Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
412

235. Mu’cizat‑ı Ahmediye'yi yaldızla yazan doktor Abdülbaki Bey’in fıkrasıdır

Mu'cizât‑ı Ahmediye’yi yaldızla yazan Doktor Abdülbâkì Bey’in fıkrasıdır
Sevgili, Müşfik Üstadım, Efendim Hazretleri!
Kıymetine nihâyet olmayan ve her vecih ile medih ve takdir sitâyişine şâyân bulunan Risale‑i Nur eczâlarından bir parçası olan Ondokuzuncu Mektûb’u, bu mektûbun mazhar olduğu intişarındaki inâyetine mâsadak olan kalemimle, iki gün evvel ikmal edip, sevgili Üstadıma takdim ediyorum. Bu risale hakkında azîz Üstadıma kalbî ihtisasâtımı arz etmek istiyorum. Fakat ne kalemim ve ne de kalbim ifâdeden âcizdir.
Bu risalenin rûhumda vücûda getirdiği tebeddülâtı ta'rif imkânsızdır. Hakikaten rûhumun Asr‑ı Saâdet’e ait karanlıklı noktalarını aydınlatmış, kalbimin en derin mahallerine nüfûz ederek, fakir talebenize verdiği ziyâları, nurları ile fakir talebenizi, öyle bir hâle getirmiştir ki, bu kusurlu talebenizin Cenâb‑ı Hak’tan istediği o zulümâtları yararak nurlar serpen asırda, beşeriyeti helâkten kurtarıp saâdete dâvet eden ve elinde ve lisânındaki sonsuz mu'cizâtı ile, yalnız beşeriyete ve dünyaya değil, bütün mevcûdâta, dünya ve âhirete kendini tanıttıran O Peygamber‑i Zîşan’a ümmet olabilmek ve sevgili Üstadıma talebe olabilmek kaydı altında hayatıma hâtime verilmesidir. El ve ayaklarınızdan öperim, Efendim.
Abdülbâkì
413

236. Ehl‑i dünyanın Üstadımız hakkında asılsız üç vehimleri münasebetiyle bir kardeşimizin ettiği suale karşı cevap

Ehl‑i dünyanın, Üstadımız hakkındaki asılsız üç vehimleri münâsebetiyle bir kardeşimizin ettiği suâline karşı cevaptır
Üstadımız Barla’da kimsesiz kaldığı için, mütâlaa edecek kitapları olmadığından, dünyadan ümîdini kesip, âhiret noktasından îmân cihetinde, kendi nefsiyle olan mükâlemelerini, düşündüklerini çok defa Ey nefsim, ey nefsim!” diye kaleme almış. Ne vakit o vaziyetten, o belâdan kurtuldu, buraya geldi, altı ay zarfında oradaki altı gün kadar bir şey yazmadı. Zâten neşriyat yapmıyor. Ancak kendi nefsi için nota nev'inden kaydettiği mesâili, îmân cihetinde vesveseye düşmüş bazı hàs dostlarının istemelerine binâen, güçlükle onlar alıp mütâlaa ediyorlar. Yazdığı en mühim bir eseri, bir müdür, vesveseli ve onun hakkında muannid bir vâliye şikâyet tarzında vermiş. O muannid vâli, tedkîkàtında, bu eserde ve bunun neşriyatında siyasete taalluk edecek bir cihet yoktur, sırf mesâil‑i îmâniyeye aittir, diye hakikati anlamakla, o müdürü tekdir etmiştir.
Hem hocamız tarîkat zamanı olmadığını mütemâdiyen dostlarına söylüyor. Îmânı kurtarmak zamanıdır diyor. Buna delil, dokuz senedir hiçbir kimseye tarîkat ta'lim etmemesidir. Yalnız mezhebi Şâfiî olduğu için, namazdan sonraki tesbihâtı biraz fazlacadır. O fazlalık da otuzüçer tesbihâttan sonra mezheb‑i Şâfiîde sünnet olan bazen on, bazen otuzüç لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ ve üç defa da salavât okumaktan ibarettir.
Hususî ibâdetinde yanına hiçbir kimseyi bırakmaz, en hàs hizmetçisi de yanına giremez. Ve diyor ki: Ben şeyh değilim, ancak bir hocayım. Eskiden dünyaya karıştığım için günahlarım çoktur. Onlara istiğfar ediyorum.” diyor.
Üstadımız hakkında ehl‑i dünyanın ve ehl‑i hüküm tarafından çok defa ne ile yaşıyor, diye endişekârâne soruluyor. Bu suâl altında acaba başkaların hediye ve sadakalarıyla yaşıyor deniliyor.
414
Elcevab: Bizler dâimî hizmetindeyiz. Hiçbir kimsenin sadaka ve hediyesini ihtiyarı ile kabûl etmez. Mecbur kaldığı zaman, mukâbilini vermek sûretiyle alır. Barla’da köy halkı az olduğundan men'edip kendini kurtarıyordu. Buraya geldikten sonra Barla gibi ben bir şey istemiyorum diye olan musırrâne redde muvaffak olamadı. Hatırları kırılmayacak bazı dostların getirdikleri yemekleri birkaç defa yedi. Sonra birden bire, hasta olmadığı hâlde iştihâsı tam kesildi. Bizim kanâat‑ı kat'iyyemiz geldi ki, başkasının hediye ve sadakasını yedirmemek için, manevî bir ihtar ve bir itâbdır.
Evet iki sene evvel, bütün Ramazan’da üç ekmek, bir okka pirinç ona ve dört kedisine kâfî geldiği gibi, bir sene evvel üç fırancala, bir Ramazan yine kâfî gelmişti. Bu Ramazan‑ı Şerîfte otuz günde, yarım okka yoğurtla, yarım okkadan daha az pirinç ve dört kuruşluk bir fırancala yediğini (yalnız bir‑iki kupa çay içmek ve iftar zamanında bir çay kaşığı bal yemek müstesnâ) başka bir şey yemediğini bizzat müşâhede ettik. (Hâşiye)
Hem dâimî hizmetinde olan bir arkadaş Rüşdü Efendi, üç okkası beş kuruşa satılan ufak balıklardan güzelce kızartılmış üç tane getirmişti. Bunları Üstadımıza yedirmek için ısrar etti. Hem Rüşdü Efendi’nin hatırını kırmamak, hem de balıkları sevdiği için yedi. O balık yüzünden beş saat mütemâdiyen sancı çekti. Bu sancı başladıktan üç saat sonra, Rüşdü Efendi’ye dedi ki: Husrev’deki paramdan balığın fiatını al, sancı devam ediyor.” dediği hâlde balıkların fiatını almadığı için, iki saat daha devam ediyor. En nihâyet dedi ki: Aman parayı al, beni bu sancının verdiği ızdırâbdan kurtar.” Rüşdü Efendi balığın fiatını aldığı dakika, sancı birden bire kesildi. Biz Üstadımızın hâlinden, vaziyetinden, bu acîb hâli aynen gördük. İşte Üstadımız hakkında, ne ile yaşıyor diyenler, hatâlarını tashih etsinler.
Bekir, Re'fet, Husrev, Rüşdü
415

