Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
388

223. Sözler'e başlamadan evvel gördüğün mübarek rüya çok güzeldir, hem hakikatlidir

Husrev’e hitâben yazılan bir mektûbdur
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ وَعَلٰى وَالِدَتِكَ وَعَلٰى اَخ۪يكَ وَعَلٰى اِخْوَانِكَ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Mübârek, Sıddık Kardeşim!
Evvelâ: Sözler’e başlamadan iki ay evvel gördüğün mübârek rüya çok güzeldir; hem hakikattir. Evet kardeşim, sen bir bahçe‑i ebedî olan Kur'ân‑ı Hakîm’in Cennet’inden Gül‑ü Muhammedî (A.S.M.) nâmında, hadsiz nurânî hakikatlerin fabrikası hükmünde, tefsir‑i hakàik-ı Kur'âniye etrafında halka tutan ve sizin gibi çarklardan mürekkeb olan bir cemâat‑i mübâreke içinde en hàs ve en yüksek mertebeye kâtib ta'yin edildiğine, o rüya beşâret verdiği gibi biz de beşâret ediyoruz.
Sâniyen: Bu defa bize yazdığın Mu'cizât‑ı Ahmediye (A.S.M) Risalesi çok hàrika düşmüş. Kim ona bakıyor, bir zevk‑i hakîki hisseder. Demek oluyor ki; manevî, hàlis, samîmî hisler, maddî nakışlar sûretinde kendini hissettiriyor. Bu sırra ben muttali' olduğum vakit kardeşim Gâlib dahi aynı hisse iştirâk etti. Evet, bunun altında manevî tebessüm var diye, senin hattını kendi hattına tercihle mukàbele etti. O yazdığın risale vâsıtasıyla pek çok insanlar, îmânlarını kuvvetleştiriyorlar, muhabbet‑i Ahmediye (A.S.M.) kalblerinde ziyâdeleşiyor. İşâret‑i gaybiye hakkında şübheleri kalmıyor. O sevâb da senin defter‑i a'mâline geçiyor. Kur'ân ve Resûl‑i Ekrem (A.S.M.) kelimesinden başka, işâret ettiğin kelimât çok mânidârdır, hem bir temeldir. O iki kelimenin mübârek tevâfukuna bir hüccettir. Hem gösteriyor ki, bütün o tevâfukâtı dahi riâyet etmeyen, o iki kelimenin tevâfukuna kalem karıştıramaz. Zannediyoruz ki, o risalelerin hatt‑ı hakîkisini sen buldun veyâhut yakınlaştın.
389
Sâlisen: Mâbeynimizde münâsebet; manevî, rûhî, hakîki olduğu için zaman ve mekân müdâhale etmez. Dergâh‑ı İlâhî’ye müteveccih olduğumuz vakit günde belki kaç defa Husrev yanımda bir cihette hazır olmakla beraber, senin o şirin yazıların, hususan Ondokuzuncu Mektûb’daki mübârek hattın göründükçe seni hayâlimizce hazır ediyoruz. Ben ve buradaki arkadaşlar dahi seni burada görmek çok arzuluyoruz. Fakat Isparta sana çok muhtaçtır. Hem de şimdi hâl ve mevsim pek müsâid görünmüyor. Onun için kardeşimi bir mikdar yanımda bulundurmak ile sana zahmet vermek istemiyorum. Yoksa sen bize çok lâzımsın. İnşâallâh bir vakit kazâ edeceğiz.
Râbian: Şu mübârek Şehr‑i Ramazan Leyle‑i Kadr’i ihâta ettiği için, kendisi de ömür içinde bir Leyle‑i Kadir’dir ki, muvaffak olanın ömrüne bin ömür katar. Dakikası bir gündür. Saati iki ay, günü birkaç sene hükmünde bir ömr‑ü bâkîdir. Senden ve âhiret hemşirem yani ikinci vâlidem ve kardeşimin muhterem vâlidesinden duânızı istiyorum. Mâdem duâda sizi şerîk ediyorum, siz de benim duâma âmîn hükmünde olarak duâ ediniz.
Kardeşimiz Ali Efendi’ye dahi çok selâm ve duâ ediyorum. İnşâallâh tam Husrev’e lâyık bir kardeş oluyor. Sâir kardeşlere seni tevkîl ediyorum, selâm ve duâ ediyorum. Bu eyyâm‑ı mübârekede bana duâ etsinler.
Gâlib der: Husrev’le manevî bir irtibat hissediyorum.” Çok selâm ediyor. Ve bilhassa saatçi Lütfi Efendi’ye pek çok selâm ve duâ ederim. Cenâb‑ı Hak ona, o bana yazdığı Pencere Risalesi’nin hurûfu adedince rûhuna rahmet, kalbine nur, aklına hakikat, malına bereket ihsân eylesin. Âmîn, âmîn âmîn.
390
Maksadım, ona o risaleyi yazdırmak, onu hàs talebeler dâiresine idhal etmekti. Yoksa ona o zahmeti vermezdim. Mâşâallâh, Hâtem‑i Mu'cizât-ı Ahmediye’yi (A.S.M.) çok güzel tersîm etmişsiniz. Sözler ile alâkadarlar içinde bu hâteme tam kanâati olanların isimlerini bana yazsınlar, onları ikinci dâirede yazacağız, o nura hissedar olsunlar. Şükre dair nüshanız; Kuleönlü Mustafa bir adama verip o da muhâfaza edememiş. Yağmur bir parça bozduğu için mahcûb olarak sana göndermeyip bana gönderdi. Benim de güzel yazılmış bir nüsham var, sana gönderiyorum. Ona göre yeni bir nüsha, kendinize yazarsınız. Sen bana şükre dair yazdığın mübârek nüshayı, bir ay evvel Atabey tarafına göndermiştim. Kim aldığını bilmiyorum, elime geçmedi. Hem size Yirmisekizinci Mektûbun Yedinci Mes'elesinin Hâtimesini gönderiyorum. O Hâtime, hâtem‑i i'câza gelen tenkidâtı reddediyor ve parlak bir mühr‑ü tasdik olduğunu gösteriyor. O hâtemlerin bir nüshasını sana gönderdik. Orada hâtemi gören ve kabûl eden ve Sözler’le alâkadar olan zâtların münâsib gördüklerini boş kalan gözlere kaydedebilirsin.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Mirzazâde Said Nursî

224. Maşaallah Yirminci Mektub'un kıymetini güzel anlamışsınız ve güzel de yazmışsınız

بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz ve Gayretli Âhiret Kardeşim ve Hizmet‑i Kur'ân’da Yoldaşım Hulûsi‑i Sânî ve Sabri‑i Evvel!
Mâşâallâh Yirminci Mektûb’un kıymetini güzel anlamışsınız ve güzel de yazmışsınız.
391
Mektûbunda ilm‑i kelâm dersini benden almak arzu etmişsiniz. Zâten o dersi alıyorsunuz. Yazdığınız umum Sözler, o nurlu ve hakîki ilm‑i kelâmın dersleridir. İmâm‑ı Rabbânî gibi bazı kudsî muhakkìkler demişler ki: Âhirzamanda ilm‑i kelâmı, yani ehl‑i hak mezhebi olan mesâil‑i îmâniye-i kelâmiyeyi, birisi öyle bir sûrette beyân edecek ki; umum ehl‑i keşf ve tarîkatın fevkınde, o nurların neşrine sebebiyet verecektir. Hattâ İmâm‑ı Rabbânî kendisini o şahıs gibi görmüştür.
Senin şu âciz ve fakir ve hiç‑ender hiç olan kardeşin, bin derece haddimin fevkınde olarak kendimi o gelecek adam olduğumu iddia edemem, hiçbir cihette liyâkatim yoktur. Fakat o ileride gelecek acîb şahsın bir hizmetkârı ve ona yer hazır edecek bir dümdârı ve o büyük kumandanın pişdâr bir neferi olduğumu zannediyorum. Ve ondandır ki, sen de yazılan şeylerden o acîb kokusunu aldın.
Hem mektûbunda ﴿اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ ’ye ait olan esrârı suâl ediyorsun. Evet o âyetin büyük bir denizinden çok Söz’lerde katarâtı, reşehâtı vardır. Bâhusus Yirminci Mektûb’da, Otuzüçüncü Mektûb’da, Otuzikinci Sözde, Yirmiikinci Söz’de onun bazı çeşmeleri var. Elbette o âyette çok tabakàt var. Her tâife bir tabakadan hissesini almıştır. Rûhum istiyordu ki, o âyetin bazı envârını yazayım, fakat şimdiye kadar müteferrik sûrette yazıldığından öyle kalmış, şimdilik onunla iktifâ edilmiş.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Kardeşiniz Said
392

