Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
476

273. İki Ramazan içinde bir kefaret kâfidir, müteaddit vakıalara bir kefaret kifayet eder; çünkü tedahül var

بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık, Müdakkik Kardeşim Re'fet Bey!
Sorduğun suâle en kolay ve ruhsatlı cevab senin cevabındır. Mültekâ Şerhi Dâmad”ın ve Merâku'l‑Felâh, ikisi demişler: İki Ramazan için bir keffâret kâfîdir. Müteaddid vâkıalara bir keffâret kifâyet eder, çünkü tedâhül vardır ve هُوَ الصَّح۪يحُ demişler.
Hakikat nokta‑i nazarında bu mes'elede azîmet var, ruhsat var. Azîmet hâli, kuvveti müsâid ise her Ramazan için ayrı bir keffâret var. Fakat ruhsat ciheti, tedâhül sırrına binâen müteaddid Ramazan için bir keffâret farz, ayrı ayrı keffâret müstehab derecesinde kalır. Bu keffârete mânâ‑yı ukubetle mânâ‑yı ibâdet ikisi dahi münderic olduğu için, hem kerhen icbar edilmeyecek, hem tedâhül eder.
Azîz kardeşim, Fıkhu'l‑ekber olan esâsât‑ı îmâniye ile meşgul olduğumuz için nakle ve ehl‑i ictihâdın medârikine ve meâhizine bakan dekàik‑ı mesâil-i fer'iyeye zihnim şimdilik ciddi müteveccih olamıyor. Zâten yanımda da kitaplar olmadığı gibi, vaktim de yoktur ki müracaat edeyim. Hem Ulemâ‑i İslâm o kadar tedkîkàt‑ı sâibe yapmışlar ki, fürûâta dair tedkîkàt‑ı amîkaya ihtiyaçları kalmamış. Eğer hakîki ihtiyaç hissetseydim, böyle fürûâta dair müçtehidînin derin me'hazlerine gidip bazı beyânâtta bulunacaktım. Belki de daha o nev'i hakàika meşguliyet zamanları gelmemiş, her ne ise Size bu defa Sûre‑i Feth’in âhirine ait ve onun münâsebetiyle
477
﴿اُولٰٓئِكَ مَعَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيّ۪نَ وَالصِّدّ۪يق۪ينَ وَالشُّهَدَٓاءِ وَالصَّالِح۪ينَ
âyetine dair beyânâtı ve Minhâc‑ı Sünnet nâmındaki Lem'ada ﴿اِلَّا الْمَوَدَّةَ فِي الْقُرْبٰى sırrına dair muhâkemâtı nasıl buluyorsunuz? Kardeşin Husrev ile sen, Şeyh‑i Geylânî’nin kerâmât‑ı gaybiyesinin bütün parçalarıyla bir nüsha yazıp Hulûsi Bey’e gönderseniz iyi olur. Âsım Bey’e de onlar bütün gitmelidir. Başta (Gavs‑ı A'zam’ın tâbiriyle) Bekir Bey (bizim tâbirimizle) Bekir Ağa, Ahmed Husrev, Lütfi, Rüşdü, Hâfız Ahmed, kayınpederin Hacı İbrahim Bey ve Sezâi Bey olarak umum kardeşlerinize selâm, duâ ediyorum. Ve mübârek ve bahtiyar Bedreddin’in başından öperim. O, Kur'ânı okudukça bana duâ etsin. Öyle masûmun duâsı inşâallâh hakkımızda makbûldür. Onun vâlidesi olan âhiret hemşireme ayrıca duâ ediyorum. Bedreddin gibi bir evlâd sâhibesi olduğundan tebrike şâyândır. Bedreddin’in okuduğu herbir harf‑i Kur'ânın, on sevâbdan tut bine kadar uhrevî meyveleri vardır. Hem vâlidesinin defter‑i a'mâline, hem hoca ve üstadının defter‑i a'mâline dahi o sevâblar kaydolunur.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Kardeşiniz Said Nursî
478

274. Hüsrev, Üstadının kendi hakkında hiddetini zannedip, bir meseleye dair, müteessiren yazdığı mektubundan bir fıkradır

Husrev, Üstadının kendi hakkında hiddetini zannedip, bir mes'eleye dair, müteessiren yazdığı mektûbundan bir fıkradır
Sevgili ve Kıymetdâr Üstadım!
Mektûbunuzun mütâlaasından mütevellid teessürâtım arasında, kalbime çok havâtır hutûr ediyordu. Her tarafı ve her hâli kusur ve ayıbla dolu talebeniz, sevgili Üstadının ayaklarının altına varlığını sermişti. Belki her gün, bu şiddetten daha büyük bir şiddetle muâmele görse ve hattâ Üstadı uğrunda, yüzbin hayatı olsa hepsini bile vermeye bilâ‑tereddüd hazır olduğunu, sûrî değil, kalbî bir itirafla müheyyâdır.
Mücrim talebeniz senelerden beri Hàlık’ından bir hâmî istiyordu. Baştan aşağıya kadar siyahlıklarla dolu olan defter‑i a'mâlim tedkik edilse, bu hususta ne kadar tazarru ve niyâzım vardır ve ne kadar gözyaşlarım bulunacaktır. Kur'ânî hizmet uğrunda, arzın sekenesi kadar hayatım olsa, herbirisini fedâ etmeyi, ne büyük saâdet ve şeref kabûl etmişim.
Ey sevgili Üstadım! Ey kıymetdâr Hocam! Ey senelerden beri aradığım muhterem mürşidim! Ey azîz dellâl‑ı Kur'ân!
Izdırâblarımın sürûra inkılâb etmekte olduğunu hissediyorum. Uzakta olanın kusuru görülmez, tokat yakında olana vurulur. Kalbim bu cümlelere Hâzâ min fadli Rabbî diyor. Fakat dimağımdan silinmeyen bir şey varsa, o da azîz Üstadımın elemlerine iştirâk etmek idi.
Muhterem mürşidim!
Kimin haddi var ki, risalelerin birisine el uzatsın veyâhut bir sahifesine dil uzatsın veyâhut bir cümlesini tenkid etsin veyâhut bir kelimesine, hattâ bir harfine ve belki bir noktasına i'tirâzda bulunsun. Bilâ‑istisna her ferd istihsân ederken, böyle bir şey yapmak için, bu cür'eti kimden alayım
479
Yok, sevgili Üstadım müsterih olunuz. Senelerden beri çekmekte olduğunuz, kal'a‑bend cezasından pek şedîd azâbınıza, bir başka ve mühim elem katılmasına tarafdâr olanlara bir parça meyletmek şöyle dursun, belki bu hâlin şiddetle ve belki fedâisi olarak aleyhte olduğuma, vicdânımın tasdiki kâfî bir şâhiddir.
Ahmed Husrev

