430
243. Saadet‑i uhreviyemin, sizin duanızla olacağı telkin edilmiştir
Mes'ûd’un garîb bir fıkrasıdır
Kamer yeni tulû' ettiği esnâda, onun aydınlığına ve gecenin serinliğinde, arpanın yumuşaması hasebi ile orak biçmekte iken, kamerin güzelliğine ve şeffâflığına bakarak ve orağın bitmemesi, nurları yazmaktan mahrum kaldığımı tahayyürâne ve me'yûsâne düşünmekte iken, bilmem iğfalât, bilmem tulûât, hâtırıma gelen şu sözü söyledim: “Yâ Rab! İsmim Mes'ûd, kendim bîsûd, çok çalıştım, olamadım mes'ûd” dedim ve arpa biçmeye devam ettim. Aradan bir müddet geçtikten sonra yattım. Menâmda dediler ki: “Bırakma Üstadın Said’in eteğini, eyler seni mes'ûd”. Derhâl uyandım, ay hemen kaybolmak üzere. Derhâl: “Yâ Rab! Ben saâdet‑i dünyeviye istemedim; tevbekâr oldum.” Saâdet‑i uhreviyemin, sizin duânızla olacağı telkin edilmiştir ve duânıza muhtacım. Bendenizi duâdan dirîğ buyurmamanızı temennî eder, el ve ayaklarınızdan öperim Efendim Hazretleri.
Mes'ûd (R.H.)
244. Cinnî şeytandan ders alan insan şeytanları, dünyevî meşgaleleri ile Nurlara hizmetini tahdit etmek için, sezdirmeyerek perde altında çalışmışlar
Yirmialtıncı Mektûb’un Dördüncü Mebhasının Birinci Mes'elesi
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَعَلٰى وَالِدَيْكُمْ وَعَلٰى اِخْوَانِكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık ve Sâdık, Muhlis ve Hàlis Kardeşim İbrahim Hulûsi Bey!
431
Mektûbunda beyân ediyorsun ki; “Eğirdir gibi” orada muvaffak olmuyorsun. Ondan telâş etme, orada öyle esbâb var ki, bütün bütün tevakkuf ve ta'tîl neticesini verebilirdi. Cenâb‑ı Hakk’a şükür yine tevakkuf değil, muvaffakıyet var.
O manevî esbâbdan biri şudur ki: Cinnî şeytandan ders alan insan şeytanları, dünyevî meşgaleleri ile seni bir çember içine alıp, Nurlara hizmetini tahdid etmek için, sezdirmeyerek perde altında çalışmışlar.
Hem o havâlide sâbıkan, müdhiş ameliyât ve icraat olduğundan, o muhîtte bir ürkeklik hâsıl olup, senin kalbindeki gayet kuvvetli bir metânet olmasaydı, o Nurlar orada hiç ışıklandırmayacaktı, fakat orada az hizmet de çoktur, kıymetdârdır.
Sâniyen
Bu kısım, Yirmialtıncı Mektûb’un Dördüncü Mebhası’ndaki Dört mes'eleden Birincisi’nin “Sâniyen” kısmının sonuna ektir.
رَبِّ الْعَالَم۪ينَ tâbirinden sonra ﴿رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ﴾ zikri, icmâlden tafsîle geçmektir. Nasıl ki; “memleket‑i İslâmiye hâkimi” tâbirinden sonra “Anadolu, Asya ve Afrika hâkimi” tâbiri haşmet‑i saltanatı mufassalan gösterir; öyle de Rubûbiyet‑i mutlakadan sonra, haşmet‑i Rubûbiyet’i mufassalan gösterir. Her ne ise, şimdilik suâline tam cevab veremiyorum. Ona bedel Kur'ân i'câzına ait iki küçük nükteyi söyleyeceğim. Sen, şu iki nükteyi Ondokuzuncu Mektûb’un Beşinci Cüz'ünün Onsekizinci İşâretinin Birinci Nüktesi’nin âhirine hâşiye olarak ilâve ediniz.
İşte Birinci Nükte
Ondokuzuncu Mektûb’un, Onsekizinci İşâretinin Birinci Nüktesi’nin âhirindeki “Hâşiye‑2”dir, şu kısım ona ektir.
Şu üç hakikate mukâbil, gelecek hangi hakikat var? Kimin haddine düşmüş ki, bunları taklid etsin. Evet nasıl ki, bu tarz‑ı ifâde sun'î olamaz, öyle de taklid edilmez. Evet kimin haddine düşmüş ki, hadsiz derece haddinden tecâvüz edip, Hàlık‑ı Kâinâtı bu sûrette konuştursun?
432
İkinci Nükte: Kur'ân‑ı Hakîm’in umum sahifeleri âhirinde âyetler tamam oluyor; güzel bir kafiye ile nihâyetleri hitâm bulması, hem Lafzullâh, yaprağın iki sahifesinde veya karşı karşıya iki sahifesinde veya yakın sahifelerde ekseriyâ ya muvâfakat‑ı adediye veya münâsebet‑i adediye bulunması, bir emâre‑i i'câzdır ve bunun sırrı şudur ki: Âyâtın en büyüğü olan “Müdâyene” âyeti sahifeleri için ve Sûre‑i İhlâs ve Kevser, satırları için, bir vâhid‑i kıyâsî ittihàz edildiğinden, Kur'ân‑ı Hakîm’in bu güzel meziyeti ve i'câz alâmeti görülmektedir. Demek bu hüner Kur'ân’ındır. Yoksa Hâfız Osman gibi zâtların değil. Çünkü bu vaziyet, âyetinden ve sûresinden neş'et etmiştir.
Sâlisen: Mektûbunuzdan anladım ki, sana gönderilen risaleleri kendin için istinsah ediyorsun, aslını Abdülmecîd’e veriyorsun.