225. Size âlem‑i nurdan bahisler açma arzusu vardı. Maalesef bir hâdise zulmet âleminden bahsetmeye beni mecbur ediyor

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Azîz, Sıddık Kardeşlerim ve Hizmet‑i Kur'âniye’de Fedâkâr Arkadaşlarım Sabri, Hâfız Ali, Husrev, Re'fet, Bekir, Lütfi, Rüşdü Efendiler!
Kardeşlerim, bu Ramazan‑ı Şerîfte size âlem‑i nurdan bahisler açmak arzuları var idi. Maalesef bir hâdise, zulmet âleminden bahsetmeye beni mecbur ediyor. Bu yeni hâdise için etraftaki dostlar lisân‑ı kàl ve hâl ile meraklı, endişeli bir tarzda benden istizah istiyorlar. Onları ve sizleri meraktan kurtarmak için o hâdiseyi iki kısım olarak bir parça beyân edeceğim.
Birinci kısım: Bu bize nisbeten musîbetli ve elîm hâdiseyi, Cenâb‑ı Hak inâyet ve rahmetiyle başka sûrete çeviriyor. Evet Cennet ucuz olmadığı gibi Cehennem de lüzumsuz değil. Bu hâdisenin bize karşıki vechi rahmet görünüyor. Ehl‑i dünyaya karşı vechi, Cehennem’in lüzumunu gösteriyor. Fi'l‑hakîka bu Ramazan‑ı Şerîfte hâdisenin sûreti çok çirkindi. Fakat Gavs‑ı A'zam’ın dediği gibi inâyet gözünün altında ve hıfzında olduğumuzdan çok cihetlerle hakkımızda lemeât‑ı rahmet göründü.
İkincisi: Bu Ramazan‑ı Şerîfte acz u za'fı ve fakr u ihtiyacı tam hissedip Cenâb‑ı Hakk’a ilticâ etmek, bir sûrette intibâh ve heyecan ve şuûr ve şiddet verdi. Ramazan‑ı Şerîfte şimdi okuduğum münâcâtların okunmasına bu hâdise mühim bir kuvvet oldu. Zâten musîbetler, Dergâh‑ı İlâhî’ye sevk etmek için birer kader kamçısıdır. Her okuduğum bir kelime ve duâ da ve münâcât da şuûrlu ve şiddetli oluyor, resmî ve rûhsuz olmuyor. Sahâbelerdeki ibâdetlerin sırr‑ı tefevvuku bu noktadandır. Tesbih ve zikri bütün mânâsıyla şuûrlu bir sûrette söyledikleridir. (Hâşiye) Bu mektûbun mütebâkisi bir maksada binâen buradan kaldırılmıştır.
Said Nursî
393

226. Nurun muhlis bir kahramanı elbette dünyanın fânî vaziyetleri karşısında telâş etmez, mağlûp olmaz inşaallah

Hulûsi Bey’e hitâbdır
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Azîz, Sıddık, Muhlis Kardeşim!
Evvelâ: Biraderzâdem Halîl Naci’nin dünyevî musîbeti beni de cidden mahzûn eyledi. Cenâb‑ı Hak onu da kurtarsın, size de sabır ve tahammül ihsân eylesin, âmîn. Nurun eskiden beri hiç sarsılmayan muhlis bir kahramanı, elbette dünyanın geçici, kıymetsiz, fânî vaziyetleri karşısında telâş etmez, mağlûb olmaz inşâallâh.
Sâniyen: Silsile‑i ilmiyede bana en son ve en mübârek dersi veren ve haddimden çok ziyâde şefkatini gösteren Hazret‑i Şeyh Muhammed el-Küfrevî Kuddise Sırruhu’nun hulefâsından Alvarlı Hoca Muhammed Efendi’ye ve ihvânlarına çok selâm ve arz‑ı hürmet ederim. Ve o havâlide Nurlarla alâkadar senin dostlarına çok selâm ve Nur hizmetinde muvaffakıyetlerine duâ ederiz.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Hasta kardeşiniz Said Nursî
394

227. İnayet‑i Rabbaniye devam ediyor: Maişet cihetinde kanaat ve iktisad beni ihtiyaçtan kurtarıyor

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz Kardeşim!
Beni merak etmeyiniz, inâyet‑i Rabbâniye devam ediyor. Maîşet cihetinde kanâat ve iktisad beni ihtiyaçtan kurtarıyor. Sakın bir şey gönderme. Sen altı‑yedi nefse bakıyorsun, benim yarım nefsim var. Sen beni değil, ben seni düşünmeliyim. Sabri’nin mektûbu ona yetişmemiş. Sen ve Hulûsi, benim herbir amel‑i uhrevimde hissedarsınız. Mâh‑i Ramazanda kazanç bire bindir. Siz de bana duânızla yardım ediniz.
Said
İşâret‑i Aleviye’yi tam tasdik ettiniz mi, Haşir Risalesi’ni çok kuvvetli buldunuz mu?

228. Maddî rütbenizden çok yüksek manevî rütbeniz iktizasıyla ayrı ayrı yerlere gönderiliyorsun

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Binler selâm. Siz, maddî rütbenizden çok yüksek manevî rütbeniz iktizasıyla ayrı ayrı yerlere gönderiliyorsun. O yerlerin sana ihtiyacı var. Hiç merak etme. Senin Risaletü'n‑Nur hakkında mektûbların çok talebe yerinde senin bedeline Hizmet‑i Nuriyede çalışıyorlar. Birinciliği dâima sana kazandırıyorlar.
Kardeşiniz
Said Nursî
395

