372
218. Yirmi İkinci Mektub'un Hatimesindeki bahse bir zeyildir
Yirmiikinci Mektûbun Hâtimesindeki Bahse Bir Zeyldir
﴿اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ يَأْكُلَ لَحْمَ اَخ۪يهِ مَيْتًا﴾
Gıybet, şu âyetin kat'î hükmüyle nazar‑ı Kur'ân’da gayet menfûr ve ehl‑i gıybet, gayet fenâ ve alçaktırlar. Gıybetin en fenâ ve en şeni'i ve en zâlimâne kısmı, kazf‑i muhsanât nev'idir. Yani gözüyle görmüş dört şâhidi gösteremeyen bir insan, bir erkek veya kadın hakkında zinâ isnâd etmek; en şeni' bir günah‑ı kebâir ve en zâlimâne bir cinayettir. Hayat‑ı ictimâiye-i ehl-i îmânı zehirlendirir bir hıyânettir. Mes'ûd bir ailenin hayatını mahveden bir gadirdir. Evet Sûre‑i Nur, bu hakikati o kadar şiddetle göstermiş ki, vicdân sâhibini titretiyor ve tüylerini ürperttiriyor. ﴿لَوْلَٓا اِذْ سَمِعْتُمُوهُ قُلْتُمْ مَا يَكُونُ لَنَٓا اَنْ نَتَكَلَّمَ بِهٰذَا سُبْحَانَكَ هٰذَا بُهْتَانٌ عَظ۪يمٌ﴾ şiddetle fermân ediyor ve diyor ki: Gözüyle görmüş dört şâhidi gösteremeyen merdudu'ş‑şehâdettir. Ebedî şehâdetlerini kabûl etmeyiniz. Çünkü yalancıdırlar. Acaba böyle kazfe cesâret eden hangi adam var ki, gözüyle görmüş dört şâhidi gösterebilir. Kur'ân‑ı Hakîm bu şartı koşturmakla, böyle şeylerde şakk‑ı şefe etmeyiniz, bu kapıyı kapayınız demektir. ﴿يُحِبُّونَ اَنْ تَش۪يعَ الْفَاحِشَةُ﴾ tehdidiyle, öyleleri münâfık gibi ehl‑i îmânın hayat‑ı ictimâiyelerini böyle işâalar ile ifsad ediyorlar, ifâde ediyor. Ve bilhassa böyle gıybet ehl‑i nâmus ve ehl‑i haysiyet hakkında olsa ve bilhassa ehl‑i ilim hakkında olsa ve bilhassa akıldan hariç bir tarzda olsa… Meselâ: Nâmuslu bir zât, kendi gayet yakışıklı, bir cihetle mükemmel ve ailesine kemâl‑i i'timâdı olduğu hâlde; hiçbir cihetle ona mukâbil gelemeyen ve onun hizmetkârı hükmünde ve ona nisbeten çirkince bir insan ve dünyada onların ictimâ'ını hiçbir fıtrat ve vicdân kabûl etmediği bir sûrette o bîçâre ailesini o sûretle gıybet etmek, bu nev' gıybetin en şeni'idir. Böyle eşne' gıybetin sebebi, olsa olsa insanın dest‑i ihtiyarında olmayan bir muhabbet vâsıtasıyla yine kadınların kıskançlığından ve habbeyi kubbe görüp ve kendi iffetini göstermekle başkasını ittiham etmek nev'inden bu nev'i şâyialar meydân alıyorlar. Bu işâadan tevbe etsinler, yoksa kahr‑ı İlâhî gelmesi kaviyen me'mûldür. Öyle iftira edenler, böyle iftiraya ma'rûz kalacakları, ceza‑yı amelleri olmak ihtimalini düşünsünler.
Said Nursî
373
219. Benimle görüşen veya görüşmek arzu eden dostlara bir düsturdur
Yirmialtıncı Mektûbun İkinci Mebhasının Âhiridir
Benimle görüşen veya görüşmek arzu eden dostlara bir düsturdur ki, uzakta bulunan bir kısım kardeşlere yazılmıştır.
Benimle görüşmek arzunuzu hissettim. Kardeşlerim, benimle görüşmek iki cihetle olur. Ya dünya cihetiyle, yani hayat‑ı ictimâiye-i insaniye itibariyledir; şu cihetteki kapıyı kapamışım. Veya hayat‑ı uhreviye ve hayat‑ı maneviye cihetiyledir; o da iki vecihledir.