275. Daha binler ihsan‑ı İlâhî ve rahmet-i Sübhanî olsa, yazılsa, ihtiyaç görünüyor

Hâfız Ali’nin bir fıkrasıdır
Azîz Üstad!
Bu asrın sisli, semli revâcı (şecere‑i kâinâtın meyvesi olan insanın nüvede, lübb, kışır gayelerini) zâil ve fânîye, zillet ve gurura, âfil firâka, zâhir bâtıla, atâlet ademe, hevâ vehme, hırs ve hayvaniyete, câmid ve abesiyete, başıbozukluk ve hiçliğe sevk ile, o meyvenin kısm‑ı a'zamının ölüp ekallin de ölmek ve tefessühü ânında, mezkûr şecerenin merkez üzerine karîb, Isparta dalına ta'lik edilen, Hakîm‑i Mutlak’ın etemm, ekmel şifâhânesi olan Kur'ân’dan nebeân eden Tiryâk, Notalar tesmiyesi ile, her Notanın binler harfler damlaları ile imdâda yetişerek, küre‑i arz bahçesini iskà ve binler meyvelere hayat bahşeden ve bu yüzden menba'ı gibi, kıyâmete kadar hàrika bir kerâmet ve taklid edilmez bir tuğrâ ile çağlayacak olan eser‑i mübâreki, elhamdülillâh istinsah ettim.
480
Evet Üstadım! Nasıl ki, ﴿وَمِنْ اٰيَاتِه۪ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْ âyet‑i kerîmesinin binler mâsadaklarından bir mâsadakı olan nev'‑i insanın herbir ferdine sîmâ, ses, etvâr, ahlâk gibi daha çok latîfeler ve cihâzât mevcûd iken, birbirine benzemeyip, herbir şahıs bir âlem olarak, Vâhid‑i Ehad-i Samed’in malı ve masnû'u ve muvazzaf memuru olduğunu, bilmecbûriye şuûru olana kabûl ettiriyor.
Öyle de Kur'ân‑ı Hakîm’in hayatdâr semeresi olan Sözler ve Mektûbatü'n‑Nur’un herbir parçası, kendi âleminde nihâyetsiz kudreti gösteren ve her mebhasları ile binler âlemler içinde bir âlem olan âlem‑i şühûdun tılsım‑ı acîbini tam keşf ve hall ile, her risale bir muammânın miftâhı ve hayatdâr ervâhı hükmündedir.
Bundan böyle, daha binler ihsân‑ı İlâhî ve rahmet‑i Sübhânî olsa yazılsa, ihtiyaç görünüyor ve yerleri boş karanlık bir âlem gibi, o şems‑i hakikat güneşinin şuâlarını bekliyorlar. Dilerim Cenâb‑ı Hak’tan, böyle anûd bir zamanda (böyle Asâ‑yı Mûsa misillû) çok cihetlerle hàrika, fütûhâta sebeb olan ve inşâallâh bundan böyle olacak olan Resâilü'n‑Nuru teksir buyursun. Âmîn, âmîn, âmîn
Kusurlu talebeniz Ali (R.H.)
481

276. Benim ihtiyacım olmadığından ve kaideme muhalif olduğundan, kabul edemedim

Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Rüşdü’nün gönderdiği otuz liradan yirmiyedisini posta ile size gönderdim. Siz ona gönderirsiniz. Ona da öyle yazdım. Benim ihtiyacım olmadığından ve kaideme muhâlif olduğundan kabûl edemedim. Yalnız onun hayırlı niyeti için ehemmiyetli hayırlara sarfedilmek sûretiyle onun hesabına otuzdan üç banknot aldım. Sizlere ve sizinle alâkadar olanlara pek çok selâm ve duâ ediyorum.
Kardeşiniz Said Nursî

277. Isparta’ya nakl‑i mekân, hem tulûat-ı kalbiyeye, hem sizinle muhabereye bir derece fütur verdi

بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık, Muhlis Kardeşim!
Isparta’ya nakl‑i mekân, hem tulûât‑ı kalbiyeyi, hem sizinle muhâbereye bir derece fütûr verdi.
Evvelâ: Kardeşimiz Sabri, Hakkı Efendiler arzularıyla, yine Eğirdir vâsıtasıyla size emânet gönderilecek. Onyedinci Lem'a nâmındaki Notalar’ı Sabri size göndermiş veya gönderecek. Bu defa da sırlı, kerâmetli Yirmidokuzuncu Söz’ü size gönderiyorum. Latîf ve mânidâr bir tevâfuktur ki, Husrev senin için Yirmidokuzuncu Söz’ü yazıyordu.
482
Yazdığı vakitte Husrev vâsıtasıyla çok mübârek Ramazan hediyesi aynı ânda gelmesiyle beraber, aynı gecede ben senin hânen tarafına ve hânene geldiğimi rüyada gördüğüm gibi, iki gece evvel, elhak ikinci bir Husrev ve ikinci bir Süleyman olan Süleyman Rüşdü, aynen sizi görmüş. Bundan anladık ki, bizler bir menzil içindeki adamlar hükmündeyiz. Maddeten uzaklık te'siri yok ve birbirimize karşı münâsebet‑i âdiye dahi kaydedilir.
Sâniyen: Şu Yirmidokuzuncu Söz, ta'rifnâmelerde yazıldığı gibi, bir müstensih hatt‑ı hakîkiyesine ihtiyarsız takarrüble, sırrı tezâhüre başlamış ve diğer müstensih hatt‑ı hakîkisini bulmuş. Hakikaten ne fikirde bulunursa bulunsun, gören herkesi tasdike mecbur ediyor. Hattâ burada mühim ve müşkül‑pesend ulemâlar dahi, güneş gibi inanıp tasdik ediyoruz, diyerek imza ediyorlar.
Şübhemiz kalmadı ki, i'câz‑ı Kur'ân’ın yüz cüz'ünden bir cüz'ü, şu tefsirine in'ikâs etmiş. Yalnız şu fark var ki; i'câz kasdîdir, kasden de kimse muâraza edemez.
Şu kitabın tevâfuku ise, fıtrî ihtiyarsız olmak cihetiyle hàrika olur, kerâmet sayılır. Kasdî ve sun'î bir sûrette muâraza edilmez. Her ne ise şu nüshayı kardeşiniz Abdülmecîd bir defa görsün, inşâallâh ona da bir vakit bir tane yazılacak. Şâyet orada birisi aynen istinsah etmek niyet etse, çok dikkat etmek gerektir. Çünkü bu risalenin hurûfâtı da sırlı, kendine güvenmeyen yazmasın.
Sâlisen: Kardeşimiz Fethi Bey ne hâldedir, neden az görüşüyorsunuz? Ben ona çok duâ ettim ve ediyorum. Sen bir muzır memurun yüzünden, onunla az görüşmen beni müteessir etti. Allah kabûl etsin, ben de ona çok defa duâ ettim. İnşâallâh tam bir arkadaş, bir muhâtabın olan Hâfız Ömer, Risale‑i Nurun intişarına mühim bir vâsıta olacak ki, her mektûbunda onu ciddi alâkadar görüyorum.
483
Onaltıncı Lem'a nâmındaki üç mühim mes'eleden ibaret bir risaleyi, sizin için yazdırıyorum. Yetişirse onu da gönderiyorum. Lillâhi'l‑Hamd, burada gittikçe Risale‑i Nurun şâkirdleri ve yazıcıları çoğalıyor. Ne vakit az fütûr başlasa, bir teşvik kamçısı hükmünde bir şey zuhûr ediyor.
Ezcümle sofî meşreb ve yazıda muvakkaten tenbellik eden bir kısım kardeşlerimize yazılan bir mektûbun nüshasını, melfûfen gönderiyorum. Belki tenbel olmayan, fakat tenbelleşen Abdülmecîd de görür. Muhterem vâlideniz ne hâldedir? Onu da merak ediyorum. Çok duâ ediyorum. Hastalığın herbir saati, bir gün ibâdet hükmünde olduğunu benim tarafımdan hem ona, hem Hoca Abdurrahman’a söyle. Başta Pederiniz, Fethi Bey ve Hoca Abdurrahman, İmâm Ömer, Kemâleddin gibi dostlara selâm ve duâ ediyorum ve duâlarını istiyorum.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Kardeşiniz Said Nursî