229. Size Cemaziyelahir ayında vuku bulan bir hâdise‑i semaviye münasebetiyle bir mes'ele beyan edeceğim

Yıldız mektûbu
وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim, Hizmet‑i Kur'âniye’de Çalışkan Arkadaşlarım Sabri, Husrev, Hâfız Ali, Re'fet, Bekir, Lütfi, Rüşdü!
Size Cemaziyelâhir ayında vukû' bulan bir hâdise‑i semâviye münâsebetiyle bir mes'ele beyân edeceğim. Şöyle ki:
Hazret‑i Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ın zuhûru zamanında, ﴿وَاِذَا الْكَوَاكِبُ انْتَثَرَتْ âyetinin bir nümûnesini gösterir bir tarzda, recm‑i şeyâtîne alâmet olan yıldızların düşmesi kesretle vukû' bulmuştur. Ehl‑i tahkîkin nazarında, o zaman vahiy zamanı geldiğinden, vahye şübhe gelmemek için kâhinler gibi gaybî ve cinler vâsıtasıyla semâvî haberlerine karışanlara sed çekmeye alâmet ve işâret olmakla beraber, Zât‑ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, cin ve inse meb'ûs olarak teşrîfine semâvât ehlince bir şenlik, bir bayram gibi bir alâmet‑i sürûr olduğunu ehl‑i keşf ve hakikat hükmetmişlerdir.
396
Hem o meb'ûs Zât, ehl‑i küfür ve dalâlet için bir nirân‑ı muhrika ve ehl‑i hidayet için envâr‑ı muşrıka menba'ı olduğuna, gaybî ve semâvî bir işârettir. Şimdi şu Cemaziyelâhir’de emsâli görülmemiş bir tarzda gece saat dörtte başlayıp, beş ve beş buçuğa kadar devam eden yıldızların düşmesi, ehemmiyetli bir hâdise‑i semâviyedir. Semâvâtın hâdisâtı, zeminimize baktığı cihetle herhalde o hâdisâtın dahi küre‑i arzda bir eseri olacaktır. Cenâb‑ı Hakk’ın rahmetine sığınmalıyız ki, nirân‑ı muhrika yapmasın, envâr‑ı muşrıkaya çevirsin.
Evet nasıl ki, Kur'ân‑ı Hakîm’in sûrelerinde, âyetler birbirine bakar, işâret ederler; öyle de, Cenâb‑ı Hakk’ın bir Kur'ân‑ı Kebîri olan şu kâinâtın ulvî süflî sûreleri dahi birbirine bakar, birbirinin nüktelerini izhâr eder. Semâ sûresinde bizim gibi Lafz‑ı Celâl’i yalnız kırmızı yazmak değil, belki nur yaldızıyla lafza‑i Celâl gibi yazılan yıldızlar ve o yıldızlardan fışkıran nurânî noktalar, elbette bir işâret fişekleri hükmünde birer sırrı ilân ettiğini o mu'ciz‑nümâ semâvî sûresinin şânındandır kendimizce bir fâl‑i hayır addetmeliyiz.
Sâniyen: Size semâvâtın kırmızı yıldızlarını andıran Kur'ân’daki ism‑i Celâl’in ikibin sekizyüz altı (2806) defa tekerrürü, Kur'ân semâsını o nurânî yıldızlarla zînetlendirmiş ve o adedlerin sahifeler, yapraklar, sûreler itibariyle birbirine mânidâr münâsebât‑ı tevâfukiyetleri daha ziyâde letâfetini, zînetini güzelleştirmiş.
Bu defa size kendi nüsha‑i Kur'âniyemi gönderiyorum. Bu nüshamda size gönderilen listeye göre işâretler koydum. İsm‑i Celâl ve ism‑i Rabb’e ayrı ayrı işâret vaz'edildi.
İsm‑i Celâl’in tevâfukât‑ı adediyesi hem muntazamdır, hem mânidârdır, fakat bir parça dikkat ister. Çünkü risalelerde görünen tevâfuk gibi, dâima sahife sahifeye bakmıyor. Bazen sahife mukâbiline değil, belki bir arkasına veya arkasının mukâbiline bakar. Bazen bir yaprak atlar, bazen bir sahife iki sahifenin mecmûuna bakar. Meselâ otuz beşinci sahifede onüç (13) aded lafza‑i Celâl gelir. Arkasına sekiz (8), sonra beş (5) geliyor. Demek o onüç aded, bu iki rakama birden bakar ki, o da onüç ediyor ve hâkezâ Hem bazen bir sahife, iki sahifenin mecmûuna bakmakla beraber aynı sûretinde iki aded gelir, herbiri onun bir cüz'ünü gösterir. Meselâ Sûre‑i Tevbe’de 188. sahifede onaltı lafza‑i Celâl geliyor, arkasında altı geliyor, altının arkasında on geliyor. Beraber yukarıdan okunsa onaltı olur, tevâfuk eder.
397
Sûre‑i Ahzâb’ın yine, sahife dörtyüz yirmiikide (422) onaltı ism‑i Celâl geliyor. Zâhirî tevâfuku yok. Hâlbuki bir sahife daha evvel on gelir ve mukâbilinde altı var; terkîb edilse onaltı olur tevâfuk eder. Hem bazen ism‑i Rab ile beraber tevâfuk eder, bazen sahife sahifeye değil, yaprak yaprağa bakar. Hem bazen sahife rakamına bakar.
Dokuz rakamı çok defa sahife rakamına baktığı için tevâfuktan çıktığını hissettim. (Hâşiye) Her ne ise siz de tedkik edersiniz, sonra meşveretinizle gizli tevâfukâtı gösterecek rakamları yazacağız. Yeni yazdığımız Kur'ân’dan tensib ettiğiniz takdirde kaydedeceğiz. Başta yüz elli sahifede ellibir defa yedi ve sekiz geliyor. Yirmisekizde sekizdir, yirmiüçte yedidir. Bu yedi, sekiz birbirine muvâfık kabûl edilmiş, yediden sekize sekizden yediye geçmekle tevâfuk bozulmuyor. Bu iki rakamın Kur'ân’da mühim sırları bulunduğu hissedilir.
Sâlisen: Hazret‑i Zât-ı Ahmediye (Aleyhisselâm) nasıl bir şecere‑i Tûbâ olduğunu ve Asfiyâ ve Evliyâ ve Sıddıkîn, o Şecere‑i Nurâniyenin meyveleri ve mesâlik ve turuk, onun dalları olduğunu gösterir bir silsile‑i azîme, eskiden kalma ve eskimiş bir silsilenâme yanımda var. Onu güzelce tebyiz etmek için hattı güzel, cedvelde mehâreti bulunan zâtları istiyorum. Şimdilik Husrev’le Tenekeci Mehmed Efendi, Bekir Ağa’da bulunan ölçü ile onbeş tabaka kağıt beraber, Hâfız Ali’nin haber gönderdiği vakit gelsinler.
398
Râbian: Yirmiyedinci Mektûb’a ilhâk edilecek, kardeşlerimizin bazı yeni fıkralarını size gönderdim. Hakikaten bu fıkralar ve umum Yirmiyedinci Mektûb’un fıkraları çok faydalıdırlar. Ehemmiyetli, tatlı, hoş, güzel mânâlar, dersler; teşvik, teşci' eder hisler vardır. Ben kendim onlardan tatlı istifade ediyorum, tenbel olduğum zaman bana ehemmiyetli bir teşvik kamçısı oluyor. Her ne ise Kardeşlerim, gücenmeyiniz; bir mikdardır sizlere mektûb yazdığım zaman birbirinden uzak mes'eleleri topluyorum. Her mektûb bir aşûre olur.
Hâmisen: Ben kolu kısa, boyu kısa cübbeme râzı oldum, daha bir şey lâzım değil. Husrev’in sakosu yanımda makbûl misâfirdi, gönderiyorum. Vâlidesinin bir derece kesb‑i âfiyet ettiğinden çok mesrûr oldum. Cenâb‑ı Hak sıhhat ve âfiyet versin. Orada Husrev’in kardeşi Ali Hasan ve Tenekeci Mehmed Efendi ve Hâfız Ahmed gibi Sözler’le alâkadar olanlara selâm ediyorum.
Kardeşiniz Said Nursî
Nümûne için gönderilen kağıt zâyi' olmuş, göremedik. Beyaz kağıttan siz intihâb edersiniz. Sulfato geldi, fakat çoktur. Mehmed Efendi bana yeniden bir levha yazması beni minnetdâr ediyor. Cenâb‑ı Hak yazdığı herbir harfe mukâbil bin sevâb ihsân eylesin, âmîn âmîn

