517
Onuncu Lem'a“Şefkat Tokatları” Risalesi
﴿﷽﴾
﴿يَوْمَ تَجِدُ كُلُّ نَفْسٍ مَا عَمِلَتْ مِنْ خَيْرٍ مُحْضَرًا وَمَا عَمِلَتْ مِنْ سُٓوءٍ تَوَدُّ لَوْ اَنَّ بَيْنَهَا وَبَيْنَهُٓ اَمَدًا بَع۪يدًا وَيُحَذِّرُكُمُ اللّٰهُ نَفْسَهُ وَاللّٰهُ رَؤُ۫فٌ بِالْعِبَادِ﴾ âyetinin bir sırrını Hizmet‑i Kur'âniye’de arkadaşlarımın beşeriyet muktezâsı olarak sehiv ve hatâlarının neticesinde yedikleri şefkat tokatlarını beyân etmekle tefsir ediyor. Hizmet‑i Kur'âniyenin bir silsile‑i kerâmeti ve o hizmet‑i kudsiyenin etrafında İzn‑i İlâhî ile nezâret eden ve himmet ve duâsıyla yardım eden Gavs‑ı A'zam’ın bir nev'i kerâmeti beyân edilecek. Tâ ki, bu hizmet‑i kudsiyede bulunanlar; ciddiyetlerinde, hizmetlerinde sebat etsinler.
Bu hizmet‑i kudsiyenin kerâmeti üç nev'idir:
Birinci Nev'i: O hizmeti ihzar etmek ve hàdimlerini o hizmete sevk etmek cihetidir.
İkinci Kısım: Mânileri bertaraf etmek ve muzırların şerrini def'edip onları tokatlamaktır.
Bu iki kısmın hâdiseleri çoktur, hem çok uzundur. (❋) Başka vakte ta'likan, en hafif olan üçüncü bir kısımdan bahsedeceğiz.
518
Üçüncü Kısım Şudur Ki: Hizmette hàlisen çalışanlara fütûr geldiği vakit şefkatli bir tokat yerler, intibâha gelerek yine o hizmete girerler. Bu kısmın hâdisâtı yüzden fazladır. Yalnız yirmi hâdiseden onüç, ondördü şefkatli tokat yemişler, altı‑yedisi zecr tokadı görmüşler.
Birincisi
Bu bîçâre Said’dir. Her ne vakit hizmete fütûr verir, “neme lâzım” deyip hususî, nefsime ait işlerle meşgul olduğum zaman tokat yemişim. Hem de kanâatim geliyor ki, ihmalimden tokat yedim. Çünkü, hangi maksadım beni iğfale sevk etmişse, onun aksi ile tokat yerdim. Sâir hàlis arkadaşlarımın da yedikleri şefkat tokatları, dikkat ede ede, benim gibi, hangi maksad için ihmal etmişse, onun aksiyle şefkat tokatlarını yediklerinden, kanâatimiz gelmiş ki, o hâdiseler Hizmet‑i Kur'âniyenin kerâmetindendir.
Meselâ, bu bîçâre Said, Van’da ders‑i hakàik-ı Kur'âniye ile meşgul olduğum mikdarca, Şeyh Said hâdisâtı zamanında vesveseli hükûmet, hiçbir cihette bana ilişmedi ve ilişemedi. Vaktâ ki, “neme lâzım” dedim, kendi nefsimi düşündüm, âhiretimi kurtarmak için Erek Dağında harâbe mağara gibi bir yere çekildim. O vakit sebebsiz beni aldılar, nefyettiler. Burdur’a getirildim.
Orada yine Hizmet‑i Kur'âniye’de bulunduğum mikdarca – o vakit menfîlere çok dikkat ediliyordu – her akşam isbât‑ı vücûd etmekle mükellef oldukları hâlde, ben ve hàlis talebelerim müstesnâ kaldık. Ben hiçbir vakit isbât‑ı vücûda gitmedim, hükûmeti tanımadım. Oranın vâlisi, oraya gelen Fevzi Paşaya şikâyet etmiş. Fevzi Paşa demiş: “Ona ilişmeyiniz, hürmet ediniz!” Bu sözü ona söylettiren, Hizmet‑i Kur'âniyenin kudsiyetidir. Ne vakit nefsimi kurtarmak, yalnız âhiretimi düşünmek fikri bana galebe etti, Hizmet‑i Kur'âniye’de muvakkat fütûr geldi, aks‑i maksadımla tokat yedim. Yani, bir menfâdan diğerine, Isparta’ya gönderildim.