237. Bu esma‑i mübarekenin vird edilmesine müsaade ve ne surette devam iktiza ettiğine emrinizi istirham ederim

Hulûsi Bey’in mektûbudur
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ مِنَ الْاَزَلِ اِلَى الْاَبَدِ بِلَا اِنْقِطَاعٍ
Eyyühe'l‑Üstadü's-Said!
Risale‑i Nur şâkirdlerinin şahsiyet‑i maneviyelerinde en âciz, en zaîf ve en menfaatsiz bir uzuv olmakla beraber, bu intisabın verdiği kuvvetle, manevî efrâdının duâlarının ve kudsî himâyelerinin himmetine ve Rabb‑i Rahîm’in kerem ve inâyetine dayanarak, nâil olduğumuz son nurlu âsârın mütâlaa ve zavallı muhîtimizdeki neşrinden mütevellid hàlis sürûrumuza ve nihâyetsiz manevî duygularımıza tercümân ve lisân‑ı acz ile hissiyatı izhâra vâsıta, başta muhterem ve çok müşfik ve azîz Üstada ve onun tevfik‑i Hudâ ile en kıymetli muînleri ve Risale‑i Nur şâkirdlerinin manevî cisimlerinde dâima fa'âl ve nevvâr nâkil ve nâşirleri olan kardeşlerimize şükrân ve duâ borcumuzu iblâğ etmek emel ve niyeti ile, şu arîzacığı yazmaya başlıyorum.
416
Evvelâ: Ulvî ve gaybî kerâmetten bahsedeceğim: Mecmuatü'l‑Ahzâb’da Ercûze nâmındaki kaside‑i mübâreki (Fethi Bey’de) buldum. Birçok yerlerini okudum. Fazla tedkik edemedim. Ancak Sekîne nâmı verilen ve İsm‑i A'zam’ı tazammun eden altı isim فَرْدٌ ، حَيٌّ ، قَيُّومٌ ، حَكَمٌ ، عَدْلٌ ، قُدُّوسٌ (Celle Celâlühû) olarak buldum. Bu esmâ‑i mübârekenin vird edilmesine müsâade ve ne sûretle devam iktiza ettiğine emrinizi istirham ederim.
Merhumun ceddimin Hazret‑i Ali Radıyallahu Anh Efendimiz Hazretlerine mâtuf ve evvelce arz ettiğim (Kerâmâtü'l‑evliyâi hakkun) düsturunu tasdik sadedindeki kerâmât hadîsinin ifâde edildiği bir zamanda, orada da bu mübârek eserin neşredilmiş olması, cidden hayreti mûcib olmakla beraber, işlerimizin tesâdüfle alâkası olmadığını gösterecek küçük bir delil ve Risale‑i Nur, Mu'cize‑i Kübrâ-yı Ahmediye (A.S.M.) olan Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’dan nebeân ettiği için, i'câzkâr hâdisât eksik olmayacağına işârettir.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
Bu ulvî eserin sonuna Risale‑i Nur şâkirdleri nâmına bu âciz talebenizin ismini koymakla, sıddıkınızın yazılmış ve yazılacak bütün Risale‑i Nur lemeâtına karşı, tasdikte tereddüd etmeyeceğine işâret olduğunu, şükür ile karşıladım.
Sûre‑i Rahmân’daki ﴿فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ âyet‑i celîlesindeki tekrarlar gibi, Risale‑i Nurun mebde'‑i intişarından bu zamana kadar envâ'‑ı kerâmât ve gaybî i'câz izhâr edilmekte ve bu feyizli hâdisât, Risale‑i Nur şâkirdlerini gayrete ve himmete teşvik eylemekle beraber, onları manevî silâhlarla techiz ederek, kuvve‑i îmânlarını tezyîde vesile olmaktadır.
417
Allâh‑u Zülcelâl, Kur'ân‑ı Kerîm’inde, Peygamber‑i Zîşan, Hadîs‑i Nebevîlerinde, Çihâr‑ı Yâr-ı Güzîn, Sahâbe‑i Kirâm ve Âl‑i Beyt nâmlarına, Hazret‑i Ali ve evlâdından Hazret‑i Gavs, kaside‑i mübârekelerinde, fitne‑i âhirzamandaki en mühim ve Kur'ânî harekete, remz, delâlet, işâret, belki sarâhatle parmak bastıklarını Risale‑i Nur nâşiri, bütün eserlerinde gösterir ve derslerinde tekrar tekrar söylerse, tereddüd ve şübheye zerre kadar mahal ve hak kalır ? Asla ve kat'a. Allah’ın ihsânına yüzbinler hamd ve şükürler olsun.
Münâsebet gelmişken tahdîs‑i ni'met maksadıyla mazhar olduğum, bütün acz ve noksanıma rağmen, gördürülmekte olan kudsî hizmetin şerefi, manevî vahdetteki ihlâsın ikramı addedilmeye sezâ, gaybî himâye ve sıyâneti, Risale‑i Nur şâkirdleri kardeşlerime mücmelen arz ve iblâğ edeyim.
1 Allah’a ma'lûm çok kusurlarımı bilmeyen büyük ve küçük bütün halkın hakkımdaki teveccühleri,
2 İktiza ettikçe, soruldukça, münâsebet geldikçe, pervâsızca dâima aldığım derslerden öğrendiğim hakikatleri söylediğim hâlde, bütün meslektaşlarımın hakkımda muhabbet göstermeleri ve cevab verememeleri,
3 Ahkâm‑ı diniyece gücüm yettiği kadar mutâvaat gösterdiğimi bildiklerine ve gördüklerine rağmen, ekser meslek büyüklerimin hususiyet ve gidişlerini beğenmediğim hâlde, alenen takdirlerini izhâr eylemeleri,
418
4 Elâziz’de, maddeten hayli uzakta bulunmaklığıma rağmen, Risale‑i Nur feyzi menba'ından nebeân eden lemeâtın, izn‑i Hak’la ârızasız gelebilmeleri,
5 Eski hocalarımın, âsâr‑ı Nuru bu âcizden dinlemeleri, vâsıtamla okumaları,
6 Elhamdülillâh buraya gelen Nurlu eserlerin, hususiyet ve mahremiyet kayıtlarına bir derece dikkat ederek, intişarına çalıştığım hâlde, yüzbin kere şükür ve minnet ol Hàlık‑ı Azîm’e, bir mâni ve şer zuhûr etmemesi ilâ âhir
Açık, zâhir, bâhir ve kat'î bir himâye ve sıyânet‑i maneviye neticesi ve Risale‑i Nur şâkirdleri arasındaki hakîki ihlâs ve tesânüdün parlak bir tecellîsidir.
Sun'î bir tevâzu' için değil, hakikati ifâde için derim ki, bundan evvel Sabri Efendi kardeşimize yazdığım küçük mektûbumda da zikrettiğim vechile, Risale‑i Nur şâkirdleri vücûd‑u manevîsinde, ancak küçük bir ayak parmağı kadar bir kıymeti olan bu bîçâre kardeşinizi, Hàlık’ımız bu günahkâr abdini nihâyetsiz in'âm ve ihsânına lâyık görmüş ki; Risale‑i Nur nâşirine bir talebe, Risale‑i Nur şâkirdlerine bir kardeş, Kur'ân hàdimlerine bir arkadaş etmiştir. Arabî ve Fârisî bilmeyen, ilim ve medrese görmeyen bir âsî abdine, hikmet‑i samedâniyesiyle böyle bir ikramda bulunuşu, elbette bir hikmete müsteniddir. O da her hâlde Risale‑i Nurla alâkadar olanlar arasındaki safvet ve ihlâs ile, Risale‑i Nurun ind‑i İlâhîdeki derecesine ve hizmetin ulviyetine atfolunur.
İşte Risale‑i Nur şâkirdlerinden en gayr‑ı nâfi' bir uzva, misâl olarak zikr edilen bu kadar açık himâye ve sıyânet‑i İlâhî vâki olursa, diğer münevver unsurlara ne derece ikram ve inâyet olacağı kıyâs olunabilir.
419
Allah’ın inâyetine, Peygamberimiz Muhammed Mustafa Sallallâhu Teâlâ Aleyhi Ve Sellem Efendimiz Hazretlerinin imdâd ve rûhâniyetlerine istinâd ederek, Allah rızâsı için hizmete koşan, yekdiğerini manevî ve uhrevî kardeş tanıyan, başta müşfik Üstad, yani Risale‑i Nur nâşiri ile onun şâkirdlerini ﴿فَاِنَّ حِزْبَ اللّٰهِ هُمُ الْغَالِبُونَ﴿وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّق۪ينَ âyetlerinin sırlarının tezâhürü, inşâallâh karşılayacaktır.
İktisad hakkındaki risale hem insanî, hem ictimâî, hem dinî, hem dünyevî çok güzel ahlâkî, çok hoş îmânî, çok değerli nurânî bir nasihatnâmedir. Buradaki kardeşlerimizden bazılarının, âsâr‑ı Nur hakkındaki ihtiyarsız şu sözleri, ne kadar yerindedir. Diyorlar ki: Bu mübârek eserlerden biri okununca, içimizden bundan daha yüksek eser olamaz dediğimiz hâlde, ikincisini dinlediğimiz zaman bakıyoruz ki, bu evvelkinden daha ulvî ve nurludur.
Ben de diyorum ki: Ey ihvân! Risale‑i Nurun bütün cüz'lerinde öyle bir kuvvet var ki, yalnız birini dinlemeye, okumaya veya yazmaya muvaffak olan kimse, Allah tevfik verirse, îmânını kurtaracak hakikatleri onda bulur. Çünkü her cüz'ün diğerleri ile ma'nen irtibatları vardır. Okuyana ve dinleyenlere sırran diyorlar ki: Bu okuduğun kitapta bizdeki hakikatlerin de uçları, kokuları, işâretleri var. Dikkat edersen görürsün, çalışırsan anlarsın, cüz'‑i ihtiyarını bu emre sevk edersen Allah da muvaffakıyet verir. Bulur ve bilebilirsin.
İhlâsa dair Yirminci, Yirmibirinci Lem'alar: Yirminci Lem'a, muhtelif meslek ve meşrebde mü'minler arasındaki rekabetkârâne ihtilâfların esbâbını öyle bir teşrîhtir ki, tavsif edebilmek için bu mübârek eseri aynen nakil eylemekten başka çare yoktur. Allah cümlemizi muhlis kullarından eylesin. Âmîn
420
En az onbeş günde bir defa okunması emir buyurulan Yirmibirinci Lem'a, evrâd edinilecek kadar ehemmiyetlidir. Ma'lûmdur ki, kale içinden feth olunur. Bugünkü muvaffakıyete sebeb olan ihlâs kalkarsa maâzallâh o zaman çok vahîm neticeler tevellüd eder. En büyük düşmanımız nefsimizdir. Onu susturmak için zannedersem şu ihtar kâfîdir: Ey nefs‑i nâdân! Beni kandıramazsın. Mâdemki, peygamber‑i azîmü'l-kadr bir nebiyullâh olan Hazret‑i Yûsuf Aleyhisselâm: ﴿وَمَٓا اُبَرِّئُ نَفْس۪ي اِنَّ النَّفْسَ لَاَمَّارَةٌ بِالسُّٓوءِ اِلَّا مَا رَحِمَ رَبّ۪ي demiştir; aldatamazsın. Senden ve senin samîmî yoldaşların cinnî ve insî şeytan, ehl‑i bid'a ve ulemâü's‑sû' şerlerinden Allah’a sığınırım.”
Eski Said lisânıyla kaleme alınmış olan Yirmiikinci Lem'a, zaleme gürûhunun hücumlarına pek mükemmel müdafaa ve elyak ve a'lâ bir cevaptır.
﴿فَاللّٰهُ خَيْرٌ حَافِظًا وَهُوَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَ
Otuzbirinci Mektûbun Yirmibeşinci Lem'ası, maddî ve manevî bütün hastalıklara mükemmel devâdır. Altıncı Devâ’nın iki defa yazılmasına merak ettim, hâtırıma geldi. Birden yirmibeşe kadar devâları topladım, 325 oldu. Tekrar eden altı numaralı devâyı da zam edince 331 çıktı. Söylenişte ve yazılışta ekseriyetle hazf edilen bu rakamlardaki kaldırılmış bin sayısını nazar‑ı dikkate alırsak 1325 ve 1331’de İslâm Âlemi’nin başına gelmiş olan musîbetlere, bu Lem'ada mahfî işâret bulunduğuna hükmeyledim Basîretli ve nurlu arkadaşların, daha mahfî hakàik çıkardıklarını ümîd ediyorum. Eski talebenizden Hâfız Hüseyin Efendi’ye bu lem'ayı babasının vefâtından birkaç gün sonra, arefe günü Hâfız Ömer Efendi ile evine gitmek sûretiyle okumak nasîb oldu. Maddî ve manevî hastalıklarına ilâç veren hekim‑i hâzık azîz Üstada çok duâ etti. Bu mübârek eserin, bu zât üzerindeki te'sirini şöyle telhis edebiliriz: Ehibbâ ve arkadaşlarından hastalığını soranlara, Çok mükemmel bir ilâç buldum. Doktorlara ilâç parası vermekten elhamdülillâh kurtuldum. Günden güne iyi oluyorum.” diyormuş. 17 Zilhicce 1353.
Uhrevî kardeşiniz ve âciz talebeniz Hulûsi
421