Azîz kardeşim, çendan Abdülmecîd benim nesebî kardeşim ve yirmi sene talebemdir. Fakat ne o ve ne hiçbirisi benim Hulûsi’me yetişmiyor. O mektûblar (ekseriyet‑i mutlaka) senin nâmınla yazılmış ve sana gönderiliyor. Abdülmecîd ikinci derecede, kendine istinsah etmek veya mütâlaa etmek için onu da teşrîk et, diye bir mektûbda demiştim. Fakat eğer sen, o kardeşini kendi nefsine tercih edersen ve ona zahmet vermemek için zahmet çeksen ona karışmam. Senin peder ve vâlidene ve Fethi gibi arkadaşlarına ve senin eski hocalarına selâm ve duâ ederim, duâlarını isterim.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Kardeşiniz Said Nursî21 Ramazan‑ı Şerîf
Abdülmecîd’e yazılan mektûbu, senin mektûbunun içine koydum, ona gönderiniz.
433
245. Geçmiş ömrü israf ettik, zayi ettik, çok mübarek zatlar, ahbaplar kaybettik
Biraderlerine yazdıkları mektûbdan
Eğer ahvâl‑i rûhiyemi anlamak istersen, gelecek şu iki fıkra tercümândır. Bir şâirin dediği gibi derim:
Ney gibi her dem ki, geçmiş ömrümü yâd eylerim,
Tâ nefes var ise, kuru cismimde feryâd eylerim.
.
Bir ticâret kılmadım, nakd‑i ömür oldu hebâ,
Yola geldim, lâkin göçmüş cümle kervan, bîhaber.
Ağlayıp nâlân edip, düştüm yola tenhâ garîb,
Dîde giryân, sîne biryân, akıl hayran, bîhaber.
“Evet geçmiş ömrü isrâf ettik, zâyi' ettik. Çok mübârek zâtlar, ahbablar kaybettik, yalnız kaldım. O mübâreklerle beraber âhirete çalışmadım.”
246. Sözler'deki tevafukat, dikkat edenlere kat’î kanaat verir ki, beşerin düşünüşü ve ihtiyarı ile değildir
Yirmisekizinci Mektûbun Sekizinci Mes'elesinin İkinci Nüktesi
Eğer denilse: Şu tevâfukât‑ı gaybiye eğer bir meziyet‑i belâğat olsa idi, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân belâğatların envâ'ından en ileride olduğu gibi, bu nev'ide de en ileri olmak lâzım gelirdi. Eğer bir meziyet‑i belâğat değil, neden büyük bir ikram‑ı İlâhî sayıyorsunuz? Hem hangi kitab olursa olsun, bu nev'i tesâdüfat içinde çok bulunabilir.
434
Elcevab: Kur'ân‑ı Hakîm ﴿اِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَاِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ﴾ sırrıyla, her zamanda bir milyondan fazla hâfızların kalbinde ma'nen yazdırmak lâzım geldiği için, hıfzı çok işkâl edecek ve hâfızları çok azaltacak olan şu nev'i tevâfukât‑ı müteşâbihe, Kur'ân‑ı Hakîm’de çok ileri gitmemiştir. Ehl‑i hıfza, rahmet içinde mutâbık‑ı muktezâ-yı hâl bir manevî belâğatı, bu meziyet‑i belâğatın terkiyle yapmıştır. Çok defa kısa kesmekle, çok uzun mânâları ifâde etmesi gibi. Hem şu tevâfukât‑ı belâğat olmasa da, mâdem içinde eser‑i kasd ve şuûr görünür; kasd ve şuûr ise, bilmüşâhede ve bil'itiraf, müellif ve müstensihlerin değil, elbette bir dest‑i gaybînin tanzimiyledir ve o dest‑i gaybînin bu tarz müdâhalesi ise, alâmet‑i kabûldür ve rızâya emâredir ve bu emâre de remz eder ki, yazılan hakikatler kusursuzdur, hak bir sûrette gösterilmiştir.
Amma sâir kitaplarda şu nev'i tevâfukât bulunuşu, tesâdüfe verilebilir. Fakat şu risalelerdeki şuûrlu tevâfukât‑ı gaybiyeyi, bütün gören zâtların ittifakıyla, şuûrsuz tesâdüfe havâle edilemez ve verilmesine imkân verilmiyor. Hattâ en mühim iki müstensih ve bizler, değil ki bir risalenin umumunda; bir tek sahife kanâat verir ki, tesâdüf karışamaz, haddi değildir. Çünkü misil olarak iki‑üç kelime bulunur. Birbirine bakar öyle bir vaziyette ki, zâhiren bir kasdı irâe ediyor.
Meselâ şimdi bakıyoruz; şu sahifede yaş lafzı, üç defa tekerrür etmiş. Üçü öyle bir vaziyette birbirine bakıyor ki, şübhe bırakmaz ki, bir tanzim‑i gaybîdir. Hem şimdi baktığımız şu sahifede, yalnız altı hüzün kelimesi var. O altı hüzün, üç satırda öyle latîf iki kavisi teşkil etmiş ki, neş'eli bir hüznü görene verir.
Hem işâret‑i gaybiye olmak için, başka hiçbir kitapta bulunmamak lâzım gelmez. Meselâ nasıl ki, belâğat‑ı Kur'âniye derece‑i i'câza vâsıl olduğu için, bir mu'cize‑i Risalet olduğu hâlde; sâir ehl‑i belâğatın umum kitaplarında, derecâtlarına göre belâğat vardır. Onlarda belâğat bulunması, i'câz‑ı Kur'ân’a münâfî olamaz.
435
Öyle de; i'câz‑ı Kur'ân’ın yüzer kısmından, bir kısmının cilvesi, bir nev'i ikram‑ı İlâhî nev'inde, Kur'ân’ın bir nev'i tefsiri olan Sözler’de, hakàik‑ı Kur'âniyenin hüsn‑ü intizamına işâreten görünüp tecellî etmesine, sâir kitaplarda, tevâfukâtın bulunması zarar vermez. Çünkü o dereceye yetişmezler. Çünkü Sözler’deki o nev'i tevâfukât, o dereceye gelmiş ki, dikkat edenlere kat'î kanâat verir ki, beşerin düşünüşü değil ve ihtiyarı ile de olmamıştır. Belki nakşî bir nev'i Kur'ân i'câzının, gölgesinin gölgesi, kendi tefsirinin âyinesinde, bir nev'i ikram‑ı İlâhî sûretinde temessül ediyor.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
247. En muannid münkirden, tâ en hâlis bir mü’mine kadar herkes, her hakikatten hissesini alabilir
Yirmisekizinci Mektûbun Sekizinci Mes'elesinin Üçüncü Nüktesi
﴿بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ﴾
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَعَلٰى وَالِدَيْكُمْ وَعَلٰى اِخْوَانِكُمْ وَعَلٰى رُفَقَائِكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz Kardeşim!
