Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
447

254. İki sene evvel mabeynimizde hararetli bir uhuvvet başladı. Sonra bazı arızalarla ileri gitmedi. Müjde, şimdi ileri gidiyor

بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık, Ciddi, Samîmî Âhiret Kardeşim ve Hizmet‑i Kur'âniye’de Çalışkan Bir Arkadaşım Re'fet Bey!
Mektûbunuz beni mesrûr etti. Biliniz ki, iki sene evvel mâbeynimizde harâretli bir uhuvvet başladı. Sonra bazı ârızalarla ileri gitmedi. Müjde, şimdi ileri gidiyor. Çünkü Husrev bana yazdığı mektûbunda, senden çok memnun olduğunu, Barla’dan döndükten sonra seni istediğim tarzda bana gösteriyor.
Demek tam onunla ittihâd ve teşrîk‑i mesâî ediyorsun. Elinden geldiği kadar onunla münâsebeti kuvvetleştir. Hem herbir hàs talebenin mühim bir vazifesi, bir çocuğa Kur'ân öğretmek olduğundan sen bu vazifeyi yapmağa başladın. Sen birinci talebelerden olduğundan inşâallâh senin çocuğun da birincilerden olacaktır. Mâdem çocuk benim de evlâd‑ı maneviyemdir; ona verdiğin ders, yarısı senin nâmına ise yarısı da benim hesabıma olmalıdır.
Senin rüyan ise çok mübârektir. Tâbiri pek zâhirdir. Isparta bir câmidir. Husrev, Re'fet, Lütfi, Rüşdü gibi zâtların samîmî mütesânid hey'etin şahs‑ı manevîsi sana Said sûretinde gösterilmiş. Risaleler ile verdiğiniz ders ise, va'z u nasihat sûretinde gösterilmiş. Sen namazı kılmadığınızdan geç kalıp acele ederek derse yetişmek tâbiri; Sözler’in neşri haricinde bazı vezâif‑i diniye, hem bir parça tenbellik, sizi birincilik hakkın olan birinci derste ikinci derecede kaldığınıza işâret edip, seni îkaz ediyor.
448
Her ne ise Ben senden şimdi çok memnunum ve oradaki kardeşlerim dahi senden çok memnundurlar. Cenâb‑ı Hak bizi ve sizi tarîk‑ı hakta, Hizmet‑i Kur'âniye’de sebat ve metâneti versin, âmîn Kayınpederiniz Hacı İbrahim Efendi’ye çok selâm ile Bedreddin’e ve hemşireme çok duâ ediyorum.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Kardeşiniz Said Nursî

255. Müşkülât çoğaldıkça, ehl‑i himmet fütur değil, gayret ve sebatını ziyadeleştirir

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık, Gayyûr Kardeşim!
Süleyman Efendi’den anladım ki, bazı hususî müşkülâta ma'rûz oluyorsun. Sizin gibi metîn insanlara sabır tavsiyesi zâiddir. Hizmetin kudsiyeti ve o hizmetteki zevk ve gayretindeki şevk, o acı hususî müşkülâta karşı gelir ve galebe eder tahmin ediyorum. Mümkün olduğu kadar aldırmamalısın. Kıymetdâr, kusursuz bir malın dükkâncısı, müşterilere yalvarmaya muhtaç değil. Müşterinin aklı varsa o yalvarsın. خَيْرُ الْاُمُورِ اَحْمَزُهَا sırrınca azîm hayırların müşkülâtı çok oluyor. Müşkülât çoğaldıkça ehl‑i himmet fütûr değil, gayret ve sebatını ziyâdeleştirir. İnşâallâh siz de öyle metîn ve sebatkârlardansınız.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Kardeşiniz Said Nursî
449

256. Siz beni bulduğunuzdan bir şükretseniz, ben sizi bulduğuma bin şükrediyorum

بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık Kardeşim Re'fet Bey!
Mâşâallâh, şimdi siz ümîd ettiğim tarzda risaleleri takib ediyorsunuz ve yazıyorsunuz. Senin gibilerin az sa'yi dahi çok hükmündedir. Çünkü çoklar size i'timâd edip sizi taklid eder. Sizin gibi ciddi kardeşleri bu gurbet memleketinde bulduğumdan burası benim için hakîki bir vatan hükmüne geçti, hakîki vatanımı unutturdu. Yazılan eserlerin yüksekliği, me'haz ve mâden‑i kudsîleri olan Kur'ân’dan sonra sizler gibi muhâtabların ciddi iştiyakları ve tam tefehhümleridir. Siz beni bulduğunuzdan bir şükretseniz, ben sizi bulduğumdan dolayı bin şükrediyorum.
Mektûbunda İsm‑i a'zamı suâl ediyorsun. İsm‑i a'zam gizlidir. Ömürde ecel, Ramazan’da Leyle‑i Kadir gibi, esmâda ism‑i a'zamın istitarı mühim hikmeti var. Kendi nokta‑i nazarımda hakîki ism‑i a'zam gizlidir, hàvâssa bildirilir. Fakat her ismin de a'zamî bir mertebesi var ki, o mertebe ism‑i a'zam hükmüne geçiyor. Evliyâların ism‑i a'zamı ayrı ayrı bulması bu sırdandır. Hazret‑i Ali’nin (R.A.) Ercûze nâmında bir kasidesi, Mecmuatü'l‑Ahzâb’da var. İsm‑i A'zamı altı isimde zikrediyor. İmâm‑ı Gazâlî onu Cünnetü'l‑Esmâ nâmındaki risalesinde, Hazret‑i Ali’nin zikrettiği ve ism‑i a'zamın muhîti olan o esmâ‑i sitteyi şerh ve hàssalarını beyân etmiştir. O altı isim de فَرْدٌ ، حَيٌّ ، قَيُّومٌ ، حَكَمٌ ، عَدْلٌ ، قُدُّوسٌ’dür.
450
Kerâmet‑i gaybiyenin ikinci parçasını tashih ederek bir parça daha ilâve ettik, gönderdim.
Bedreddin’in sür'atle ileri gitmesi, Kur'ân‑ı Hakîm’in feyz‑i kerâmetindendir. Cenâb‑ı Hak muvaffak etsin.
Hacı İbrahim Efendi’ye bilhassa selâm ediyorum. Lütfi, Rüşdü, Hâfız Ahmed, Sezâi Efendilere selâm ediyoruz. Âhiret hemşireme de duâ ediyorum. Senin bu defaki mektûbun bir parçası Mektûbat içine dercedildi.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Kardeşiniz Said Nursî

