33
Takdim
Bu lâhika mektûbları – ki, “Yirmiyedinci Mektûb”dur – Risale‑i Nurun ilk te'lifi ile başlayıp devam edegelmiştir. Risaleler Barla’da te'lif edilmeye başlanıp Isparta ve civarındaki kıymetdâr talebeleri bu risaleleri okumak ve yazmak sûretiyle istifade ve istifaza ettiklerinde hissiyatlarını, iştiyak ve ihtiramlarını bir şükrân borcu olarak muhterem müellifi Hazret‑i Üstada mektûblarla takdim etmişler. Bazı müşkülâtlarının ve suâllerinin halledilmesini ricâ etmişler. Böylece hem Hazret‑i Üstadın, hem talebelerin mektûbları ile “Barla”, “Kastamonu” ve “Emirdağ” lâhika mektûbları vücûda gelmiştir.
Barla Lâhikaları
Risale‑i Nurun Barla’da te'lif edildiği ve kalemle istinsah edilerek neşre başlandığından Eskişehir hapsi zamanına kadar olan devrede Nurun ilk müştâk talebelerinin, Nurların hemen te'lifi zamanında, ilk okuyup yazdıklarında duydukları samîmî hissiyat, kalbî ve rûhî istifade ve istifazalarını dile getiren fıkralarını ve Hazret‑i Üstadın da bazı mektûblarını ihtiva etmektedir.
Kastamonu Lâhikaları İse:
Eskişehir hapsinden tahliyeden sonra Nur Müellifi Kastamonu’ya nefyedilmiş, Denizli hapsi zamanına kadar orada ikamete mecbur edilmiş; bu müddet zarfında Nur Müellifi Isparta’daki talebeleri ile dâimî muhâbere ederek Nurların hatt‑ı Kur'ân’la yazılıp çoğalması, neşri ve inkişafı ve eski yazı bilmeyen gençlerin istifadesi için de, Risale‑i Nur Külliyatından bazı bahislerin daktilo ile çoğaltılması hususunda şedîd alâka göstermiş ve Risale‑i Nurun mâhiyeti, kıymeti, derûhde ettiği kudsî vazife‑i îmâniyesi ve mazhariyeti; hem talebelerinin tarz‑ı hizmetleri, mütecâviz dinsizler karşısında sebat ve metânetleri ve Ehl‑i İslâm’ın birbiri ile muâmelâtında takib edecekleri ihlâslı hareketleri gibi, dâhilî ve haricî birçok mes'elelere temâs etmiştir. Bu itibarla Kastamonu Lâhika mektûbları, bilhassa yazıldığı zaman itibariyle de büyük ehemmiyet kesbeden bir devrin mahsulü olması ve birçok ictimâî mes'eleleri ve küllî, îmânî bir nazar‑ı hakikatle mütâlaa, mülâhaza ve küllîleşmesi gibi cihetlerde büyük kıymeti hâizdir.
34
Emirdağ Lâhika Mektûbları, Birinci Kısmı:
15 Haziran 1944’te Denizli hapsinden berâet ile tahliyeden sonra hey'et‑i vekile kararıyla Emirdağı’nda ikamete memur edilen Risale‑i Nur Müellifi Said Nursî Hazretleri 1947 sonlarına kadar, yani üçüncü büyük hapis olan Afyon hapsine kadar Emirdağı’nda ikamet ettiği müddetçe Isparta, Kastamonu, İstanbul, Ankara ve üniversite talebeleri ve Anadolu’da Nurların neşre başlandığı yerlerdeki talebelerine hizmete müteallik bazı mektûb ve suâllerine cevaben yazdığı mektûblardır.
İkinci Kısım İse:
1948‑1949 Afyon Cezaevinde yirmi ay mevkufen kalıp tahliyeden sonra tekrar Emirdağı’na avdet edip orada bir müddet kaldıktan sonra 1951 yılında Eskişehir’de iki ay ikameti müteâkib, oradan da Gençlik Rehberi mahkemesi münâsebetiyle iki defa İstanbul’a gelip üçer ay İstanbul’da kaldığı 1952‑1953 tarihlerinde ve daha sonra yine Emirdağı’nda iken talebelerine yazdığı mektûblar ve mahkemelere ve da'vâlara temâs eden mes'elelere dair müteaddid bahislerdir.
1953’ten sonra ikamet eylediği Isparta’da da ara sıra yazdığı mektûblar da vardır. Eskişehir, Denizli ve Afyon Cezaevlerinde iken hapisteki talebelerine yazdığı pek kıymetdâr hapishâne mektûbları ise, yine Müellif‑i Muhterem Hazret-i Üstadın neşrini tensibiyle “Şuâlar” Mecmuasında aynen neşredilmiştir. Bu lâhikalarda geçen talebelerin mektûbları, Nurlardan aldıkları feyz‑i îmân, ihlâs ve sadâkatlerini, şehâmet‑i îmâniyelerini ifâde ile üstadlarına arz etmek ve teşekkürâtlarını bildirmekle bu zamanda zuhûr eden bu ders‑i Kur'âniyenin muhâtabları olduklarını izhâr ediyor ve Risale‑i Nurun hakkâniyetine ve Hazret‑i Üstadın da'vâsına birer şâhid hükmünde bulunuyor.
35
Risale‑i Nurun te'lifi ve neşriyle beraber bu lâhika mektûblarının zuhûru, devamı ve neşri; bizzat muhterem müellifi tarafından yapılması ve tensib edilmesi ve müteaddid mektûblarda da bu lâhikaların kıymetini ifâde buyurmaları ve nazara vermeleri, herhalde bu lâhikaların ehemmiyetini tebârüze kâfîdir.
Evet Risale‑i Nurun te'lifi, zuhûru ve neşri ile beraber Hizmet‑i Nuriyenin ve ders‑i Kur'âniyenin ta'liminde ve îfâsında ve meslek‑i Nuriyenin taallümünde ve uzun bir zamandaki hizmetin devamında vâki olacak binler ahvâl ve hücuma ma'rûz talebelerin cereyanlar karşısında sebat, metânet ve ihlâsla hareketlerinde onlara yol gösterecek, Hizmet‑i Kur'âniyenin inkişafında sühûlete medâr olacak îkaz ve ihtarlara elbette ihtiyaç zarûrîdir, kat'îdir, bedîhîdir.
İşte Hazret‑i Üstadın bu gibi şübhe götürmez hakikatlere ve mes'elelere isabetle parmak basıp dikkati çekmesi, talebelerini îkazda bulunması, elbette bu hizmet‑i kudsiyenin ehemmiyeti iktizasındandır.
Hem bu lâhikaların bir kısmı ihtiyaca binâen yazılmış ve yazdırılmış ihtarlar olması ve aynı ihtiyacın her zaman tekerrürü melhûz bulunduğundan dâima müracaat olunacak hikmetleri ve düsturları muhtevîdir. Nitekim yüzer vâkıalar, hâdiseler ve mes'elelerde, bu ihtiyaç kendini göstermiştir.
Nurların birinci talebesi Hulûsi Bey, Hazret‑i Üstada arz ettiği bir mektûbunda “Dünyayı unutmak isteseniz başka hiçbir sebeb olmasa dahi, yalnız bu mübârek Sözler’le râbıta peydâ eden insanların ricâ edecekleri izâhatı vermek isteyecek ve cevabsız bırakmayacaksınız… Allah için sizi sevenlere ve sizden istizahta bulunanlara yazdığınız pek kıymetli yazılarla meclis‑i ilmînizde takrîr buyurduğunuz mütenevvi' ve Sözler’e bile geçmeyen mesâil, kat'iyyetle gösteriyorlar ki, ihtiyaç da, hizmet de bitmemiştir.” demekte ve Nurların hizmetinde, îkaz, ihtar ve irşadlara ihtiyaç bulunacağını ifâde etmektedir ki, ondan sonra zuhûr eden ihtiyaca muvâfık lâhikalar o mübârek zâtın isabetli sözünü te'yid etmiştir.
36
Bu lâhikalarda görüleceği gibi, Nur Müellifi Azîz Üstadımız Risale‑i Nurun neşri, okunup yazılması gibi bizzat Nurlarla iştigâle ehemmiyet vermekte, talebelerini dâima teşvik etmektedir. Bunun lüzum ve hikmeti ise; şüphesiz izâhtan vârestedir. Zîra: Asrımızda kâinât fenleri ve maddî ilimler revâcda olup, yeni yetişen nesiller bu ilim ve fenleri okudukları; hem tabîiyyûn ve maddiyûnun din ve maneviyat aleyhindeki neşriyatı; hem küfr‑ü mutlak cereyanı ki, hiçbir din ve maneviyatı tanımayan ve Allah’a îmân hakikatine karşı muâraza ederek dinsizliği neşreden, İslâmî fikri zedeleyen ve bütün beşeriyeti tehdid eden, yeni nesillere ve gençliğe îmânsızlık fikr‑i küfrîsini aşılamak isteyen kitab, broşür, gazete gibi neşir vâsıtalarının İslâm ve îmân düşmanlarınca ön plâna alındığı böyle acîb ve dehşetli bir zamanda elbette Risale‑i Nura, okunmasına, neşredilmesine şiddetle ihtiyaç ve zarûret var.