Evvelâ: Kardeşimiz Abdülmecîd’in Yirmialtıncı mektûbun Üçüncü Mebhası’nı, lüzumsuz bir ihtiyata binâen ziyâde görmesini, sen de onun ziyâdesini ziyâde görmekliğin beni ziyâde sevindirdi.
﴿وَكَيْفَ اَخَافُ مَٓا اَشْرَكْتُمْ وَلَا تَخَافُونَ اَنَّكُمْ اَشْرَكْتُمْ بِاللّٰهِ﴾
diyen ve Kur'ânın takdirine mazhar olan Hazret‑i İbrahim (A.S.)’ın ittibâ'ına mükellef olduğumuza işâret eden مِلَّةَ اِبْرٰه۪يمَ حَن۪يفًا مُسْلِمًا sırrına mazhar olduğumuzu bilmeliyiz.
436
Sâniyen: Bana karşı umumen dost bir şehir ahâlisinden bir müftü, sathî bir nazar ile vâhî bazı tenkidâtı, Onuncu Söz’ün teferruât kısmına etmiş diye Abdülmecîd yazıyor. Abdülmecîd’in ona verdiği cevablar iki yer müstesnâ, mütebâkisi kâfîdir. Fakat iki yerde o da o zâtın sathî suâline sathî olarak cevab vermiş:
Birincisi: O zât demiş ki, “Onuncu Söz’ün hakikatleri münkirlere karşı değil; çünkü sıfat ve esmâ‑i İlâhiye’ye bina edilmiş.” Abdülmecîd cevabında diyor ki, “Münkirleri, Hakikatlerden evvelki dört İşâretle îmâna getirmiş, ikrar ettirmiş; sonra Hakikatleri dinlettiriyor.” meâlinde cevab vermiş.
Hakîki cevabı şudur ki: Herbir Hakikat, üç şeyi birden isbât ediyor; hem Vâcibü'l‑Vücûd’un vücûdunu, hem esmâ ve sıfatını, sonra haşri onlara bina edip isbât ediyor. En muannid münkirden tâ en hàlis bir mü'mine kadar herkes her Hakikatten hissesini alabilir. Çünkü Hakikatlerde mevcûdâta, âsâra nazarı çeviriyor. Der ki:
Bunlarda muntazam ef'âl var, muntazam fiil ise fâilsiz olmaz. Öyle ise bir fâili var. İntizam ve mîzan ile o fâil iş gördüğü için hakîm ve âdil olmak lâzımgelir. Mâdem hakîmdir, abes işleri yapmaz; mâdem adâletle iş görüyor, hukukları zâyi' etmez; öyle ise bir mecma'‑ı ekber, bir mahkeme‑i kübrâ olacak.
İşte Hakikatler bu tarzda işe girişmişler. Mücmel olduğu için üç da'vâyı birden isbât ediyorlar. Sathî nazar fark edemiyor. Zâten o mücmel Hakikatlerin herbirisi başka Risaleler ve Sözler’de kemâl‑i izâh ile tafsîl edilmiş.
Abdülmecîd’in ikinci nâkıs cevabı şudur ki:
O zâtın yanlış suâline mümâşât edip yanlışını kabûl ettiği için yanlış etmiş. Çünkü Onuncu Sözün Hâşiye’sinde, ism‑i a'zam yalnız her ismin bir mertebesinden ibaret olduğu zikredilmemiş. Belki çok yerlerde demişiz; ism‑i a'zamdan ve her ismin a'zamî mertebesinden tezâhür eder. İsm‑i a'zamı isbât etmekle beraber, her ismin bir mertebe‑i a'zamı var ki; Resûl‑i Ekrem (A.S.M.) bunlara mazhar olduğu gibi haşr‑i a'zam da onlara bakıyor. Meselâ ism‑i Hàlık merâtibi, benim Hàlık’ımdan tut, tâ Hàlık‑ı Külli Şey’e kadar olan mertebe‑i a'zama kadar merâtibi var.
437
O şübheli zâtın, her ismin bir mertebe‑i a'zamı olduğunu tezyif etmek niyetiyle mutasavvife‑i mütefelsife fikridir demiş. Hâlbuki başta İmâm‑ı A'zam, İmâm‑ı Gazâlî, Celâleddin‑i Süyûtî, İmâm‑ı Rabbânî, Şah‑ı Geylânî gibi sıddıkîn‑i muhakkìkîn, ism‑i a'zamı ayrı ayrı görmüşler. İmâm‑ı A'zam demiş: “El‑Adl, El‑Hakem ism‑i a'zamdır” ve hâkezâ. Her ne ise‥ bu mes'ele bu kadar yeter.
O zâtın sathî ilişmesinden üç cihetle memnun oldum:
Birincisi: Tenkid etmek istediği hâlde edemediği için gösteriyor ki, Onuncu Söz’ün hakàikı kàbil‑i tenkid değildir. Olsa olsa teferruât kabîlinden bazı ibarelerine ilişebilir.
İkincisi: İnşâallâh àlî bir zekâ ve gayreti bulunan Abdülmecîd’i gayrete getirdi. Hulûsi’ye yakışacak çalışkan, müteyakkız bir arkadaş oldu.
Üçüncüsü: O zât müşteridir ki ilişmiş, müşteri olmayan lâkayd kalır. İnşâallâh ileride tam istifade edecek.
Bu nüktenin bir güzel meâlini ya sen ya Abdülmecîd kaleme alıp benim selâmımla, memnuniyetimle beraber o zâta gönderebilirsiniz.
Mahallenizin imâmı Hâfız Ömer Efendi’ye selâm et ve de ki, ben onu kabûl ettim. Talebelik şartlarını da ona söyle. Pederiniz ve Fethi Bey ve Hoca Abdurrahman, Sözler’i ciddi dinlemeleri beni çok mesrûr ediyor. Ben onlara duâ ediyorum, onlar da bana duâ etsinler. Seydâ nâmındaki zât, pederinizin intisab ettiği zât değil, ondan evvel gelmiş iştihâr etmiş bir zâttır. Başta Sabri, Süleyman, Tevfik bütün ihvânlar size selâm ediyorlar.
