53
Mukaddime
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
Mukaddime
Hulûsi Bey ve Sabri Efendi’nin mektûblarında Risale‑i Nur hakkındaki fıkralarının, bir mektûb sûretinde Risale‑i Nur eczâları içinde idhal edilmesinin beş sebebi var:
Birincisi: Hulûsi ise, âhirdeki Söz’lerin ve ekser Mektûbat’ın yazılmasına onun gayreti ve ciddiyeti en mühim sebeb olması ve Sabri’nin dahi Ondokuzuncu Mektûb gibi bir sülüs‑ü Mektûbat’ın yazılmasına sebeb, onun samîmî ve ciddi iştiyakı olmasıdır.
İkinci Sebeb: Bu iki zât bilmiyorlardı ki, bir vakit şu fıkralar neşredilecek. Bilmedikleri için gayet samîmî, tasannu'suz, hàlisâne ve derece‑i zevklerini ve o hakàika karşı şevklerini ifâde etmek için, hususî bir sûrette yazmışlar. Onun için o takdirâtları takriz nev'inden değil, doğrudan doğruya mübâlağasız bir sûrette, gördükleri ve zevkettikleri hakikati ifâde etmeleridir.
Üçüncü Sebeb: Bu iki zât hakîki talebelerimden ve ciddi arkadaşlarımdan ve Hizmet‑i Kur'ân’da arkadaşlarım içinde talebelik ve kardeşlik ve arkadaşlığın üç hàssası var ki, bu iki zât üçünde de birinciliği kazanmışlar.
Birinci Hàssa: Bana mensûb herşeye malları gibi tesâhub ediyorlar. Bir Söz yazılsa, kendileri yazmış ve te'lif etmiş gibi zevk alıyorlar, Allah’a şükrediyorlar. Âdeta cesedleri muhtelif, rûhları bir hükmünde hakîki manevî vereselerdir.
İkinci Hàssa: Bütün makàsıd‑ı hayatiye içinde en büyük, en mühim maksadları, o nurlu Sözler vâsıtasıyla Kur'ân’a hizmet biliyorlar. Dünya hayatının netice‑i hakîkiyesinin ve dünyaya gelmekteki vazife‑i fıtriyelerinin en mühimmi, hakàik‑ı îmâniyeye hizmet olduğunu telâkkileridir.
54
Üçüncü Hàssa: Ben kendi nefsimde tecrübe ettiğim ve eczâhâne‑i mukaddese-i Kur'âniye’den aldığım ilâçları, onlar da kendi yaralarını hissedip o ilâçları merhem sûretinde tecrübe ediyorlar. Aynı hissiyatımla mütehassis oluyorlar. Ve ehl‑i îmânın îmânlarını muhâfaza etmek gayreti, en yüksek derecede taşımaları ve ehl‑i îmânın kalbine gelen şübehât ve evhâmdan hâsıl olan yaraları tedâvi etmek iştiyakı, yüksek bir derece‑i şefkatte hissetmeleridir.
Dördüncü Sebeb: Hulûsi Bey; benim yegâne manevî evlâdım ve medâr‑ı tesellîm ve hakîki vârisim ve bir dehâ‑yı nurânî sâhibi olacağı muhtemel olan biraderzâdem Abdurrahman’ın vefâtından sonra, Hulûsi aynen yerine geçip o merhumdan beklediğim hizmeti, onun gibi îfâya başlamasıyla ve ben onu görmeden epey zaman evvel Sözler’i yazarken, onun aynı vazifesiyle muvazzaf bir şahs‑ı manevî bana muhâtab olmuşçasına, ekseriyet‑i mutlaka ile temsîlâtım onun vazifesine ve mesleğine göre olmuştur. Demek oluyor ki; bu şahsı, Cenâb‑ı Hak bana Hizmet‑i Kur'ân ve îmânda bir talebe, bir muîn ta'yin etmiş. Ben de bilmeyerek onunla onu görmeden evvel konuşuyormuşum, ders veriyormuşum…
Sabri ise; fıtraten bende mevcûd hàs bir nişan var. Bütün gezdiğim yerde kimsede görmedim. Sabri’de aynı nişan‑ı fıtrî var. Bütün talebelerim içinde, karâbet‑i nesliyeden daha ziyâde bir karâbet kendinde hissetmiş. Ve şu havâlide en az ümîd ettiğim ve o da geç uyandığı hâlde en ileri gittiği bir işârettir ki; o da bir Hulûsi‑i sânîdir, müntehabdır. Cenâb‑ı Hak tarafından bana talebe ve Hizmet‑i Kur'ân’da arkadaş ta'yin edilmiştir.
Beşinci Sebeb: Ben kendi şahsıma ait takdirât ve medhi kabûl etmem. Çünkü, ma'nen büyük zarar gördüm. Onun için şahsıma karşı takdirât, fahr ve gurura medâr olduğu için şiddetle nefret edip korkuyorum. Fakat Kur'ân‑ı Hakîm’in dellâlı ve hizmetkârı olmaklığım cihetinden ve o vazife‑i kudsiye noktasında takdirât ve medih bana ait olmayıp, nurlu Sözler’e ve belki doğrudan doğruya hakàik‑ı îmâniyeye ve esrâr‑ı Kur'âniyeye ait olduğu için onu müftehirâne değil, Cenâb‑ı Hakk’a karşı müteşekkirâne kabûl ediyorum.
55
İşte bu iki şahıs, bu hakikati herkesten ziyâde anladıkları için, onlar bilmeyerek vicdânlarının sevkiyle yazdıkları takdirât ve medihlerini, Risale‑i Nur eczâları içinde dercedilmeye sebeb olmuştur. Cenâb‑ı Hak, bunların emsâlini ziyâde etsin ve onları da muvaffak etsin ve tarîk‑ı Haktan ayırmasın, âmîn.
اَللّٰهُمَّ وَفِّقْنَا وَاِيَّاهُمَا وَاَمْثَالَهُمَا مِنْ اِخْوَانِنَا لِخِدْمَةِ الْقُرْاٰنِ وَالْا۪يمَانِ كَمَا تُحِبُّ وَتَرْضٰى بِحَقِّ مَنْ اَنْزَلْتَ عَلَيْهِ الْقُرْاٰنَ عَلَيْهِ اَفْضَلُ الصَّلَاةِ وَاَتَمُّ التَّسْل۪يمَاتِ مَا اخْتَلَفَ الْمَلَوَانِ وَمَا دَارَ الْقَمَرَانِ
Said Nursî
56
Yirmiyedinci Mektûb ve Zeyilleri
Otuzüçüncü Söz’ün Yirmiyedinci Mektûb’udur ki: Mektûbatü'n‑Nur’un birinci muhâtabı olan Hulûsi Bey’in hususî mektûblarından Risaletü'n‑Nur hakkındaki takdirâtını gösteren fıkralardır.