238. Manevî yaralarınıza ilâç ararsanız Risale‑i Nur’da vardır

Risale‑i Nur şâkirdlerinden Kuleönlü Hacı Osman’ın bir fıkrasıdır
Muhterem Üstadım!
Risale‑i Nuru birkaç seneden beri dinleyip, binde bir almış olduğum manevî yaralarıma bir ilâç vazifesi görüyordu. Fakat hastalara ait Yirmibeşinci Lem'a ve ihtiyarlara ait Yirmialtıncı Lem'ayı Mustafa ve arkadaşlarımla beraber okuyup kemâl‑i şevk ile dinledim. Bakıyorum ki, vücûdumdaki yaralara güzel te'sir ediyor; arkadaşlarıma dedim: Mâdem Risale‑i Nurun te'siri bu kadar kuvvetlidir, ben yazmaya karar verdim; fakat hiç okuyup yazmam yok ki, böyle kıymetdâr Risale‑i Nura yardım edeyim. Mâdem kalemim yok, beni hizmetçi ve postacı olarak ta'yin ediniz, diye müteessirâne söyledim.
O gece rüyamda, kendimi ölmüş ve yıkanmış olarak kabre bıraktılar. Haşir zamanı gelip kabirden kefen ile başım açık, ayaklarım yalın olarak kalktım. Korkarak memleketimize gelirken, büyük bir köprüye yolum uğradı. Köprünün iki tarafında iki nöbetçi vardı. Birinden geçip, diğeri hemen beni yakaladı; acaba nereye götürecek diye, bütün vücûdum titriyordu. Biraz gittikten sonra köprü bitmeden Üstadıma beni teslîm etti. Üstadım beni yıkayıp bıraktı.
Sonra asker olarak bir câmiye bütün ahâli toplandı. Bir asker geldi bana dedi: Seni büyük bir kumandana hizmetçi ta'yin ettiler, gideceksin.” Ben dedim: Benim gibi süflî bir nefer, nasıl o müşîrin yanında hizmetçilik eder.” İ'tirâz ettim. Yine tekrar etti: Gideceksin.” Ben korkarak gittim, baktım ki, orada Üstadımı görünce mesrûrâne sevindim. Bana dedi: Arkamdan gel.” Yüksek bir saraya çıktı, bana dedi: Bu ufak hizmetleri gör.” Ben düşünmekte iken, Barlalı Süleyman Efendi geldi. Beraber bulunurken, Üstadım güzel bir gül bahçesine gitti ve orada bir küçük genç oturur bana dedi: Sen bu gence hizmet edeceksin.” dedi, hemen uyandım.
422
Ey kardeşlerim! Mâdem Üstadım, bende bir şey yok, ben yalnız ta'yin olduğum cevâhir dükkânından herkesin ihtiyacı var olduğunu ve Kur'ânın dellâlı olduğunu sekiz‑dokuz senedir ilân ediyor. Biz Risale‑i Nurları yazmak, okumak ve dinlemek için herkesin ihtiyacı var. Onun için ey Müslümanlar! Manevî yaralarınıza ilâç ararsanız Risale‑i Nurda vardır. Yazın, okuyun, îmânınız o kadar teâlî edecektir. Hiç şübhe etmeyiniz.
Mübârek iki ellerinizden öperim ve bayramınızı tebrik ederim.
اَلْحُبُّ فِي اللّٰهِCâhil ve âciz talebeniz Hacı Osman

