454
259. Şimdi mevsim değişmiş; huruftan ziyade, hakaika ihtiyaç var
Azîz, Sıddık, Müdakkik Âhiret Kardeşim, Hizmet‑i Kur'âniye’de Arkadaşım!
Evvelâ: Mektûbunuzda, benim her mektûbumun başında ﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ﴾ yazılmasının hikmetini soruyorsunuz. Bunun hikmeti şudur ki:
Kur'ân‑ı Hakîm’in hazâin‑i kudsiyesine bana açılan en birinci kapı, o olduğudur. En evvel hakàik‑ı àliye-i Kur'âniye’den şu âyetin hakikati bana zâhir olmuş ve ekser risalelerde o hakikat sereyân etmiştir.
Hem bir hikmeti şudur ki; i'timâd ettiğim mühim üstadlarımın, mektûblarının başlarında isti'mâl etmeleridir.
Hem mektûbunuzda “yedi kebâir”i soruyorsunuz. Kebâir çoktur, fakat ekberü'l‑kebâir ve mûbikât‑ı seb'a tâbir edilen günahlar yedidir: “Katl, zinâ, şarab, ukûk‑u vâlideyn (yani kat'‑ı sıla-i rahim), kumar, yalancı şehâdetlik, dine zarar verecek bid'alara tarafdâr olmak”tır.
Sâniyen: Bu yaz mevsiminde hakàik‑ı Kur'âniyeye nisbeten meyveler hükmünde tevâfukâta dair hurûfât‑ı Kur'âniyenin nüktelerini beyân ediyorduk. Şimdi mevsim değişmiş, hurûftan ziyâde hakàika ihtiyaç vardır. Gelecek yaza kadar muvakkaten o kapıyı ihtiyarımızla çalmayacağız. Fakat o hurûfa ait beyânât ne derece hak olduğunu Mevlâna Câmî’nin Dîvân’ıyla kardeşlerimle tefe'ül ettik. Dedik: “Yâ Câmî! Bu hurûfât‑ı Kur'âniyeye dair beyân ettiğimiz nüktelere ne dersin?” Bir Fâtiha okuyup falı açtık. İşte başta fal şu geldi:
455
جَامِى اَزْ خَطِّ خُوشَشْ پَاكْ مَكُنْ لَوْحِ ضَمِيرْ
كِينْ نَه حَرْفِيسْتْ كِه اَزْ صَفْحَهٴِ اِدْرَاكْ رَوَدْ
Yani, “Bu hurûf öyle harf değildir ki, akıl ve idrak sahifesinden gitsin. Öyle kudsî harf, öyle güzel şirin hat dâima kalbimin sahifelerinde yazılmalı, silinmemeli.” Acîbdir ki, bütün Dîvân’ında bu fala benzer meâlde yazı göremedik. Demek bu fal, Hazret‑i Câmî’nin kerâmetinden bir nebze oldu.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Kardeşiniz Said
260. Mu'cizat‑ı Ahmediye Risalesi ile Mu'cizat-ı Kur’âniye Risalesinin tevafuklu olarak çoğaltılması
Mu'cizât‑ı Ahmediye’yi (A.S.M.) sana güzel ve tevâfuklu bir tarzda yazdırdım. Husrev kerâmetli kalemiyle bana yazdığı gayet kıymetdâr bir nüshayı aynen ve tam tamına muvâfık gelmek şartıyla size yazdırıldı, yakında göndereceğim. Yanınızda yeni yazılan İ'câz‑ı Kur'âniye gibi bana bir nüsha lâzımdır. Fakat Hâfız’ın kalemi oradaki mevcûd tevâfuku tamamen muhâfaza edememiş. Tevâfukçu Husrev’in taht‑ı nezâretinde mâbeyninizde taksim edip bana yâdigâr bir İ'câz‑ı Kur'ânî’yi müştereken yazsanız çok iyi olur.
456
261. Bu Kur’ânî risaleler, sair risaleler gibi tefekküh nev’inden değil ki usanç versin; belki tegaddîdir
(14 Şevvâl 1352, Kânun‑u Sânî 1934) (❋)
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık, Müdakkik Âhiret Kardeşim ve Mütefekkir ve Hakikatli Arkadaşım Re'fet Bey!
Evvelâ: Mektûbunuzda Risale‑i Nurun mîzanlarını her okudukça daha ziyâde istifade ettiğinizi yazıyorsunuz. Evet kardaşım, o risaleler Kur'ân’dan alındığı için kût ve gıdâ hükmündedir.
Her gün ihtiyaç, gıdâya hissedildiği gibi, her vakit bu gıdâ‑yı rûhâniye ihtiyaç hissedilir. Senin gibi rûhu inkişaf edip, kalbi intibâha gelen zâtlar okumaktan usanmaz. Bu Kur'ânî risaleler, sâir risaleler gibi tefekküh nev'inden değil ki, usanç versin; belki teğaddîdir.
Sâniyen: Gavs‑ı A'zam gibi, memâttan sonra hayat‑ı Hızırîye yakın bir nev'i hayata mazhar olan evliyâlar vardır. Gavs’ın hususî ism‑i a'zamı “Yâ Hayy” olduğu sırrıyla, sâir ehl‑i kubûrdan fazla hayata mazhar olduğu gibi, gayet meşhûr Mâruf‑i Kerhî denilen bir kutb‑u a'zam ve Şeyh Hayatü'l‑Harrânî denilen bir kutb‑u azîm Hazret‑i Gavs’tan sonra memâtları hayatları gibidir. Beyne'l‑evliyâ meşhûr olmuştur.
457
Sâlisen: Tenekeci Mehmed Efendi’nin hıfz‑ı Kur'ân’a çalışmak niyeti çok mübârektir. Cenâb‑ı Hak onu muvaffak etsin. Elimizden geldiği kadar duâ ile yardım edeceğiz. Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın herbir harfinin ekalli on hasene olmakla beraber, tekerrür ettikçe ve mübârek vakitlere rastgeldikçe ve melek ve sâir zîşuûr rûhâniler kırâatini dinledikçe herbir harfi öyle bir çekirdek olur ki, hasenât cihetinden öyle bir manevî sünbül teşekkül eder ki; o sünbülün dâneleri, tekellüm vaktinde ağızdan çıkan bir kelimenin, havanın dalgalarının âyinelerinde temessül eden milyonlarca o kelime gibi kelimelerin adedine belki müsâvî gelir. Böyle herbir harfi bir hazine‑i ebediyenin bir anahtarı olabilir bir kudsî kelâmı kalbinde yazmak, ne kadar mukaddes bir hizmet olduğu âşikârdır. İnşâallâh Bedreddin çoklara bir hüsn‑ü misâl olacaktır, daha çoklarını hıfz‑ı Kur'ân’a sevk edecektir.
