle olacak.
Siz de artık muhterem Üstad, muhtaç olan koca bir millete ta'rif ve mikyâs kabûl etmez bir hizmeti îfâ etmiş bulunuyorsunuz. Bu millet, bu toprak, bu vatan hiçbir zaman size olan borçlarını ödeyemezler. Dilerim ki, bu azîm, kudsî hizmetinizin mükâfâtını Cenâb‑ı Hak size pek lâyık bir tarzda ihsân etsin. Dünya ve âhirette sizden ve bizim gibi âciz ve kusurlu hizmetçilerinden râzı olsun. Âmîn!
Lütfi’nin arkadaşı
84. Muhterem Üstadım! Vaziyetimden çok memnunum. Artık emr‑i âlîleri mucibince hiç bir şey düşünmüyorum
Husrev’in fıkrasıdır
Sevgili Üstadım!
Yorucu bir kuvvetle gece ve gündüz beni düşündüren ve fakat hiç de kıymeti olmayan vaziyetten kurtaran mektûbunuzu aldığım vakitten beri sürûr içinde, Cenâb‑ı Hakk’a bînihâye teşekkürlerimi takdim ediyor ve beş vakitte, eltâf‑ı İlâhiye’ye mazhariyetinizi duâ ediyorum. Bilhassa sevincimi artıran keyfiyet, Cenâb‑ı Hakk’ın sırf Hizmet‑i Kur'ân’da istihdam etmesinin iş'âr buyurulmasıdır.
Muhterem Üstadım! Vaziyetimden çok çok memnunum. Artık emr‑i àlîleri mûcibince hiçbir şey düşünmüyorum. Düşündüğüm bir şey varsa, o da Risale‑i Nurdan Sözler’i ikmal etmek, bunlardan istinsah ederek arkadaşlarımızın çoğalmasını te'min etmek için lâyıkıyla çalışmaktır. Bunun için kendimde gördüğüm âriyet ve emânet bir varlığa değil, belki Cenâb‑ı Hakk’ın kudret ve lütûflarına istinâd ediyorum.
132
Muhterem Üstadım! Yazdığım Otuzikinci ve Yirmiyedinci Söz’leri takdim ediyorum. Yirmiyedinci Mektûb’da arkadaşlarımızın ihtisasâtlarını okurken bilseniz ne kadar sürûr duyuyorum. Yekdiğerine ayrılmamak için kıymetsiz maddî iplerle değil, kıymetli ve manevî iplerle bağlanmış bir aile ve bir cemâat efrâdının hissedeceği sevinçle mütelezziz oluyorum. Şüphesiz Zât‑ı Üstadâneleri başımızda olmakla beraber, büyük olanlarımız ağabey ve beraber olanlarımız da kardeşlerimiz olmuşlardır. Veyâhut ben bu cemâatin içerisine dâhil olduğumdan fevkalhad bahtiyarım. Kur'ân‑ı Mübîn’in nurlarının ahz ve neşri hususunda, sevgili Üstadımız, şahsiyetiniz vâsıta kılınmasından dolayıdır ki, sizi bize veren Cenâb‑ı Hakk’a minnetdârlığımızı tahdid edemeyiz.
Husrev
85. Envar‑ı imaniyeye muhtaç Ümmet-i Muhammed’i medyun-u şükran eylemiştir
Sabri’nin bir fıkrasıdır
Eyyühe'l‑Üstadü'l-Muhterem!
Bil'istinsah takdim‑i huzur-u fâzılâneleri kılınan Yirmisekizinci Mektûbun Yedinci Mes'elesi, tam zamanında izhâr‑ı endâm etmiştir. Şu mübârek eser Risalatü'n‑Nur ve Mektûbatü'n‑Nur’un bir nev'i tarihçeleri olduğu gibi, diğer cihetten de âsâr‑ı pür-envârın senedât ve berâhin‑i kat'iyyeleri hükmünde görülmekle beraber, üç seneden beri dimağımda mahsûs ve mahfûz bir çok ihtisasâtı da, bu kere zâhire çıkarmıştır. İşte Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın derece‑i kudsiyet ve ulviyet ve nurâniyeti böyle elmas ve mücevherât‑ı maneviyeyi câmi' bulunduğu, bu mes'ele ve emsâli mesâilden anlaşılmıştır.
133
Evet şu hakikati de itiraf etmek lâzım ki; bir mücevherât hazinesi ne kadar zengin ve ne kadar yüksek bir servete mâlik olursa olsun; bâyii, dellâlı, usûl‑ü bey' u şirâya âşinâ olmazsa, zi'l‑yed bulunduğu kıymetdâr hazinenin müştemil ve muhtevî bulunduğu emtiayı, lâyıkıyla âleme ilân ve enzâr‑ı âmmeye vaz'edemez. Binâenaleyh şu devr‑i müşevveşte, hakàik‑ı Kur'âniyenin hakkıyla bey' u şirâsını yapan dellâl‑ı Kur'ân’ın, değil altı senedir, belki kırk seneden beri Ehl‑i İslâm’a hitâben:
﴿يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا هَلْ اَدُلُّكُمْ عَلٰى تِجَارَةٍ تُنْج۪يكُمْ مِنْ عَذَابٍ اَل۪يمٍ﴾
fermân‑ı Rabbânîsiyle nidâ etmeleri, bil'umum envâr‑ı îmâniyeye muhtaç Ümmet‑i Muhammed’i medyûn‑u şükrân eylemiş ve eylemektedir.