257. Bu defa istinsah ettiğiniz risaleler çok güzel olmuştur. Re’fet tenbel değildir ispat ettiler

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık Kardeşim ve Hizmet‑i Kur'âniye’de Hakikatli Bir Arkadaşım Re'fet Bey!
451
Bu defa istinsah ettiğiniz risaleler çok güzel olmuştur. Senin gayret ve samîmiyet ve ciddiyetini bana gösterdiler ve Re'fet tenbel değildir, isbât ettiler. Onları tashih edip göndermiştim. Sonra işittim ki, getiren adam İslâmköyü’nde bırakmış. Otuzbirinci Mektûb’un Üçüncü, Dördüncü Lem'aları’nı yazmağa vakit bulamadım. Korkuyorum ki, onların da ﴿اِذَا جَٓاءَ نَصْرُ اللّٰهِsırrı gibi mevsimi geçerek sonra güzel yazılmamış olsun. İnşâallâh sizlerin iştiyakı beni çalıştıracak. Fakat bu şühûr‑u selâse çok kıymetdârdır. Leyle‑i Kadr’in sırrıyla seksen sene bir ömrü kazandıracak bir vakitte, en iyi, en efdal şeylerle meşgul olmak lâzım geliyor. İnşâallâh Kur'ân’a ait mesâille iştigâl, bir nev'i manevî mütefekkirâne Kur'ân okumak hükmündedir. Hem ibâdet, hem ilim, hem mârifet, hem tefekkür, hem kırâat‑ı Kur'ân mânâları, risalelerin istinsah ve mütâlaalarında vardır i'tikàdındayız. Zâten bu ciheti siz takdir etmişsiniz.
Mu'cizât‑ı Ahmediye’yi sizin için yazdırdım, tekmîl oldu. Fakat başka bir nüsha ona göre yazdırmak lâzım olduğu için muvakkaten burada kalacak. Senin mektûbunda Hâfız Sezâi bizimle ciddi alâkadar olduğunu gösteriyor. Ben bir zaman idi, Ağruslu Zekâi gibi samîmî, harâretli Isparta’da yeni bir kardeşimiz bulunacak, vicdânen hissediyordum. İnşâallâh bu Sezâi, o olacak. Ben onu işittiğim vakit hissettiğim şahıs tevehhüm ettim. Eğer tasavvurum gibi ise zâten iyi, olmasa öyle olmağa çalışsın. Eğer, Zekâi nasıl adamdır merak ederse, Yirmiyedinci Mektûb’un fıkralarında Zekâi’nin mâhiyetini ve ne derece samîmî olduğunu gösterir fıkraları var, baksın.
Kayınpederin Hacı İbrahim Efendi’ye çok selâm ediyorum. O zâtı ciddi bir âhiret kardeşi telâkki etmişim. İnşâallâh senin bu yeni gayret ve sa'yinden o da hissedardır.
Bedreddin’in küçüklüğüyle beraber büyük talebeler dâiresine dâhil etmişim. O, küçüklerin büyüğüdür. Ve inşâallâh Cenâb‑ı Hak onun emsâlini çoğaltsın. Bedreddin’in vâlidesine duâ ediyorum. Elbette Bedreddin’in hüsn‑ü terbiyesinde en mühim hisse onundur. Çünkü, onun en birinci üstadı odur.
Bekir Ağa, Lütfi Efendi, Hâfız Ahmed, Sezâi gibi kardeşlere selâm ediyorum.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Kardeşiniz Said Nursî
452

258. O hatta ihtiyacımı sizin gibi kalem kahramanlarının muavenetleri temin ediyor

بِاسْمِ مَنْ تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهِنَّ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık Kardeşim!
Evvelâ: Bu yeni hâdisenin mâhiyetini merak etmişsiniz, oraya gelen iki uzun mektûb mâhiyetini gösteriyor.
﴿وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ مَنَعَ مَسَاجِدَ اللّٰهِ اَنْ يُذْكَرَ ف۪يهَا اسْمُهُ âyeti o hâdiseye sebebiyet verenlerin başına sâika gibi iniyor ve inecek. Fakat biz acûlüz. Herşeyin bir vakt‑i muayyenesi var.
﴿فَضُرِبَ بَيْنَهُمْ بِسُورٍ لَهُ بَابٌ بَاطِنُهُ ف۪يهِ الرَّحْمَةُ وَظَاهِرُهُ مِنْ قِبَلِهِ الْعَذَابُ
âyetine mâsadak olarak bu hâdise bize karşı vech‑i merhametle bakıyor. Mülhidlere karşı olan vecih, azâb ve kahr ile nazar ediyor. Her ne ise Cennet ucuz olmadığı gibi Cehennem de lüzumsuz değildir.
Sâniyen: Bedreddin’i burada dinlemek arzu ediyordum, vakit müsâade etmedi. Ben ma'nen orada hayâlen dinliyorum. İnşâallâh evlâdlık mertebesinden talebelik mertebesine gidiyor.
Sâlisen: Benim kendi hattımla mektûb istiyorsun. Bir dudaksız adama, Lambayı üfle söndür.” demişler. Demiş, En zahmetli işi bana gösteriyorsunuz, yapmayacağım.”
Belî, Cenâb‑ı Hak bana hüsn‑ü hat vermemiş. Hem bir satır yazmak bana büyük bir gibi usanç veriyor. Eskiden beri diyordum: Yâ Rabbî! Ben o kadar muhtaç iken ve nazmı severken bu iki ni'met bana verilmedi.” diye teşekkî değil, tefekkür ediyordum. Sonra bana kat'î tebeyyün etti ki, şiir ve hat bana verilmemekte büyük bir ihsân imiş.
453
Hem o hatta ihtiyacımı sizin gibi kalem kahramanlarının muâvenetleri te'min ediyor. Hat bilse idim, hatta i'timâd edip, mesâil rûhta kararlayarak nakşedilmeyecekti. Eskiden hangi ilme başladım, hattım olmadığı için rûhuma yazardım. Fevkalâde bir meleke ihsân edildi.
Şiir ise çendan kıymetdâr, şirin bir vâsıta‑i ifâdedir. Fakat şiirde hayâl hükmettiği için hakikate karışır, hakikatlerin sûretini değiştirir. Bazen hakikat birbirine geçer. Hàlis, hak ve mahz‑ı hakikat olan Kur'ân‑ı Hakîm’in hizmetinde istikbâlde bulunacağımız mukadder olduğundan, kader‑i İlâhî bir inâyet olarak bize şiir kapısını açmadı. ﴿وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ sırrı buna bakar.
İşte kendi hattıma mukâbil, sana iki nükte söyledim. İnşâallâh başka bir vakit senin hatırın için büyük zahmet çekip birkaç satır yazacağım. Gâlib Bey’in iki eli var; sağ elini bana vermiş, benim hesabıma yazıyor, sol eli de kendine kalmış. Bu mektûb o iki el ile yazılmıştır. Hazır Mes'ûd, Gâlib ve Süleyman Efendiler, Mustafa Çavuş, Abdullâh Çavuş selâm ediyorlar. Ben de başta Husrev, Bekir Bey umum kardeşlerimize selâm ediyorum. Bilhassa kayınpederiniz Hacı İbrahim Bey’e ve muhtereme hemşireme ve mübârek Bedreddin’e çok duâ ediyorum.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Kardeşiniz Said Nursî
454