Isparta’da yine hizmet başına geçtim. Yirmi gün geçtikten sonra bazı korkak insanların ihtarlarıyla: “Belki bu vaziyeti hükûmet hoş görmeyecek. Bir parça teennî etsen daha iyi olur.” dediler. Bende, tekrar yalnız kendimi düşünmek hâtırası kuvvet buldu. “Aman, halklar gelmesin.” dedim. Yine o menfâdan dahi üçüncü nefiy olarak Barla’ya verildim.
519
Barla’da ne vakit bana fütûr gelmiş ise, yalnız kendimi düşünmek hâtırası kuvvet bulmuş ise, bu ehl‑i dünyanın yılanlarından, münâfıklarından birisi bana musallat olmuş. Bu sekiz senede seksen hâdiseyi, kendi başımdan geçtiği için hikâye edebilirim. Usandırmamak için kısa kesiyorum.
Ey kardeşlerim! Başıma gelen şefkat tokatlarını söyledim. Sizlerin de başınıza gelen şefkat tokatlarını, izin verirseniz ve helâl etseniz, söyleyeceğim. Gücenmeyiniz. Gücenen olursa ismini tasrîh etmeyeceğim.
İkincisi
Öz kardeşim ve en birinci ve yüksek ve fedâkâr bir talebem olan Abdülmecîd’in Van’da güzel bir evi vardı. İdaresi yerinde, hem muallim idi. Hizmet‑i Kur'âniyenin daha revâclı bir yeri olan hududa gitmekliğim için arzumun hilâfına olarak teşebbüs edenlere, ictihâdınca, güyâ menfaatim için iştirâk etmedi, re'y vermedi. Güyâ, ben hududa gitseydim, hem Hizmet‑i Kur'âniye siyasetsiz, sâfî olmayacak, hem onu Van’dan çıkaracak idiler diye iştirâk etmedi. Maksadının aksiyle şefkatli bir tokat yedi. Hem Van’dan, hem o güzel evinden, hem memleketinden ayrıldı. Ergani’ye gitmeye mecbur kaldı.
Üçüncüsü
Hizmet‑i Kur'âniyenin pek mühim bir a'zâsı olan Hulûsi Bey, Eğirdir’den memlekete gittiği vakit, saâdet‑i dünyeviyeyi tam zevk ettirecek ve te'min edecek esbâb bulunduğundan, bir derece, sırf uhrevî olan Hizmet‑i Kur'âniye’de fütûra yüz göstermeye dair esbâb hazırlandı. Çünkü, hem çoktan görmediği peder ve vâlidesine kavuştu, hem vatanını gördü, hem şerefli, rütbeli bir sûrette gittiği için dünya ona güldü, güzel göründü. Hâlbuki Hizmet‑i Kur'âniye’de bulunana, ya dünya ona küsmeli veya o dünyaya küsmeli. Tâ ihlâsla, ciddiyetle Hizmet‑i Kur'âniye’de bulunsun.
İşte, Hulûsi’nin kalbi çendan lâyetezelzel idi. Fakat bu vaziyet onu fütûra sevk ettiğinden, şefkatli tokat yedi. Tam bir‑iki sene bazı münâfıklar ona musallat oldular. Dünyanın lezzetini de kaçırdılar. Hem dünyayı ondan, hem onu dünyadan küstürdüler. O vakit vazife‑i maneviyesindeki ciddiyete tam mânâsıyla sarıldı.