Sabri
86. Yirmi Yedinci Mektub Nur deryasının askerleri beyninde bir nevi müsabaka vazifesini gördü
Sabri’nin fıkrası
Eyyühe'l‑Üstadü'l-Muhterem!
Bu kere Yirmiyedinci Mektûb’un İkinci Zeyli’ni, Yirmisekizinci Mektûb’un Beşinci, Altıncı Mes'eleleri’ni bil'istinsah asıl maa‑sûret takdim ediyorum. Bendeleri Yirmiyedinci Mektûb’un te'lif ve te'sis ve tertibinde, çok mühim bir isabet hissediyorum ki, bu mektûbun te'lifindeki gaye, kat'iyyen mektûb sâhiblerini ilân ve teşhîr olmadığı, belki muhtelifü'd‑derecât zevi'l‑efkâr ve elbâbın herbiri, Nurların ancak yüzde birer hàssalarını ve fevâidini görerek, dellâl‑ı Kur'ân’ın bir dereceye kadar nidâlarını taklide çalışmaları, ayrıca bir zevk ve letâfet ihsâs ediyor.
134
Nur deryâsını görmeyen bazı kimseler müştâkàne soruyorlar ki: Mensûb bulunduğunuz Nur eczâhânesinde ne gibi muâlecât var ve asıl mevzûları nedir? Evvelce bu suâle karşı Risaletü'n‑Nuru mümkün ise birer birer göstermeye, değilse aklım erdiği kadar söylemeye mecbur idim. Şimdi ise Risaletü'n‑Nurun yüzde on nisbetinde mevzûunu mümkün mertebe ifâdeye hazırım. Ve nîm bir fihristini andırır Yirmiyedinci Mektûb’u veriyor ve bildiriyorum. Cüz'î‑küllî maksadımı bildirebiliyorum. Nurların ekser aksâmı vücûda geldikten sonra Yirmiyedinci Mektûb âdeta işâret tabancası gibi endaht edildi. Ve hem de Nur deryâsının askerleri beyninde, bir nev'i müsâbaka vazifesini de gördü. Her müntesib, meşher‑i Nur’a az‑çok hünerini döktü.
Sabri
87. Ne zaman Nurlardan bir risale görsem, daha ziyade bir zevk‑i hakikî ve sürur-u nâmütenâhî görüyorum
Sabri’nin fıkrasıdır
Eyyühe'l‑Üstad!
Îd‑i Saîd-i Fıtr’ınızı tebrik ve bilvesîle dest ve dâmen‑i kerîmânelerini öperim.
Efendim, her ân nurlar ile teğaddî eden rûh‑u âcizânem, yine evvelki Cuma günü mugaddî bir nura muntazır iken, Yirmidokuzuncu Mektûbun Üçüncü Kısmı’nı ihsân ve irsâl buyurulmakla fakir talebeniz müşerref ve müstefîd ve minnetdâr kalmıştır. Bir saatlik misâfir kalan bu eser‑i kıymetdâr ve mânidârı hemen Abdullâh götürdü. O rüya‑misâl gördüğüm eserin, bir haftadan beri dimağımdaki kıymetdâr nakışlarını ve mânidâr meâllerini, aczim dolayısıyla ifâde edebilmeye iktidarım yok.
135
Şu kadar arzedebileceğim ki, bu bürhânî, senedî, şühûdî velhâsıl kâffe‑i esbâb-ı sübûtiyesi aslında münderic ve müştemil bulunan kıymetdâr eser, umum Risale‑i Nur ve Mektûbatü'n‑Nur’un güneş‑misâl i'câzları, âlemleri hayrette bırakan kerâmetleri, dost ve düşmanın itiraf ve takdirini kazanan âsâr‑ı sâbıka-i nurâniyenin ne kadar güzellikleri ve meziyetleri varsa, sanki bu kısımda ictimâ' etmiş. Veyâhut şöyle diyebileceğim ki; her ne zaman Nurlardan bir risale görsem, bu gibi veyâhut daha ziyâde bir zevk‑i hakîki ve sürûr‑u nâmütenâhî görüyorum. Şu hâlde bu acîb mahsûsât ve meşhûdât, ancak nurlara ait ve münhasır bir i'câz, kezâlik nurlara mahsûs bir kerâmetidir demekte, ehl‑i îmânca kâmil bir kanâat mevcûd bulunacağına eminim. Bilhassa tevâfukâtı, tefsiratı gösterilerek tahriri musammem ve menvî bulunan Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ı, umum ehl‑i îmân ve tevhid, kemâl‑i hâhişle ve nihâyetsiz hürmetle karşılayacakları, bedâhette olduğu gibi, birçok kimselerin de, âhir ömürlerinde yeniden okumağa şevk ve gayret gösterecekleri, bir ihtimal‑i kavîdir. Daha nice emsâli nâmesbuk âsârın vücûda getirilmesini, bütün rûhumla diler ve Cenâb‑ı Mün'im-i Hakîki’den muvaffakıyetler temennî eylerim Efendim.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Hâfız Sabri
136