Başta Bedreddin, kayınpederin Hacı İbrahim ve âhiret hemşirem olarak ihvânınızın bayramını tebrik ve selâm ve duâ ediyorum. Babacan orada ise ona çok selâm ediyorum.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Kardeşiniz Said Nursî
262. Bu âhirzaman çok çalkalanıyor, bu fitne‑i âhirzamanın acip şeyler doğuracağını ihsas ediyor
(5 Şubat 1934)
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
458
Azîz, Sıddık, Müdakkik, Müştâk Kardeşim Re'fet Bey!
Sen benimle ne kadar konuşmayı arzu ediyorsan belki ondan ziyâde ben arzu ediyorum. Fakat maatteessüf müteaddid esbâb tahtında sıkıntılı bir vaziyetteyim. Hattâ bir‑iki saatte bulduğum bir fırsat, yedi‑sekiz mektûbu yazmaya çalışıyorum. Ara sıra benim yanıma gelen Gâlib dahi men'edildi. Yalnız bîçâre Şamlı kaldı, o da her vakit gelemiyor.
Hem bu yılanları yaralandırıp bize canavarcasına saldırıyorlar. Her fırsattan sıkıntı vermeye çalışıyorlar. Zâten ben meb'ûslardan hayır beklemiyordum. Bunlara iliştiler, kaldırmadılar, bütün bütün düşman ettiler. İşte maatteessüf bunlar dünyayı hâtırıma getirdikleri için tulûât‑ı kalbiye tevakkuf ediyor. Başlarını yesin, bu ehl‑i dünyanın dünyasını düşünmek bana zehir oluyor. Ben dünyanıza karışmıyorum, buna mukâbil o pis dünyanızı bana düşündürmeyiniz dediğim hâlde olamıyor. Ben de Cenâb‑ı Hakk’a niyâz ettim ki, bana kuvvetli bir sabır, bir tecrid‑i zihin ihsân etsin ki düşünmeyeyim. Lillâhi'l‑Hamd kalbime bu esâs geldi ki: “Bu Hizmet‑i Kur'âniye’de başa ne gelirse gelsin, hattâ her günde birer başım olsa da kesilse, yine o hizmetin kudsiyetindeki lezzet‑i rûhâniye mukâbil geliyor ve kâfîdir.” diye kemâl‑i teslîm ile kazâya rızâ, kadere teslîm ve Cenâb‑ı Hakk’a tefvîz‑i umûr düsturunu rehber ittihàz ettim.
Nuh’a yazdığım gibi size de diyorum ki: Eskide bir zât, haksız bir mesleği hak zannederek ondan aldığı bir muhabbet ile diri iken derisinin soyulduğuna tahammül ederek kahramanâne bir tavır gösterdiği gibi, acaba ayn‑ı hak ve mahz‑ı hakikat ve bütün envâr‑ı hakàikın menba' ve mâdeni olan hakikat‑i Kur'âniyeye hizmetimizdeki kudsî lezzet, bu mülhidlerin muvakkat, ehemmiyetsiz iz'açlarına ve kalbimizde açtıkları yaralara tiryâk ve merhem olamaz mı? Elbette olur ve olmuş ve oluyor.
459
Sâniyen: Yemen imâmı olan Zeydîler Seyyidi hakkındaki suâliniz hakikaten ehemmiyetli ve yümünlüdür. Fakat meymenetsiz bir zamana rastgeldi. Hem zihnim kapalı hem hâl müsâid değil, hem ve hem… Yalnız bu kadar var ki, meşhûr “İmâm‑ı Zeyd” Sâdât‑ı Azîmeden ve Eimme‑i Âl-i Beyt’tendir. Ve müfrit Şîaları reddeden ve اِذْهَبُوا اَنْتُمُ الرَّوَافِضُ deyip Hazret‑i Ebû Bekir ve Hazret‑i Ömer’den teberrîyi kabûl etmeyen ve o iki halife‑i zîşanı hürmet edip kabûl eden bir zâttır. Onun etbâ'ları, Şîaların en mu'tedili ve en sünnîsidir. Bunlar hem ehl‑i insaf ve hem çabuk hakkı kabûl eder bir tâifedir. İnşâallâh Vehhâbîlerin tahribâtını tamire sebeb oldukları gibi Ehl‑i Sünnet ve Cemâatten, Zeydîlerin inhirafları dahi istikamet kesb edip, Ehl‑i Sünnete iltihak edip imtizaç edecekler. Bu âhirzaman çok çalkalanıyor, bu fitne‑i âhirzaman acîb şeyler doğuracağını ihsâs ediyor.
Risalelerle alâkadar arkadaşlara selâm ve Bedreddin ve hemşireme ve Hacı İbrahim’e duâ ediyorum.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Kardeşiniz Said Nursî
263. Bir şeyi çok muhtelif eşyaya çevirmek ve birçok muhtelif eşyayı da bir tek şey yapmak, ancak Hâlık‑ı Külli Şey’e mahsustur
(15 Şubat 1934)
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
460
Azîz, Sıddık, Dikkatli Kardeşim Re'fet Bey!
Evvelâ: Onuncu Söz’ün Birinci İşâreti’nin âhirinde, “Evet, bir şeyden herşeyi yapmak ve herşeyi bir tek şey yapmak herşeyin Hàlık’ına hàs bir iştir.” Şu cümle hem Yirmiikinci Söz’ün lem'alarında, hem Otuzüçüncü Mektûb’un pencerelerinde, hem Yirminci Mektûb’un onbir kelimelerinde izâh ve isbât edilmiştir. Buradaki külliyet nisbî ve örfîdir. “Bir şeyden herşeyi yapmak”taki murad, bütün dünyanın mevcûdâtını bir şeyden yapmak ve icâd etmek değildir. Belki ondaki murad; bir şeyden yani bir katre sudan, bir insanın, bir hayvanın herşeyini, her eczâsını, herbir cihâzâtını halkediyor ve bir şey olan topraktan nebâtât ve hayvanatın herbir şeylerini ondan halkeder demektir. Hem “herşeyi bir tek şey yapmak” cümlesindeki külliyet mukayyeddir, nisbîdir. Yani insanın yediği her nev' taamdan o insanda basit bir cild ve bir kan ve bir et ve hâkezâ…
Elhâsıl, bu külliyetten maksad odur ki; bir şeyi çok muhtelif eşyaya çevirmek ve birçok muhtelif eşyayı da bir tek şey yapmak, ancak Hàlık‑ı Külli Şey’e mahsûstur.
Sâniyen: Minhâcü's‑Sünne’yi kendi hattınla yazdığına çok memnun oldum. Senin kalemin merhum Abdurrahman’ın kalemi gibi bana şirin geliyor.
