247. En muannid münkirden, tâ en hâlis bir mü’mine kadar herkes, her hakikatten hissesini alabilir
Yirmisekizinci Mektûbun Sekizinci Mes'elesinin Üçüncü Nüktesi
﴿بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ﴾
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَعَلٰى وَالِدَيْكُمْ وَعَلٰى اِخْوَانِكُمْ وَعَلٰى رُفَقَائِكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz Kardeşim!
Evvelâ: Kardeşimiz Abdülmecîd’in Yirmialtıncı mektûbun Üçüncü Mebhası’nı, lüzumsuz bir ihtiyata binâen ziyâde görmesini, sen de onun ziyâdesini ziyâde görmekliğin beni ziyâde sevindirdi.
﴿وَكَيْفَ اَخَافُ مَٓا اَشْرَكْتُمْ وَلَا تَخَافُونَ اَنَّكُمْ اَشْرَكْتُمْ بِاللّٰهِ﴾
diyen ve Kur'ânın takdirine mazhar olan Hazret‑i İbrahim (A.S.)’ın ittibâ'ına mükellef olduğumuza işâret eden مِلَّةَ اِبْرٰه۪يمَ حَن۪يفًا مُسْلِمًا sırrına mazhar olduğumuzu bilmeliyiz.
436
Sâniyen: Bana karşı umumen dost bir şehir ahâlisinden bir müftü, sathî bir nazar ile vâhî bazı tenkidâtı, Onuncu Söz’ün teferruât kısmına etmiş diye Abdülmecîd yazıyor. Abdülmecîd’in ona verdiği cevablar iki yer müstesnâ, mütebâkisi kâfîdir. Fakat iki yerde o da o zâtın sathî suâline sathî olarak cevab vermiş:
Birincisi: O zât demiş ki, “Onuncu Söz’ün hakikatleri münkirlere karşı değil; çünkü sıfat ve esmâ‑i İlâhiye’ye bina edilmiş.” Abdülmecîd cevabında diyor ki, “Münkirleri, Hakikatlerden evvelki dört İşâretle îmâna getirmiş, ikrar ettirmiş; sonra Hakikatleri dinlettiriyor.” meâlinde cevab vermiş.
Hakîki cevabı şudur ki: Herbir Hakikat, üç şeyi birden isbât ediyor; hem Vâcibü'l‑Vücûd’un vücûdunu, hem esmâ ve sıfatını, sonra haşri onlara bina edip isbât ediyor. En muannid münkirden tâ en hàlis bir mü'mine kadar herkes her Hakikatten hissesini alabilir. Çünkü Hakikatlerde mevcûdâta, âsâra nazarı çeviriyor. Der ki:
Bunlarda muntazam ef'âl var, muntazam fiil ise fâilsiz olmaz. Öyle ise bir fâili var. İntizam ve mîzan ile o fâil iş gördüğü için hakîm ve âdil olmak lâzımgelir. Mâdem hakîmdir, abes işleri yapmaz; mâdem adâletle iş görüyor, hukukları zâyi' etmez; öyle ise bir mecma'‑ı ekber, bir mahkeme‑i kübrâ olacak.
İşte Hakikatler bu tarzda işe girişmişler. Mücmel olduğu için üç da'vâyı birden isbât ediyorlar. Sathî nazar fark edemiyor. Zâten o mücmel Hakikatlerin herbirisi başka Risaleler ve Sözler’de kemâl‑i izâh ile tafsîl edilmiş.
Abdülmecîd’in ikinci nâkıs cevabı şudur ki:
O zâtın yanlış suâline mümâşât edip yanlışını kabûl ettiği için yanlış etmiş. Çünkü Onuncu Sözün Hâşiye’sinde, ism‑i a'zam yalnız her ismin bir mertebesinden ibaret olduğu zikredilmemiş. Belki çok yerlerde demişiz; ism‑i a'zamdan ve her ismin a'zamî mertebesinden tezâhür eder. İsm‑i a'zamı isbât etmekle beraber, her ismin bir mertebe‑i a'zamı var ki; Resûl‑i Ekrem (A.S.M.) bunlara mazhar olduğu gibi haşr‑i a'zam da onlara bakıyor. Meselâ ism‑i Hàlık merâtibi, benim Hàlık’ımdan tut, tâ Hàlık‑ı Külli Şey’e kadar olan mertebe‑i a'zama kadar merâtibi var.
437
O şübheli zâtın, her ismin bir mertebe‑i a'zamı olduğunu tezyif etmek niyetiyle mutasavvife‑i mütefelsife fikridir demiş. Hâlbuki başta İmâm‑ı A'zam, İmâm‑ı Gazâlî, Celâleddin‑i Süyûtî, İmâm‑ı Rabbânî, Şah‑ı Geylânî gibi sıddıkîn‑i muhakkìkîn, ism‑i a'zamı ayrı ayrı görmüşler. İmâm‑ı A'zam demiş: “El‑Adl, El‑Hakem ism‑i a'zamdır” ve hâkezâ. Her ne ise‥ bu mes'ele bu kadar yeter.
O zâtın sathî ilişmesinden üç cihetle memnun oldum:
Birincisi: Tenkid etmek istediği hâlde edemediği için gösteriyor ki, Onuncu Söz’ün hakàikı kàbil‑i tenkid değildir. Olsa olsa teferruât kabîlinden bazı ibarelerine ilişebilir.
İkincisi: İnşâallâh àlî bir zekâ ve gayreti bulunan Abdülmecîd’i gayrete getirdi. Hulûsi’ye yakışacak çalışkan, müteyakkız bir arkadaş oldu.
Üçüncüsü: O zât müşteridir ki ilişmiş, müşteri olmayan lâkayd kalır. İnşâallâh ileride tam istifade edecek.
Bu nüktenin bir güzel meâlini ya sen ya Abdülmecîd kaleme alıp benim selâmımla, memnuniyetimle beraber o zâta gönderebilirsiniz.
Mahallenizin imâmı Hâfız Ömer Efendi’ye selâm et ve de ki, ben onu kabûl ettim. Talebelik şartlarını da ona söyle. Pederiniz ve Fethi Bey ve Hoca Abdurrahman, Sözler’i ciddi dinlemeleri beni çok mesrûr ediyor. Ben onlara duâ ediyorum, onlar da bana duâ etsinler. Seydâ nâmındaki zât, pederinizin intisab ettiği zât değil, ondan evvel gelmiş iştihâr etmiş bir zâttır. Başta Sabri, Süleyman, Tevfik bütün ihvânlar size selâm ediyorlar.
Kardeşiniz Said Nursî
438
248. Her bir saat hastalıklı ömür, bir gün ibadet hükmündedir. Şu zamanda hayatın en iyi sureti böyledir
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ﴾
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ اَيَّامِ الْفِرَاقِ
Azîz, Sıddık Kardeşim!
Sana bu defa Yirmidokuzuncu Mektûbun Üçüncü Kısmını ve Beşinci Kısmı’nı gönderiyorum. Üçüncü Kısım’da bir sır var. Ramazan’da bir saatte, benimle müsevvid zât hasta iken sür'atle yazılmış. Göreceğiniz tarz, aynen bulunmuş, biz hayret ettik, anladık ki, o kısımda Kur'ân’a dair niyetimiz, tam haktır ve lâzımdır ki, böyle olmuştur.