Yirmiyedinci Mektûb’un ikinci kısmı olan “Zeyl”i dahi elhak bir Hulûsi‑i sânî olan Sabri Efendi’nin Risaletü'n‑Nur hakkındaki takdirâtını gösteren hususî mektûblarındaki fıkralardır. (❋)
57
Şu Risale (❋), bir meclis‑i nurânîdir ki, Kur'ân’ın şu münevver, mübârek şâkirdleri, içinde birbiriyle ma'nen müzâkere ve müdâvele‑i efkâr ediyorlar.
Ve yüksek bir medrese salonudur ki, Kur'ân’ın şâkirdleri onda herbiri aldığı dersi arkadaşlarına söylüyor.
Ve Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın hazine‑i Kudsiyesinin sandukçaları olan Risalelerin satıcı ve dellâllarına muhteşem ve müzeyyen bir dükkân ve bir menzildir. Herbiri aldığı kıymetdâr mücevherâtı birbirine ve müşterilerine orada gösteriyor.
Said Nursî
58
1. Kur’ân hakikatlerini Risale‑i Nur göstermiştir, Üstadımız buna vesile olmuştur
﴿﷽﴾
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ ذَرَّاتِ الْكَائِنَاتِ اَبَدًا
Hulûsi’nin birinci fıkrasıdır
Eyyühe'l‑Üstadü'l-Muhterem!
Kendilerini fakir ve hakîr görmekte zevk alan zevât‑ı àliye gibi değil, belki olduğu gibi görünmek isteyen ve talebem, kardeşim, biraderzâdem ünvânlarıyla taltif buyurduğunuz bendeniz, hakikatte ma'nen düşkün bir vaziyette ve cidden duânıza muhtaç bir hâldeyim. Serâpâ Nur olan Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın hak ve hakikatini bu asır insanlarının bilhassa fırak‑ı dâllenin gözlerine sokacak derecede bazı Kur'ân lemeâtının zâhir olmasına murad‑ı İlâhî taalluk etmiş ve bu emr‑i mühimme, felillâhilhamd muhterem Üstadımız vâsıta olmuştur.
İşte hiç ender hiç olan bu talebeniz de yine lütûf ve fazl ve inâyet‑i İlâhî ile bu àlî memuriyetini îfâ eden azîz ve muhterem hocasına ve Hazret‑i Kur'ân hesabına pek cüz'î bir hademelik yaptırılmıştır. Bundan dolayı ne kadar şükretsem azdır, fahre zerre kadar hakkım yoktur. Belki şu hademelikte yapmış olmaklığım muhtemel hatîât ve kusurâttan dolayı affımı niyâz ve istirham ediyorum. Fenâ şahsiyetimi ta'rif eylemekliğim gerçi mânâsızdır. Fakat mürâsele ve mülâkatta bu bâbda pek çok büyük iltifatlarınızı gördüğümden mütehassıl hicâb sevkiyle ufak bir tasdî'de bulundum. Son iki mektûbunuzda suâl buyurulan hususa cevab vermekliğim ısrar ile emir buyuruldu.
59
﴿سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا﴾ Fakat bu ağır suâle, acz ve fakrın en müntehâsında bulunan bu kardeşiniz hak ve hakikate muvâfık ve mutâbık bir cevab verebilmek için inâyet ve kerem‑i İlâhî ve meded‑i rûhâniyet-i Peygamberîye ilticâ eyledi. Şöyle ki:
Mübârek Sözler şüphesiz Kitab‑ı Mübîn’in nurlu lemeâtıdır. İçinde izâha muhtaç yerler eksik olmamakla beraber küll hâlinde kusursuz ve noksansızdır. Beşerin her tabakası kendi fıtrî anlayışları nisbetinde onlardan hisse‑mend ve fâide‑mend olurlar. Şimdiye kadar tenkid olunmaması, her meslek ve meşreb ehline hoş gelmesi ve mülhidlerin dil uzatamayıp ebkem kalmaları, kanâatimizin sıhhatine delâlet etmeğe kâfîdirler.
Vazifenizin Bitmediğine Dair Düşünebildiğim Bürhânlar:
Evvelâ: Bid'atların çoğaldığı bir zamanda ulemânın sükût etmemeleri lâzım geldiğine dair beyân buyurulan hadîsteki emir ve zecr.
Sâniyen: Peygamberimizin ittibâ'ına mükellef olduğunuzdan onlar gibi müddet‑i hayatınızca vazifeye devam mecburiyeti olduğu.
Sâlisen: Mâdem bu hizmet münhasıran re'yiniz ile değil, istihdam olunuyorsunuz; nasıl Mübelliğ‑i Kur'ân, Fahr‑i Cihan, Habîb‑i Yezdân Sallallâhu Aleyhi Ve Sellem Efendimiz Hazretleri bir gün ﴿اَلْيَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ د۪ينَكُمْ﴾ fermân‑ı celîlini tebliğ buyurmakla, aynı zamanda vazife‑i risaletinin hitâmına remzen işâret eylemişti; muhterem Üstadın da hizmeti kâfî görülürse bildirilir kanâatindeyim.
60
Râbian: Sözler hakkında bugüne kadar sükût edilmesi ve tenkide cür'et edilmemesi, ilâ nihâye bu hâlin devam edeceğine delil olamaz. Hâl‑i hayatınızda muhtemel hücumlara evvelen ve bizzat zât‑ı fâzılâneleri cevab vereceksiniz.
Hâmisen: Dünyayı unutmak isteseniz, başka hiçbir sebeb olmasa dahi yalnız bu mübârek Sözler’le râbıta peydâ eden insanların ricâ edecekleri izâhatı vermek isteyecek ve cevabsız bırakmayacaksınız.
Sâdisen: Allah için sizi sevenlere ve sizden istizahta bulunanlara yazdığınız pek kıymetli yazılarla meclis‑i ilmînizde takrîr buyurduğunuz mütenevvi' ve Sözler’e bile geçmeyen mesâil kat'iyyetle gösteriyorlar ki; ihtiyaç da hizmet de bitmemiştir.
Birkaç Ma'ruzât: Nurlu Sözler’i cemâate okumak nasîb olduğu zamanlarda, bende bazı hissiyat hâsıl oluyordu; şurada arza müsâadenizi ricâ edeceğim.
Evvelâ: Muhterem Üstadıma ma'ruzâtta bulunmak için kalemi elime aldığım zaman, rûhumda büyük bir inkişaf hissediyor ve ihtiyarsız kalemim o ândaki muvakkat duygularıma tercümân olduğunu görüyorum.