Çünkü, Risale‑i Nur, Kur'ân‑ı Hakîm’in bir mu'cize‑i maneviyesi ve bu zamanın dinsizliğine karşı manevî atom bombası olarak solculuk cereyanlarının maneviyat‑ı kalbiyeyi tahribine mukâbil, maneviyat‑ı kalbiyeyi tamir edip ferden‑ferdâ îmân‑ı tahkîkîden gelen muazzam bir kuvvet ve kudrete istinâdı okuyucuların kalblerine kazandırıyor. Ve bu vazifeyi de yine mukaddes Kur'ânımızın ilhâm ve irşadıyla ve dersiyle îfâ ediyor. Tefekkür‑ü îmânî dersiyle, tabîiyyûn ve maddiyûnun boğulduğu aynı mes'elelerde tevhid nurunu gösteriyor; îmân hakikatlerini madde âleminden temsîller ve deliller göstererek izâh ediyor. Liselerde, üniversitelerde okutulan ilim ve fenlerin aynı mes'elelerinde îmân hakikatlerinin isbâtını güneş zuhûrunda gösteriyor.
37
Bu gibi çok cihetlerle Risale‑i Nur bu zamanda ehl‑i îmân ve İslâm için ön plânda ele alınması icâb eden, ehl‑i îmân elinde manevî elmas bir kılınçtır. Asrın idrakine, zamanın tefehhümüne, anlayışına hitâb eden, ihtiyaca en muvâfık tarzı gösteren, ders veren ve doğrudan doğruya feyz ve ilhâm tarîkiyle âyetlerin yıldızlarından gelen ders‑i Kur'ânîdir. Küllî mârifetullâh bürhânlarıdır.
Asrımızın efkârının anlayışına ve idrakine hitâb edici mâhiyeti ve Kur'ân‑ı Hakîm’in bu zamanın fehmine bir dersi olması noktasından Nur Risaleleri, bilhassa bu memlekette büyük ehemmiyet kazanmıştır. Asırlarca Kur'ân’a bayraktarlık yapan ve dünyayı diyânetiyle ışıklandıran bu necîb millet, yine dünyaya örnek, ahlâk ve fazilette üstad olarak insanlığın geçirdiği müdhiş buhranlardan halâs için çare‑i necâtı göstermektedir. Beşeriyeti dehşetli sadmelere uğratan, tehdid eden anarşiliğin, ifsad ve tahribin yegâne çaresi ancak ve ancak ilâhî, semâvî bir dinin ezelî ve ebedî hakikatleridir, Hakikat‑i İslâmiyettir. Risale‑i Nur, Hakikat‑i İslâmiye ve Kur'âniyeyi müsbet ve müdellel bir şekilde insanlığın nazar‑ı tahkîkine arz ve ifâde etmektedir.
Hem Nur Müellifi bir mektûbunda “Dâhilde tarafgirâne adâvet ve münâkaşalara vesile olan fürûâtı değil, belki bütün nev'‑i beşerin en ehemmiyetli mes'elesi olan erkân‑ı îmâniyeyi ve beşerin medâr‑ı saâdeti ve umum İslâmın esâs ve râbıta‑i uhuvveti bulunan Kur'ânın hakàik‑ı îmâniyesini bulmak ve muhtaçlara buldurmaya hayatımı vakfettim.” demek sûretiyle Hizmet‑i İslâmiyenin ve mesâil‑i diniyenin umumunu tazammun eden vüs'at ve câmiiyeti hâiz bulunduğunu; dinî hizmetlerin her nev'ini te'yid ve teşvik ettiğini ve bir cadde‑i kübrâ-yı Kur'âniye olan Risale‑i Nur dâiresinin umum ehl‑i îmân ve İslâma şâmil bulunduğunu ifâde ediyor.
38
Ve yine aynı mektûbunda devamla “Hattâ değil Müslümanlarla, belki dindar Hıristiyanlarla dahi dost olup adâveti bırakmağa çalışıyorum.” Harb‑i Umumî ve komünizm altındaki anarşistlik tehlike ve tahribâtlarının lisân‑ı hâliyle “Dünya fânîdir, firâklarla doludur. Ey insanlar, adâveti bırakınız, Kur'ân dersini dinleyip birleşiniz; yoksa sizi mahvedeceğiz.” diye beyânıyla bu zamanın şartları ve icâbları karşısında tarz‑ı hizmeti yine Kur'ânın nuruyla göstererek hakîmâne irşadın ve tevfik‑i İlâhiye’ye muvâfık hareketle isabetli hizmetin îfâsı gibi noktalardan Risale‑i Nurun lüzum ve ehemmiyetini tebârüz ettiriyor.
İşte Lâhika Mektûbları bu gibi hususlara da işâret ediyor. Değişen dünya hâdiseleri, geniş ve küllî mes'eleler ve şartlar altında isabetli Hizmet‑i Kur'âniyenin esâslarını ders veriyor. (Hâşiye)
Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin Hizmetkârları Tahiri, Zübeyr, Hüsnü Bayram, Mustafa Sungur, Bayram
39
Yirmisekizinci Mektûb’dan Yedinci Risale Olan Yedinci Mes'ele
Yirmisekizinci Mektûb’dan
Yedinci Risale Olan Yedinci Mes'ele
﴿﷽﴾
﴿قُلْ بِفَضْلِ اللّٰهِ وَبِرَحْمَتِه۪ فَبِذٰلِكَ فَلْيَفْرَحُوا هُوَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ﴾
Şu mes'ele Yedi İşâret’tir.
Tahdîs‑i ni'met sûretinde birkaç sırr‑ı inâyetin izhârına “Yedi Sebeb”i beyân ederiz:
Birinci Sebeb
Eski Harb‑i Umumî’den evvel ve evâilinde, bir vâkıa‑i sâdıkada görüyorum ki: Ararat Dağı denilen meşhûr Ağrı Dağı’nın altındayım. Birden o dağ, müdhiş infilâk etti. Dağlar gibi parçaları, dünyanın her tarafına dağıttı. O dehşet içinde baktım ki, merhum vâlidem yanımdadır. Dedim: “Ana korkma! Cenâb‑ı Hakk’ın emridir; O Rahîm’dir ve Hakîm’dir.”
Birden o hâlette iken, baktım ki, mühim bir zât bana âmirâne diyor ki: “İ'câz‑ı Kur'ân’ı beyân et!”
Uyandım, anladım ki: Bir büyük infilâk olacak. O infilâk ve inkılâbdan sonra, Kur'ân etrafındaki sûrlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur'ân, kendi kendini müdafaa edecek. Ve Kur'ân’a hücum edilecek; i'câzı, Onun çelik bir zırhı olacak. Ve şu i'câzın bir nev'ini şu zamanda izhârına, haddimin fevkınde olarak, benim gibi bir adam namzed olacak ve namzed olduğumu anladım.
Mâdem İ'câz‑ı Kur'ân’ı bir derece beyân, Sözler’le oldu; elbette o i'câzın hesabına geçen ve Onun reşehâtı ve berekâtı nev'inden olan hizmetimizdeki inâyâtı izhâr etmek, i'câza yardımdır ve izhâr etmek gerektir.
İkinci Sebeb
Mâdem Kur'ân‑ı Hakîm mürşidimizdir, üstadımızdır, imâmımızdır, herbir âdâbda rehberimizdir; O, kendi kendini medhediyor. Biz de Onun dersine ittibâen, Onun tefsirini medhedeceğiz.
40
Hem mâdem yazılan Sözler O’nun bir nev'i tefsiridir ve o risalelerdeki hakàik ise Kur'ânın malıdır ve hakikatleridir ve mâdem Kur'ân‑ı Hakîm, ekser sûrelerde, hususan ﴿الٓرٰ﴾ ’larda ﴿حٰمٓ﴾ ’lerde kendi kendini kemâl‑i haşmetle gösteriyor, kemâlâtını söylüyor, lâyık olduğu medhi kendi kendine ediyor; elbette Sözler’de in'ikâs etmiş Kur'ân‑ı Hakîm’in lemeât‑ı i'câziyesinden ve o hizmetin makbûliyetine alâmet olan inâyât‑ı Rabbâniyenin izhârına mükellefiz. Çünkü o Üstadımız öyle eder ve öyle ders verir.
Üçüncü Sebeb
Sözler hakkında tevâzu' sûretinde demiyorum; belki bir hakikati beyân etmek için derim ki:
Sözler’deki hakàik ve kemâlât, benim değil Kur'ânındır ve Kur'ân’dan tereşşuh etmiştir. Hattâ Onuncu Söz, yüzer Âyât‑ı Kur'âniye’den süzülmüş bazı katarâttır. Sâir risaleler dahi umumen öyledir.