520
Dördüncüsü
Muhâcir Hâfız Ahmed’dir. O kendisi söylüyor:
“Evet, ben itiraf ediyorum ki, Hizmet‑i Kur'âniye’de âhiretim nokta‑i nazarında ictihâdımda hatâ ettim. Hizmete fütûr verecek bir arzuda bulundum. Şefkatli, fakat şiddetli ve keffâretli bir tokat yedim. Şöyle ki: Üstadım yeni icâdlara (❋) tarafdâr olmadığı için – benim câmim onun komşusudur; şühûr‑u selâse geliyor – câmimi terk etsem, hem ben çok sevâb kaybediyorum, hem mahalle namazsızlığa alışacak. Yeni usûl yapmazsam men'edileceğim. İşte bu ictihâda göre, rûhum kadar sevdiğim Üstadımın muvakkaten başka bir köye gitmesini arzu ettim. Bilmedim ki, o yerini değiştirse, başka bir memlekete gitse, Hizmet‑i Kur'âniyeye muvakkaten fütûr gelir. Tam o sıralarda ben tokat yedim. Şefkatli, fakat öyle dehşetli bir tokat yedim ki, üç aydır daha aklım başıma gelmedi. Fakat, Lillâhi'l‑Hamd, Üstadımın kat'î ihbarıyla, ona ihtar edilmiş ki, o musîbetin her dakikası bir gün ibâdet kadar hükmünde olduğunu Rahmet‑i İlâhiye’den ümîdvâr olabiliriz. Çünkü o hatâ bir garaza binâen değildi. Sırf âhiretimi düşünmek noktasında o arzu geldi.”
Beşincisi
Hakkı Efendi’dir. Şimdi burada olmadığı için, Hulûsi’ye vekâlet ettiğim gibi ona da vekâleten derim ki:
Hakkı Efendi talebelik vazifesini hakkıyla îfâ ederken, ahlâksız bir kaymakam geldi. Hem Üstadına, hem de kendine zarar gelmemek için, yazdıklarını sakladı. Muvakkaten Hizmet‑i Nuriyeyi terketti. Birden, bir şefkat tokadı mânâsında, bin lirayı vermeye mükellef olacak bir da'vâ başına açıldı. Bir sene o tehdid altında kaldı. Tâ geldi, burada görüştük; avdetinde Hizmet‑i Kur'âniyeye, talebelik vazifesine girdi. Şefkat tokadının hükmü kalktı, tebrie etti.
521
Sonra Kur'ânı yeni bir tarzda (Hâşiye) yazmak hususunda talebelere bir vazife açıldı. Hakkı Efendiye de hisse verildi. Elhak o, hissesine sâhib çıktı. Bir cüz'ü güzel yazdı. Fakat derd‑i maîşet zarûretiyle kendini mecbur bilip, gizli da'vâ vekâletine teşebbüs etti. Birden bir şefkat tokadı daha yedi. Kalemi tutan parmağı muvakkaten kırıldı. “Bu parmakla hem da'vâ vekâleti yapmak, hem Kur'ânı yazmak olmayacak.” diye, lisân‑ı mânâ ile ihtar edildi. Da'vâ vekâletine teşebbüsünü bilmediğimiz için parmağına hayret ediyorduk. Sonra anlaşıldı ki; kudsî, sâfî Hizmet‑i Kur'âniye, gayet temiz, kendine mahsûs parmakları başka işe karıştırmak istemiyor.
Her ne ise… Hulûsi Bey’i kendim gibi bildim, ona bedel konuştum. Hakkı Efendi de aynen onun gibidir. Eğer benim vekâletime râzı olmazsa, kendi tokadını kendi yazsın.
Altıncısı
Bekir Efendi’dir. Şimdi hazır olmadığı için, ben, kardeşim Abdülmecîd’e vekâlet ettiğim gibi, onun i'timâd ve sadâkatine i'timâdım ve Şamlı Hâfız ve Süleyman Efendi gibi bütün hàs dostlarımın hükümlerine (bildiklerine) istinâden diyorum ki:
Bekir Efendi Onuncu Sözü tab' etti. İ'câz‑ı Kur'ân’a dair Yirmibeşinci Söz’ü yeni hurûf çıkmadan tab' etmek için ona gönderdik. Onuncu Sözün matbaa fiatını gönderdiğimiz gibi, onu da göndereceğiz diye yazdık. Bekir Efendi, benim fakr‑ı hâlimi düşünüp, matbaa fiatı dörtyüz banknot kadar olduğunu mülâhaza ederek ve kendi kesesinden vermek, belki Hoca râzı olmaz diye onun nefsi onu aldattı. Tab' edilmedi. Hizmet‑i Kur'âniyeye mühim bir zarar oldu. İki ay sonra dokuzyüz lira hırsızların eline geçti. Şefkatli ve şiddetli bir tokat yedi. İnşâallâh, ziya'a giden dokuzyüz lira, sadaka hükmüne geçti.