Hem Mu'cizât‑ı Ahmediye’deki tevâfukâta, bir sened‑i kat'î olarak, iki parça (o mektûbdan 4’üncü, 5’inci cüz'lerini) gönderdim.
O iki parça o risalenin te'lifinin akîbinde, acemî bir müstensih müsvedde‑i aslîden acele yazdığı, hattâ salavâtları (A.S.M.) işâretiyle geçtiği hâlde, iki sene sonra tedkik ettik, ümîdimiz fevkınde acîb bir tevâfuk gördük.
Sonra, ondan daha acemî bir müstensihe dedim: “Resûl‑i Ekrem (A.S.M) kelimesiyle, Kur'ân kelimesini kırmızı yaz, aynen o nüshayı istinsah et.” Hâlbuki, ikinci müstensih çok acemî idi. Evvelki müstensihin nüshasındaki tevâfuku kısmen bozmuş, şuûru taalluk ettiği için letâfetini ihlâl etmiş. Fakat yine tevâfukâta bir hüccet olur, siz de güzelce kendinize tebyiz ediniz. O müsvedde‑i ûlânın bir sûreti ya sende veya Abdülmecîd’de mahfûz kalsın.
Felillâhilhamd, şimdi Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın ikiyüz eczâ‑i i'câzından bir cüz'ünü göze gösterecek, birkaç Kur'ân’ı yazdırıyoruz. Birisi tamam oluyor. İçinde 2806 lafza‑i Celâl’den, yüzde bir müstesnâ, umumen tevâfuku, gaybî tarzında görünüyor. Lafzullâhı kırmızı ile yazdırdık. Gören, “Kur'ânın i'câzını gözümle görebiliyorum.” diyebilir. İnşâallâh bu cüz'î i'câz, hatt‑ı Kur'ânîyi muhâfaza edecek, tahrifden kurtaracak.
439
Elmas kalemli kardeşlerimize taksim ettim, en birinci kardeşimiz Hakkı Efendi birinci cüz'ü yazdı. İkincisini, üçüncüsünü senin bedeline yazmağa hâhişkârdır.
Başta vâlideyninize, Fethi Bey, Hoca Abdurrahman Bey, yeni talebem İmâm Ömer Efendi olarak Sözler’le alâkadar olanlara selâm ve duâ ediyorum, duâlarını isterim.
Sâbık Müftü Kemâl Efendi’ye de ki: Müjde! Herbir saat hastalıklı ömrü, bir gün ibâdet hükmündedir. Şu zamanda hayatın en iyi sûreti böyledir. Biz Dergâh‑ı İlâhî’de onun hakkında, en hayırlısını niyâz edip duâ ediyoruz ve edeceğiz. Öylelerin duâsı makbûldür, bana duâ etsin. Hoca Abdurrahman ile Fethi Bey, ikisi, hàs talebelerin dâire‑i duâsı içinde duâda kazancıma hissedardırlar. İkisi bana duâ etsinler. Eskide benim Ömer isminde talebem vardı; senin şimdiki orada Ömer Efendi ona duâda arkadaş olmuştur.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Kardeşiniz Mirzazâde Said Nursî
249. Yirmi Dokuzuncu Mektub’un Dördüncü Kısmı doğrudan doğruya i'câz‑ı Kur'ân’ın bir âyinesidir ve çok da mühimdir
Yirmidokuzuncu Mektûbun Dördüncü Kısmı hem uzundur, hem bir tek nüshadır. Bu defa gönderemedim. O kısım doğrudan doğruya i'câz‑ı Kur'ân’ın bir âyinesidir ve çok da mühimdir. Otuzsekiz sahifedir. Başta Sabri, Süleyman, Husrev, Bekir, Tevfik, Gâlib sizlere selâm ederler. Ondokuzuncu Mektûb’un Dördüncü Cüz'ünü, Onbeşinci Nükteli İşâret’e kadar tashih ettim. Acele göndermek lâzım geldi, vakit bulamadım, tam tashih edeyim.
440
Sen evvelâ Onbeşinci Nükteli İşâret’ten sonra, kendi nüshanızla mukàbele edip tashih ediniz, sonra tebyiz ediniz. Yirmisekizinci Mektûbun Yedinci Mes'elesinde, acîb bir tevâfuk görüldü, şöyle: İki sahife baştan başa, yalnız baştaki satır müstesnâ, yirmidokuz satır şuûr ve ihtiyarımızın haricinde, bütün “elif” gelmiş. Bu bütün “elif” Yirmisekizinci Mektûb’dan Yirmidokuzuncu Mektûb’a ehemmiyetli bir işâret‑i gaybiyedir, diyordu. Sonra nümûnesini size göndereceğiz.
Said Nursî
250. Bu birbiri içinde üç nevi mahlûkatın ömürleri, saatin içindeki dakika, saniye, saatleri sayan çarkların nisbeti gibidir
Said Nursî’nin bir fıkrasıdır
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık, Hakikatli Âhiret Kardeşim ve Ciddi ve Kuvvetli Arkadaşım!
Kur'ân‑ı Hakîm’in baş hâşiyelerinde, Âyât‑ı Kur'âniye’nin adedi altıbin altıyüz altmışaltı olmakla, envâr‑ı Kur'âniye ve hakikat‑i Furkàniye eyyâm‑ı şer'iye ile altıbin altıyüz altmışaltı sene kadar, küre‑i arzda hükmü cereyan edeceğine işâret ettiğine dair suâlinize, o vakit zihnim başka yere müteveccih olduğu için, izâhlı bir cevab veremedim. Sonra bana ihtar edildi ki: “Âsım’ın suâli ehemmiyetlidir, cevab ver!” Ben de o ihtara binâen, üç esâsla bir parça izâh edeceğim:
441
Birinci Esâs
Nasıl ki, nur‑u Muhammedî ve hakikat‑i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, dîvân‑ı Nübüvvet’in hem fâtihası, hem hâtimesidir. Bütün enbiyâ onun asl‑ı nurundan istifaza ve hakikat‑i dininin neşrinde onun muînleri ve vekilleri hükmünde oldukları ve Nur‑u Ahmedî (A.S.M.) cebhe‑i Âdem’den, tâ Zât‑ı Mübârekine müteselsilen tezâhür edip neşr‑i Nur ederek, intikal ede ede tâ zuhûr‑u etemle kendinde cilveger olmuştur.
Hem mâhiyet‑i kudsiye-i Ahmediye, Risale‑i Mi'râc’da kat'î bir sûrette isbât edildiği gibi, şu şecere‑i kâinâtın hem çekirdek‑i aslîsi, hem en âhir ve en mükemmel meyvesi olmuş. Öyle de hakikat‑i Kur'âniye zaman‑ı Âdem’den şimdiye kadar, Hakikat‑i Muhammediye (A.S.M.) ile beraber, müteselsilen enbiyâların suhuf ve kütüblerinde nurlarını neşrederek, gele gele tâ nüsha‑i kübrâsı ve mazhar‑ı etemmi olan Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân sûretinde cilveger olmuştur.