Mâdem ben öyle biliyorum ve mâdem ben fânîyim, gideceğim; elbette bâkî olacak bir şey ve bir eser, benimle bağlanmamak gerektir ve bağlanmamalı. Ve mâdem ehl‑i dalâlet ve tuğyan, işlerine gelmeyen bir eseri, eser sâhibini çürütmekle eseri çürütmek âdetleridir; elbette semâ‑yı Kur'ânın yıldızlarıyla bağlanan risaleler, benim gibi çok i'tirâzâta ve tenkidâta medâr olabilen ve sukùt edebilen çürük bir direk ile bağlanmamalı.
Hem mâdem örf‑i nâsta, bir eserdeki mezâyâ, o eserin masdarı ve menba'ı zannettikleri müellifinin etvârında aranılıyor ve bu örfe göre, o hakàik‑ı àliyeyi ve o cevâhir‑i gâliyeyi kendim gibi bir müflise ve onların binde birini kendinde gösteremeyen şahsiyetime mal etmek hakikate karşı büyük bir haksızlık olduğu için; risaleler kendi malım değil, Kur'ânın malı olarak Kur'ânın reşehât‑ı meziyâtına mazhar olduklarını izhâr etmeye mecburum.
Evet lezzetli üzüm salkımlarının hâsiyetleri, kuru çubuğunda aranılmaz. İşte ben de öyle bir kuru çubuk hükmündeyim.
41
Dördüncü Sebeb
Bazen tevâzu', küfran‑ı ni'meti istilzam ediyor; belki küfran‑ı ni'met olur. Bazen de tahdîs‑i ni'met, iftihar olur. İkisi de zarardır. Bunun çare‑i yegânesi ki; ne küfran‑ı ni'met çıksın, ne de iftihar olsun. Meziyet ve kemâlâtları ikrar edip, fakat temellük etmeyerek, Mün'im‑i Hakîki’nin eser‑i in'âmı olarak göstermektir.
Meselâ nasıl ki, murassa' ve müzeyyen bir elbise‑i fâhireyi biri sana giydirse ve onunla çok güzelleşsen, halk sana dese: “Mâşâallâh çok güzelsin, çok güzelleştin!” Eğer sen tevâzu'kârâne desen: “Hâşâ!‥ Ben neyim, hiç. Bu nedir, nerede güzellik?” O vakit küfran‑ı ni'met olur ve hulleyi sana giydiren mâhir san'atkâra karşı hürmetsizlik olur.
Eğer müftehirâne desen: “Evet ben çok güzelim, benim gibi güzel nerede var, benim gibi birini gösteriniz!‥” O vakit, mağrûrâne bir fahirdir.
İşte, fahirden, küfrandan kurtulmak için demeli ki: “Evet ben güzelleştim, fakat güzellik libâsındır ve dolayısıyla libâsı bana giydirenindir; benim değildir.”
İşte bunun gibi, ben de sesim yetişse, bütün küre‑i arza bağırarak derim ki:
Sözler güzeldirler, hakikattirler; fakat benim değildirler; Kur'ân‑ı Kerîm’in hakàikından telemmu' etmiş şuâlardır!‥
وَمَا مَدَحْتُ مُحَمَّدًا بِمَقَالَت۪ي ❋ وَلٰكِنْ مَدَحْتُ مَقَالَت۪ي بِمُحَمَّدٍdüsturuyla derim ki:
وَمَا مَدَحْتُ الْقُرْاٰنَ بِكَلِمَات۪ي ❋ وَلٰكِنْ مَدَحْتُ كَلِمَات۪ي بِالْقُرْاٰنِ
Yani: “Kur'ânın hakàik‑ı i'câzını ben güzelleştiremedim, güzel gösteremedim; belki Kur'ânın güzel hakikatleri, benim tâbiratlarımı da güzelleştirdi, ulvîleştirdi.”
Mâdem böyledir; hakàik‑ı Kur'ânın güzelliği nâmına, Sözler nâmındaki âyinelerinin güzelliklerini ve o âyinedârlığa terettüb eden inâyât‑ı İlâhiye’yi izhâr etmek, makbûl bir tahdîs‑i ni'mettir.
42
Beşinci Sebeb
Çok zaman evvel bir ehl‑i velâyetten işittim ki; o zât, eski velîlerin gaybî işâretlerinden istihrâc etmiş ve kanâati gelmiş ki: “Şark tarafından bir nur zuhûr edecek, bid'alar zulümâtını dağıtacak.” Ben, böyle bir nurun zuhûruna çok intizar ettim ve ediyorum. Fakat çiçekler baharda gelir. Öyle kudsî çiçeklere zemin hazır etmek lâzım gelir. Ve anladık ki, bu hizmetimizle o nurânî zâtlara zemin ihzar ediyoruz.
Mâdem kendimize ait değil, elbette Sözler nâmındaki nurlara ait olan inâyât‑ı İlâhiye’yi beyân etmekte medâr‑ı fahr ve gurur olamaz; belki medâr‑ı hamd ve şükür ve tahdîs‑i ni'met olur.
Altıncı Sebeb
Sözler’in te'lifi vâsıtasıyla Kur'ân’a hizmetimize bir mükâfât‑ı àcile ve bir vâsıta‑i teşvik olan inâyât‑ı Rabbâniye, bir muvaffakıyettir. Muvaffakıyet ise, izhâr edilir.
Muvaffakıyetten geçse; olsa olsa bir ikram‑ı İlâhî olur. İkram‑ı İlâhî ise; izhârı, bir şükr‑ü manevîdir.
Ondan dahi geçse; olsa olsa, hiç ihtiyarımız karışmadan bir kerâmet‑i Kur'âniye olur. Biz, mazhar olmuşuz. Bu nev'i ihtiyarsız ve habersiz gelen bir kerâmetin izhârı, zararsızdır.
Eğer âdi kerâmâtın fevkıne çıksa, o vakit olsa olsa Kur'ânın i'câz‑ı manevîsinin şu'leleri olur. Mâdem i'câz izhâr edilir; elbette i'câza yardım edenin dahi izhârı i'câz hesabına geçer, hiç medâr‑ı fahr ve gurur olamaz; belki medâr‑ı hamd ve şükrândır.
Yedinci Sebeb
Nev'‑i insanın yüzde sekseni ehl‑i tahkîk değildir ki; hakikate nüfûz etsin ve hakikati hakikat tanıyıp kabûl etsin. Belki; sûrete, hüsn‑ü zanna binâen, makbûl ve mu'temed insanlardan işittikleri mesâili takliden kabûl ederler. Hattâ kuvvetli bir hakikati, zaîf bir adamın elinde zaîf görür ve kıymetsiz bir mes'eleyi, kıymetdâr bir adamın elinde görse, kıymetdâr telâkki eder.
43
İşte ona binâen, benim gibi zaîf ve kıymetsiz bir bîçârenin elindeki hakàik‑ı îmâniye ve Kur'âniyenin kıymetini, ekser nâsın nokta‑i nazarında düşürmemek için, bilmecbûriye ilân ediyorum ki: İhtiyarımız ve haberimiz olmadan, birisi bizi istihdam ediyor; biz bilmeyerek, bizi mühim işlerde çalıştırıyor. Delilimiz de şudur ki: Şuûrumuz ve ihtiyarımızdan hariç bir kısım inâyâta ve teshîlâta mazhar oluyoruz. Öyle ise, o inâyetleri bağırarak ilân etmeye mecburuz.
İşte geçmiş Yedi Esbâb’a binâen, küllî birkaç inâyet‑i Rabbâniye’ye işâret edeceğiz.
Birinci İşâret
Yirmisekizinci Mektûb’un Sekizinci Mes'elesinin Birinci Nüktesinde beyân edilmiştir ki, “tevâfukât”tır.
Ezcümle: Mu'cizât‑ı Ahmediye Mektûbatı’nda, Üçüncü İşâretinden tâ Onsekizinci İşâretine kadar altmış sahife; habersiz, bilmeyerek bir müstensihin nüshasında, iki sahife müstesnâ olmak üzere mütebâki bütün sahifelerde – kemâl‑i muvâzenetle – ikiyüzden ziyâde “Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm” kelimeleri birbirine bakıyorlar. Kim insaf ile iki sahifeye dikkat etse, tesâdüf olmadığını tasdik edecek. Hâlbuki tesâdüf, olsa olsa bir sahifede kesretli emsâl kelimeleri bulunsa, yarı yarıya tevâfuk olur, ancak bir‑iki sahifede tamamen tevâfuk edebilir. O hâlde böyle umum sahifelerde “Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm” kelimesi; iki olsun, üç olsun, dört olsun veya daha ziyâde olsun, kemâl‑i mîzan ile birbirinin yüzüne baksa; elbette tesâdüf olması mümkün değildir. Hem sekiz ayrı ayrı müstensihin bozamadığı bir tevâfukun, kuvvetli bir işâret‑i gaybiye, içinde olduğunu gösterir.