Yedincisi
Şamlı Hâfız Tevfik’tir. O kendisi diyor:
“Evet, itiraf ediyorum ki, ben bilmeyerek ve yanlış düşünerek Hizmet‑i Kur'âniye’de fütûr verecek harekâtım sebebiyle iki şefkatli tokat yedim. Şübhem de kalmadı ki, bu tokat o cihetten geldi.
522
Birincisi: Lillâhi'l‑Hamd, benim hatt‑ı Arabiyem Kur'ân’a bir derece uygun bir tarzda ihsân edilmişti. Üstadım en evvel üç cüz bana yazdırmakla sâir arkadaşlarıma taksim etti. Kur'ân yazmak iştiyakı, risalelerin tebyiz ve tesvîdindeki hizmetime arzumu kırdı. Hem Arabî hattı bulunmayan sâir arkadaşlara tefevvuk edeceğim diye gururkârâne bir tavırda bulundum. Hattâ Üstadım yazıya ait bir tedbir bana söylediği vakit, ‘Bu iş bana aittir.’ o vakit dedim. ‘Ben bunu biliyorum, ders almaya ihtiyacım yoktur.’ gibi mağrûrâne söyledim. İşte bu hatâma göre, fevkalâde, hiç hâtıra gelmeyen bir tokat yedim. En az Arabî hattı olan bir kardeşime (Husrev’e) yetişemedim. Bizler bütün hayret ettik. Şimdi anladık ki, o bir tokattır.
İkincisi: Ben itiraf ediyorum ki, hizmet‑i Kur'âniyeʹdeki kemâl‑i ihlâs ve sırf livechillâh için hizmeti, iki vaziyetim ihlâl ediyordu. Şiddetli bir tokat yedim. Çünkü ben bu memlekette garîb hükmündeyim, garîbim. Hem, şekvâ olmasın, Üstadımın en mühim bir düsturu olan iktisada ve kanâate riâyet etmediğimden, fakr‑ı hâle ma'rûzum. Hodbîn, mağrûr insanlarla ihtilâta mecbur olduğumdan – Cenâb‑ı Hak affetsin – mürüvvetkârâne bir sûrette riyâya ve tabasbusa da mecbur oluyordum. Üstadım çok defa beni îkaz ve ihtar ve tekdir ediyordu. Maatteessüf kendimi kurtaramıyordum. Hâlbuki, Kur'ân‑ı Hakîm’in rûh‑u hizmetine zıt olan bu vaziyetimden şeytan‑ı cinnî ve insî istifade etmekle beraber, hizmetimize de bir soğukluk, bir fütûr veriyordu.
İşte ben bu kusuruma karşı şiddetli – fakat inşâallâh şefkatli – bir tokat yedim. Şübhemiz kalmadı ki, bu tokat, o kusura binâen gelmiş. O tokat da şudur:
Sekiz senedir ben Üstadımın hem muhâtabı, hem müsevvidi, hem mübeyyizi olduğum hâlde, sekiz ay kadar Nurlardan istifade edemedim. Bu hâle hayret ettik. Ben de ve Üstadım da, ‘Bu neden böyle oluyor?’ diye esbâb arıyorduk. Şimdi kat'î kanâatimiz geldi ki, o hakàik‑ı Kur'âniye nurdur, ziyâdır. Tasannu', temelluk, tezellül zulmetleriyle birleşemiyor. Onun için, bu nurların hakikatlerinin meâli benden uzaklaşıyor tarzında bulunarak bana yabânî görünüyor, yabânî kalıyordu. Cenâb‑ı Hak’tan niyâz ediyorum ki, bundan sonra Cenâb‑ı Hak bana o hizmete lâyık ihlâs ihsân etsin, ehl‑i dünyaya tasannu' ve riyâdan kurtarsın. Başta Üstadım olarak kardeşlerimden duâ ricâ ediyorum.”
