421
238. Manevî yaralarınıza ilâç ararsanız Risale‑i Nur’da vardır
Risale‑i Nur şâkirdlerinden Kuleönlü Hacı Osman’ın bir fıkrasıdır
Muhterem Üstadım!
Risale‑i Nuru birkaç seneden beri dinleyip, binde bir almış olduğum manevî yaralarıma bir ilâç vazifesi görüyordu. Fakat hastalara ait Yirmibeşinci Lem'a ve ihtiyarlara ait Yirmialtıncı Lem'ayı Mustafa ve arkadaşlarımla beraber okuyup kemâl‑i şevk ile dinledim. Bakıyorum ki, vücûdumdaki yaralara güzel te'sir ediyor; arkadaşlarıma dedim: Mâdem Risale‑i Nurun te'siri bu kadar kuvvetlidir, ben yazmaya karar verdim; fakat hiç okuyup yazmam yok ki, böyle kıymetdâr Risale‑i Nura yardım edeyim. Mâdem kalemim yok, beni hizmetçi ve postacı olarak ta'yin ediniz, diye müteessirâne söyledim.
O gece rüyamda, kendimi ölmüş ve yıkanmış olarak kabre bıraktılar. Haşir zamanı gelip kabirden kefen ile başım açık, ayaklarım yalın olarak kalktım. Korkarak memleketimize gelirken, büyük bir köprüye yolum uğradı. Köprünün iki tarafında iki nöbetçi vardı. Birinden geçip, diğeri hemen beni yakaladı; acaba nereye götürecek diye, bütün vücûdum titriyordu. Biraz gittikten sonra köprü bitmeden Üstadıma beni teslîm etti. Üstadım beni yıkayıp bıraktı.
Sonra asker olarak bir câmiye bütün ahâli toplandı. Bir asker geldi bana dedi: “Seni büyük bir kumandana hizmetçi ta'yin ettiler, gideceksin.” Ben dedim: “Benim gibi süflî bir nefer, nasıl o müşîrin yanında hizmetçilik eder.” İ'tirâz ettim. Yine tekrar etti: “Gideceksin.” Ben korkarak gittim, baktım ki, orada Üstadımı görünce mesrûrâne sevindim. Bana dedi: “Arkamdan gel.” Yüksek bir saraya çıktı, bana dedi: “Bu ufak hizmetleri gör.” Ben düşünmekte iken, Barlalı Süleyman Efendi geldi. Beraber bulunurken, Üstadım güzel bir gül bahçesine gitti ve – orada bir küçük genç oturur – bana dedi: “Sen bu gence hizmet edeceksin.” dedi, hemen uyandım.
422
Ey kardeşlerim! Mâdem Üstadım, bende bir şey yok, ben yalnız ta'yin olduğum cevâhir dükkânından herkesin ihtiyacı var olduğunu ve Kur'ânın dellâlı olduğunu sekiz‑dokuz senedir ilân ediyor. Biz Risale‑i Nurları yazmak, okumak ve dinlemek için herkesin ihtiyacı var. Onun için ey Müslümanlar! Manevî yaralarınıza ilâç ararsanız Risale‑i Nurda vardır. Yazın, okuyun, îmânınız o kadar teâlî edecektir. Hiç şübhe etmeyiniz.
Mübârek iki ellerinizden öperim ve bayramınızı tebrik ederim.
اَلْحُبُّ فِي اللّٰهِCâhil ve âciz talebeniz Hacı Osman
239. Zulmet ve gaflet perdelerini Sözler'iniz yırtıyorlar, parçalayıp o zulmeti ve gafleti dağıtıyorlar
Âhiret hemşirelerimizden ve Risale‑i Nur talebelerinden Müzeyyene’nin fıkrasıdır
Muhterem Üstadım!
Şu fânî dünyanın elemlerine gark olan gözlerim, sizin feyizli, nurlu Sözler’inize ve te'sirli ve şifâlı risalelerinize, can u gönülden merbût oldukça ve okudukça; risaleleriniz ne kadar büyük bir mürşid olduğunu hiçbir şeyle ta'rif edemem.
Evet şu dünyaya, şu zamana çöken zulmet ve gaflet perdelerini Sözler’iniz yırtıyorlar, parçalayıp o zulmeti ve gafleti dağıtıyorlar. Hangi akıl var ki, hakikat perdesini görüp de, o hakikat perdesinde nur‑u hakikat parlarken, onlara gözünü yumup, zulmet perdesine atılmış olsun. Ben de inşâallâh zulmete atılmam. Artık güçlükle bahtiyar olup da tekrar bedbaht olamam.
Üstadım, ben sâir kardeşlerim gibi sizden bizzat ders almaktan mahrumum. Fakat haftada veya bir ayda, àlî Sözler’inizden gıyâbî bir ders alıyorum tasavvuru ile dinliyorum. Güyâ bizzat sizden ders alıyorum. Bütün gün Ehl‑i İslâm’ın selâmetini ve şu hâlimin zulmetten nura dönmesini, siz başta ve önde, biz arkada Cenâb‑ı Hakk’a yalvaralım. Cenâb‑ı Mevlâm hayırlısıyla ihsân buyursun. Fazla söylemeye lisânım, aczim, kusurum bırakmıyor. Kusurumuzu Üstadımıza itiraf ediyorum.
423
İnşâallâh risalelerin te'siri ile bir gün olur da, müstakîm Lütfi Efendi gibi ehl‑i takvâ kardeşlerimiz misillû, biz dahi gayr‑ı ihtiyarî ve istemeyerek işlediğimiz ahvâlden Sözler’inizin irşadı ile kurtuluruz. Zekâi kardeşimizden Onyedinci Söz, Onsekizinci Mektûb, Yirminci Mektûb ve Otuzüç Pencere’li nurlarla parlayan kıymetli risaleleri aldık, mütâlaa ediyoruz. Hakîki Üstadımız olan Hazret‑i Kur'ân elimizdedir.
Müzeyyene
240. Üstad İstanbul’a gidiyor; bu nurlu ve kıymetli risalelerin sahibi bizden uzaklaşmasına gönül razı olmuyor
Müzeyyene’nin diğer bir fıkrası
Üstadım!
Kıymetdâr risalelerinizi okuyan elbette; kilitli sandık içinde münevver kalan sönük kalbleri, gümüşten yapılmış, altın ile yaldızlanmış birer anahtar hükmündeki risalelerle açtığına ve kalbinin kurtulmasına ve parlamasına binâen kemâl‑i memnuniyetle Cenâb‑ı Mevlâ’ya şükürler ve risalelerin intişarına çalışanlara teşekkürler etmemek kàbil değildir. Âh, vefâsız dünyanın telâşesi ve elemi ve kederi beni nurlara hizmetten alıkoyuyor. Hakkıyla çalışamadığımdan ve kardeşlerim gibi nurlara hizmet edemediğimden kalbim öyle muazzeb oluyor ki, ta'rif edemem. Bugünlerde dediler ki, af varmış, Üstad İstanbul’a gidiyormuş, demeleri ile bir cihette memnun oldum ki, Üstadım esâretten kurtuldu ve bir cihette zannettim ki, bütün Atabey’in dağları başıma düşüyor, müteessir oldum. Affınıza ve bedbaht insanların eziyetinden kurtulmanıza teşekkürlerle beraber tebrik ediyorum. Fakat bu nurlu ve kıymetli risalelerin sâhibi bizden uzaklaşmasına gönül râzı olmuyor. Barla dağlarında bizi ve bu etrafı nurlandıran, bizlerden uzaklaşmamalı. Uzaklaşmasını kim arzu eder? Barla çok bahtiyardır ki, en evvel ve her vakit, o taze ve şirin risaleleri herkesten evvel, bizzat şifâhen Üstaddan işitebilirler.