230. Kenzü’l‑Arş’ın üç nüktesinde yazılan tevafukat, küsuratın değişmesiyle değişmezler

بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ الْقُرْاٰنِ وَاَسْرَارِهَا
Ey bu dâr‑ı fânîde medâr‑ı tesellîlerim, bu diyar‑ı gurbette enîslerim ve esrâr‑ı Kur'âniye’de beni iştiyaklarıyla konuşturan zekî, ferâsetli muhâtablarım!
399
Sizlere, yalnız bir‑iki dakika temâşâ etmekle ne derece acınacak bir hâlde, nâkıs bir hat ile çalıştığımı ve sizin kıymetdâr kalemleriniz ne kadar bana ehemmiyetli olduğunu ihsâs etmek için kendi hattımla tashihsiz bir fihriste‑i hurûf göndermiştim. Hâlbuki, sizler bir‑iki dakika değil, saatlerce baktınız ve günlerce zabtettiniz. Bundan anladım ki, siz ona fazla merak ediyorsunuz. Onun için size o listenin tebyizini gönderiyorum. İsterseniz kendinize bir sûret alırsınız.
Fakat bunu biliniz ki, bu fihriste muvakkat bir me'haz olmak için takribî bir tarzdadır. Ben kolaylık için kısmen eski mahfûzâtıma, kısmen iki mikyâs ile dokuz saatte perîşan hattımla yazmıştım. Sonra anladım ki, bu vâdide bir tefsir köyümüzde var. O tefsiri getirdik, mukàbele ettik. Ekseriyet‑i mutlaka ile tevâfuk etmişiz, birkaç büyük yekûnlarda on‑onbeş küçük yerlerde muhâlefet oldu. Tahkîkat neticesinde, tefsirin matbaa ve müstensihlerin eser‑i sehvi olarak muhâlefet olmuş. İki‑üç yerde müsvedde listemizi tashih ettik. Sonra o tashihimizin yanlış olduğunu anladık, daha listemizi değiştirmedik. Matbaa hatâsı olarak tefsir tashihe muhtaç zannettik, fakat edemedik. Çünkü sâhibi büyük bir müdakkik ve matbaa da Câmiü'l‑Ezher yanında ve kurbünde, Ezherî ulemâsının nazarı altında olduğundan tashihe cür'et edemedim.
Aynı tefsiri, tebyiz ile beraber gönderiyorum. Ona bakarsınız, fakat tenkide uğraşmayınız. Çünkü benim listem takribîdir, daha tahkîkî yapmadım. Tefsir ise çoğunda rivâyete istinâd eder. Hem bazı Sûre‑i Mekkiyede Medenî âyetler girmiş. Belki, hesaba dâhil etmemiş. Meselâ, Sûre‑i Alak’ta hurûfu yüz küsûr demiş. Muradı, en evvel nâzil olan nısf‑ı evveldir. O doğru söylemiş. Ben ise eski mahfûzâtıma istinâden mecmû‑u sûreyi zannettiğim için onun savâbında hatâ etmişim.
Hem tevâfuktaki esrâr, küllî yekûnlara bakar. Takribî fihriste bize kâfîdir. Kenzü'l‑Arş’ın üç nüktesinde yazılan tevâfukât, küsûrâtın değişmesiyle değişmezler. Belki büyük yekûnların değişmesiyle dahi o tevâfukât bozulmaz. Meselâ Sûre‑i Kehf ile otuzdokuz sûre, bin adedinde ittifak ediyorlar. Bir‑iki tane bin adedini kaybetse o mühim tevâfuk bozulmaz. Ve hâkezâ Küsûrâtın çendan esrârı var, daha bize tamamıyla açılmadı. İnşâallâh açıldığı vakitte fihriste dahi tahkîkî bir sûrete girecek.
Said Nursî
400

231. Yeni yeni meyveler ve fâkihelerle tagaddi suretiyle takviye‑i ezhana, hem de def-i cû sureti ile ıztıraplarımızı teskine vasıta oluyorsunuz

Husrev’in fıkrasıdır
Azîz Üstadım!
Cemaziyelâhir ayında vukû' bulan ﴿وَاِذَا الْكَوَاكِبُ انْتَثَرَتْ âyetinin ifâde ettiği hâlâtın bir nümûnesini izâh eden hâdisât‑ı semâviye ile, Kur'ân’ın semâsında parlayan lafza‑i Celâl yıldızlarının acîb ve tatlı tevâfuklarını ders veren o kıymetdâr mektûbunuzu, Hâfız Ali kardeşimiz de dâhil olduğu hâlde Re'fet, Bekir, Lütfi, Rüşdü, Keçeci Mustafa Efendi ve ağabeyim Ali Efendi ile beraber okuduk. O gece meclisimiz pek tatlı idi. Hâdisât‑ı semâviyeyi hayret ve taaccüble ve pek büyük bir sevinçle karşılayarak, mele‑i a'lânın bayramlarına biz de iştirâk etmiştik.
Nasıl ki, bu hâdise‑i semâviyenin birinci defa vukû'u, (başta insan sûretinde yapılmış Hubel tâbir ettikleri büyük putlarıyla 360 putu ilâh kabûl eden) müşrikîn‑i Kureyş’in helâkini netice vermişti. İnşâallâh bu ikinci vukû'da 14’üncü Asr‑ı Muhammedî’de ve Avrupa terakkiyâtı ile iftihar ettiği ve yirminci asır nâmını alan bugünde, ehl‑i fetretin put‑perestliğinin daha fecî bir sûrete giren sûret‑perestliğinin kökü kesileceğini, bize ilân ediyordu.
401
Bu ilân, ümmet‑i merhume-i Muhammediye’ye, pek güzel ve pek hayırlı bir fütûhâtı hazırladığını hatırlatarak, mahzûn kalblerimizi şenlendirmiş, ağlayan yüzlerimizi güldürmüş, gamnâk çehrelerimize beşâşet serpmişti. Dimağımızda Asr‑ı Saâdet’in o câzibedâr hayatını canlandırmış, güyâ mâziyi istikbâle çevirerek, bir müddet o âlemlerde ve o nezîh rûhlu, ulvî düşünceli insanlar arasında yaşatmıştır.
Sâniyen: Lafza‑i Celâl’in mânidâr ve münâsebetdâr tevâfukâtını temâşâya koyulduk. Bu tevâfukât, ihtiyarsız nazarımızı kendisine çeviriyordu. İrâe edilen kısımlar ve tevâzün ettirilen adedler, o kadar şirin idi ki, okurken kalbimize serinlik, dimağımıza bir inkişaf, rûhumuza bir gıdâ veriyordu
Vaktimizi artırmak için, yan yazı ile yazılan Kur'ân‑ı Kerîm’in 15’inci sahifesine kadar 7, 8 adedler tevâfukâtını muhâfaza ederek, 51 defa gelmesi, mektûbun nihâyetini asel (bal) ile bağlıyordu. Ne kadar garîbdir ki, bu rakamların hem yazılmaları birdir, hem sırada kardeşlikleri birdir ve hem de sahifede gösterdikleri rakamla tevâfukları birdir.
Ey sevgili Üstad!
Cenâb‑ı Hak sizden çok râzı olsun, yeni yeni meyveler ve fâkihelerle teğaddî sûretiyle takviye‑i ezhâna, hem de def'‑i cû' sûreti ile ızdırâblarımızı teskine vâsıta oluyorsunuz.
Husrev