278. Mesleğimizin bir medar‑ı şevki ve zevki olan tevafuk letaifinden üç-dört numune

Mesleğimizin Bir Medâr‑ı Şevki ve Zevki Olan Tevâfuk Letâifinden Üç‑dört Nümûne
Birincisi: İktisad Risalesi, birbirinden habersiz altı müstensihin yazdıkları altı nüshada, eliflerin elliüç adedinde tevâfukları, te'lif ve istinsah tarihi olan elliüçe muvâfık gelmesidir. Sonra baktım ki, asıl müsvedde‑i ûlâda çok çıkıntı ve tashihler ile beraber elliüç aded sırrını muhâfaza ettiğini hayret ile gördük.
İkincisi: Risalelerin Fihristesi tamam yazıldıktan sonra, birinci müsevvid, ihtiyarsız Bu güzel fihriste tamam oldu.” deyip yazmış. O müsevvid hesab‑ı ebcedi hiç bilmediği gibi, hiçbir şey de düşünmemiş. Bu güzel fihriste tamam oldu”, aynen bin üçyüz elliiki tarihini gösterip fihristenin tarih‑i te'lif ve istinsahını göstermiştir.
484
Üçüncüsü: Yirmiüçüncü Lem'a’nın müsveddeden tebyiz edilirken, hiç eliflerin adedini hâtıra getirmeden, yazıldıktan sonra yüz yirmisekizinci risale olduğuna işâreten yüz yirmisekiz elif olmasıdır.
Dördüncüsü: Dünkü gün Mu'cizât‑ı Ahmediye (A.S.M.) tashih edilirken küçük, latîf iki tevâfukun on dakika fâsıla ile vücûda gelmesidir. Şöyle ki:
İkişer arkadaş Mu'cizât‑ı Ahmediye ve Mi'râc’ı ayrı ayrı tashih ediyorlardı. Mi'râc’ın altıyüz satırı içinde bir tek satır, kuru direğin ağlamasından bahsediyor. Mu'cizât‑ı Ahmediye yüz elli sahife içinde bir sahife o bahse dairdir. Birden o iki kısım musahhihler aynı kelimeyi söylüyorlarken, içlerinden bir efendi intikal etti, iki kısım aynı kelimeyi söylüyoruz dedi. Baktık, fevkalâde bir sûrette iki tashih aynı kelime üzerindedir.
On dakika sonra, yedi mu'cizeye mazhar yedi çocuğun bahsi tashih edilirken, umulmadığı bir zamanda, hazır zâtların nazarında mübârek Meliha isminde beş yaşında bir çocuk geldi oturdu. Çocukların bahsini zevk ile dinlemeye başladı. Çay verdik, çocuk bahsi bitinceye kadar içmedi. Hazır olan biz dört kişi, şübhemiz kalmadı ki, sırr‑ı tevâfukun birinci menba'ı olan Mu'cizât‑ı Ahmediye’nin te'lifçe ve istinsahça ve kırâatçe ve hàrika tevâfukça kerâmetini gösterdiği gibi, bu iki küçük tevâfukla, yine o kerâmetin şuâından iki latîfeyi gösterdi.
Hem bir sene evvel bir seyre giderken, arkamdan bir kız çocuğuyla bir kadın geliyorlardı. Ben yoldan çıktım, yolu onlara bıraktım. Baktım beni geçmiyorlar, sıkıldım. Acele geçtim bir bahçeye girdim, baktım onlar da bahçeye girdiler. Hem hiddet, hem hayret ettim. Mu'cizât‑ı Ahmediye elimde idi. Tefe'ül gibi açtım. En evvel gözüme ilişen ve yalnız risalede bir tek defa zikredilen bir isim ki, aynı o kadının ismini o sahife içinde gördüm. Baktım, o kadını tanıdım. Fesübhânallâh dedim. Bunlar kim olduklarını anlamak için, daha evvel o kitaba baksa idim, bu hayretten kurtulacaktım. Bu hâdiseye hem ben, hem hazır olan Şamlı Hâfız ve hâdiseyi anlayan o kadın ve başkaları hayret ettik.
Said Nursî
485

279. Kalben rahatsızlığım dolayısıyla insanlarla görüşmeyi kabûl edemiyorum

Kalben rahatsızlığım dolayısıyla, Kurban Bayramına kadar Süleyman Efendi, Şamlı Hâfız Tevfik, Abdullâh Çavuş ve Mustafa Çavuş’tan başka kimseyi kabûl etmiyorum. Affedersiniz, gücenmeyiniz.”
Said Nursî