Sâlisen: Tenekeci Mehmed Efendi’nin hıfza başlaması mübârektir. Allah muvaffak etsin. Biz ona duâ ile yardım ediyoruz. O da okudukça bize duâ ile yardım etsin. Bedreddin’e ve vâlidesine ve ceddine duâ ediyorum. Sezâi Bey benim nazarımda Isparta’nın bir Zekâi’sidir. Ben de onu görmek istiyorum. Fakat şimdi maddeten, ma'nen kıştır. Zâten sizlere demiştim ki, Said’in şahsının ehemmiyeti yoktur ki, sohbetine arzu edilsin. Üstadınız olan Said ise herbir risaleyi açtıkça onunla sohbet edersiniz. Âhiret kardeşiniz olan Said ise, her sabah akşam Dergâh‑ı İlâhî’de duâ vâsıtasıyla sizinle beraberdir. Sezâi Bey; üstadını, kardeşini istediği vakit görebilir تَسْمَعُ بِالْمُعَيْدِيِّ خَيْرٌ مِنْ اَنْ تَرَاهُ kaidesiyle işitmesi görmekten çok evlâ olan şahs‑ı Said’i görenler bazı pişman olur, keşke görmeseydim der. Bu, davula benziyor, uzaktan sesi iyi geliyor, yakında boş görünüyor.
461
Başta Husrev, Bekir Bey, Lütfi, Rüşdü, Hâfız Ahmed, Sezâi, Keçeci Şeyh Mustafa, Tenekeci Mehmed Efendi gibi hàs kardeşlerinize selâm ve duâ ediyorum.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Kardeşiniz Said Nursî
264. Hulûsî, Abdurrahman’ın yerine geçmiş. Şu yazı müşabeheti bana müjde ediyor ki, bir Abdurrahman Re’fet’ten çıkacak
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz Kardeşim Re'fet Bey!
Bu sabah namazdan sonra başımı çevirdim, Re'fet Bey’i gördüm zannettim. Geceleyin bir torba bal ve içinde dolu altın, mübârek bir talebeme veriyordum. Arkamdaki zât, demek Re'fet Bey’in kalb ve rûhunu taşıyor. Hem dellâlı olduğum hazinenin en kıymetdâr, en tatlı şeyi bizim vâsıtamızla satın almak istiyor. Sonra gördüm ki, senin ikinci bir nüshandır (yani Seyrânî’dir).
O rüyada ikiniz hissedarsınız, paylaşırsınız, her ne ise… Sizin bu defa yazdığınız Söz ziyâde hoşuma gittiği için, evvelce sana dediğim gibi başka hatlara nisbeten senin hattın gözüme eski dost göründüğünün sırrını anladım ki, merhum biraderzâdem Abdurrahman’ın hattına benziyor. Bu hat kendini göstermeli. İştiyakın oldukça böyle intihâb ettiğin risaleleri yazsanız mübârek olur.
Hulûsi, Abdurrahman’ın yerine çendan geçmiş. Şu yazı müşâbeheti bana müjde ediyor ki, bir Abdurrahman, Re'fet’ten de çıkacak. Mürekkeb hakkında düşündüğün iyidir. Elde gezecek, güzel olmak şartıyla sâbit olsun. Kendinize yazdığınız parlak olsun. Çünkü mütâlaaya iştiyak ve iştihâyı açar.
462
Yeni, Sözler ile alâkadarlık edenlere, evvelki üç Hâfız ile Mutâf Hâfız Mahmud Efendi’ye selâm, hem duâ ediyorum. Sebat etsinler; onları kardeş dâiresine dâhil etmişim, talebe dâiresine girmeye çalışsınlar. Siz kimi intihâb etseniz benim de kabûlümdür. Hoca İsmail Hakkı Efendi’ye çok selâm ve duâ ediyorum. Mâdem az adam ile konuşan İşârâtü'l‑İ'câz onunla hayli konuşmuş, ben de o zâtı ale'r‑re'si ve'l-ayn kabûl ediyorum. İşârâtü'l‑İ'câz ile iktifâ etmesin. İşârâtü'l‑İ'câz’ı tefsir eden ve hakàikını aydınlattıran ve göz görür derecesinde gösteren Sözleri, Mektûbları okusun. Hususan Yirmibeşinci, Yirmialtıncı Söz’leri, Yirminci ve Otuzüçüncü Mektûbları gibi intihâb ettiği risaleleri de okusun. Başta Bekir ve Husrev kardeşlerime selâm ve duâ ederim ve duâlarını isterim.
Vehhâbî mes'elesi dünkü gün elime geçti, baktım sana göndermek rûhum istedi. Başka bir sûrette Re'fet kendi geldi, kendi kitabını kendine götürdü.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Said Nursî
Senin ve Husrev’in yazıları beni hiç yormuyor. Çünkü yanlışları azdır. Fakat başkalar bir defa kendileri tashih etmeden bana geliyor. Hâfızama i'timâd edip, yalnız tashih edip yoruluyorum. Sâirlerin yazdıklarını sizler mukàbele edip ba'dehu bana gönderseniz daha iyi olur.
463
265. Sizler çokların medar‑ı intibahı oldunuz ve hüsn-ü misal oldunuz
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık, Gayyûr, Ciddi Kardeşlerim Re'fet Bey, Husrev Efendi!
Sizler, çokların medâr‑ı intibâhı oldunuz ve hüsn‑ü misâl oldunuz. اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ sırrınca vâsıtanızla ve size iktidâ ile Hizmet‑i Kur'âniyeye girenlerin kazandıkları hasenâtın bir misli, inşâallâh sahife‑i a'mâlinize geçer. Bu defaki, isimlerini yazdığınız Hâfız Bekir, Hâfız Tâhir, Hâfız Şükrü Efendileri kardeş kabûl ettim. Talebe olmağa da çalışsınlar. Selâmımı onlara tebliğ ediniz. Size bu defa avâm‑ı mü'minîn hakkındaki kerâmete benzer işler nev'inden ve maûnet‑i İlâhiye tesmiye edilen iki cüz'î hâdiseyi söyleyeceğim:
Birincisi: Bir‑iki arkadaşımız Ondokuzuncu Mektûb’u yazmışlar. Birisinin dördüncü cüz'ünde salavât‑ı şerîfe iki‑üç sahife müstesnâ üç‑dört salavâttan başka bütün salavâtlar birbirine bakıyor. Ben de hayrette kalarak işâretler koydum. Diğerinde ikinci, üçüncü cüz'ünde beş‑altı sahife müstesnâ, bütün sahifelerde salavâtları birbirine muvâzi, birbirine bakıyor, işâretler vaz'ettim. Kime gösterdim, hayrette kaldı. Görenler müttefikan karar verdiler ki, umum Sözler’de manevî i'câz‑ı Kur'ân’ın bir şuâı in'ikâs ettiği gibi Ondokuzuncu Mektûb’dan bilhassa Mu'cizât‑ı Ahmediye’nin bir nev'i şuâı salavât‑ı şerîfe sûretinde in'ikâs etmiştir. Hem görenler karar verdiler ki, Sözler’e mahsûs bilhassa Ondokuzuncu Mektûb’a hàs bir tarz‑ı hat var. Eğer o tarz‑ı hatta tevfîkan yazılsa çok garîb letâfetler görünecektir. Her vakit musırrâne, her yazana “seyrek ve güzel yazınız” derdim. Şimdi anlaşılıyor ki, o manevî hàs hattı tavsiye etmek için intak‑ı hak kabîlinden bana söylettiriliyordu.