259. Şimdi mevsim değişmiş; huruftan ziyade, hakaika ihtiyaç var

Azîz, Sıddık, Müdakkik Âhiret Kardeşim, Hizmet‑i Kur'âniye’de Arkadaşım!
Evvelâ: Mektûbunuzda, benim her mektûbumun başında ﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ yazılmasının hikmetini soruyorsunuz. Bunun hikmeti şudur ki:
Kur'ân‑ı Hakîm’in hazâin‑i kudsiyesine bana açılan en birinci kapı, o olduğudur. En evvel hakàik‑ı àliye-i Kur'âniye’den şu âyetin hakikati bana zâhir olmuş ve ekser risalelerde o hakikat sereyân etmiştir.
Hem bir hikmeti şudur ki; i'timâd ettiğim mühim üstadlarımın, mektûblarının başlarında isti'mâl etmeleridir.
Hem mektûbunuzda yedi kebâiri soruyorsunuz. Kebâir çoktur, fakat ekberü'l‑kebâir ve mûbikât‑ı seb'a tâbir edilen günahlar yedidir: Katl, zinâ, şarab, ukûk‑u vâlideyn (yani kat'‑ı sıla-i rahim), kumar, yalancı şehâdetlik, dine zarar verecek bid'alara tarafdâr olmaktır.
Sâniyen: Bu yaz mevsiminde hakàik‑ı Kur'âniyeye nisbeten meyveler hükmünde tevâfukâta dair hurûfât‑ı Kur'âniyenin nüktelerini beyân ediyorduk. Şimdi mevsim değişmiş, hurûftan ziyâde hakàika ihtiyaç vardır. Gelecek yaza kadar muvakkaten o kapıyı ihtiyarımızla çalmayacağız. Fakat o hurûfa ait beyânât ne derece hak olduğunu Mevlâna Câmî’nin Dîvân’ıyla kardeşlerimle tefe'ül ettik. Dedik: Câmî! Bu hurûfât‑ı Kur'âniyeye dair beyân ettiğimiz nüktelere ne dersin?” Bir Fâtiha okuyup falı açtık. İşte başta fal şu geldi:
455
جَامِى اَزْ خَطِّ خُوشَشْ پَاكْ مَكُنْ لَوْحِ ضَمِيرْ
كِينْ نَه حَرْفِيسْتْ كِه اَزْ صَفْحَهٴِ اِدْرَاكْ رَوَدْ
Yani, Bu hurûf öyle harf değildir ki, akıl ve idrak sahifesinden gitsin. Öyle kudsî harf, öyle güzel şirin hat dâima kalbimin sahifelerinde yazılmalı, silinmemeli.” Acîbdir ki, bütün Dîvân’ında bu fala benzer meâlde yazı göremedik. Demek bu fal, Hazret‑i Câmî’nin kerâmetinden bir nebze oldu.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Kardeşiniz Said

260. Mu'cizat‑ı Ahmediye Risalesi ile Mu'cizat-ı Kur’âniye Risalesinin tevafuklu olarak çoğaltılması

Mu'cizât‑ı Ahmediye’yi (A.S.M.) sana güzel ve tevâfuklu bir tarzda yazdırdım. Husrev kerâmetli kalemiyle bana yazdığı gayet kıymetdâr bir nüshayı aynen ve tam tamına muvâfık gelmek şartıyla size yazdırıldı, yakında göndereceğim. Yanınızda yeni yazılan İ'câz‑ı Kur'âniye gibi bana bir nüsha lâzımdır. Fakat Hâfız’ın kalemi oradaki mevcûd tevâfuku tamamen muhâfaza edememiş. Tevâfukçu Husrev’in taht‑ı nezâretinde mâbeyninizde taksim edip bana yâdigâr bir İ'câz‑ı Kur'ânî’yi müştereken yazsanız çok iyi olur.
456

261. Bu Kur’ânî risaleler, sair risaleler gibi tefekküh nev’inden değil ki usanç versin; belki tegaddîdir

(14 Şevvâl 1352, Kânun‑u Sânî 1934) ()
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık, Müdakkik Âhiret Kardeşim ve Mütefekkir ve Hakikatli Arkadaşım Re'fet Bey!
Evvelâ: Mektûbunuzda Risale‑i Nurun mîzanlarını her okudukça daha ziyâde istifade ettiğinizi yazıyorsunuz. Evet kardaşım, o risaleler Kur'ân’dan alındığı için kût ve gıdâ hükmündedir.
Her gün ihtiyaç, gıdâya hissedildiği gibi, her vakit bu gıdâ‑yı rûhâniye ihtiyaç hissedilir. Senin gibi rûhu inkişaf edip, kalbi intibâha gelen zâtlar okumaktan usanmaz. Bu Kur'ânî risaleler, sâir risaleler gibi tefekküh nev'inden değil ki, usanç versin; belki teğaddîdir.
Sâniyen: Gavs‑ı A'zam gibi, memâttan sonra hayat‑ı Hızırîye yakın bir nev'i hayata mazhar olan evliyâlar vardır. Gavs’ın hususî ism‑i a'zamı Hayy olduğu sırrıyla, sâir ehl‑i kubûrdan fazla hayata mazhar olduğu gibi, gayet meşhûr Mâruf‑i Kerhî denilen bir kutb‑u a'zam ve Şeyh Hayatü'l‑Harrânî denilen bir kutb‑u azîm Hazret‑i Gavs’tan sonra memâtları hayatları gibidir. Beyne'l‑evliyâ meşhûr olmuştur.
457
Sâlisen: Tenekeci Mehmed Efendi’nin hıfz‑ı Kur'ân’a çalışmak niyeti çok mübârektir. Cenâb‑ı Hak onu muvaffak etsin. Elimizden geldiği kadar duâ ile yardım edeceğiz. Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın herbir harfinin ekalli on hasene olmakla beraber, tekerrür ettikçe ve mübârek vakitlere rastgeldikçe ve melek ve sâir zîşuûr rûhâniler kırâatini dinledikçe herbir harfi öyle bir çekirdek olur ki, hasenât cihetinden öyle bir manevî sünbül teşekkül eder ki; o sünbülün dâneleri, tekellüm vaktinde ağızdan çıkan bir kelimenin, havanın dalgalarının âyinelerinde temessül eden milyonlarca o kelime gibi kelimelerin adedine belki müsâvî gelir. Böyle herbir harfi bir hazine‑i ebediyenin bir anahtarı olabilir bir kudsî kelâmı kalbinde yazmak, ne kadar mukaddes bir hizmet olduğu âşikârdır. İnşâallâh Bedreddin çoklara bir hüsn‑ü misâl olacaktır, daha çoklarını hıfz‑ı Kur'ân’a sevk edecektir.
Başta Bedreddin, kayınpederin Hacı İbrahim ve âhiret hemşirem olarak ihvânınızın bayramını tebrik ve selâm ve duâ ediyorum. Babacan orada ise ona çok selâm ediyorum.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Kardeşiniz Said Nursî