Müzeyyene
424
241. Onuncu Söz'ün hurufatındaki sır hiç kimsenin sun' ve ihtiyârıyla olmadığını herkes tasdik ettiği için daha ehemmiyetli göründü
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Gayyûr, Zekî, Ciddi, Sıddık, Hakîki Kardeşlerim Hoca Sabri Efendi, Hâfız Ali!
Bu Cuma günü gündüz, rahatsızlığımdan dolayı biraz yatmıştım. Rüyaya benzer, fakat rüya değil; hayâlen gördüm ki, Sabri karşıma çıktı, arkasında Hâfız Ali… Sabri bana diyor: “Üstadım, inâyât‑ı seb'a nâmıyla beyân edilen büyük inâyetler varken Onuncu Söz’deki cüz'î inâyete bu kadar ehemmiyet vermenin sebeb ve hikmeti nedir?” dedi çekildi. Sonra kalktım, düşündüm, dedim ki: “Isparta’ya yazdığım mektûbu Sabri okumuş veya okuyor; harâretle yazışımdan bana acıyarak benden suâl etmek istemiş.” Her ne ise… Ben de Hulûsi’den sonra birinci muhâtabım olan Sabri’ye derim ki (Hâfız Ali de dinlesin):
Bu Onuncu Söz’deki cüz'î inâyete ziyâde ehemmiyet verdiğimin üç hikmeti var:
Birincisi
Onuncu Söz’ün kıymeti tamamıyla takdir edilmemiş. Ben kendi kendime hususî belki elli defa mütâlaa etmişim ve her defasında bir zevk almışım ve okumaya ihtiyaç hissetmişim. Böyle bir risaleyi bazıları bir defa okuyup, sâir ilmî risaleler gibi yeter der, bırakır. Hâlbuki bu risale ulûm‑u îmâniyedendir. Her gün ekmeğe muhtaç olduğumuz gibi, o nev'i ilme her vakit ihtiyaç var. Bu risaleye nazar‑ı dikkati ehemmiyetle celbetmeyi rûhum arzu ediyordu. Lâkin elimden bir şey gelmezdi. Cenâb‑ı Hak merhametinden bir işâret verdi. O işâret ne kadar gizli ise benim o ciddi arzuma mutâbık geldiğinden çok ehemmiyetli görünüyor.
425
İkincisi
Bilirsiniz uzak yerlerden, bazı beş günlük yoldan bir zât bizi görmek ve uhrevî bir istifade etmek için gelir. Hâlbuki vaziyetim birkaç saatten fazla onunla görüşmeyi müsâade etmiyor. Hâlbuki, o misâfire risalelerin kıymetini göstermek, onu onlardan istifadeye sevk etmek, hem muhtaç olduğu kuvvet‑i îmâna ve kuvve‑i maneviyeye yardım etmek için birkaç gün lâzım. Çünkü risalelerdeki kuvvetli bürhânlara herkes yetişemiyor, tamamıyla kavramıyor. Rûhum çok arzu ediyordu ki; kısa, hafif bir vesile elime geçip bîçâre misâfirlerin zahmeti beyhûde gitmesin. Fakat kerâmetim yok, elimden bir şey gelmez. Yalnız misâfirlerin niyet ve ihlâsına i'timâd edip onların mükâfâtını Rahmet‑i İlâhiye’ye havâle ediyordum. İşte Cenâb‑ı Hak, evvel İşârâtü'l‑İ'câz’da sonra Onuncu Söz’de çabuk kanâat verecek ve risalelere i'timâd ettirecek bir eser‑i inâyet ihsân etti. Hakikaten benim için çok kolay oldu. Ben de çok rahat ettim ve çok zâtlara az bir zamanda kuvve‑i maneviye ve Kur'ân‑ı Hakîm’in hakkâniyetine göz ile görünecek emâreler gösteriyordum. Hattâ çok muannidlerin inâdı kırıldı. Çok dinsizler de onunla îmâna geldiler. Fakat İşârâtü'l‑İ'câz’daki izâhı bir, iki, üç saat bitmiyordu. Ben de yoruluyordum. Cenâb‑ı Hak kemâl‑i rahmetinden daha kolay, İşârâtü'l‑İ'câz’ın iki saatte verdiği fâideyi Onuncu Söz iki‑üç dakikada aynı fâideyi verdi. Bu zamanda göz ile görünecek gayet cüz'î bir eser‑i inâyet, manevî büyük kerâmetlerden daha te'sirlidir. İşte bu cüz'î eser‑i inâyet hem bana hem sizin gibi kardeşlerime bir kolaylık te'min ettiği için ziyâde ehemmiyet verdim. Mâdem bu Sözdeki tevâfuk bize ve misâfirlere çok fâidelidir ve hayırlı neticeler verir, elbette içinde bir inâyet var. Âdi olsun, yüz emsâli bulunsun yine bize fevkalâde bir inâyet, bir ikram‑ı Rabbânîdir.
Üçüncüsü
Bilirsiniz ki, fazla iştigâlattan yorgun düşmüş bir fikir, kendini eğlendirmek, istirahat etmek ister. Biz meşgul olduğumuz pek derin, pek geniş, pek ciddi olan hakàik‑ı Kur'âniye ve îmâniye, fazla meşguliyetimizden gelen yorgunluğu tahfif edecek ve yorgun fikrimizi neş'elendirecek ve eğlendirecek tevâfukât nev'inden latîf bir san'at‑ı bedîiye sûretinde bir lütfunu gösterdi.
426
Hem o latîf ve hafif ve mahbûb ve câzibedâr tevâfukâttaki inâyet bir anahtar hükmüne geçip, Kur'ânın bir hazine‑i esrârına bir nev'i rehber olduğu için ziyâde ehemmiyet verdim. Yoksa hizmetimize terettüb eden ve yardım eden inâyet‑i Rabbâniye o kadar çoktur ki, eğer saysam binden geçer. Şu Onuncu Söz’ün hurûfâtındaki sır, hiç kimsenin sun' ve ihtiyarıyla olmadığını herkes tasdik ettiği için daha ehemmiyetli göründü.
Fakat ben mutlak işârete ehemmiyet verdim. Lâkin tafsilâtını ehemmiyetle tedkik edemedim. En iyi bir tarzda beyân edemedim. Bir‑iki saat zarfında nota nev'inden işâretler koydum. Birinci defaya i'timâd edip daha tedkik etmedim. Hâlbuki, tâbiratımda bazı kusur var, fehmi işkâl eder. Isparta’daki kardeşlerimiz maksadı anlamamışlar; hakları var. Çünkü o ibare o maksûdu ifâde edemiyor.