464
Şu hakikati ve manevî tarz‑ı hatta en yakın, Küçük Hâfız Zühtü’nün ve Eşref’in ve Kuleönlü Mustafa’nındır ki; o muvâfakat, muvâzenet onların hattında daha ziyâde görünüyor. Her vakit ben görüyordum, dikkatli yazanlar da bazı bir satır atlıyor, bir kelime yanlış yazmayan bir satır yanlış yazıyordu. Meğerse, Sözler’deki fevkalâde bir letâfetin eseri olarak tevâfukât atlattırıyor.
İkinci hâdiseyi yazmağa kağıdımız müsâid olmadığından kestim.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Kardeşiniz Said Nursî
266. Çok antika iki mu’cize‑i kudret, müzehânemi tezyin etti
Re'fet Bey!
Senin, çok antika iki mu'cize‑i kudret, müzehânemi tezyîn etti. Âdi zannettiğimiz şeylerde ne kadar hàrikulâde işler bulunduğunu ihtar ediyorlar. Şu Ondokuzuncu Mektûb’da ikinci, üçüncü cüz'ünde salavât‑ı şerîfenin her sahifede birbirine bakması tesâdüf işi olamaz. Çünkü tesâdüf, onda bir tevâfuk eder. Bu ise onda dokuz tevâfuk var. Demek ne şuûrsuz tesâdüfün işi ve ne de benim ve ne de kâtiblerin düşünüşüdür. Çünkü ben yeni anlıyorum, kâtibler benden sonra anladılar. Demek gaybî bir kasd ve irâde ile, umum Sözler’de ve bilhassa Ondokuzuncu Mektûb’daki salavât‑ı şerîfede hàrika bir letâfeti irâde etmiş. O tevâfukât ise gaybî bir kasd ile dercedilen bir belâğat ve letâfetin tereşşuhâtıdır.
Said Nursî
465
267. Her risalede herkesin hissesi var, fakat herkes her şeyini bilmek lâzım değildir
(11 Nisan 1934 Çarşamba)
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık, Müdakkik, Meraklı Kardeşim Re'fet Bey!
Nâmınıza yazılan Onikinci Lem'a’nın izâha muhtaç noktalarının izâhına şimdilik ihtiyaç yoktur. Asıl maksad, âyâta gelen evhâmın def'ine kifâyetidir. Ve bu nokta‑i nazarda kâfî derecede herkes fehmeder. Her risalede herkesin hissesi var, fakat herkes herşeyini bilmek lâzım değildir. Mirkâtü's‑Sünnet ve vahdetü'l‑vücûda dair iki risaleyi nasıl buldunuz? Elbette kıymet‑şinâs nazarın onları takdir etmiş.
Bu defaki suâlinizin iki ciheti var: Biri, sırr‑ı Âl-i Abâ ciheti ki, o sırdır. Ben o sırrın ehli değilim ki, cevab vereyim yâhut herbir sırrın izhârı kaleme gelmez. Çünkü Hakikat‑i Muhammediye’nin bir cilvesi o Âl‑i Abâ’da tezâhür ediyor, ikinci cihet‑i zâhirîsi ise zâhirdir. Ezcümle: Sahîh‑i Müslim’de Ümmü'l‑Mü'minîn Âişe-i Sıddıka (Radıyallahu Anhâ)’dan mervîdir ki, demiş:
خَرَجَ النَّبِيُّ غَدَاةَ غَدٍ وَعَلَيْهِ مِرْطٌ مُرَجَّلٌ مِنْ شَعْرٍ اَسْوَدَ فَجَاءَ الْحَسَنُ فَاَدْخَلَهُ ف۪يهِ ثُمَّ جَاءَ الْحُسَيْنُ فَاَدْخَلَهُ ثُمَّ جَاءَتْ فَاطِمَةُ فَاَدْخَلَهَا ثُمَّ جَاءَ عَلِيٌّ فَاَدْخَلَهُ ثُمَّ قَالَ:
﴿اِنَّمَا يُر۪يدُ اللّٰهُ لِيُذْهِبَ عَنْكُمُ الرِّجْسَ اَهْلَ الْبَيْتِ وَيُطَهِّرَكُمْ تَطْه۪يرًا﴾
466
İşte bu Hadîs‑i Şerîf gibi, Kütüb‑ü Sitte-i Sahîha’da bu meâlde kesretli hadîsler vardır ki, Âl‑i Abâ’yı gösterir. Bir zât def'‑i beliyyât için istişfâ (اِسْتِشْفَاءْ) ve istişfa' (اِسْتِشْفَاعْ) için böyle demiş:
ل۪ي خَمْسَةٌ اُطْف۪ي بِهَا نَارَ الْوَبَاءِ الْحَاطِمَةِ
اَلْمُصْطَفٰى وَالْمُرْتَضٰى وَابْنَاهُمَا وَالْفَاطِمَة
Gücenme, şimdilik bu kadar. Senin mektûbunda isimleri zikredilen herbirerlerine ayrı ayrı selâm ve duâ ediyorum.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Kardeşiniz Said Nursî
Eûzü sırrına dair yazılan Onüçüncü Lem'anın yedi İşâretini gönderdim. Bakarsınız, izâhı değil noksanı varsa bildiriniz.
467
268. Küçük bir âlem olan insanda kuvve‑i hayaliye olduğu gibi, büyük bir insan olan âlemde dahi, bir âlem-i misal var ki, o vazifeyi görüyor
(9 Mayıs 1934 Çarşamba)
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık, Müdakkik Kardeşim Re'fet Bey!