Sâniyen: Şöyle düşünüyordum; eğer yalnız adüvv‑ü ekber olan nefsin hilesinden ve cin ve ins ve şeytanların mekrinden emin olayım diye herkes başını karanlığa çekse ve kendisi köşe‑i nisyana çekilse veya çekilmek istese ve âlem‑i insan ve Âlem‑i İslâm mühmel kalacak, kimsenin kimseye fâidesi olmayacak bir zaman olsa; ben din kardeşlerime bu nurlu hakikatleri iblâğ edeyim de Allâh‑u Zülcelâl, nasıl şe'n‑i Ulûhiyetine yaraşırsa öyle muâmele eylesin. Nefsimi düşünmekten kat'‑ı nazar etmeyi, yine o zamanlarda çok fâideli görüyordum. Bundaki hikmet nedir?
61
Sâlisen: Esmâ‑i Hüsnâ’dan Rahmân ve Rahîm isimleri en a'zam mertebede olduklarından mı, yoksa başka sebeb ve hikmetle mi, ﴿﷽﴾ kelimesi içine dâhil olmuşlardır? Bu da şu mektûbu yazarken kalbime geldi, ben de soruyorum.
Azîz ve muhterem Üstadım! Sizin vücûdunuza yalnız bizler değil, bütün Âlem‑i İslâm muhtaçtır. Çünkü mü'minlerin îmânına kuvvet veren, gâfilleri uyandıran, dalâlete düşenlere râh‑ı hidayeti gösteren, hükemâ‑i felâsifeyi beht ve hayrette bırakan Kur'ân‑ı Mübîn’den nebeân ve lemeân eden o kudsî Sözler’in vücûduna vâsıta oldunuz. Hemen Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn azîz Üstadımızı sıhhat ve âfiyette dâim ve Ümmet‑i Muhammed üzere kàim buyursun, âmîn bihürmeti Seyyidi'l‑Mürselîn.
Hulûsi
2. Risale‑i Nur, Kur’ân eczanesinden verilen ilaçtır
Risale‑i Nur mektûblarından bu mektûbunuzun bendeki te'sirlerini hülâsaten arzedeyim:
Sıhhat ve âfiyetinizin devamı, şükrümü; bu gibi mesâilin hallini isteyenlerin vücûdu, ümîdimi; nazarımda ilim sayılacak herşeyi sizden öğrendiğim için bu vesile ile hakikat sahasındaki ma'lûmâtımı; hasbe'l‑beşeriye fütûr hâsıl oluyorsa, şevkimi; hasta bir talebeniz olduğumdan Kur'ânın eczâhânesinden verdiğiniz bu ilâçlarınızla sıhhatimi; matbaha‑i Kur'ân’dan intihâb buyurduğunuz bu gıdâlarla bütün hâsselerimin kuvvetini, hayatın beş derecesini de ta'lim, mevtin itibarî bir keyfiyet olduğunu tefhim, i'dâm‑ı ebedînin mutasavver olamayacağına kalbimi takvîm buyurduktan sonra Allah için muhabbetin her hâlde bu hayat derecelerinde de devam ederek hayat‑ı bâkiyede bâkî meyvesini vereceğini işâret buyurmakla müddet‑i hayatımı nihâyetsiz artırmağa sebeb olmuştur.
62
Risale‑i Nur ile ihdâ buyurduğunuz duâlar, zâten her gün sevgili Üstadı düşünmeğe kâfî gelmektedir. Kur'ânın nihâyetsiz füyûzâtından, tükenmez hazinesinden inâyet‑i Hak’la edindiğiniz ve tebliğe me'zun olduğunuz mânâları, cevherleri göstermekle, bildirmekle de bu bîçâre ve müştâk talebe ve kardeşinize sonuna kadar ders vermek istediğinizi izhâr ediyorsunuz ki: Bu sûretle de ebeden ve teşekkürle gözümün önünden, hayâlimden ayrılmamaklığınız te'min edilmiş olunuyor.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
Hulûsi
3. Risale‑i Nur hizmetinde bulunmak Kur’ân hesabına bir hizmetkârlıktır.
Muvâsalatımın ilk gecesi pederimin misâfirlerine tahsîs eylediği odaya devam eden zevâta – mütevekkilen alallâh – akşam ile yatsı arasında Risale‑i Nuru okumağa başladım.
Sevgili Üstadım! Evvelce arzettiğim vechile ben artık bir şey için yaşadığımı zannediyorum. O da Üstadım olan dellâl‑ı Kur'ân’ın vazife‑i memure-i maneviyesini îfâda kendilerine pek cüz'î bir yardım ve Kur'ân hesabına cüz'î bir hizmetkârlıktan ibarettir. Orada bulunduğunuz müddetçe Hazret‑i Kur'ân’dan hakikat‑i îmân ve İslâm hesabına vâki olacak istihrâc ve tecelliyâttan mahrum bırakılmamaklığımı hàssaten istirham ediyorum. İnşâallâh müstecâb olan duânızla Allâh‑u Zülcelâl, Risale‑i Nur hizmetinde ümîd ve arzu ettiğim neticeye vâsıl, merhum ve mağfûr Abdurrahman gibi âhir nefeste îmân ve tevfik ve saâdet‑i bâkiyede iki cihan serveri Nebi‑yi Ekremimiz Muhammedüni'l‑Mustafa (Sallallâhu Teâlâ Aleyhi Ve Sellem) Efendimize ve siz muhterem Üstadımın arkasında ve yakınında komşuluk vermek sûretiyle âmâl‑i hakîkiyeye nâil buyurur.
63
Risale‑i Nur gerçi zâhiren sizin eserinizdir; fakat nasıl ki, Kur'ân‑ı Mübîn Allah’ın kelâmı iken Seyyid‑i Kâinât, Eşref‑i Mahlûkat Efendimiz nâsa tebliğe vâsıta olmuştur; siz de bu asırda yine o Furkàn‑ı Azîm’in nurlarından bugünün karmakarışık sarhoş insanlarına emr‑i Hak’la hitâb ediyorsunuz. Öyle ise, O Hakîm‑i Rahîm, size bu eseri yaptırtan, o nurları ayak altında bıraktırmaz; elbette ve elbette fânîlerden belki de hiç ümîd edilmediklerden sâhibler, hâfızlar, ikinci üçüncü hattâ onuncu derecede mübelliğler, nâşirler halk buyurur i'tikàdındayım.
Hulûsi
4. Zaman îmânı kurtarmak zamanıdır.
Evet İslâmiyet gibi bir àlî tarîkim, acz ve fakrı Allah’a karşı bilmek gibi bir meşrebim, Seyyidü'l‑Mürselîn gibi bir rehberim, Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân gibi bir mürşidim, bir dakikada mertebe‑i velâyete erişmek gibi ulvî bir netice almak mümkün olan askerlik gibi bir mesleğim var.