Pür‑kusur Şamlı Hâfız Tevfik
523
Sekizincisi
Seyrânî’dir. Bu zât, Husrev gibi Nura müştâk ve dirayetli bir talebemdi. Esrâr‑ı Kur'âniyenin bir anahtarı ve ilm‑i cifrin mühim bir miftâhı olan tevâfukâta dair Isparta’daki talebelerin fikirlerini istimzâc ettim. Ondan başkaları kemâl‑i şevkle iştirâk ettiler. O zât başka bir fikirde ve başka bir merakta bulunduğu için, iştirâk etmemekle beraber, beni de kat'î bildiğim hakikatten vazgeçirmek istedi. Cidden bana dokunmuş bir mektûb yazdı. “Eyvâh!” dedim, “Bu talebemi kaybettim.” Çendan fikrini tenvir etmek istedim. Başka bir mânâ daha karıştı. Bir şefkat tokadını yedi. Bir seneye karîb, bir halvethânede (yani hapiste) bekledi.
Dokuzuncusu
Büyük Hâfız Zühtü’dür. Bu zât, Ağrus’taki Nur talebelerinin başında nâzırları hükmünde olduğu bir zaman, Sünnet‑i Seniye’ye ittibâ' ve bid'alardan ictinâbı meslek ittihàz eden talebelerin manevî şerefini kâfî görmeyerek ve ehl‑i dünyanın nazarında bir mevki kazanmak emeliyle, mühim bir bid'anın muallimliğini derûhde etti. Tamamıyla mesleğimize zıt bir hatâ işledi. Pek müdhiş bir şefkat tokadını yedi. Hânedânının şerefini zîr ü zeber edecek bir hâdiseye ma'rûz kaldı. Fakat, maatteessüf, Küçük Hâfız Zühtü, hiç tokada istihkakı yokken, o elîm hâdise ona da temâs etti. Belki, inşâallâh, o hâdise onun kalbini dünyadan kurtarıp tamamıyla Kur'ân’a vermek için bir ameliyât‑ı cerrâhiye-i nâfia hükmüne geçer.
524
Onuncusu
Hâfız Ahmed (R.H.) nâmında bir adamdır. Bu zât, risalelerin yazmasında iki‑üç sene teşvikkârâne bir sûrette bulunuyordu ve istifade ediyordu. Sonra ehl‑i dünya zayıf bir damarından istifade etti. O şevk zedelendi. Ehl‑i dünyaya temâs etti, belki o cihetle ehl‑i dünyanın zararını görmesin, hem onlara sözünü geçirsin ve bir nev'i mevki kazansın ve dar olan maîşetine bir sühûlet olsun. İşte, Hizmet‑i Kur'âniyeye o sûretle, o yüzden gelen fütûr ve zarara mukâbil iki tokat yedi. Biri: Dar maîşetiyle beraber beş nüfûs daha ilâve edildi, perîşaniyeti ehemmiyet kesbetti. İkinci tokat: Şeref ve haysiyet noktasında hassas ve hattâ bir tek adamın tenkid ve i'tirâzını çekemeyen o zât, bilmeyerek bazı dessâs insanlar onu öyle bir sûrette kendilerine perde ettiler ki, şerefi zîr ü zeber oldu, yüzde doksanını kaybetti ve yüzde doksan adamı aleyhine çevirdi. Her ne ise… Allah affetsin, belki inşâallâh bundan intibâha gelir, yine kısmen vazifesine döner.
Onbirincisi
Belki rızâsı yok diye yazılmadı.
Onikincisi
Muallim Gâlib’dir (R.H.). Evet, bu zât, sâdıkane ve takdirkârâne, risalelerin tebyizinde çok hizmet etti ve hiçbir müşkülât karşısında za'f göstermedi. Ekser günlerde geliyordu, kemâl‑i şevkle dinliyordu ve istinsah ediyordu. Sonra kendine otuz lira ücret mukâbilinde umum Sözler’i ve Mektûbat’ı yazdırdı. Onun maksadı, memleketinde neşretmek ve hem hemşehrilerini tenvir etmekti. Sonra bazı düşünceler neticesinde, risaleleri tasavvur ettiği gibi neşretmedi, sandığa bıraktı. Birden, elîm bir hâdise yüzünden bir sene gam ve gussa çekti. Risalelerin neşri ile ona adâvet edecek resmî birkaç düşmanlara bedel, zâlim, insafsız çok düşmanları buldu; bir kısım dostlarını kaybetti.