Evvelâ: Nevzâd‑ı mübârekin dünyaya gelmesini sizin için bir fâl‑i hayır olarak tebrik ediyorum. İnşâallâh ﴿وَلَيْسَ الذَّكَرُ كَالْاُنْثٰى﴾ sırrına mazhar olacak. Âsım Bey gibi senin de bir kız evlâdı dünyaya gelmesi, meşrebimizde en mühim esâs şefkat olduğu cihetiyle ve şefkat kahramanları kızlar olduğundan ve en sevimli mahlûk bulunduğundan daha ziyâde tebrike şâyânsınız. Zannederim, bu zamanda erkek çocukların tehlikesi daha çok. Cenâb‑ı Hak onu sizlere medâr‑ı tesellî ve ünsiyet ve evinize küçük bir melâike hükmüne getirsin. “Rengigül” ismi yerine “Zeyneb” olsa daha münâsibdir.
Sâniyen: Hikmetü'l‑İstiâze’nin besmele‑i şerîfenin sırlarına dair senin ve Şerîf Efendi’nin ifâdeleriniz kısadır. Tenkid mi, takdir mi anlaşılmıyor. Zâten mükerreren demiştim: Herkes her risalenin her mes'elesini anlamasına muhtaç değil, ne kadar anlarsa kâfîdir.
Sâlisen: Âlem‑i misâl, âlem‑i ervâhla âlem‑i şehâdet ortasında bir berzahtır. Her ikisine birer vecihle benzer. Bir yüzü ona bakar, bir yüzü de diğerine bakar. Meselâ, âyinedeki senin misâlin sûreten senin cismine benzer, maddeten senin rûhun gibi latîftir. O âlem‑i misâl; âlem‑i ervâh, âlem‑i şehâdet kadar vücûdu kat'îdir. (Hâşiye) Acâib ve garâibin meşheridir, ehl‑i velâyetin tenezzühgâhıdır.
468
Küçük bir âlem olan insanda kuvve‑i hayâliye olduğu gibi, büyük bir insan olan âlemde dahi bir âlem‑i misâl var ki, o vazifeyi görüyor ve hakikatlidir. Kuvve‑i hâfıza Levh‑i Mahfûz’dan haber verdiği gibi, kuvve‑i hayâliye dahi âlem‑i misâlden haber verir.
Başta Husrev, Bekir Bey, Rüşdü, Lütfi, Hâfız Ahmed, Sezâi, üç Hoca, üç Mehmed, hânenizdeki üç masûm ve kayınpederin olarak oradaki kardeşlerimize selâm ve duâ ediyorum.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Kardeşiniz Said Nursî
269. Senin bende bir üstadın, bir kardeşin, bir dostun var. Üstadını her risale içinde görüp görüşürsün
(30 Mayıs 1934 Çarşamba)
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık, Müdakkik, Meraklı Kardeşim Re'fet Bey!
Senin bende, bir üstadın, bir kardeşin, bir dostun var. Üstadını her risale içinde görüp, görüşürsün. Kardeşini sabah akşam Dergâh‑ı İlâhî’de ma'nen ve hayâlen o, seni duâ ile gördüğü gibi sen de onu o sûretle görebilirsin. Bendeki dostunu görebilmek için buraya gelmekle zahmet çekme. Çünkü, o dostun ziyarete liyâkati yoktur. O bir, siz çoksunuz. İnşâallâh o gelir, sizi orada ziyaret eder.
469
﴿وَلَيْسَ الذَّكَرُ كَالْاُنْثٰى﴾ âyetine dair şimdi cevab vermeye vaktim müsâid değil. Sıhhatini bilmiyorum, fakat rivâyet ediliyor ki: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etmiş ki: “Oğlan çocuğunu seviniz”. Demişler: “Kızları ne için istisna ettin?” Fermân etmiş ki: “Kızlar kendi kendini sevdirirler, onlar fıtraten sevimlidirler.”
Evet kız, şefkat ve cemâlin mazharı olduğundan erkek çocuğundan daha ziyâde sevilir. Bâhusus bu zamanda ebeveyn hakkında kızlar daha mübârektir. Çünkü tehlike‑i diniyeye çok ma'rûz olmuyorlar.
İkinci suâlin: İbrahim Hakkı, “Cû', ism‑i a'zamdır” demesinin muradını bilmiyorum. Zâhiren mânâsızdır, belki de yanlıştır. Fakat ism‑i Rahmân mâdem çoklara nisbeten ism‑i a'zam vazifesini görüyor. Manevî ve maddî cû' ve açlık, o ism‑i a'zamın vesile‑i vusûlü olduğuna işâreten mecâzî olarak, “Cû' ism‑i a'zamdır, yani bir ism‑i a'zama bir vesiledir” denilebilir.
Mübârek hânenizdeki masûmlara duâ ve ders arkadaşlarına umumen selâm ediyorum.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Kardeşiniz Said Nursî
470
270. Kâinat, mana‑i harfî ile başkasının manasını ifade ediyorlar
(20 Haziran 1934 Çarşamba)
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık, Meraklı Kardeşim Re'fet Bey!
Mektûbunda “Letâif‑i Aşere”yi suâl ediyorsun. Şimdi tarîkatı ders vermek zamanında olmadığımdan, tarîk‑ı Nakşî muhakkìklerinin Letâif‑i Aşere’ye dair eserleri var. Şimdilik vazifemiz ise istihrâc‑ı esrâr olduğundan, mevcûd mesâili nakil değildir. Gücenme tafsilât veremiyorum. Yalnız bu kadar derim ki:
Letâif‑i aşere, İmâm‑ı Rabbânî; kalb, rûh, sır, hafî, ahfâ, insanda anâsır‑ı erbaanın herbir unsurdan o unsura münâsib bir latîfe‑i insaniye tâbir ederek seyr ü sülûkte her mertebede bir latîfenin terakkiyâtı ve ahvâlinden icmâlen bahsetmiştir.
Ben kendimce görüyorum ki, insanın mâhiyet‑i câmiasında ve isti'dâd‑ı hayatiyesinde çok letâif var, onlardan on tanesi iştihâr etmiş. Hattâ hükemâ ve ulemâ‑i zâhirî dahi, o letâif‑i aşerenin pencereleri veyâhut nümûneleri olan havâss‑ı hamse-i zâhirî, havâss‑ı hamse-i bâtına diye o letâif‑i aşereyi başka bir sûrette hikmetlerine esâs tutmuşlar.
471
Hattâ avâm ve hàvâs beyninde teârüf etmiş olan insanın letâif‑i aşeresi, ehl‑i tarîkin letâif‑i aşeresiyle münâsebetdârdır. Meselâ: Vicdân, a'sâb, his, akıl, hevâ, kuvve‑i şeheviye, kuvve‑i gadabiye gibi letâifi, kalb, rûh ve sırra ilâve edilse letâif‑i aşereyi başka bir sûrette gösterir. Daha bu letâiften başka sâika, şâika ve hiss‑i kable'l-vukû' gibi çok letâif var. Bu mes'eleye dair hakikat yazılsa çok uzun olur, vaktim de kısa olduğundan kısa kesmeye mecbur oldum.