Kardeşiniz Said Nursî
438
248. Her bir saat hastalıklı ömür, bir gün ibadet hükmündedir. Şu zamanda hayatın en iyi sureti böyledir
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ﴾
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ اَيَّامِ الْفِرَاقِ
Azîz, Sıddık Kardeşim!
Sana bu defa Yirmidokuzuncu Mektûbun Üçüncü Kısmını ve Beşinci Kısmı’nı gönderiyorum. Üçüncü Kısım’da bir sır var. Ramazan’da bir saatte, benimle müsevvid zât hasta iken sür'atle yazılmış. Göreceğiniz tarz, aynen bulunmuş, biz hayret ettik, anladık ki, o kısımda Kur'ân’a dair niyetimiz, tam haktır ve lâzımdır ki, böyle olmuştur.
Hem Mu'cizât‑ı Ahmediye’deki tevâfukâta, bir sened‑i kat'î olarak, iki parça (o mektûbdan 4’üncü, 5’inci cüz'lerini) gönderdim.
O iki parça o risalenin te'lifinin akîbinde, acemî bir müstensih müsvedde‑i aslîden acele yazdığı, hattâ salavâtları (A.S.M.) işâretiyle geçtiği hâlde, iki sene sonra tedkik ettik, ümîdimiz fevkınde acîb bir tevâfuk gördük.
Sonra, ondan daha acemî bir müstensihe dedim: “Resûl‑i Ekrem (A.S.M) kelimesiyle, Kur'ân kelimesini kırmızı yaz, aynen o nüshayı istinsah et.” Hâlbuki, ikinci müstensih çok acemî idi. Evvelki müstensihin nüshasındaki tevâfuku kısmen bozmuş, şuûru taalluk ettiği için letâfetini ihlâl etmiş. Fakat yine tevâfukâta bir hüccet olur, siz de güzelce kendinize tebyiz ediniz. O müsvedde‑i ûlânın bir sûreti ya sende veya Abdülmecîd’de mahfûz kalsın.
Felillâhilhamd, şimdi Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın ikiyüz eczâ‑i i'câzından bir cüz'ünü göze gösterecek, birkaç Kur'ân’ı yazdırıyoruz. Birisi tamam oluyor. İçinde 2806 lafza‑i Celâl’den, yüzde bir müstesnâ, umumen tevâfuku, gaybî tarzında görünüyor. Lafzullâhı kırmızı ile yazdırdık. Gören, “Kur'ânın i'câzını gözümle görebiliyorum.” diyebilir. İnşâallâh bu cüz'î i'câz, hatt‑ı Kur'ânîyi muhâfaza edecek, tahrifden kurtaracak.
439
Elmas kalemli kardeşlerimize taksim ettim, en birinci kardeşimiz Hakkı Efendi birinci cüz'ü yazdı. İkincisini, üçüncüsünü senin bedeline yazmağa hâhişkârdır.
Başta vâlideyninize, Fethi Bey, Hoca Abdurrahman Bey, yeni talebem İmâm Ömer Efendi olarak Sözler’le alâkadar olanlara selâm ve duâ ediyorum, duâlarını isterim.
Sâbık Müftü Kemâl Efendi’ye de ki: Müjde! Herbir saat hastalıklı ömrü, bir gün ibâdet hükmündedir. Şu zamanda hayatın en iyi sûreti böyledir. Biz Dergâh‑ı İlâhî’de onun hakkında, en hayırlısını niyâz edip duâ ediyoruz ve edeceğiz. Öylelerin duâsı makbûldür, bana duâ etsin. Hoca Abdurrahman ile Fethi Bey, ikisi, hàs talebelerin dâire‑i duâsı içinde duâda kazancıma hissedardırlar. İkisi bana duâ etsinler. Eskide benim Ömer isminde talebem vardı; senin şimdiki orada Ömer Efendi ona duâda arkadaş olmuştur.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Kardeşiniz Mirzazâde Said Nursî
249. Yirmi Dokuzuncu Mektub’un Dördüncü Kısmı doğrudan doğruya i'câz‑ı Kur'ân’ın bir âyinesidir ve çok da mühimdir
Yirmidokuzuncu Mektûbun Dördüncü Kısmı hem uzundur, hem bir tek nüshadır. Bu defa gönderemedim. O kısım doğrudan doğruya i'câz‑ı Kur'ân’ın bir âyinesidir ve çok da mühimdir. Otuzsekiz sahifedir. Başta Sabri, Süleyman, Husrev, Bekir, Tevfik, Gâlib sizlere selâm ederler. Ondokuzuncu Mektûb’un Dördüncü Cüz'ünü, Onbeşinci Nükteli İşâret’e kadar tashih ettim. Acele göndermek lâzım geldi, vakit bulamadım, tam tashih edeyim.
440
Sen evvelâ Onbeşinci Nükteli İşâret’ten sonra, kendi nüshanızla mukàbele edip tashih ediniz, sonra tebyiz ediniz. Yirmisekizinci Mektûbun Yedinci Mes'elesinde, acîb bir tevâfuk görüldü, şöyle: İki sahife baştan başa, yalnız baştaki satır müstesnâ, yirmidokuz satır şuûr ve ihtiyarımızın haricinde, bütün “elif” gelmiş. Bu bütün “elif” Yirmisekizinci Mektûb’dan Yirmidokuzuncu Mektûb’a ehemmiyetli bir işâret‑i gaybiyedir, diyordu. Sonra nümûnesini size göndereceğiz.
Said Nursî
250. Bu birbiri içinde üç nevi mahlûkatın ömürleri, saatin içindeki dakika, saniye, saatleri sayan çarkların nisbeti gibidir
Said Nursî’nin bir fıkrasıdır
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık, Hakikatli Âhiret Kardeşim ve Ciddi ve Kuvvetli Arkadaşım!