Mâdem öyledir, bu sözün latîf tevâfukât‑ı harfiyesindendir ki, (mebhasındaki) hem sahifenin yirmiiki olmak itibariyle yazı bulunanların yerinde (yarısından ziyâde yazılı bulunan sahifelerin) hakîki ve itibarî satırlarına ve baştaki yaprağın cild üstünde isminin iki satırı ilâvesiyle bin üçyüz kırkiki (1342) ilâ âhir… Hem o mebhastaki bu cümle hem âhirdeki beyaz sahifeyi saymak cihetiyle altmışaltı olup baştaki âyetin melfûz (altmışaltı) hurûfuna tevâfuk ediyor. Yerinde, âhirdeki iki beyaz sahifeyi saymak cihetiyle (altmışyedi) olup baştaki âyetin melfûz altmış yedi hurûfuna tevâfuk ediyor. O âyet Sûre‑i İhlâs’ın hurûfâtına hem Lafzullâh’ın makam‑ı ebcedîsine tevâfuk ediyor, denilmeli. Biz bir nüshayı öyle yaptık, size gönderiyoruz. Yanınızdaki nüshaları ona göre yap. Eğirdir’deki nüshaları da öyle yapınız.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Kardeşiniz Said Nursî
427
242. Onuncu Söz'e nazar‑ı dikkat-i ammeyi celp etmek için ihtiyârsız olarak onunla meşgul edildim ve baktım
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Ciddi, Sıddık Kardeşlerim, Hizmet‑i Kur'âniye’de Samîmî ve Kuvvetli Arkadaşlarım Sabri, Husrev, Ali, Re'fet, Bekir, Lütfi, Rüşdü!
Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, sizleri hududsuz bir sahrâ‑yı hakikatte bana enîs arkadaş ve yoldaş vermiş. Bu acîb sahrâdaki hareket ve sülûk, bazen pek ince ehemmiyetsiz görünen bir şeyde mühim istifadeler edilir. Onun için zâhir nazarda mâlâyanî zannedilen bazı mes'elelerde fazla takib ediyorum ve ziyâde nazar‑ı dikkatinizi celbediyorum. Ezcümle, Onuncu Söz’deki elif tevâfukâtı mühim bir mes'ele gibi nazar‑ı dikkatinize gösteriyorum. Bunun sırrı şudur ki:
Bir iltifat‑ı hàssaya gizliden gizliye bir işâret bulunduğunu kat'î hissettiğim için ihtiyarsız olarak kemâl‑i sürûr ve ferâhımdan taşkıncasına bağırarak, “Aman geliniz siz de görünüz!” diyorum. Evet nasıl ki, bir pâdişahın hàs bir ednâ işâretine mazhar olmak, kanun‑u umumiyle bir müşîriyet teveccühünden fazla medâr‑ı sürûrdur. Öyle de, Hàlık‑ı Zülcelâl’in hususî iltifatını îmâ eden en gizli bir işârete, yüzbin can olsa ve fedâ edilse ve yüz bin sene ömür var ise o yolda sarf edilse yine ucuzdur.
İşte bu sırdan gelen sürûrun verdiği cezbekârâne taşkınlıkla, dikkatsizlere mâlâyanî ve isrâf sayılan böyle tevâfukâta dair bahisler açıyorum. İşte bir bahis daha açacağım.
428
Onuncu Söz, Kur'ân’ın bir sülüsünü inkâr etmek niyetiyle haşr‑i cismânîyi resmen millet içinde inkâr etmek fikrinde bulunan zındıkları susturmakla hàrika bir şu'le‑i i'câz-ı Kur'ânî’yi gösterdiği gibi; daha müteaddid emâreler ile manevî i'câz‑ı Kur'ân hesabına fevkalâde bir mâhiyeti bulunduğunu icmâlen hissetmiştik. Ve şimdi yeniden tekrar Onuncu Söz’e nazar‑ı dikkat-i âmmeyi celbetmek için ihtiyarsız olarak onunla meşgul edildim ve baktım.
Bu defa Lafzullâh’ın en birinci harfi olan elif, Onuncu Söz’de öyle bir tevâfuk gösterdi ki, kat'iyyen tesâdüfe havâle edilmediği gibi, başka emâreler ile o tevâfukta gaybî bir işâreti kat'iyyen hissettim. Sonra işâretlerini koydum. Hem işârete medâr olmak için hàrikulâde olmak lâzım değildir. Çünkü çok âdi perdeler içinde mühim işâretler verilir, ehli anlar.
Mâdem işâret‑i gaybiye var, elbette tesâdüf içinden kaçar, daha hükmedemez, en cüz'î rakamları da o işârete mal edilir. Mâdem mecmûunda işâret var, bütün eczâsı o işâretin hikmetine tâbidir, tesâdüf orada oynayamaz. Hattâ yirmidokuzuncu sahifede Üçüncü Hakikatteki elif sayılmamak lâzım gelirken sehven saymıştım. Sonra anladım ki, bana saydırılmış. Baştaki Onuncu Söz kelimesi ile şu Üçüncü Hakikat ikisi sahife başında bulundukları için hakları sayılmaktı. Onların sâir arkadaşları sahife rakamları gibi bazı vazifeyi gördürmek için bir cihette saymak işâreti olarak haberim olmadan bana yazdırılmış. Her ne ise… Kendimin tereddüdü için değil – çünkü kat'î kanâatim gelmiş – belki başkasının şübhe ve tereddüdünü izâle için bazı muvâzeneler yaptım:
Onuncu Söz’ün âhirinde yazıldığı gibi altıyüz sahifeden ziyâde bir mübârek kitabın tevâfukâtı yüzyirmibeş çıktı. Üçyüzelli sahifeden ibaret diğer bir kitabı yine saydım. Elli tevâfuk çıkmadı. Yine eskiden kendi te'lifâtım Türkçe ve Arabî olan ikiyüz seksen sahifeden ibaret bulunan kitabın eliflerini saydım, tevâfukâtı kırkı tecâvüz etmedi.
Demek bu Onuncu Söz’de ve İşârâtü'l‑İ'câz’daki ekseriyet‑i mutlakanın tevâfukâtı, gizli bir işâret‑i gaybiyeyi tazammun ediyorlar. Mecmûunda işâret bulunsa yeter. Her cüz'ünde işâreti göstermek lâzım değildir, fakat her cüz' işâretin malıdır ve onun hikmetine tâbidir. Size acele edip, en evvelki işâret olunan nüshayı göndermiştim. Az hâşiyeleri sonra ilâve ettik. Bu defa Süleyman Efendi ile gönderilen nüsha ile mukàbele ediniz, tekmîl ediniz ve Halîl İbrahim Efendi ile gönderilen nüsha ile yine bu nüsha ile mukàbele ederek sonra Âsım Bey’e gönderiniz.
429
Bu defaki Hulûsi Bey’in mektûbunu size gönderdim. İşâret ettiğim iki kavs içerisinde bulunan kısım Yirmiyedinci Mektûbun Dördüncü Zeyli’nde yazılacak. Kavslar haricinde bulunan ve üzerlerine kırmızı çizgi çekilenler yazılmayacaktır. Hâfız Ahmed ve Mehmed Celâl ve Hâfız Velî gibi kalbi cezbeli dostlarıma ve tarîk‑ı hakikatte sâir kardeşlerimize selâm ediyorum. Hâfız Velî ile çendan geç görüştük, fakat Hâfız Velî’nin burada Mehmed Usta isminde on senelik hàlis bir dostu bulunduğundan ve o Mehmed Usta benim sekiz senedir tarîk‑ı âhirette gayet ciddi bir kardeşim olduğundan Hâfız Velî’ye de o münâsebetle eski dost nazarıyla bakıyorum. O bana mektûb yazmıştı; vakit bulamıyorum ki, mektûbuna cevab vereyim. Ehl‑i kalb için bazen sükût dahi bir konuşmaktır.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Kardeşiniz Said Nursî
Kardeşlerim, affedersiniz, bu intizamsız perîşan mektûbla sizinle konuşmak istemiyorum. Fakat müteaddid işlerle ve tedkîkàtla meşgul olduğumuz ânda, sür'atli bir sûrette fikrimizin bir köşesiyle yazdık. Keçeli kâtibin hâli ma'lûm. Kafasını başka yerde bırakmıştı; mektûb perîşan oldu, onun için kusura bakmayınız.