Bütün enbiyânın usûl‑ü dinleri ve esâs‑ı şerîatları, hülâsa‑i kitapları Kur'ân’da bulunduğuna, ehl‑i tahkîk ve ehl‑i hakikat ittifak etmişler. Bu sırra binâen fetret‑i mutlakanın zamanı ihrac edildikten sonra, rivâyet‑i meşhûre ile zaman‑ı Âdem’den tâ kıyâmete kadar, eyyâm‑ı şer'iye ile tâbir edilen yedibin seneden, fetret‑i mutlakanın zamanı tarh edildikten sonra altıbin altıyüz altmışaltı sene kadar, Din‑i İslâm’ın sırrını neşr eden hakikat‑i Kur'âniye, küre‑i arzda ayrı ayrı perdeler altında neşr‑i envâr edeceğine, âyâtın adedi işâret ediyor demektir.
442
İkinci Esâs
Ma'lûmdur ki, küre‑i arzın mihveri üstündeki hareketi ile gece gündüzler ve medâr‑ı senevîsi üstündeki hareketi ile seneler hâsıl oluyor. Güneşle beraber herbir seyyârenin, belki sevâbitin ve Şemsü'ş‑Şümûs’un dahi, herbirinin mihveri üstünde eyyâm‑ı mahsûsalarını gösteren bir hareketi ve medârı üzerinde deverânı dahi, bir nev'i seneleri gösteriyor. Hàlık‑ı arz ve semâvâtın hitâbât‑ı ezeliyesinde, o eyyâm ve seneleri dahi irâe ettiğine delili şudur ki: Furkàn‑ı Hakîm’de
﴿ثُمَّ يَعْرُجُ اِلَيْهِ ف۪ي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُٓ اَلْفَ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ﴾
﴿تَعْرُجُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ اِلَيْهِ ف۪ي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْس۪ينَ اَلْفَ سَنَةٍ﴾
gibi âyetler isbât ediyor.
Evet kış günlerinde ve şimâl taraflarında, gurûb ve tulû' mâbeyninde dört saat günden ve bu yerlerde kışta sekiz‑dokuz saatten ibaret eyyâmlardan tut, tâ güneşin mihveri üstünde bir aya yakın yevminden, hattâ kozmoğrafyanın rivâyetine göre, tâ “Rabbü'ş‑Şi'ra” tâbiriyle Kur'ân’da nâmı ilân edilen ve şemsimizden büyük “Şi'ra” nâmında diğer bir şemsin, belki bin seneden ibaret olan gününden, tâ Şemsü'ş‑Şümûs’un mihveri üstündeki ellibin seneden ibaret bir tek yevmine kadar eyyâm‑ı Rabbâniye vardır.
İşte semâvât ve arzın Rabbi, o Şemsü'ş‑Şümûs ve Şi'ra’nın Hàlık’ı hitâb ettiği vakit, o semâvât ve arzın ecrâmına ve âlemlerine bakan kudsî kelâmında o eyyâmları zikreder ve zikretmesi gayet yerindedir.
Mâdem eyyâmın lisân‑ı şer'îde böyle ıtlâkatı vardır; ilm‑i tabakàtü'l-arz ve coğrafya ve tarih‑i beşeriyet ulemâsınca, nev'‑i beşerin yedibin sene değil, belki yüzbinler sene geçirdiğini teslîm de etsek; “Âdem’den kıyâmete kadar ömr‑ü beşer yedi bin senedir.” olan rivâyet‑i meşhûrenin sıhhatine ve beyân ettiğimiz altıbin altıyüz altmışaltı sene, Nur‑u Kur'ân hüküm‑fermâ olduğuna münâfî olamaz, cerhedemez. Çünkü eyyâm‑ı şer'iyenin dört saatten, elli bin seneye kadar hükmü ve şümûlü var. Fakat nefsü'l‑emirdeki eyyâmın hakikati, o rivâyet‑i meşhûrede hangisi olduğu şimdilik bu dakikada kalbime inkişaf ettirilmedi. Demek o sırrın inkişafı münâsib değil.
443
Üçüncü Esâs
لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ Şu mes'elede şimdilik delilini gösteremeyeceğim bir müddeâyı beyân ediyorum. Şöyle ki:
Şu dünyanın bir ömrü ve şu dünyadaki küre‑i arzın dahi ondan kısa diğer bir ömrü ve küre‑i arzda yaşayan nev'‑i insanın daha kısa bir ömrü vardır. Bu birbiri içinde üç nev'i mahlûkatın ömürleri, saatin içindeki dakika, sâniye, saatleri sayan çarkların nisbeti gibidir. Nev'‑i insanın ömrü, küre‑i arzın iki hareketiyle hâsıl olan ma'lûm eyyâm ile olduğu gibi, zîhayatın vücûduna mazhar olduğu zamandan itibaren, küre‑i arzın ömrü ise merkez‑i irtibatı olan şemsin hareket‑i mihveriyesi ile hâsıl olan eyyâm ile olması Hikmet‑i Rabbâniye’den uzak değildir. Ve dünyanın ömrü ise, Şemsü'ş‑Şümûs’un hareket‑i mihveriyesi ile hâsıl olan eyyâm iledir.
Şu hâlde nev'‑i insanın ömrü yedibin sene eyyâm‑ı ma'lûme-i arziye ile olsa, küre‑i arzın hayata menşe' olduğu zamandan, harâbiyetine kadar eyyâm‑ı şemsiye ile ikiyüzbin seneden geçer. Ve Şemsü'ş‑Şümûs’a tâbi ve âlem‑i bekàdan ayrılıp küremize bakan dünyaların ömrü, – Şemsü'ş‑Şümûs’un İşârât‑ı Kur'âniye ile herbir günü 50.000 (ellibin) sene olmasıyla – yedi bin sene o eyyâm ile yüz yirmialtı milyar (126.000.000.000) sene yaşarlar. Demek eyyâm‑ı şer'iye tâbir ettiğimiz eyyâm‑ı Kur'âniye’de bunlar dâhil olabilirler.
444
Evet semâvât ve arzın Hàlık’ı, semâvât ve arza bakan bir kelâmıyla, semâvât ve arzın sebeb‑i hilkati ve çekirdek‑i aslîsi ve en mükemmel âhir meyvesi olan bir zâta hitâbında, o eyyâmları isti'mâl etmek, Kur'ân’ın ulviyetine ve muhâtabın kemâline yakışır ve ayn‑ı belâğattır. (Hâşiye)
وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ ❋ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِاَسْرَارِ كِتَابِهِ
﴿رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَأْنَا﴾
Said Nursî
251. Madem sana verilen hayat ve hayatın levazımatı temlik değil, ibahedir. Elbette ibahenin düsturuyla hareket etmek lâzımdır
Onbeşinci Nota’nın Üçüncü Mes'elesi
Ey insan ve ey nefsim! Muhakkak bil ki: Cenâb‑ı Hakk’ın sana in'âm ettiği vücûdun, cismin, a'zâların, malın ve hayvanatın ibahadır, temlik değildir. Yani, istifaden için kendi mülkünü senin eline vermiş, istifade et diye ibaha etmiş. Senin gibi, idare etmekten hakikaten âciz ve tedbirden cidden câhil bir şahsa temlik etmemiş. Çünkü mülk olarak verse idi, idaresini sana bırakmak lâzım gelirdi.