280. Isparta Cumhuriyet Müddeiumumîliğine yazılan bir mektuptur

Isparta Cumhûriyet Müddeiumumîliğine
Dokuz senedir beni bu memlekette sebebsiz olarak ikamete memur ettiler. Hariçle ihtilâttan men'olduğum için çalışamadım, perîşan bu gurbette kimsesiz kaldım. Onüç seneden beri, beni bu vilâyette tanıyanların tasdikleri tahtında, siyasetle hiçbir cihetle alâkam kalmadığına delilim şudur ki:
Onüç seneden beri, bir gazeteyi okumadığımı ve dinlemediğimi sekiz sene oturduğum Barla halkı ile işhâd ediyorum. Onüç sene, bu zamanda siyasetin lisânı olan gazeteyi dinlemeyen, işitmeyen, istemeyen bir adamın siyasetle alâkası olmadığı ve sekiz aydan beri merkez‑i vilâyette bütün buradaki benimle temâs edenlerin şehâdetleriyle, siyasete taalluk eden hiçbir mes'eleye temâs etmediğimi gösterebilirim.
Bu hâlimle beraber, bu senenin Kurban Bayramında fıtraten sohbetten hoşlanmadığım için hiç kimseyi kabûl etmediğimi gösterir bir‑iki satırlık yazı ile kapımda yazdığım ve hiçbir kimse de gelmediği hâlde, bu mübârek bayramın dört gününde bir polis bulundurulmak sûretiyle benim gibi garîb, ihtiyar, hastalıklı bir adama şübhe isnâd ederek tarassud ettirmek ve hareket‑i şahsiyemi bilâ‑sebeb taht‑ı nezârette bulundurmakla verilen tazyîk ve sıkıntı kâfî gelmiyormuş gibi, bu senenin Nisan’ının dördüncü günü, kış münâsebetiyle ve mütemâdiyen harekâtımın takib ve tarassud edilmesinden dolayı harice çıkmadığımdan sıkılmıştım.
486
İşte o günü altı aylık ızdırâbımı tahfif etmek ve biraz teneffüs ve rahatsızlığımı izâle etmek için havanın güzelliğinden istifade ederek gezmeye gitmiştim. Avdetimde bir komiser ile iki polis, ikamet ettiğim evimin kapısında ve bir komiserle iki polis de bahçenin dışarısında bulunuyorlardı. İçeriye girdim, komiser ve iki polis beni takib ettiler. Odama çıktım, onlar da arkamda idiler. Benimle beraber girdiler, taharrîye başladılar.
Dokuz seneden beri ihtilâttan bilâ‑sebeb men'edildiğimden, mesleğim itibariyle Kur'ân ve îmân ile hasr‑ı iştigâl etmiştim. Ve onun neticesi olarak yazdırdığım eserlerden:
Birisi, Kur'ân‑ı Hakîm’deki ikibin sekizyüz küsûr lafza‑i Celâl’in bir sırr‑ı kerâmetini ve bir nakş‑ı i'câzını gösterecek en müstesnâ bir hat ile yazılmış gayetle kıymetdâr yirmiden fazla Kur'ân‑ı Kerîm cüzlerini,
2 Bekà‑yı rûh ve melâike ve haşrin hakkâniyetine dair Yirmidokuzuncu Söz nâmı altındaki risalenin içinde tezâhür eden kendimce en ekall bin liraya değer bir sırr‑ı azîmi gösteren risaleyi,
3 Hazret‑i Peygamber’in risaletini güneş gibi isbât eden ve hàrika bir sûrette oniki saatte te'lif edilen yüz elli sahifelik Ondokuzuncu Mektûb nâmı altında Mu'cizât‑ı Ahmediye risalesini, (ki o mu'cizâtın kerâmeti olarak o risalede tevâfuk nâmıyla öyle bir sırr‑ı azîm tezâhür etmiş ki, o risale tek başıyla maddeten bin lira kadar kendimizce kıymetdârdır.)
4 Vahdâniyet‑i İlâhiye’yi güneş gibi isbât eden ve Kur'ânın otuzüç âyet‑i azîmesini tefsir eden Otuzüç Pencere nâmındaki Otuzüçüncü Mektûb ki, sırr‑ı tevâfukla beraber kıymet‑i ilmiyesi ve edebiyesi itibariyle ehl‑i tevhidce yalnız maddeten bin lira kadar ehemmiyetli olan risaleyi,
5 Şirkin esâsını ref' edip vahdâniyeti nihâyetsiz derecede kuvvetle isbât eden Otuzikinci Söz nâmı altındaki eseri ki, o eser bir âlim tarafından zâyi' edilse onu elde etmek için bin lira tereddüdsüz vereceğini zannettiğim misilsiz risalemden mevcûd her iki tanesini,
487
6 İsrâftan kurtarmak ve bu fakir milleti iktisada alıştırmak için yazdığım küçük fakat müstesnâ bir ehemmiyette olan İktisad Risalesi ismindeki risalemin mevcûd olan her üç nüshasını,
7 Kendi ihtiyarlığımdan dolayı îmân noktasında Kur'ân’dan bulduğum ricâ ve tesellî nurlarından kaleme aldığım ve mevcûdu tam üç nüsha ve iki nüsha da noksan olarak umum beş parçasını ki, bence bu risale benim gibi kabre yakınlaşmış bir ihtiyar adama kıymet takdir edilmeyecek derecede yüksek bir hakikat ile yazılmıştır.
8 Onbeş sene evvel Arapça olarak tab'edilen, Harb‑i Umumî’de ateş içinde yazıldığı için o zamanki Başkumandanın, bu yâdigâr‑ı harbin hayrına iştirâk etmek niyetiyle kağıdını kendisi verdiği İşârâtü'l‑İ'câz tefsirini;
Hem üçyüz otuzbeş senesinde İstanbul’da tab'edilen, Katre, Şemme, Habbe, Habbenin Zeyli ve Ankara’da Yeni Gün Matbaasında, Zeylinin Zeyli ve Ankara Matbaası’nda tab'edilen Hubâb ve İstanbul’da tab' edilen Zühre ve Şu'le gibi risaleleri hâvî Arapça matbu' bir mecmuamı ve İstanbul’da onbeş sene evvel tab' edilen Sünûhât isminde kıymetdâr iki matbu' risalemi ve hem biraderzâdem Abdurrahman tarafından onbeş sene evvel İstanbul’da tab' ettirilen Tarihçe‑i Hayat’ımın bir kısmına ait matbu' risalemden üç nüshası tamam ve beş‑altı nüshası noksan kitaplarımı ve hem de İstanbul’da yeni hurûf çıkmadan evvel tab' ettirdiğim Onuncu Söz nâmında gayet kıymetdâr, haşri ve kıyâmeti gündüz gibi isbât eden risalemi ve daha bilmediğim hususî ve şahsî ve îmânî evraklarımı ve risalelerimi tekrar iâde etmek üzere o taharrî neticesinde alıp götürdüler.
Bu taharriyâtta o kadar ileri gidildi ki, altı ay evvel oturduğum köşkten şimdiki oturduğum köşke nakledince, sandalye, şişe, demir ve sâir eşyaya ait listeye varıncaya kadar aldılar ve el'ân da iâde edilmedi.
488
Dokuz seneden beri bu memlekette ve bu kadar dostlarımla temâs ettiğim hâlde şimdiye kadar hiçbir cürüm bana isnâd edilmedi ve hiçbir vukûâtım da olmadı ve hayatımda dâî‑i şübhe hiçbir emâre vücûd bulmadı ve menfîliğim de sebebsiz ve ancak ihtiyat ve tevehhüm yüzünden olmakla inziva ettiğim bir mağaradan çıkartılarak menfîlerle birlikte nefyedildim. Bu müddet zarfında siyasetle ve dünya ile alâkam olmadığına bu memleketteki dokuz senelik tarz‑ı hayatımın şehâdetiyle beraber, risalelerimde gerek emniyet dâiresi ve gerekse hükûmet dâiresi dâî‑i şübhe bir şey bulamadıklarıdır. (Hâşiye) Eğer bir cürmüm varsa, dokuz seneden beri mütemâdiyen dikkat ettikleri hâlde cürmümü görmeyen veya gösteremeyenler, şimdi göstermeye mecburdurlar.
Şu kitab zâyiâtımdan lâakal şahsî iki bin lira zararım var. Çünkü, bunların hiçbirisinin başka bir nüshasını bende bırakmadılar. Vaktiyle tab' etmek için, yalnız İşârâtü'l‑İ'câz tefsirine ikiyüz elli lira verdim. Arabî mecmuası üçyüz lira. Ve Yirmidokuzuncu Söz ve Ondokuzuncu Söz’lerde o sırr‑ı azîme hiçbir âlim ve hiçbir edîb yoktur ki, Bin lira kıymetindedir.” demesin.
489
Ve bir de, onüç sene evvel hükûmet Dâru'l‑Hikmet’te yüz lira maaş alacak kadar görebilecek bir adam nazarıyla bana bakmış, ayda yüz lira maaş vermiş. Bu sekiz senede beni, yarım saat bir köy olan İlama’ya iki defadan fazla gitmeye müsâade edilmeyecek derecede ihtilât ve gezmekten men'edildiğim gibi, bir vâridâtım, bir malım olmamakla beraber, o köyde benim gibi bir adam çalışacak bulamadığımdan ve kimsenin bir şeyini de kabûl etmemek, bir meslek‑i hayatım olduğundan, çektiğim perîşaniyet ve zarar ve ziyanın takdirini müddeiumumîliğe havâle ederek, ya kitaplarımın hepsinin iâdesini veyâhut bu husustaki zarar ve ziyanımın müsebbiblerinden tazminini da'vâ ediyorum.
Tetimme: Hükûmetin kanunu, tarîkat dersi vermeğe ve nusha yazmağa ve nüfûz te'min etmeğe müsâade etmediği ve ben de bunlarla alâkadar olmadığım ve hükûmet de yanıma gelen ziyaretçileri hoş görmediği için; bazı adam müteaddid defa tarîkat ve nusha niyetiyle yanıma gelmek istedi. Ben de hükûmetin kanununa riâyet etmek ve hükûmet memurlarını sebebsiz kuşkulandırmamak için kabûl etmeyip reddettim.
Mesmuâtıma göre, bu hâlden muğber olanlar yalan ve asılsız bir sûrette isnâdâtta bulunmuş. Böyle hükûmetin kanununa riâyeten reddettiğim kimseler yüzünden beni böyle sıkıştırmaktan, hilâf‑ı kanun hareket etmediğim için, böyle azâb vermek, kanunu dinlememeye mecburiyet vaziyetini veriyorlar mânâsı çıkıyor.
Dokuz senedir dünyevî hayatıma gelen her türlü işkencelere tahammül edip sabrettim, sükût ettim. Fakat dünyalarına karışmadığım hâlde böyle hayat‑ı uhreviyeme sû‑i kasd sûretindeki taarruz karşısında sabrım tükendi. Hakkımı aramak için ikame‑i da'vâya mecbur oldum.
Said Nursî
490

Kastamonu ve Emirdağı hayatında iken yazılan mektûblardır

Bundan sonraki kısım Hazret‑i Üstadın Kastamonu ve Emirdağı hayatında iken yazılan ve el yazma nüshalarda derc edilen mektûblardır. ()