64
Üstadım, bana ve dinleyen her zevi'l‑ukùle, “Tarîkat zamanı değil, îmânı kurtarmak zamanıdır. Beş vakit namazını hakkıyla edâ et, namazın nihâyetindeki tesbihleri yap, ittibâ'‑ı sünnet et, yedi kebâiri işleme” dersini vermiştir. Ben gerek bu derse, gerek Risaletü'n‑Nur ile verilen derslere, Kur'ân’dan istinbat buyurarak gösterdiği hakikatlere karşı Allah’ın tevfikiyle can u dilden “belî” dedim, tasdik ettim ve bana böylece hakikat dersini veren bu zâta da ömrümde ilk defa olarak “Üstad” dedim. Hatâ etmedim, isabet ettim.
Hulûsi
5. Risale‑i Nur, Nur ism-i azîminin tecellisidir
Bu kerre irsâl buyurulan Mektûbatü'n‑Nur zeyilleri, emsâli gibi hoş, güzel ve bedî'dir. Eserlerin Nur ism‑i azîminin tecellîsi olduğuna, ihtiyaca ve hâl‑i âleme göre yazdırıldığına bence asla şübhe kalmamıştır. Bunu küçük misâl ile te'yid etmek isterim. Mülhidler çok ileri gidiyorlar. Meselâ:……… ilâ âhir.
İşte bu ahmakların hezeyanına ve her nev'i iğfallerine ve zâhiren süslü laflarına kanmayarak, îmân ve i'tikàdlarında sâbit‑kadem olmaları için erbâb‑ı îmâna kuvvet ve zümre‑i tuğyana kahr ve şiddetle ders‑i ibret verecek pek münâsebetli sözler, mevzû‑i bahs âsârda ayân‑beyân görülmektedir.
Hayfâ ki, bu nurlar şimdilik (Hâşiye) lihikmetin pek mahdûd sahada ve ancak mü'minler içinde neşredilebilir.
اَلصَّبْرُ مِفْتَاحُ الْفَرَجِ﴿اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الصَّابِر۪ينَ﴾
Hulûsi
65
6. Risale‑i Nur’un kıymetini anlamak için insan olmak yeterlidir
Otuzikinci Sözün Üçüncü Mevkıfı’nı da Hakkı Efendi kardeşimizle merak ve dikkatle okuduk. Cidden çok àlî mefhûmu var. Tavsife bu âcizin kudreti olsa belki bu ikinci nokta için pek ziyâde rahatsız etmeğe cesâret ederdim. Heyhât ki, diğer hususatta olduğu gibi bunda da sıfru'l‑yed bulunuyorum. Yalnız hulûs ve sâfiyetle ve kısaca derim: Belki diğer bütün Söz’lerin daha fevkınde parlayan bir necm‑i nur-efşândır.
(Doktordan Mi'râc’ı nasıl bulduğunu sordum. Doktor Kemâl der: “Eserin pek büyük kıymetini takdir etmek için İslâm olmağa bile lüzum yok, insan olmak kâfî” cevabını verdi.)
Hulûsi
7. Bizler Kur’ân hizmetinde âciz hizmetkârınız ve talebeniziz
Bizler ki, – Elhamdülillâhi teâlâ – âhiret kardeşiniz, Kur'ân hizmetinde âciz hizmetkârınız, esrâr‑ı Kur'âniyenin beyânında – Eşşükrülillâhi teâlâ – Ashâb‑ı Kehf gibi musâhibiniziz. Liyâkat ve kifâyetimizin çok fevkınde, mahzâ bir lütûf ve inâyet‑i Samedânî olarak talebeniz bulunuyoruz. Bundaki niam‑ı Sübhâniyeye hamd ve şükürden âciz bulunuyoruz.
Hulûsi
66
8. Her geçen gün dünyanın fena ve fânî yüzü bütün açıklığı ile gözükmektedir
Otuzikinci Sözün Birinci Mevkıf’ını, Ramazan hediyesini ikmale muvaffak oldum. Tevfik‑i Hudâ yoldaşım olursa diğerlerini de inşâallâh emir buyurduğunuz müddette yazarım. Bu kadar kıymetli ve nurlu Sözler’in en hüsünlü hat ile ve hattâ altun ile yazılması lâyık ve muktazî iken hasbe'l‑kader bu bîçâre kardeşinizin perîşan ve belki ancak okunabilir hatâlı hattı ile yazılması da hamd ve şükrümü artırmağa vesile oluyor ve her vâsıta ile aldığım meserret‑bahş selâm ve iltifatât‑ı fâzılânelerinin ve herbiri Risale‑i Nura bir zeyl ve tefsir ve hâşiye makamındaki cihan‑değer emirnâme‑i ârifânelerinden maddeten dûr bulunacağımdan dolayı çok müteessir olacağım.
Fakat manevî ciheti böyle düşünmüyorum ve nerede bulunursam bulunayım, inâyet‑i Bârî ile aldığım dersi dinletecek bir muhâtab bulmağa çalışacak ve neşr‑i hakikat yolunda acz ve fakrıma bakmayarak, duânızla elimden gelen her çareye başvuracağım için mütesellî oluyorum.
Yalnız, dünyevî vazifeler ile uğraşmak ise fıtraten hoşlandığım ve hakàikına meclûb olduğum nurlu Sözler’le iştigâlime kısmen mâni oluyor. İşte buna müteessifim, fakat elimden bir şey gelmiyor. Her geçen gün dünyanın fenâ ve fânî yüzünü daha ziyâde üryanlığıyla göstermekte ve bu hayatta bâkî ve sermedî hayat için bir şey kazanılmadan geçen vakitlere teessür hâsıl ettirmektedir. Sûreten ayrıldığımıza o kadar müteessir değilim. Bilhassa sevgili Üstadın son dersi, bu fânî dünyanın en zevkli hâlinden pek çok yukarı derecede bir bâkî hayat olduğunu kat'iyyetle müjde etmektedir.
Hulûsi
67
9. Sözler yanında yazılan yazılar Sözler’e nazaran çok sönük kalır
Gönül isterdi ki, o muazzam Sözler’e sönük yazılarımla biraz uzun cevab yazayım. Fakat buna muvaffak olamıyorum. Kàbiliyetimin azlığı, isti'dâdımın kısalığı, iktidarımın noksanlığıyla beraber uhdeme verilmiş olan birkaç maddî vazifelerin taht‑ı te'sirinde dimağım meşgul ve âdeta meşbû' olduğundan o mübârek cevherlerinize mukâbil âdi boncuk bile ibraz edemeyeceğim.
Biliyorsunuz ki, çok ifâdelerimde sizi taklid ettiğim birinci sebebi, merbûtiyet‑i hàlisânemin; ikinci sebebi, kudret‑i kalemiyemin kifâyetsizliğidir. Fakat mübârek Yirmidördüncü Sözde misâli geçen fakir gibi ben de derim: Ey sevgili Üstadım! Gücüm yetişse elimden gelse bütün o nurlu Sözler ayarında kelimelerden mürekkeb cümlelerle size ma'ruzâtta bulunmak isterim. Fakat biliyorsunuz ki, yok. Niyetime göre muâmele buyurunuz.