232. Yirmi Altıncı ve Onuncu Cüzleri ve Kur’ân‑ı Kerîm’in tamamen yazılmasından mütevellid sürurlarımı ifade eden şu arizamı takdim ediyorum

Husrev’in fıkrasıdır
Sevgili Üstadım, Azîz Hocam, Efendim Hazretleri!
El ve ayaklarınızdan öperek, sıhhat ve âfiyetiniz için duâcıyım. Bu hafta zarfında, yazıp ikmaline muvaffak olabildiğim Yirmialtıncı ve Onuncu cüz'leri ve Kur'ân‑ı Kerîm’in tamamen yazılmasından mütevellid sürûrlarımı ifâde eden şu arîzamı takdim ediyorum.
402
Sevgili Üstadım, bu hususta ma'rûz kaldığım, o Furkàn‑ı Ezelî’nin bazı inâyâtından bahsetmekliğime müsâade edilmesini ricâ ederim. Şöyle ki:
Lafza‑i Celâl ve Lafz‑ı Rab tevâfukâtı ile, kelime tevâfukâtını muhâfaza etmek sûretiyle, bir Kur'ân‑ı Kerîm yazılmasını emir buyurduğunuz vakit, pek büyük bir sevinçle kaleme sarılmıştım. İlk yazdığım üç cüz'ün başlangıcında, o kadar müşkülâtla yazı yazıyordum ki, sevincimi ye's, şevkimi fütûr doldurmuştu. Esâsen Arabî hattımın hiç olmaması, ye'simi teşdid, fütûrumu tezyîd ediyordu.
Sevgili Üstadım, bu hâl çok devam etmedi. İlk günlerde sabahtan akşama kadar çalıştığım hâlde, beş veya altı sahife yazı yazabilmek, benim için büyük bir muvaffakıyet iken, Kur'ân‑ı Azîmü'l-Bürhân’ın yardımı imdâdıma yetişti. Müşkülâtın yerini sürûr, teessürün yerini sevinç kapladı. Bazı günler kalemi elimden bırakmamak için, namaz vaktinin uzamasını veyâhut gurûbun olmamasını temennî ediyordum. Bazen olurdu, sabahlara kadar yazı yazmak isterdim. Bazen olur, yazılması gayet güç sahifelere, Kur'ân’dan istimdâd ederdim. Gayet kolaylıkla, o sahifeyi yazmaya muvaffak olurdum. Bazen en kolay yazılacak sahifelerde, istimdâdı bırakırdım. Elimde kalem güyâ yazı yazmakta izhâr‑ı acz ederdi. Hattâ bazen yanlış yazarak sahifeleri tebdil ettiğim olurdu.
Bu kadar teshîlât arasında, Arabî hattımın şeklinin değişmekte olduğunu gördüm. Birinci defaki yazdığım yazılarımla son yazdığım yazılarımı karşılaştırdığım vakit, böyle çapraşık bir yazı ile, nasıl olur da dilâver bir pehlivan gibi ortaya atıldığımı düşünerek evvelce çok me'yûs oldum. Sonra da sevincimden mesrûrâne şükürler ettim.
Kur'ân’da mevcûd tevâfukâtı ile beraber yazan Hâfız Ali, Hoca Sabri, Hâfız Zühtü gibi kardeşlerimin yazdıklarını gördükçe, şevkim artıyordu. Ümîdin fevkınde bir terakkiyât gördüm. Bu esnâlardaki inâyetin bir kısmı kalbe tulû' ediyordu. Bir kısmı idare‑i taayyüşüme taalluk ediyordu. Bir kısmı da yazı yazarken vukû' buluyordu. Meselâ son bir hâdiseyi arz edeceğim. Şöyle ki:
403
En son yazdığım Sûre‑i Tevbe’nin 197. sahifesinde altı lafza‑i Celâl mevcûd, dimağıma sahifenin yazılacak şeklini hazırladım. ﴿سَيَرْحَمُهُمُ اللّٰهُ اِنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ
âyet‑i celîlesindeki iki tane lafza‑i Celâl, tevâfuk harici kalmak sûretiyle yazmaya başladım. Vaktâ ki, ﴿فَمَا كَانَ اللّٰهُ ’daki lafza‑i Celâl’i yazdım. Düşündüm ki, istediğim gibi olmayacak, öyle ise üç bir, iki bir tevâfuk olsun dedim. Ben tevâfuk edecek lafza‑i Celâl’e yaklaştıkça, lafza‑i Celâl’ler tevâfuktan uzaklaşıyorlardı. Bir türlü arzu ettiğim şekilde muvaffak olamadım. En nihâyet hâl‑i hâzır vaziyet vücûda geldi. Sahifeyi değiştirmek istedim. Baktım bu sahife ihtiyarımı dinlememişti. Bunda bir maksad ve bir gaye olacağını hatırlayarak, sahifeyi yırtmadım. 198’inci sahifeyi yazdıktan sonra, dikkat ettim. 197’nci sahifede tevâfuk harici bir satırdaki iki lafza‑i Celâl, 198’inci sahifede aynı satır üzerindeki iki lafza‑i Celâl ile üst üste geldiğini ve diğerinin 199’uncu sahifede pek cüz'î bir inhiraf ile (belki yarım santim kadardır) diğer bir lafza‑i Celâl’in üstünde olduğunu gördüm. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي diyerek, Cenâb‑ı Hakk’ın benim gibi alîl ve pek çok ma'siyet ve kusurlu bir kulunu böyle kudsî bir hizmette istihdam ettirdiğinden dolayı, nihâyetsiz sürûra müstağrak oldum.
Bu inâyet ve muvaffakıyetler fazilet ve mübecceliyette, herşeye tefevvuk eden susmaz ve susturulmaz bir ses, feyyâz bir ziyâ ve nevvâr bir azametle, yirmisekiz bin âleme imâmlık eden, ders veren o Furkàn‑ı Ezelî’nin hadsiz kerâmetlerinden bir kerâmeti ve nihâyetsiz mu'cizelerinden, kıvılcım‑misâl küçük bir lem'ası idi.
404
Cenâb‑ı Hak dergâh‑ı izzetinde kabûl buyursa, benim gibi zillet ve meskenet her tarafını kaplayan kusurlu, âciz bir abd için, ne büyük bir saâdet. İşte sevgili Üstadım! Himmet‑i àlîniz ki, ve لَوْلَاكَ لَوْلَاكَ لَمَا خَلَقْتُ الْاَفْلَاكَ hitâb‑ı izzetine mazhar olan menba'‑ı füyûzât Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimizin himemât‑ı kudsiyeleri ile ve refîk olan Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın kerâmetleri ile ve Cenâb‑ı Vâcibü'l-Vücûd Hazretlerinin müsâade ve lütûfları sâyesinde ve yine onların rızâsı uğrunda, Ümmet‑i Muhammed için vâsıta olup yazdırılan bu Kur'ân‑ı Kerîm’i size takdim ederken fakir talebeniz, size ciddi bir talebe, hakîki bir kardeş, mutî' bir evlâd ve Peygamber‑i Zîşan Efendimiz Hazretlerine ümmet ve Hallâk‑ı Kerîm’e de kemter bir kul olabilmek dilekleri ile el ve eteklerinizden kemâl‑i ta'zîm ve hürmetle öperim, Efendim Hazretleri.
Fakir Talebeniz Ahmed Husrev

