266. Çok antika iki mu’cize‑i kudret, müzehânemi tezyin etti
Re'fet Bey!
Senin, çok antika iki mu'cize‑i kudret, müzehânemi tezyîn etti. Âdi zannettiğimiz şeylerde ne kadar hàrikulâde işler bulunduğunu ihtar ediyorlar. Şu Ondokuzuncu Mektûb’da ikinci, üçüncü cüz'ünde salavât‑ı şerîfenin her sahifede birbirine bakması tesâdüf işi olamaz. Çünkü tesâdüf, onda bir tevâfuk eder. Bu ise onda dokuz tevâfuk var. Demek ne şuûrsuz tesâdüfün işi ve ne de benim ve ne de kâtiblerin düşünüşüdür. Çünkü ben yeni anlıyorum, kâtibler benden sonra anladılar. Demek gaybî bir kasd ve irâde ile, umum Sözler’de ve bilhassa Ondokuzuncu Mektûb’daki salavât‑ı şerîfede hàrika bir letâfeti irâde etmiş. O tevâfukât ise gaybî bir kasd ile dercedilen bir belâğat ve letâfetin tereşşuhâtıdır.
Said Nursî
465
267. Her risalede herkesin hissesi var, fakat herkes her şeyini bilmek lâzım değildir
(11 Nisan 1934 Çarşamba)
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık, Müdakkik, Meraklı Kardeşim Re'fet Bey!
Nâmınıza yazılan Onikinci Lem'a’nın izâha muhtaç noktalarının izâhına şimdilik ihtiyaç yoktur. Asıl maksad, âyâta gelen evhâmın def'ine kifâyetidir. Ve bu nokta‑i nazarda kâfî derecede herkes fehmeder. Her risalede herkesin hissesi var, fakat herkes herşeyini bilmek lâzım değildir. Mirkâtü's‑Sünnet ve vahdetü'l‑vücûda dair iki risaleyi nasıl buldunuz? Elbette kıymet‑şinâs nazarın onları takdir etmiş.
Bu defaki suâlinizin iki ciheti var: Biri, sırr‑ı Âl-i Abâ ciheti ki, o sırdır. Ben o sırrın ehli değilim ki, cevab vereyim yâhut herbir sırrın izhârı kaleme gelmez. Çünkü Hakikat‑i Muhammediye’nin bir cilvesi o Âl‑i Abâ’da tezâhür ediyor, ikinci cihet‑i zâhirîsi ise zâhirdir. Ezcümle: Sahîh‑i Müslim’de Ümmü'l‑Mü'minîn Âişe-i Sıddıka (Radıyallahu Anhâ)’dan mervîdir ki, demiş:
خَرَجَ النَّبِيُّ غَدَاةَ غَدٍ وَعَلَيْهِ مِرْطٌ مُرَجَّلٌ مِنْ شَعْرٍ اَسْوَدَ فَجَاءَ الْحَسَنُ فَاَدْخَلَهُ ف۪يهِ ثُمَّ جَاءَ الْحُسَيْنُ فَاَدْخَلَهُ ثُمَّ جَاءَتْ فَاطِمَةُ فَاَدْخَلَهَا ثُمَّ جَاءَ عَلِيٌّ فَاَدْخَلَهُ ثُمَّ قَالَ:
﴿اِنَّمَا يُر۪يدُ اللّٰهُ لِيُذْهِبَ عَنْكُمُ الرِّجْسَ اَهْلَ الْبَيْتِ وَيُطَهِّرَكُمْ تَطْه۪يرًا﴾
466
İşte bu Hadîs‑i Şerîf gibi, Kütüb‑ü Sitte-i Sahîha’da bu meâlde kesretli hadîsler vardır ki, Âl‑i Abâ’yı gösterir. Bir zât def'‑i beliyyât için istişfâ (اِسْتِشْفَاءْ) ve istişfa' (اِسْتِشْفَاعْ) için böyle demiş:
ل۪ي خَمْسَةٌ اُطْف۪ي بِهَا نَارَ الْوَبَاءِ الْحَاطِمَةِ
اَلْمُصْطَفٰى وَالْمُرْتَضٰى وَابْنَاهُمَا وَالْفَاطِمَة
Gücenme, şimdilik bu kadar. Senin mektûbunda isimleri zikredilen herbirerlerine ayrı ayrı selâm ve duâ ediyorum.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Kardeşiniz Said Nursî
Eûzü sırrına dair yazılan Onüçüncü Lem'anın yedi İşâretini gönderdim. Bakarsınız, izâhı değil noksanı varsa bildiriniz.
467
268. Küçük bir âlem olan insanda kuvve‑i hayaliye olduğu gibi, büyük bir insan olan âlemde dahi, bir âlem-i misal var ki, o vazifeyi görüyor
(9 Mayıs 1934 Çarşamba)
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık, Müdakkik Kardeşim Re'fet Bey!
Evvelâ: Nevzâd‑ı mübârekin dünyaya gelmesini sizin için bir fâl‑i hayır olarak tebrik ediyorum. İnşâallâh ﴿وَلَيْسَ الذَّكَرُ كَالْاُنْثٰى﴾ sırrına mazhar olacak. Âsım Bey gibi senin de bir kız evlâdı dünyaya gelmesi, meşrebimizde en mühim esâs şefkat olduğu cihetiyle ve şefkat kahramanları kızlar olduğundan ve en sevimli mahlûk bulunduğundan daha ziyâde tebrike şâyânsınız. Zannederim, bu zamanda erkek çocukların tehlikesi daha çok. Cenâb‑ı Hak onu sizlere medâr‑ı tesellî ve ünsiyet ve evinize küçük bir melâike hükmüne getirsin. “Rengigül” ismi yerine “Zeyneb” olsa daha münâsibdir.
Sâniyen: Hikmetü'l‑İstiâze’nin besmele‑i şerîfenin sırlarına dair senin ve Şerîf Efendi’nin ifâdeleriniz kısadır. Tenkid mi, takdir mi anlaşılmıyor. Zâten mükerreren demiştim: Herkes her risalenin her mes'elesini anlamasına muhtaç değil, ne kadar anlarsa kâfîdir.
Sâlisen: Âlem‑i misâl, âlem‑i ervâhla âlem‑i şehâdet ortasında bir berzahtır. Her ikisine birer vecihle benzer. Bir yüzü ona bakar, bir yüzü de diğerine bakar. Meselâ, âyinedeki senin misâlin sûreten senin cismine benzer, maddeten senin rûhun gibi latîftir. O âlem‑i misâl; âlem‑i ervâh, âlem‑i şehâdet kadar vücûdu kat'îdir. (Hâşiye) Acâib ve garâibin meşheridir, ehl‑i velâyetin tenezzühgâhıdır.