Hulûsi
10. Sözler’le zulmetten nura, girdaptan selâmete, felâketten saadete çıkmak
Eser, emsâli gibi nurlu ve hikmetlidir. İnşâallâh temennî buyurduğunuz vechile Ümmet‑i Muhammed’in ictimâî ve pek mühim bir yarasına kat'î devâ olur. Doğrudan doğruya Nur‑u Kur'ân olan mübârek Sözler’in kasd ve işâret edilmek istenildiğini arzettim ve makam‑ı tasdikte şimdiye kadar kendisine birkaç Söz’ü de okudum ve imkân buldukça da okuyacağım. Lâyuadd ve lâyuhsâ niam‑ı Sübhâniyesine mazhar olduğum Allâh‑u Zülcelâl Tebareke ve Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerine hamd ve şükürden âciz, isyan ile âlûde iken Zât‑ı Üstadâneleri bizi İzn‑i Rabbânî ile o mübârek münevver Sözler ile irşad edip zulmetten nura çıkardınız.
68
Taharrî‑i hakikat ile ömür geçirir iken mukadderât bu âsî bîçâreyi de beş sene evvel Şah‑ı Nakşibend Hazretlerinden Muhammedü'l‑Küfrevî Hazretlerine doğru açılan tarîk‑ı Nakşibendîye idhal eylemişti. Sonra muvakkat bir küsûf neticesi olarak yol kaybolmuş, zulmet ve dikenler içinde kalınmış iken nurlu Sözler’inizle zulmetten nura, girdabdan selâmete, felâketten saâdete çıktım. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي Fermân buyuruyorsunuz ki: Îmânı kurtarmak zamanıdır. عَلَى الرَّأْسِ وَالْعَيْنِ
Hulûsi
11. Hulûsi Bey ve Fethi Bey’in On Dokuzuncu Mektub'u birlikte okuduktan sonra hissettikleri
Bu defa bu bîçâre talebesine ihsân ettiği hediyeyi, gıyâbî muhiblerinden Fethi Bey ismindeki komşumuzla okuyorum. Baştan başa mu'cize‑i kübrâ-yı Ahmediyeyi ilân eden Ondokuzuncu Mektûb’un tahsîsen bendelerine irsâli, yeniden hayata avdet etmiş kadar müessir olmuş ve mütâlaası, rikkat damarlarını tahrîk ederek hayli ciddi gözyaşı akıtmağa vesile olmuştur.
Hulûsi
69
12. Bu sözler altın ile yazılsa lâyık iken nâkıs hattımla istinsah ettim
Rûhu fezâ‑yı kâinâtta beyne'l‑ecrâm seyr‑i serî ile seyahat ettirecek tarzda tulû' eden manzûme‑i hakikat, bilhassa bizler için büyük mazhariyettir. Tarîk‑ı Nakşî hakkındaki fıkraya mukâbil “tarîk‑ı acz ve fakr ve şefkat ve tefekkür”ün hesabına tulû' eden fıkra da pek çok kıymetli bir cevherdir. Bu Sözler altun ile yazılsa lâyık iken nâkıs hattımla istinsah ettim. O hâlde kıymeti, âciz bir talebenizin yâdigârı olmasındadır.
Hulûsi
13. Sözler’le Nur yoluna irşad etmek
Sâniyen: Şu zaman‑ı isyan ve tuğyan ve küfranda mahz‑ı inâyet ve lütf‑u Hak olan, Ümmet‑i İslâmiye’yi hakàik‑ı îmâniyeye sevk ve irşada memur edilen zât‑ı hakîmânelerini bütün Ümmet‑i Muhammediye’yi olduğu gibi bu âcizi de nurlu Sözler ile tarîk‑ı Nura irşad buyurduğunuzdan dolayı hürmet ve minnetle dâim yâd eder, dünyevî ve uhrevî muradlarınızı hâsıl eylemesini Rahîm, Kerîm olan Allâh‑u Zülcelâl Hazretlerinden abîdâne niyâz ve istirham eylerim.
Hulûsi
14. Lafzî bir üstadı kaybettimse de, manevî müteaddid mürşidleri buldum diye kendimi tebşir ettim
Kardeşimin bir fıkrasıdır
Ellerinizi öper, duânızı isterim. Dünyadan dargın, nefsinde âciz olan Abdülmecîd’e güzel bir üstad, ulvî bir mürşid olacak yeni eserleriniz geldi. Lafzî bir üstadı kaybettimse de manevî müteaddid mürşidleri buldum diye kendimi tebşîr ettim. Hakikaten irşad edecek nurlu eserlerdir. Allah çok râzı olsun…
Abdülmecîd
70
15. Sözler vasıtasıyla daima sohbet‑i maneviyede bulunuyoruz
Yine Hulûsi’nin
Evet mütesellî olduğum iki cihet var. Biri, elimizdeki mübârek Sözler vâsıtasıyla dâima sohbet‑i manevîde bulunduğumuz; diğeri, muhabbetimizin inâyet‑i Bârî ile hubb‑u fillâh mertebesinde olduğuna îmânımızdır. Binâenaleyh size benim bugün ve yarın en büyük hediyem, verdiğiniz dersi, nâmınıza olarak vekâleten alâ‑kadri'l-imkân mü'minlere tebliğ eylemek ve Allah’ın verdiği hakîki muhabbeti ebeden taşımak ve buna mukâbil Erhamürrâhimîn ve Ekremü'l‑ekremîn, Ahsenü'l‑hàlıkîn, Rabb‑i Rahîm ve Kerîm Hazretlerinden, hakîki muhabbetin Otuzikinci Sözün Üçüncü Mevkıf’ında izâh buyurulan neticesine mazhar buyurulmaktır. Îmân‑ı tahkîkî yolunda buluştuğumuz Hakkı Efendi ile niyetimiz hakka, sıdka, ihlâsa iştirâkimiz muhakkaktır.
Hulûsi
16. Risale‑i Nur manevî bir güneş gibidir
Bu mektûbunuzdaki suâl ile ve en son yazılmış olan Otuzikinci Söz ile münâsebet ve müşâbehet nev'inden bu defaki arîza‑i cevabiyem üç vakfeli oldu.
71
Demek oluyor ki, Risale‑i Nur manevî bir güneş, herbir Söz muhtelif kadirlerden nurânî yıldızlar ve Otuzikinci Söz üç mevkıfı ile bu yıldızların hepsinin üstünde parlayan ve enzâr‑ı dikkati hâh‑nâhâh üzerlerine celbeden hàlis nurdan vücûda gelmiş birinci kadirden pek nurlu, erbâb‑ı îmâna gülümseyen, ahzâb‑ı dalâlete haşmetle bakan, gözlerini kör eden, erbâb‑ı gafleti uyandıran pek haşmetli, çok nurlu birinci kadirden bir kevkeb‑i nevvârdır. Ne yapayım talebenizin dili bu kadar dönüyor. Yoksa bu sönük ifâde o mübârek Sözler için sarfedilmek lâyık olmadığını biliyorum.