281. Risale‑i Nur’un faal bir şakirdi olan Ahmet Nazif Çelebi’nin bir istihracıdır ve bir fıkrasıdır

Risale‑i Nurun fa'âl bir şâkirdi olan Ahmed Nazîf Çelebi’nin bir istihrâcıdır ve bir fıkrasıdır. Bunu, hem Birinci Şuâ’nın otuzikinci âyeti olarak ve hem Yirmiyedinci Mektûb’un fıkralarında kaydetmek münâsib görüldü.
O kendisi diyor: Gelen âyetleri hâfızdan dinledim.
﴿
﴿يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اذْكُرُوا اللّٰهَ ذِكْرًا كَث۪يرًا ❋ وَسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَاَص۪يلًا ❋ هُوَ الَّذ۪ي يُصَلّ۪ي عَلَيْكُمْ وَمَلٰئِكَتُهُ لِيُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ وَكَانَ بِالْمُؤْمِن۪ينَ رَح۪يمًا ❋ تَحِيَّتُهُمْ يَوْمَ يَلْقَوْنَهُ سَلَامٌ وَاَعَدَّ لَهُمْ اَجْرًا كَر۪يمًا ❋ يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ اِنَّٓا اَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا وَنَذ۪يرًا ❋ وَدَاعِيًا اِلَى اللّٰهِ بِاِذْنِه۪ وَسِرَاجًا مُن۪يرًا ❋ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِن۪ينَ بِاَنَّ لَهُمْ مِنَ اللّٰهِ فَضْلًا كَب۪يرًا
Bu âyetlerde Risale‑i Nura îmâ ve remz ve belki işâret var, diye hissettim.
Evet, mâdem bu âyet gibi vazife‑i risalet ve dâvete bakan âyetler, her asra bakıyorlar ve her asırda efrâdları ve mâsadakları var
Ve mâdem bu âyetlerde, Resûl‑i Ekrem’e (A.S.M.) verilen sıfatlar ve ünvânlar, her zamanda cereyanı ve herbir asırda hükmetmek haysiyetiyle o ünvânların altında, mânâ‑yı remziyle Risale‑i Nur gibi, o vazifeyi yerine getiren eserler ve zâtlar, bu gibi âyâtın dâire‑i şümûllerine girmeleri, Kur'ân’daki i'câz‑ı manevîsinin şe'nidir belki muktezâsıdır ve lâzımıdır.
491
Mâdem Risale‑i Nur, bu acîb asırda, müstesnâ bir sûrette bu âyetin işâret ettiği vazifeyi yapıyor ve mânâsının dâire‑i külliyesinde bir ferdidir. Elbette müteaddid emâreler ve gizli karîneler ile diyebiliriz ki, bu âyette dahi, Birinci Şuâ’nın sâir otuzbir aded âyetleri gibi, Risale‑i Nura mânâ‑yı işâriyle bakar. Şöyle ki:
﴿لِيُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ وَكَانَ بِالْمُؤْمِن۪ينَ رَح۪يمًا cümlesi, mânâ‑yı işârîsiyle diyor: Bin üçyüz yetmişe kadar tecâvüz eden en karanlık bir zulüm, en karanlık bir zulmetten sizi, ey ehl‑i îmân ve'l-Kur'ân, Kur'ân’dan gelen nurlara ve îmânın ışıklarına çıkaran ve isminde Nur ve mânâsında Rahîmiyet bulunan ve ism‑i Nur ve ism‑i Rahîm’in mazharı olan bir lem'a‑i Kur'âniyeye ve bu asrımıza bakıp îmâ ediyor.”
Mânâ mutâbakatından başka, bir emâre ve karînesi budur ki:
﴿اِلَى النُّورِ وَكَانَ بِالْمُؤْمِن۪ينَ رَح۪يمًا fıkrasının (şedde ve tenvin sayılır) makam‑ı cifrîsi, dokuzyüz kırkyedi edip, Risaletü'n‑Nur veya Risalet‑i Nur isminin makamı olan, dokuzyüz kırkyedi adedine tam tamına tevâfuk ediyor.
﴿اِنَّٓا اَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا cümlesi, şeddeler sayılmaz ve âhirde tenvin vakftır (elif sayılır) makam‑ı cifrîsi ki, bin üçyüz yirmiüç tarihini gösterir. O tarihte, merkez‑i hilâfette, dehşetli bir inkılâbın mebde'‑i infilâkı içinde, ye'se düşen ehl‑i îmâna müjde verip, İslâmiyetin hakkâniyetine ve kuvvetine kuvvetli şehâdet eden ve veraset‑i Nübüvvet noktasında dâvette bulunan hakîki bir şâhide işâret eder.
492
﴿وَنَذ۪يرًا ❋ وَدَاعِيًا اِلَى اللّٰهِ cümlesi, (Hâşiye‑1) tenvinler vakf olmadığından sayılırlar. Makam‑ı cifrîsi, bin ikiyüz ellialtı tarihini göstermekle, bu asırda ve bu zamandaki İslâmiyetin inhisâfını, bir asır evvel izhâr eden mukaddemâtına bakarak, ﴿وَدَاعِيًا اِلَى اللّٰهِ kelimesi yüz doksanbir (191) ederek, Risale‑i Nurun bir hakîki ismi olan Bediüzzaman’ın makam‑ı cifrîsi bulunan, yüz doksanbir (191) adedine tam tamına tevâfukla îmâ eder ki; Risale‑i Nur dahi, o inhisâf içinde bir dâî‑i ilallâh”tır.
﴿بِاِذْنِه۪ وَسِرَاجًا مُن۪يرًا (Hâşiye‑2) ve yalnız ﴿سِرَاجًا مُن۪يرًا kelimesi ise, tam tamına Risale‑i Nurun bir ismi olan Sirâcü'n‑Nur”a lafzan ve ma'nen ve cifren tevâfukla bakar. ﴿مُن۪يرًا ’daki (mim), (ye) اَلنُّورِ ’daki şeddeli (nun)’a mukâbildir.
493
Evet İmâm‑ı Ali (R.A.) kerâmet‑i gaybiyesinde, Risale‑i Nura Sirâcü'n‑Nur nâmını vermesi, bu âyetin bu fıkrasından mülhemdir denilebilir ve çekinmeyerek deriz. ﴿وَبَشِّرِ الْمُؤْمِن۪ينَ بِاَنَّ لَهُمْ مِنَ اللّٰهِ cümlesi, (şedde sayılmak cihetiyle), makam‑ı cifriyesiyle bin üçyüz ellidokuz (1359) tarihini göstermekle, bu asrımızın, tam bulunduğumuz bu senesine bakarak ehl‑i îmâna bir büyük ihsânı var diye, mânâ‑yı remziyle haber veriyor.
Biz bakıyoruz, bu zamanda en büyük ihsân, îmânı kurtarmaktır ve görüyoruz, îmânı hàrika bürhânlarla kurtaran başta Risale‑i Nurdur.
Demek bu zamana nisbeten bir fazl‑ı kebîr de odur. Bu işâreti kuvvetlendiren şudur: ﴿فَضْلًا كَب۪يرًا ’daki فَضْلًا kelimesi, dokuzyüz altmış (960) edip, Risaletü'n‑Nurun bu ismi, izafeden tavsif tarzına geçmekle, Risaletü'n‑Nuriye olup makamı olan dokuzyüz altmışiki (962) adedine mânidâr iki farkla tevâfuku, onun başına remzen ve îmâen parmak basmasıdır.
İlâhî yâ Rab! Sen Risale‑i Nuru ve Risale‑i Nur Müellifi Üstadımız Said Nursî’yi ve Risale‑i Nur talebe ve şâkirdlerini ve mensûblarını, muhâfaza‑i hıfzında ve kal'a‑i İlâhiyen içinde muhâfaza ve emin eyle âmîn ve Hizmet‑i Kur'ân ve îmânda sâbit ve dâim eyle âmîn ve bu kudsî hizmetlerinde, muvaffakıyetlerle yardım ve muâvenetler ihsân eyle âmîn ve Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân-ı Azîmü'ş-Şân’ın sırr‑ı a'zamına, mârifetullâh, muhabbetullâh ve muhabbet‑i Resûlullâh sırr‑ı kudsîsine ve ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ sırr‑ı uzmâsına ve rızâullâh ve rü'yet‑i Cemâlullâh lütf ve ihsânına mazhar eyle, yâ Rabbe'l‑Âlemîn!
494
وَصَلَّى اللّٰهُ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِهِ وَاَصْحَابِهِ وَاَهْلِ بَيْتِهِ اَجْمَع۪ينَ الطَّيِّب۪ينَ الطَّاهِر۪ينَ اٰم۪ينَ اٰم۪ينَ بِحُرْمَةِ سَيِّدِ الْمُرْسَل۪ينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ
Fakir, âciz, zaîf, günahkâr talebe ve hizmetkârınız İnebolulu Ahmed Nazîf Çelebi