Biri; şahsıma haddimden fazla hüsn‑ü zan edip, şahsımdan bir istifade‑i maneviyeyi niyet etmektir. Şu vechi de kabûl etmem. Çünkü ben Kur'ân‑ı Hakîm’in sırf bir hizmetkârıyım, o mukaddes dükkânın bir dellâlıyım. Şahsî dükkânımdaki perîşan, ehemmiyetsiz şeyleri satışa çıkarmayacağım ve çıkarmak istemiyorum. Çünkü Kur'ân‑ı Hakîm’in kudsî elmaslarının kıymetlerine şübhe îrâs etmemek için, perîşan ve şahsî dükkânımda bulunan kırık cam parçalarını satsam hakîki sarraf olmayan müşteriler, dellâllık vaktinde elimde gördükleri elmaslara da şişe nazarıyla bakabilirler, zihinlerine bir iltibas, bir şübhe gelir. Onun için şahsî dükkânımı kat'iyyen kapamışım. Bana o mukaddes dükkânın hizmetkârlığı yeter. Müflis bir hizmetkâr olsam daha hoşuma gidiyor.
374
İkinci Vecih şudur ki; Kur'ân hesabıyla ve dellâllığı ve hàdimliği noktasında benimle görüşmektir. Şu vecihte gelenleri ale'r‑re'si ve'l-ayn kabûl ediyorum. Fakat bu görüşmek için şark ve garb mâni olmaz. Belki yerin üstü ve altı dahi birdir. Sûreten görüşmeye o kadar lüzum yok.
Şu münâsebetin de ve manevî görüşmenin de üç meyvesi var:
Birincisi: Dellâllık ettiğim mukaddes dükkânın mücevherâtını benden almaktır. İşte o dükkândan şimdilik on iki küçük cevherleri size gönderdim.
İkinci Meyvesi: Beş farz namazını kılan ve yedi kebâiri terk eden zâtları, şu manevî münâsebet ve görüşmek neticesi olarak âhiret kardeşliğine kabûl ediyorum. Ben her sabah manevî kazancım ne ise o âhiret kardeşlerimin sahife‑i a'mâline geçmek için Cenâb‑ı Hakk’ın dergâhına niyâz edip hediye ediyorum. Onlar dahi beni manevî hayratlarına ve duâlarına hissedar etmelidirler; tâ hisselerini kazancımızdan alsınlar.
Üçüncü Meyvesi: Onları yanımda – ya hakikaten veya hayâlen – hazır edip beraber Dergâh‑ı İlâhî’ye el açıp duâ ederek ve Kur'ân’ın hizmetine dair el ele, kalb‑kalbe verip gayet ciddi bir sûrette rabt‑ı kalb etmektir. İşte kardeşlerim size şu üç meyve şimdiden hâsıldır.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Said Nursî
375
220. Mesail‑i Müteferrika (Altı Mes'ele hâlinde bazı suallere cevap verir ve bazı konuları açıklar)
Mesâil‑i Müteferrika
Birinci Mes'ele
Suâl: Salavâtın bu kadar kesretle hikmeti ve salâtla beraber selâmı zikretmenin sırrı nedir?
Elcevab: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a salavât getirmek, tek başıyla bir tarîk‑ı hakikattir. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, nihâyet derecede rahmete mazhar olduğu hâlde nihâyetsiz salavâta ihtiyaç göstermiştir. Çünkü Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, bütün ümmetin dertleriyle alâkadar ve saâdetleriyle nasîbedârdır. Nihâyetsiz istikbâlde, ebedü'l‑âbâdda nihâyetsiz ahvâle ma'rûz ümmetin bütün saâdetleriyle alâkadarlığının ihtiyacındandır ki, nihâyetsiz salavâta ihtiyaç göstermiştir.
Hem Resûl‑i Ekrem, hem abd hem resûl olduğundan ubûdiyet cihetiyle salât ister, risalet cihetiyle selâm ister ki; ubûdiyet halktan Hakk’a gider, mahbûbiyet ve rahmete mazhar olur. Bunu اَلصَّلَاةُifâde eder. Risalet, Hak’tan halka bir elçiliktir ki, selâmet ve teslîm ve memuriyetinin kabûl ve vazifesinin icrasına muvaffakıyet ister ki, سَلَامٌ lafzı onu ifâde ediyor.
Hem biz سَيِّدِنَا lafzıyla tâbir ettiğimizden diyoruz ki: Yâ Rab! Yanımızda elçiniz ve dergâhınızda elçimiz olan Reisimize merhamet et ki, bize sirâyet etsin.
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ عَبْدِكَ وَرَسُولِكَ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ
376
İkinci Mes'ele
Bir kardeşimizin uzun bir suâline kısa bir cevaptır
Eğer desen: Nedir şu tabiat ki, ehl‑i dalâlet ve gaflet ona saplanmışlar; küfür ve küfrana girip ahsen‑i takvîmden esfel‑i sâfilîne sukùt etmişler?