239. Zulmet ve gaflet perdelerini Sözler'iniz yırtıyorlar, parçalayıp o zulmeti ve gafleti dağıtıyorlar

Âhiret hemşirelerimizden ve Risale‑i Nur talebelerinden Müzeyyene’nin fıkrasıdır
Muhterem Üstadım!
Şu fânî dünyanın elemlerine gark olan gözlerim, sizin feyizli, nurlu Sözler’inize ve te'sirli ve şifâlı risalelerinize, can u gönülden merbût oldukça ve okudukça; risaleleriniz ne kadar büyük bir mürşid olduğunu hiçbir şeyle ta'rif edemem.
Evet şu dünyaya, şu zamana çöken zulmet ve gaflet perdelerini Sözler’iniz yırtıyorlar, parçalayıp o zulmeti ve gafleti dağıtıyorlar. Hangi akıl var ki, hakikat perdesini görüp de, o hakikat perdesinde nur‑u hakikat parlarken, onlara gözünü yumup, zulmet perdesine atılmış olsun. Ben de inşâallâh zulmete atılmam. Artık güçlükle bahtiyar olup da tekrar bedbaht olamam.
Üstadım, ben sâir kardeşlerim gibi sizden bizzat ders almaktan mahrumum. Fakat haftada veya bir ayda, àlî Sözler’inizden gıyâbî bir ders alıyorum tasavvuru ile dinliyorum. Güyâ bizzat sizden ders alıyorum. Bütün gün Ehl‑i İslâm’ın selâmetini ve şu hâlimin zulmetten nura dönmesini, siz başta ve önde, biz arkada Cenâb‑ı Hakk’a yalvaralım. Cenâb‑ı Mevlâm hayırlısıyla ihsân buyursun. Fazla söylemeye lisânım, aczim, kusurum bırakmıyor. Kusurumuzu Üstadımıza itiraf ediyorum.
423
İnşâallâh risalelerin te'siri ile bir gün olur da, müstakîm Lütfi Efendi gibi ehl‑i takvâ kardeşlerimiz misillû, biz dahi gayr‑ı ihtiyarî ve istemeyerek işlediğimiz ahvâlden Sözler’inizin irşadı ile kurtuluruz. Zekâi kardeşimizden Onyedinci Söz, Onsekizinci Mektûb, Yirminci Mektûb ve Otuzüç Pencere’li nurlarla parlayan kıymetli risaleleri aldık, mütâlaa ediyoruz. Hakîki Üstadımız olan Hazret‑i Kur'ân elimizdedir.
Müzeyyene

240. Üstad İstanbul’a gidiyor; bu nurlu ve kıymetli risalelerin sahibi bizden uzaklaşmasına gönül razı olmuyor

Müzeyyene’nin diğer bir fıkrası
Üstadım!
Kıymetdâr risalelerinizi okuyan elbette; kilitli sandık içinde münevver kalan sönük kalbleri, gümüşten yapılmış, altın ile yaldızlanmış birer anahtar hükmündeki risalelerle açtığına ve kalbinin kurtulmasına ve parlamasına binâen kemâl‑i memnuniyetle Cenâb‑ı Mevlâ’ya şükürler ve risalelerin intişarına çalışanlara teşekkürler etmemek kàbil değildir. Âh, vefâsız dünyanın telâşesi ve elemi ve kederi beni nurlara hizmetten alıkoyuyor. Hakkıyla çalışamadığımdan ve kardeşlerim gibi nurlara hizmet edemediğimden kalbim öyle muazzeb oluyor ki, ta'rif edemem. Bugünlerde dediler ki, af varmış, Üstad İstanbul’a gidiyormuş, demeleri ile bir cihette memnun oldum ki, Üstadım esâretten kurtuldu ve bir cihette zannettim ki, bütün Atabey’in dağları başıma düşüyor, müteessir oldum. Affınıza ve bedbaht insanların eziyetinden kurtulmanıza teşekkürlerle beraber tebrik ediyorum. Fakat bu nurlu ve kıymetli risalelerin sâhibi bizden uzaklaşmasına gönül râzı olmuyor. Barla dağlarında bizi ve bu etrafı nurlandıran, bizlerden uzaklaşmamalı. Uzaklaşmasını kim arzu eder? Barla çok bahtiyardır ki, en evvel ve her vakit, o taze ve şirin risaleleri herkesten evvel, bizzat şifâhen Üstaddan işitebilirler.
Müzeyyene
424

241. Onuncu Söz'ün hurufatındaki sır hiç kimsenin sun' ve ihtiyârıyla olmadığını herkes tasdik ettiği için daha ehemmiyetli göründü

بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Gayyûr, Zekî, Ciddi, Sıddık, Hakîki Kardeşlerim Hoca Sabri Efendi, Hâfız Ali!
Bu Cuma günü gündüz, rahatsızlığımdan dolayı biraz yatmıştım. Rüyaya benzer, fakat rüya değil; hayâlen gördüm ki, Sabri karşıma çıktı, arkasında Hâfız Ali Sabri bana diyor: Üstadım, inâyât‑ı seb'a nâmıyla beyân edilen büyük inâyetler varken Onuncu Söz’deki cüz'î inâyete bu kadar ehemmiyet vermenin sebeb ve hikmeti nedir?” dedi çekildi. Sonra kalktım, düşündüm, dedim ki: Isparta’ya yazdığım mektûbu Sabri okumuş veya okuyor; harâretle yazışımdan bana acıyarak benden suâl etmek istemiş.” Her ne ise Ben de Hulûsi’den sonra birinci muhâtabım olan Sabri’ye derim ki (Hâfız Ali de dinlesin):
Bu Onuncu Söz’deki cüz'î inâyete ziyâde ehemmiyet verdiğimin üç hikmeti var:

Birincisi

Onuncu Söz’ün kıymeti tamamıyla takdir edilmemiş. Ben kendi kendime hususî belki elli defa mütâlaa etmişim ve her defasında bir zevk almışım ve okumaya ihtiyaç hissetmişim. Böyle bir risaleyi bazıları bir defa okuyup, sâir ilmî risaleler gibi yeter der, bırakır. Hâlbuki bu risale ulûm‑u îmâniyedendir. Her gün ekmeğe muhtaç olduğumuz gibi, o nev'i ilme her vakit ihtiyaç var. Bu risaleye nazar‑ı dikkati ehemmiyetle celbetmeyi rûhum arzu ediyordu. Lâkin elimden bir şey gelmezdi. Cenâb‑ı Hak merhametinden bir işâret verdi. O işâret ne kadar gizli ise benim o ciddi arzuma mutâbık geldiğinden çok ehemmiyetli görünüyor.
425