Senin ikinci suâlin olan, “mânâ‑yı ismî” ile “mânâ‑yı harfî”nin bahsi ise, ilm‑i nahvin umum kitapları başlarında o mes'ele izâh edildiği gibi ilm‑i hakikatin Sözler ve Mektûbatlar nâmındaki risalelerinde temsîlâtla kâfî beyânât vardır. Senin gibi zekî ve müdakkik bir zâta karşı fazla izâhat fazla oluyor.
Sen âyineye baksan, eğer âyineye şişe için bakarsan şişeyi kasden görürsün, içinde Re'fet’e tebeî, dolayısıyla nazar ilişir. Eğer maksad, mübârek sîmânıza bakmak için âyineye baktın, sevimli Re'fet’i kasden görürsün ﴿فَتَبَارَكَ اللّٰهُ اَحْسَنُ الْخَالِق۪ينَ﴾ dersin. Âyine şişesi tebeî, dolayısıyla nazarın ilişir. İşte birinci sûrette âyine şişesi mânâ‑yı ismîdir. Re'fet mânâ‑yı harfî oluyor. İkinci sûrette âyine şişesi mânâ‑yı harfîdir, yani kendi için ona bakılmıyor, başka mânâ için bakılır ki akistir. Akis, mânâ‑yı ismîdir. Yani دَلَّ عَلٰى مَعْنًى ف۪ي نَفْسِهِ olan ta'rif‑i isme bir cihette dâhildir. Ve âyine ise دَلَّ عَلٰى مَعْنًى ف۪ي غَيْرِهِ olan harfin ta'rifine mâsadak olur.
472
Kâinât, nazar‑ı Kur'ânî ile bütün mevcûdâtı, hurûftur, mânâ‑yı harfiyle başkasının mânâsını ifâde ediyorlar. Yani esmâsını, sıfâtını bildiriyorlar. Rûhsuz felsefe ekseriyâ mânâ‑yı ismiyle bakıyor, tabiat bataklığına saplanıyor. Her ne ise… Şimdi çok konuşmaya vaktim yoktur. Hattâ fihristenin en kolay, en mühim, en âhir parçasını dahi yazamıyorum. Senin ders arkadaşların, bilhassa Husrev, Bekir, Rüşdü, Lütfi, Şeyh Mustafa, Hâfız Ahmed, Sezâi, Mehmedler, Hocalara selâm ve mübârek hânende mübârek masûmlara duâ ediyorum.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Kardeşiniz Said Nursî
271. Senin faik zekân ve dikkatin, sorduğun suallerin çoğuna cevap verebildiği için, muhtasar cevap veriyorum, gücenme
(27 Haziran 1934 Çarşamba)
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık ve Ziyâde Müteharrî ve Müstefsir Kardeşim Re'fet Bey!
Senin fâik zekân ve dikkatin, sorduğun suâllerin çoğuna cevab verebildiği için muhtasar cevab veriyorum, gücenme. Seninle çendan konuşmak istiyorum fakat vaktim müsâadesizdir. “Müslim‑i gayr-ı mü'min” ve “mü'min‑i gayr-ı müslim”in mânâsı şudur ki:
Bidâyet‑i Hürriyette İttihâdçılar içine girmiş dinsizleri görüyordum ki; İslâmiyet ve Şerîat‑ı Ahmediye, hayat‑ı ictimâiye-i beşeriye ve bilhassa siyaset‑i Osmaniye için gayet nâfi' ve kıymetdâr desâtir‑i àliyeyi câmi' olduğunu kabûl edip bütün kuvvetleriyle Şerîat‑ı Ahmediyeye tarafdâr idiler. O noktada Müslüman, yani iltizam‑ı hak ve hak tarafdârı oldukları hâlde mü'min değildiler; demek “müslim‑i gayr-ı mü'min” ıtlâkına istihkak kesbediyordular.
473
Şimdi ise frenk usûlünün ve medeniyet nâmı altında bid'atkârâne ve şerîat‑şikenâne cereyanlara tarafdâr olduğu hâlde Allah’a, Âhiret’e, Peygamber’e îmânı da taşıyor ve kendini de mü'min biliyor. Mâdem hak ve hakikat olan Şerîat‑ı Ahmediye’nin kavânînini iltizam etmiyor ve hakîki tarafgirlik etmiyor, “gayr‑ı müslim bir mü'min” oluyor.
Îmânsız İslâmiyet sebeb‑i necât olmadığı gibi, bilerek İslâmiyetsiz îmân dahi dayanamıyor, belki necât veremiyor, denilebilir.
İkinci suâliniz: Ecel‑i mübrem ile muallak, ma'lûmunuz olan tâbir‑i diğerle, ecel‑i müsemmâ ve ecel‑i kazâ tâbir edilir.
Üçüncü suâliniz ki, “Sözler” otuzüç, “Mektûbat” otuzüç, “Pencereler” otuzüç, mecmûu doksandokuz olduğu gibi, Arabî Katre Risalesi’nin başında beyân edildiği üzere, en evvel bu fakir kardeşinizin harekât‑ı fikriyesi namazdan sonra otuzüç سُبْحَانَ اللّٰهِ ve otuzüç اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ ve otuzüç اَللّٰهُ اَكْبَرُ ’deki merâtibe göre doksandokuz mücâhedât‑ı fikriye ve makàmât‑ı rûhiyedeki tezâhürat ve doksandokuz Esmâ‑i Hüsnâ cilvesine mazhariyet sırlarını hayâl‑meyâl bir sûrette uzaktan uzağa hissedilmesindendir ki, bu “otuzüç” mübârek adedi, ihtiyarım olmayarak çok harekât‑ı ilmiyemde ve neşriyede hükmediyor.
474
Başta senin ders arkadaşların ve Hacı İbrahim olarak kardeşlerimize selâm ediyorum ve mübârek hânendeki masûmlara duâ ediyorum.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Kardeşiniz Said Nursî
Yirmiyedinci Mektûb’un fıkraları içine dercetmek üzere kardeşim Abdülmecîd’in Hulûsi Bey’e yazdığı mektûbun işâret olunan baş tarafı ile arkasındaki Re'fet Bey’in mektûbundan alınan fıkraları Husrev yazsın, sonra Hâfız Ali’ye göndersin.
272. Onlara cevap vermek lâzım geliyor; çünkü böyle meselelerde onlara dinsizler ilişiyor
(11 Temmuz 1934 Çarşamba)
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık, Müdakkik, Meraklı Kardeşim Re'fet Bey!