Elcevab: Tabiat nâmı verdikleri şey, Şerîat‑ı Fıtriye-i Kübrâ-yı İlâhiye’dir ki, mevcûdâtta zuhûr eden ef'âl‑i İlâhiye’nin tanzim ve nizâmını gösteren âdâtullâhın mecmû‑u kavânîninden ibarettir. Ma'lûmdur ki; kavânîn umûr‑u itibariyedir; vücûd‑u ilmîsi var, haricîsi yok. Gaflet veya dalâlet sâikasıyla Kâtib ve Nakkàş‑ı Ezelî’yi tanımadıklarından kitabı ve kitabeti kâtib ve nakşı nakkàş, kanunu kudret, mistarı masdar, nizâmı nazzâm, san'atı sâni' tevehhüm etmişler.
Nasıl ki, bir vahşî ve insanların ictimâiyatını görmemiş bir adam, muhteşem bir kışlaya girse; bir ordunun nizâmât‑ı maneviye ile muttarid hareketini temâşâ etse; maddî ipler ile bağlı tahayyül eder. Veyâhut o vahşî, muazzam bir câmiye dâhil olsa görse ki: Müslümanların cemâat ve îdlerde muntazam, mübârek vaziyetlerini görse, seyretse maddî râbıtalarla bağlanmalarını tevehhüm eder.
377
Öyle de, vahşîden çok vahşî olan ehl‑i dalâletin, cünûd‑u semâvât ve arza mâlik olan Sultan‑ı Ezel ve Ebed’in muhteşem kışlası olan şu kâinâta ve Ma'bûd‑u Ezelî’nin mescid‑i kebîri olan şu âleme girdikleri vakit, O Sultanın nizâmâtını tabiat nâmıyla yâdetse ve nihâyet hikmetlerle meşhûn Şerîat‑ı Kübrâ’sını, kuvvet ve madde gibi sağır ve kör ve câmid, karmakarışık tezâhürattan ibaret tahayyül etse, elbette ona insan demek değil, belki vahşî hayvan dahi denilmez. Çünkü, o tevehhüm ettiği tabiat için, geçen sözlerde ve sâir risalelerimde yüz yerde, dirilmeyecek bir sûrette o tabiat fikr‑i küfrîsi öldürüldüğü ve Yirmiikinci Söz’de gayet kat'î bir sûrette isbât edildiği gibi; her zerrede, her sebebde, bütün mevcûdâtı halk edecek bir kudret, bir ilim vermek, belki, Vâcibü'l‑Vücûd’un bütün sıfâtını onda kabûl etmek gibi nihâyetsiz muhâl‑ender muhâl bir dalâlet, belki dalâletin dîvâneliğinden gelen mânâsız hezeyanlardır.
Elhâsıl: O sözlerde gayet kat'î bir sûrette isbât edilmiş ki, tabiat‑perest adam bir İlâh‑ı Vâhidi kabûl etmediği için, gayr‑ı mütenâhî ilâhları kabûl etmeye mecburdur. O ilâhlar herbirisi herşeye muktedir olmakla beraber, bütün ilâhlara hem zıd, hem misil olarak şu kâinâtın intizamı içinde birleşsin. Hâlbuki bir sineğin kanadından tut, tâ manzûme‑i şemsiyeye kadar hiçbir yerde bir sinek kanadı kadar şerîke yer yoktur ki, parmak karıştırsın.
﴿لَوْ كَانَ ف۪يهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا فَسُبْحَانَ اللّٰهِ رَبِّ الْعَرْشِ عَمَّا يَصِفُونَ﴾
Fermân‑ı kat'î, şirk ve iştirâkin esâsâtını kat'î bir bürhânla keser.
Üçüncü Mes'ele
Küfür, manevî bir Cehennem’in çekirdeği olduğunu, İkinci Söz’de ve Sekizinci Söz’de ve başka Söz’lerde isbât edildiği gibi, maddî bir Cehennem dahi onun meyvesidir. Cehennem’e duhûlüne sebeb olduğu gibi, Cehennem’in vücûduna dahi sebebdir. Zîra küçük bir hâkim, küçük bir izzet, küçük bir gayret, küçük bir celâli bulunsa, bir edebsiz ona dese: “Beni te'dib etmezsin ve edemezsin!” Herhalde o yerde hapishâne yoksa da onun için bir hapishâne icâd edecek, onu içine atacaktır. Hâlbuki kâfir, Cehennem’i inkâr ile, nihâyetsiz gayret ve izzet ve celâl sâhibi ve gayet büyük bir zâtı tekzîb ve tâciz ediyor, yalancılıkla ve acz ile ittiham ediyor; izzetine şiddetli dokunuyor, celâline serkeşâne ilişiyor. Elbette farz‑ı muhâl olarak Cehennem’in hiçbir sebeb‑i vücûdu bulunmazsa o derece tekzîb ve tâcizi tazammun eden küfür için Cehennem’i halk edecek, o kâfiri içine atacaktır.
378
Dördüncü Mes'ele
Eğer desen: Ne için ehl‑i küfür ve dalâlet, dünyada ehl‑i hidayete gâlib oluyor?