Tevâfuktaki müdâhale‑i gaybiyeyi bir mektûbda size böyle bir temsîl ile beyân etmiştim. Meselâ, benim avucumda nohut, leblebi, üzüm, buğday gibi maddeler bulunsa, ben onları yere atsam, üzüm üzüme, leblebi leblebiye karşı sıralansa hiç şübhe kalır mı ki, elimden çıktıktan sonra gaybî bir el müdâhale edip sıralamasın. İşte hurûfât ve kelimât o maddelerdir, ağzımız o avuçtur.
430
243. Saadet‑i uhreviyemin, sizin duanızla olacağı telkin edilmiştir
Mes'ûd’un garîb bir fıkrasıdır
Kamer yeni tulû' ettiği esnâda, onun aydınlığına ve gecenin serinliğinde, arpanın yumuşaması hasebi ile orak biçmekte iken, kamerin güzelliğine ve şeffâflığına bakarak ve orağın bitmemesi, nurları yazmaktan mahrum kaldığımı tahayyürâne ve me'yûsâne düşünmekte iken, bilmem iğfalât, bilmem tulûât, hâtırıma gelen şu sözü söyledim: “Yâ Rab! İsmim Mes'ûd, kendim bîsûd, çok çalıştım, olamadım mes'ûd” dedim ve arpa biçmeye devam ettim. Aradan bir müddet geçtikten sonra yattım. Menâmda dediler ki: “Bırakma Üstadın Said’in eteğini, eyler seni mes'ûd”. Derhâl uyandım, ay hemen kaybolmak üzere. Derhâl: “Yâ Rab! Ben saâdet‑i dünyeviye istemedim; tevbekâr oldum.” Saâdet‑i uhreviyemin, sizin duânızla olacağı telkin edilmiştir ve duânıza muhtacım. Bendenizi duâdan dirîğ buyurmamanızı temennî eder, el ve ayaklarınızdan öperim Efendim Hazretleri.
Mes'ûd (R.H.)
244. Cinnî şeytandan ders alan insan şeytanları, dünyevî meşgaleleri ile Nurlara hizmetini tahdit etmek için, sezdirmeyerek perde altında çalışmışlar
Yirmialtıncı Mektûb’un Dördüncü Mebhasının Birinci Mes'elesi
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَعَلٰى وَالِدَيْكُمْ وَعَلٰى اِخْوَانِكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık ve Sâdık, Muhlis ve Hàlis Kardeşim İbrahim Hulûsi Bey!
431
Mektûbunda beyân ediyorsun ki; “Eğirdir gibi” orada muvaffak olmuyorsun. Ondan telâş etme, orada öyle esbâb var ki, bütün bütün tevakkuf ve ta'tîl neticesini verebilirdi. Cenâb‑ı Hakk’a şükür yine tevakkuf değil, muvaffakıyet var.
O manevî esbâbdan biri şudur ki: Cinnî şeytandan ders alan insan şeytanları, dünyevî meşgaleleri ile seni bir çember içine alıp, Nurlara hizmetini tahdid etmek için, sezdirmeyerek perde altında çalışmışlar.
Hem o havâlide sâbıkan, müdhiş ameliyât ve icraat olduğundan, o muhîtte bir ürkeklik hâsıl olup, senin kalbindeki gayet kuvvetli bir metânet olmasaydı, o Nurlar orada hiç ışıklandırmayacaktı, fakat orada az hizmet de çoktur, kıymetdârdır.
Sâniyen
Bu kısım, Yirmialtıncı Mektûb’un Dördüncü Mebhası’ndaki Dört mes'eleden Birincisi’nin “Sâniyen” kısmının sonuna ektir.
رَبِّ الْعَالَم۪ينَ tâbirinden sonra ﴿رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ﴾ zikri, icmâlden tafsîle geçmektir. Nasıl ki; “memleket‑i İslâmiye hâkimi” tâbirinden sonra “Anadolu, Asya ve Afrika hâkimi” tâbiri haşmet‑i saltanatı mufassalan gösterir; öyle de Rubûbiyet‑i mutlakadan sonra, haşmet‑i Rubûbiyet’i mufassalan gösterir. Her ne ise, şimdilik suâline tam cevab veremiyorum. Ona bedel Kur'ân i'câzına ait iki küçük nükteyi söyleyeceğim. Sen, şu iki nükteyi Ondokuzuncu Mektûb’un Beşinci Cüz'ünün Onsekizinci İşâretinin Birinci Nüktesi’nin âhirine hâşiye olarak ilâve ediniz.
İşte Birinci Nükte
Ondokuzuncu Mektûb’un, Onsekizinci İşâretinin Birinci Nüktesi’nin âhirindeki “Hâşiye‑2”dir, şu kısım ona ektir.
Şu üç hakikate mukâbil, gelecek hangi hakikat var? Kimin haddine düşmüş ki, bunları taklid etsin. Evet nasıl ki, bu tarz‑ı ifâde sun'î olamaz, öyle de taklid edilmez. Evet kimin haddine düşmüş ki, hadsiz derece haddinden tecâvüz edip, Hàlık‑ı Kâinâtı bu sûrette konuştursun?
432
İkinci Nükte: Kur'ân‑ı Hakîm’in umum sahifeleri âhirinde âyetler tamam oluyor; güzel bir kafiye ile nihâyetleri hitâm bulması, hem Lafzullâh, yaprağın iki sahifesinde veya karşı karşıya iki sahifesinde veya yakın sahifelerde ekseriyâ ya muvâfakat‑ı adediye veya münâsebet‑i adediye bulunması, bir emâre‑i i'câzdır ve bunun sırrı şudur ki: Âyâtın en büyüğü olan “Müdâyene” âyeti sahifeleri için ve Sûre‑i İhlâs ve Kevser, satırları için, bir vâhid‑i kıyâsî ittihàz edildiğinden, Kur'ân‑ı Hakîm’in bu güzel meziyeti ve i'câz alâmeti görülmektedir. Demek bu hüner Kur'ân’ındır. Yoksa Hâfız Osman gibi zâtların değil. Çünkü bu vaziyet, âyetinden ve sûresinden neş'et etmiştir.
Sâlisen: Mektûbunuzdan anladım ki, sana gönderilen risaleleri kendin için istinsah ediyorsun, aslını Abdülmecîd’e veriyorsun.
Azîz kardeşim, çendan Abdülmecîd benim nesebî kardeşim ve yirmi sene talebemdir. Fakat ne o ve ne hiçbirisi benim Hulûsi’me yetişmiyor. O mektûblar (ekseriyet‑i mutlaka) senin nâmınla yazılmış ve sana gönderiliyor. Abdülmecîd ikinci derecede, kendine istinsah etmek veya mütâlaa etmek için onu da teşrîk et, diye bir mektûbda demiştim. Fakat eğer sen, o kardeşini kendi nefsine tercih edersen ve ona zahmet vermemek için zahmet çeksen ona karışmam. Senin peder ve vâlidene ve Fethi gibi arkadaşlarına ve senin eski hocalarına selâm ve duâ ederim, duâlarını isterim.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Kardeşiniz Said Nursî21 Ramazan‑ı Şerîf
Abdülmecîd’e yazılan mektûbu, senin mektûbunun içine koydum, ona gönderiniz.