Sizin gibi hoş‑sohbet bir kardeşimi haksız olarak suâl sormamaya ve sükûta dâvet ediyordum. Çendan bu dâvette mâzûrum, belki mecburum. Çünkü, bugün dört saat mütemâdiyen kâtibi bekledim ki, bir mektûb yazacağım, olmadı. Tâ ben yirmi dakikadaki mesâfeye gittim. Bağ suyu başında bularak uykusuz yorgun buldum. Onu aldattım, az bir işim var dedim. Hâlbuki on dakika zannedip iki saat zarûrî yazılar yazdırdım. Zâten kafam da yorgun ve istirahate muhtaçtır. Fakat Re'fet gibi bir müştâkı susturmanın cezası olarak bir tokat yedim. Senin bu hafta edeceğin kolay, latîf suâline bedel, Senirkentli arkadaşlarımız müz'ic, Eski Said’in kuvve‑i hâfızasına havâle edilecek acîb suâlleri sordular. Dedim kendi nefsime “Müstehak oldu, sen Re'fet’i dinlemedin, işte bunları dinle!” Hâlbuki onlara cevab vermek lâzım geliyor; çünkü onlara böyle mes'elelerde dinsizler ilişiyorlar. Mecburî gayet muhtasar ve nâkıs ve kısa cevab yazdım. Fakat yine Re'fet’in hatırı için yazdım.
475
O cevabı, bundan evvel dört suâle cevab ve “muğayyebât‑ı hamse”ye dair Sabri Efendi ve Hâfız Ali’nin suâllerine dair kısa cevabı Husrev ile beraber okuyunuz. Münâsib görürseniz üçü birden ya Onaltıncı Lem'a veya yazılmayan Ondördüncü Mektûb makamına kàim edilsin.
Hem yanlış var ise tashih edersiniz. Çünkü, cevabların aslı sünûhât olmakla beraber tafsilâtında fikrim karışarak yanlış edebilir. Hâfız Ahmed Efendi Ondokuzuncu Mektûb’u yazacaktı, acaba başladı mı? Ona çok selâm ediyorum. Yazı hizmeti ehemmiyetlidir, kaç cihette ibâdettir. Senin mübârek hânenizdeki masûmlara duâ ediyorum. Ve ma'lûm ders arkadaşlarına çok selâm ediyorum. Keçeci Şeyh Mustafa Efendi bazı risaleleri yazıyordu. İnşâallâh böyle kudsî hizmete öyle mübârek zâtlar iştirâk ederler. Ona da bilhassa selâm ediyorum ve duâsını istiyorum. Hacı İbrahim Efendi ve Bedreddin’i, Re'fet’i tahattur ettikçe ekseriyetle onları hatırlıyorum. Onlara da bilhassa selâm ediyorum.
Kardeşiniz Said Nursî
476
273. İki Ramazan içinde bir kefaret kâfidir, müteaddit vakıalara bir kefaret kifayet eder; çünkü tedahül var
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık, Müdakkik Kardeşim Re'fet Bey!
Sorduğun suâle en kolay ve ruhsatlı cevab senin cevabındır. Mültekâ Şerhi “Dâmad”ın ve Merâku'l‑Felâh, ikisi demişler: İki Ramazan için bir keffâret kâfîdir. Müteaddid vâkıalara bir keffâret kifâyet eder, çünkü tedâhül vardır ve هُوَ الصَّح۪يحُ demişler.
Hakikat nokta‑i nazarında bu mes'elede azîmet var, ruhsat var. Azîmet hâli, kuvveti müsâid ise her Ramazan için ayrı bir keffâret var. Fakat ruhsat ciheti, tedâhül sırrına binâen müteaddid Ramazan için bir keffâret farz, ayrı ayrı keffâret müstehab derecesinde kalır. Bu keffârete mânâ‑yı ukubetle mânâ‑yı ibâdet ikisi dahi münderic olduğu için, hem kerhen icbar edilmeyecek, hem tedâhül eder.
Azîz kardeşim, Fıkhu'l‑ekber olan esâsât‑ı îmâniye ile meşgul olduğumuz için nakle ve ehl‑i ictihâdın medârikine ve meâhizine bakan dekàik‑ı mesâil-i fer'iyeye zihnim şimdilik ciddi müteveccih olamıyor. Zâten yanımda da kitaplar olmadığı gibi, vaktim de yoktur ki müracaat edeyim. Hem Ulemâ‑i İslâm o kadar tedkîkàt‑ı sâibe yapmışlar ki, fürûâta dair tedkîkàt‑ı amîkaya ihtiyaçları kalmamış. Eğer hakîki ihtiyaç hissetseydim, böyle fürûâta dair müçtehidînin derin me'hazlerine gidip bazı beyânâtta bulunacaktım. Belki de daha o nev'i hakàika meşguliyet zamanları gelmemiş, her ne ise… Size bu defa Sûre‑i Feth’in âhirine ait ve onun münâsebetiyle
477
﴿اُولٰٓئِكَ مَعَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيّ۪نَ وَالصِّدّ۪يق۪ينَ وَالشُّهَدَٓاءِ وَالصَّالِح۪ينَ﴾
âyetine dair beyânâtı ve Minhâc‑ı Sünnet nâmındaki Lem'ada ﴿اِلَّا الْمَوَدَّةَ فِي الْقُرْبٰى﴾ sırrına dair muhâkemâtı nasıl buluyorsunuz? Kardeşin Husrev ile sen, Şeyh‑i Geylânî’nin kerâmât‑ı gaybiyesinin bütün parçalarıyla bir nüsha yazıp Hulûsi Bey’e gönderseniz iyi olur. Âsım Bey’e de onlar bütün gitmelidir. Başta (Gavs‑ı A'zam’ın tâbiriyle) Bekir Bey (bizim tâbirimizle) Bekir Ağa, Ahmed Husrev, Lütfi, Rüşdü, Hâfız Ahmed, kayınpederin Hacı İbrahim Bey ve Sezâi Bey olarak umum kardeşlerinize selâm, duâ ediyorum. Ve mübârek ve bahtiyar Bedreddin’in başından öperim. O, Kur'ânı okudukça bana duâ etsin. Öyle masûmun duâsı inşâallâh hakkımızda makbûldür. Onun vâlidesi olan âhiret hemşireme ayrıca duâ ediyorum. Bedreddin gibi bir evlâd sâhibesi olduğundan tebrike şâyândır. Bedreddin’in okuduğu herbir harf‑i Kur'ânın, on sevâbdan tut tâ bine kadar uhrevî meyveleri vardır. Hem vâlidesinin defter‑i a'mâline, hem hoca ve üstadının defter‑i a'mâline dahi o sevâblar kaydolunur.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Kardeşiniz Said Nursî
478
274. Hüsrev, Üstadının kendi hakkında hiddetini zannedip, bir meseleye dair, müteessiren yazdığı mektubundan bir fıkradır
Husrev, Üstadının kendi hakkında hiddetini zannedip, bir mes'eleye dair, müteessiren yazdığı mektûbundan bir fıkradır
Sevgili ve Kıymetdâr Üstadım!