Kur'ân‑ı Hakîm’in baş hâşiyelerinde, Âyât‑ı Kur'âniye’nin adedi altıbin altıyüz altmışaltı olmakla, envâr‑ı Kur'âniye ve hakikat‑i Furkàniye eyyâm‑ı şer'iye ile altıbin altıyüz altmışaltı sene kadar, küre‑i arzda hükmü cereyan edeceğine işâret ettiğine dair suâlinize, o vakit zihnim başka yere müteveccih olduğu için, izâhlı bir cevab veremedim. Sonra bana ihtar edildi ki: “Âsım’ın suâli ehemmiyetlidir, cevab ver!” Ben de o ihtara binâen, üç esâsla bir parça izâh edeceğim:
441
Birinci Esâs
Nasıl ki, nur‑u Muhammedî ve hakikat‑i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, dîvân‑ı Nübüvvet’in hem fâtihası, hem hâtimesidir. Bütün enbiyâ onun asl‑ı nurundan istifaza ve hakikat‑i dininin neşrinde onun muînleri ve vekilleri hükmünde oldukları ve Nur‑u Ahmedî (A.S.M.) cebhe‑i Âdem’den, tâ Zât‑ı Mübârekine müteselsilen tezâhür edip neşr‑i Nur ederek, intikal ede ede tâ zuhûr‑u etemle kendinde cilveger olmuştur.
Hem mâhiyet‑i kudsiye-i Ahmediye, Risale‑i Mi'râc’da kat'î bir sûrette isbât edildiği gibi, şu şecere‑i kâinâtın hem çekirdek‑i aslîsi, hem en âhir ve en mükemmel meyvesi olmuş. Öyle de hakikat‑i Kur'âniye zaman‑ı Âdem’den şimdiye kadar, Hakikat‑i Muhammediye (A.S.M.) ile beraber, müteselsilen enbiyâların suhuf ve kütüblerinde nurlarını neşrederek, gele gele tâ nüsha‑i kübrâsı ve mazhar‑ı etemmi olan Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân sûretinde cilveger olmuştur.
Bütün enbiyânın usûl‑ü dinleri ve esâs‑ı şerîatları, hülâsa‑i kitapları Kur'ân’da bulunduğuna, ehl‑i tahkîk ve ehl‑i hakikat ittifak etmişler. Bu sırra binâen fetret‑i mutlakanın zamanı ihrac edildikten sonra, rivâyet‑i meşhûre ile zaman‑ı Âdem’den tâ kıyâmete kadar, eyyâm‑ı şer'iye ile tâbir edilen yedibin seneden, fetret‑i mutlakanın zamanı tarh edildikten sonra altıbin altıyüz altmışaltı sene kadar, Din‑i İslâm’ın sırrını neşr eden hakikat‑i Kur'âniye, küre‑i arzda ayrı ayrı perdeler altında neşr‑i envâr edeceğine, âyâtın adedi işâret ediyor demektir.
442
İkinci Esâs
Ma'lûmdur ki, küre‑i arzın mihveri üstündeki hareketi ile gece gündüzler ve medâr‑ı senevîsi üstündeki hareketi ile seneler hâsıl oluyor. Güneşle beraber herbir seyyârenin, belki sevâbitin ve Şemsü'ş‑Şümûs’un dahi, herbirinin mihveri üstünde eyyâm‑ı mahsûsalarını gösteren bir hareketi ve medârı üzerinde deverânı dahi, bir nev'i seneleri gösteriyor. Hàlık‑ı arz ve semâvâtın hitâbât‑ı ezeliyesinde, o eyyâm ve seneleri dahi irâe ettiğine delili şudur ki: Furkàn‑ı Hakîm’de
﴿ثُمَّ يَعْرُجُ اِلَيْهِ ف۪ي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُٓ اَلْفَ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ﴾
﴿تَعْرُجُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ اِلَيْهِ ف۪ي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْس۪ينَ اَلْفَ سَنَةٍ﴾
gibi âyetler isbât ediyor.
Evet kış günlerinde ve şimâl taraflarında, gurûb ve tulû' mâbeyninde dört saat günden ve bu yerlerde kışta sekiz‑dokuz saatten ibaret eyyâmlardan tut, tâ güneşin mihveri üstünde bir aya yakın yevminden, hattâ kozmoğrafyanın rivâyetine göre, tâ “Rabbü'ş‑Şi'ra” tâbiriyle Kur'ân’da nâmı ilân edilen ve şemsimizden büyük “Şi'ra” nâmında diğer bir şemsin, belki bin seneden ibaret olan gününden, tâ Şemsü'ş‑Şümûs’un mihveri üstündeki ellibin seneden ibaret bir tek yevmine kadar eyyâm‑ı Rabbâniye vardır.
İşte semâvât ve arzın Rabbi, o Şemsü'ş‑Şümûs ve Şi'ra’nın Hàlık’ı hitâb ettiği vakit, o semâvât ve arzın ecrâmına ve âlemlerine bakan kudsî kelâmında o eyyâmları zikreder ve zikretmesi gayet yerindedir.
Mâdem eyyâmın lisân‑ı şer'îde böyle ıtlâkatı vardır; ilm‑i tabakàtü'l-arz ve coğrafya ve tarih‑i beşeriyet ulemâsınca, nev'‑i beşerin yedibin sene değil, belki yüzbinler sene geçirdiğini teslîm de etsek; “Âdem’den kıyâmete kadar ömr‑ü beşer yedi bin senedir.” olan rivâyet‑i meşhûrenin sıhhatine ve beyân ettiğimiz altıbin altıyüz altmışaltı sene, Nur‑u Kur'ân hüküm‑fermâ olduğuna münâfî olamaz, cerhedemez. Çünkü eyyâm‑ı şer'iyenin dört saatten, elli bin seneye kadar hükmü ve şümûlü var. Fakat nefsü'l‑emirdeki eyyâmın hakikati, o rivâyet‑i meşhûrede hangisi olduğu şimdilik bu dakikada kalbime inkişaf ettirilmedi. Demek o sırrın inkişafı münâsib değil.