Elcevab: Çünkü küfrün dîvâneliğiyle ve dalâletin sarhoşluğuyla ve gafletin sersemliğiyle, ebedî elmasları satın almak için verilen letâif ve isti'dâdât‑ı insaniye sermâyesini, fânî şişelere, soğuk buzlara veriyor. Elbette ham cam ve câmid cemed, elmas fiatıyla alındığı için en a'lâ cam ve en eclâ cemed alınır.
Bir vakit elmasçı zengin bir adam dîvâne olur; çarşıya gider, beş paralık cam parçasına beş altun verir. O zengin dîvâneye, herkes en iyi camlarını alır ona verir, hattâ çocuklar da güzel buz parçalarını ona veriyor, birer altun alıyorlardı.
Hem bir vakit bir pâdişah sarhoş olur, çocukların içine girer, onları vükelâ ve ümerâ‑yı askeriye zanneder. Şâhâne emir verir, çocukların hoşuna gider, iyi itâat ettiklerinden güzelce bir eğlence yapar.
İşte küfür bir dîvâneliktir, dalâlet bir sarhoşluktur, gaflet bir sersemliktir ki, bâkî metâ' yerine fânî metâ'ı alır. İşte şu sırdandır ki, ehl‑i dalâletin hissiyatları şiddetlidir. İnâdı, hırsı, hasedi gibi herşeyi şedîddir. Bir dakika meraka değmeyen bir şeye, bir sene inâd eder.
Evet küfrün dîvâneliğiyle, dalâletin sekriyle, gafletin şaşkınlığıyla, fıtraten ebedî ve ebed müşterisi olan bir latîfe‑i insaniye sukùt eder; ebedî şeyler yerine fânî şeyler alır, yüksek fiat verir. Fakat mü'minde dahi bir maraz‑ı asabî bulunuyor veya maraz‑ı kalbî var. O dahi ehl‑i dalâlet gibi, ehemmiyetsiz şeylere ziyâde ehemmiyet verir. Lâkin çabuk kusurunu anlar, istiğfar eder, ısrar etmez.
﴿رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَأْنَا﴾
379
Beşinci Mes'ele
Mühim bir sırr‑ı âyet
Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, mecmûu mu'cize olduğu gibi herbir sûresi dahi bir mu'cize, hattâ pek çok âyetlerin herbirisi birer mu'cize veya bir lem'a‑i i'câzı gösterir bir tarzdadır. Meselâ, Sahâbe’den bahseden âhir‑i Sûre-i Feth olan âyeti ki, ﴿مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ﴾’dan başlar, bütün hurûf‑u hecâiyeyi tazammun etmekle beraber, Sahâbe’nin tabakàt‑ı meşhûresinin ki, Ashâb‑ı Bedir, Şühedâ‑i Uhud, Ashâb‑ı Suffa, Ehl‑i Bîat-ı Rıdvân gibi şöhretgîr‑i âlem tabakàtın esmâsının adedine işâret ediyor ve şu âyetten evvelki ﴿هُوَ الَّذ۪ٓي اَرْسَلَ رَسُولَهُ﴾ âyeti, altmışüç harf olduğundan ömr‑ü Nebeviyeye işâret ettiği gibi, bahsettiğimiz âyetle beraber Ashâb‑ı Bedir ve Suffa ve Uhud ve Ehl‑i Beyt-i Nebevî’nin adedini gösterir. İşte âhirdeki âyetin adedi, ikiyüz altmıştır. Ashâb‑ı Bedir, Şühedâ‑i Uhud ile beraber, Bedir ile Uhud şühedâsından bulunan bir tek sayılmak, hem isimleri bir olanlar bir sayılmak şartıyla ikiyüz altmıştır.