Acaba en kolay, en zâhir ve dâire‑i ihtiyar ve şuûrda dâhil olan bir midenin idaresini yapamadığın hâlde; nasıl göz ve kulak gibi dâire‑i ihtiyar ve şuûrun haricinde idare isteyen şeylere mâlik olabilirsin?
Mâdem sana verilen hayat ve hayatın levâzımatı temlik değil, ibahadır; elbette ibahanın düsturuyla hareket etmek lâzımdır. Yani nasıl bir zât, ziyâfete misâfirleri dâvet eder. Onlara, meclis ziyâfetindeki eşyadan ve ziyâfetten istifadeyi ibaha ediyor, temlik etmiyor. İbaha ve ziyâfetin kaidesi ise; mihmandârın rızâsı dâhilinde tasarruf etmektir. Öyle ise isrâf edemez, başkasına ikram edemez, sofradan kaldırıp başkasına sadaka veremez, dökemez, zâyi' edemez. Eğer temlik olsa idi, yapabilirdi ve kendi arzusuyla hareket edebilirdi.
445
Aynen bunun gibi; Cenâb‑ı Hak sana ibaha sûretinde verdiği hayatı, intihar ile hâtime çekemezsin, gözünü çıkaramazsın ve ma'nen gözü kör etmek demek olan, gözü verenin rızâsı haricinde harama sarfedemezsin. Ve hâkezâ kulağı ve dili ve bunlar gibi cihâzâtı harama sarfetmekle ma'nen öldüremezsin. Ve eti yenilmeyen hayvanı lüzumsuz tâzib edip katledemezsin. Ve hâkezâ. Bütün sana verilen ni'metler, bu misâfirhâne‑i dünyanın sâhibi olan Mihmandâr‑ı Kerîm-i Zülcelâl’in kavânîn‑i şerîatı dâiresinde tasarruf etmek gerektir.
Said Nursî
252. Sözler namındaki envar‑ı Kur’âniye ise, en mühim ibadet olan ibadet-i tefekküriye nev’indendir
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz Kardeşim Re'fet Bey!
Senin mektûbunu ve kitabını memnuniyetle aldım. Gayet sevdiğim bir talebem olan Hulûsi Bey’in rûhunu sizde hissettim. Seni yeni değil, Hulûsi gibi eski bir talebe olarak kabûl ettim. Talebeliğin hàssası şudur ki; yazılan Sözler’e kendi malı gibi sâhib olmalıdır. Kendisi te'lif etmiş ve yazmış nazarıyla bakıp neşrine ve ehil olanlara iblâğına çalışmaktır. Mâşâallâh hattın güzeldir. Vakit bulursan bir kısmını yazın. Bir kısmını Husrev gibi ciddi talebeler yazar, onlardan bilâhare alır yazarsınız ve onlarla teşrîk‑i mesâî edersiniz. Altı senedir Isparta’da ciddi talebelerin çıkmasına muntazırdım, bekliyordum. El‑minnetü lillâh, şimdi sizin ile beraber birkaç tane çıkmağa başladı. Çünkü bir talebe, yüz dosta müreccahtır. Sözler nâmındaki envâr‑ı Kur'âniye ise, en mühim ibâdet olan ibâdet‑i tefekküriye nev'indendir. Şu zamanda en mühim vazife, îmâna hizmettir. Îmân, saâdet‑i ebediyenin anahtarıdır.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Kardeşiniz Said Nursî
446
253. Bu defaki mektubun çok güzeldir; arkadaşlarının fıkraları içinde Yirmi Yedinci Mektub içine derc edeceğim
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Ciddi, Sıddık, Dikkatli, Hakikatli Kardeşim Re'fet Bey!
Cenâb‑ı Hak, yeni hayatınızı mübârek eylesin ve refîka‑i hayatınızı, hayat‑ı ebediyenizde, Otuzikinci Sözün Üçüncü Mevkıfı’nın âhirlerindeki Üçüncü İşârette refîka‑i hayata dair va'de ve sıfata mazhar eylesin, âmîn.
Bu defaki mektûbun çok güzeldir. Arkadaşlarının fıkraları içerisinde Yirmiyedinci Mektûb içine dercedeceğim. Ara sıra yazı ile meşgul olsanız, iyi olur. İnşâallâh yeni hayatınız, size risalelerin hakàikına karşı yeni bir şevk uyandıracak.
Kardeşim! Sen, Husrev, Âsım nazarımda çok kıymetdârsınız. Cenâb‑ı Hak sizleri ve sizin gibileri Kur'ân hizmetinde sâbit‑kadem ve fedâkâr ve kemâl‑i sadâkatte dâim ve muvaffak eylesin, âmîn.
Orada Şeyh Mustafa, Lütfi, Rüşdü gibi kardeşlerime çok selâm ediyorum.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Kardeşiniz Said Nursî
447
254. İki sene evvel mabeynimizde hararetli bir uhuvvet başladı. Sonra bazı arızalarla ileri gitmedi. Müjde, şimdi ileri gidiyor
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık, Ciddi, Samîmî Âhiret Kardeşim ve Hizmet‑i Kur'âniye’de Çalışkan Bir Arkadaşım Re'fet Bey!
Mektûbunuz beni mesrûr etti. Biliniz ki, iki sene evvel mâbeynimizde harâretli bir uhuvvet başladı. Sonra bazı ârızalarla ileri gitmedi. Müjde, şimdi ileri gidiyor. Çünkü Husrev bana yazdığı mektûbunda, senden çok memnun olduğunu, Barla’dan döndükten sonra seni istediğim tarzda bana gösteriyor.
Demek tam onunla ittihâd ve teşrîk‑i mesâî ediyorsun. Elinden geldiği kadar onunla münâsebeti kuvvetleştir. Hem herbir hàs talebenin mühim bir vazifesi, bir çocuğa Kur'ân öğretmek olduğundan sen bu vazifeyi yapmağa başladın. Sen birinci talebelerden olduğundan inşâallâh senin çocuğun da birincilerden olacaktır. Mâdem çocuk benim de evlâd‑ı maneviyemdir; ona verdiğin ders, yarısı senin nâmına ise yarısı da benim hesabıma olmalıdır.
Senin rüyan ise çok mübârektir. Tâbiri pek zâhirdir. Isparta bir câmidir. Husrev, Re'fet, Lütfi, Rüşdü gibi zâtların samîmî mütesânid hey'etin şahs‑ı manevîsi sana Said sûretinde gösterilmiş. Risaleler ile verdiğiniz ders ise, va'z u nasihat sûretinde gösterilmiş. Sen namazı kılmadığınızdan geç kalıp acele ederek derse yetişmek tâbiri; Sözler’in neşri haricinde bazı vezâif‑i diniye, hem bir parça tenbellik, sizi birincilik hakkın olan birinci derste ikinci derecede kaldığınıza işâret edip, seni îkaz ediyor.