443
Üçüncü Esâs
لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ Şu mes'elede şimdilik delilini gösteremeyeceğim bir müddeâyı beyân ediyorum. Şöyle ki:
Şu dünyanın bir ömrü ve şu dünyadaki küre‑i arzın dahi ondan kısa diğer bir ömrü ve küre‑i arzda yaşayan nev'‑i insanın daha kısa bir ömrü vardır. Bu birbiri içinde üç nev'i mahlûkatın ömürleri, saatin içindeki dakika, sâniye, saatleri sayan çarkların nisbeti gibidir. Nev'‑i insanın ömrü, küre‑i arzın iki hareketiyle hâsıl olan ma'lûm eyyâm ile olduğu gibi, zîhayatın vücûduna mazhar olduğu zamandan itibaren, küre‑i arzın ömrü ise merkez‑i irtibatı olan şemsin hareket‑i mihveriyesi ile hâsıl olan eyyâm ile olması Hikmet‑i Rabbâniye’den uzak değildir. Ve dünyanın ömrü ise, Şemsü'ş‑Şümûs’un hareket‑i mihveriyesi ile hâsıl olan eyyâm iledir.
Şu hâlde nev'‑i insanın ömrü yedibin sene eyyâm‑ı ma'lûme-i arziye ile olsa, küre‑i arzın hayata menşe' olduğu zamandan, harâbiyetine kadar eyyâm‑ı şemsiye ile ikiyüzbin seneden geçer. Ve Şemsü'ş‑Şümûs’a tâbi ve âlem‑i bekàdan ayrılıp küremize bakan dünyaların ömrü, – Şemsü'ş‑Şümûs’un İşârât‑ı Kur'âniye ile herbir günü 50.000 (ellibin) sene olmasıyla – yedi bin sene o eyyâm ile yüz yirmialtı milyar (126.000.000.000) sene yaşarlar. Demek eyyâm‑ı şer'iye tâbir ettiğimiz eyyâm‑ı Kur'âniye’de bunlar dâhil olabilirler.
444
Evet semâvât ve arzın Hàlık’ı, semâvât ve arza bakan bir kelâmıyla, semâvât ve arzın sebeb‑i hilkati ve çekirdek‑i aslîsi ve en mükemmel âhir meyvesi olan bir zâta hitâbında, o eyyâmları isti'mâl etmek, Kur'ân’ın ulviyetine ve muhâtabın kemâline yakışır ve ayn‑ı belâğattır. (Hâşiye)
وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ ❋ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِاَسْرَارِ كِتَابِهِ
﴿رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَأْنَا﴾
Said Nursî
251. Madem sana verilen hayat ve hayatın levazımatı temlik değil, ibahedir. Elbette ibahenin düsturuyla hareket etmek lâzımdır
Onbeşinci Nota’nın Üçüncü Mes'elesi
Ey insan ve ey nefsim! Muhakkak bil ki: Cenâb‑ı Hakk’ın sana in'âm ettiği vücûdun, cismin, a'zâların, malın ve hayvanatın ibahadır, temlik değildir. Yani, istifaden için kendi mülkünü senin eline vermiş, istifade et diye ibaha etmiş. Senin gibi, idare etmekten hakikaten âciz ve tedbirden cidden câhil bir şahsa temlik etmemiş. Çünkü mülk olarak verse idi, idaresini sana bırakmak lâzım gelirdi.
Acaba en kolay, en zâhir ve dâire‑i ihtiyar ve şuûrda dâhil olan bir midenin idaresini yapamadığın hâlde; nasıl göz ve kulak gibi dâire‑i ihtiyar ve şuûrun haricinde idare isteyen şeylere mâlik olabilirsin?
Mâdem sana verilen hayat ve hayatın levâzımatı temlik değil, ibahadır; elbette ibahanın düsturuyla hareket etmek lâzımdır. Yani nasıl bir zât, ziyâfete misâfirleri dâvet eder. Onlara, meclis ziyâfetindeki eşyadan ve ziyâfetten istifadeyi ibaha ediyor, temlik etmiyor. İbaha ve ziyâfetin kaidesi ise; mihmandârın rızâsı dâhilinde tasarruf etmektir. Öyle ise isrâf edemez, başkasına ikram edemez, sofradan kaldırıp başkasına sadaka veremez, dökemez, zâyi' edemez. Eğer temlik olsa idi, yapabilirdi ve kendi arzusuyla hareket edebilirdi.
445
Aynen bunun gibi; Cenâb‑ı Hak sana ibaha sûretinde verdiği hayatı, intihar ile hâtime çekemezsin, gözünü çıkaramazsın ve ma'nen gözü kör etmek demek olan, gözü verenin rızâsı haricinde harama sarfedemezsin. Ve hâkezâ kulağı ve dili ve bunlar gibi cihâzâtı harama sarfetmekle ma'nen öldüremezsin. Ve eti yenilmeyen hayvanı lüzumsuz tâzib edip katledemezsin. Ve hâkezâ. Bütün sana verilen ni'metler, bu misâfirhâne‑i dünyanın sâhibi olan Mihmandâr‑ı Kerîm-i Zülcelâl’in kavânîn‑i şerîatı dâiresinde tasarruf etmek gerektir.
Said Nursî
252. Sözler namındaki envar‑ı Kur’âniye ise, en mühim ibadet olan ibadet-i tefekküriye nev’indendir
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz Kardeşim Re'fet Bey!
Senin mektûbunu ve kitabını memnuniyetle aldım. Gayet sevdiğim bir talebem olan Hulûsi Bey’in rûhunu sizde hissettim. Seni yeni değil, Hulûsi gibi eski bir talebe olarak kabûl ettim. Talebeliğin hàssası şudur ki; yazılan Sözler’e kendi malı gibi sâhib olmalıdır. Kendisi te'lif etmiş ve yazmış nazarıyla bakıp neşrine ve ehil olanlara iblâğına çalışmaktır. Mâşâallâh hattın güzeldir. Vakit bulursan bir kısmını yazın. Bir kısmını Husrev gibi ciddi talebeler yazar, onlardan bilâhare alır yazarsınız ve onlarla teşrîk‑i mesâî edersiniz. Altı senedir Isparta’da ciddi talebelerin çıkmasına muntazırdım, bekliyordum. El‑minnetü lillâh, şimdi sizin ile beraber birkaç tane çıkmağa başladı. Çünkü bir talebe, yüz dosta müreccahtır. Sözler nâmındaki envâr‑ı Kur'âniye ise, en mühim ibâdet olan ibâdet‑i tefekküriye nev'indendir. Şu zamanda en mühim vazife, îmâna hizmettir. Îmân, saâdet‑i ebediyenin anahtarıdır.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Kardeşiniz Said Nursî
446
253. Bu defaki mektubun çok güzeldir; arkadaşlarının fıkraları içinde Yirmi Yedinci Mektub içine derc edeceğim
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Ciddi, Sıddık, Dikkatli, Hakikatli Kardeşim Re'fet Bey!