Nasıl ki, ehl‑i belâğatın kitaplarında, belâğatın derecâtı bulunduğu hâlde; Kur'ân‑ı Hakîm’deki belâğat, derece‑i i'câza çıkmış; kimsenin haddi değil ki ona yetişsin. Öyle de: Mu'cizât‑ı Ahmediye’nin bir âyinesi olan Ondokuzuncu Mektûb ve Mu'cizât‑ı Kur'âniye’nin bir tercümânı olan Yirmibeşinci Söz ve Kur'ânın bir nev'i tefsiri olan Risale‑i Nur eczâlarında tevâfukât, umum kitapların fevkınde bir derece‑i garâbet gösteriyor. Ve ondan anlaşılıyor ki; Mu'cizât‑ı Kur'âniye ve Mu'cizât‑ı Ahmediye’nin bir nev'i kerâmetidir ki, o âyinelerde tecellî ve temessül ediyor.
44
İkinci İşâret
Hizmet‑i Kur'âniyeye ait inâyât‑ı Rabbâniyenin ikincisi şudur ki:
Cenâb‑ı Hak, benim gibi kalemsiz, yarım ümmî, diyar‑ı gurbette, kimsesiz, ihtilâttan men'edilmiş bir tarzda; kuvvetli, ciddi, samîmî, gayyûr, fedâkâr ve kalemleri birer elmas kılınç olan kardeşleri bana muâvin ihsân etti. Zaîf ve âciz omuzuma çok ağır gelen vazife‑i Kur'âniyeyi, o kuvvetli omuzlara bindirdi. Kemâl‑i kereminden, yükümü hafifleştirdi.
O mübârek cemâat ise – Hulûsi’nin tâbiriyle – telsiz telgrafın âhizeleri hükmünde ve – Sabri’nin tâbiriyle – Nur fabrikasının elektriklerini yetiştiren makineler hükmünde ayrı ayrı meziyetleri ve kıymetdâr muhtelif hâsiyetleriyle beraber – yine Sabri’nin tâbiriyle – bir tevâfukât‑ı gaybiye nev'inden olarak, şevk ve sa'y ü gayret ve ciddiyette birbirine benzer bir sûrette esrâr‑ı Kur'âniyeyi ve envâr‑ı îmâniyeyi etrafa neşretmeleri ve her yere eriştirmeleri ve şu zamanda (yani hurûfât değişmiş, matbaa yok, herkes envâr‑ı îmâniyeye muhtaç olduğu bir zamanda) ve fütûr verecek ve şevki kıracak çok esbâb varken, bunların fütûrsuz, kemâl‑i şevk ve gayretle bu hizmetleri, doğrudan doğruya bir kerâmet‑i Kur'âniye ve zâhir bir inâyet‑i İlâhiye’dir.
45
Evet, velâyetin kerâmeti olduğu gibi, niyet‑i hàlisanın dahi kerâmeti vardır. Samîmiyetin dahi kerâmeti vardır. Bâhusus Lillâh için olan bir uhuvvet dâiresindeki kardeşlerin içinde; ciddi, samîmî tesânüdün çok kerâmetleri olabilir. Hattâ şöyle bir cemâatin şahs‑ı manevîsi bir veli‑yi kâmil hükmüne geçebilir; inâyâta mazhar olur.
İşte ey kardeşlerim ve ey Hizmet‑i Kur'ân’da arkadaşlarım! Bir kaleyi fetheden bir bölüğün çavuşuna bütün şerefi ve bütün ganîmeti vermek nasıl zulümdür, bir hatâdır; öyle de; şahs‑ı manevînizin kuvvetiyle ve kalemleriniz ile hâsıl olan fütûhâttaki inâyâtı benim gibi bir bîçâreye veremezsiniz! Elbette böyle mübârek bir cemâatte, tevâfukât‑ı gaybiyeden daha ziyâde kuvvetli bir işâret‑i gaybiye var ve ben görüyorum; fakat herkese ve umuma gösteremiyorum.
Üçüncü İşâret
Risale‑i Nur eczâları, bütün mühim hakàik‑ı îmâniye ve Kur'âniyeyi hattâ en muannide karşı dahi parlak bir sûrette isbâtı, çok kuvvetli bir işâret‑i gaybiye ve bir inâyet‑i İlâhiye’dir. Çünkü hakàik‑ı îmâniye ve Kur'âniye içinde öyleleri var ki; en büyük bir dâhî telâkki edilen İbn‑i Sînâ, fehminde aczini itiraf etmiş, “Akıl buna yol bulamaz!” demiş. Onuncu Söz Risalesi, o zâtın dehâsıyla yetişemediği hakàikı; avâmlara da, çocuklara da bildiriyor.
Hem meselâ; sırr‑ı kader ve cüz'‑ü ihtiyarînin halli için, koca Sa'd‑ı Taftazanî gibi bir allâme; kırk‑elli sahifede, meşhûr “Mukaddemât‑ı İsnâ Aşer” nâmıyla “Telvih” nâm kitabında ancak hallettiği ve ancak hàvâssa bildirdiği aynı mesâili, kadere dair olan Yirmialtıncı Sözde, İkinci Mebhasın iki sahifesinde tamamıyla, hem herkese bildirecek bir tarzda beyânı, eser‑i inâyet olmazsa nedir?
Hem bütün ukùlü hayrette bırakan ve hiçbir felsefenin eliyle keşfedilemeyen ve sırr‑ı hilkat-i âlem ve tılsım‑ı kâinât denilen ve Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın i'câzıyla keşfedilen o tılsım‑ı müşkül-küşâ ve o muammâ‑yı hayret-nümâ, Yirmidördüncü Mektûb ve Yirmidokuzuncu Söz’ün âhirindeki remizli nüktede ve Otuzuncu Söz’ün tahavvülât‑ı zerrâtın altı aded hikmetinde keşfedilmiştir. Kâinâttaki fa'âliyet‑i hayret-nümânın tılsımını ve hilkat‑i kâinâtın ve âkıbetinin muammâsını ve tahavvülât‑ı zerrâttaki harekâtın sırr‑ı hikmetini keşf ve beyân etmişlerdir, meydândadır, bakılabilir.
46
Hem sırr‑ı ehadiyet ile, şerîksiz vahdet‑i Rubûbiyeti; hem nihâyetsiz Kurbiyet‑i İlâhiye ile, nihâyetsiz bu'diyetimiz olan hayret‑engîz hakikatleri kemâl‑i vuzûh ile Onaltıncı Söz ve Otuzikinci Söz beyân ettikleri gibi, kudret‑i İlâhiye’ye nisbeten zerrât ve seyyârât müsâvî olduğunu ve haşr‑i a'zamda umum zîrûhun ihyâsı, bir nefsin ihyâsı kadar o kudrete kolay olduğunu ve şirkin hilkat‑i kâinâtta müdâhalesi imtina' derecesinde akıldan uzak olduğunu kemâl‑i vuzûh ile gösteren Yirminci Mektûb’daki ﴿وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ﴾kelimesi beyânında ve üç temsîli hâvî onun zeyli, şu azîm sırr‑ı vahdeti keşfetmiştir.
Hem hakàik‑ı îmâniye ve Kur'âniye’de öyle bir genişlik var ki, en büyük zekâ‑i beşerî ihâta edemediği hâlde; benim gibi zihni müşevveş, vaziyeti perîşan, müracaat edilecek kitab yokken, sıkıntılı ve sür'atle yazan bir adamda, o hakàikın ekseriyet‑i mutlakası dekàikiyle zuhûru; doğrudan doğruya Kur'ân‑ı Hakîm’in i'câz‑ı manevîsinin eseri ve inâyet‑i Rabbâniye’nin bir cilvesi ve kuvvetli bir işâret‑i gaybiyedir.
47
Dördüncü İşâret
Elli‑altmış risaleler (❋) öyle bir tarzda ihsân edilmiş ki; değil benim gibi az düşünen ve zuhûrata tebaiyet eden ve tedkike vakit bulamayan bir insanın; belki büyük zekâlardan mürekkeb bir ehl‑i tedkikin sa'y ve gayretiyle yapılmayan bir tarzda te'lifleri, doğrudan doğruya bir eser‑i inâyet olduklarını gösteriyor. Çünkü bütün bu risalelerde, bütün derin hakàik, temsîlât vâsıtasıyla, en âmî ve ümmî olanlara kadar ders veriliyor. Hâlbuki o hakàikın çoğunu, büyük âlimler “tefhim edilmez” deyip, değil avâma, belki hàvâssa da bildiremiyorlar.