468
Küçük bir âlem olan insanda kuvve‑i hayâliye olduğu gibi, büyük bir insan olan âlemde dahi bir âlem‑i misâl var ki, o vazifeyi görüyor ve hakikatlidir. Kuvve‑i hâfıza Levh‑i Mahfûz’dan haber verdiği gibi, kuvve‑i hayâliye dahi âlem‑i misâlden haber verir.
Başta Husrev, Bekir Bey, Rüşdü, Lütfi, Hâfız Ahmed, Sezâi, üç Hoca, üç Mehmed, hânenizdeki üç masûm ve kayınpederin olarak oradaki kardeşlerimize selâm ve duâ ediyorum.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Kardeşiniz Said Nursî
269. Senin bende bir üstadın, bir kardeşin, bir dostun var. Üstadını her risale içinde görüp görüşürsün
(30 Mayıs 1934 Çarşamba)
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık, Müdakkik, Meraklı Kardeşim Re'fet Bey!
Senin bende, bir üstadın, bir kardeşin, bir dostun var. Üstadını her risale içinde görüp, görüşürsün. Kardeşini sabah akşam Dergâh‑ı İlâhî’de ma'nen ve hayâlen o, seni duâ ile gördüğü gibi sen de onu o sûretle görebilirsin. Bendeki dostunu görebilmek için buraya gelmekle zahmet çekme. Çünkü, o dostun ziyarete liyâkati yoktur. O bir, siz çoksunuz. İnşâallâh o gelir, sizi orada ziyaret eder.
469
﴿وَلَيْسَ الذَّكَرُ كَالْاُنْثٰى﴾ âyetine dair şimdi cevab vermeye vaktim müsâid değil. Sıhhatini bilmiyorum, fakat rivâyet ediliyor ki: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etmiş ki: “Oğlan çocuğunu seviniz”. Demişler: “Kızları ne için istisna ettin?” Fermân etmiş ki: “Kızlar kendi kendini sevdirirler, onlar fıtraten sevimlidirler.”
Evet kız, şefkat ve cemâlin mazharı olduğundan erkek çocuğundan daha ziyâde sevilir. Bâhusus bu zamanda ebeveyn hakkında kızlar daha mübârektir. Çünkü tehlike‑i diniyeye çok ma'rûz olmuyorlar.
İkinci suâlin: İbrahim Hakkı, “Cû', ism‑i a'zamdır” demesinin muradını bilmiyorum. Zâhiren mânâsızdır, belki de yanlıştır. Fakat ism‑i Rahmân mâdem çoklara nisbeten ism‑i a'zam vazifesini görüyor. Manevî ve maddî cû' ve açlık, o ism‑i a'zamın vesile‑i vusûlü olduğuna işâreten mecâzî olarak, “Cû' ism‑i a'zamdır, yani bir ism‑i a'zama bir vesiledir” denilebilir.
Mübârek hânenizdeki masûmlara duâ ve ders arkadaşlarına umumen selâm ediyorum.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Kardeşiniz Said Nursî
470
270. Kâinat, mana‑i harfî ile başkasının manasını ifade ediyorlar
(20 Haziran 1934 Çarşamba)
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık, Meraklı Kardeşim Re'fet Bey!
Mektûbunda “Letâif‑i Aşere”yi suâl ediyorsun. Şimdi tarîkatı ders vermek zamanında olmadığımdan, tarîk‑ı Nakşî muhakkìklerinin Letâif‑i Aşere’ye dair eserleri var. Şimdilik vazifemiz ise istihrâc‑ı esrâr olduğundan, mevcûd mesâili nakil değildir. Gücenme tafsilât veremiyorum. Yalnız bu kadar derim ki:
Letâif‑i aşere, İmâm‑ı Rabbânî; kalb, rûh, sır, hafî, ahfâ, insanda anâsır‑ı erbaanın herbir unsurdan o unsura münâsib bir latîfe‑i insaniye tâbir ederek seyr ü sülûkte her mertebede bir latîfenin terakkiyâtı ve ahvâlinden icmâlen bahsetmiştir.
Ben kendimce görüyorum ki, insanın mâhiyet‑i câmiasında ve isti'dâd‑ı hayatiyesinde çok letâif var, onlardan on tanesi iştihâr etmiş. Hattâ hükemâ ve ulemâ‑i zâhirî dahi, o letâif‑i aşerenin pencereleri veyâhut nümûneleri olan havâss‑ı hamse-i zâhirî, havâss‑ı hamse-i bâtına diye o letâif‑i aşereyi başka bir sûrette hikmetlerine esâs tutmuşlar.
471
Hattâ avâm ve hàvâs beyninde teârüf etmiş olan insanın letâif‑i aşeresi, ehl‑i tarîkin letâif‑i aşeresiyle münâsebetdârdır. Meselâ: Vicdân, a'sâb, his, akıl, hevâ, kuvve‑i şeheviye, kuvve‑i gadabiye gibi letâifi, kalb, rûh ve sırra ilâve edilse letâif‑i aşereyi başka bir sûrette gösterir. Daha bu letâiften başka sâika, şâika ve hiss‑i kable'l-vukû' gibi çok letâif var. Bu mes'eleye dair hakikat yazılsa çok uzun olur, vaktim de kısa olduğundan kısa kesmeye mecbur oldum.
Senin ikinci suâlin olan, “mânâ‑yı ismî” ile “mânâ‑yı harfî”nin bahsi ise, ilm‑i nahvin umum kitapları başlarında o mes'ele izâh edildiği gibi ilm‑i hakikatin Sözler ve Mektûbatlar nâmındaki risalelerinde temsîlâtla kâfî beyânât vardır. Senin gibi zekî ve müdakkik bir zâta karşı fazla izâhat fazla oluyor.
Sen âyineye baksan, eğer âyineye şişe için bakarsan şişeyi kasden görürsün, içinde Re'fet’e tebeî, dolayısıyla nazar ilişir. Eğer maksad, mübârek sîmânıza bakmak için âyineye baktın, sevimli Re'fet’i kasden görürsün ﴿فَتَبَارَكَ اللّٰهُ اَحْسَنُ الْخَالِق۪ينَ﴾ dersin. Âyine şişesi tebeî, dolayısıyla nazarın ilişir. İşte birinci sûrette âyine şişesi mânâ‑yı ismîdir. Re'fet mânâ‑yı harfî oluyor. İkinci sûrette âyine şişesi mânâ‑yı harfîdir, yani kendi için ona bakılmıyor, başka mânâ için bakılır ki akistir. Akis, mânâ‑yı ismîdir. Yani دَلَّ عَلٰى مَعْنًى ف۪ي نَفْسِهِ olan ta'rif‑i isme bir cihette dâhildir. Ve âyine ise دَلَّ عَلٰى مَعْنًى ف۪ي غَيْرِهِ olan harfin ta'rifine mâsadak olur.