433
245. Geçmiş ömrü israf ettik, zayi ettik, çok mübarek zatlar, ahbaplar kaybettik
Biraderlerine yazdıkları mektûbdan
Eğer ahvâl‑i rûhiyemi anlamak istersen, gelecek şu iki fıkra tercümândır. Bir şâirin dediği gibi derim:
Ney gibi her dem ki, geçmiş ömrümü yâd eylerim,
Tâ nefes var ise, kuru cismimde feryâd eylerim.
.
Bir ticâret kılmadım, nakd‑i ömür oldu hebâ,
Yola geldim, lâkin göçmüş cümle kervan, bîhaber.
Ağlayıp nâlân edip, düştüm yola tenhâ garîb,
Dîde giryân, sîne biryân, akıl hayran, bîhaber.
“Evet geçmiş ömrü isrâf ettik, zâyi' ettik. Çok mübârek zâtlar, ahbablar kaybettik, yalnız kaldım. O mübâreklerle beraber âhirete çalışmadım.”
246. Sözler'deki tevafukat, dikkat edenlere kat’î kanaat verir ki, beşerin düşünüşü ve ihtiyarı ile değildir
Yirmisekizinci Mektûbun Sekizinci Mes'elesinin İkinci Nüktesi
Eğer denilse: Şu tevâfukât‑ı gaybiye eğer bir meziyet‑i belâğat olsa idi, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân belâğatların envâ'ından en ileride olduğu gibi, bu nev'ide de en ileri olmak lâzım gelirdi. Eğer bir meziyet‑i belâğat değil, neden büyük bir ikram‑ı İlâhî sayıyorsunuz? Hem hangi kitab olursa olsun, bu nev'i tesâdüfat içinde çok bulunabilir.
434
Elcevab: Kur'ân‑ı Hakîm ﴿اِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَاِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ﴾ sırrıyla, her zamanda bir milyondan fazla hâfızların kalbinde ma'nen yazdırmak lâzım geldiği için, hıfzı çok işkâl edecek ve hâfızları çok azaltacak olan şu nev'i tevâfukât‑ı müteşâbihe, Kur'ân‑ı Hakîm’de çok ileri gitmemiştir. Ehl‑i hıfza, rahmet içinde mutâbık‑ı muktezâ-yı hâl bir manevî belâğatı, bu meziyet‑i belâğatın terkiyle yapmıştır. Çok defa kısa kesmekle, çok uzun mânâları ifâde etmesi gibi. Hem şu tevâfukât‑ı belâğat olmasa da, mâdem içinde eser‑i kasd ve şuûr görünür; kasd ve şuûr ise, bilmüşâhede ve bil'itiraf, müellif ve müstensihlerin değil, elbette bir dest‑i gaybînin tanzimiyledir ve o dest‑i gaybînin bu tarz müdâhalesi ise, alâmet‑i kabûldür ve rızâya emâredir ve bu emâre de remz eder ki, yazılan hakikatler kusursuzdur, hak bir sûrette gösterilmiştir.
Amma sâir kitaplarda şu nev'i tevâfukât bulunuşu, tesâdüfe verilebilir. Fakat şu risalelerdeki şuûrlu tevâfukât‑ı gaybiyeyi, bütün gören zâtların ittifakıyla, şuûrsuz tesâdüfe havâle edilemez ve verilmesine imkân verilmiyor. Hattâ en mühim iki müstensih ve bizler, değil ki bir risalenin umumunda; bir tek sahife kanâat verir ki, tesâdüf karışamaz, haddi değildir. Çünkü misil olarak iki‑üç kelime bulunur. Birbirine bakar öyle bir vaziyette ki, zâhiren bir kasdı irâe ediyor.
Meselâ şimdi bakıyoruz; şu sahifede yaş lafzı, üç defa tekerrür etmiş. Üçü öyle bir vaziyette birbirine bakıyor ki, şübhe bırakmaz ki, bir tanzim‑i gaybîdir. Hem şimdi baktığımız şu sahifede, yalnız altı hüzün kelimesi var. O altı hüzün, üç satırda öyle latîf iki kavisi teşkil etmiş ki, neş'eli bir hüznü görene verir.
Hem işâret‑i gaybiye olmak için, başka hiçbir kitapta bulunmamak lâzım gelmez. Meselâ nasıl ki, belâğat‑ı Kur'âniye derece‑i i'câza vâsıl olduğu için, bir mu'cize‑i Risalet olduğu hâlde; sâir ehl‑i belâğatın umum kitaplarında, derecâtlarına göre belâğat vardır. Onlarda belâğat bulunması, i'câz‑ı Kur'ân’a münâfî olamaz.
435
Öyle de; i'câz‑ı Kur'ân’ın yüzer kısmından, bir kısmının cilvesi, bir nev'i ikram‑ı İlâhî nev'inde, Kur'ân’ın bir nev'i tefsiri olan Sözler’de, hakàik‑ı Kur'âniyenin hüsn‑ü intizamına işâreten görünüp tecellî etmesine, sâir kitaplarda, tevâfukâtın bulunması zarar vermez. Çünkü o dereceye yetişmezler. Çünkü Sözler’deki o nev'i tevâfukât, o dereceye gelmiş ki, dikkat edenlere kat'î kanâat verir ki, beşerin düşünüşü değil ve ihtiyarı ile de olmamıştır. Belki nakşî bir nev'i Kur'ân i'câzının, gölgesinin gölgesi, kendi tefsirinin âyinesinde, bir nev'i ikram‑ı İlâhî sûretinde temessül ediyor.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
247. En muannid münkirden, tâ en hâlis bir mü’mine kadar herkes, her hakikatten hissesini alabilir
Yirmisekizinci Mektûbun Sekizinci Mes'elesinin Üçüncü Nüktesi
﴿بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ﴾
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَعَلٰى وَالِدَيْكُمْ وَعَلٰى اِخْوَانِكُمْ وَعَلٰى رُفَقَائِكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz Kardeşim!
Evvelâ: Kardeşimiz Abdülmecîd’in Yirmialtıncı mektûbun Üçüncü Mebhası’nı, lüzumsuz bir ihtiyata binâen ziyâde görmesini, sen de onun ziyâdesini ziyâde görmekliğin beni ziyâde sevindirdi.
﴿وَكَيْفَ اَخَافُ مَٓا اَشْرَكْتُمْ وَلَا تَخَافُونَ اَنَّكُمْ اَشْرَكْتُمْ بِاللّٰهِ﴾
diyen ve Kur'ânın takdirine mazhar olan Hazret‑i İbrahim (A.S.)’ın ittibâ'ına mükellef olduğumuza işâret eden مِلَّةَ اِبْرٰه۪يمَ حَن۪يفًا مُسْلِمًا sırrına mazhar olduğumuzu bilmeliyiz.