262. Bu âhirzaman çok çalkalanıyor, bu fitne‑i âhirzamanın acip şeyler doğuracağını ihsas ediyor

(5 Şubat 1934)
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
458
Azîz, Sıddık, Müdakkik, Müştâk Kardeşim Re'fet Bey!
Sen benimle ne kadar konuşmayı arzu ediyorsan belki ondan ziyâde ben arzu ediyorum. Fakat maatteessüf müteaddid esbâb tahtında sıkıntılı bir vaziyetteyim. Hattâ bir‑iki saatte bulduğum bir fırsat, yedi‑sekiz mektûbu yazmaya çalışıyorum. Ara sıra benim yanıma gelen Gâlib dahi men'edildi. Yalnız bîçâre Şamlı kaldı, o da her vakit gelemiyor.
Hem bu yılanları yaralandırıp bize canavarcasına saldırıyorlar. Her fırsattan sıkıntı vermeye çalışıyorlar. Zâten ben meb'ûslardan hayır beklemiyordum. Bunlara iliştiler, kaldırmadılar, bütün bütün düşman ettiler. İşte maatteessüf bunlar dünyayı hâtırıma getirdikleri için tulûât‑ı kalbiye tevakkuf ediyor. Başlarını yesin, bu ehl‑i dünyanın dünyasını düşünmek bana zehir oluyor. Ben dünyanıza karışmıyorum, buna mukâbil o pis dünyanızı bana düşündürmeyiniz dediğim hâlde olamıyor. Ben de Cenâb‑ı Hakk’a niyâz ettim ki, bana kuvvetli bir sabır, bir tecrid‑i zihin ihsân etsin ki düşünmeyeyim. Lillâhi'l‑Hamd kalbime bu esâs geldi ki: Bu Hizmet‑i Kur'âniye’de başa ne gelirse gelsin, hattâ her günde birer başım olsa da kesilse, yine o hizmetin kudsiyetindeki lezzet‑i rûhâniye mukâbil geliyor ve kâfîdir.” diye kemâl‑i teslîm ile kazâya rızâ, kadere teslîm ve Cenâb‑ı Hakk’a tefvîz‑i umûr düsturunu rehber ittihàz ettim.
Nuh’a yazdığım gibi size de diyorum ki: Eskide bir zât, haksız bir mesleği hak zannederek ondan aldığı bir muhabbet ile diri iken derisinin soyulduğuna tahammül ederek kahramanâne bir tavır gösterdiği gibi, acaba ayn‑ı hak ve mahz‑ı hakikat ve bütün envâr‑ı hakàikın menba' ve mâdeni olan hakikat‑i Kur'âniyeye hizmetimizdeki kudsî lezzet, bu mülhidlerin muvakkat, ehemmiyetsiz iz'açlarına ve kalbimizde açtıkları yaralara tiryâk ve merhem olamaz ? Elbette olur ve olmuş ve oluyor.
459
Sâniyen: Yemen imâmı olan Zeydîler Seyyidi hakkındaki suâliniz hakikaten ehemmiyetli ve yümünlüdür. Fakat meymenetsiz bir zamana rastgeldi. Hem zihnim kapalı hem hâl müsâid değil, hem ve hem Yalnız bu kadar var ki, meşhûr İmâm‑ı Zeyd Sâdât‑ı Azîmeden ve Eimme‑i Âl-i Beyt’tendir. Ve müfrit Şîaları reddeden ve اِذْهَبُوا اَنْتُمُ الرَّوَافِضُ deyip Hazret‑i Ebû Bekir ve Hazret‑i Ömer’den teberrîyi kabûl etmeyen ve o iki halife‑i zîşanı hürmet edip kabûl eden bir zâttır. Onun etbâ'ları, Şîaların en mu'tedili ve en sünnîsidir. Bunlar hem ehl‑i insaf ve hem çabuk hakkı kabûl eder bir tâifedir. İnşâallâh Vehhâbîlerin tahribâtını tamire sebeb oldukları gibi Ehl‑i Sünnet ve Cemâatten, Zeydîlerin inhirafları dahi istikamet kesb edip, Ehl‑i Sünnete iltihak edip imtizaç edecekler. Bu âhirzaman çok çalkalanıyor, bu fitne‑i âhirzaman acîb şeyler doğuracağını ihsâs ediyor.
Risalelerle alâkadar arkadaşlara selâm ve Bedreddin ve hemşireme ve Hacı İbrahim’e duâ ediyorum.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Kardeşiniz Said Nursî

263. Bir şeyi çok muhtelif eşyaya çevirmek ve birçok muhtelif eşyayı da bir tek şey yapmak, ancak Hâlık‑ı Külli Şey’e mahsustur