472
Kâinât, nazar‑ı Kur'ânî ile bütün mevcûdâtı, hurûftur, mânâ‑yı harfiyle başkasının mânâsını ifâde ediyorlar. Yani esmâsını, sıfâtını bildiriyorlar. Rûhsuz felsefe ekseriyâ mânâ‑yı ismiyle bakıyor, tabiat bataklığına saplanıyor. Her ne ise… Şimdi çok konuşmaya vaktim yoktur. Hattâ fihristenin en kolay, en mühim, en âhir parçasını dahi yazamıyorum. Senin ders arkadaşların, bilhassa Husrev, Bekir, Rüşdü, Lütfi, Şeyh Mustafa, Hâfız Ahmed, Sezâi, Mehmedler, Hocalara selâm ve mübârek hânende mübârek masûmlara duâ ediyorum.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Kardeşiniz Said Nursî
271. Senin faik zekân ve dikkatin, sorduğun suallerin çoğuna cevap verebildiği için, muhtasar cevap veriyorum, gücenme
(27 Haziran 1934 Çarşamba)
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık ve Ziyâde Müteharrî ve Müstefsir Kardeşim Re'fet Bey!
Senin fâik zekân ve dikkatin, sorduğun suâllerin çoğuna cevab verebildiği için muhtasar cevab veriyorum, gücenme. Seninle çendan konuşmak istiyorum fakat vaktim müsâadesizdir. “Müslim‑i gayr-ı mü'min” ve “mü'min‑i gayr-ı müslim”in mânâsı şudur ki:
Bidâyet‑i Hürriyette İttihâdçılar içine girmiş dinsizleri görüyordum ki; İslâmiyet ve Şerîat‑ı Ahmediye, hayat‑ı ictimâiye-i beşeriye ve bilhassa siyaset‑i Osmaniye için gayet nâfi' ve kıymetdâr desâtir‑i àliyeyi câmi' olduğunu kabûl edip bütün kuvvetleriyle Şerîat‑ı Ahmediyeye tarafdâr idiler. O noktada Müslüman, yani iltizam‑ı hak ve hak tarafdârı oldukları hâlde mü'min değildiler; demek “müslim‑i gayr-ı mü'min” ıtlâkına istihkak kesbediyordular.
473
Şimdi ise frenk usûlünün ve medeniyet nâmı altında bid'atkârâne ve şerîat‑şikenâne cereyanlara tarafdâr olduğu hâlde Allah’a, Âhiret’e, Peygamber’e îmânı da taşıyor ve kendini de mü'min biliyor. Mâdem hak ve hakikat olan Şerîat‑ı Ahmediye’nin kavânînini iltizam etmiyor ve hakîki tarafgirlik etmiyor, “gayr‑ı müslim bir mü'min” oluyor.
Îmânsız İslâmiyet sebeb‑i necât olmadığı gibi, bilerek İslâmiyetsiz îmân dahi dayanamıyor, belki necât veremiyor, denilebilir.
İkinci suâliniz: Ecel‑i mübrem ile muallak, ma'lûmunuz olan tâbir‑i diğerle, ecel‑i müsemmâ ve ecel‑i kazâ tâbir edilir.
Üçüncü suâliniz ki, “Sözler” otuzüç, “Mektûbat” otuzüç, “Pencereler” otuzüç, mecmûu doksandokuz olduğu gibi, Arabî Katre Risalesi’nin başında beyân edildiği üzere, en evvel bu fakir kardeşinizin harekât‑ı fikriyesi namazdan sonra otuzüç سُبْحَانَ اللّٰهِ ve otuzüç اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ ve otuzüç اَللّٰهُ اَكْبَرُ ’deki merâtibe göre doksandokuz mücâhedât‑ı fikriye ve makàmât‑ı rûhiyedeki tezâhürat ve doksandokuz Esmâ‑i Hüsnâ cilvesine mazhariyet sırlarını hayâl‑meyâl bir sûrette uzaktan uzağa hissedilmesindendir ki, bu “otuzüç” mübârek adedi, ihtiyarım olmayarak çok harekât‑ı ilmiyemde ve neşriyede hükmediyor.
474
Başta senin ders arkadaşların ve Hacı İbrahim olarak kardeşlerimize selâm ediyorum ve mübârek hânendeki masûmlara duâ ediyorum.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Kardeşiniz Said Nursî
Yirmiyedinci Mektûb’un fıkraları içine dercetmek üzere kardeşim Abdülmecîd’in Hulûsi Bey’e yazdığı mektûbun işâret olunan baş tarafı ile arkasındaki Re'fet Bey’in mektûbundan alınan fıkraları Husrev yazsın, sonra Hâfız Ali’ye göndersin.
272. Onlara cevap vermek lâzım geliyor; çünkü böyle meselelerde onlara dinsizler ilişiyor
(11 Temmuz 1934 Çarşamba)
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık, Müdakkik, Meraklı Kardeşim Re'fet Bey!
Sizin gibi hoş‑sohbet bir kardeşimi haksız olarak suâl sormamaya ve sükûta dâvet ediyordum. Çendan bu dâvette mâzûrum, belki mecburum. Çünkü, bugün dört saat mütemâdiyen kâtibi bekledim ki, bir mektûb yazacağım, olmadı. Tâ ben yirmi dakikadaki mesâfeye gittim. Bağ suyu başında bularak uykusuz yorgun buldum. Onu aldattım, az bir işim var dedim. Hâlbuki on dakika zannedip iki saat zarûrî yazılar yazdırdım. Zâten kafam da yorgun ve istirahate muhtaçtır. Fakat Re'fet gibi bir müştâkı susturmanın cezası olarak bir tokat yedim. Senin bu hafta edeceğin kolay, latîf suâline bedel, Senirkentli arkadaşlarımız müz'ic, Eski Said’in kuvve‑i hâfızasına havâle edilecek acîb suâlleri sordular. Dedim kendi nefsime “Müstehak oldu, sen Re'fet’i dinlemedin, işte bunları dinle!” Hâlbuki onlara cevab vermek lâzım geliyor; çünkü onlara böyle mes'elelerde dinsizler ilişiyorlar. Mecburî gayet muhtasar ve nâkıs ve kısa cevab yazdım. Fakat yine Re'fet’in hatırı için yazdım.
475
O cevabı, bundan evvel dört suâle cevab ve “muğayyebât‑ı hamse”ye dair Sabri Efendi ve Hâfız Ali’nin suâllerine dair kısa cevabı Husrev ile beraber okuyunuz. Münâsib görürseniz üçü birden ya Onaltıncı Lem'a veya yazılmayan Ondördüncü Mektûb makamına kàim edilsin.