436
Sâniyen: Bana karşı umumen dost bir şehir ahâlisinden bir müftü, sathî bir nazar ile vâhî bazı tenkidâtı, Onuncu Söz’ün teferruât kısmına etmiş diye Abdülmecîd yazıyor. Abdülmecîd’in ona verdiği cevablar iki yer müstesnâ, mütebâkisi kâfîdir. Fakat iki yerde o da o zâtın sathî suâline sathî olarak cevab vermiş:
Birincisi: O zât demiş ki, “Onuncu Söz’ün hakikatleri münkirlere karşı değil; çünkü sıfat ve esmâ‑i İlâhiye’ye bina edilmiş.” Abdülmecîd cevabında diyor ki, “Münkirleri, Hakikatlerden evvelki dört İşâretle îmâna getirmiş, ikrar ettirmiş; sonra Hakikatleri dinlettiriyor.” meâlinde cevab vermiş.
Hakîki cevabı şudur ki: Herbir Hakikat, üç şeyi birden isbât ediyor; hem Vâcibü'l‑Vücûd’un vücûdunu, hem esmâ ve sıfatını, sonra haşri onlara bina edip isbât ediyor. En muannid münkirden tâ en hàlis bir mü'mine kadar herkes her Hakikatten hissesini alabilir. Çünkü Hakikatlerde mevcûdâta, âsâra nazarı çeviriyor. Der ki:
Bunlarda muntazam ef'âl var, muntazam fiil ise fâilsiz olmaz. Öyle ise bir fâili var. İntizam ve mîzan ile o fâil iş gördüğü için hakîm ve âdil olmak lâzımgelir. Mâdem hakîmdir, abes işleri yapmaz; mâdem adâletle iş görüyor, hukukları zâyi' etmez; öyle ise bir mecma'‑ı ekber, bir mahkeme‑i kübrâ olacak.
İşte Hakikatler bu tarzda işe girişmişler. Mücmel olduğu için üç da'vâyı birden isbât ediyorlar. Sathî nazar fark edemiyor. Zâten o mücmel Hakikatlerin herbirisi başka Risaleler ve Sözler’de kemâl‑i izâh ile tafsîl edilmiş.
Abdülmecîd’in ikinci nâkıs cevabı şudur ki:
O zâtın yanlış suâline mümâşât edip yanlışını kabûl ettiği için yanlış etmiş. Çünkü Onuncu Sözün Hâşiye’sinde, ism‑i a'zam yalnız her ismin bir mertebesinden ibaret olduğu zikredilmemiş. Belki çok yerlerde demişiz; ism‑i a'zamdan ve her ismin a'zamî mertebesinden tezâhür eder. İsm‑i a'zamı isbât etmekle beraber, her ismin bir mertebe‑i a'zamı var ki; Resûl‑i Ekrem (A.S.M.) bunlara mazhar olduğu gibi haşr‑i a'zam da onlara bakıyor. Meselâ ism‑i Hàlık merâtibi, benim Hàlık’ımdan tut, tâ Hàlık‑ı Külli Şey’e kadar olan mertebe‑i a'zama kadar merâtibi var.
437
O şübheli zâtın, her ismin bir mertebe‑i a'zamı olduğunu tezyif etmek niyetiyle mutasavvife‑i mütefelsife fikridir demiş. Hâlbuki başta İmâm‑ı A'zam, İmâm‑ı Gazâlî, Celâleddin‑i Süyûtî, İmâm‑ı Rabbânî, Şah‑ı Geylânî gibi sıddıkîn‑i muhakkìkîn, ism‑i a'zamı ayrı ayrı görmüşler. İmâm‑ı A'zam demiş: “El‑Adl, El‑Hakem ism‑i a'zamdır” ve hâkezâ. Her ne ise‥ bu mes'ele bu kadar yeter.
O zâtın sathî ilişmesinden üç cihetle memnun oldum:
Birincisi: Tenkid etmek istediği hâlde edemediği için gösteriyor ki, Onuncu Söz’ün hakàikı kàbil‑i tenkid değildir. Olsa olsa teferruât kabîlinden bazı ibarelerine ilişebilir.
İkincisi: İnşâallâh àlî bir zekâ ve gayreti bulunan Abdülmecîd’i gayrete getirdi. Hulûsi’ye yakışacak çalışkan, müteyakkız bir arkadaş oldu.
Üçüncüsü: O zât müşteridir ki ilişmiş, müşteri olmayan lâkayd kalır. İnşâallâh ileride tam istifade edecek.
Bu nüktenin bir güzel meâlini ya sen ya Abdülmecîd kaleme alıp benim selâmımla, memnuniyetimle beraber o zâta gönderebilirsiniz.
Mahallenizin imâmı Hâfız Ömer Efendi’ye selâm et ve de ki, ben onu kabûl ettim. Talebelik şartlarını da ona söyle. Pederiniz ve Fethi Bey ve Hoca Abdurrahman, Sözler’i ciddi dinlemeleri beni çok mesrûr ediyor. Ben onlara duâ ediyorum, onlar da bana duâ etsinler. Seydâ nâmındaki zât, pederinizin intisab ettiği zât değil, ondan evvel gelmiş iştihâr etmiş bir zâttır. Başta Sabri, Süleyman, Tevfik bütün ihvânlar size selâm ediyorlar.
Kardeşiniz Said Nursî
438
248. Her bir saat hastalıklı ömür, bir gün ibadet hükmündedir. Şu zamanda hayatın en iyi sureti böyledir
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ﴾
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ اَيَّامِ الْفِرَاقِ
Azîz, Sıddık Kardeşim!
Sana bu defa Yirmidokuzuncu Mektûbun Üçüncü Kısmını ve Beşinci Kısmı’nı gönderiyorum. Üçüncü Kısım’da bir sır var. Ramazan’da bir saatte, benimle müsevvid zât hasta iken sür'atle yazılmış. Göreceğiniz tarz, aynen bulunmuş, biz hayret ettik, anladık ki, o kısımda Kur'ân’a dair niyetimiz, tam haktır ve lâzımdır ki, böyle olmuştur.
Hem Mu'cizât‑ı Ahmediye’deki tevâfukâta, bir sened‑i kat'î olarak, iki parça (o mektûbdan 4’üncü, 5’inci cüz'lerini) gönderdim.
O iki parça o risalenin te'lifinin akîbinde, acemî bir müstensih müsvedde‑i aslîden acele yazdığı, hattâ salavâtları (A.S.M.) işâretiyle geçtiği hâlde, iki sene sonra tedkik ettik, ümîdimiz fevkınde acîb bir tevâfuk gördük.
Sonra, ondan daha acemî bir müstensihe dedim: “Resûl‑i Ekrem (A.S.M) kelimesiyle, Kur'ân kelimesini kırmızı yaz, aynen o nüshayı istinsah et.” Hâlbuki, ikinci müstensih çok acemî idi. Evvelki müstensihin nüshasındaki tevâfuku kısmen bozmuş, şuûru taalluk ettiği için letâfetini ihlâl etmiş. Fakat yine tevâfukâta bir hüccet olur, siz de güzelce kendinize tebyiz ediniz. O müsvedde‑i ûlânın bir sûreti ya sende veya Abdülmecîd’de mahfûz kalsın.
Felillâhilhamd, şimdi Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın ikiyüz eczâ‑i i'câzından bir cüz'ünü göze gösterecek, birkaç Kur'ân’ı yazdırıyoruz. Birisi tamam oluyor. İçinde 2806 lafza‑i Celâl’den, yüzde bir müstesnâ, umumen tevâfuku, gaybî tarzında görünüyor. Lafzullâhı kırmızı ile yazdırdık. Gören, “Kur'ânın i'câzını gözümle görebiliyorum.” diyebilir. İnşâallâh bu cüz'î i'câz, hatt‑ı Kur'ânîyi muhâfaza edecek, tahrifden kurtaracak.