İkincisi

Bilirsiniz uzak yerlerden, bazı beş günlük yoldan bir zât bizi görmek ve uhrevî bir istifade etmek için gelir. Hâlbuki vaziyetim birkaç saatten fazla onunla görüşmeyi müsâade etmiyor. Hâlbuki, o misâfire risalelerin kıymetini göstermek, onu onlardan istifadeye sevk etmek, hem muhtaç olduğu kuvvet‑i îmâna ve kuvve‑i maneviyeye yardım etmek için birkaç gün lâzım. Çünkü risalelerdeki kuvvetli bürhânlara herkes yetişemiyor, tamamıyla kavramıyor. Rûhum çok arzu ediyordu ki; kısa, hafif bir vesile elime geçip bîçâre misâfirlerin zahmeti beyhûde gitmesin. Fakat kerâmetim yok, elimden bir şey gelmez. Yalnız misâfirlerin niyet ve ihlâsına i'timâd edip onların mükâfâtını Rahmet‑i İlâhiye’ye havâle ediyordum. İşte Cenâb‑ı Hak, evvel İşârâtü'l‑İ'câz’da sonra Onuncu Söz’de çabuk kanâat verecek ve risalelere i'timâd ettirecek bir eser‑i inâyet ihsân etti. Hakikaten benim için çok kolay oldu. Ben de çok rahat ettim ve çok zâtlara az bir zamanda kuvve‑i maneviye ve Kur'ân‑ı Hakîm’in hakkâniyetine göz ile görünecek emâreler gösteriyordum. Hattâ çok muannidlerin inâdı kırıldı. Çok dinsizler de onunla îmâna geldiler. Fakat İşârâtü'l‑İ'câz’daki izâhı bir, iki, üç saat bitmiyordu. Ben de yoruluyordum. Cenâb‑ı Hak kemâl‑i rahmetinden daha kolay, İşârâtü'l‑İ'câz’ın iki saatte verdiği fâideyi Onuncu Söz iki‑üç dakikada aynı fâideyi verdi. Bu zamanda göz ile görünecek gayet cüz'î bir eser‑i inâyet, manevî büyük kerâmetlerden daha te'sirlidir. İşte bu cüz'î eser‑i inâyet hem bana hem sizin gibi kardeşlerime bir kolaylık te'min ettiği için ziyâde ehemmiyet verdim. Mâdem bu Sözdeki tevâfuk bize ve misâfirlere çok fâidelidir ve hayırlı neticeler verir, elbette içinde bir inâyet var. Âdi olsun, yüz emsâli bulunsun yine bize fevkalâde bir inâyet, bir ikram‑ı Rabbânîdir.

Üçüncüsü

Bilirsiniz ki, fazla iştigâlattan yorgun düşmüş bir fikir, kendini eğlendirmek, istirahat etmek ister. Biz meşgul olduğumuz pek derin, pek geniş, pek ciddi olan hakàik‑ı Kur'âniye ve îmâniye, fazla meşguliyetimizden gelen yorgunluğu tahfif edecek ve yorgun fikrimizi neş'elendirecek ve eğlendirecek tevâfukât nev'inden latîf bir san'at‑ı bedîiye sûretinde bir lütfunu gösterdi.
426
Hem o latîf ve hafif ve mahbûb ve câzibedâr tevâfukâttaki inâyet bir anahtar hükmüne geçip, Kur'ânın bir hazine‑i esrârına bir nev'i rehber olduğu için ziyâde ehemmiyet verdim. Yoksa hizmetimize terettüb eden ve yardım eden inâyet‑i Rabbâniye o kadar çoktur ki, eğer saysam binden geçer. Şu Onuncu Söz’ün hurûfâtındaki sır, hiç kimsenin sun' ve ihtiyarıyla olmadığını herkes tasdik ettiği için daha ehemmiyetli göründü.
Fakat ben mutlak işârete ehemmiyet verdim. Lâkin tafsilâtını ehemmiyetle tedkik edemedim. En iyi bir tarzda beyân edemedim. Bir‑iki saat zarfında nota nev'inden işâretler koydum. Birinci defaya i'timâd edip daha tedkik etmedim. Hâlbuki, tâbiratımda bazı kusur var, fehmi işkâl eder. Isparta’daki kardeşlerimiz maksadı anlamamışlar; hakları var. Çünkü o ibare o maksûdu ifâde edemiyor.
Mâdem öyledir, bu sözün latîf tevâfukât‑ı harfiyesindendir ki, (mebhasındaki) hem sahifenin yirmiiki olmak itibariyle yazı bulunanların yerinde (yarısından ziyâde yazılı bulunan sahifelerin) hakîki ve itibarî satırlarına ve baştaki yaprağın cild üstünde isminin iki satırı ilâvesiyle bin üçyüz kırkiki (1342) ilâ âhir Hem o mebhastaki bu cümle hem âhirdeki beyaz sahifeyi saymak cihetiyle altmışaltı olup baştaki âyetin melfûz (altmışaltı) hurûfuna tevâfuk ediyor. Yerinde, âhirdeki iki beyaz sahifeyi saymak cihetiyle (altmışyedi) olup baştaki âyetin melfûz altmış yedi hurûfuna tevâfuk ediyor. O âyet Sûre‑i İhlâs’ın hurûfâtına hem Lafzullâh’ın makam‑ı ebcedîsine tevâfuk ediyor, denilmeli. Biz bir nüshayı öyle yaptık, size gönderiyoruz. Yanınızdaki nüshaları ona göre yap. Eğirdir’deki nüshaları da öyle yapınız.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Kardeşiniz Said Nursî
427