Hem yanlış var ise tashih edersiniz. Çünkü, cevabların aslı sünûhât olmakla beraber tafsilâtında fikrim karışarak yanlış edebilir. Hâfız Ahmed Efendi Ondokuzuncu Mektûb’u yazacaktı, acaba başladı mı? Ona çok selâm ediyorum. Yazı hizmeti ehemmiyetlidir, kaç cihette ibâdettir. Senin mübârek hânenizdeki masûmlara duâ ediyorum. Ve ma'lûm ders arkadaşlarına çok selâm ediyorum. Keçeci Şeyh Mustafa Efendi bazı risaleleri yazıyordu. İnşâallâh böyle kudsî hizmete öyle mübârek zâtlar iştirâk ederler. Ona da bilhassa selâm ediyorum ve duâsını istiyorum. Hacı İbrahim Efendi ve Bedreddin’i, Re'fet’i tahattur ettikçe ekseriyetle onları hatırlıyorum. Onlara da bilhassa selâm ediyorum.
Kardeşiniz Said Nursî
476
273. İki Ramazan içinde bir kefaret kâfidir, müteaddit vakıalara bir kefaret kifayet eder; çünkü tedahül var
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık, Müdakkik Kardeşim Re'fet Bey!
Sorduğun suâle en kolay ve ruhsatlı cevab senin cevabındır. Mültekâ Şerhi “Dâmad”ın ve Merâku'l‑Felâh, ikisi demişler: İki Ramazan için bir keffâret kâfîdir. Müteaddid vâkıalara bir keffâret kifâyet eder, çünkü tedâhül vardır ve هُوَ الصَّح۪يحُ demişler.
Hakikat nokta‑i nazarında bu mes'elede azîmet var, ruhsat var. Azîmet hâli, kuvveti müsâid ise her Ramazan için ayrı bir keffâret var. Fakat ruhsat ciheti, tedâhül sırrına binâen müteaddid Ramazan için bir keffâret farz, ayrı ayrı keffâret müstehab derecesinde kalır. Bu keffârete mânâ‑yı ukubetle mânâ‑yı ibâdet ikisi dahi münderic olduğu için, hem kerhen icbar edilmeyecek, hem tedâhül eder.
Azîz kardeşim, Fıkhu'l‑ekber olan esâsât‑ı îmâniye ile meşgul olduğumuz için nakle ve ehl‑i ictihâdın medârikine ve meâhizine bakan dekàik‑ı mesâil-i fer'iyeye zihnim şimdilik ciddi müteveccih olamıyor. Zâten yanımda da kitaplar olmadığı gibi, vaktim de yoktur ki müracaat edeyim. Hem Ulemâ‑i İslâm o kadar tedkîkàt‑ı sâibe yapmışlar ki, fürûâta dair tedkîkàt‑ı amîkaya ihtiyaçları kalmamış. Eğer hakîki ihtiyaç hissetseydim, böyle fürûâta dair müçtehidînin derin me'hazlerine gidip bazı beyânâtta bulunacaktım. Belki de daha o nev'i hakàika meşguliyet zamanları gelmemiş, her ne ise… Size bu defa Sûre‑i Feth’in âhirine ait ve onun münâsebetiyle
477
﴿اُولٰٓئِكَ مَعَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيّ۪نَ وَالصِّدّ۪يق۪ينَ وَالشُّهَدَٓاءِ وَالصَّالِح۪ينَ﴾
âyetine dair beyânâtı ve Minhâc‑ı Sünnet nâmındaki Lem'ada ﴿اِلَّا الْمَوَدَّةَ فِي الْقُرْبٰى﴾ sırrına dair muhâkemâtı nasıl buluyorsunuz? Kardeşin Husrev ile sen, Şeyh‑i Geylânî’nin kerâmât‑ı gaybiyesinin bütün parçalarıyla bir nüsha yazıp Hulûsi Bey’e gönderseniz iyi olur. Âsım Bey’e de onlar bütün gitmelidir. Başta (Gavs‑ı A'zam’ın tâbiriyle) Bekir Bey (bizim tâbirimizle) Bekir Ağa, Ahmed Husrev, Lütfi, Rüşdü, Hâfız Ahmed, kayınpederin Hacı İbrahim Bey ve Sezâi Bey olarak umum kardeşlerinize selâm, duâ ediyorum. Ve mübârek ve bahtiyar Bedreddin’in başından öperim. O, Kur'ânı okudukça bana duâ etsin. Öyle masûmun duâsı inşâallâh hakkımızda makbûldür. Onun vâlidesi olan âhiret hemşireme ayrıca duâ ediyorum. Bedreddin gibi bir evlâd sâhibesi olduğundan tebrike şâyândır. Bedreddin’in okuduğu herbir harf‑i Kur'ânın, on sevâbdan tut tâ bine kadar uhrevî meyveleri vardır. Hem vâlidesinin defter‑i a'mâline, hem hoca ve üstadının defter‑i a'mâline dahi o sevâblar kaydolunur.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Kardeşiniz Said Nursî
478
274. Hüsrev, Üstadının kendi hakkında hiddetini zannedip, bir meseleye dair, müteessiren yazdığı mektubundan bir fıkradır
Husrev, Üstadının kendi hakkında hiddetini zannedip, bir mes'eleye dair, müteessiren yazdığı mektûbundan bir fıkradır
Sevgili ve Kıymetdâr Üstadım!
Mektûbunuzun mütâlaasından mütevellid teessürâtım arasında, kalbime çok havâtır hutûr ediyordu. Her tarafı ve her hâli kusur ve ayıbla dolu talebeniz, sevgili Üstadının ayaklarının altına varlığını sermişti. Belki her gün, bu şiddetten daha büyük bir şiddetle muâmele görse ve hattâ Üstadı uğrunda, yüzbin hayatı olsa hepsini bile vermeye bilâ‑tereddüd hazır olduğunu, sûrî değil, kalbî bir itirafla müheyyâdır.
Mücrim talebeniz senelerden beri Hàlık’ından bir hâmî istiyordu. Baştan aşağıya kadar siyahlıklarla dolu olan defter‑i a'mâlim tedkik edilse, bu hususta ne kadar tazarru ve niyâzım vardır ve ne kadar gözyaşlarım bulunacaktır. Kur'ânî hizmet uğrunda, arzın sekenesi kadar hayatım olsa, herbirisini fedâ etmeyi, ne büyük saâdet ve şeref kabûl etmişim.
Ey sevgili Üstadım! Ey kıymetdâr Hocam! Ey senelerden beri aradığım muhterem mürşidim! Ey azîz dellâl‑ı Kur'ân!
Izdırâblarımın sürûra inkılâb etmekte olduğunu hissediyorum. Uzakta olanın kusuru görülmez, tokat yakında olana vurulur. Kalbim bu cümlelere “Hâzâ min fadli Rabbî” diyor. Fakat dimağımdan silinmeyen bir şey varsa, o da azîz Üstadımın elemlerine iştirâk etmek idi.
Muhterem mürşidim!