439
Elmas kalemli kardeşlerimize taksim ettim, en birinci kardeşimiz Hakkı Efendi birinci cüz'ü yazdı. İkincisini, üçüncüsünü senin bedeline yazmağa hâhişkârdır.
Başta vâlideyninize, Fethi Bey, Hoca Abdurrahman Bey, yeni talebem İmâm Ömer Efendi olarak Sözler’le alâkadar olanlara selâm ve duâ ediyorum, duâlarını isterim.
Sâbık Müftü Kemâl Efendi’ye de ki: Müjde! Herbir saat hastalıklı ömrü, bir gün ibâdet hükmündedir. Şu zamanda hayatın en iyi sûreti böyledir. Biz Dergâh‑ı İlâhî’de onun hakkında, en hayırlısını niyâz edip duâ ediyoruz ve edeceğiz. Öylelerin duâsı makbûldür, bana duâ etsin. Hoca Abdurrahman ile Fethi Bey, ikisi, hàs talebelerin dâire‑i duâsı içinde duâda kazancıma hissedardırlar. İkisi bana duâ etsinler. Eskide benim Ömer isminde talebem vardı; senin şimdiki orada Ömer Efendi ona duâda arkadaş olmuştur.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Kardeşiniz Mirzazâde Said Nursî
249. Yirmi Dokuzuncu Mektub’un Dördüncü Kısmı doğrudan doğruya i'câz‑ı Kur'ân’ın bir âyinesidir ve çok da mühimdir
Yirmidokuzuncu Mektûbun Dördüncü Kısmı hem uzundur, hem bir tek nüshadır. Bu defa gönderemedim. O kısım doğrudan doğruya i'câz‑ı Kur'ân’ın bir âyinesidir ve çok da mühimdir. Otuzsekiz sahifedir. Başta Sabri, Süleyman, Husrev, Bekir, Tevfik, Gâlib sizlere selâm ederler. Ondokuzuncu Mektûb’un Dördüncü Cüz'ünü, Onbeşinci Nükteli İşâret’e kadar tashih ettim. Acele göndermek lâzım geldi, vakit bulamadım, tam tashih edeyim.
440
Sen evvelâ Onbeşinci Nükteli İşâret’ten sonra, kendi nüshanızla mukàbele edip tashih ediniz, sonra tebyiz ediniz. Yirmisekizinci Mektûbun Yedinci Mes'elesinde, acîb bir tevâfuk görüldü, şöyle: İki sahife baştan başa, yalnız baştaki satır müstesnâ, yirmidokuz satır şuûr ve ihtiyarımızın haricinde, bütün “elif” gelmiş. Bu bütün “elif” Yirmisekizinci Mektûb’dan Yirmidokuzuncu Mektûb’a ehemmiyetli bir işâret‑i gaybiyedir, diyordu. Sonra nümûnesini size göndereceğiz.
Said Nursî
250. Bu birbiri içinde üç nevi mahlûkatın ömürleri, saatin içindeki dakika, saniye, saatleri sayan çarkların nisbeti gibidir
Said Nursî’nin bir fıkrasıdır
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık, Hakikatli Âhiret Kardeşim ve Ciddi ve Kuvvetli Arkadaşım!
Kur'ân‑ı Hakîm’in baş hâşiyelerinde, Âyât‑ı Kur'âniye’nin adedi altıbin altıyüz altmışaltı olmakla, envâr‑ı Kur'âniye ve hakikat‑i Furkàniye eyyâm‑ı şer'iye ile altıbin altıyüz altmışaltı sene kadar, küre‑i arzda hükmü cereyan edeceğine işâret ettiğine dair suâlinize, o vakit zihnim başka yere müteveccih olduğu için, izâhlı bir cevab veremedim. Sonra bana ihtar edildi ki: “Âsım’ın suâli ehemmiyetlidir, cevab ver!” Ben de o ihtara binâen, üç esâsla bir parça izâh edeceğim:
441
Birinci Esâs
Nasıl ki, nur‑u Muhammedî ve hakikat‑i Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, dîvân‑ı Nübüvvet’in hem fâtihası, hem hâtimesidir. Bütün enbiyâ onun asl‑ı nurundan istifaza ve hakikat‑i dininin neşrinde onun muînleri ve vekilleri hükmünde oldukları ve Nur‑u Ahmedî (A.S.M.) cebhe‑i Âdem’den, tâ Zât‑ı Mübârekine müteselsilen tezâhür edip neşr‑i Nur ederek, intikal ede ede tâ zuhûr‑u etemle kendinde cilveger olmuştur.
Hem mâhiyet‑i kudsiye-i Ahmediye, Risale‑i Mi'râc’da kat'î bir sûrette isbât edildiği gibi, şu şecere‑i kâinâtın hem çekirdek‑i aslîsi, hem en âhir ve en mükemmel meyvesi olmuş. Öyle de hakikat‑i Kur'âniye zaman‑ı Âdem’den şimdiye kadar, Hakikat‑i Muhammediye (A.S.M.) ile beraber, müteselsilen enbiyâların suhuf ve kütüblerinde nurlarını neşrederek, gele gele tâ nüsha‑i kübrâsı ve mazhar‑ı etemmi olan Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân sûretinde cilveger olmuştur.
Bütün enbiyânın usûl‑ü dinleri ve esâs‑ı şerîatları, hülâsa‑i kitapları Kur'ân’da bulunduğuna, ehl‑i tahkîk ve ehl‑i hakikat ittifak etmişler. Bu sırra binâen fetret‑i mutlakanın zamanı ihrac edildikten sonra, rivâyet‑i meşhûre ile zaman‑ı Âdem’den tâ kıyâmete kadar, eyyâm‑ı şer'iye ile tâbir edilen yedibin seneden, fetret‑i mutlakanın zamanı tarh edildikten sonra altıbin altıyüz altmışaltı sene kadar, Din‑i İslâm’ın sırrını neşr eden hakikat‑i Kur'âniye, küre‑i arzda ayrı ayrı perdeler altında neşr‑i envâr edeceğine, âyâtın adedi işâret ediyor demektir.
442
İkinci Esâs
Ma'lûmdur ki, küre‑i arzın mihveri üstündeki hareketi ile gece gündüzler ve medâr‑ı senevîsi üstündeki hareketi ile seneler hâsıl oluyor. Güneşle beraber herbir seyyârenin, belki sevâbitin ve Şemsü'ş‑Şümûs’un dahi, herbirinin mihveri üstünde eyyâm‑ı mahsûsalarını gösteren bir hareketi ve medârı üzerinde deverânı dahi, bir nev'i seneleri gösteriyor. Hàlık‑ı arz ve semâvâtın hitâbât‑ı ezeliyesinde, o eyyâm ve seneleri dahi irâe ettiğine delili şudur ki: Furkàn‑ı Hakîm’de
﴿ثُمَّ يَعْرُجُ اِلَيْهِ ف۪ي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُٓ اَلْفَ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ﴾
﴿تَعْرُجُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ اِلَيْهِ ف۪ي يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْس۪ينَ اَلْفَ سَنَةٍ﴾
gibi âyetler isbât ediyor.