Onüçüncüsü
Hâfız Hâlid’dir (R.H.). Kendisi der:
“Evet, itiraf ediyorum, Üstadımın Hizmet‑i Kur'âniye’de neşrettiği âsârın tesvîdinde harâretli bir sûrette bulunduğum zaman mahallemizde bir câmi imâmlığı vardı. Eski kisve‑i ilmiyemi, sarığı bağlamak niyetiyle muvakkaten o hizmete fütûr verip, bilmeyerek çekildim. Maksadımın aksiyle şefkatli bir tokat yedim. Sekiz‑dokuz ay imâmlık ettiğim hâlde, müftünün çok va'dlerine rağmen, fevkalâde bir sûrette, sarığı saramadım. Şübhemiz kalmadı ki, o kusurdan bu şefkatli tokat geldi. Ben Üstadımın hem bir muhâtabı, hem bir müsevvidi idim. Benim çekilmemle tesvîd hususunda sıkıntı çekmişti. Her ne ise… Yine şükür ki, kusurumuzu anladık ve bu hizmetin de ne kadar kudsî olduğunu bildik. Ve Şah‑ı Geylânî gibi, arkamızda melek‑i sıyânet gibi bir üstad bulunduğuna i'timâd ettik.”
Ez'afü'l‑İbâd Hâfız Hâlid
525
Ondördüncüsü
Üç Mustafa’nın küçücük üç tokat yemeleridir.
Birincisi: Mustafa Çavuş (R.H.) sekiz senedir bizim hususî küçük câmiye, hem sobasına, hem gazyağına, hem kibritine kadar hizmet ediyordu. Hattâ gazyağını ve kibritini sekiz senedir kendi kesesinden sarf ettiğini sonra öğrendik. Cemâate, hususan Cuma gecelerinde gayet zarûrî bir iş olmayınca geri kalmıyordu. Sonra ehl‑i dünya onun safvet‑i kalbinden istifade ederek dediler ki:
“Sözler’in bir kâtibi olan Hâfızın sarığına ilişecekler. Hem gizli ezân muvakkaten terkedilsin. Sen kâtibe söyle, cebir görmeden evvel sarığı çıkarsın.”
O bilmiyordu ki, Hizmet‑i Kur'âniye’de bulunan birisinin sarığını çıkarmaya dair sözü tebliğ etmek, Mustafa Çavuş gibi yüksek rûhlulara pek ağırdır. Onların sözlerini tebliğ etmiş. O gece rüyada ben görüyordum ki, Mustafa Çavuş’un elleri kirli, kaymakam arkasında olarak odama geldi. İkinci gün ona dedim:
“Mustafa Çavuş, sen bugün kim ile görüştün?” “Seni elin mülevves bir sûrette kaymakamın arkasında gördüm.”
Dedi: “Eyvâh! Bana böyle bir söz, muhtar söyledi, ‘Kâtibe söyle.’ Ben arkasında ne olduğunu bilmedim.”
Hem aynı günde bir okkaya yakın gazyağını câmiye getirmiş. Hiç vukû' bulmayan, o gün kapı açık kalmış, bir keçi yavrusu içeriye girmiş, büyük bir adam gelmiş, keçi yavrusunun seccademe yakın bıraktığı müzahrefâtı yıkamak için, ibrikteki gazyağını su zannedip bütün o gazyağını, temizlik yapıyorum diye, câminin her tarafına serpmiş. Acâibdir ki, kokusunu duymamış. Demek, o mescid lisân‑ı hâl ile Mustafa Çavuşa diyor: “Senin gazyağın bize lâzım değil. Ettiğin hatâ için, gazyağını kabûl etmedim.” diye işâret vermek için o adama koku işittirilmedi. Hattâ o hafta içinde, Cuma gecesinde ve birkaç mühim namazda o kadar çalıştığı hâlde cemâate yetişemiyordu. Sonra ciddi bir nedâmet, bir istiğfar ettikten sonra safvet‑i asliyesini buldu.