Mektûbunuzun mütâlaasından mütevellid teessürâtım arasında, kalbime çok havâtır hutûr ediyordu. Her tarafı ve her hâli kusur ve ayıbla dolu talebeniz, sevgili Üstadının ayaklarının altına varlığını sermişti. Belki her gün, bu şiddetten daha büyük bir şiddetle muâmele görse ve hattâ Üstadı uğrunda, yüzbin hayatı olsa hepsini bile vermeye bilâ‑tereddüd hazır olduğunu, sûrî değil, kalbî bir itirafla müheyyâdır.
Mücrim talebeniz senelerden beri Hàlık’ından bir hâmî istiyordu. Baştan aşağıya kadar siyahlıklarla dolu olan defter‑i a'mâlim tedkik edilse, bu hususta ne kadar tazarru ve niyâzım vardır ve ne kadar gözyaşlarım bulunacaktır. Kur'ânî hizmet uğrunda, arzın sekenesi kadar hayatım olsa, herbirisini fedâ etmeyi, ne büyük saâdet ve şeref kabûl etmişim.
Ey sevgili Üstadım! Ey kıymetdâr Hocam! Ey senelerden beri aradığım muhterem mürşidim! Ey azîz dellâl‑ı Kur'ân!
Izdırâblarımın sürûra inkılâb etmekte olduğunu hissediyorum. Uzakta olanın kusuru görülmez, tokat yakında olana vurulur. Kalbim bu cümlelere “Hâzâ min fadli Rabbî” diyor. Fakat dimağımdan silinmeyen bir şey varsa, o da azîz Üstadımın elemlerine iştirâk etmek idi.
Muhterem mürşidim!
Kimin haddi var ki, risalelerin birisine el uzatsın veyâhut bir sahifesine dil uzatsın veyâhut bir cümlesini tenkid etsin veyâhut bir kelimesine, hattâ bir harfine ve belki bir noktasına i'tirâzda bulunsun. Bilâ‑istisna her ferd istihsân ederken, böyle bir şey yapmak için, bu cür'eti kimden alayım…
479
Yok, sevgili Üstadım müsterih olunuz. Senelerden beri çekmekte olduğunuz, kal'a‑bend cezasından pek şedîd azâbınıza, bir başka ve mühim elem katılmasına tarafdâr olanlara bir parça meyletmek şöyle dursun, belki bu hâlin şiddetle ve belki fedâisi olarak aleyhte olduğuma, vicdânımın tasdiki kâfî bir şâhiddir.
Ahmed Husrev
275. Daha binler ihsan‑ı İlâhî ve rahmet-i Sübhanî olsa, yazılsa, ihtiyaç görünüyor
Hâfız Ali’nin bir fıkrasıdır
Azîz Üstad!
Bu asrın sisli, semli revâcı (şecere‑i kâinâtın meyvesi olan insanın nüvede, lübb, kışır gayelerini) zâil ve fânîye, zillet ve gurura, âfil firâka, zâhir bâtıla, atâlet ademe, hevâ vehme, hırs ve hayvaniyete, câmid ve abesiyete, başıbozukluk ve hiçliğe sevk ile, o meyvenin kısm‑ı a'zamının ölüp ekallin de ölmek ve tefessühü ânında, mezkûr şecerenin merkez üzerine karîb, Isparta dalına ta'lik edilen, Hakîm‑i Mutlak’ın etemm, ekmel şifâhânesi olan Kur'ân’dan nebeân eden Tiryâk, “Notalar” tesmiyesi ile, her Notanın binler harfler damlaları ile imdâda yetişerek, küre‑i arz bahçesini iskà ve binler meyvelere hayat bahşeden ve bu yüzden menba'ı gibi, kıyâmete kadar hàrika bir kerâmet ve taklid edilmez bir tuğrâ ile çağlayacak olan eser‑i mübâreki, elhamdülillâh istinsah ettim.
480
Evet Üstadım! Nasıl ki, ﴿وَمِنْ اٰيَاتِه۪ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْ﴾ âyet‑i kerîmesinin binler mâsadaklarından bir mâsadakı olan nev'‑i insanın herbir ferdine sîmâ, ses, etvâr, ahlâk gibi daha çok latîfeler ve cihâzât mevcûd iken, birbirine benzemeyip, herbir şahıs bir âlem olarak, Vâhid‑i Ehad-i Samed’in malı ve masnû'u ve muvazzaf memuru olduğunu, bilmecbûriye şuûru olana kabûl ettiriyor.
Öyle de Kur'ân‑ı Hakîm’in hayatdâr semeresi olan Sözler ve Mektûbatü'n‑Nur’un herbir parçası, kendi âleminde nihâyetsiz kudreti gösteren ve her mebhasları ile binler âlemler içinde bir âlem olan âlem‑i şühûdun tılsım‑ı acîbini tam keşf ve hall ile, her risale bir muammânın miftâhı ve hayatdâr ervâhı hükmündedir.
Bundan böyle, daha binler ihsân‑ı İlâhî ve rahmet‑i Sübhânî olsa yazılsa, ihtiyaç görünüyor ve yerleri boş karanlık bir âlem gibi, o şems‑i hakikat güneşinin şuâlarını bekliyorlar. Dilerim Cenâb‑ı Hak’tan, böyle anûd bir zamanda (böyle Asâ‑yı Mûsa misillû) çok cihetlerle hàrika, fütûhâta sebeb olan ve inşâallâh bundan böyle olacak olan Resâilü'n‑Nuru teksir buyursun. Âmîn, âmîn, âmîn…
Kusurlu talebeniz Ali (R.H.)
481
276. Benim ihtiyacım olmadığından ve kaideme muhalif olduğundan, kabul edemedim
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Rüşdü’nün gönderdiği otuz liradan yirmiyedisini posta ile size gönderdim. Siz ona gönderirsiniz. Ona da öyle yazdım. Benim ihtiyacım olmadığından ve kaideme muhâlif olduğundan kabûl edemedim. Yalnız onun hayırlı niyeti için ehemmiyetli hayırlara sarfedilmek sûretiyle onun hesabına otuzdan üç banknot aldım. Sizlere ve sizinle alâkadar olanlara pek çok selâm ve duâ ediyorum.
Kardeşiniz Said Nursî
277. Isparta’ya nakl‑i mekân, hem tulûat-ı kalbiyeye, hem sizinle muhabereye bir derece fütur verdi
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