282. Bayram münasebetiyle kabul edilmeyen bir hediye için yazılmıştır

Ahmed Nazîf Çelebi’nin bir fıkrasıdır.
Bayram münâsebetiyle kabûl edilmeyen bir hediye için yazmıştır.
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Çok Azîz ve Çok Kıymetli, Müşfik ve Fedâkâr Üstad‑ı A'zam Efendim Hazretleri!
Hazineler dolusu mücevherâttan daha fazla, hattâ bu fânî dünya hayatının zînetleriyle ölçülemeyecek derecede kıymetdâr mektûbunuzu, mübârek Ramazan‑ı Şerîfin yirmiüçüncü günü akşamı, iftardan on dakika evvel postadan aldım. Cenâb‑ı Allah kabûl buyursun, iki iftarı bir yaptım.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
495
Evvelce yazdığım uzun satırların mâlâyanî ve boşluğundan, fazla meşgul ettiğimden ve gerek bizim ve gerekse mübârek Zekeriya kardeşimizin kıymetsiz, değersiz hediyelerini, me'zuniyetsiz kabûl ederek, takdim etmek cesâretinde bulunduğumdan mütevellid, azîz Üstadımın adem‑i kabûl ve hoşnudsuzluğuyla tekdirâtına ma'rûz kalacağımdan korkarak intizarda iken, müvezzi' iki mektûb verdi. İftar vakti dar olduğundan, ayakta zarfı açtıktan sonra, kıymet takdir edemediğim çok şirin ve câzib olan hatt‑ı fâzılâneniz, sanki, Korkma!” diye hitâb ediyormuş gibi, tebessüm ederek gözüme ilişince, sürûrumdan okuyamadım. Hemen hâneme koştum, iftar ile beraber okumağa başladım.
Sevgili ve müşfik Üstadım!
Muhyiddin‑i Arabî Hazretlerinin tebşîratı hâtırıma geldi. Zât‑ı fâzılânelerindeki gördüğüm şefkat‑i pederânenin, o büyük zâtın haber verdiği şefkat‑i pederâneyi hâiz bulunduğunuza îmân ettim. Kàdir‑i Mutlak Hazretleri siz Üstadımızdan kat kat râzı olsun ve bizleri de, hizmetinizde ve Hizmet‑i Kur'ân’da dâim ve sâbit eylesin ve Üstadımızın kıymetli ve kudsî işâretlerine ve kıymetli duâlarına mazhar eylesin. Âmîn bihürmeti Seyyidi'l‑Mürselîn
Şefkatli Üstadım!‥
Hizmet‑i Kur'ân’da ve Risale‑i Nurun neşriyatındaki zerre‑i vâhide kabîlinden olan mesâînin, nezd‑i àlî-i Üstadânelerinde hüsn‑ü kabûle mazhariyeti; zaîf, âciz, fakir hizmetkârınız ve iktidarsız, idraki nâkıs, ihâtası dar, şuûru muhtell talebenizi ne derece sevinç ve sürûra kalbettiğini ta'rif edemem.
Böyle manevî ve kudsî takdirâta mazhar buyurulan ve bizim gibi günahkârlara, otuz senelik iştiyakla, on senelik münâcât ve niyâz mukâbilinde siz Üstadımızı ihsân buyuran ve kullarının isyanlarına bakmayarak her istediklerini bilen, işiten ve (bâliğan mâ belağ) veren ve bütün mükevvenâtı yed‑i kudretinde tutan ve herşeye sâhib ve mâlik ve hâkim bulunan Cenâb‑ı Hak ve Feyyâz‑ı Mutlak Hazretlerine ne sûretle hamd ve şükür edeceğimi bilemiyorum.
496
Kıymetli Üstadım!‥ Siz tavassut buyurunuz, değersiz hizmetimizle pek az ve kısa olan şu dünya hayatı içinde, belki bir katre mesâbesindeki hamd ve şükrümüzü, Tekabbelallâh sırrına mazhar buyursun. İnşâallâh.
Mektûbat Risalesi’nin İkinci Mektûbu’nu dâima hatırlayarak, bu emirlerinize riâyet etmeğe çalıştığım hâlde, bir mücbir‑i gaybî bendenizi tahrîk ederek, İkinci Mektûb’a muhâlefete sevkediyor.
Niyetim hàlis, sadâkat ve merbûtiyetim ciddi ve çok sağlam. Her türlü riyâdan ârî ve hiçbir maddî menfaate mâtuf ve müstenid olmayan, Allah rızâsı yolunda Kur'ân nâmına ve Risaletü'n‑Nura hizmet gayesine mâtuf ve bilhassa bizim gibi âciz, âsî ve günahkârların hidayet ve irşad ve îsâline ve ehl‑i dalâleti ve ehl‑i bid'ayı tarîk‑ı Hakka dâvet ve hakàik‑ı îmâniyeye hàdim bir kudsî zât, bizlere ve memleketimize vedîatullâh olarak ihsân buyurulmuş. Kıymetli misâfirimiz nasıl ki, biz günahkârların manevî yardımına koşuyor ve gece ve gündüz mağfiret‑i İlâhiye’ye ve irşadımıza çalışıyorsa, bizler de bu azîz misâfirimizin maddî yardımına, seve seve ve iştiyakla ve ancak Allah için koşmak ve çalışmak vazifesiyle mükellef bulunduğumuzu hissediyoruz.
Hem bizlere Kur'ân ve Hazret‑i Peygamber (A.S.M.) emrediyor: تَعَاوَنُوا(Gurabâya muâvenet)
Af dilerim, kıymetli ve sevgili Üstadım!‥ Bilirim ki, hediyeleri kabûl etmiyorsun. Fakat zekât ve sadaka gibi muâveneti, arkadaşlarımızın ısrarı üzerine yazmaya mecbur oldum. Hem de maddî ihtiyaçlarınıza, ikametgâh kirası, odun ve kömür gibi mübrem ihtiyaçlar için lâzım olduğunu düşünmüştüm.
497
Esâsen kaide‑i Üstadâneleri bozulmamak için, arkadaşlarıma dâima tavsiye ve telkinâtım, hiçbir maddî menfaat düşünülmemesidir. Çünkü din dünyaya âlet olmaz ve din vâsıta‑i cerr ve maddî menfaati kat'iyyen kabûl edemez. Hattâ Risale‑i Nurun neşriyatında, kimsenin minnetini almamak için, kıymetli Üstadımı taklid ederim.
Kıymetli ve müşfik Üstadım!‥ Şu kadar var ki; hizmetkârınız, Üstad nâmına değil, kıymetli ve garîb bir misâfirimiz nâmına ve rızâen‑lillâh maddî yardım etmek istiyoruz. Hem manevî zarar görmemeniz için, kuvvet ve kudret ve azamet sâhibi Cenâb‑ı Allah’a niyâz ve tazarru ederek, Dergâh‑ı İlâhiye’sinde hüsn‑ü kabûle mazhar eylemesini duâ ediyoruz.
Kıymetli Üstadım!‥ Bayramda ziyaret ve arz‑ı ta'zîm makamına kàim olmak üzere, bütün arkadaşlarımızla beraber hem Ramazan‑ı Şerîf, hem Leyle‑i Kadr’i, hem mübârek Îd‑i Saîd-i Fıtr’ı, Risaletü'n‑Nurun umum talebe ve şâkirdleri ve Kur'ân’ın kıymetli hizmetçileri makamında ve hükmünde kıymetli Üstadımızı tebrik ederek, Cenâb‑ı Hak’tan daha çok kardeş ve arkadaşlarımız ile birlikte ve siz Üstadımız başımızda olarak, Ramazan‑ı Şerîf’in emsâl‑i kesîresiyle müşerref olmaklığımızı niyâz ve tazarru eyleriz. Ve mübârek iki ellerinizden öperek, duâ‑yı hayriyenizi ve kudsî irşadlarınızı istirham eyleriz, kıymetli Üstadımız.
Dâimî kudsî duâlarınıza muhtaç, günahkâr hizmetkâr ve talebeniz Ahmed Nazîf
498