526
İkinci Mustafa’lar: Kuleönü’ndeki kıymetdâr, çalışkan, mühim bir talebem olan Mustafa ile, onun çok sâdık ve fedâkâr arkadaşı Hâfız Mustafa’dır (R.H.). Ben Bayramdan sonra, ehl‑i dünya bize sıkıntı verip Hizmet‑i Kur'âniyeye fütûr vermemek için, “Şimdilik gelmesinler.” diye haber göndermiştim. “Şâyet gelecek olurlarsa birer birer gelsinler.” Hâlbuki bunlar, üç adam birden, bir gece geldiler. Fecirden evvel hava müsâidse gitmek niyet edildi. Hiç vukû' bulmadığı bir tarzda, hem Mustafa Çavuş, hem Süleyman Efendi, hem ben, hem onlar, zâhir bir tedbiri düşünemedik, bize unutturuldu. Herbirimiz ötekine bırakıp ihtiyatsızlık ettik. Onlar fecirden evvel gittiler. Öyle bir fırtına onları iki saat mütemâdiyen tokatladı ki, bu fırtınadan kurtulmayacaklar diye telâş ettim. Şimdiye kadar bu kışta ne öyle bir fırtına olmuş ve ne de bu kadar kimseye acımıştım. Sonra Süleyman’ı, ihtiyatsızlığının cezası olarak arkalarından gönderip, sıhhat ve selâmetlerini anlamak için gönderecektim. Mustafa Çavuş dedi: “O gitse o da kalacak. Ben de onun arkasından gidip aramak lâzım. Benim arkamdan da Abdullâh Çavuş gelmek lâzım.” Bu hususta “Tevekkelnâ Alallâh” dedik, intizar ettik.
Suâl: Hàs dostlarınıza gelen musîbetleri, tokat eseri deyip Hizmet‑i Kur'âniye’de fütûrları cihetinde bir itâb telâkki ediyorsun. Hâlbuki size ve Hizmet‑i Kur'âniyeye hakîki düşmanlık edenler selâmette kalıyorlar. Neden dosta tokat vuruluyor, düşmana ilişilmiyor?
Elcevab: اَلظُّلْمُ لَا يَدُومُ وَالْكُفْرُ يَدُومُsırrınca, dostların hatâları, hizmetimizde bir nev'i zulüm hükmüne geçtiği için, çabuk çarpılıyor. Şefkatli tokat yer, aklı varsa intibâha gelir.
Düşman ise, Hizmet‑i Kur'âniyeye zıddiyeti, mümânaatı, dalâlet hesabına geçer. Bilerek veya bilmeyerek hizmetimize tecâvüzü zındıka hesabına geçer. Küfür devam ettiği için, onlar ekseriyetle çabuk tokat yemiyorlar.
Nasıl ki, küçük kabahatleri işleyenlerin nahiyelerde cezaları verilir, büyük kabahatleri de büyük mahkemelere gönderilir. Öyle de, ehl‑i îmânın ve hàs dostların hükmen küçük hatâları, çabuk onları temizlemek için, kısmen dünyada ve sür'aten verilir. Ehl‑i dalâletin cinayetleri o kadar büyüktür ki, kısacık hayat‑ı dünyeviyeye cezaları sığışmadığından, muktezâ‑yı adâlet olarak âlem‑i bekàdaki Mahkeme‑i Kübrâ’ya havâle edildiği için, ekseriyetle burada cezaya çarpılmıyorlar.
527
İşte, Hadîs‑i Şerîfte اَلدُّنْيَا سِجْنُ الْمُؤْمِنِ وَجَنَّةُ الْكَافِرِ mezkûr hakikate dahi işâret ediyor. Yani, dünyada şu mü'min, kısmen kusurâtından cezasını gördüğü için, dünya onun hakkında bir dâr‑ı cezadır. Dünya, onların saâdetli âhiretlerine nisbeten bir zindân ve Cehennem’dir. Ve kâfirler, mâdem Cehennem’den çıkmayacaklar, hasenâtlarının mükâfâtlarını kısmen dünyada gördükleri ve büyük seyyiâtları te'hir edildiği cihetle, onların âhiretine nisbeten dünya, Cennetleridir. Yoksa, mü'min bu dünyada dahi kâfirden ma'nen ve hakikat nokta‑i nazarında çok ziyâde mes'ûddur. Âdeta mü'minin îmânı, mü'minin rûhunda bir Cennet‑i maneviye hükmüne geçiyor; kâfirin küfrü, kâfirin mâhiyetinde manevî bir Cehennem’i ateşlendiriyor.
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