Kimin haddi var ki, risalelerin birisine el uzatsın veyâhut bir sahifesine dil uzatsın veyâhut bir cümlesini tenkid etsin veyâhut bir kelimesine, hattâ bir harfine ve belki bir noktasına i'tirâzda bulunsun. Bilâ‑istisna her ferd istihsân ederken, böyle bir şey yapmak için, bu cür'eti kimden alayım…
479
Yok, sevgili Üstadım müsterih olunuz. Senelerden beri çekmekte olduğunuz, kal'a‑bend cezasından pek şedîd azâbınıza, bir başka ve mühim elem katılmasına tarafdâr olanlara bir parça meyletmek şöyle dursun, belki bu hâlin şiddetle ve belki fedâisi olarak aleyhte olduğuma, vicdânımın tasdiki kâfî bir şâhiddir.
Ahmed Husrev
275. Daha binler ihsan‑ı İlâhî ve rahmet-i Sübhanî olsa, yazılsa, ihtiyaç görünüyor
Hâfız Ali’nin bir fıkrasıdır
Azîz Üstad!
Bu asrın sisli, semli revâcı (şecere‑i kâinâtın meyvesi olan insanın nüvede, lübb, kışır gayelerini) zâil ve fânîye, zillet ve gurura, âfil firâka, zâhir bâtıla, atâlet ademe, hevâ vehme, hırs ve hayvaniyete, câmid ve abesiyete, başıbozukluk ve hiçliğe sevk ile, o meyvenin kısm‑ı a'zamının ölüp ekallin de ölmek ve tefessühü ânında, mezkûr şecerenin merkez üzerine karîb, Isparta dalına ta'lik edilen, Hakîm‑i Mutlak’ın etemm, ekmel şifâhânesi olan Kur'ân’dan nebeân eden Tiryâk, “Notalar” tesmiyesi ile, her Notanın binler harfler damlaları ile imdâda yetişerek, küre‑i arz bahçesini iskà ve binler meyvelere hayat bahşeden ve bu yüzden menba'ı gibi, kıyâmete kadar hàrika bir kerâmet ve taklid edilmez bir tuğrâ ile çağlayacak olan eser‑i mübâreki, elhamdülillâh istinsah ettim.
480
Evet Üstadım! Nasıl ki, ﴿وَمِنْ اٰيَاتِه۪ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْ﴾ âyet‑i kerîmesinin binler mâsadaklarından bir mâsadakı olan nev'‑i insanın herbir ferdine sîmâ, ses, etvâr, ahlâk gibi daha çok latîfeler ve cihâzât mevcûd iken, birbirine benzemeyip, herbir şahıs bir âlem olarak, Vâhid‑i Ehad-i Samed’in malı ve masnû'u ve muvazzaf memuru olduğunu, bilmecbûriye şuûru olana kabûl ettiriyor.
Öyle de Kur'ân‑ı Hakîm’in hayatdâr semeresi olan Sözler ve Mektûbatü'n‑Nur’un herbir parçası, kendi âleminde nihâyetsiz kudreti gösteren ve her mebhasları ile binler âlemler içinde bir âlem olan âlem‑i şühûdun tılsım‑ı acîbini tam keşf ve hall ile, her risale bir muammânın miftâhı ve hayatdâr ervâhı hükmündedir.
Bundan böyle, daha binler ihsân‑ı İlâhî ve rahmet‑i Sübhânî olsa yazılsa, ihtiyaç görünüyor ve yerleri boş karanlık bir âlem gibi, o şems‑i hakikat güneşinin şuâlarını bekliyorlar. Dilerim Cenâb‑ı Hak’tan, böyle anûd bir zamanda (böyle Asâ‑yı Mûsa misillû) çok cihetlerle hàrika, fütûhâta sebeb olan ve inşâallâh bundan böyle olacak olan Resâilü'n‑Nuru teksir buyursun. Âmîn, âmîn, âmîn…
Kusurlu talebeniz Ali (R.H.)
481
276. Benim ihtiyacım olmadığından ve kaideme muhalif olduğundan, kabul edemedim
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Rüşdü’nün gönderdiği otuz liradan yirmiyedisini posta ile size gönderdim. Siz ona gönderirsiniz. Ona da öyle yazdım. Benim ihtiyacım olmadığından ve kaideme muhâlif olduğundan kabûl edemedim. Yalnız onun hayırlı niyeti için ehemmiyetli hayırlara sarfedilmek sûretiyle onun hesabına otuzdan üç banknot aldım. Sizlere ve sizinle alâkadar olanlara pek çok selâm ve duâ ediyorum.
Kardeşiniz Said Nursî
277. Isparta’ya nakl‑i mekân, hem tulûat-ı kalbiyeye, hem sizinle muhabereye bir derece fütur verdi
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık, Muhlis Kardeşim!
Isparta’ya nakl‑i mekân, hem tulûât‑ı kalbiyeyi, hem sizinle muhâbereye bir derece fütûr verdi.
Evvelâ: Kardeşimiz Sabri, Hakkı Efendiler arzularıyla, yine Eğirdir vâsıtasıyla size emânet gönderilecek. Onyedinci Lem'a nâmındaki Notalar’ı Sabri size göndermiş veya gönderecek. Bu defa da sırlı, kerâmetli Yirmidokuzuncu Söz’ü size gönderiyorum. Latîf ve mânidâr bir tevâfuktur ki, Husrev senin için Yirmidokuzuncu Söz’ü yazıyordu.
482
Yazdığı vakitte Husrev vâsıtasıyla çok mübârek Ramazan hediyesi aynı ânda gelmesiyle beraber, aynı gecede ben senin hânen tarafına ve hânene geldiğimi rüyada gördüğüm gibi, iki gece evvel, elhak ikinci bir Husrev ve ikinci bir Süleyman olan Süleyman Rüşdü, aynen sizi görmüş. Bundan anladık ki, bizler bir menzil içindeki adamlar hükmündeyiz. Maddeten uzaklık te'siri yok ve birbirimize karşı münâsebet‑i âdiye dahi kaydedilir.
Sâniyen: Şu Yirmidokuzuncu Söz, ta'rifnâmelerde yazıldığı gibi, bir müstensih hatt‑ı hakîkiyesine ihtiyarsız takarrüble, sırrı tezâhüre başlamış ve diğer müstensih hatt‑ı hakîkisini bulmuş. Hakikaten ne fikirde bulunursa bulunsun, gören herkesi tasdike mecbur ediyor. Hattâ burada mühim ve müşkül‑pesend ulemâlar dahi, güneş gibi inanıp tasdik ediyoruz, diyerek imza ediyorlar.
Şübhemiz kalmadı ki, i'câz‑ı Kur'ân’ın yüz cüz'ünden bir cüz'ü, şu tefsirine in'ikâs etmiş. Yalnız şu fark var ki; i'câz kasdîdir, kasden de kimse muâraza edemez.