Bizden Üçüncü Maksad’ın te'sirini suâl buyuruyorsunuz. Biz Hakkı Efendi ile ittifaken deriz ki:
İçindeki hakikatler cerhedilmez, içinde lüzumsuz bir şey yok, zararlı bir kayıt mutasavver değil. Dikkatle dinleyenler, Allah tevfik verirse îmânını kurtarabilirler. Bu hakàikla Avrupa ehl‑i dalâletine de meydân okunur, fikrindeyiz. Bu kabîl dalâlet ve gaflette olanlar ya mübârezeden mağlûb olurlar ya ulviyeti hissedip teğayyüb ederler yâhut Ebû Cehil gibi hakikati kabûl etmemekte inâd ederler veya dehşetlerinden kulaklarını kapayıp kaçarlar, fikir ve kanâat ve îmânındayız. Sözler’i dinleyenlerin bir sükût‑u mestî göstermeleri, izhâr‑ı hayret eylemeleri, kudretleri derecesinde takdirâtta bulunmaları herhalde düşündüğümüze kuvvet verir bir keyfiyettir; ümîd ve tahminimizi tasdik ediyor.
Hulûsi
72
17. Her işimde Allah’a dayandığım için ümitsizliğe düşmüyorum
Niyetim büyük, tevfik Hudâ’dan. Yalnız oda cemâatimize Yirmibeşinci Söz’e kadar okudum. Ve inşâallâh devam edeceğim. Emrinize tebean ve duânıza binâen fütûr getirmiyorum. Maddî vazifem oradakinden daha ağırdır. Fakat her umûrumda Allah’a istinâd ettiğim için ümîdsizliğe düşmüyorum. Oradan ayrıldıktan sonraki füyûzâttan istifade etmeyi can u yürekten arzu ediyorum. Nâtamam kalan Otuziki ve Otuzüçüncü Söz’lerin de itmâmına muvaffak olmanızı eltâf‑ı İlâhiye’den niyâz eylerim.
Hulûsi
18. Nurlar ayak altında kalamazlar
Ben burada inşâallâh emânetçi olduğum Sözler’i inâyet‑i Hak’la ve duânız berekâtıyla lâyıklı kulaklara duyurabileceğimi ümîd ediyorum. Üstadım müsterih olunuz, bu Nurlar ayak altında kalamazlar. Onları dellâl‑ı Kur'ân’dan enzâr‑ı cihana vaz'eden Hàlık (Celle Celâlühû) bizim gibi, kimsenin ümîd ve tahayyül etmeyeceği âciz insanlarla bile neşr ve muhâfaza ettirir. Bu işi ben sa'yim ile, kudretim ile kazandım diyen huddâm, o gün görecekler ki, o mukaddes hizmet, zâhiren ehliyetsiz görünen, hakikaten çok değerli diğerlerine devredilmiş olur kanâatindeyim. Bu sebeble oradaki kardeşlerimizden Risale‑i Nur ile çok alâkadar olmalarını ricâ etmekteyim.
Hulûsi
19. Nurlarla çalışılmadan geçen zamana acımak
Risaletü'n‑Nur, Mektûbatü'n‑Nur’un mütâlaası, tahrir edilmesi, başkalara neşr ve tebliğe alâ‑kadri'l-istitâa çalışılması gibi emr‑i hayr-ı azîme, havl ve kuvvet‑i Samedânî ve inâyet ve lütf‑u Rabbânî ile muvaffak olduğum zamanlar ki; bu evkàtta evvelen ve bizzat bu fakir istifade, istifaza, istiâne etmiş oluyor. Bu itibarla mezkûr saatleri çok mübârek tanıyor, firâkına acıyor, o yaşayışın devamını, tekrarını, kesilmemesini ez‑can u dil arzu ediyorum.
73
Fakat ne çare ki: İğtinam edebildiğim kısacık vakitlerde zihnimi sâfîleştirip Nurların karşısına, dolayısıyla Kur'ân’ın mu'cizeleri mecmuasına ve azîz, muhterem Üstadımın medresesine ve ol Seyyidü'l‑kevneyn Peygamberimiz Efendimiz (A.S.M) Hazretlerinin ravza‑i saâdetlerine ve nihâyet Rabbü'l‑Âlemîn Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinin huzur‑u lâmekânîsine çıkıyorum. Bu sebeble cidden o Nurlarla iştigâl etmediğim zamanlar, keşke enfâs‑ı ma'dûde-i hayattan olmaya idiler, diyorum.
Hulûsi
20. Mübârek nurlu pencerelere koşuyorum
Geçen hafta muhtelif iki cemâate Yirmidördüncü Mektûbun Birinci ve İkinci Zeyilleri’ni okudum. Dinleyenler hayran ve bu fakir de o parlak i'câz‑ı Kur'ân’dan âdeta gaşyoldum. Bu eserinizi Risale‑i Nur ve Mektûbatü'n‑Nur’un en münevverleri safında mütâlaa ediyorum. Bugün Cuma idi. Komşumuz Fethi Bey’e onbir ve onüç numaralı Söz’leri okudum. Dünyevî işlerden tahlîs‑i nefis ile iğtinam edebildiğim vakitlerde o mübârek nurlu pencerelere koşuyorum. Rûhî ve manevî gıdâmı almağa ve bulabildiğim böyle bir muhâtabı da hissedar etmeğe çalışıyorum.
Hulûsi
74
21. Hulûsi Bey’in Yirmialtıncı Mektûb hakkındaki hissiyâtı
Yirmialtıncı Mektûb’u büyük sevinçle aldım. Defaatle, dikkatle, merakla, muhabbetle, lezzetle okudum ve neticede “Duânız olmazsa ne değeriniz var.” fermân buyuran Zât‑ı Zülcelâl’e ubûdiyetle intisabım hasebiyle ve abdiyetin tazammun ettiği lisânla kemâl‑i acz ve fakr ve şevkle; tamamen hasbî, bütün mânâsıyla Allah nâmına, bütün vuzûhuyla ehl‑i îmân ve Kur'ân nef' ve hesabına olan maddî, manevî, zâhirî, bâtınî, dünyevî, uhrevî hidemâtınızın mükâfâtını, lütûf ve kerem‑i bînihâyesine münâsib bir tarzda ihsân ve ikram buyurmasını ve Zât‑ı Üstadânelerini her iki cihanda azîz etmesini ol Hàlık‑ı Rahîm ve Kerîm Hazretlerinden abîdâne tazarru ve niyâz eyledim. Ümîdim ﴿اُدْعُون۪ٓي اَسْتَجِبْ لَكُمْ﴾ fermânının tecellî edeceğindendir.