380
Aynı âyetteki hurûfât gibi Ashâb‑ı Bedir, Ashâb‑ı Suffa ile söylediğimiz şart ile beraber ikiyüz altmışdört eder. Âyetten dört fazladır ki, Hulefâ‑i Erbaa ve Hamse‑i Âl-i Abâ’dan dördüne işâret vardır. Âyette herbir harfin ne kadar tekerrür ettiği ve Ashâb‑ı Bedir ve Uhud ve Suffa’nın esmâsına ne derece muvâfık aded göstermesine, gelecek hurûfâta dikkat et:
Hemze, lafzî (9) gayr‑ı melfûzu (15) muvâfık geliyor. (ب) (4) (ت) (8) (ث) (3) muvâfık, (ج) (8) muvâfık, (ح) (3) (خ) (10) (د) (6) (ذ) (3) muvâfık, (ر) (16) muvâfık, (ز) (6) muvâfık. Uhud ve Suffa’dan (س)(7) muvâfık, Suffa’dan (ش) (2) muvâfık, Suffa’dan (ص) (2) muvâfık, Bedir’den (ض) (2) muvâfık, Suffa’dan (ط) (1) (ظ) (3); Uhud’da Abâdile‑i Seb'a, Hulefâ‑i Selâse (ع) (10) muvâfık, Suffa’dan (غ) (6) (ف) (14) (ق) (1) muvâfık, Bedir’de (ك) (6) (ل) (34) (م) (24) muvâfık, (ن) (16) muvâfık, (ه) (16) (و) (15) (ى) (12) muvâfık, (لا) (2) (ا) (18) muvâfık…
İşte şu hurûfâtın yarısı Ashâb‑ı Bedir ve Suffa ve Uhud’da muvâfık gelmesiyle gösteriyor ki, gayr‑ı muvâfık olanlar başka tabakàtın adedine muvâfıktır. Meselâ, Ehl‑i Bîat-ı Rıdvân gibi tabakàt‑ı meşhûreye…
Hem cây‑i dikkattir ki: ﴿ثُمَّ اَنْزَلَ عَلَيْكُمْ مِنْ بَعْدِ الْغَمِّ اَمَنَةً نُعَاسًا‥الخ﴾ âyetinde şu âyet gibi bütün hurûf‑u hecâiyeyi tazammun etmiş. Fakat bunun aksine olarak o hurûfâtın tekrârâtı acîb bir tarz‑ı münâsebettedir. Şu âyet ise birbirine bakmıyor. Kardeş kardeşine muvâfık gelmiyor. Demek şu âyetteki hurûfâtın vazifesi, âyetin mânâsını te'yid ederek, bahsettiği sahâbelerin esmâsına bakıyorlar. Evet şu âyet‑i kerîme cümleleriyle gösterdiği aynı hükmü yine kelimeleriyle, hurûfâtıyla aynı mânâya işâret eder. Meselâ, şu âyetin hurûfâtları Ashâb’a baktıkları gibi, kayıdları da Ashâb’ın sıfat‑ı meşhûresine bakar. O sıfatı göstermekle o sıfat sâhiblerine parmak basıyorlar.
381
Meselâ: ﴿…وَالَّذ۪ينَ مَعَهُ﴾ ’daki maiyet‑i hàssa, sohbet‑i mahsûsayı zikretmekle Ebû Bekiri's‑Sıddık’ın medâr‑ı fahri ve şöhreti olan maiyet‑i hàssa ile başına parmak basıyor. ﴿اَشِدَّٓاءُ عَلَى الْكُفَّارِ﴾ şiddet‑i hamiyet-i İslâmiye ile küffara galebe‑i kat'iyyesi ile şöhret‑şiâr olan Hazret‑i Ömer’i âyine gibi gösteriyor.
﴿رُحَمَٓاءُ بَيْنَهُمْ﴾ şefkat‑i rahîmâne ile meşhûr‑u enâm olan Hazret‑i Osman-ı Zinnûreyn’e parmak basıyor.
﴿تَرٰيهُمْ رُكَّعًا سُجَّدًا﴾ kaydıyla rükû ve secdede devam ve kesrette meşhûr olan Hazret‑i Aliyyü'l-Murtazâ’ya işâret ediyor.
﴿يَبْتَغُونَ فَضْلًا مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَانًا﴾ cümlesiyle ehl‑i bîat-ı Rıdvân’a,
﴿س۪يمَاهُمْ ف۪ي وُجُوهِهِمْ مِنْ اَثَرِ السُّجُودِ﴾ Ashâb‑ı Suffa’ya,
﴿ذٰلِكَ مَثَلُهُمْ فِي التَّوْرٰيةِ﴾ fukahâ ve ulemâ‑i Sahâbeye,
﴿وَمَثَلُهُمْ فِي الْاِنْج۪يلِ﴾ Ashâb‑ı Huneyn ve Feth, Uhud ve Bedir’deki Sahâbelerin nâmdâr yiğitlerine işâret ettiği gibi, enbiyâdan sonra benî Âdem içinde en yüksek, en nâmdâr, en mümtâz olan Sahâbelerin medâr‑ı rüchâniyetleri, menşe'‑i imtiyazları ve mâden‑i meziyetleri olan secâyâ‑yı sâmiye ve ahlâk‑ı àliye ve muâmelât‑ı gâliyeye o mezkûr kayıtlar ve sıfatlarla işâret ediyor. O kayıtlarla diyor ki:
382
Sahâbelerin halka karşı vaziyetleri; düşmanlarına şedîddirler ve dostlarına ve mü'minlere rahîmdirler. Cenâb‑ı Hakk’a karşı rükû ve secdede kemâl‑i itâattedirler. Her işlerinde Cenâb‑ı Hakk’ın rızâ ve fazlını kasdederek kemâl‑i ihlâstadırlar. Hem sahâbelerin ilimde ve amelde ve siyasette ve askerlikte gösterdikleri fevkalâde metânet ve terakkî ve sebat ve tefevvuku, mâziden Tevrat ve İncil’i işhâd ederek mu'cizâne ve müstakbelden ibâdet ve cihad vazifesinde hàrikulâde hareketleri ihbar ederek mu'cizâne mâzi ve müstakbelde iki ihbar‑ı gaybiye ile sahâbelerin i'câzkâr ahvâlini haber vermekle, şu âyette bir lem'a‑i i'câzı gösterir. Ve âyetin daha başka çok işâretleri vardır. İzâhı uzun olduğundan ve ihâtamız nâkıs ve elimiz kısa bulunduğundan kısa kestik.