İşte en uzak hakikatleri en yakın bir tarzda, en âmî bir adama ders verecek derecede; benim gibi Türkçesi az, sözleri muğlak, çoğu anlaşılmaz ve zâhir hakikatleri dahi müşkülleştiriyor diye eskiden beri iştihâr bulmuş ve eski eserleri – kısmen – o sû‑i iştihârı tasdik etmiş bir şahsın elinde bu hàrika teshîlât ve sühûlet‑i beyân; elbette bilâ‑şübhe bir eser‑i inâyettir ve onun hüneri olamaz ve Kur'ân‑ı Kerîm’in i'câz‑ı manevîsinin bir cilvesidir ve temsîlât‑ı Kur'âniyenin bir temessülüdür ve in'ikâsıdır.
Beşinci İşâret
Risaleler umumiyetle pek çok intişar ettiği hâlde, en büyük âlimden tut, tâ en âmî adama kadar ve ehl‑i kalb büyük bir velîden tut, tâ en muannid dinsiz bir feylesofa kadar olan tabakàt‑ı nâs ve tâifeler o risaleleri gördükleri ve okudukları ve bir kısmı tokatlarını yedikleri hâlde tenkid edilmemesi ve her tâife derecesine göre istifade etmesi, doğrudan doğruya bir eser‑i inâyet-i Rabbâniye ve bir kerâmet‑i Kur'âniye olduğu gibi, çok tedkîkàt ve taharriyâtın neticesiyle ancak husûl bulan o çeşit risaleler, fevkalâde bir sür'atle, hem idrakimi ve fikrimi müşevveş eden sıkıntılı inkıbaz vakitlerinde yazılması dahi, bir eser‑i inâyet ve bir ikram‑ı Rabbânîdir.
48
Evet, ekser kardeşlerim ve yanımdaki umum arkadaşlarım ve müstensihler biliyorlar ki; Ondokuzuncu Mektûb’un beş parçası, birkaç gün zarfında her gün iki‑üç saatte ve mecmûu oniki saatte hiçbir kitaba müracaat edilmeden yazılması; hattâ en mühim bir parça ve o parçada lafz‑ı Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm kelimesinde zâhir bir hâtem‑i Nübüvveti gösteren Dördüncü Cüz', üç‑dört saatte, dağda, yağmur altında ezber yazılmış ve Otuzuncu Söz gibi mühim ve dakîk bir risale, altı saat içinde bir bağda yazılmış ve Yirmisekizinci Söz, Süleyman’ın bahçesinde, bir, nihâyet iki saat içinde yazılması gibi, ekser risaleler böyle olması; ve eskiden beri sıkıntılı ve münkabız olduğum zaman, en zâhir hakikatleri dahi beyân edemediğimi, belki bilemediğimi yakın dostlarım biliyorlar. Hususan o sıkıntıya hastalık da ilâve edilse, daha ziyâde beni dersten, te'liften men'etmekle beraber; en mühim Sözler ve risaleler, en sıkıntılı ve hastalıklı zamanımda, en sür'atli bir tarzda yazılması; doğrudan doğruya bir inâyet‑i İlâhiye ve bir ikram‑ı Rabbânî ve bir kerâmet‑i Kur'âniye olmazsa nedir?
Hem hangi kitab olursa olsun, böyle hakàik‑ı İlâhiye’den ve îmâniyeden bahsetmiş ise, alâ külli hâl bir kısım mesâili, bir kısım insanlara zarar verir ve zarar verdikleri için, her mes'ele herkese neşredilmemiş. Hâlbuki şu risaleler ise; şimdiye kadar hiç kimsede – çoklardan sorduğum hâlde – sû‑i te'sir ve aksü'l‑amel ve tahdiş‑i ezhân gibi bir zarar vermedikleri, doğrudan doğruya bir işâret‑i gaybiye ve bir inâyet‑i Rabbâniye olduğu bizce muhakkaktır.
49
Altıncı İşâret
Şimdi bence kat'iyyet peydâ etmiştir ki; ekser hayatım, ihtiyar ve iktidarımın, şuûr ve tedbirimin haricinde öyle bir tarzda geçmiş ve öyle garîb bir sûrette ona cereyan verilmiş; tâ Kur'ân‑ı Hakîm’e hizmet edecek olan bu nev'i risaleleri netice versin. Âdeta bütün hayat‑ı ilmiyem, mukaddemât‑ı ihzariye hükmüne geçmiş. Ve Sözler ile i'câz‑ı Kur'ân’ın izhârı, onun neticesi olacak bir sûrette olmuştur. Hattâ şu yedi sene nefyimde ve gurbetimde ve sebebsiz ve arzumun hilâfında tecerrüdüm ve meşrebime muhâlif, yalnız bir köyde imrâr‑ı hayat etmekliğim ve eskiden beri ülfet ettiğim hayat‑ı ictimâiyenin çok râbıtalarından ve kaidelerinden nefret edip terketmekliğim; doğrudan doğruya bu Hizmet‑i Kur'âniyeyi hàlis, sâfî bir sûrette yaptırmak için bu vaziyet verildiğine şübhem kalmamıştır. Hattâ çok defa bana verilen sıkıntı ve zulmen bana karşı olan tazyîkat perdesi altında, bir dest‑i inâyet tarafından merhametkârâne, Kur'ânın esrârına hasr‑ı fikr ettirmek ve nazarı dağıtmamak için yapılmıştır kanâatindeyim. Hattâ eskiden mütâlaaya çok müştâk olduğum hâlde; bütün bütün sâir kitapların mütâlaasından bir men', bir mücânebet rûhuma verilmişti. Böyle gurbette medâr‑ı tesellî ve ünsiyet olan mütâlaayı bana terkettiren, anladım ki, doğrudan doğruya Âyât‑ı Kur'âniye’nin üstad‑ı mutlak olmaları içindir.
Hem yazılan eserler, risaleler – ekseriyet‑i mutlakası – hariçten hiçbir sebeb gelmeyerek, rûhumdan tevellüd eden bir hâcete binâen, ânî ve def'î olarak ihsân edilmiş. Sonra bazı dostlarıma gösterdiğim vakit, demişler: “Şu zamanın yaralarına devâdır.” İntişar ettikten sonra ekser kardeşlerimden anladım ki, tam şu zamandaki ihtiyaca muvâfık ve derde lâyık bir ilâç hükmüne geçiyor.
İşte ihtiyar ve şuûrumun dâiresi haricinde, mezkûr hâletler ve sergüzeşt‑i hayatım ve ulûmların envâ'larındaki hilâf‑ı âdet ihtiyarsız tetebbuâtım; böyle bir netice‑i kudsiyeye müncer olmak için, kuvvetli bir inâyet‑i İlâhiye ve bir ikram‑ı Rabbânî olduğuna bende şübhe bırakmamıştır.
Yedinci İşâret
Bu hizmetimiz zamanında, beş‑altı sene zarfında, bilâ‑mübâlağa yüz eser‑i ikram-ı İlâhî ve inâyet‑i Rabbâniye ve kerâmet‑i Kur'âniye’yi gözümüzle gördük. Bir kısmını, Onaltıncı Mektûb’da işâret ettik; bir kısmını, Yirmialtıncı Mektûbun Dördüncü Mebhasının mesâil‑i müteferrikasında; bir kısmını, Yirmisekizinci Mektûb’un Üçüncü Mes'elesinde beyân ettik. Benim yakın arkadaşlarım bunu biliyorlar. Dâimî arkadaşım Süleyman Efendi çoklarını biliyor. Hususan, Sözler’in ve risalelerin neşrinde ve tashihâtında ve yerlerine yerleştirmekte ve tesvîd ve tebyizinde, fevkalme'mûl kerâmetkârâne bir teshîlâta mazhar oluyoruz. Kerâmet‑i Kur'âniye olduğuna şübhemiz kalmıyor. Bunun misâlleri yüzlerdir.
50
Hem maîşet hususunda o kadar şefkatle besleniyoruz ki; en küçük bir arzu‑yu kalbimizi, bizi istihdam eden sâhib‑i inâyet tatmin etmek için, fevkalme'mûl bir sûrette ihsân ediyor ve hâkezâ… İşte bu hâl gayet kuvvetli bir işâret‑i gaybiyedir ki, biz istihdam olunuyoruz. Hem rızâ dâiresinde, hem inâyet altında bize Hizmet‑i Kur'âniye yaptırılıyor.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ صَلَاةً تَكُونُ لَكَ رِضَاءً وَلِحَقِّهِ اَدَاءً وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ وَسَلِّمْ تَسْل۪يمًا كَث۪يرًا اٰم۪ينَ
51
Mahrem Bir Suâle Cevaptır
Şu sırr‑ı inâyet; eskiden mahremce yazılmış, Ondördüncü Söz’ün âhirine ilhâk edilmişti. Her nasılsa ekser müstensihler unutup yazmamışlardı. Demek münâsib ve lâyık mevkii burası imiş ki, gizli kalmış.