448
Her ne ise… Ben senden şimdi çok memnunum ve oradaki kardeşlerim dahi senden çok memnundurlar. Cenâb‑ı Hak bizi ve sizi tarîk‑ı hakta, Hizmet‑i Kur'âniye’de sebat ve metâneti versin, âmîn… Kayınpederiniz Hacı İbrahim Efendi’ye çok selâm ile Bedreddin’e ve hemşireme çok duâ ediyorum.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Kardeşiniz Said Nursî
255. Müşkülât çoğaldıkça, ehl‑i himmet fütur değil, gayret ve sebatını ziyadeleştirir
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık, Gayyûr Kardeşim!
Süleyman Efendi’den anladım ki, bazı hususî müşkülâta ma'rûz oluyorsun. Sizin gibi metîn insanlara sabır tavsiyesi zâiddir. Hizmetin kudsiyeti ve o hizmetteki zevk ve gayretindeki şevk, o acı hususî müşkülâta karşı gelir ve galebe eder tahmin ediyorum. Mümkün olduğu kadar aldırmamalısın. Kıymetdâr, kusursuz bir malın dükkâncısı, müşterilere yalvarmaya muhtaç değil. Müşterinin aklı varsa o yalvarsın. خَيْرُ الْاُمُورِ اَحْمَزُهَا sırrınca azîm hayırların müşkülâtı çok oluyor. Müşkülât çoğaldıkça ehl‑i himmet fütûr değil, gayret ve sebatını ziyâdeleştirir. İnşâallâh siz de öyle metîn ve sebatkârlardansınız.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Kardeşiniz Said Nursî
449
256. Siz beni bulduğunuzdan bir şükretseniz, ben sizi bulduğuma bin şükrediyorum
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık Kardeşim Re'fet Bey!
Mâşâallâh, şimdi siz ümîd ettiğim tarzda risaleleri takib ediyorsunuz ve yazıyorsunuz. Senin gibilerin az sa'yi dahi çok hükmündedir. Çünkü çoklar size i'timâd edip sizi taklid eder. Sizin gibi ciddi kardeşleri bu gurbet memleketinde bulduğumdan burası benim için hakîki bir vatan hükmüne geçti, hakîki vatanımı unutturdu. Yazılan eserlerin yüksekliği, me'haz ve mâden‑i kudsîleri olan Kur'ân’dan sonra sizler gibi muhâtabların ciddi iştiyakları ve tam tefehhümleridir. Siz beni bulduğunuzdan bir şükretseniz, ben sizi bulduğumdan dolayı bin şükrediyorum.
Mektûbunda İsm‑i a'zamı suâl ediyorsun. İsm‑i a'zam gizlidir. Ömürde ecel, Ramazan’da Leyle‑i Kadir gibi, esmâda ism‑i a'zamın istitarı mühim hikmeti var. Kendi nokta‑i nazarımda hakîki ism‑i a'zam gizlidir, hàvâssa bildirilir. Fakat her ismin de a'zamî bir mertebesi var ki, o mertebe ism‑i a'zam hükmüne geçiyor. Evliyâların ism‑i a'zamı ayrı ayrı bulması bu sırdandır. Hazret‑i Ali’nin (R.A.) Ercûze nâmında bir kasidesi, Mecmuatü'l‑Ahzâb’da var. İsm‑i A'zamı altı isimde zikrediyor. İmâm‑ı Gazâlî onu Cünnetü'l‑Esmâ nâmındaki risalesinde, Hazret‑i Ali’nin zikrettiği ve ism‑i a'zamın muhîti olan o esmâ‑i sitteyi şerh ve hàssalarını beyân etmiştir. O altı isim de فَرْدٌ ، حَيٌّ ، قَيُّومٌ ، حَكَمٌ ، عَدْلٌ ، قُدُّوسٌ’dür.
450
Kerâmet‑i gaybiyenin ikinci parçasını tashih ederek bir parça daha ilâve ettik, gönderdim.
Bedreddin’in sür'atle ileri gitmesi, Kur'ân‑ı Hakîm’in feyz‑i kerâmetindendir. Cenâb‑ı Hak muvaffak etsin.
Hacı İbrahim Efendi’ye bilhassa selâm ediyorum. Lütfi, Rüşdü, Hâfız Ahmed, Sezâi Efendilere selâm ediyoruz. Âhiret hemşireme de duâ ediyorum. Senin bu defaki mektûbun bir parçası Mektûbat içine dercedildi.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Kardeşiniz Said Nursî
257. Bu defa istinsah ettiğiniz risaleler çok güzel olmuştur. Re’fet tenbel değildir ispat ettiler
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık Kardeşim ve Hizmet‑i Kur'âniye’de Hakikatli Bir Arkadaşım Re'fet Bey!
451
Bu defa istinsah ettiğiniz risaleler çok güzel olmuştur. Senin gayret ve samîmiyet ve ciddiyetini bana gösterdiler ve Re'fet tenbel değildir, isbât ettiler. Onları tashih edip göndermiştim. Sonra işittim ki, getiren adam İslâmköyü’nde bırakmış. Otuzbirinci Mektûb’un Üçüncü, Dördüncü Lem'aları’nı yazmağa vakit bulamadım. Korkuyorum ki, onların da ﴿اِذَا جَٓاءَ نَصْرُ اللّٰهِ﴾sırrı gibi mevsimi geçerek sonra güzel yazılmamış olsun. İnşâallâh sizlerin iştiyakı beni çalıştıracak. Fakat bu şühûr‑u selâse çok kıymetdârdır. Leyle‑i Kadr’in sırrıyla seksen sene bir ömrü kazandıracak bir vakitte, en iyi, en efdal şeylerle meşgul olmak lâzım geliyor. İnşâallâh Kur'ân’a ait mesâille iştigâl, bir nev'i manevî mütefekkirâne Kur'ân okumak hükmündedir. Hem ibâdet, hem ilim, hem mârifet, hem tefekkür, hem kırâat‑ı Kur'ân mânâları, risalelerin istinsah ve mütâlaalarında vardır i'tikàdındayız. Zâten bu ciheti siz takdir etmişsiniz.
Mu'cizât‑ı Ahmediye’yi sizin için yazdırdım, tekmîl oldu. Fakat başka bir nüsha ona göre yazdırmak lâzım olduğu için muvakkaten burada kalacak. Senin mektûbunda Hâfız Sezâi bizimle ciddi alâkadar olduğunu gösteriyor. Ben bir zaman idi, Ağruslu Zekâi gibi samîmî, harâretli Isparta’da yeni bir kardeşimiz bulunacak, vicdânen hissediyordum. İnşâallâh bu Sezâi, o olacak. Ben onu işittiğim vakit hissettiğim şahıs tevehhüm ettim. Eğer tasavvurum gibi ise zâten iyi, olmasa öyle olmağa çalışsın. Eğer, Zekâi nasıl adamdır merak ederse, Yirmiyedinci Mektûb’un fıkralarında Zekâi’nin mâhiyetini ve ne derece samîmî olduğunu gösterir fıkraları var, baksın.