İşte mâdem şu âyet, hem cümleleri hem kelimeleri, hem hurûfâtıyla ayrı ayrı vazifeleri gördükleri hâlde mânâ‑yı maksûdun etrafında toplanıp ona bakıyorlar; acaba bilmediğimiz ve beyân etmediğimiz, şu âyetin daha çok esrâr‑ı acîbeyi câmi' olduğu anlaşılmaz mı?
Altıncı Küçük Bir Mes'ele
Otuzüç aded Sözlerin ve otuzüç aded Mektûbların mecmûuna Risaletü'n‑Nur nâmı verilmesinin sırrı şudur ki:
383
Bütün hayatımda Nur kelimesi her yerde bana rastgelmiştir. Ezcümle: Karyem Nurs’tur. Merhume vâlidemin ismi Nuriye’dir. Nakşî üstadım Seyyid Nur Muhammed’dir. Kàdirî üstadım Nureddin; Kur'ân üstadlarımdan Nuri; talebelerimden benimle en ziyâde alâkadarı Nur isimli bulunanlardır. Kitaplarımı en ziyâde izâh ve tenvir eden Nur misâlidir. Kur'ân‑ı Hakîm’deki en evvel aklıma, kalbime parlayan ve fikrimi meş'ûl eden ﴿اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكٰوةٍ﴾ âyetidir. Hem hakàik‑ı İlâhiye’de müşkülâtımın ekserîsini halleden Esmâ‑i Hüsnâ’dan Nur ism‑i nurânîsidir. Hem Kur'ân’a şiddet‑i şevk ve inhisar‑ı hizmetim için hususî imâmım Zinnûreyn’dir.
اَللّٰهُمَّ يَا نُورَ النُّورِ ❋ وَيَا مُنَوِّرَ النُّورِ ❋ وَيَا مُصَوِّرَ النُّورِ ❋ وَيَا مُقَدِّرَ النُّورِ ❋ وَيَا مُدَبِّرَ النُّورِ ❋ وَيَا خَالِقَ النُّورِ ❋ وَيَا نُورًا قَبْلَ كُلِّ نُورٍ ❋ وَيَا نُورًا بَعْدَ كُلِّ نُورٍ ❋ وَيَا نُورًا فَوْقَ كُلِّ نُورٍ ❋ وَيَا نُورًا لَيْسَ مِثْلَهُ نُورٌ ❋
سُبْحَانَكَ يَا لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اَنْتَ الْاَمَانُ الْاَمَانُ اَجِرْنَا (وَعَل۪ي) مِنَ النَّارِ وَاَدْخِلْنَا (وَاَدْخِلْ عَل۪ي) الْجَنَّةَ مَعَ الْاَبْرَارِ وَنَوِّرْ قُلُوبَنَا وَقَلْبَهُ وَقُبُورَنَا وَقَبْرَهُ بِاَنْوَارِ الْا۪يمَانِ وَالْقُرْاٰنِ يَا رَح۪يمُ يَا غَفَّارُ وَصَلِّ عَلٰى مُحَمَّدٍ الْمُخْتَارِ وَاٰلِهِ الْاَطْهَارِ وَصَحْبِهِ الْاَخْيَارِ اٰم۪ينَ اٰم۪ينَ اٰم۪ينَ
Said Nursî
384
221. Dişlerin kaplanması hakkındaki suale cevaptır
Hulûsi Bey’in suâline cevaptır
Dişlerin kaplanması hakkındaki suâle cevaptır
1932 tarihli suâlinize şimdilik etrafıyla cevab veremiyorum. Fakat bu mes'ele ile münâsebetdâr bir‑iki mes'ele‑i şerîatı icmâlen yazıyorum. Şöyle ki:
Abdest vaktinde ağzı yıkamak farz değil sünnettir. Fakat gusül hengâmında ağzını yıkamak farzdır. Az bir şey de yıkanmadık kalsa olmaz, zarardır. Onun için dişleri kaplama lehinde, ulemâlar fetvâ vermeye cesâret edemiyorlar.