(15 Şubat 1934)
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
460
Azîz, Sıddık, Dikkatli Kardeşim Re'fet Bey!
Evvelâ: Onuncu Söz’ün Birinci İşâreti’nin âhirinde, Evet, bir şeyden herşeyi yapmak ve herşeyi bir tek şey yapmak herşeyin Hàlık’ına hàs bir iştir.” Şu cümle hem Yirmiikinci Söz’ün lem'alarında, hem Otuzüçüncü Mektûb’un pencerelerinde, hem Yirminci Mektûb’un onbir kelimelerinde izâh ve isbât edilmiştir. Buradaki külliyet nisbî ve örfîdir. Bir şeyden herşeyi yapmak”taki murad, bütün dünyanın mevcûdâtını bir şeyden yapmak ve icâd etmek değildir. Belki ondaki murad; bir şeyden yani bir katre sudan, bir insanın, bir hayvanın herşeyini, her eczâsını, herbir cihâzâtını halkediyor ve bir şey olan topraktan nebâtât ve hayvanatın herbir şeylerini ondan halkeder demektir. Hem herşeyi bir tek şey yapmak cümlesindeki külliyet mukayyeddir, nisbîdir. Yani insanın yediği her nev' taamdan o insanda basit bir cild ve bir kan ve bir et ve hâkezâ
Elhâsıl, bu külliyetten maksad odur ki; bir şeyi çok muhtelif eşyaya çevirmek ve birçok muhtelif eşyayı da bir tek şey yapmak, ancak Hàlık‑ı Külli Şey’e mahsûstur.
Sâniyen: Minhâcü's‑Sünne’yi kendi hattınla yazdığına çok memnun oldum. Senin kalemin merhum Abdurrahman’ın kalemi gibi bana şirin geliyor.
Sâlisen: Tenekeci Mehmed Efendi’nin hıfza başlaması mübârektir. Allah muvaffak etsin. Biz ona duâ ile yardım ediyoruz. O da okudukça bize duâ ile yardım etsin. Bedreddin’e ve vâlidesine ve ceddine duâ ediyorum. Sezâi Bey benim nazarımda Isparta’nın bir Zekâi’sidir. Ben de onu görmek istiyorum. Fakat şimdi maddeten, ma'nen kıştır. Zâten sizlere demiştim ki, Said’in şahsının ehemmiyeti yoktur ki, sohbetine arzu edilsin. Üstadınız olan Said ise herbir risaleyi açtıkça onunla sohbet edersiniz. Âhiret kardeşiniz olan Said ise, her sabah akşam Dergâh‑ı İlâhî’de duâ vâsıtasıyla sizinle beraberdir. Sezâi Bey; üstadını, kardeşini istediği vakit görebilir تَسْمَعُ بِالْمُعَيْدِيِّ خَيْرٌ مِنْ اَنْ تَرَاهُ kaidesiyle işitmesi görmekten çok evlâ olan şahs‑ı Said’i görenler bazı pişman olur, keşke görmeseydim der. Bu, davula benziyor, uzaktan sesi iyi geliyor, yakında boş görünüyor.
461
Başta Husrev, Bekir Bey, Lütfi, Rüşdü, Hâfız Ahmed, Sezâi, Keçeci Şeyh Mustafa, Tenekeci Mehmed Efendi gibi hàs kardeşlerinize selâm ve duâ ediyorum.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Kardeşiniz Said Nursî

264. Hulûsî, Abdurrahman’ın yerine geçmiş. Şu yazı müşabeheti bana müjde ediyor ki, bir Abdurrahman Re’fet’ten çıkacak

بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz Kardeşim Re'fet Bey!
Bu sabah namazdan sonra başımı çevirdim, Re'fet Bey’i gördüm zannettim. Geceleyin bir torba bal ve içinde dolu altın, mübârek bir talebeme veriyordum. Arkamdaki zât, demek Re'fet Bey’in kalb ve rûhunu taşıyor. Hem dellâlı olduğum hazinenin en kıymetdâr, en tatlı şeyi bizim vâsıtamızla satın almak istiyor. Sonra gördüm ki, senin ikinci bir nüshandır (yani Seyrânî’dir).
O rüyada ikiniz hissedarsınız, paylaşırsınız, her ne ise Sizin bu defa yazdığınız Söz ziyâde hoşuma gittiği için, evvelce sana dediğim gibi başka hatlara nisbeten senin hattın gözüme eski dost göründüğünün sırrını anladım ki, merhum biraderzâdem Abdurrahman’ın hattına benziyor. Bu hat kendini göstermeli. İştiyakın oldukça böyle intihâb ettiğin risaleleri yazsanız mübârek olur.
Hulûsi, Abdurrahman’ın yerine çendan geçmiş. Şu yazı müşâbeheti bana müjde ediyor ki, bir Abdurrahman, Re'fet’ten de çıkacak. Mürekkeb hakkında düşündüğün iyidir. Elde gezecek, güzel olmak şartıyla sâbit olsun. Kendinize yazdığınız parlak olsun. Çünkü mütâlaaya iştiyak ve iştihâyı açar.
462
Yeni, Sözler ile alâkadarlık edenlere, evvelki üç Hâfız ile Mutâf Hâfız Mahmud Efendi’ye selâm, hem duâ ediyorum. Sebat etsinler; onları kardeş dâiresine dâhil etmişim, talebe dâiresine girmeye çalışsınlar. Siz kimi intihâb etseniz benim de kabûlümdür. Hoca İsmail Hakkı Efendi’ye çok selâm ve duâ ediyorum. Mâdem az adam ile konuşan İşârâtü'l‑İ'câz onunla hayli konuşmuş, ben de o zâtı ale'r‑re'si ve'l-ayn kabûl ediyorum. İşârâtü'l‑İ'câz ile iktifâ etmesin. İşârâtü'l‑İ'câz’ı tefsir eden ve hakàikını aydınlattıran ve göz görür derecesinde gösteren Sözleri, Mektûbları okusun. Hususan Yirmibeşinci, Yirmialtıncı Söz’leri, Yirminci ve Otuzüçüncü Mektûbları gibi intihâb ettiği risaleleri de okusun. Başta Bekir ve Husrev kardeşlerime selâm ve duâ ederim ve duâlarını isterim.
Vehhâbî mes'elesi dünkü gün elime geçti, baktım sana göndermek rûhum istedi. Başka bir sûrette Re'fet kendi geldi, kendi kitabını kendine götürdü.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Said Nursî
Senin ve Husrev’in yazıları beni hiç yormuyor. Çünkü yanlışları azdır. Fakat başkalar bir defa kendileri tashih etmeden bana geliyor. Hâfızama i'timâd edip, yalnız tashih edip yoruluyorum. Sâirlerin yazdıklarını sizler mukàbele edip ba'dehu bana gönderseniz daha iyi olur.
463