Muhterem Üstad!
Zâten sizin biz bîçârelerden beklediğiniz yalnız duâ değil mi? Mübârek Sözler hakkında şimdiye kadar mektûblarımda mevcûd olan ihtisasâtımı nâtık, sönük ifâdâtımı Risaletü'n‑Nura takriz yapmak hususundaki niyet‑i üstadânelerine bir şey demeğe hakkım yok. Fakat benim o perîşan ifâdelerim, güneşin yanına mum yakmak kabîlinden olacak ve muhtemelen hakikatteki sönüklüğüne rağmen o Nurların komşuluğundan, âyinedârlığından hisse‑mend olarak nisbî bir parlaklık arzedebilecektir.
75
Risaletü'n‑Nurun müstemi'leri arasında, Sultan Abdülhamid’in devrinde Kerbelâ’da senelerce müderrislik hizmetinde bulunmuş olan Hacı Abdurrahman Efendi nâmında 88 yaşında bir hoca vardır. Her defaki mütâlaadan büyük memnuniyet göstermekte, “Çok istifade ettim Allah râzı olsun.” demekte ve çok duâ etmektedir. Yirmialtıncı Mektûbun Üçüncü Mebhası’nı gayr‑ı ihtiyarî muhtelif rütbede mühim zâtlara okudum. Hepsi “çok doğru, çok güzel” dediler.
Evet bu fakir çok tecrübe ettim ve yakìn hâsıl ettim ki: ﴿وَقُلْ جَٓاءَ الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُ﴾ ilâ‑âhiri'l-âye‥ âyetinin lâyemût mu'cizesi vardır. Bu defaki mektûbları birkaç defa muhtelif küçük cemâatlere okumak nasîb oldu. Bunların birinde mühim bir âlim de vardı. Cümlesi hayret ve takdirlerini izhâr ettiler.
Benim fikrime gelince: Bütün Risaletü'n‑Nur ve Mektûbatü'n‑Nur, ihtiyac‑ı zamana göre her sınıf ve erbâb‑ı din ve hattâ müfrit muannid olmamak şartıyla, dinsizleri bile ilzam ve iknâ edecek derecededirler. Fakat – dünya bu – sevk‑i menfaat, hırs‑ı câh, küfür ve inâd, gaflet ve kesel, şirk ve dalâl gibi ilâçsız hastalıklara tutulanlar için bu Nurlara karşı göz yummak, görse bilse kabûl etmemek, gördüğünü inkâr etmek, hak ve hakikati reddetmek gibi dîvânelikler istib'âd edilemez. Ma'lûm‑u fâzılâneleri, Allah’ın şu muvakkat misâfirhânesinde insan sûretinde hayvanları eksik değildir. Bu Nurlar intişar etse idi elbette böylelerinin bugün istidlâlen dermeyân edilen dîvânelik hezeyanları da açık olarak görülürdü.
Hulûsi
76
22. Bu eserler bütün sınıflara ve cemaatlere daima mazhar‑ı takdir oluyor
Şu fıkra kardeşim Abdülmecîd’indir
Bu eserler bütün sınıflara ve cemâatlere dâima mazhar‑ı takdir oluyor. Kim görse istihsân eder. Tenkide ma'rûz olacak eserler değil. Fakat derecât‑ı takdir, derecât‑ı fehim gibi mütefâvit ve müteaddiddir. Herkes derece‑i fehmine göre takdir edebilir.
Abdülmecîd
23. Abdurrahman’ın vefatından iki ay önce yazdığı mektup
Hulûsi Bey’in selefi, yirmialtı yaşında vefât eden biraderzâdem merhum Abdurrahman’ın, vefâtından bir‑iki ay evvel yazdığı mektûbdur
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ
Ellerinizden öper, duânızı dilemekteyim. Sıhhat haberinizi, irşad edici olan “Onuncu Söz” risalenizle beraber Tahsin Efendi vâsıtasıyla aldım; çok teşekkür ederim. Evvelce gerçi emrinize muhâlefet ederek muhterem ve değerli amcamdan ayrıldığıma pişman olmuş isem de ve itâbınıza müstehak olmuş isem de bu da mukadder imiş. Ve Cenâb‑ı Hakk’ın emir ve irâdesiyle ve belki de bizim için hayırlı olduğu için oldu. Binâenaleyh ben cehâlet sâikasıyla bir kusur yaptım ve belâsını da çektim. Bundan sonra çekmemek için affınızı ricâ ve duânızı dilerim.
77
Azîz mamo! (❋) Şunu da şurada arzedeyim ki; himâye ve himmetiniz sâyesinde din ve âhiretime dokunacak ef'âl ve harekâttan kendimi muhâfaza ettim ve etmekte berdevamım. Gerçi dünyanın değersiz çok musîbetlerini gördüm ve çektim ve birçok da lezâiz ve safâsını gördüm, geçirdim. Hiçbir vakit ve hiçbir zaman unutmadım ki; bunların hepsi hebâ olduğu ve dünyanın Allah için olmayan lezâiz ve safâsı neticesi, zillet ve şedîd azâb olduğu ve dünyada Allah için ve Allah’ın emir buyurduğu yollarda çekilen ve çekilmekte olan mezâhim neticesi, sonu lezzet ve mükâfât verildiğini bildiğim ve îmân ettiğimden, fenâ şeylerin irtikâbından kendimi muhâfaza edebildim. Bu his ve bu fikir ise terbiye ve himmetinizle zihnimde ve hayâlimde yer yapmıştır. Hakikat böyle olduğunu bildiğim için bütün meşakkatlere şükür ile beraber sabretmekteyim.
Şimdi amcacığım ve büyük Üstadım!