İmâm‑ı A'zam ile İmâm‑ı Muhammed (Radıyallahu Anhümâ) gümüş ve altından dişlerin yapılmasına fetvâları, sâbit kaplama hakkında olmamak gerektir. Hâlbuki bu diş mes'elesi, umumü'l‑belvâ sûretinde o derece intişarı var ki, ref'i kàbil değil. Ümmeti bu belvâ‑yı azîmeden kurtarmak çaresini düşündüm, birden kalbime bu nokta geldi. Haddim ve hakkım değil ki, ehl‑i ictihâdın vazifesine karışayım. Fakat bu umumü'l‑belvâ zarûretine karşı, – fetvâlara tarafdâr olmadığım hâlde – diyorum ki:
Eğer mütedeyyin bir hekim‑i hâzıkın gösterdiği ihtiyaca binâen kaplama sûreti olsa altındaki diş, ağzın zâhirîsinden çıkar, bâtın hükmüne geçer. Gusülde yıkanmaması guslü ibtal etmez. Çünkü üstündeki kaplama yıkanıyor, onun yerine geçiyor. Evet, cerîhaların üstündeki sargıların, zarar için kaldırılmadığından cerîha yerine yıkanması, şer'an o yaranın gasli yerine geçtiği gibi, böyle ihtiyaca binâen sâbit kaplamanın yıkanması dahi dişin yıkanması yerine geçer, guslü ibtal etmez. وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ Mâdem ihtiyaca binâen bu ruhsat oluyor; elbette yalnız süs için, ihtiyaçsız dişleri kaplamak veya doldurmak, bu ruhsattan istifade edemez. Çünkü hattâ zarûret derecesine geldikten sonra böyle umumü'l‑belvâda eğer bilerek sû‑i ihtiyarıyla olsa, o zarûret ibahaya sebebiyet vermez. Eğer bilmeyerek olmuş ise zarûret için elbette cevâz var.
Said Nursî
385
222. Hâfız Ali, Sabri Efendi ve Sarıbıçak Ali’nin İhlâs Risalesi hakkındaki Hissiyâtı
Üç cesedli bir rûhun bir fıkrasıdır. Yani: Hâfız Ali, Sabri, Sarıbıçak Ali
Otuzbirinci Mektûbun Onyedinci Lem'ası’nın Onyedinci Notasının yedi mes'elesinden İkinci Mes'elesi iken Yirminci Lem'a olan İhlâs Risalesi’ni aldım. Kuleönü’nde kardeşim Ali Efendi ile, Yirmibirinci Lem'a nâmıyla projektör‑misâl, geceleri gündüze çeviren, pek mübârek ve çok kıymetdâr ve gayet müessir bir risale ile, Yirmiikinci Lem'a olan Onyedinci Notanın Üçüncü Mes'elesi iken, Lemeât’a karışmakla, sosyalizm ve bolşevizm oyunlarıyla, âlem‑i insaniyetin fıtrat‑ı hayat-ı hakîkiyesini unutturmak, ebedî zulümâtı, müsâvât‑ı esâsiye nâmı ile, kendi şahıslarını istisna ederek, millet‑i İslâmiye’yi esâssızlığa attıkları, gazlı bombaları ile bir nev'i geceyi getirdikleri gibi, güyâ istilâ ettiği manevî toprakta, kuvve‑i inbâtiyeye medâr olacak bir hayat dahi bırakmayarak ihrâk ettikleri bir ânda, şu Lem'a o âlemi tenvir ile, güneşi gösterip, âb‑ı hayatı ile o yanık zemin üzerini yeşerttiğini gösteriyor.
Muhterem Efendimiz!
Bir hafta mukaddem, maddeten küçük ve ma'nen büyük bir nâme‑i merğûbelerinizi, Bekir Bey vâsıtasıyla bir ordu kuvvetinde aldım. Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn’e hesabsız hamd ve şükür olsun ki, bizim gibi âciz, zaîf, fakir, kusurlu kullarını, hiçbir zaman maddî ve manevî takviye‑i rahmetinden baîd tutmuyor. Esen rüzgârlar muvakkaten kapı ve pencerelerden girseler de, o hânenin sâhibi derhâl kapatıyor ve ısıttırdığını gösteriyor. Gerçi çok okuyamıyorsak da, yazıyı aynı vaziyette yazıyor. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
386
Muhterem Efendim!
Şu yazılan risaleleri nasıl buldunuz buyuruyorsunuz. Yâ Hazret‑i Üstad! Ne diyelim? Bizim manevî yara ve hastalıklarımızı teşhîs buyurup, öldürmemek için her nev'i muâleceleri ile memzûc, hem mugaddî, hem müessir tiryâklarını Cenâb‑ı Hakk’ın ihsânı ile gönderiyorsunuz. İhlâs hakkında evvelce ve bilhassa sonra ihsân edilen risaleleri okudukça, vücûdumun ağrıdığını ve her zerresinin titrediğini, müteaddid yaralardan tevellüd eden kurtlar oynamaya başlayınca, en ahmak ve eblehçe hareketlerimi gösterdiler.