Şu kitabın tevâfuku ise, fıtrî ihtiyarsız olmak cihetiyle hàrika olur, kerâmet sayılır. Kasdî ve sun'î bir sûrette muâraza edilmez. Her ne ise şu nüshayı kardeşiniz Abdülmecîd bir defa görsün, inşâallâh ona da bir vakit bir tane yazılacak. Şâyet orada birisi aynen istinsah etmek niyet etse, çok dikkat etmek gerektir. Çünkü bu risalenin hurûfâtı da sırlı, kendine güvenmeyen yazmasın.
Sâlisen: Kardeşimiz Fethi Bey ne hâldedir, neden az görüşüyorsunuz? Ben ona çok duâ ettim ve ediyorum. Sen bir muzır memurun yüzünden, onunla az görüşmen beni müteessir etti. Allah kabûl etsin, ben de ona çok defa duâ ettim. İnşâallâh tam bir arkadaş, bir muhâtabın olan Hâfız Ömer, Risale‑i Nurun intişarına mühim bir vâsıta olacak ki, her mektûbunda onu ciddi alâkadar görüyorum.
483
Onaltıncı Lem'a nâmındaki üç mühim mes'eleden ibaret bir risaleyi, sizin için yazdırıyorum. Yetişirse onu da gönderiyorum. Lillâhi'l‑Hamd, burada gittikçe Risale‑i Nurun şâkirdleri ve yazıcıları çoğalıyor. Ne vakit az fütûr başlasa, bir teşvik kamçısı hükmünde bir şey zuhûr ediyor.
Ezcümle sofî meşreb ve yazıda muvakkaten tenbellik eden bir kısım kardeşlerimize yazılan bir mektûbun nüshasını, melfûfen gönderiyorum. Belki tenbel olmayan, fakat tenbelleşen Abdülmecîd de görür. Muhterem vâlideniz ne hâldedir? Onu da merak ediyorum. Çok duâ ediyorum. Hastalığın herbir saati, bir gün ibâdet hükmünde olduğunu benim tarafımdan hem ona, hem Hoca Abdurrahman’a söyle. Başta Pederiniz, Fethi Bey ve Hoca Abdurrahman, İmâm Ömer, Kemâleddin gibi dostlara selâm ve duâ ediyorum ve duâlarını istiyorum.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Kardeşiniz Said Nursî
278. Mesleğimizin bir medar‑ı şevki ve zevki olan tevafuk letaifinden üç-dört numune
Mesleğimizin Bir Medâr‑ı Şevki ve Zevki Olan “Tevâfuk” Letâifinden Üç‑dört Nümûne
Birincisi: İktisad Risalesi, birbirinden habersiz altı müstensihin yazdıkları altı nüshada, eliflerin elliüç adedinde tevâfukları, te'lif ve istinsah tarihi olan elliüçe muvâfık gelmesidir. Sonra baktım ki, asıl müsvedde‑i ûlâda çok çıkıntı ve tashihler ile beraber elliüç aded sırrını muhâfaza ettiğini hayret ile gördük.
İkincisi: Risalelerin Fihristesi tamam yazıldıktan sonra, birinci müsevvid, ihtiyarsız “Bu güzel fihriste tamam oldu.” deyip yazmış. O müsevvid hesab‑ı ebcedi hiç bilmediği gibi, hiçbir şey de düşünmemiş. “Bu güzel fihriste tamam oldu”, aynen bin üçyüz elliiki tarihini gösterip fihristenin tarih‑i te'lif ve istinsahını göstermiştir.
484
Üçüncüsü: Yirmiüçüncü Lem'a’nın müsveddeden tebyiz edilirken, hiç eliflerin adedini hâtıra getirmeden, yazıldıktan sonra yüz yirmisekizinci risale olduğuna işâreten yüz yirmisekiz elif olmasıdır.
Dördüncüsü: Dünkü gün Mu'cizât‑ı Ahmediye (A.S.M.) tashih edilirken küçük, latîf iki tevâfukun on dakika fâsıla ile vücûda gelmesidir. Şöyle ki:
İkişer arkadaş Mu'cizât‑ı Ahmediye ve Mi'râc’ı ayrı ayrı tashih ediyorlardı. Mi'râc’ın altıyüz satırı içinde bir tek satır, kuru direğin ağlamasından bahsediyor. Mu'cizât‑ı Ahmediye yüz elli sahife içinde bir sahife o bahse dairdir. Birden o iki kısım musahhihler aynı kelimeyi söylüyorlarken, içlerinden bir efendi intikal etti, iki kısım aynı kelimeyi söylüyoruz dedi. Baktık, fevkalâde bir sûrette iki tashih aynı kelime üzerindedir.
On dakika sonra, yedi mu'cizeye mazhar yedi çocuğun bahsi tashih edilirken, umulmadığı bir zamanda, hazır zâtların nazarında mübârek Meliha isminde beş yaşında bir çocuk geldi oturdu. Çocukların bahsini zevk ile dinlemeye başladı. Çay verdik, çocuk bahsi bitinceye kadar içmedi. Hazır olan biz dört kişi, şübhemiz kalmadı ki, sırr‑ı tevâfukun birinci menba'ı olan Mu'cizât‑ı Ahmediye’nin te'lifçe ve istinsahça ve kırâatçe ve hàrika tevâfukça kerâmetini gösterdiği gibi, bu iki küçük tevâfukla, yine o kerâmetin şuâından iki latîfeyi gösterdi.
Hem bir sene evvel bir seyre giderken, arkamdan bir kız çocuğuyla bir kadın geliyorlardı. Ben yoldan çıktım, yolu onlara bıraktım. Baktım beni geçmiyorlar, sıkıldım. Acele geçtim bir bahçeye girdim, baktım onlar da bahçeye girdiler. Hem hiddet, hem hayret ettim. Mu'cizât‑ı Ahmediye elimde idi. Tefe'ül gibi açtım. En evvel gözüme ilişen ve yalnız risalede bir tek defa zikredilen bir isim ki, aynı o kadının ismini o sahife içinde gördüm. Baktım, o kadını tanıdım. Fesübhânallâh dedim. Bunlar kim olduklarını anlamak için, daha evvel o kitaba baksa idim, bu hayretten kurtulacaktım. Bu hâdiseye hem ben, hem hazır olan Şamlı Hâfız ve hâdiseyi anlayan o kadın ve başkaları hayret ettik.
Said Nursî
485
279. Kalben rahatsızlığım dolayısıyla insanlarla görüşmeyi kabûl edemiyorum
“Kalben rahatsızlığım dolayısıyla, Kurban Bayramına kadar Süleyman Efendi, Şamlı Hâfız Tevfik, Abdullâh Çavuş ve Mustafa Çavuş’tan başka kimseyi kabûl etmiyorum. Affedersiniz, gücenmeyiniz.”