265. Sizler çokların medar‑ı intibahı oldunuz ve hüsn-ü misal oldunuz

بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık, Gayyûr, Ciddi Kardeşlerim Re'fet Bey, Husrev Efendi!
Sizler, çokların medâr‑ı intibâhı oldunuz ve hüsn‑ü misâl oldunuz. اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ sırrınca vâsıtanızla ve size iktidâ ile Hizmet‑i Kur'âniyeye girenlerin kazandıkları hasenâtın bir misli, inşâallâh sahife‑i a'mâlinize geçer. Bu defaki, isimlerini yazdığınız Hâfız Bekir, Hâfız Tâhir, Hâfız Şükrü Efendileri kardeş kabûl ettim. Talebe olmağa da çalışsınlar. Selâmımı onlara tebliğ ediniz. Size bu defa avâm‑ı mü'minîn hakkındaki kerâmete benzer işler nev'inden ve maûnet‑i İlâhiye tesmiye edilen iki cüz'î hâdiseyi söyleyeceğim:
Birincisi: Bir‑iki arkadaşımız Ondokuzuncu Mektûb’u yazmışlar. Birisinin dördüncü cüz'ünde salavât‑ı şerîfe iki‑üç sahife müstesnâ üç‑dört salavâttan başka bütün salavâtlar birbirine bakıyor. Ben de hayrette kalarak işâretler koydum. Diğerinde ikinci, üçüncü cüz'ünde beş‑altı sahife müstesnâ, bütün sahifelerde salavâtları birbirine muvâzi, birbirine bakıyor, işâretler vaz'ettim. Kime gösterdim, hayrette kaldı. Görenler müttefikan karar verdiler ki, umum Sözler’de manevî i'câz‑ı Kur'ân’ın bir şuâı in'ikâs ettiği gibi Ondokuzuncu Mektûb’dan bilhassa Mu'cizât‑ı Ahmediye’nin bir nev'i şuâı salavât‑ı şerîfe sûretinde in'ikâs etmiştir. Hem görenler karar verdiler ki, Sözler’e mahsûs bilhassa Ondokuzuncu Mektûb’a hàs bir tarz‑ı hat var. Eğer o tarz‑ı hatta tevfîkan yazılsa çok garîb letâfetler görünecektir. Her vakit musırrâne, her yazana seyrek ve güzel yazınız derdim. Şimdi anlaşılıyor ki, o manevî hàs hattı tavsiye etmek için intak‑ı hak kabîlinden bana söylettiriliyordu.
464
Şu hakikati ve manevî tarz‑ı hatta en yakın, Küçük Hâfız Zühtü’nün ve Eşref’in ve Kuleönlü Mustafa’nındır ki; o muvâfakat, muvâzenet onların hattında daha ziyâde görünüyor. Her vakit ben görüyordum, dikkatli yazanlar da bazı bir satır atlıyor, bir kelime yanlış yazmayan bir satır yanlış yazıyordu. Meğerse, Sözler’deki fevkalâde bir letâfetin eseri olarak tevâfukât atlattırıyor.
İkinci hâdiseyi yazmağa kağıdımız müsâid olmadığından kestim.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Kardeşiniz Said Nursî

266. Çok antika iki mu’cize‑i kudret, müzehânemi tezyin etti

Re'fet Bey!
Senin, çok antika iki mu'cize‑i kudret, müzehânemi tezyîn etti. Âdi zannettiğimiz şeylerde ne kadar hàrikulâde işler bulunduğunu ihtar ediyorlar. Şu Ondokuzuncu Mektûb’da ikinci, üçüncü cüz'ünde salavât‑ı şerîfenin her sahifede birbirine bakması tesâdüf işi olamaz. Çünkü tesâdüf, onda bir tevâfuk eder. Bu ise onda dokuz tevâfuk var. Demek ne şuûrsuz tesâdüfün işi ve ne de benim ve ne de kâtiblerin düşünüşüdür. Çünkü ben yeni anlıyorum, kâtibler benden sonra anladılar. Demek gaybî bir kasd ve irâde ile, umum Sözler’de ve bilhassa Ondokuzuncu Mektûb’daki salavât‑ı şerîfede hàrika bir letâfeti irâde etmiş. O tevâfukât ise gaybî bir kasd ile dercedilen bir belâğat ve letâfetin tereşşuhâtıdır.
Said Nursî
465

267. Her risalede herkesin hissesi var, fakat herkes her şeyini bilmek lâzım değildir

(11 Nisan 1934 Çarşamba)
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık, Müdakkik, Meraklı Kardeşim Re'fet Bey!
Nâmınıza yazılan Onikinci Lem'a’nın izâha muhtaç noktalarının izâhına şimdilik ihtiyaç yoktur. Asıl maksad, âyâta gelen evhâmın def'ine kifâyetidir. Ve bu nokta‑i nazarda kâfî derecede herkes fehmeder. Her risalede herkesin hissesi var, fakat herkes herşeyini bilmek lâzım değildir. Mirkâtü's‑Sünnet ve vahdetü'l‑vücûda dair iki risaleyi nasıl buldunuz? Elbette kıymet‑şinâs nazarın onları takdir etmiş.
Bu defaki suâlinizin iki ciheti var: Biri, sırr‑ı Âl-i Abâ ciheti ki, o sırdır. Ben o sırrın ehli değilim ki, cevab vereyim yâhut herbir sırrın izhârı kaleme gelmez. Çünkü Hakikat‑i Muhammediye’nin bir cilvesi o Âl‑i Abâ’da tezâhür ediyor, ikinci cihet‑i zâhirîsi ise zâhirdir. Ezcümle: Sahîh‑i Müslim’de Ümmü'l‑Mü'minîn Âişe-i Sıddıka (Radıyallahu Anhâ)’dan mervîdir ki, demiş:
خَرَجَ النَّبِيُّ غَدَاةَ غَدٍ وَعَلَيْهِ مِرْطٌ مُرَجَّلٌ مِنْ شَعْرٍ اَسْوَدَ فَجَاءَ الْحَسَنُ فَاَدْخَلَهُ ف۪يهِ ثُمَّ جَاءَ الْحُسَيْنُ فَاَدْخَلَهُ ثُمَّ جَاءَتْ فَاطِمَةُ فَاَدْخَلَهَا ثُمَّ جَاءَ عَلِيٌّ فَاَدْخَلَهُ ثُمَّ قَالَ:
﴿اِنَّمَا يُر۪يدُ اللّٰهُ لِيُذْهِبَ عَنْكُمُ الرِّجْسَ اَهْلَ الْبَيْتِ وَيُطَهِّرَكُمْ تَطْه۪يرًا
466
İşte bu Hadîs‑i Şerîf gibi, Kütüb‑ü Sitte-i Sahîha’da bu meâlde kesretli hadîsler vardır ki, Âl‑i Abâ’yı gösterir. Bir zât def'‑i beliyyât için istişfâ (اِسْتِشْفَاءْ) ve istişfa' (اِسْتِشْفَاعْ) için böyle demiş:
ل۪ي خَمْسَةٌ اُطْف۪ي بِهَا نَارَ الْوَبَاءِ الْحَاطِمَةِ
اَلْمُصْطَفٰى وَالْمُرْتَضٰى وَابْنَاهُمَا وَالْفَاطِمَة
Gücenme, şimdilik bu kadar. Senin mektûbunda isimleri zikredilen herbirerlerine ayrı ayrı selâm ve duâ ediyorum.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Kardeşiniz Said Nursî
Eûzü sırrına dair yazılan Onüçüncü Lem'anın yedi İşâretini gönderdim. Bakarsınız, izâhı değil noksanı varsa bildiriniz.
467