Kayınpederin Hacı İbrahim Efendi’ye çok selâm ediyorum. O zâtı ciddi bir âhiret kardeşi telâkki etmişim. İnşâallâh senin bu yeni gayret ve sa'yinden o da hissedardır.
Bedreddin’in küçüklüğüyle beraber büyük talebeler dâiresine dâhil etmişim. O, küçüklerin büyüğüdür. Ve inşâallâh Cenâb‑ı Hak onun emsâlini çoğaltsın. Bedreddin’in vâlidesine duâ ediyorum. Elbette Bedreddin’in hüsn‑ü terbiyesinde en mühim hisse onundur. Çünkü, onun en birinci üstadı odur.
Bekir Ağa, Lütfi Efendi, Hâfız Ahmed, Sezâi gibi kardeşlere selâm ediyorum.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Kardeşiniz Said Nursî
452
258. O hatta ihtiyacımı sizin gibi kalem kahramanlarının muavenetleri temin ediyor
بِاسْمِ مَنْ تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهِنَّ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık Kardeşim!
Evvelâ: Bu yeni hâdisenin mâhiyetini merak etmişsiniz, oraya gelen iki uzun mektûb mâhiyetini gösteriyor.
﴿وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ مَنَعَ مَسَاجِدَ اللّٰهِ اَنْ يُذْكَرَ ف۪يهَا اسْمُهُ﴾ âyeti o hâdiseye sebebiyet verenlerin başına sâika gibi iniyor ve inecek. Fakat biz acûlüz. Herşeyin bir vakt‑i muayyenesi var.
﴿فَضُرِبَ بَيْنَهُمْ بِسُورٍ لَهُ بَابٌ بَاطِنُهُ ف۪يهِ الرَّحْمَةُ وَظَاهِرُهُ مِنْ قِبَلِهِ الْعَذَابُ﴾
âyetine mâsadak olarak bu hâdise bize karşı vech‑i merhametle bakıyor. Mülhidlere karşı olan vecih, azâb ve kahr ile nazar ediyor. Her ne ise… Cennet ucuz olmadığı gibi Cehennem de lüzumsuz değildir.
Sâniyen: Bedreddin’i burada dinlemek arzu ediyordum, vakit müsâade etmedi. Ben ma'nen orada hayâlen dinliyorum. İnşâallâh evlâdlık mertebesinden talebelik mertebesine gidiyor.
Sâlisen: Benim kendi hattımla mektûb istiyorsun. Bir dudaksız adama, “Lambayı üfle söndür.” demişler. Demiş, “En zahmetli işi bana gösteriyorsunuz, yapmayacağım.”
Belî, Cenâb‑ı Hak bana hüsn‑ü hat vermemiş. Hem bir satır yazmak bana büyük bir iş gibi usanç veriyor. Eskiden beri diyordum: “Yâ Rabbî! Ben o kadar muhtaç iken ve nazmı severken bu iki ni'met bana verilmedi.” diye teşekkî değil, tefekkür ediyordum. Sonra bana kat'î tebeyyün etti ki, şiir ve hat bana verilmemekte büyük bir ihsân imiş.
453
Hem o hatta ihtiyacımı sizin gibi kalem kahramanlarının muâvenetleri te'min ediyor. Hat bilse idim, hatta i'timâd edip, mesâil rûhta kararlayarak nakşedilmeyecekti. Eskiden hangi ilme başladım, hattım olmadığı için rûhuma yazardım. Fevkalâde bir meleke ihsân edildi.
Şiir ise çendan kıymetdâr, şirin bir vâsıta‑i ifâdedir. Fakat şiirde hayâl hükmettiği için hakikate karışır, hakikatlerin sûretini değiştirir. Bazen hakikat birbirine geçer. Hàlis, hak ve mahz‑ı hakikat olan Kur'ân‑ı Hakîm’in hizmetinde istikbâlde bulunacağımız mukadder olduğundan, kader‑i İlâhî bir inâyet olarak bize şiir kapısını açmadı. ﴿وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ﴾ sırrı buna bakar.
İşte kendi hattıma mukâbil, sana iki nükte söyledim. İnşâallâh başka bir vakit senin hatırın için büyük zahmet çekip birkaç satır yazacağım. Gâlib Bey’in iki eli var; sağ elini bana vermiş, benim hesabıma yazıyor, sol eli de kendine kalmış. Bu mektûb o iki el ile yazılmıştır. Hazır Mes'ûd, Gâlib ve Süleyman Efendiler, Mustafa Çavuş, Abdullâh Çavuş selâm ediyorlar. Ben de başta Husrev, Bekir Bey umum kardeşlerimize selâm ediyorum. Bilhassa kayınpederiniz Hacı İbrahim Bey’e ve muhtereme hemşireme ve mübârek Bedreddin’e çok duâ ediyorum.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Kardeşiniz Said Nursî
454
259. Şimdi mevsim değişmiş; huruftan ziyade, hakaika ihtiyaç var
Azîz, Sıddık, Müdakkik Âhiret Kardeşim, Hizmet‑i Kur'âniye’de Arkadaşım!
Evvelâ: Mektûbunuzda, benim her mektûbumun başında ﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ﴾ yazılmasının hikmetini soruyorsunuz. Bunun hikmeti şudur ki:
Kur'ân‑ı Hakîm’in hazâin‑i kudsiyesine bana açılan en birinci kapı, o olduğudur. En evvel hakàik‑ı àliye-i Kur'âniye’den şu âyetin hakikati bana zâhir olmuş ve ekser risalelerde o hakikat sereyân etmiştir.
Hem bir hikmeti şudur ki; i'timâd ettiğim mühim üstadlarımın, mektûblarının başlarında isti'mâl etmeleridir.
Hem mektûbunuzda “yedi kebâir”i soruyorsunuz. Kebâir çoktur, fakat ekberü'l‑kebâir ve mûbikât‑ı seb'a tâbir edilen günahlar yedidir: “Katl, zinâ, şarab, ukûk‑u vâlideyn (yani kat'‑ı sıla-i rahim), kumar, yalancı şehâdetlik, dine zarar verecek bid'alara tarafdâr olmak”tır.