283. Sehil ve muvaffakıyetime hayırlı dualarınızı rica ederim

Abdurrahman Tahsin’in fıkrasıdır
Ey Yüce Üstad!‥
Risale‑i Nur dâiresi içine kabûl ve bu âb‑ı kevser-i hayat ile menba'‑ı feyz-i îmân, gayet değerli ve kıymetdâr bu ebedî ders ile, kendimi dâima mes'ûd ve bahtiyar addediyorum. Yalnız sür'at‑i kalemim olmadığından, yazıyı biraz te'hirinden müteessirim. Sehil ve muvaffakıyetime hayırlı duâlarınızı ricâ eder, kemâl‑i edeble ellerinizi öperim, muhterem Üstadım.
Rûz sâim, leyl kàim,
Çû makam‑ı âşıkan
Leyle‑i nısf-ı Regâib,
Târik‑i dünya ve tâib.
.
Nâşir‑i Risale-i Nur,
Bediüzzaman muhibb‑i Bâz-ı Geylân.
Ey ferîd‑i asri'z-zaman
Sensin hakîm‑i kalbân
Fakir talebeniz Abdurrahman Tahsin

284. Maddî ve manevî borcumuz olan hizmetleri ifadan kendimizi çekmek, hissizlik ve bîgânelik fıtratımızda yoktur

Ahmed Nazîf’in bir parça mektûbundandır
Maddî ve manevî borcumuz olan hizmetleri îfâdan kendimizi çekmek, hissizlik ve bîgânelik fıtratımızda ve yaratılışımızda yoktur ki kalalım. Mâdem Cenâb‑ı Hàlık-ı Rahîm bizleri insan yaratmıştır; insanlığın emrettiği vezâifin binde birini dahi îfâ edemediğimiz hâlde, büsbütün nasıl bîgâne kalalım.
499
Bu hususta mâzûr görmenizle beraber, azîmkâr ve cefâkâr ve fedâkâr ve hadsiz mütehammil, garîb ve kudsî ve azîz bir misâfirimiz olan çok kıymetli Üstadımızın, biz âsî ve günahkârların kalblerini nurlarla doldurduğu hâlde, mukâbil borcumuzu, maneviyata uzanamadığımızdan ancak değersiz ve kıymetsiz olan maddiyâtla ödeyebiliriz, zannıyla tesellî bulmaktayız. Af buyurunuz Üstadım!‥ Dellâl‑ı Kur'ân’ın nidâlarını işiten hangi Müslüman vardır ki, kulaklarını tıkasın. Hâşâ!‥ sümme hâşâ!‥
Nurlarınızın şuâı gözlerimizi kamaştırıyor. Kalblerimizi bütün sâfiyetiyle Allah’a, Kur'ân’a ve Resûl‑i Müctebâ’ya (A.S.M.) ve o iki cihan serverinin azîz vârislerine bağlıyor ve bağlamıştır. Bu bağ öyle bir bağ ki; inâyet‑i Hak’la, hiçbir maddiyûnun ve hiçbir mülhid ve fırak‑ı dâllenin değil, dünya kâfirlerinin bütün kuvvetleri bir araya gelse, bu kudsî râbıta‑i kalbiye bağını koparamaz.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
Zât‑ı fâzılânelerince lüzum görülüp icâb etmeden, hiçbir zaman mektûb yazmak zahmetlerini ihtiyar etmenize râzı olamam. Bu hususta gücenmek şöyle dursun, kıymetli Üstadımın kudsî vazifelerinin îfâsına mâni teşkil eden işgali, en büyük hatâ ve hürmetsizlik sayarım.
Ahmed Nazîf Çelebi
500