242. Onuncu Söz'e nazar‑ı dikkat-i ammeyi celp etmek için ihtiyârsız olarak onunla meşgul edildim ve baktım

بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Ciddi, Sıddık Kardeşlerim, Hizmet‑i Kur'âniye’de Samîmî ve Kuvvetli Arkadaşlarım Sabri, Husrev, Ali, Re'fet, Bekir, Lütfi, Rüşdü!
Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, sizleri hududsuz bir sahrâ‑yı hakikatte bana enîs arkadaş ve yoldaş vermiş. Bu acîb sahrâdaki hareket ve sülûk, bazen pek ince ehemmiyetsiz görünen bir şeyde mühim istifadeler edilir. Onun için zâhir nazarda mâlâyanî zannedilen bazı mes'elelerde fazla takib ediyorum ve ziyâde nazar‑ı dikkatinizi celbediyorum. Ezcümle, Onuncu Söz’deki elif tevâfukâtı mühim bir mes'ele gibi nazar‑ı dikkatinize gösteriyorum. Bunun sırrı şudur ki:
Bir iltifat‑ı hàssaya gizliden gizliye bir işâret bulunduğunu kat'î hissettiğim için ihtiyarsız olarak kemâl‑i sürûr ve ferâhımdan taşkıncasına bağırarak, Aman geliniz siz de görünüz!” diyorum. Evet nasıl ki, bir pâdişahın hàs bir ednâ işâretine mazhar olmak, kanun‑u umumiyle bir müşîriyet teveccühünden fazla medâr‑ı sürûrdur. Öyle de, Hàlık‑ı Zülcelâl’in hususî iltifatını îmâ eden en gizli bir işârete, yüzbin can olsa ve fedâ edilse ve yüz bin sene ömür var ise o yolda sarf edilse yine ucuzdur.
İşte bu sırdan gelen sürûrun verdiği cezbekârâne taşkınlıkla, dikkatsizlere mâlâyanî ve isrâf sayılan böyle tevâfukâta dair bahisler açıyorum. İşte bir bahis daha açacağım.
428
Onuncu Söz, Kur'ân’ın bir sülüsünü inkâr etmek niyetiyle haşr‑i cismânîyi resmen millet içinde inkâr etmek fikrinde bulunan zındıkları susturmakla hàrika bir şu'le‑i i'câz-ı Kur'ânî’yi gösterdiği gibi; daha müteaddid emâreler ile manevî i'câz‑ı Kur'ân hesabına fevkalâde bir mâhiyeti bulunduğunu icmâlen hissetmiştik. Ve şimdi yeniden tekrar Onuncu Söz’e nazar‑ı dikkat-i âmmeyi celbetmek için ihtiyarsız olarak onunla meşgul edildim ve baktım.
Bu defa Lafzullâh’ın en birinci harfi olan elif, Onuncu Söz’de öyle bir tevâfuk gösterdi ki, kat'iyyen tesâdüfe havâle edilmediği gibi, başka emâreler ile o tevâfukta gaybî bir işâreti kat'iyyen hissettim. Sonra işâretlerini koydum. Hem işârete medâr olmak için hàrikulâde olmak lâzım değildir. Çünkü çok âdi perdeler içinde mühim işâretler verilir, ehli anlar.
Mâdem işâret‑i gaybiye var, elbette tesâdüf içinden kaçar, daha hükmedemez, en cüz'î rakamları da o işârete mal edilir. Mâdem mecmûunda işâret var, bütün eczâsı o işâretin hikmetine tâbidir, tesâdüf orada oynayamaz. Hattâ yirmidokuzuncu sahifede Üçüncü Hakikatteki elif sayılmamak lâzım gelirken sehven saymıştım. Sonra anladım ki, bana saydırılmış. Baştaki Onuncu Söz kelimesi ile şu Üçüncü Hakikat ikisi sahife başında bulundukları için hakları sayılmaktı. Onların sâir arkadaşları sahife rakamları gibi bazı vazifeyi gördürmek için bir cihette saymak işâreti olarak haberim olmadan bana yazdırılmış. Her ne ise Kendimin tereddüdü için değil çünkü kat'î kanâatim gelmiş belki başkasının şübhe ve tereddüdünü izâle için bazı muvâzeneler yaptım:
Onuncu Söz’ün âhirinde yazıldığı gibi altıyüz sahifeden ziyâde bir mübârek kitabın tevâfukâtı yüzyirmibeş çıktı. Üçyüzelli sahifeden ibaret diğer bir kitabı yine saydım. Elli tevâfuk çıkmadı. Yine eskiden kendi te'lifâtım Türkçe ve Arabî olan ikiyüz seksen sahifeden ibaret bulunan kitabın eliflerini saydım, tevâfukâtı kırkı tecâvüz etmedi.
Demek bu Onuncu Söz’de ve İşârâtü'l‑İ'câz’daki ekseriyet‑i mutlakanın tevâfukâtı, gizli bir işâret‑i gaybiyeyi tazammun ediyorlar. Mecmûunda işâret bulunsa yeter. Her cüz'ünde işâreti göstermek lâzım değildir, fakat her cüz' işâretin malıdır ve onun hikmetine tâbidir. Size acele edip, en evvelki işâret olunan nüshayı göndermiştim. Az hâşiyeleri sonra ilâve ettik. Bu defa Süleyman Efendi ile gönderilen nüsha ile mukàbele ediniz, tekmîl ediniz ve Halîl İbrahim Efendi ile gönderilen nüsha ile yine bu nüsha ile mukàbele ederek sonra Âsım Bey’e gönderiniz.
429
Bu defaki Hulûsi Bey’in mektûbunu size gönderdim. İşâret ettiğim iki kavs içerisinde bulunan kısım Yirmiyedinci Mektûbun Dördüncü Zeyli’nde yazılacak. Kavslar haricinde bulunan ve üzerlerine kırmızı çizgi çekilenler yazılmayacaktır. Hâfız Ahmed ve Mehmed Celâl ve Hâfız Velî gibi kalbi cezbeli dostlarıma ve tarîk‑ı hakikatte sâir kardeşlerimize selâm ediyorum. Hâfız Velî ile çendan geç görüştük, fakat Hâfız Velî’nin burada Mehmed Usta isminde on senelik hàlis bir dostu bulunduğundan ve o Mehmed Usta benim sekiz senedir tarîk‑ı âhirette gayet ciddi bir kardeşim olduğundan Hâfız Velî’ye de o münâsebetle eski dost nazarıyla bakıyorum. O bana mektûb yazmıştı; vakit bulamıyorum ki, mektûbuna cevab vereyim. Ehl‑i kalb için bazen sükût dahi bir konuşmaktır.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Kardeşiniz Said Nursî
Kardeşlerim, affedersiniz, bu intizamsız perîşan mektûbla sizinle konuşmak istemiyorum. Fakat müteaddid işlerle ve tedkîkàtla meşgul olduğumuz ânda, sür'atli bir sûrette fikrimizin bir köşesiyle yazdık. Keçeli kâtibin hâli ma'lûm. Kafasını başka yerde bırakmıştı; mektûb perîşan oldu, onun için kusura bakmayınız.
Tevâfuktaki müdâhale‑i gaybiyeyi bir mektûbda size böyle bir temsîl ile beyân etmiştim. Meselâ, benim avucumda nohut, leblebi, üzüm, buğday gibi maddeler bulunsa, ben onları yere atsam, üzüm üzüme, leblebi leblebiye karşı sıralansa hiç şübhe kalır ki, elimden çıktıktan sonra gaybî bir el müdâhale edip sıralamasın. İşte hurûfât ve kelimât o maddelerdir, ağzımız o avuçtur.
430

243. Saadet‑i uhreviyemin, sizin duanızla olacağı telkin edilmiştir

Mes'ûd’un garîb bir fıkrasıdır
Kamer yeni tulû' ettiği esnâda, onun aydınlığına ve gecenin serinliğinde, arpanın yumuşaması hasebi ile orak biçmekte iken, kamerin güzelliğine ve şeffâflığına bakarak ve orağın bitmemesi, nurları yazmaktan mahrum kaldığımı tahayyürâne ve me'yûsâne düşünmekte iken, bilmem iğfalât, bilmem tulûât, hâtırıma gelen şu sözü söyledim: Yâ Rab! İsmim Mes'ûd, kendim bîsûd, çok çalıştım, olamadım mes'ûd dedim ve arpa biçmeye devam ettim. Aradan bir müddet geçtikten sonra yattım. Menâmda dediler ki: Bırakma Üstadın Said’in eteğini, eyler seni mes'ûd”. Derhâl uyandım, ay hemen kaybolmak üzere. Derhâl: Yâ Rab! Ben saâdet‑i dünyeviye istemedim; tevbekâr oldum.” Saâdet‑i uhreviyemin, sizin duânızla olacağı telkin edilmiştir ve duânıza muhtacım. Bendenizi duâdan dirîğ buyurmamanızı temennî eder, el ve ayaklarınızdan öperim Efendim Hazretleri.
Mes'ûd (R.H.)

244. Cinnî şeytandan ders alan insan şeytanları, dünyevî meşgaleleri ile Nurlara hizmetini tahdit etmek için, sezdirmeyerek perde altında çalışmışlar