Benden Suâl Ediyorsun: “Neden senin Kur'ân’dan yazdığın Sözler’de bir kuvvet, bir te'sir var ki, müfessirlerin ve âriflerin sözlerinde nâdiren bulunur. Bazen bir satırda, bir sahife kadar kuvvet var; bir sahifede, bir kitab kadar te'sir bulunuyor?‥”
Elcevab: – Güzel bir cevaptır – Şeref, i'câz‑ı Kur'ân’a ait olduğundan ve bana ait olmadığından, bilâ‑pervâ derim:
Ekseriyet itibariyle öyledir. Çünkü: Yazılan Sözler tasavvur değil, tasdiktir; teslîm değil, îmândır; mârifet değil, şehâdettir, şühûddur; taklid değil, tahkîktir; iltizam değil, iz'ândır; tasavvuf değil, hakikattir; da'vâ değil, da'vâ içinde bürhândır. Şu sırrın hikmeti budur ki:
Eski zamanda, esâsât‑ı îmâniye mahfûzdu, teslîm kavî idi. Teferruâtta, âriflerin mârifetleri delilsiz de olsa, beyânâtları makbûl idi, kâfî idi. Fakat şu zamanda dalâlet‑i fenniye, elini esâsâta ve erkâna uzatmış olduğundan, her derde lâyık devâyı ihsân eden Hakîm‑i Rahîm olan Zât‑ı Zülcelâl, Kur'ân‑ı Kerîm’in en parlak mazhar‑ı i'câzından olan temsîlâtından bir şu'lesini; acz ve zaafıma, fakr ve ihtiyacıma merhameten Hizmet‑i Kur'ân’a ait yazılarıma ihsân etti.
Felillâhilhamd, sırr‑ı temsîl dûrbîniyle, en uzak hakikatler gayet yakın gösterildi. Hem sırr‑ı temsîl cihetü'l‑vahdetiyle, en dağınık mes'eleler toplattırıldı.
52
Hem sırr‑ı temsîl merdiveniyle, en yüksek hakàika kolaylıkla yetiştirildi. Hem sırr‑ı temsîl penceresiyle, hakàik‑ı gaybiyeye, esâsât‑ı İslâmiye’ye şühûda yakın bir yakìn‑i îmâniye hâsıl oldu. Akıl ile beraber vehim ve hayâl, hattâ nefis ve hevâ teslîme mecbur olduğu gibi, şeytan dahi teslîm‑i silâha mecbur oldu.
Elhâsıl: Yazılarımda ne kadar güzellik ve te'sir bulunsa, ancak temsîlât‑ı Kur'âniyenin lemeâtındandır. Benim hissem; yalnız şiddet‑i ihtiyacımla talebdir ve gayet aczimle tazarruumdur. Dert benimdir, devâ Kur'ân’ındır.
Said Nursî
53
Mukaddime
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
Mukaddime
Hulûsi Bey ve Sabri Efendi’nin mektûblarında Risale‑i Nur hakkındaki fıkralarının, bir mektûb sûretinde Risale‑i Nur eczâları içinde idhal edilmesinin beş sebebi var:
Birincisi: Hulûsi ise, âhirdeki Söz’lerin ve ekser Mektûbat’ın yazılmasına onun gayreti ve ciddiyeti en mühim sebeb olması ve Sabri’nin dahi Ondokuzuncu Mektûb gibi bir sülüs‑ü Mektûbat’ın yazılmasına sebeb, onun samîmî ve ciddi iştiyakı olmasıdır.
İkinci Sebeb: Bu iki zât bilmiyorlardı ki, bir vakit şu fıkralar neşredilecek. Bilmedikleri için gayet samîmî, tasannu'suz, hàlisâne ve derece‑i zevklerini ve o hakàika karşı şevklerini ifâde etmek için, hususî bir sûrette yazmışlar. Onun için o takdirâtları takriz nev'inden değil, doğrudan doğruya mübâlağasız bir sûrette, gördükleri ve zevkettikleri hakikati ifâde etmeleridir.
Üçüncü Sebeb: Bu iki zât hakîki talebelerimden ve ciddi arkadaşlarımdan ve Hizmet‑i Kur'ân’da arkadaşlarım içinde talebelik ve kardeşlik ve arkadaşlığın üç hàssası var ki, bu iki zât üçünde de birinciliği kazanmışlar.
Birinci Hàssa: Bana mensûb herşeye malları gibi tesâhub ediyorlar. Bir Söz yazılsa, kendileri yazmış ve te'lif etmiş gibi zevk alıyorlar, Allah’a şükrediyorlar. Âdeta cesedleri muhtelif, rûhları bir hükmünde hakîki manevî vereselerdir.
İkinci Hàssa: Bütün makàsıd‑ı hayatiye içinde en büyük, en mühim maksadları, o nurlu Sözler vâsıtasıyla Kur'ân’a hizmet biliyorlar. Dünya hayatının netice‑i hakîkiyesinin ve dünyaya gelmekteki vazife‑i fıtriyelerinin en mühimmi, hakàik‑ı îmâniyeye hizmet olduğunu telâkkileridir.
54
Üçüncü Hàssa: Ben kendi nefsimde tecrübe ettiğim ve eczâhâne‑i mukaddese-i Kur'âniye’den aldığım ilâçları, onlar da kendi yaralarını hissedip o ilâçları merhem sûretinde tecrübe ediyorlar. Aynı hissiyatımla mütehassis oluyorlar. Ve ehl‑i îmânın îmânlarını muhâfaza etmek gayreti, en yüksek derecede taşımaları ve ehl‑i îmânın kalbine gelen şübehât ve evhâmdan hâsıl olan yaraları tedâvi etmek iştiyakı, yüksek bir derece‑i şefkatte hissetmeleridir.
Dördüncü Sebeb: Hulûsi Bey; benim yegâne manevî evlâdım ve medâr‑ı tesellîm ve hakîki vârisim ve bir dehâ‑yı nurânî sâhibi olacağı muhtemel olan biraderzâdem Abdurrahman’ın vefâtından sonra, Hulûsi aynen yerine geçip o merhumdan beklediğim hizmeti, onun gibi îfâya başlamasıyla ve ben onu görmeden epey zaman evvel Sözler’i yazarken, onun aynı vazifesiyle muvazzaf bir şahs‑ı manevî bana muhâtab olmuşçasına, ekseriyet‑i mutlaka ile temsîlâtım onun vazifesine ve mesleğine göre olmuştur. Demek oluyor ki; bu şahsı, Cenâb‑ı Hak bana Hizmet‑i Kur'ân ve îmânda bir talebe, bir muîn ta'yin etmiş. Ben de bilmeyerek onunla onu görmeden evvel konuşuyormuşum, ders veriyormuşum…
Sabri ise; fıtraten bende mevcûd hàs bir nişan var. Bütün gezdiğim yerde kimsede görmedim. Sabri’de aynı nişan‑ı fıtrî var. Bütün talebelerim içinde, karâbet‑i nesliyeden daha ziyâde bir karâbet kendinde hissetmiş. Ve şu havâlide en az ümîd ettiğim ve o da geç uyandığı hâlde en ileri gittiği bir işârettir ki; o da bir Hulûsi‑i sânîdir, müntehabdır. Cenâb‑ı Hak tarafından bana talebe ve Hizmet‑i Kur'ân’da arkadaş ta'yin edilmiştir.
Beşinci Sebeb: Ben kendi şahsıma ait takdirât ve medhi kabûl etmem. Çünkü, ma'nen büyük zarar gördüm. Onun için şahsıma karşı takdirât, fahr ve gurura medâr olduğu için şiddetle nefret edip korkuyorum. Fakat Kur'ân‑ı Hakîm’in dellâlı ve hizmetkârı olmaklığım cihetinden ve o vazife‑i kudsiye noktasında takdirât ve medih bana ait olmayıp, nurlu Sözler’e ve belki doğrudan doğruya hakàik‑ı îmâniyeye ve esrâr‑ı Kur'âniyeye ait olduğu için onu müftehirâne değil, Cenâb‑ı Hakk’a karşı müteşekkirâne kabûl ediyorum.
55
İşte bu iki şahıs, bu hakikati herkesten ziyâde anladıkları için, onlar bilmeyerek vicdânlarının sevkiyle yazdıkları takdirât ve medihlerini, Risale‑i Nur eczâları içinde dercedilmeye sebeb olmuştur. Cenâb‑ı Hak, bunların emsâlini ziyâde etsin ve onları da muvaffak etsin ve tarîk‑ı Haktan ayırmasın, âmîn.