233. Kalbimde galeyan eden manalar çoktur. Lâkin her nedense, lisan hissiyatımın tercümanı olamıyor

Milaslı Halîl İbrahim’in fıkrasıdır
Efendim!
İsterim ki, Yirmiyedinci Mektûb’un tatlı sadâları içerisinde benim de boğuk sesim çıksın, lâkin heyhât! O mâden‑i esrâr bahrinden dem vurmak haddim değil. Benim arzum ve iştiyakım, o gülistana girebilmek ve o güzel güllerden koklamak, yoksa onun tavsifinde âciz ve kàsırım. Gerçi kalbimde galeyân eden mânâlar çoktur. Lâkin her nedense lisân hissiyatımızın tercümânı olamıyor.
405
Şu kadar diyebilirim ki, elimde mevcûd risaleler ve fihristede gördüğüme nazaran, Risale‑i Nur eczâları bir şecere‑i nurâniyedir ki, dalları aktâr‑ı arza neşr‑i envâr ediyor ve ilâ nihâye edecektir. Karanlıklı bir gecede, semâdaki yıldız ve kamerler, zemin yüzünde nasıl rehberlik ederlerse, Risale‑i Nur eczâları da öyledir. Ve zulmette nura ihtiyaç ne ise, Risale‑i Nur eczâları da odur.
Bahr‑i dalâlet mevceleri arasında, sefîne‑i Nuh (A.S.) necât verir, her kim dâhil olsa, tûfân‑ı maâsîden halâs bulur. Risale‑i Nur eczâları, küre‑i arzın mevsim‑i erbaa kütübhânesinde bir bahardır ve bahar kadar letâfetlidir ve canbahştır. Ve ölmüş arza o bahar vâsıtası ile hayat verildiği gibi, Risale‑i Nur eczâları da ölmüş arzî kulûblere taze hayat verir. Risale‑i Nur eczâları bir mürşiddir. İnsanı haksızlıktan hakka döndürür ve hayvanlıktan insaniyete ve esfel‑i sâfilînden, a'lâ‑yı illiyîne yükseltir. Otuzüçüncü Söz’ün Yirmidördüncü Mektûbu ve emsâlleri, insanın rûhunda inşirah hâsıl ediyor ve kalbinde Sâni'‑i Hakîm’in hikmetine karşı pencereler açıyor. Risale‑i Nur eczâları, insanın sıkıntılı vaktinde imdâdına yetişir ve tesellî eder, bu ciheti aynen gördüm. Velhâsıl; Risale‑i Nur eczâları hakkında her ne desem, yine o nura karşı sönüktür. İşte o fihristeler fihristesi böyle olunca, daha ilerisini ehli olan anlar.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Kardeşiniz Halîl İbrahim (R.H.)
406