Cenâb‑ı Hak, yeni hayatınızı mübârek eylesin ve refîka‑i hayatınızı, hayat‑ı ebediyenizde, Otuzikinci Sözün Üçüncü Mevkıfı’nın âhirlerindeki Üçüncü İşârette refîka‑i hayata dair va'de ve sıfata mazhar eylesin, âmîn.
Bu defaki mektûbun çok güzeldir. Arkadaşlarının fıkraları içerisinde Yirmiyedinci Mektûb içine dercedeceğim. Ara sıra yazı ile meşgul olsanız, iyi olur. İnşâallâh yeni hayatınız, size risalelerin hakàikına karşı yeni bir şevk uyandıracak.
Kardeşim! Sen, Husrev, Âsım nazarımda çok kıymetdârsınız. Cenâb‑ı Hak sizleri ve sizin gibileri Kur'ân hizmetinde sâbit‑kadem ve fedâkâr ve kemâl‑i sadâkatte dâim ve muvaffak eylesin, âmîn.
Orada Şeyh Mustafa, Lütfi, Rüşdü gibi kardeşlerime çok selâm ediyorum.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Kardeşiniz Said Nursî
447
254. İki sene evvel mabeynimizde hararetli bir uhuvvet başladı. Sonra bazı arızalarla ileri gitmedi. Müjde, şimdi ileri gidiyor
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık, Ciddi, Samîmî Âhiret Kardeşim ve Hizmet‑i Kur'âniye’de Çalışkan Bir Arkadaşım Re'fet Bey!
Mektûbunuz beni mesrûr etti. Biliniz ki, iki sene evvel mâbeynimizde harâretli bir uhuvvet başladı. Sonra bazı ârızalarla ileri gitmedi. Müjde, şimdi ileri gidiyor. Çünkü Husrev bana yazdığı mektûbunda, senden çok memnun olduğunu, Barla’dan döndükten sonra seni istediğim tarzda bana gösteriyor.
Demek tam onunla ittihâd ve teşrîk‑i mesâî ediyorsun. Elinden geldiği kadar onunla münâsebeti kuvvetleştir. Hem herbir hàs talebenin mühim bir vazifesi, bir çocuğa Kur'ân öğretmek olduğundan sen bu vazifeyi yapmağa başladın. Sen birinci talebelerden olduğundan inşâallâh senin çocuğun da birincilerden olacaktır. Mâdem çocuk benim de evlâd‑ı maneviyemdir; ona verdiğin ders, yarısı senin nâmına ise yarısı da benim hesabıma olmalıdır.
Senin rüyan ise çok mübârektir. Tâbiri pek zâhirdir. Isparta bir câmidir. Husrev, Re'fet, Lütfi, Rüşdü gibi zâtların samîmî mütesânid hey'etin şahs‑ı manevîsi sana Said sûretinde gösterilmiş. Risaleler ile verdiğiniz ders ise, va'z u nasihat sûretinde gösterilmiş. Sen namazı kılmadığınızdan geç kalıp acele ederek derse yetişmek tâbiri; Sözler’in neşri haricinde bazı vezâif‑i diniye, hem bir parça tenbellik, sizi birincilik hakkın olan birinci derste ikinci derecede kaldığınıza işâret edip, seni îkaz ediyor.
448
Her ne ise… Ben senden şimdi çok memnunum ve oradaki kardeşlerim dahi senden çok memnundurlar. Cenâb‑ı Hak bizi ve sizi tarîk‑ı hakta, Hizmet‑i Kur'âniye’de sebat ve metâneti versin, âmîn… Kayınpederiniz Hacı İbrahim Efendi’ye çok selâm ile Bedreddin’e ve hemşireme çok duâ ediyorum.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Kardeşiniz Said Nursî
255. Müşkülât çoğaldıkça, ehl‑i himmet fütur değil, gayret ve sebatını ziyadeleştirir
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık, Gayyûr Kardeşim!
Süleyman Efendi’den anladım ki, bazı hususî müşkülâta ma'rûz oluyorsun. Sizin gibi metîn insanlara sabır tavsiyesi zâiddir. Hizmetin kudsiyeti ve o hizmetteki zevk ve gayretindeki şevk, o acı hususî müşkülâta karşı gelir ve galebe eder tahmin ediyorum. Mümkün olduğu kadar aldırmamalısın. Kıymetdâr, kusursuz bir malın dükkâncısı, müşterilere yalvarmaya muhtaç değil. Müşterinin aklı varsa o yalvarsın. خَيْرُ الْاُمُورِ اَحْمَزُهَا sırrınca azîm hayırların müşkülâtı çok oluyor. Müşkülât çoğaldıkça ehl‑i himmet fütûr değil, gayret ve sebatını ziyâdeleştirir. İnşâallâh siz de öyle metîn ve sebatkârlardansınız.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Kardeşiniz Said Nursî
449
256. Siz beni bulduğunuzdan bir şükretseniz, ben sizi bulduğuma bin şükrediyorum
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık Kardeşim Re'fet Bey!
Mâşâallâh, şimdi siz ümîd ettiğim tarzda risaleleri takib ediyorsunuz ve yazıyorsunuz. Senin gibilerin az sa'yi dahi çok hükmündedir. Çünkü çoklar size i'timâd edip sizi taklid eder. Sizin gibi ciddi kardeşleri bu gurbet memleketinde bulduğumdan burası benim için hakîki bir vatan hükmüne geçti, hakîki vatanımı unutturdu. Yazılan eserlerin yüksekliği, me'haz ve mâden‑i kudsîleri olan Kur'ân’dan sonra sizler gibi muhâtabların ciddi iştiyakları ve tam tefehhümleridir. Siz beni bulduğunuzdan bir şükretseniz, ben sizi bulduğumdan dolayı bin şükrediyorum.