Said Nursî
280. Isparta Cumhuriyet Müddeiumumîliğine yazılan bir mektuptur
Isparta Cumhûriyet Müddeiumumîliğine
Dokuz senedir beni bu memlekette sebebsiz olarak ikamete memur ettiler. Hariçle ihtilâttan men'olduğum için çalışamadım, perîşan bu gurbette kimsesiz kaldım. Onüç seneden beri, beni bu vilâyette tanıyanların tasdikleri tahtında, siyasetle hiçbir cihetle alâkam kalmadığına delilim şudur ki:
Onüç seneden beri, bir gazeteyi okumadığımı ve dinlemediğimi sekiz sene oturduğum Barla halkı ile işhâd ediyorum. Onüç sene, bu zamanda siyasetin lisânı olan gazeteyi dinlemeyen, işitmeyen, istemeyen bir adamın siyasetle alâkası olmadığı ve sekiz aydan beri merkez‑i vilâyette bütün buradaki benimle temâs edenlerin şehâdetleriyle, siyasete taalluk eden hiçbir mes'eleye temâs etmediğimi gösterebilirim.
Bu hâlimle beraber, bu senenin Kurban Bayramında fıtraten sohbetten hoşlanmadığım için hiç kimseyi kabûl etmediğimi gösterir bir‑iki satırlık yazı ile kapımda yazdığım ve hiçbir kimse de gelmediği hâlde, bu mübârek bayramın dört gününde bir polis bulundurulmak sûretiyle benim gibi garîb, ihtiyar, hastalıklı bir adama şübhe isnâd ederek tarassud ettirmek ve hareket‑i şahsiyemi bilâ‑sebeb taht‑ı nezârette bulundurmakla verilen tazyîk ve sıkıntı kâfî gelmiyormuş gibi, bu senenin Nisan’ının dördüncü günü, kış münâsebetiyle ve mütemâdiyen harekâtımın takib ve tarassud edilmesinden dolayı harice çıkmadığımdan sıkılmıştım.
486
İşte o günü altı aylık ızdırâbımı tahfif etmek ve biraz teneffüs ve rahatsızlığımı izâle etmek için havanın güzelliğinden istifade ederek gezmeye gitmiştim. Avdetimde bir komiser ile iki polis, ikamet ettiğim evimin kapısında ve bir komiserle iki polis de bahçenin dışarısında bulunuyorlardı. İçeriye girdim, komiser ve iki polis beni takib ettiler. Odama çıktım, onlar da arkamda idiler. Benimle beraber girdiler, taharrîye başladılar.
Dokuz seneden beri ihtilâttan bilâ‑sebeb men'edildiğimden, mesleğim itibariyle Kur'ân ve îmân ile hasr‑ı iştigâl etmiştim. Ve onun neticesi olarak yazdırdığım eserlerden:
Birisi, Kur'ân‑ı Hakîm’deki ikibin sekizyüz küsûr lafza‑i Celâl’in bir sırr‑ı kerâmetini ve bir nakş‑ı i'câzını gösterecek en müstesnâ bir hat ile yazılmış gayetle kıymetdâr yirmiden fazla Kur'ân‑ı Kerîm cüzlerini,
2‑ Bekà‑yı rûh ve melâike ve haşrin hakkâniyetine dair Yirmidokuzuncu Söz nâmı altındaki risalenin içinde tezâhür eden kendimce en ekall bin liraya değer bir sırr‑ı azîmi gösteren risaleyi,
3‑ Hazret‑i Peygamber’in risaletini güneş gibi isbât eden ve hàrika bir sûrette oniki saatte te'lif edilen yüz elli sahifelik Ondokuzuncu Mektûb nâmı altında Mu'cizât‑ı Ahmediye risalesini, (ki o mu'cizâtın kerâmeti olarak o risalede tevâfuk nâmıyla öyle bir sırr‑ı azîm tezâhür etmiş ki, o risale tek başıyla maddeten bin lira kadar kendimizce kıymetdârdır.)
4‑ Vahdâniyet‑i İlâhiye’yi güneş gibi isbât eden ve Kur'ânın otuzüç âyet‑i azîmesini tefsir eden Otuzüç Pencere nâmındaki Otuzüçüncü Mektûb ki, sırr‑ı tevâfukla beraber kıymet‑i ilmiyesi ve edebiyesi itibariyle ehl‑i tevhidce yalnız maddeten bin lira kadar ehemmiyetli olan risaleyi,
5‑ Şirkin esâsını ref' edip vahdâniyeti nihâyetsiz derecede kuvvetle isbât eden Otuzikinci Söz nâmı altındaki eseri ki, o eser bir âlim tarafından zâyi' edilse onu elde etmek için bin lira tereddüdsüz vereceğini zannettiğim misilsiz risalemden mevcûd her iki tanesini,
487
6‑ İsrâftan kurtarmak ve bu fakir milleti iktisada alıştırmak için yazdığım küçük fakat müstesnâ bir ehemmiyette olan İktisad Risalesi ismindeki risalemin mevcûd olan her üç nüshasını,
7‑ Kendi ihtiyarlığımdan dolayı îmân noktasında Kur'ân’dan bulduğum ricâ ve tesellî nurlarından kaleme aldığım ve mevcûdu tam üç nüsha ve iki nüsha da noksan olarak umum beş parçasını ki, bence bu risale benim gibi kabre yakınlaşmış bir ihtiyar adama kıymet takdir edilmeyecek derecede yüksek bir hakikat ile yazılmıştır.
8‑ Onbeş sene evvel Arapça olarak tab'edilen, Harb‑i Umumî’de ateş içinde yazıldığı için o zamanki Başkumandanın, bu yâdigâr‑ı harbin hayrına iştirâk etmek niyetiyle kağıdını kendisi verdiği İşârâtü'l‑İ'câz tefsirini;
Hem üçyüz otuzbeş senesinde İstanbul’da tab'edilen, Katre, Şemme, Habbe, Habbenin Zeyli ve Ankara’da Yeni Gün Matbaasında, Zeylinin Zeyli ve Ankara Matbaası’nda tab'edilen Hubâb ve İstanbul’da tab' edilen Zühre ve Şu'le gibi risaleleri hâvî Arapça matbu' bir mecmuamı ve İstanbul’da onbeş sene evvel tab' edilen Sünûhât isminde kıymetdâr iki matbu' risalemi ve hem biraderzâdem Abdurrahman tarafından onbeş sene evvel İstanbul’da tab' ettirilen Tarihçe‑i Hayat’ımın bir kısmına ait matbu' risalemden üç nüshası tamam ve beş‑altı nüshası noksan kitaplarımı ve hem de İstanbul’da yeni hurûf çıkmadan evvel tab' ettirdiğim Onuncu Söz nâmında gayet kıymetdâr, haşri ve kıyâmeti gündüz gibi isbât eden risalemi ve daha bilmediğim hususî ve şahsî ve îmânî evraklarımı ve risalelerimi tekrar iâde etmek üzere o taharrî neticesinde alıp götürdüler.