234. Sû‑i ihtiyârımızla bozmazsak, bu himayet ve sahabet elbette devam edecektir kat’î kanaat ve imanındayım

Hulûsi Bey’in fıkrasıdır
Bugün hayreti mûcib, nazara câzib, dikkati câlib, mânâsı latîf, tertibi zarîf, tevâfuku nazîf, envârı zâhir, i'câzı bâhir, zübde‑i bürhân, erkân‑ı îmân, bir lem'ası, i'câz‑ı Kur'ân olan ve mübârek Husrev’in çok mükemmel bir tarzda istinsah ettiği Yirmidokuzuncu Söz ile, melfûfu cidden çok mühim mes'eleleri câmi' ve bedî' cevabları hâvî Onaltıncı Lem'a’yı ve benim gibi tenbellere, mükemmel bir ders‑i îkaz olan mektûbu almakla bahtiyar ve çoktandır mahrum kaldığım nurlara kavuşmaktan mütevellid ni'mete mazhariyetten dolayı, Cenâb‑ı Hallâk-ı Rahîm’e teşekkürden âcizim.
Orada kardeşlerimizden beş nev'i ibâdet hakkındaki izâhları ile kötü şahsiyetime değil, sırf Kur'ân’a, îmâna, Nura, hakàika müteveccih hâlime baktım ve kanâatlerimi yokladım, ben de aynı şeyleri düşünmüş ve kanâat getirmiştim.
1 Ehl‑i dalâlete karşı mücâhede: ﴿اِنْ تَنْصُرُوا اللّٰهَ يَنْصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ اَقْدَامَكُمْ
2 Neşr‑i hakikatte üstada yardım: ﴿وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوٰى﴿وَاَط۪يعُوا اللّٰهَ وَاَط۪يعُوا الرَّسُولَ
3 Müslümanlara îmân cihetinden hizmet: ﴿اِنَّ الدّ۪ينَ عِنْدَ اللّٰهِ الْاِسْلَامُ﴿وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَم۪يعًا وَلَا تَفَرَّقُوا﴿اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ gibi âyetlerle اَلدّ۪ينُ النَّص۪يحَةُ‥ اَلدّ۪ينُ النَّص۪يحَةُ‥ اَلدّ۪ينُ النَّص۪يحَةُ Hadîs‑i Şerîfi.
407
4 Kalemle ilmi tahsil:
﴿نٓ وَالْقَلَمِ وَمَا يَسْطُرُونَ Mâdemki hakikat ilmi tedrîs edilmiyor. Elbette mahfî hikmetlere binâen mahdûd insanların eline geçen, kulağına giren bu nev'i derslerin ciddi tahsili için, bilhassa okuması yazması olanların bizzat yazmak sûretiyle, bu neticeyi bulacaklarına şübhe edilmemelidir. Bir şeyi yazmak; okumak, anlamak, sonra başka kağıda nakletmektir ki, bu tarzla matlûb istifadenin te'min edileceği muhakkaktır.
5 Bir saati bir sene ibâdet hükmüne geçecek tefekkür:
Evet nurlarla istifade, böyle saatler, zannederim, hepimizin meşhûdu olmuştur. Sözler’deki hakàikı tefekkür, aynen Kur'ânın künûzunu ma'nen taharrîdir ki, Fettâh ismi imdâda yetişerek, öyle muhayyirü'l‑ukùl kapılar açıyor ki, zevkine nihâyet bulunmuyor. Perdesiz, vâsıtasız Kur'ân’a bakınca, zülâl gibi hakàikın tecellî ettiği, bulutsuz havada güneş ve böyle bir havada yıldızlarla süslenmiş semâda, bedirlenmiş kamer gibi müşâhede olunuyor.
Benim gibi bir isyankârın vaziyeti, hâli, kàbiliyeti, isti'dâdı asla müstaid değilken, Allâh‑u Zülcelâl’in nihâyetsiz kerem ve rahmeti, fazl ve inâyeti ile, iki kere iki dört kat'iyyetinde kat'î kanâatim gelmiştir ki, Hazret‑i Gavs’ın ve onun Üstadı, iki cihan fahri Nebi‑yi Efhamımız (A.S.M.) Efendimiz Hazretlerinin duâ ve himmetleri, Hazret‑i Kur'ân’ın şâkirdleri üzerindedir.
408
Sû‑i ihtiyarımızla bozmazsak, bu himâyet ve sahâbet elbette devam edecektir, kat'î kanâat ve îmânındayım. Şu satırları bana yazdırtan âsâr‑ı Nurun şeref‑i vürûdları ve feyizleri, inşâallâh içinde gizlenmiş olan aşr‑ı âhir-i Ramazandaki Leyle‑i Kadr’in ihyâ edilmiş sevâbını verir ve rızâ‑yı Samedânîye mazhariyetle, saâdet‑i ebediyeyi kazanmaya bir vesile olur.
Ey Üstadımın bu fânî âlemde arkadaşları! İnşâallâh âhiret âleminde de yoldaşları olacak olan azîz ve kıymetli kardeşlerim!
Şu ânda kalbim şöyle inliyor, ben de ihtiyarsız yazıyorum: Hazret‑i Üstadın gösterdiği yol, aynen Kur'ânın cadde‑i kübrâsıdır, ondan ayrılmayalım, hizmetten kaçmayalım, fütûr getirmeyelim. Sermâyesi yalan ve yalancılık olan siyaset propagandaları, sû‑i kesbimiz ile kazanılan ve bugün tevârüs edilen fenâ şeylere karşı, kaderi ittiham derecesinde muradullâha müdâhaleye cesâret etmeyelim. Biz abdiz. Sebeb‑i hilkatimiz; seyyidimizi, yaratanımızı, râzıkımızı bilmek ve bulmaktır. Hülâsa‑i mevcûdât olan Peygamberimiz vâsıtası ile inzâl ve ikram buyurulan Kur'ân’ın ahkâmına ve O Hazret’in sünnetine tevfik‑i harekete bezl ü gayret edelim. İşte o Nur elimizde mürebbî, yanımızda muarrif Aramızda nurları neşr, mürebbî ve muarrifimizi dinlemeye çalışalım. Biz vazife‑i ubûdiyeti yapalım, netice‑i mükâfâtı, Hàlık‑ı Rahîm’imize bırakalım. Yek diğerimize en büyük yardım olan duâyı da esirgemeyelim.
409
Zühre, Habbe, Katre ve Zeyli’nin Arabî bir nüshası bu fakire ihdâ buyurulmuş. Bir gün tercümesinin de yapılacağına işâret olunmuştu. Demek zamanı geldi ve benim gibi Arabî bilmeyen kardeşlerin manevî arzuları, Zühre’nin tercümesine vesile oldu. Çok muhtasar olarak duygularımı arzedeceğim:
Birinci Nota: ﴿فَاعْلَمْ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ kelime‑i tevhidi ile Ma'bûd‑u Hakîki’ye bağlanmalı.
İkinci Nota: اَللّٰهُ اَكْبَرُ اَللّٰهُ اَكْبَرُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاللّٰهُ اَكْبَرُ اَللّٰهُ اَكْبَرُ وَلِلّٰهِ الْحَمْدُ
Tekbir‑i Ekberi ile kibriyâ ve azamet sâhibi ancak Allâh‑u Zülcelâl-i ve'l-Kemâl olduğunu
Üçüncü Nota: ﴿كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
nass‑ı azîmi ile, mâdem herşey helâk olacak, ey zaîf insan, bundan senin, şemse nisbeten bir zerre bile olmayan hayatının da hissesi olduğunu anla, aklını başına topla, yaratılışındaki hikmeti düşün, haddini bil, ömür ve hayatını, sana saâdet‑i ebediyeyi te'min edecek şeylerle geçir, hakikatini
Dördüncü Nota:
﴿كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِ﴿قُلْ يُحْي۪يهَا الَّذ۪ٓي اَنْشَاَهَٓا اَوَّلَ مَرَّةٍ وَهُوَ بِكُلِّ خَلْقٍ عَل۪يمٌ gibi âyetlerle müeyyed olduğu üzere ba'de'l‑mevt ﴿ثُمَّ نُفِخَ ف۪يهِ اُخْرٰى فَاِذَاهُمْ قِيَامٌ يَنْظُرُونَ
âyetinin sırrı zâhir olacak ceza ve hesab gününde, Mâlik‑i yevmi'd-din’in huzurunda, mahlûkat ve mevcûdâtın en kıymetdârı olan insanın, aynen halk olunarak bulundurulacağını
410
Beşinci Nota: Avrupa’nın sûrî medeniyetinin hakàik‑ı Kur'âniye ile butlânını
﴿وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْاٰنِ مَا هُوَ شِفَٓاءٌ وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِن۪ينَ
âyetinin bir muhâvere şeklinde tedrîsini
Altıncı Nota:
﴿اِنَّمَا الْمُشْرِكُونَ نَجَسٌ﴿كَمْ مِنْ فِئَةٍ قَل۪يلَةٍ غَلَبَتْ فِئَةً كَث۪يرَةً
gibi âyetlerle, hem îmân tâcını giyen hizbullâhın galebesini ve hem zâhir insan sûretinde halk olunan müşrikînin ve onların bir nev'i olan, herşeyi inkâr edenlerin, Kur'ân nazarındaki kıymetlerini
Yedinci Nota:
﴿وَلَا تَنْسَ نَص۪يبَكَ مِنَ الدُّنْيَا﴿اِنَّ اللّٰهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالْاِحْسَانِ﴿وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوٰى
gibi âyâtın mânâsını hatırlattığını
Sekizinci Nota: Sonunda zikrolunan dört âyet‑i celîlenin bir nev'i tefsiri
Dokuzuncu Nota: Bugünün, Dokuzuncu Söz’ünün bir çekirdeği olduğunu
Onuncu Nota: Mârifetullâha yol açacak, bid'aların kesreti zamanında, Risale‑i Nur ünvânını alacak ve en evvel Ey ehl‑i îmân! Öldükten sonra dirilmek var, ceza ve hesab günü var, uyanın!” hitâbı ile mevki‑i intişara konulacak olan Onuncu Söz’e mahfî işâret ettiğini
411
Onbirinci Nota:
Onbir, Oniki, Onüç, Ondördüncü Söz’ler gibi, Kur'ân’dan fazlaca bahseden Nur Risalelerine, bilhassa bunlar arasında parlak bir mevkii işgal eden Yirmibeşinci Söz’ün geleceğine îmâ edildiğini
Onikinci Nota: Bütün Müslümanlara, muhtelif tarîkatlarda sülûk ile kazanılacak neticeye, acz ve fakr ve şefkat ve tefekkür tarîkinde besmele olacak bir ders verdiğini
Onüçüncü Nota: Yirmialtıncı Söz’ü, ﴿اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ âyetlerini, مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ فَقَدْ عَرَفَ رَبَّهُ hadîsini, Birinci Söz’ü, mecâzî muhabbetteki ma'kul dereceyi göstererek, taklidden tahkîke geçmek lüzumunu
Ondördüncü Nota:
Çok mühim ve pek nurlu bir eser olan Yirminci tevhid Mektûbu’nu
Onbeşinci Nota: Üç mes'elesi ile, Kur'ân’daki emir ve nehyin ne kadar yerinde olduklarını ve Şerîat‑ı Ahmediye desâtirinin, ne kadar ma'kul ve mantıkî esâslara istinâd ettiğini, ayân beyân göstermektedir. Çok kusurlu ve âciz talebeniz aldığı feyizleri ancak metindeki yazıları tekrarla ifâde edebilir. Hitâbı azaltmak için sözü itnâba düşürmemek daha ma'kul, düşüncesiyle ma'ruzâtımı kısa kesmeyi daha fâideli görüyorum.
Hulûsi
412