268. Küçük bir âlem olan insanda kuvve‑i hayaliye olduğu gibi, büyük bir insan olan âlemde dahi, bir âlem-i misal var ki, o vazifeyi görüyor

(9 Mayıs 1934 Çarşamba)
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık, Müdakkik Kardeşim Re'fet Bey!
Evvelâ: Nevzâd‑ı mübârekin dünyaya gelmesini sizin için bir fâl‑i hayır olarak tebrik ediyorum. İnşâallâh ﴿وَلَيْسَ الذَّكَرُ كَالْاُنْثٰى sırrına mazhar olacak. Âsım Bey gibi senin de bir kız evlâdı dünyaya gelmesi, meşrebimizde en mühim esâs şefkat olduğu cihetiyle ve şefkat kahramanları kızlar olduğundan ve en sevimli mahlûk bulunduğundan daha ziyâde tebrike şâyânsınız. Zannederim, bu zamanda erkek çocukların tehlikesi daha çok. Cenâb‑ı Hak onu sizlere medâr‑ı tesellî ve ünsiyet ve evinize küçük bir melâike hükmüne getirsin. Rengigül ismi yerine Zeyneb olsa daha münâsibdir.
Sâniyen: Hikmetü'l‑İstiâze’nin besmele‑i şerîfenin sırlarına dair senin ve Şerîf Efendi’nin ifâdeleriniz kısadır. Tenkid mi, takdir mi anlaşılmıyor. Zâten mükerreren demiştim: Herkes her risalenin her mes'elesini anlamasına muhtaç değil, ne kadar anlarsa kâfîdir.
Sâlisen: Âlem‑i misâl, âlem‑i ervâhla âlem‑i şehâdet ortasında bir berzahtır. Her ikisine birer vecihle benzer. Bir yüzü ona bakar, bir yüzü de diğerine bakar. Meselâ, âyinedeki senin misâlin sûreten senin cismine benzer, maddeten senin rûhun gibi latîftir. O âlem‑i misâl; âlem‑i ervâh, âlem‑i şehâdet kadar vücûdu kat'îdir. (Hâşiye) Acâib ve garâibin meşheridir, ehl‑i velâyetin tenezzühgâhıdır.
468
Küçük bir âlem olan insanda kuvve‑i hayâliye olduğu gibi, büyük bir insan olan âlemde dahi bir âlem‑i misâl var ki, o vazifeyi görüyor ve hakikatlidir. Kuvve‑i hâfıza Levh‑i Mahfûz’dan haber verdiği gibi, kuvve‑i hayâliye dahi âlem‑i misâlden haber verir.
Başta Husrev, Bekir Bey, Rüşdü, Lütfi, Hâfız Ahmed, Sezâi, üç Hoca, üç Mehmed, hânenizdeki üç masûm ve kayınpederin olarak oradaki kardeşlerimize selâm ve duâ ediyorum.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Kardeşiniz Said Nursî

269. Senin bende bir üstadın, bir kardeşin, bir dostun var. Üstadını her risale içinde görüp görüşürsün

(30 Mayıs 1934 Çarşamba)
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık, Müdakkik, Meraklı Kardeşim Re'fet Bey!
Senin bende, bir üstadın, bir kardeşin, bir dostun var. Üstadını her risale içinde görüp, görüşürsün. Kardeşini sabah akşam Dergâh‑ı İlâhî’de ma'nen ve hayâlen o, seni duâ ile gördüğü gibi sen de onu o sûretle görebilirsin. Bendeki dostunu görebilmek için buraya gelmekle zahmet çekme. Çünkü, o dostun ziyarete liyâkati yoktur. O bir, siz çoksunuz. İnşâallâh o gelir, sizi orada ziyaret eder.
469
﴿وَلَيْسَ الذَّكَرُ كَالْاُنْثٰى âyetine dair şimdi cevab vermeye vaktim müsâid değil. Sıhhatini bilmiyorum, fakat rivâyet ediliyor ki: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm fermân etmiş ki: Oğlan çocuğunu seviniz”. Demişler: Kızları ne için istisna ettin?” Fermân etmiş ki: Kızlar kendi kendini sevdirirler, onlar fıtraten sevimlidirler.”
Evet kız, şefkat ve cemâlin mazharı olduğundan erkek çocuğundan daha ziyâde sevilir. Bâhusus bu zamanda ebeveyn hakkında kızlar daha mübârektir. Çünkü tehlike‑i diniyeye çok ma'rûz olmuyorlar.
İkinci suâlin: İbrahim Hakkı, Cû', ism‑i a'zamdır demesinin muradını bilmiyorum. Zâhiren mânâsızdır, belki de yanlıştır. Fakat ism‑i Rahmân mâdem çoklara nisbeten ism‑i a'zam vazifesini görüyor. Manevî ve maddî cû' ve açlık, o ism‑i a'zamın vesile‑i vusûlü olduğuna işâreten mecâzî olarak, Cû' ism‑i a'zamdır, yani bir ism‑i a'zama bir vesiledir denilebilir.
Mübârek hânenizdeki masûmlara duâ ve ders arkadaşlarına umumen selâm ediyorum.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Kardeşiniz Said Nursî
470