Yirmialtıncı Mektûb’un Dördüncü Mebhasının Birinci Mes'elesi
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَعَلٰى وَالِدَيْكُمْ وَعَلٰى اِخْوَانِكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık ve Sâdık, Muhlis ve Hàlis Kardeşim İbrahim Hulûsi Bey!
431
Mektûbunda beyân ediyorsun ki; Eğirdir gibi orada muvaffak olmuyorsun. Ondan telâş etme, orada öyle esbâb var ki, bütün bütün tevakkuf ve ta'tîl neticesini verebilirdi. Cenâb‑ı Hakk’a şükür yine tevakkuf değil, muvaffakıyet var.
O manevî esbâbdan biri şudur ki: Cinnî şeytandan ders alan insan şeytanları, dünyevî meşgaleleri ile seni bir çember içine alıp, Nurlara hizmetini tahdid etmek için, sezdirmeyerek perde altında çalışmışlar.
Hem o havâlide sâbıkan, müdhiş ameliyât ve icraat olduğundan, o muhîtte bir ürkeklik hâsıl olup, senin kalbindeki gayet kuvvetli bir metânet olmasaydı, o Nurlar orada hiç ışıklandırmayacaktı, fakat orada az hizmet de çoktur, kıymetdârdır.
Sâniyen
Bu kısım, Yirmialtıncı Mektûb’un Dördüncü Mebhası’ndaki Dört mes'eleden Birincisi’nin Sâniyen kısmının sonuna ektir.
رَبِّ الْعَالَم۪ينَ tâbirinden sonra ﴿رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ zikri, icmâlden tafsîle geçmektir. Nasıl ki; memleket‑i İslâmiye hâkimi tâbirinden sonra Anadolu, Asya ve Afrika hâkimi tâbiri haşmet‑i saltanatı mufassalan gösterir; öyle de Rubûbiyet‑i mutlakadan sonra, haşmet‑i Rubûbiyet’i mufassalan gösterir. Her ne ise, şimdilik suâline tam cevab veremiyorum. Ona bedel Kur'ân i'câzına ait iki küçük nükteyi söyleyeceğim. Sen, şu iki nükteyi Ondokuzuncu Mektûb’un Beşinci Cüz'ünün Onsekizinci İşâretinin Birinci Nüktesi’nin âhirine hâşiye olarak ilâve ediniz.
İşte Birinci Nükte
Ondokuzuncu Mektûb’un, Onsekizinci İşâretinin Birinci Nüktesi’nin âhirindeki Hâşiye‑2”dir, şu kısım ona ektir.
Şu üç hakikate mukâbil, gelecek hangi hakikat var? Kimin haddine düşmüş ki, bunları taklid etsin. Evet nasıl ki, bu tarz‑ı ifâde sun'î olamaz, öyle de taklid edilmez. Evet kimin haddine düşmüş ki, hadsiz derece haddinden tecâvüz edip, Hàlık‑ı Kâinâtı bu sûrette konuştursun?
432
İkinci Nükte: Kur'ân‑ı Hakîm’in umum sahifeleri âhirinde âyetler tamam oluyor; güzel bir kafiye ile nihâyetleri hitâm bulması, hem Lafzullâh, yaprağın iki sahifesinde veya karşı karşıya iki sahifesinde veya yakın sahifelerde ekseriyâ ya muvâfakat‑ı adediye veya münâsebet‑i adediye bulunması, bir emâre‑i i'câzdır ve bunun sırrı şudur ki: Âyâtın en büyüğü olan Müdâyene âyeti sahifeleri için ve Sûre‑i İhlâs ve Kevser, satırları için, bir vâhid‑i kıyâsî ittihàz edildiğinden, Kur'ân‑ı Hakîm’in bu güzel meziyeti ve i'câz alâmeti görülmektedir. Demek bu hüner Kur'ân’ındır. Yoksa Hâfız Osman gibi zâtların değil. Çünkü bu vaziyet, âyetinden ve sûresinden neş'et etmiştir.
Sâlisen: Mektûbunuzdan anladım ki, sana gönderilen risaleleri kendin için istinsah ediyorsun, aslını Abdülmecîd’e veriyorsun.
Azîz kardeşim, çendan Abdülmecîd benim nesebî kardeşim ve yirmi sene talebemdir. Fakat ne o ve ne hiçbirisi benim Hulûsi’me yetişmiyor. O mektûblar (ekseriyet‑i mutlaka) senin nâmınla yazılmış ve sana gönderiliyor. Abdülmecîd ikinci derecede, kendine istinsah etmek veya mütâlaa etmek için onu da teşrîk et, diye bir mektûbda demiştim. Fakat eğer sen, o kardeşini kendi nefsine tercih edersen ve ona zahmet vermemek için zahmet çeksen ona karışmam. Senin peder ve vâlidene ve Fethi gibi arkadaşlarına ve senin eski hocalarına selâm ve duâ ederim, duâlarını isterim.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Kardeşiniz Said Nursî21 Ramazan‑ı Şerîf
Abdülmecîd’e yazılan mektûbu, senin mektûbunun içine koydum, ona gönderiniz.
433

245. Geçmiş ömrü israf ettik, zayi ettik, çok mübarek zatlar, ahbaplar kaybettik

Biraderlerine yazdıkları mektûbdan
Eğer ahvâl‑i rûhiyemi anlamak istersen, gelecek şu iki fıkra tercümândır. Bir şâirin dediği gibi derim:
Ney gibi her dem ki, geçmiş ömrümü yâd eylerim,
nefes var ise, kuru cismimde feryâd eylerim.
.
Bir ticâret kılmadım, nakd‑i ömür oldu hebâ,
Yola geldim, lâkin göçmüş cümle kervan, bîhaber.
Ağlayıp nâlân edip, düştüm yola tenhâ garîb,
Dîde giryân, sîne biryân, akıl hayran, bîhaber.
Evet geçmiş ömrü isrâf ettik, zâyi' ettik. Çok mübârek zâtlar, ahbablar kaybettik, yalnız kaldım. O mübâreklerle beraber âhirete çalışmadım.”

246. Sözler'deki tevafukat, dikkat edenlere kat’î kanaat verir ki, beşerin düşünüşü ve ihtiyarı ile değildir

Yirmisekizinci Mektûbun Sekizinci Mes'elesinin İkinci Nüktesi
Eğer denilse: Şu tevâfukât‑ı gaybiye eğer bir meziyet‑i belâğat olsa idi, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân belâğatların envâ'ından en ileride olduğu gibi, bu nev'ide de en ileri olmak lâzım gelirdi. Eğer bir meziyet‑i belâğat değil, neden büyük bir ikram‑ı İlâhî sayıyorsunuz? Hem hangi kitab olursa olsun, bu nev'i tesâdüfat içinde çok bulunabilir.
434
Elcevab: Kur'ân‑ı Hakîm ﴿اِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَاِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ sırrıyla, her zamanda bir milyondan fazla hâfızların kalbinde ma'nen yazdırmak lâzım geldiği için, hıfzı çok işkâl edecek ve hâfızları çok azaltacak olan şu nev'i tevâfukât‑ı müteşâbihe, Kur'ân‑ı Hakîm’de çok ileri gitmemiştir. Ehl‑i hıfza, rahmet içinde mutâbık‑ı muktezâ-yı hâl bir manevî belâğatı, bu meziyet‑i belâğatın terkiyle yapmıştır. Çok defa kısa kesmekle, çok uzun mânâları ifâde etmesi gibi. Hem şu tevâfukât‑ı belâğat olmasa da, mâdem içinde eser‑i kasd ve şuûr görünür; kasd ve şuûr ise, bilmüşâhede ve bil'itiraf, müellif ve müstensihlerin değil, elbette bir dest‑i gaybînin tanzimiyledir ve o dest‑i gaybînin bu tarz müdâhalesi ise, alâmet‑i kabûldür ve rızâya emâredir ve bu emâre de remz eder ki, yazılan hakikatler kusursuzdur, hak bir sûrette gösterilmiştir.
Amma sâir kitaplarda şu nev'i tevâfukât bulunuşu, tesâdüfe verilebilir. Fakat şu risalelerdeki şuûrlu tevâfukât‑ı gaybiyeyi, bütün gören zâtların ittifakıyla, şuûrsuz tesâdüfe havâle edilemez ve verilmesine imkân verilmiyor. Hattâ en mühim iki müstensih ve bizler, değil ki bir risalenin umumunda; bir tek sahife kanâat verir ki, tesâdüf karışamaz, haddi değildir. Çünkü misil olarak iki‑üç kelime bulunur. Birbirine bakar öyle bir vaziyette ki, zâhiren bir kasdı irâe ediyor.
Meselâ şimdi bakıyoruz; şu sahifede yaş lafzı, üç defa tekerrür etmiş. Üçü öyle bir vaziyette birbirine bakıyor ki, şübhe bırakmaz ki, bir tanzim‑i gaybîdir. Hem şimdi baktığımız şu sahifede, yalnız altı hüzün kelimesi var. O altı hüzün, üç satırda öyle latîf iki kavisi teşkil etmiş ki, neş'eli bir hüznü görene verir.
Hem işâret‑i gaybiye olmak için, başka hiçbir kitapta bulunmamak lâzım gelmez. Meselâ nasıl ki, belâğat‑ı Kur'âniye derece‑i i'câza vâsıl olduğu için, bir mu'cize‑i Risalet olduğu hâlde; sâir ehl‑i belâğatın umum kitaplarında, derecâtlarına göre belâğat vardır. Onlarda belâğat bulunması, i'câz‑ı Kur'ân’a münâfî olamaz.
435
Öyle de; i'câz‑ı Kur'ân’ın yüzer kısmından, bir kısmının cilvesi, bir nev'i ikram‑ı İlâhî nev'inde, Kur'ân’ın bir nev'i tefsiri olan Sözler’de, hakàik‑ı Kur'âniyenin hüsn‑ü intizamına işâreten görünüp tecellî etmesine, sâir kitaplarda, tevâfukâtın bulunması zarar vermez. Çünkü o dereceye yetişmezler. Çünkü Sözler’deki o nev'i tevâfukât, o dereceye gelmiş ki, dikkat edenlere kat'î kanâat verir ki, beşerin düşünüşü değil ve ihtiyarı ile de olmamıştır. Belki nakşî bir nev'i Kur'ân i'câzının, gölgesinin gölgesi, kendi tefsirinin âyinesinde, bir nev'i ikram‑ı İlâhî sûretinde temessül ediyor.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي

247. En muannid münkirden, tâ en hâlis bir mü’mine kadar herkes, her hakikatten hissesini alabilir

Yirmisekizinci Mektûbun Sekizinci Mes'elesinin Üçüncü Nüktesi
﴿بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَعَلٰى وَالِدَيْكُمْ وَعَلٰى اِخْوَانِكُمْ وَعَلٰى رُفَقَائِكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz Kardeşim!
Evvelâ: Kardeşimiz Abdülmecîd’in Yirmialtıncı mektûbun Üçüncü Mebhası’nı, lüzumsuz bir ihtiyata binâen ziyâde görmesini, sen de onun ziyâdesini ziyâde görmekliğin beni ziyâde sevindirdi.
﴿وَكَيْفَ اَخَافُ مَٓا اَشْرَكْتُمْ وَلَا تَخَافُونَ اَنَّكُمْ اَشْرَكْتُمْ بِاللّٰهِ
diyen ve Kur'ânın takdirine mazhar olan Hazret‑i İbrahim (A.S.)’ın ittibâ'ına mükellef olduğumuza işâret eden مِلَّةَ اِبْرٰه۪يمَ حَن۪يفًا مُسْلِمًا sırrına mazhar olduğumuzu bilmeliyiz.
436
Sâniyen: Bana karşı umumen dost bir şehir ahâlisinden bir müftü, sathî bir nazar ile vâhî bazı tenkidâtı, Onuncu Söz’ün teferruât kısmına etmiş diye Abdülmecîd yazıyor. Abdülmecîd’in ona verdiği cevablar iki yer müstesnâ, mütebâkisi kâfîdir. Fakat iki yerde o da o zâtın sathî suâline sathî olarak cevab vermiş:
Birincisi: O zât demiş ki, Onuncu Söz’ün hakikatleri münkirlere karşı değil; çünkü sıfat ve esmâ‑i İlâhiye’ye bina edilmiş.” Abdülmecîd cevabında diyor ki, Münkirleri, Hakikatlerden evvelki dört İşâretle îmâna getirmiş, ikrar ettirmiş; sonra Hakikatleri dinlettiriyor.” meâlinde cevab vermiş.
Hakîki cevabı şudur ki: Herbir Hakikat, üç şeyi birden isbât ediyor; hem Vâcibü'l‑Vücûd’un vücûdunu, hem esmâ ve sıfatını, sonra haşri onlara bina edip isbât ediyor. En muannid münkirden en hàlis bir mü'mine kadar herkes her Hakikatten hissesini alabilir. Çünkü Hakikatlerde mevcûdâta, âsâra nazarı çeviriyor. Der ki:
Bunlarda muntazam ef'âl var, muntazam fiil ise fâilsiz olmaz. Öyle ise bir fâili var. İntizam ve mîzan ile o fâil gördüğü için hakîm ve âdil olmak lâzımgelir. Mâdem hakîmdir, abes işleri yapmaz; mâdem adâletle görüyor, hukukları zâyi' etmez; öyle ise bir mecma'‑ı ekber, bir mahkeme‑i kübrâ olacak.
İşte Hakikatler bu tarzda işe girişmişler. Mücmel olduğu için üç da'vâyı birden isbât ediyorlar. Sathî nazar fark edemiyor. Zâten o mücmel Hakikatlerin herbirisi başka Risaleler ve Sözler’de kemâl‑i izâh ile tafsîl edilmiş.
Abdülmecîd’in ikinci nâkıs cevabı şudur ki:
O zâtın yanlış suâline mümâşât edip yanlışını kabûl ettiği için yanlış etmiş. Çünkü Onuncu Sözün Hâşiye’sinde, ism‑i a'zam yalnız her ismin bir mertebesinden ibaret olduğu zikredilmemiş. Belki çok yerlerde demişiz; ism‑i a'zamdan ve her ismin a'zamî mertebesinden tezâhür eder. İsm‑i a'zamı isbât etmekle beraber, her ismin bir mertebe‑i a'zamı var ki; Resûl‑i Ekrem (A.S.M.) bunlara mazhar olduğu gibi haşr‑i a'zam da onlara bakıyor. Meselâ ism‑i Hàlık merâtibi, benim Hàlık’ımdan tut, Hàlık‑ı Külli Şey’e kadar olan mertebe‑i a'zama kadar merâtibi var.
437
O şübheli zâtın, her ismin bir mertebe‑i a'zamı olduğunu tezyif etmek niyetiyle mutasavvife‑i mütefelsife fikridir demiş. Hâlbuki başta İmâm‑ı A'zam, İmâm‑ı Gazâlî, Celâleddin‑i Süyûtî, İmâm‑ı Rabbânî, Şah‑ı Geylânî gibi sıddıkîn‑i muhakkìkîn, ism‑i a'zamı ayrı ayrı görmüşler. İmâm‑ı A'zam demiş: El‑Adl, El‑Hakem ism‑i a'zamdır ve hâkezâ. Her ne ise bu mes'ele bu kadar yeter.
O zâtın sathî ilişmesinden üç cihetle memnun oldum:
Birincisi: Tenkid etmek istediği hâlde edemediği için gösteriyor ki, Onuncu Söz’ün hakàikı kàbil‑i tenkid değildir. Olsa olsa teferruât kabîlinden bazı ibarelerine ilişebilir.
İkincisi: İnşâallâh àlî bir zekâ ve gayreti bulunan Abdülmecîd’i gayrete getirdi. Hulûsi’ye yakışacak çalışkan, müteyakkız bir arkadaş oldu.
Üçüncüsü: O zât müşteridir ki ilişmiş, müşteri olmayan lâkayd kalır. İnşâallâh ileride tam istifade edecek.
Bu nüktenin bir güzel meâlini ya sen ya Abdülmecîd kaleme alıp benim selâmımla, memnuniyetimle beraber o zâta gönderebilirsiniz.
Mahallenizin imâmı Hâfız Ömer Efendi’ye selâm et ve de ki, ben onu kabûl ettim. Talebelik şartlarını da ona söyle. Pederiniz ve Fethi Bey ve Hoca Abdurrahman, Sözler’i ciddi dinlemeleri beni çok mesrûr ediyor. Ben onlara duâ ediyorum, onlar da bana duâ etsinler. Seydâ nâmındaki zât, pederinizin intisab ettiği zât değil, ondan evvel gelmiş iştihâr etmiş bir zâttır. Başta Sabri, Süleyman, Tevfik bütün ihvânlar size selâm ediyorlar.
Kardeşiniz Said Nursî
438

248. Her bir saat hastalıklı ömür, bir gün ibadet hükmündedir. Şu zamanda hayatın en iyi sureti böyledir