235. Mu’cizat‑ı Ahmediye'yi yaldızla yazan doktor Abdülbaki Bey’in fıkrasıdır

Mu'cizât‑ı Ahmediye’yi yaldızla yazan Doktor Abdülbâkì Bey’in fıkrasıdır
Sevgili, Müşfik Üstadım, Efendim Hazretleri!
Kıymetine nihâyet olmayan ve her vecih ile medih ve takdir sitâyişine şâyân bulunan Risale‑i Nur eczâlarından bir parçası olan Ondokuzuncu Mektûb’u, bu mektûbun mazhar olduğu intişarındaki inâyetine mâsadak olan kalemimle, iki gün evvel ikmal edip, sevgili Üstadıma takdim ediyorum. Bu risale hakkında azîz Üstadıma kalbî ihtisasâtımı arz etmek istiyorum. Fakat ne kalemim ve ne de kalbim ifâdeden âcizdir.
Bu risalenin rûhumda vücûda getirdiği tebeddülâtı ta'rif imkânsızdır. Hakikaten rûhumun Asr‑ı Saâdet’e ait karanlıklı noktalarını aydınlatmış, kalbimin en derin mahallerine nüfûz ederek, fakir talebenize verdiği ziyâları, nurları ile fakir talebenizi, öyle bir hâle getirmiştir ki, bu kusurlu talebenizin Cenâb‑ı Hak’tan istediği o zulümâtları yararak nurlar serpen asırda, beşeriyeti helâkten kurtarıp saâdete dâvet eden ve elinde ve lisânındaki sonsuz mu'cizâtı ile, yalnız beşeriyete ve dünyaya değil, bütün mevcûdâta, dünya ve âhirete kendini tanıttıran O Peygamber‑i Zîşan’a ümmet olabilmek ve sevgili Üstadıma talebe olabilmek kaydı altında hayatıma hâtime verilmesidir. El ve ayaklarınızdan öperim, Efendim.
Abdülbâkì
413

236. Ehl‑i dünyanın Üstadımız hakkında asılsız üç vehimleri münasebetiyle bir kardeşimizin ettiği suale karşı cevap

Ehl‑i dünyanın, Üstadımız hakkındaki asılsız üç vehimleri münâsebetiyle bir kardeşimizin ettiği suâline karşı cevaptır
Üstadımız Barla’da kimsesiz kaldığı için, mütâlaa edecek kitapları olmadığından, dünyadan ümîdini kesip, âhiret noktasından îmân cihetinde, kendi nefsiyle olan mükâlemelerini, düşündüklerini çok defa Ey nefsim, ey nefsim!” diye kaleme almış. Ne vakit o vaziyetten, o belâdan kurtuldu, buraya geldi, altı ay zarfında oradaki altı gün kadar bir şey yazmadı. Zâten neşriyat yapmıyor. Ancak kendi nefsi için nota nev'inden kaydettiği mesâili, îmân cihetinde vesveseye düşmüş bazı hàs dostlarının istemelerine binâen, güçlükle onlar alıp mütâlaa ediyorlar. Yazdığı en mühim bir eseri, bir müdür, vesveseli ve onun hakkında muannid bir vâliye şikâyet tarzında vermiş. O muannid vâli, tedkîkàtında, bu eserde ve bunun neşriyatında siyasete taalluk edecek bir cihet yoktur, sırf mesâil‑i îmâniyeye aittir, diye hakikati anlamakla, o müdürü tekdir etmiştir.
Hem hocamız tarîkat zamanı olmadığını mütemâdiyen dostlarına söylüyor. Îmânı kurtarmak zamanıdır diyor. Buna delil, dokuz senedir hiçbir kimseye tarîkat ta'lim etmemesidir. Yalnız mezhebi Şâfiî olduğu için, namazdan sonraki tesbihâtı biraz fazlacadır. O fazlalık da otuzüçer tesbihâttan sonra mezheb‑i Şâfiîde sünnet olan bazen on, bazen otuzüç لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ ve üç defa da salavât okumaktan ibarettir.
Hususî ibâdetinde yanına hiçbir kimseyi bırakmaz, en hàs hizmetçisi de yanına giremez. Ve diyor ki: Ben şeyh değilim, ancak bir hocayım. Eskiden dünyaya karıştığım için günahlarım çoktur. Onlara istiğfar ediyorum.” diyor.
Üstadımız hakkında ehl‑i dünyanın ve ehl‑i hüküm tarafından çok defa ne ile yaşıyor, diye endişekârâne soruluyor. Bu suâl altında acaba başkaların hediye ve sadakalarıyla yaşıyor deniliyor.
414
Elcevab: Bizler dâimî hizmetindeyiz. Hiçbir kimsenin sadaka ve hediyesini ihtiyarı ile kabûl etmez. Mecbur kaldığı zaman, mukâbilini vermek sûretiyle alır. Barla’da köy halkı az olduğundan men'edip kendini kurtarıyordu. Buraya geldikten sonra Barla gibi ben bir şey istemiyorum diye olan musırrâne redde muvaffak olamadı. Hatırları kırılmayacak bazı dostların getirdikleri yemekleri birkaç defa yedi. Sonra birden bire, hasta olmadığı hâlde iştihâsı tam kesildi. Bizim kanâat‑ı kat'iyyemiz geldi ki, başkasının hediye ve sadakasını yedirmemek için, manevî bir ihtar ve bir itâbdır.
Evet iki sene evvel, bütün Ramazan’da üç ekmek, bir okka pirinç ona ve dört kedisine kâfî geldiği gibi, bir sene evvel üç fırancala, bir Ramazan yine kâfî gelmişti. Bu Ramazan‑ı Şerîfte otuz günde, yarım okka yoğurtla, yarım okkadan daha az pirinç ve dört kuruşluk bir fırancala yediğini (yalnız bir‑iki kupa çay içmek ve iftar zamanında bir çay kaşığı bal yemek müstesnâ) başka bir şey yemediğini bizzat müşâhede ettik. (Hâşiye)
Hem dâimî hizmetinde olan bir arkadaş Rüşdü Efendi, üç okkası beş kuruşa satılan ufak balıklardan güzelce kızartılmış üç tane getirmişti. Bunları Üstadımıza yedirmek için ısrar etti. Hem Rüşdü Efendi’nin hatırını kırmamak, hem de balıkları sevdiği için yedi. O balık yüzünden beş saat mütemâdiyen sancı çekti. Bu sancı başladıktan üç saat sonra, Rüşdü Efendi’ye dedi ki: Husrev’deki paramdan balığın fiatını al, sancı devam ediyor.” dediği hâlde balıkların fiatını almadığı için, iki saat daha devam ediyor. En nihâyet dedi ki: Aman parayı al, beni bu sancının verdiği ızdırâbdan kurtar.” Rüşdü Efendi balığın fiatını aldığı dakika, sancı birden bire kesildi. Biz Üstadımızın hâlinden, vaziyetinden, bu acîb hâli aynen gördük. İşte Üstadımız hakkında, ne ile yaşıyor diyenler, hatâlarını tashih etsinler.
Bekir, Re'fet, Husrev, Rüşdü
415

237. Bu esma‑i mübarekenin vird edilmesine müsaade ve ne surette devam iktiza ettiğine emrinizi istirham ederim

Hulûsi Bey’in mektûbudur
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ مِنَ الْاَزَلِ اِلَى الْاَبَدِ بِلَا اِنْقِطَاعٍ
Eyyühe'l‑Üstadü's-Said!
Risale‑i Nur şâkirdlerinin şahsiyet‑i maneviyelerinde en âciz, en zaîf ve en menfaatsiz bir uzuv olmakla beraber, bu intisabın verdiği kuvvetle, manevî efrâdının duâlarının ve kudsî himâyelerinin himmetine ve Rabb‑i Rahîm’in kerem ve inâyetine dayanarak, nâil olduğumuz son nurlu âsârın mütâlaa ve zavallı muhîtimizdeki neşrinden mütevellid hàlis sürûrumuza ve nihâyetsiz manevî duygularımıza tercümân ve lisân‑ı acz ile hissiyatı izhâra vâsıta, başta muhterem ve çok müşfik ve azîz Üstada ve onun tevfik‑i Hudâ ile en kıymetli muînleri ve Risale‑i Nur şâkirdlerinin manevî cisimlerinde dâima fa'âl ve nevvâr nâkil ve nâşirleri olan kardeşlerimize şükrân ve duâ borcumuzu iblâğ etmek emel ve niyeti ile, şu arîzacığı yazmaya başlıyorum.
416