270. Kâinat, mana‑i harfî ile başkasının manasını ifade ediyorlar

(20 Haziran 1934 Çarşamba)
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık, Meraklı Kardeşim Re'fet Bey!
Mektûbunda Letâif‑i Aşereyi suâl ediyorsun. Şimdi tarîkatı ders vermek zamanında olmadığımdan, tarîk‑ı Nakşî muhakkìklerinin Letâif‑i Aşere’ye dair eserleri var. Şimdilik vazifemiz ise istihrâc‑ı esrâr olduğundan, mevcûd mesâili nakil değildir. Gücenme tafsilât veremiyorum. Yalnız bu kadar derim ki:
Letâif‑i aşere, İmâm‑ı Rabbânî; kalb, rûh, sır, hafî, ahfâ, insanda anâsır‑ı erbaanın herbir unsurdan o unsura münâsib bir latîfe‑i insaniye tâbir ederek seyr ü sülûkte her mertebede bir latîfenin terakkiyâtı ve ahvâlinden icmâlen bahsetmiştir.
Ben kendimce görüyorum ki, insanın mâhiyet‑i câmiasında ve isti'dâd‑ı hayatiyesinde çok letâif var, onlardan on tanesi iştihâr etmiş. Hattâ hükemâ ve ulemâ‑i zâhirî dahi, o letâif‑i aşerenin pencereleri veyâhut nümûneleri olan havâss‑ı hamse-i zâhirî, havâss‑ı hamse-i bâtına diye o letâif‑i aşereyi başka bir sûrette hikmetlerine esâs tutmuşlar.
471
Hattâ avâm ve hàvâs beyninde teârüf etmiş olan insanın letâif‑i aşeresi, ehl‑i tarîkin letâif‑i aşeresiyle münâsebetdârdır. Meselâ: Vicdân, a'sâb, his, akıl, hevâ, kuvve‑i şeheviye, kuvve‑i gadabiye gibi letâifi, kalb, rûh ve sırra ilâve edilse letâif‑i aşereyi başka bir sûrette gösterir. Daha bu letâiften başka sâika, şâika ve hiss‑i kable'l-vukû' gibi çok letâif var. Bu mes'eleye dair hakikat yazılsa çok uzun olur, vaktim de kısa olduğundan kısa kesmeye mecbur oldum.
Senin ikinci suâlin olan, mânâ‑yı ismî ile mânâ‑yı harfînin bahsi ise, ilm‑i nahvin umum kitapları başlarında o mes'ele izâh edildiği gibi ilm‑i hakikatin Sözler ve Mektûbatlar nâmındaki risalelerinde temsîlâtla kâfî beyânât vardır. Senin gibi zekî ve müdakkik bir zâta karşı fazla izâhat fazla oluyor.
Sen âyineye baksan, eğer âyineye şişe için bakarsan şişeyi kasden görürsün, içinde Re'fet’e tebeî, dolayısıyla nazar ilişir. Eğer maksad, mübârek sîmânıza bakmak için âyineye baktın, sevimli Re'fet’i kasden görürsün ﴿فَتَبَارَكَ اللّٰهُ اَحْسَنُ الْخَالِق۪ينَ dersin. Âyine şişesi tebeî, dolayısıyla nazarın ilişir. İşte birinci sûrette âyine şişesi mânâ‑yı ismîdir. Re'fet mânâ‑yı harfî oluyor. İkinci sûrette âyine şişesi mânâ‑yı harfîdir, yani kendi için ona bakılmıyor, başka mânâ için bakılır ki akistir. Akis, mânâ‑yı ismîdir. Yani دَلَّ عَلٰى مَعْنًى ف۪ي نَفْسِهِ olan ta'rif‑i isme bir cihette dâhildir. Ve âyine ise دَلَّ عَلٰى مَعْنًى ف۪ي غَيْرِهِ olan harfin ta'rifine mâsadak olur.
472
Kâinât, nazar‑ı Kur'ânî ile bütün mevcûdâtı, hurûftur, mânâ‑yı harfiyle başkasının mânâsını ifâde ediyorlar. Yani esmâsını, sıfâtını bildiriyorlar. Rûhsuz felsefe ekseriyâ mânâ‑yı ismiyle bakıyor, tabiat bataklığına saplanıyor. Her ne ise Şimdi çok konuşmaya vaktim yoktur. Hattâ fihristenin en kolay, en mühim, en âhir parçasını dahi yazamıyorum. Senin ders arkadaşların, bilhassa Husrev, Bekir, Rüşdü, Lütfi, Şeyh Mustafa, Hâfız Ahmed, Sezâi, Mehmedler, Hocalara selâm ve mübârek hânende mübârek masûmlara duâ ediyorum.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Kardeşiniz Said Nursî

271. Senin faik zekân ve dikkatin, sorduğun suallerin çoğuna cevap verebildiği için, muhtasar cevap veriyorum, gücenme

(27 Haziran 1934 Çarşamba)
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık ve Ziyâde Müteharrî ve Müstefsir Kardeşim Re'fet Bey!
Senin fâik zekân ve dikkatin, sorduğun suâllerin çoğuna cevab verebildiği için muhtasar cevab veriyorum, gücenme. Seninle çendan konuşmak istiyorum fakat vaktim müsâadesizdir. Müslim‑i gayr-ı mü'min ve mü'min‑i gayr-ı müslimin mânâsı şudur ki:
Bidâyet‑i Hürriyette İttihâdçılar içine girmiş dinsizleri görüyordum ki; İslâmiyet ve Şerîat‑ı Ahmediye, hayat‑ı ictimâiye-i beşeriye ve bilhassa siyaset‑i Osmaniye için gayet nâfi' ve kıymetdâr desâtir‑i àliyeyi câmi' olduğunu kabûl edip bütün kuvvetleriyle Şerîat‑ı Ahmediyeye tarafdâr idiler. O noktada Müslüman, yani iltizam‑ı hak ve hak tarafdârı oldukları hâlde mü'min değildiler; demek müslim‑i gayr-ı mü'min ıtlâkına istihkak kesbediyordular.
473
Şimdi ise frenk usûlünün ve medeniyet nâmı altında bid'atkârâne ve şerîat‑şikenâne cereyanlara tarafdâr olduğu hâlde Allah’a, Âhiret’e, Peygamber’e îmânı da taşıyor ve kendini de mü'min biliyor. Mâdem hak ve hakikat olan Şerîat‑ı Ahmediye’nin kavânînini iltizam etmiyor ve hakîki tarafgirlik etmiyor, gayr‑ı müslim bir mü'min oluyor.
Îmânsız İslâmiyet sebeb‑i necât olmadığı gibi, bilerek İslâmiyetsiz îmân dahi dayanamıyor, belki necât veremiyor, denilebilir.