285. Hakaik‑ı âliye-i imaniyeyi tamamıyla Risale-i Nur ihata etmiş, başka yerlerde aramaya lüzum yok

بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفَاتِ رَسَائِلِ الَّت۪ي كَتَبْتُمْ وَتَكْتُبُونَ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Onuncu Şuâ nâmında yazdığınız Fihristenin İkinci Kısmı, bana şöyle kuvvetli bir ümîd verdi ki: Risale‑i Nur, benim gibi âciz ve ihtiyar ve zaîf bir bîçâreye bedel, genç, kuvvetli çok Saidleri içinizde bulmuş ve bulacak. Onun için, bundan sonra Risaletü'n‑Nurun tekmîl ve izâhı ve hâşiyelerle beyânı ve isbâtı size tevdî' edilmiş, tahmin ediyorum. Bir emâresi de şudur ki:
Bu sene çok defa ihtar edilen hakikatleri kaydetmek için teşebbüs ettim ise de, çalıştırılamadım.
Evet, Risaletü'n‑Nur, size mükemmel bir me'haz olabilir. Ve ondan erkân‑ı îmâniyenin herbirisine, meselâ Kur'ân’ın Kelâmullâh olduğuna ve i'câzî nüktelerine dair, müteferrik risalelerdeki parçalar toplansa veya haşre dair ayrı ayrı bürhânlar cem'edilse ve hâkezâ, mükemmel bir izâh ve bir hâşiye ve bir şerh olabilir. Zannederim ki, hakàik‑ı àliye-i îmâniyeyi tamamıyla Risale‑i Nur ihâta etmiş, başka yerlerde aramaya lüzum yok. Yalnız bazen izâh ve tafsîle muhtaç kalmış. Onun için vazifem bitmiş gibi, bana geliyor. Sizin vazifeniz devam ediyor. Ve inşâallâh vazifeniz şerh ve izâhla ve tekmîl ve tahşiye ile ve neşir ve ta'lim ile, belki Yirmibeşinci ve Otuzikinci Mektûbları te'lif ile ve Dokuzuncu Şuâ’nın dokuz makamını tekmîl ile ve Risale‑i Nuru tanzim ve tertib ve tefsir ve tashih ile devam edecek.
501
Risaletü'n‑Nurun samîmî, hàlis şâkirdlerinin hey'et‑i mecmuasının kuvvet‑i ihlâsından ve tesânüdünden süzülen ve tezâhür eden bir şahs‑ı manevî bâkî ve muktedir bir kuvvet‑i zahrdır, bir rehberdir.
Buradan oraya gelen mektûbları, Mübârekler Hey'eti bir risale şeklinde toplamasını ve Husrev de cüz'î ve hususî bazı cümlelerini ve lüzumsuz bazı fıkralarını tayyetmeyi Hâfız Ali ve Sabri’ye havâle etmiş olduğunu yazıyorsunuz. Evet Risaletü'n‑Nur hakkında, kerâmetli ve dikkatli ve isabetli ve keskin Husrev’in nazarı doğrudur. Bâkî bir eserde, muvakkat ve cüz'î ve hususî kelimeler tayyedilse daha iyidir.
Bu defaki mektûbunuzda kerâmetkârâne üç nokta gördük.
Birincisi: Buranın bir Husrev’i olacak derecede ihlâs ve irtibat ve iktidarı gösteren küçük Husrev Mehmed Feyzi isminde Risaletü'n‑Nurun çalışkan bir talebesi askerden gelip, daha ikinci defa görüşüldüğü vakit, mektûbunuzda Feyzi ismini gördük. Dedik: Bu Risaletü'n‑Nurun şâkirdleri, birbirinden ne kadar uzak olsa da, birbirine pek yakındır ki, böyle birden hissedip yazdılar.
İkincisi: Bu küçük Husrev Feyzi, bu âhirlerde İstanbul’da iken, Risaletü'n‑Nur hesabına zihnime dokundu. Müteessir oluyordum. Acaba rahatsızlığı var?” Birden zihnim yüzünü ondan çevirdi; Hâfız Ali ile şiddetli meşgul oldum. Anladım ki, teessür verecek var. Fakat Risaletü'n‑Nurun fa'âl merkezi olan Hâfız Ali cihetinde olacak. Hâfız Ali’ye şifâ duâsına başladım, devam ettim ve mektûb gelmeden evvel Feyzi’den sordum: Sen bir hastalık çektin mi?” O dedi: Yok.” Dedim: Öyle ise, Isparta’da Risale‑i Nurun ehemmiyetli ve kuvvetli bir rüknünün bir rahatsızlığı var.” Fakat, hayâlim hakikatin sûretini şaşırmış. Sonra mektûbunuz geldi, hakikat anlaşıldı
502
Üçüncüsü: Bundan yirmi gün evvel, eyyâm‑ı mübârekeden sonra hâtırıma geldi ki; vazifedârâne kalemi her gün isti'mâl etmeyenler, Risale‑i Nur talebeleri ünvân‑ı icmâlîsinde, her yirmidört saatte yüz defa hissedar olmak yeter diye, hususî isimlerle hàs şâkirdler dâiresi içinde, bir kısmın isimleri muvakkaten tayyedildi. Kardeşimiz Hakkı Efendi de onların içinde idi. Birkaç gün öyle devam etti. Sonra birden hiç sebeb hissetmeden, yine Hakkı, Hulûsi’ye arkadaş oldu. İsmi ile, resmi ile hàs dâiresine girdi. Hakkı’nın Beni duâdan unutmasın.” diye, mektûbunuzdaki fıkranın yazıldığı aynı zamanda, hususî duâyı kazanmış hesabıyla tahmin ettik. Hattâ, bugünlerde bunun gibi inâyetin çok lem'aları var. Emin, bunları havadis‑i yevmiye diye, bir fıkra yazacak. Belki size de gönderecek.
(Risaletü'n‑Nurun küçük talebeleri ve istikbâlde çalışkan, kıymetdâr şâkirdleri olanlar, şimdi de talebeler dâiresinde olarak hissedardırlar.) İstanbul’da Mehmed Feyzi, Eski Said’in risalelerini ararken, aynı günde Kahraman Rüşdü, bir dükkânda mevcûdunu toplamış almış idi. Küçük Husrev müteessir olarak, başka yerde aramış, İşârâtü'l‑İ'câz’ı bulmuş, tahminen demiş ki: Bana sebkat eden, herhalde benden ilerideki Ispartalı kardeşlerimdir.” Her neyse, bu İşârâtü'l‑İ'câz nüshasını Hâfız Ali ve Sabri’deki nüshalarda bulunan kerâmet‑i tevâfukiyeyi yazdırmak istiyor. En kolay bir çaresi; küçük bir defterde, her sahifesinde tefsirin bir sahifesine mukâbil, hurûf‑u hecânın (elif ve ve sâire) kaydedersiniz. Kolayını bulmazsanız kalsın.
Umum kardeşlerime birer birer ve bilhassa risaleler ile çok meşgul olanlara selâm ve duâlar ederim ve duâlarını beklerim.
Not: Emin ve Küçük Husrev ve Hâfız Tevfik selâm ve arz‑ı hürmet ederler. Tahsin askere gitmiş.
Kardeşiniz Said Nursî
503

286. Türlü türlü evhamın açtıkları menfezlerden, rahnedar kalan ruhumu tamam ve muvafık buldum

Risale‑i Nurun ehemmiyetli bir şâkirdi olan Yûsuf’un bir fıkrasıdır
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ ❋ وَبِهِ نَسْتَع۪ينُ
Rahîm, Raûf ve Zü'l‑Minen Hazretlerinin inâyet ve lütûflarından olarak, tevbe ve istiğfar gibi kullarına ihdâ eylediği, miftâh‑ı kerem ve ihsâna, çok günahkâr ve terbiyesiz olan ben sefil Yûsuf Toprak, bütün fezâyıh ve i'tisaflarıma rağmen, tevessül ettikçe bana fazlından verdiği mazhariyetin kıymetini takdir etmek, ona şükür eylemek şöyle dursun, bil'akis küfran‑ı ni'met, defaatle nakz‑ı ahd, irtikâb‑ı kizb ve hıyânet eylediğim için, derin kasâvete, kesif zulmete, müdhiş dalâlete (hakkıyla) ma'rûz kalan kalbimin, rûhumun aldığı müzmin ve münkis yarayı tedâvi çaresini taharrî yolunda aklımı, zevkimi kaybetmiş, âdeta çılgın bir hâle girmiştim.
504
Başvurduğum her tabib‑i manevîden aldığım ilâçlar, yaramı tedâviye, aklımı iknâa, lehfemi iskâta kâfî gelmedi. Bizzarûre ﴿قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذ۪ينَ اَسْرَفُوا عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ âyet‑i celîlesinin mefhûmuna tevessülen, me'lûf olduğum denâetlerden mütehassıl koyu lekeleri kal' ve tathîre ve tarîk‑ı Hakta sebata muîn olacak bir rehberi ararken, ortada hiçbir sebeb‑i zâhirî olmadığı hâlde, memleketimden Kastamonu’ya nefyim, şüphesiz, nefsime girân gelmiş ve hattâ ye's ve teessüre kapılmıştım. Bilmiyordum ki, bu nefyim ile,﴿وَعَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَعَسٰٓى اَنْ تُحِبُّوا شَيْئًا وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ﴿فَعَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَيَجْعَلَ اللّٰهُ ف۪يهِ خَيْرًا كَث۪يرًاâyetlerinin sırrına mazhar edecek ve iltiyâmı ümîd ve imkânsız gördüğüm manevî yaralarımın tedâvisine muktedir doktorların ve yanlarındaki kuvvetli muâlecenin eserini, varlığını ve ism‑i Hayy ve Hakîm’in cilvesini şefkaten göstermek sûretiyle, bana minnet üstünde minnet‑i uhrevî yapmak içindir. Bu mülevves ahlâkımla ben neciyim ki, bu ihsân‑ı azîme nâil olayım diye şaştım. Fakat lehü'l‑hamdü ve'l-minne,مَنْ طَلَبَن۪ي وَجَدَن۪ي﴿وَكَانَ بِالْمُؤْمِن۪ينَ رَح۪يمًا﴿يَجِدِ اللّٰهَ غَفُورًا رَح۪يمًاgibi işârât‑ı celîle hâtırıma gelmekle, bir derece mütesellî oldum.