اَللّٰهُمَّ وَفِّقْنَا وَاِيَّاهُمَا وَاَمْثَالَهُمَا مِنْ اِخْوَانِنَا لِخِدْمَةِ الْقُرْاٰنِ وَالْا۪يمَانِ كَمَا تُحِبُّ وَتَرْضٰى بِحَقِّ مَنْ اَنْزَلْتَ عَلَيْهِ الْقُرْاٰنَ عَلَيْهِ اَفْضَلُ الصَّلَاةِ وَاَتَمُّ التَّسْل۪يمَاتِ مَا اخْتَلَفَ الْمَلَوَانِ وَمَا دَارَ الْقَمَرَانِ
Said Nursî
56
Yirmiyedinci Mektûb ve Zeyilleri
Otuzüçüncü Söz’ün Yirmiyedinci Mektûb’udur ki: Mektûbatü'n‑Nur’un birinci muhâtabı olan Hulûsi Bey’in hususî mektûblarından Risaletü'n‑Nur hakkındaki takdirâtını gösteren fıkralardır.
Yirmiyedinci Mektûb’un ikinci kısmı olan “Zeyl”i dahi elhak bir Hulûsi‑i sânî olan Sabri Efendi’nin Risaletü'n‑Nur hakkındaki takdirâtını gösteren hususî mektûblarındaki fıkralardır. (❋)
57
Şu Risale (❋), bir meclis‑i nurânîdir ki, Kur'ân’ın şu münevver, mübârek şâkirdleri, içinde birbiriyle ma'nen müzâkere ve müdâvele‑i efkâr ediyorlar.
Ve yüksek bir medrese salonudur ki, Kur'ân’ın şâkirdleri onda herbiri aldığı dersi arkadaşlarına söylüyor.
Ve Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın hazine‑i Kudsiyesinin sandukçaları olan Risalelerin satıcı ve dellâllarına muhteşem ve müzeyyen bir dükkân ve bir menzildir. Herbiri aldığı kıymetdâr mücevherâtı birbirine ve müşterilerine orada gösteriyor.
Said Nursî
58
1. Kur’ân hakikatlerini Risale‑i Nur göstermiştir, Üstadımız buna vesile olmuştur
﴿﷽﴾
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ ذَرَّاتِ الْكَائِنَاتِ اَبَدًا
Hulûsi’nin birinci fıkrasıdır
Eyyühe'l‑Üstadü'l-Muhterem!
Kendilerini fakir ve hakîr görmekte zevk alan zevât‑ı àliye gibi değil, belki olduğu gibi görünmek isteyen ve talebem, kardeşim, biraderzâdem ünvânlarıyla taltif buyurduğunuz bendeniz, hakikatte ma'nen düşkün bir vaziyette ve cidden duânıza muhtaç bir hâldeyim. Serâpâ Nur olan Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın hak ve hakikatini bu asır insanlarının bilhassa fırak‑ı dâllenin gözlerine sokacak derecede bazı Kur'ân lemeâtının zâhir olmasına murad‑ı İlâhî taalluk etmiş ve bu emr‑i mühimme, felillâhilhamd muhterem Üstadımız vâsıta olmuştur.
İşte hiç ender hiç olan bu talebeniz de yine lütûf ve fazl ve inâyet‑i İlâhî ile bu àlî memuriyetini îfâ eden azîz ve muhterem hocasına ve Hazret‑i Kur'ân hesabına pek cüz'î bir hademelik yaptırılmıştır. Bundan dolayı ne kadar şükretsem azdır, fahre zerre kadar hakkım yoktur. Belki şu hademelikte yapmış olmaklığım muhtemel hatîât ve kusurâttan dolayı affımı niyâz ve istirham ediyorum. Fenâ şahsiyetimi ta'rif eylemekliğim gerçi mânâsızdır. Fakat mürâsele ve mülâkatta bu bâbda pek çok büyük iltifatlarınızı gördüğümden mütehassıl hicâb sevkiyle ufak bir tasdî'de bulundum. Son iki mektûbunuzda suâl buyurulan hususa cevab vermekliğim ısrar ile emir buyuruldu.
59
﴿سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا﴾ Fakat bu ağır suâle, acz ve fakrın en müntehâsında bulunan bu kardeşiniz hak ve hakikate muvâfık ve mutâbık bir cevab verebilmek için inâyet ve kerem‑i İlâhî ve meded‑i rûhâniyet-i Peygamberîye ilticâ eyledi. Şöyle ki:
Mübârek Sözler şüphesiz Kitab‑ı Mübîn’in nurlu lemeâtıdır. İçinde izâha muhtaç yerler eksik olmamakla beraber küll hâlinde kusursuz ve noksansızdır. Beşerin her tabakası kendi fıtrî anlayışları nisbetinde onlardan hisse‑mend ve fâide‑mend olurlar. Şimdiye kadar tenkid olunmaması, her meslek ve meşreb ehline hoş gelmesi ve mülhidlerin dil uzatamayıp ebkem kalmaları, kanâatimizin sıhhatine delâlet etmeğe kâfîdirler.
Vazifenizin Bitmediğine Dair Düşünebildiğim Bürhânlar:
Evvelâ: Bid'atların çoğaldığı bir zamanda ulemânın sükût etmemeleri lâzım geldiğine dair beyân buyurulan hadîsteki emir ve zecr.
Sâniyen: Peygamberimizin ittibâ'ına mükellef olduğunuzdan onlar gibi müddet‑i hayatınızca vazifeye devam mecburiyeti olduğu.
Sâlisen: Mâdem bu hizmet münhasıran re'yiniz ile değil, istihdam olunuyorsunuz; nasıl Mübelliğ‑i Kur'ân, Fahr‑i Cihan, Habîb‑i Yezdân Sallallâhu Aleyhi Ve Sellem Efendimiz Hazretleri bir gün ﴿اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ د۪ينَكُمْ﴾ fermân‑ı celîlini tebliğ buyurmakla, aynı zamanda vazife‑i risaletinin hitâmına remzen işâret eylemişti; muhterem Üstadın da hizmeti kâfî görülürse bildirilir kanâatindeyim.
60
Râbian: Sözler hakkında bugüne kadar sükût edilmesi ve tenkide cür'et edilmemesi, ilâ nihâye bu hâlin devam edeceğine delil olamaz. Hâl‑i hayatınızda muhtemel hücumlara evvelen ve bizzat zât‑ı fâzılâneleri cevab vereceksiniz.
Hâmisen: Dünyayı unutmak isteseniz, başka hiçbir sebeb olmasa dahi yalnız bu mübârek Sözler’le râbıta peydâ eden insanların ricâ edecekleri izâhatı vermek isteyecek ve cevabsız bırakmayacaksınız.
Sâdisen: Allah için sizi sevenlere ve sizden istizahta bulunanlara yazdığınız pek kıymetli yazılarla meclis‑i ilmînizde takrîr buyurduğunuz mütenevvi' ve Sözler’e bile geçmeyen mesâil kat'iyyetle gösteriyorlar ki; ihtiyaç da hizmet de bitmemiştir.
Birkaç Ma'ruzât: Nurlu Sözler’i cemâate okumak nasîb olduğu zamanlarda, bende bazı hissiyat hâsıl oluyordu; şurada arza müsâadenizi ricâ edeceğim.
Evvelâ: Muhterem Üstadıma ma'ruzâtta bulunmak için kalemi elime aldığım zaman, rûhumda büyük bir inkişaf hissediyor ve ihtiyarsız kalemim o ândaki muvakkat duygularıma tercümân olduğunu görüyorum.
Sâniyen: Şöyle düşünüyordum; eğer yalnız adüvv‑ü ekber olan nefsin hilesinden ve cin ve ins ve şeytanların mekrinden emin olayım diye herkes başını karanlığa çekse ve kendisi köşe‑i nisyana çekilse veya çekilmek istese ve âlem‑i insan ve Âlem‑i İslâm mühmel kalacak, kimsenin kimseye fâidesi olmayacak bir zaman olsa; ben din kardeşlerime bu nurlu hakikatleri iblâğ edeyim de Allâh‑u Zülcelâl, nasıl şe'n‑i Ulûhiyetine yaraşırsa öyle muâmele eylesin. Nefsimi düşünmekten kat'‑ı nazar etmeyi, yine o zamanlarda çok fâideli görüyordum. Bundaki hikmet nedir?
61
Sâlisen: Esmâ‑i Hüsnâ’dan Rahmân ve Rahîm isimleri en a'zam mertebede olduklarından mı, yoksa başka sebeb ve hikmetle mi, ﴿﷽﴾ kelimesi içine dâhil olmuşlardır? Bu da şu mektûbu yazarken kalbime geldi, ben de soruyorum.
Azîz ve muhterem Üstadım! Sizin vücûdunuza yalnız bizler değil, bütün Âlem‑i İslâm muhtaçtır. Çünkü mü'minlerin îmânına kuvvet veren, gâfilleri uyandıran, dalâlete düşenlere râh‑ı hidayeti gösteren, hükemâ‑i felâsifeyi beht ve hayrette bırakan Kur'ân‑ı Mübîn’den nebeân ve lemeân eden o kudsî Sözler’in vücûduna vâsıta oldunuz. Hemen Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn azîz Üstadımızı sıhhat ve âfiyette dâim ve Ümmet‑i Muhammed üzere kàim buyursun, âmîn bihürmeti Seyyidi'l‑Mürselîn.