Bu taharriyâtta o kadar ileri gidildi ki, altı ay evvel oturduğum köşkten şimdiki oturduğum köşke nakledince, sandalye, şişe, demir ve sâir eşyaya ait listeye varıncaya kadar aldılar ve el'ân da iâde edilmedi.
488
Dokuz seneden beri bu memlekette ve bu kadar dostlarımla temâs ettiğim hâlde şimdiye kadar hiçbir cürüm bana isnâd edilmedi ve hiçbir vukûâtım da olmadı ve hayatımda dâî‑i şübhe hiçbir emâre vücûd bulmadı ve menfîliğim de sebebsiz ve ancak ihtiyat ve tevehhüm yüzünden olmakla inziva ettiğim bir mağaradan çıkartılarak menfîlerle birlikte nefyedildim. Bu müddet zarfında siyasetle ve dünya ile alâkam olmadığına bu memleketteki dokuz senelik tarz‑ı hayatımın şehâdetiyle beraber, risalelerimde gerek emniyet dâiresi ve gerekse hükûmet dâiresi dâî‑i şübhe bir şey bulamadıklarıdır. (Hâşiye) Eğer bir cürmüm varsa, dokuz seneden beri mütemâdiyen dikkat ettikleri hâlde cürmümü görmeyen veya gösteremeyenler, şimdi göstermeye mecburdurlar.
Şu kitab zâyiâtımdan lâakal şahsî iki bin lira zararım var. Çünkü, bunların hiçbirisinin başka bir nüshasını bende bırakmadılar. Vaktiyle tab' etmek için, yalnız İşârâtü'l‑İ'câz tefsirine ikiyüz elli lira verdim. Arabî mecmuası üçyüz lira. Ve Yirmidokuzuncu Söz ve Ondokuzuncu Söz’lerde o sırr‑ı azîme hiçbir âlim ve hiçbir edîb yoktur ki, “Bin lira kıymetindedir.” demesin.
489
Ve bir de, onüç sene evvel hükûmet Dâru'l‑Hikmet’te yüz lira maaş alacak kadar iş görebilecek bir adam nazarıyla bana bakmış, ayda yüz lira maaş vermiş. Bu sekiz senede beni, yarım saat bir köy olan İlama’ya iki defadan fazla gitmeye müsâade edilmeyecek derecede ihtilât ve gezmekten men'edildiğim gibi, bir vâridâtım, bir malım olmamakla beraber, o köyde benim gibi bir adam çalışacak iş bulamadığımdan ve kimsenin bir şeyini de kabûl etmemek, bir meslek‑i hayatım olduğundan, çektiğim perîşaniyet ve zarar ve ziyanın takdirini müddeiumumîliğe havâle ederek, ya kitaplarımın hepsinin iâdesini veyâhut bu husustaki zarar ve ziyanımın müsebbiblerinden tazminini da'vâ ediyorum.
Tetimme: Hükûmetin kanunu, tarîkat dersi vermeğe ve nusha yazmağa ve nüfûz te'min etmeğe müsâade etmediği ve ben de bunlarla alâkadar olmadığım ve hükûmet de yanıma gelen ziyaretçileri hoş görmediği için; bazı adam müteaddid defa tarîkat ve nusha niyetiyle yanıma gelmek istedi. Ben de hükûmetin kanununa riâyet etmek ve hükûmet memurlarını sebebsiz kuşkulandırmamak için kabûl etmeyip reddettim.
Mesmuâtıma göre, bu hâlden muğber olanlar yalan ve asılsız bir sûrette isnâdâtta bulunmuş. Böyle hükûmetin kanununa riâyeten reddettiğim kimseler yüzünden beni böyle sıkıştırmaktan, hilâf‑ı kanun hareket etmediğim için, böyle azâb vermek, kanunu dinlememeye mecburiyet vaziyetini veriyorlar mânâsı çıkıyor.
Dokuz senedir dünyevî hayatıma gelen her türlü işkencelere tahammül edip sabrettim, sükût ettim. Fakat dünyalarına karışmadığım hâlde böyle hayat‑ı uhreviyeme sû‑i kasd sûretindeki taarruz karşısında sabrım tükendi. Hakkımı aramak için ikame‑i da'vâya mecbur oldum.
Said Nursî
490
Kastamonu ve Emirdağı hayatında iken yazılan mektûblardır
Bundan sonraki kısım Hazret‑i Üstadın Kastamonu ve Emirdağı hayatında iken yazılan ve el yazma nüshalarda derc edilen mektûblardır. (❋)
281. Risale‑i Nur’un faal bir şakirdi olan Ahmet Nazif Çelebi’nin bir istihracıdır ve bir fıkrasıdır
Risale‑i Nurun fa'âl bir şâkirdi olan Ahmed Nazîf Çelebi’nin bir istihrâcıdır ve bir fıkrasıdır. Bunu, hem Birinci Şuâ’nın otuzikinci âyeti olarak ve hem Yirmiyedinci Mektûb’un fıkralarında kaydetmek münâsib görüldü.
O kendisi diyor: Gelen âyetleri hâfızdan dinledim.
﴿﷽﴾
﴿يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اذْكُرُوا اللّٰهَ ذِكْرًا كَث۪يرًا ❋ وَسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَاَص۪يلًا ❋ هُوَ الَّذ۪ي يُصَلّ۪ي عَلَيْكُمْ وَمَلٰئِكَتُهُ لِيُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ وَكَانَ بِالْمُؤْمِن۪ينَ رَح۪يمًا ❋ تَحِيَّتُهُمْ يَوْمَ يَلْقَوْنَهُ سَلَامٌ وَاَعَدَّ لَهُمْ اَجْرًا كَر۪يمًا ❋ يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ اِنَّٓا اَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا وَنَذ۪يرًا ❋ وَدَاعِيًا اِلَى اللّٰهِ بِاِذْنِه۪ وَسِرَاجًا مُن۪يرًا ❋ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِن۪ينَ بِاَنَّ لَهُمْ مِنَ اللّٰهِ فَضْلًا كَب۪يرًا﴾
Bu âyetlerde Risale‑i Nura îmâ ve remz ve belki işâret var, diye hissettim.
Evet, mâdem bu âyet gibi vazife‑i risalet ve dâvete bakan âyetler, her asra bakıyorlar ve her asırda efrâdları ve mâsadakları var…
Ve mâdem bu âyetlerde, Resûl‑i Ekrem’e (A.S.M.) verilen sıfatlar ve ünvânlar, her zamanda cereyanı ve herbir asırda hükmetmek haysiyetiyle o ünvânların altında, mânâ‑yı remziyle Risale‑i Nur gibi, o vazifeyi yerine getiren eserler ve zâtlar, bu gibi âyâtın dâire‑i şümûllerine girmeleri, Kur'ân’daki i'câz‑ı manevîsinin şe'nidir‥ belki muktezâsıdır ve lâzımıdır.
491