Sâniyen: Bu yaz mevsiminde hakàik‑ı Kur'âniyeye nisbeten meyveler hükmünde tevâfukâta dair hurûfât‑ı Kur'âniyenin nüktelerini beyân ediyorduk. Şimdi mevsim değişmiş, hurûftan ziyâde hakàika ihtiyaç vardır. Gelecek yaza kadar muvakkaten o kapıyı ihtiyarımızla çalmayacağız. Fakat o hurûfa ait beyânât ne derece hak olduğunu Mevlâna Câmî’nin Dîvân’ıyla kardeşlerimle tefe'ül ettik. Dedik: “Yâ Câmî! Bu hurûfât‑ı Kur'âniyeye dair beyân ettiğimiz nüktelere ne dersin?” Bir Fâtiha okuyup falı açtık. İşte başta fal şu geldi:
455
جَامِى اَزْ خَطِّ خُوشَشْ پَاكْ مَكُنْ لَوْحِ ضَمِيرْ
كِينْ نَه حَرْفِيسْتْ كِه اَزْ صَفْحَهٴِ اِدْرَاكْ رَوَدْ
Yani, “Bu hurûf öyle harf değildir ki, akıl ve idrak sahifesinden gitsin. Öyle kudsî harf, öyle güzel şirin hat dâima kalbimin sahifelerinde yazılmalı, silinmemeli.” Acîbdir ki, bütün Dîvân’ında bu fala benzer meâlde yazı göremedik. Demek bu fal, Hazret‑i Câmî’nin kerâmetinden bir nebze oldu.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Kardeşiniz Said
260. Mu'cizat‑ı Ahmediye Risalesi ile Mu'cizat-ı Kur’âniye Risalesinin tevafuklu olarak çoğaltılması
Mu'cizât‑ı Ahmediye’yi (A.S.M.) sana güzel ve tevâfuklu bir tarzda yazdırdım. Husrev kerâmetli kalemiyle bana yazdığı gayet kıymetdâr bir nüshayı aynen ve tam tamına muvâfık gelmek şartıyla size yazdırıldı, yakında göndereceğim. Yanınızda yeni yazılan İ'câz‑ı Kur'âniye gibi bana bir nüsha lâzımdır. Fakat Hâfız’ın kalemi oradaki mevcûd tevâfuku tamamen muhâfaza edememiş. Tevâfukçu Husrev’in taht‑ı nezâretinde mâbeyninizde taksim edip bana yâdigâr bir İ'câz‑ı Kur'ânî’yi müştereken yazsanız çok iyi olur.
456
261. Bu Kur’ânî risaleler, sair risaleler gibi tefekküh nev’inden değil ki usanç versin; belki tegaddîdir
(14 Şevvâl 1352, Kânun‑u Sânî 1934) (❋)
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık, Müdakkik Âhiret Kardeşim ve Mütefekkir ve Hakikatli Arkadaşım Re'fet Bey!
Evvelâ: Mektûbunuzda Risale‑i Nurun mîzanlarını her okudukça daha ziyâde istifade ettiğinizi yazıyorsunuz. Evet kardaşım, o risaleler Kur'ân’dan alındığı için kût ve gıdâ hükmündedir.
Her gün ihtiyaç, gıdâya hissedildiği gibi, her vakit bu gıdâ‑yı rûhâniye ihtiyaç hissedilir. Senin gibi rûhu inkişaf edip, kalbi intibâha gelen zâtlar okumaktan usanmaz. Bu Kur'ânî risaleler, sâir risaleler gibi tefekküh nev'inden değil ki, usanç versin; belki teğaddîdir.
Sâniyen: Gavs‑ı A'zam gibi, memâttan sonra hayat‑ı Hızırîye yakın bir nev'i hayata mazhar olan evliyâlar vardır. Gavs’ın hususî ism‑i a'zamı “Yâ Hayy” olduğu sırrıyla, sâir ehl‑i kubûrdan fazla hayata mazhar olduğu gibi, gayet meşhûr Mâruf‑i Kerhî denilen bir kutb‑u a'zam ve Şeyh Hayatü'l‑Harrânî denilen bir kutb‑u azîm Hazret‑i Gavs’tan sonra memâtları hayatları gibidir. Beyne'l‑evliyâ meşhûr olmuştur.
457
Sâlisen: Tenekeci Mehmed Efendi’nin hıfz‑ı Kur'ân’a çalışmak niyeti çok mübârektir. Cenâb‑ı Hak onu muvaffak etsin. Elimizden geldiği kadar duâ ile yardım edeceğiz. Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın herbir harfinin ekalli on hasene olmakla beraber, tekerrür ettikçe ve mübârek vakitlere rastgeldikçe ve melek ve sâir zîşuûr rûhâniler kırâatini dinledikçe herbir harfi öyle bir çekirdek olur ki, hasenât cihetinden öyle bir manevî sünbül teşekkül eder ki; o sünbülün dâneleri, tekellüm vaktinde ağızdan çıkan bir kelimenin, havanın dalgalarının âyinelerinde temessül eden milyonlarca o kelime gibi kelimelerin adedine belki müsâvî gelir. Böyle herbir harfi bir hazine‑i ebediyenin bir anahtarı olabilir bir kudsî kelâmı kalbinde yazmak, ne kadar mukaddes bir hizmet olduğu âşikârdır. İnşâallâh Bedreddin çoklara bir hüsn‑ü misâl olacaktır, daha çoklarını hıfz‑ı Kur'ân’a sevk edecektir.
Başta Bedreddin, kayınpederin Hacı İbrahim ve âhiret hemşirem olarak ihvânınızın bayramını tebrik ve selâm ve duâ ediyorum. Babacan orada ise ona çok selâm ediyorum.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Kardeşiniz Said Nursî
262. Bu âhirzaman çok çalkalanıyor, bu fitne‑i âhirzamanın acip şeyler doğuracağını ihsas ediyor
(5 Şubat 1934)
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
458
Azîz, Sıddık, Müdakkik, Müştâk Kardeşim Re'fet Bey!
Sen benimle ne kadar konuşmayı arzu ediyorsan belki ondan ziyâde ben arzu ediyorum. Fakat maatteessüf müteaddid esbâb tahtında sıkıntılı bir vaziyetteyim. Hattâ bir‑iki saatte bulduğum bir fırsat, yedi‑sekiz mektûbu yazmaya çalışıyorum. Ara sıra benim yanıma gelen Gâlib dahi men'edildi. Yalnız bîçâre Şamlı kaldı, o da her vakit gelemiyor.
Hem bu yılanları yaralandırıp bize canavarcasına saldırıyorlar. Her fırsattan sıkıntı vermeye çalışıyorlar. Zâten ben meb'ûslardan hayır beklemiyordum. Bunlara iliştiler, kaldırmadılar, bütün bütün düşman ettiler. İşte maatteessüf bunlar dünyayı hâtırıma getirdikleri için tulûât‑ı kalbiye tevakkuf ediyor. Başlarını yesin, bu ehl‑i dünyanın dünyasını düşünmek bana zehir oluyor. Ben dünyanıza karışmıyorum, buna mukâbil o pis dünyanızı bana düşündürmeyiniz dediğim hâlde olamıyor. Ben de Cenâb‑ı Hakk’a niyâz ettim ki, bana kuvvetli bir sabır, bir tecrid‑i zihin ihsân etsin ki düşünmeyeyim. Lillâhi'l‑Hamd kalbime bu esâs geldi ki: “Bu Hizmet‑i Kur'âniye’de başa ne gelirse gelsin, hattâ her günde birer başım olsa da kesilse, yine o hizmetin kudsiyetindeki lezzet‑i rûhâniye mukâbil geliyor ve kâfîdir.” diye kemâl‑i teslîm ile kazâya rızâ, kadere teslîm ve Cenâb‑ı Hakk’a tefvîz‑i umûr düsturunu rehber ittihàz ettim.
Nuh’a yazdığım gibi size de diyorum ki: Eskide bir zât, haksız bir mesleği hak zannederek ondan aldığı bir muhabbet ile diri iken derisinin soyulduğuna tahammül ederek kahramanâne bir tavır gösterdiği gibi, acaba ayn‑ı hak ve mahz‑ı hakikat ve bütün envâr‑ı hakàikın menba' ve mâdeni olan hakikat‑i Kur'âniyeye hizmetimizdeki kudsî lezzet, bu mülhidlerin muvakkat, ehemmiyetsiz iz'açlarına ve kalbimizde açtıkları yaralara tiryâk ve merhem olamaz mı? Elbette olur ve olmuş ve oluyor.