Evet kış günlerinde ve şimâl taraflarında, gurûb ve tulû' mâbeyninde dört saat günden ve bu yerlerde kışta sekiz‑dokuz saatten ibaret eyyâmlardan tut, tâ güneşin mihveri üstünde bir aya yakın yevminden, hattâ kozmoğrafyanın rivâyetine göre, tâ “Rabbü'ş‑Şi'ra” tâbiriyle Kur'ân’da nâmı ilân edilen ve şemsimizden büyük “Şi'ra” nâmında diğer bir şemsin, belki bin seneden ibaret olan gününden, tâ Şemsü'ş‑Şümûs’un mihveri üstündeki ellibin seneden ibaret bir tek yevmine kadar eyyâm‑ı Rabbâniye vardır.
İşte semâvât ve arzın Rabbi, o Şemsü'ş‑Şümûs ve Şi'ra’nın Hàlık’ı hitâb ettiği vakit, o semâvât ve arzın ecrâmına ve âlemlerine bakan kudsî kelâmında o eyyâmları zikreder ve zikretmesi gayet yerindedir.
Mâdem eyyâmın lisân‑ı şer'îde böyle ıtlâkatı vardır; ilm‑i tabakàtü'l-arz ve coğrafya ve tarih‑i beşeriyet ulemâsınca, nev'‑i beşerin yedibin sene değil, belki yüzbinler sene geçirdiğini teslîm de etsek; “Âdem’den kıyâmete kadar ömr‑ü beşer yedi bin senedir.” olan rivâyet‑i meşhûrenin sıhhatine ve beyân ettiğimiz altıbin altıyüz altmışaltı sene, Nur‑u Kur'ân hüküm‑fermâ olduğuna münâfî olamaz, cerhedemez. Çünkü eyyâm‑ı şer'iyenin dört saatten, elli bin seneye kadar hükmü ve şümûlü var. Fakat nefsü'l‑emirdeki eyyâmın hakikati, o rivâyet‑i meşhûrede hangisi olduğu şimdilik bu dakikada kalbime inkişaf ettirilmedi. Demek o sırrın inkişafı münâsib değil.
443
Üçüncü Esâs
لَا يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُ Şu mes'elede şimdilik delilini gösteremeyeceğim bir müddeâyı beyân ediyorum. Şöyle ki:
Şu dünyanın bir ömrü ve şu dünyadaki küre‑i arzın dahi ondan kısa diğer bir ömrü ve küre‑i arzda yaşayan nev'‑i insanın daha kısa bir ömrü vardır. Bu birbiri içinde üç nev'i mahlûkatın ömürleri, saatin içindeki dakika, sâniye, saatleri sayan çarkların nisbeti gibidir. Nev'‑i insanın ömrü, küre‑i arzın iki hareketiyle hâsıl olan ma'lûm eyyâm ile olduğu gibi, zîhayatın vücûduna mazhar olduğu zamandan itibaren, küre‑i arzın ömrü ise merkez‑i irtibatı olan şemsin hareket‑i mihveriyesi ile hâsıl olan eyyâm ile olması Hikmet‑i Rabbâniye’den uzak değildir. Ve dünyanın ömrü ise, Şemsü'ş‑Şümûs’un hareket‑i mihveriyesi ile hâsıl olan eyyâm iledir.
Şu hâlde nev'‑i insanın ömrü yedibin sene eyyâm‑ı ma'lûme-i arziye ile olsa, küre‑i arzın hayata menşe' olduğu zamandan, harâbiyetine kadar eyyâm‑ı şemsiye ile ikiyüzbin seneden geçer. Ve Şemsü'ş‑Şümûs’a tâbi ve âlem‑i bekàdan ayrılıp küremize bakan dünyaların ömrü, – Şemsü'ş‑Şümûs’un İşârât‑ı Kur'âniye ile herbir günü 50.000 (ellibin) sene olmasıyla – yedi bin sene o eyyâm ile yüz yirmialtı milyar (126.000.000.000) sene yaşarlar. Demek eyyâm‑ı şer'iye tâbir ettiğimiz eyyâm‑ı Kur'âniye’de bunlar dâhil olabilirler.
444
Evet semâvât ve arzın Hàlık’ı, semâvât ve arza bakan bir kelâmıyla, semâvât ve arzın sebeb‑i hilkati ve çekirdek‑i aslîsi ve en mükemmel âhir meyvesi olan bir zâta hitâbında, o eyyâmları isti'mâl etmek, Kur'ân’ın ulviyetine ve muhâtabın kemâline yakışır ve ayn‑ı belâğattır. (Hâşiye)
وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ ❋ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِاَسْرَارِ كِتَابِهِ
﴿رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَأْنَا﴾
Said Nursî
251. Madem sana verilen hayat ve hayatın levazımatı temlik değil, ibahedir. Elbette ibahenin düsturuyla hareket etmek lâzımdır
Onbeşinci Nota’nın Üçüncü Mes'elesi
Ey insan ve ey nefsim! Muhakkak bil ki: Cenâb‑ı Hakk’ın sana in'âm ettiği vücûdun, cismin, a'zâların, malın ve hayvanatın ibahadır, temlik değildir. Yani, istifaden için kendi mülkünü senin eline vermiş, istifade et diye ibaha etmiş. Senin gibi, idare etmekten hakikaten âciz ve tedbirden cidden câhil bir şahsa temlik etmemiş. Çünkü mülk olarak verse idi, idaresini sana bırakmak lâzım gelirdi.
Acaba en kolay, en zâhir ve dâire‑i ihtiyar ve şuûrda dâhil olan bir midenin idaresini yapamadığın hâlde; nasıl göz ve kulak gibi dâire‑i ihtiyar ve şuûrun haricinde idare isteyen şeylere mâlik olabilirsin?
Mâdem sana verilen hayat ve hayatın levâzımatı temlik değil, ibahadır; elbette ibahanın düsturuyla hareket etmek lâzımdır. Yani nasıl bir zât, ziyâfete misâfirleri dâvet eder. Onlara, meclis ziyâfetindeki eşyadan ve ziyâfetten istifadeyi ibaha ediyor, temlik etmiyor. İbaha ve ziyâfetin kaidesi ise; mihmandârın rızâsı dâhilinde tasarruf etmektir. Öyle ise isrâf edemez, başkasına ikram edemez, sofradan kaldırıp başkasına sadaka veremez, dökemez, zâyi' edemez. Eğer temlik olsa idi, yapabilirdi ve kendi arzusuyla hareket edebilirdi.
445
Aynen bunun gibi; Cenâb‑ı Hak sana ibaha sûretinde verdiği hayatı, intihar ile hâtime çekemezsin, gözünü çıkaramazsın ve ma'nen gözü kör etmek demek olan, gözü verenin rızâsı haricinde harama sarfedemezsin. Ve hâkezâ kulağı ve dili ve bunlar gibi cihâzâtı harama sarfetmekle ma'nen öldüremezsin. Ve eti yenilmeyen hayvanı lüzumsuz tâzib edip katledemezsin. Ve hâkezâ. Bütün sana verilen ni'metler, bu misâfirhâne‑i dünyanın sâhibi olan Mihmandâr‑ı Kerîm-i Zülcelâl’in kavânîn‑i şerîatı dâiresinde tasarruf etmek gerektir.
Said Nursî
252. Sözler namındaki envar‑ı Kur’âniye ise, en mühim ibadet olan ibadet-i tefekküriye nev’indendir
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz Kardeşim Re'fet Bey!