Habîs olan nefsimle mücâdele edebilmek ve onun hevâî ve bilâhare elem verici olan arzularını yapmamak ve dinlememek için teehhül etmek mecburiyetinde kaldım ve şimdi artık her cihetle Cenâb‑ı Hakk’ın lütûf ve keremiyle rahatım. Kimsenin dediğini, şer ise duymamazlığa gelir ve kimse ile fenâ hasletleri kapmamak için ihtilât etmemekteyim. Dâirede müddet‑i mesâîden hariç zamanlarımı kendi evimde Cenâb‑ı Hakk’ın şükrü ile geçiriyorum. Bundan başka ey amca! Sizden sonra şimdiye kadar en çok beni îkaz ve fenâ şeylerden men'eden, üstad‑ı a'zam ve mürşidim olan bu âyet‑i kerîmeden duyduğum ve hissettiğimdir: ﴿﷽﴾﴿اَلْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلٰٓى اَفْوَاهِهِمْ وَتُكَلِّمُنَٓا اَيْد۪يهِمْ وَتَشْهَدُ اَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ﴾ Ve öyle biliyorum ki, o gün de pek yakındır. (Hâşiye‑1)
اَللّٰهُمَّ لَا تُخْرِجْنَا مِنَ الدُّنْيَا اِلَّا مَعَ الشَّهَادَةِ وَالْا۪يمَانِ
Duâm bu ve i'tikàdım böyledir ve böyle de îmân ederim: (Hâşiye‑2)
78
اٰمَنْتُ بِاللّٰهِ وَمَلٰئِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ وَبِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَبِالْقَدَرِ خَيْرِهِ وَشَرِّهِ مِنَ اللّٰهِ تَعَالٰى وَالْبَعْثُ بَعْدَ الْمَوْتِ حَقٌّ اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ (Hâşiye‑3)
Biraderzâdeniz Abdurrahman
24. Onuncu Söz, Abdurrahman hakkında bir mürşid‑i hakikî hükmüne geçmiştir
Demek Onuncu Söz, onun hakkında bir mürşid‑i hakîki hükmüne geçmiştir ki; birden onu derece‑i velâyete çıkararak şu üç kerâmeti söylettirmiştir. Benden sekiz sene evvel ayrılmış, Onuncu Söz eline geçmiş, mektûbunun başında söylediği gibi çok azîm istifade edip sekiz sene zarfında aldığı kirleri onunla silmiştir. Hattâ tayyedilmiş, mektûbunun diğer bir parçasında Onuncu Söz’ün şevkinden demiş: “Yazdığın Sözler’in hepsini bana gönder, kendi hattımla herbirisinden otuzar nüsha yazar ve yazdırırım. Tâ intişar edip kaybolmasın.” İşte böyle bir kahraman vârisi kaybettim. Rûhuna El‑Fâtiha.
Said Nursî
79
Yirmiyedinci Mektûbun Zeyli ve İkinci Kısmı
25. Risale‑i Nur’un insanlar üzerinde bıraktığı tesir
Hulûsi‑i sânî ve büyük bir âlim olan Sabri Efendi’nin fıkralarıdır.
Meb'ûs‑u âlem Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz Hazretlerinin, insanları hayrette bırakan ve cüz'î şuûru olana îmân‑ı kâmil bahşeden fevkalhad ve hàrikulâde, ma'nen bin envâ'‑ı Mu'cizât-ı Ahmediye’yi ihtiva eden ve pek àlî ve azîm kıymeti müsbet ve müsellem bulunan Ondokuzuncu Mektûbun dördüncü cüz'ünü; nazar ve teveccüh‑ü fâzılânelerinde mingayr‑i haddin vekilleri bulunduğum mümâileyh Hulûsi Beyefendiye irsâl kılınmak üzere istinsaha başlamıştım.
Bin mu'cize‑i Muhammediye münderic olan Ondokuzuncu Mektûb, mukaddimen dahi arzedildiği vechile arzumun fevkınde pek ziyâde ulvî ve nurânî mebâhis ve vekâyi‑i risalet-meâbiyeyi beyân ve müjde ile rûh ve kalb‑i âcizîyi bahar‑ı âlem gibi gül ve gülistanlığa çevirmiştir. Bu hususta kalben hisseylediğim duygulardan mütevellid ve lâzımü'l‑arz medh ü senâyı gayet parlak bir tarzda arzetmek ehass‑ı emelim ise de maalesef söylemekten âciz bulunduğumu beyân ile iktifâ ediyorum. Yalnız şu noktayı hissettim ki:
O vekâyi’de siz cismen değilse de fakat rûhen, Server‑i Kâinât Efendimiz Hazretleriyle beraber idiniz tasavvur ediyorum. Zîra o vekâyi‑i mezkûrenin künyesiyle, mevkiiyle, an'anesiyle kat'iyyen müşâhede ve ol vechile nakl ve tahrir buyurduğunuza kàni' ve kàilim.
80
Onaltıncı Mektûbu Atabey’e giderken götürdüm. Ekserî noktalar bir kısım ihvânı ağlattı ve amcazâdem Zühtü Efendi, Onaltı’yı okuyunca, “Şimdiye kadar bilmediğim ve görmediğim nurânî ve pek kesretli sürûr‑u manevîyi ihtiva eden bir pencere bugün kalbimde açıldı. Şu pencereden hâsıl olan netâici yazmak iktidarımın fevkınde ise de avn‑i İlâhîye dayanarak bir arîza ile arzetmek ehass‑ı emelimdir. Nihâyetsiz selâm ve hürmetlerimi tebliğe tavassutunuzu ricâ ederim.” dediler.
Sabri
26. Bu gibi kıymettar eserleri işittikten sonra görmek iştiyakı gittikçe artıyor
Gönül ister ki, hemen Risaletü'n‑Nurun umumunu yazıversem de mâmelekimde bulunan dürr‑i yektâları isti'dâdım nisbetinde mütâlaaya başlasam.
Otuzbirinci elmas külliyatını avn‑i Hak ve inâyet‑i ekremîleriyle iki gün evvel ikmale muvaffak oldum. Ahmed kardeşime ait derkenarı tefhim ettim. Biraz okur ve Onuncu Söz’ü istiyor, fakat bu söz kıymet‑i maneviye itibariyle mevcûdâttan ağırdır. İ'câz‑ı Kur'ân’ın ikinci cüz'ünü hemen hitâm buldurmak üzereyim. Fakat müştâk bulunduğum Otuzikinci Söz’ü dahi lütûf buyuracak olursanız hâsıl olacak memnuniyetimi bir vechile arzetmekten âciz kalacağım. Çünkü, bu gibi kıymetdâr ve mânidâr eserleri işittikten sonra görmek iştiyakı gittikçe artıyor ve bu tabiattan bir türlü kendimi men'edemiyorum.
Sabri
81
27. Yirmi Dokuzuncu Söz’ü istinsah ederken aldığım nasihat
Bu defa istinsahına muvaffak olduğum nurlu Yirmidokuzuncu Söz’de, melâike denizlerinde sefâin‑i Kibriyâya yapışarak seyran ederken ve beşerin hatâ‑savâb işlediği ef'âli kat'î olarak umumî yoklama defter‑i kebîrinde okunacağını, nef' ve zarar hiçbir şeyin mektûm bırakılmayacağını şiddetle ihtar eden bekà‑i rûh âlemini temâşâ ederken; matlab‑ı a'lâ ve maksad‑ı aksa olan ba's ve mahkeme‑i kübrâ’nın ahkâmını kable'l‑vukû' makam‑ı istimâ'da dinlerken ve bilhassa “Medârlar” merdivenlerinden àlî makamlara manevî suûd ederken, hele Onuncu Medâr ve Üçüncü, Dördüncü Mes'elelerde deniz dalgıçları gibi deryâ‑yı maneviyatta dalıp yüzerken o kadar envâr‑ı hakàik-ı kibriyâya ve ezvâk‑ı letâif-i ulyâya müstağrak oldum ki, arz ve ifâdeden âcizim.
Sabri