Mektûbunda İsm‑i a'zamı suâl ediyorsun. İsm‑i a'zam gizlidir. Ömürde ecel, Ramazan’da Leyle‑i Kadir gibi, esmâda ism‑i a'zamın istitarı mühim hikmeti var. Kendi nokta‑i nazarımda hakîki ism‑i a'zam gizlidir, hàvâssa bildirilir. Fakat her ismin de a'zamî bir mertebesi var ki, o mertebe ism‑i a'zam hükmüne geçiyor. Evliyâların ism‑i a'zamı ayrı ayrı bulması bu sırdandır. Hazret‑i Ali’nin (R.A.) Ercûze nâmında bir kasidesi, Mecmuatü'l‑Ahzâb’da var. İsm‑i A'zamı altı isimde zikrediyor. İmâm‑ı Gazâlî onu Cünnetü'l‑Esmâ nâmındaki risalesinde, Hazret‑i Ali’nin zikrettiği ve ism‑i a'zamın muhîti olan o esmâ‑i sitteyi şerh ve hàssalarını beyân etmiştir. O altı isim de فَرْدٌ ، حَيٌّ ، قَيُّومٌ ، حَكَمٌ ، عَدْلٌ ، قُدُّوسٌ’dür.
450
Kerâmet‑i gaybiyenin ikinci parçasını tashih ederek bir parça daha ilâve ettik, gönderdim.
Bedreddin’in sür'atle ileri gitmesi, Kur'ân‑ı Hakîm’in feyz‑i kerâmetindendir. Cenâb‑ı Hak muvaffak etsin.
Hacı İbrahim Efendi’ye bilhassa selâm ediyorum. Lütfi, Rüşdü, Hâfız Ahmed, Sezâi Efendilere selâm ediyoruz. Âhiret hemşireme de duâ ediyorum. Senin bu defaki mektûbun bir parçası Mektûbat içine dercedildi.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Kardeşiniz Said Nursî
257. Bu defa istinsah ettiğiniz risaleler çok güzel olmuştur. Re’fet tenbel değildir ispat ettiler
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık Kardeşim ve Hizmet‑i Kur'âniye’de Hakikatli Bir Arkadaşım Re'fet Bey!
451
Bu defa istinsah ettiğiniz risaleler çok güzel olmuştur. Senin gayret ve samîmiyet ve ciddiyetini bana gösterdiler ve Re'fet tenbel değildir, isbât ettiler. Onları tashih edip göndermiştim. Sonra işittim ki, getiren adam İslâmköyü’nde bırakmış. Otuzbirinci Mektûb’un Üçüncü, Dördüncü Lem'aları’nı yazmağa vakit bulamadım. Korkuyorum ki, onların da ﴿اِذَا جَٓاءَ نَصْرُ اللّٰهِ﴾sırrı gibi mevsimi geçerek sonra güzel yazılmamış olsun. İnşâallâh sizlerin iştiyakı beni çalıştıracak. Fakat bu şühûr‑u selâse çok kıymetdârdır. Leyle‑i Kadr’in sırrıyla seksen sene bir ömrü kazandıracak bir vakitte, en iyi, en efdal şeylerle meşgul olmak lâzım geliyor. İnşâallâh Kur'ân’a ait mesâille iştigâl, bir nev'i manevî mütefekkirâne Kur'ân okumak hükmündedir. Hem ibâdet, hem ilim, hem mârifet, hem tefekkür, hem kırâat‑ı Kur'ân mânâları, risalelerin istinsah ve mütâlaalarında vardır i'tikàdındayız. Zâten bu ciheti siz takdir etmişsiniz.
Mu'cizât‑ı Ahmediye’yi sizin için yazdırdım, tekmîl oldu. Fakat başka bir nüsha ona göre yazdırmak lâzım olduğu için muvakkaten burada kalacak. Senin mektûbunda Hâfız Sezâi bizimle ciddi alâkadar olduğunu gösteriyor. Ben bir zaman idi, Ağruslu Zekâi gibi samîmî, harâretli Isparta’da yeni bir kardeşimiz bulunacak, vicdânen hissediyordum. İnşâallâh bu Sezâi, o olacak. Ben onu işittiğim vakit hissettiğim şahıs tevehhüm ettim. Eğer tasavvurum gibi ise zâten iyi, olmasa öyle olmağa çalışsın. Eğer, Zekâi nasıl adamdır merak ederse, Yirmiyedinci Mektûb’un fıkralarında Zekâi’nin mâhiyetini ve ne derece samîmî olduğunu gösterir fıkraları var, baksın.
Kayınpederin Hacı İbrahim Efendi’ye çok selâm ediyorum. O zâtı ciddi bir âhiret kardeşi telâkki etmişim. İnşâallâh senin bu yeni gayret ve sa'yinden o da hissedardır.
Bedreddin’in küçüklüğüyle beraber büyük talebeler dâiresine dâhil etmişim. O, küçüklerin büyüğüdür. Ve inşâallâh Cenâb‑ı Hak onun emsâlini çoğaltsın. Bedreddin’in vâlidesine duâ ediyorum. Elbette Bedreddin’in hüsn‑ü terbiyesinde en mühim hisse onundur. Çünkü, onun en birinci üstadı odur.
Bekir Ağa, Lütfi Efendi, Hâfız Ahmed, Sezâi gibi kardeşlere selâm ediyorum.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Kardeşiniz Said Nursî
452
258. O hatta ihtiyacımı sizin gibi kalem kahramanlarının muavenetleri temin ediyor
بِاسْمِ مَنْ تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهِنَّ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık Kardeşim!
Evvelâ: Bu yeni hâdisenin mâhiyetini merak etmişsiniz, oraya gelen iki uzun mektûb mâhiyetini gösteriyor.
﴿وَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ مَنَعَ مَسَاجِدَ اللّٰهِ اَنْ يُذْكَرَ ف۪يهَا اسْمُهُ﴾ âyeti o hâdiseye sebebiyet verenlerin başına sâika gibi iniyor ve inecek. Fakat biz acûlüz. Herşeyin bir vakt‑i muayyenesi var.
﴿فَضُرِبَ بَيْنَهُمْ بِسُورٍ لَهُ بَابٌ بَاطِنُهُ ف۪يهِ الرَّحْمَةُ وَظَاهِرُهُ مِنْ قِبَلِهِ الْعَذَابُ﴾