459
Sâniyen: Yemen imâmı olan Zeydîler Seyyidi hakkındaki suâliniz hakikaten ehemmiyetli ve yümünlüdür. Fakat meymenetsiz bir zamana rastgeldi. Hem zihnim kapalı hem hâl müsâid değil, hem ve hem… Yalnız bu kadar var ki, meşhûr “İmâm‑ı Zeyd” Sâdât‑ı Azîmeden ve Eimme‑i Âl-i Beyt’tendir. Ve müfrit Şîaları reddeden ve اِذْهَبُوا اَنْتُمُ الرَّوَافِضُ deyip Hazret‑i Ebû Bekir ve Hazret‑i Ömer’den teberrîyi kabûl etmeyen ve o iki halife‑i zîşanı hürmet edip kabûl eden bir zâttır. Onun etbâ'ları, Şîaların en mu'tedili ve en sünnîsidir. Bunlar hem ehl‑i insaf ve hem çabuk hakkı kabûl eder bir tâifedir. İnşâallâh Vehhâbîlerin tahribâtını tamire sebeb oldukları gibi Ehl‑i Sünnet ve Cemâatten, Zeydîlerin inhirafları dahi istikamet kesb edip, Ehl‑i Sünnete iltihak edip imtizaç edecekler. Bu âhirzaman çok çalkalanıyor, bu fitne‑i âhirzaman acîb şeyler doğuracağını ihsâs ediyor.
Risalelerle alâkadar arkadaşlara selâm ve Bedreddin ve hemşireme ve Hacı İbrahim’e duâ ediyorum.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Kardeşiniz Said Nursî
263. Bir şeyi çok muhtelif eşyaya çevirmek ve birçok muhtelif eşyayı da bir tek şey yapmak, ancak Hâlık‑ı Külli Şey’e mahsustur
(15 Şubat 1934)
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
460
Azîz, Sıddık, Dikkatli Kardeşim Re'fet Bey!
Evvelâ: Onuncu Söz’ün Birinci İşâreti’nin âhirinde, “Evet, bir şeyden herşeyi yapmak ve herşeyi bir tek şey yapmak herşeyin Hàlık’ına hàs bir iştir.” Şu cümle hem Yirmiikinci Söz’ün lem'alarında, hem Otuzüçüncü Mektûb’un pencerelerinde, hem Yirminci Mektûb’un onbir kelimelerinde izâh ve isbât edilmiştir. Buradaki külliyet nisbî ve örfîdir. “Bir şeyden herşeyi yapmak”taki murad, bütün dünyanın mevcûdâtını bir şeyden yapmak ve icâd etmek değildir. Belki ondaki murad; bir şeyden yani bir katre sudan, bir insanın, bir hayvanın herşeyini, her eczâsını, herbir cihâzâtını halkediyor ve bir şey olan topraktan nebâtât ve hayvanatın herbir şeylerini ondan halkeder demektir. Hem “herşeyi bir tek şey yapmak” cümlesindeki külliyet mukayyeddir, nisbîdir. Yani insanın yediği her nev' taamdan o insanda basit bir cild ve bir kan ve bir et ve hâkezâ…
Elhâsıl, bu külliyetten maksad odur ki; bir şeyi çok muhtelif eşyaya çevirmek ve birçok muhtelif eşyayı da bir tek şey yapmak, ancak Hàlık‑ı Külli Şey’e mahsûstur.
Sâniyen: Minhâcü's‑Sünne’yi kendi hattınla yazdığına çok memnun oldum. Senin kalemin merhum Abdurrahman’ın kalemi gibi bana şirin geliyor.
Sâlisen: Tenekeci Mehmed Efendi’nin hıfza başlaması mübârektir. Allah muvaffak etsin. Biz ona duâ ile yardım ediyoruz. O da okudukça bize duâ ile yardım etsin. Bedreddin’e ve vâlidesine ve ceddine duâ ediyorum. Sezâi Bey benim nazarımda Isparta’nın bir Zekâi’sidir. Ben de onu görmek istiyorum. Fakat şimdi maddeten, ma'nen kıştır. Zâten sizlere demiştim ki, Said’in şahsının ehemmiyeti yoktur ki, sohbetine arzu edilsin. Üstadınız olan Said ise herbir risaleyi açtıkça onunla sohbet edersiniz. Âhiret kardeşiniz olan Said ise, her sabah akşam Dergâh‑ı İlâhî’de duâ vâsıtasıyla sizinle beraberdir. Sezâi Bey; üstadını, kardeşini istediği vakit görebilir تَسْمَعُ بِالْمُعَيْدِيِّ خَيْرٌ مِنْ اَنْ تَرَاهُ kaidesiyle işitmesi görmekten çok evlâ olan şahs‑ı Said’i görenler bazı pişman olur, keşke görmeseydim der. Bu, davula benziyor, uzaktan sesi iyi geliyor, yakında boş görünüyor.
461
Başta Husrev, Bekir Bey, Lütfi, Rüşdü, Hâfız Ahmed, Sezâi, Keçeci Şeyh Mustafa, Tenekeci Mehmed Efendi gibi hàs kardeşlerinize selâm ve duâ ediyorum.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Kardeşiniz Said Nursî
264. Hulûsî, Abdurrahman’ın yerine geçmiş. Şu yazı müşabeheti bana müjde ediyor ki, bir Abdurrahman Re’fet’ten çıkacak
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz Kardeşim Re'fet Bey!
Bu sabah namazdan sonra başımı çevirdim, Re'fet Bey’i gördüm zannettim. Geceleyin bir torba bal ve içinde dolu altın, mübârek bir talebeme veriyordum. Arkamdaki zât, demek Re'fet Bey’in kalb ve rûhunu taşıyor. Hem dellâlı olduğum hazinenin en kıymetdâr, en tatlı şeyi bizim vâsıtamızla satın almak istiyor. Sonra gördüm ki, senin ikinci bir nüshandır (yani Seyrânî’dir).
O rüyada ikiniz hissedarsınız, paylaşırsınız, her ne ise… Sizin bu defa yazdığınız Söz ziyâde hoşuma gittiği için, evvelce sana dediğim gibi başka hatlara nisbeten senin hattın gözüme eski dost göründüğünün sırrını anladım ki, merhum biraderzâdem Abdurrahman’ın hattına benziyor. Bu hat kendini göstermeli. İştiyakın oldukça böyle intihâb ettiğin risaleleri yazsanız mübârek olur.
Hulûsi, Abdurrahman’ın yerine çendan geçmiş. Şu yazı müşâbeheti bana müjde ediyor ki, bir Abdurrahman, Re'fet’ten de çıkacak. Mürekkeb hakkında düşündüğün iyidir. Elde gezecek, güzel olmak şartıyla sâbit olsun. Kendinize yazdığınız parlak olsun. Çünkü mütâlaaya iştiyak ve iştihâyı açar.