Hulûsi
2. Risale‑i Nur, Kur’ân eczanesinden verilen ilaçtır
Risale‑i Nur mektûblarından bu mektûbunuzun bendeki te'sirlerini hülâsaten arzedeyim:
Sıhhat ve âfiyetinizin devamı, şükrümü; bu gibi mesâilin hallini isteyenlerin vücûdu, ümîdimi; nazarımda ilim sayılacak herşeyi sizden öğrendiğim için bu vesile ile hakikat sahasındaki ma'lûmâtımı; hasbe'l‑beşeriye fütûr hâsıl oluyorsa, şevkimi; hasta bir talebeniz olduğumdan Kur'ânın eczâhânesinden verdiğiniz bu ilâçlarınızla sıhhatimi; matbaha‑i Kur'ân’dan intihâb buyurduğunuz bu gıdâlarla bütün hâsselerimin kuvvetini, hayatın beş derecesini de ta'lim, mevtin itibarî bir keyfiyet olduğunu tefhim, i'dâm‑ı ebedînin mutasavver olamayacağına kalbimi takvîm buyurduktan sonra Allah için muhabbetin her hâlde bu hayat derecelerinde de devam ederek hayat‑ı bâkiyede bâkî meyvesini vereceğini işâret buyurmakla müddet‑i hayatımı nihâyetsiz artırmağa sebeb olmuştur.
62
Risale‑i Nur ile ihdâ buyurduğunuz duâlar, zâten her gün sevgili Üstadı düşünmeğe kâfî gelmektedir. Kur'ânın nihâyetsiz füyûzâtından, tükenmez hazinesinden inâyet‑i Hak’la edindiğiniz ve tebliğe me'zun olduğunuz mânâları, cevherleri göstermekle, bildirmekle de bu bîçâre ve müştâk talebe ve kardeşinize sonuna kadar ders vermek istediğinizi izhâr ediyorsunuz ki: Bu sûretle de ebeden ve teşekkürle gözümün önünden, hayâlimden ayrılmamaklığınız te'min edilmiş olunuyor.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
Hulûsi
3. Risale‑i Nur hizmetinde bulunmak Kur’ân hesabına bir hizmetkârlıktır.
Muvâsalatımın ilk gecesi pederimin misâfirlerine tahsîs eylediği odaya devam eden zevâta – mütevekkilen alallâh – akşam ile yatsı arasında Risale‑i Nuru okumağa başladım.
Sevgili Üstadım! Evvelce arzettiğim vechile ben artık bir şey için yaşadığımı zannediyorum. O da Üstadım olan dellâl‑ı Kur'ân’ın vazife‑i memure-i maneviyesini îfâda kendilerine pek cüz'î bir yardım ve Kur'ân hesabına cüz'î bir hizmetkârlıktan ibarettir. Orada bulunduğunuz müddetçe Hazret‑i Kur'ân’dan hakikat‑i îmân ve İslâm hesabına vâki olacak istihrâc ve tecelliyâttan mahrum bırakılmamaklığımı hàssaten istirham ediyorum. İnşâallâh müstecâb olan duânızla Allâh‑u Zülcelâl, Risale‑i Nur hizmetinde ümîd ve arzu ettiğim neticeye vâsıl, merhum ve mağfûr Abdurrahman gibi âhir nefeste îmân ve tevfik ve saâdet‑i bâkiyede iki cihan serveri Nebi‑yi Ekremimiz Muhammedüni'l‑Mustafa (Sallallâhu Teâlâ Aleyhi Ve Sellem) Efendimize ve siz muhterem Üstadımın arkasında ve yakınında komşuluk vermek sûretiyle âmâl‑i hakîkiyeye nâil buyurur.
63
Risale‑i Nur gerçi zâhiren sizin eserinizdir; fakat nasıl ki, Kur'ân‑ı Mübîn Allah’ın kelâmı iken Seyyid‑i Kâinât, Eşref‑i Mahlûkat Efendimiz nâsa tebliğe vâsıta olmuştur; siz de bu asırda yine o Furkàn‑ı Azîm’in nurlarından bugünün karmakarışık sarhoş insanlarına emr‑i Hak’la hitâb ediyorsunuz. Öyle ise, O Hakîm‑i Rahîm, size bu eseri yaptırtan, o nurları ayak altında bıraktırmaz; elbette ve elbette fânîlerden belki de hiç ümîd edilmediklerden sâhibler, hâfızlar, ikinci üçüncü hattâ onuncu derecede mübelliğler, nâşirler halk buyurur i'tikàdındayım.
Hulûsi
4. Zaman îmânı kurtarmak zamanıdır.
Evet İslâmiyet gibi bir àlî tarîkim, acz ve fakrı Allah’a karşı bilmek gibi bir meşrebim, Seyyidü'l‑Mürselîn gibi bir rehberim, Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân gibi bir mürşidim, bir dakikada mertebe‑i velâyete erişmek gibi ulvî bir netice almak mümkün olan askerlik gibi bir mesleğim var.
64
Üstadım, bana ve dinleyen her zevi'l‑ukùle, “Tarîkat zamanı değil, îmânı kurtarmak zamanıdır. Beş vakit namazını hakkıyla edâ et, namazın nihâyetindeki tesbihleri yap, ittibâ'‑ı sünnet et, yedi kebâiri işleme” dersini vermiştir. Ben gerek bu derse, gerek Risaletü'n‑Nur ile verilen derslere, Kur'ân’dan istinbat buyurarak gösterdiği hakikatlere karşı Allah’ın tevfikiyle can u dilden “belî” dedim, tasdik ettim ve bana böylece hakikat dersini veren bu zâta da ömrümde ilk defa olarak “Üstad” dedim. Hatâ etmedim, isabet ettim.
Hulûsi
5. Risale‑i Nur, Nur ism-i azîminin tecellisidir
Bu kerre irsâl buyurulan Mektûbatü'n‑Nur zeyilleri, emsâli gibi hoş, güzel ve bedî'dir. Eserlerin Nur ism‑i azîminin tecellîsi olduğuna, ihtiyaca ve hâl‑i âleme göre yazdırıldığına bence asla şübhe kalmamıştır. Bunu küçük misâl ile te'yid etmek isterim. Mülhidler çok ileri gidiyorlar. Meselâ:……… ilâ âhir.
İşte bu ahmakların hezeyanına ve her nev'i iğfallerine ve zâhiren süslü laflarına kanmayarak, îmân ve i'tikàdlarında sâbit‑kadem olmaları için erbâb‑ı îmâna kuvvet ve zümre‑i tuğyana kahr ve şiddetle ders‑i ibret verecek pek münâsebetli sözler, mevzû‑i bahs âsârda ayân‑beyân görülmektedir.
Hayfâ ki, bu nurlar şimdilik (Hâşiye) lihikmetin pek mahdûd sahada ve ancak mü'minler içinde neşredilebilir.
اَلصَّبْرُ مِفْتَاحُ الْفَرَجِ﴿اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الصَّابِر۪ينَ﴾
Hulûsi
65
6. Risale‑i Nur’un kıymetini anlamak için insan olmak yeterlidir
Otuzikinci Sözün Üçüncü Mevkıfı’nı da Hakkı Efendi kardeşimizle merak ve dikkatle okuduk. Cidden çok àlî mefhûmu var. Tavsife bu âcizin kudreti olsa belki bu ikinci nokta için pek ziyâde rahatsız etmeğe cesâret ederdim. Heyhât ki, diğer hususatta olduğu gibi bunda da sıfru'l‑yed bulunuyorum. Yalnız hulûs ve sâfiyetle ve kısaca derim: Belki diğer bütün Söz’lerin daha fevkınde parlayan bir necm‑i nur-efşândır.
(Doktordan Mi'râc’ı nasıl bulduğunu sordum. Doktor Kemâl der: “Eserin pek büyük kıymetini takdir etmek için İslâm olmağa bile lüzum yok, insan olmak kâfî” cevabını verdi.)
Hulûsi
7. Bizler Kur’ân hizmetinde âciz hizmetkârınız ve talebeniziz
Bizler ki, – Elhamdülillâhi teâlâ – âhiret kardeşiniz, Kur'ân hizmetinde âciz hizmetkârınız, esrâr‑ı Kur'âniyenin beyânında – Eşşükrülillâhi teâlâ – Ashâb‑ı Kehf gibi musâhibiniziz. Liyâkat ve kifâyetimizin çok fevkınde, mahzâ bir lütûf ve inâyet‑i Samedânî olarak talebeniz bulunuyoruz. Bundaki niam‑ı Sübhâniyeye hamd ve şükürden âciz bulunuyoruz.
Hulûsi
66