Şu Sözler bittecrübe yazılmasıyla, umum kardeşlerimiz îkaz ediliyor ve her ferde kudsiyeti ile, güyâ o ferde hitâb eder gibi bir ulviyetle mâ‑i zemzem içiriyor. İhlâsı tam, vicdânı temiz, rûhu selîm, cismi latîf, nesebi tâhir kardeşlerimiz, bu îkaz ile Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn’e niyâz edip, “Yâ Rab, cümle ihvânımızı yaramaz şeylerden halâs et ve ihlâs‑ı tâmme ihsân et” duâlarında, sâlifü'l‑arz haslet‑i hamse-i àliye ve ehliyeden olmayan ve kesâfetli rûhuyla müteaddid nuru karıştıran ve zâhir hâliyle sebeb‑i risale olup, umumun duâ ve himmetlerini her ân arzulayan, bu uğurda Risale‑i Nura serfürû ve serfedâ edenleri, Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn, Habîb‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Kur'ân‑ı Hakîm ve hizbü'l‑Kur'ân hürmetine mağfiret buyurup; niyet edip taleb ettikleri hizmetinde muvaffak buyursun, âmîn.
387
Şu mübârek risaleler, harâretli bir adamın suyu gördüğünde ufak bir kapta ise, kazanına koymak, büyük göl ve deniz ise, içine girmek istediği gibi, şu zamanın nursuz yakıcı şiddet‑i harâretine karşı, ihlâs denizini göstermekle harâreti kesmek, hem her nev'i cevâhir ve elmas, içinde bulunduğunu beyân etmekle o denize dâvet ediyor; nefsin tâlib olduğu riyâ ve hubb‑u câh gibi her cihette zararlı yılanlar gibi zehirleyen, ibâdet perdesi altında dünyayı tahsil etmek isteyip, kabir kapısında hatâsını bildiği ve teveccüh‑ü nâsa muhabbetten, Fir'avun gibi gark olurken dönmek isteyip‥ kimseye müyesser olmadığını ve daha teferruâtı ile o âlemleri bu lem'alar öyle tenvir ediyorlar ki, eğer murad‑ı İlâhî olsa, bu zamanın şöhret‑perest zındıkları da görselerdi, ellerindeki vücûdlarına zemherir getiren buzları atıp, ihlâs ile îmân edip, Kur'ân’ın elmas cevâhirlerini alırlardı.
Muhterem Efendim!
Kerâmet‑i Aleviye Risalesi çok cihetlerle kerâmet olduğu gibi, Risale‑i Nur şâkirdlerini intibâha ve teşvike, sa'y ve gayrete, cesâret ve şecâate sevk ile, hareket ettikleri yolda yalnız olmadıklarını ve karşılarında düşmanın, yalnız onların düşmanı olmayıp, belki, mâzide duran ve bize pek yakından bakan ervâh‑ı àliyenin de düşmanı olup; o àlî rûhlar önümüzde pişdâr, etrafımızda zırh gibi ve muhâfız ve muâvin olduklarını göstermekle, zaîflere kuvvet, havf edenlere cesâret ve şecâat, kavîlere refîk oluyor ve her zaman bu risaleye herkesin ihtiyacını gösteriyor. Bu zamanın kisve‑i ilmiye ve mümessil‑i din ve rehber‑i millet perdeleri ile ilmi eneye, dini dünyaya ve kendileri meyhâneye düşen ulemâü's‑sû'u haber vermekle, ehl‑i îmân ve irfanı insafa, ittifaka, ittihâda dâvet ediyor.
Cümlemiz, hâk‑i pây-i ekremîlerine yüzler sürerek, mübârek dest‑i dâmen-i kerîmânelerini öperiz efendim.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي İslâm Karyesi’nden Ali
Kuleönü’nden Ali
388
223. Sözler'e başlamadan evvel gördüğün mübarek rüya çok güzeldir, hem hakikatlidir
Husrev’e hitâben yazılan bir mektûbdur
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ وَعَلٰى وَالِدَتِكَ وَعَلٰى اَخ۪يكَ وَعَلٰى اِخْوَانِكَ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Mübârek, Sıddık Kardeşim!
Evvelâ: Sözler’e başlamadan iki ay evvel gördüğün mübârek rüya çok güzeldir; hem hakikattir. Evet kardeşim, sen bir bahçe‑i ebedî olan Kur'ân‑ı Hakîm’in Cennet’inden Gül‑ü Muhammedî (A.S.M.) nâmında, hadsiz nurânî hakikatlerin fabrikası hükmünde, tefsir‑i hakàik-ı Kur'âniye etrafında halka tutan ve sizin gibi çarklardan mürekkeb olan bir cemâat‑i mübâreke içinde en hàs ve en yüksek mertebeye kâtib ta'yin edildiğine, o rüya beşâret verdiği gibi biz de beşâret ediyoruz.
Sâniyen: Bu defa bize yazdığın Mu'cizât‑ı Ahmediye (A.S.M) Risalesi çok hàrika düşmüş. Kim ona bakıyor, bir zevk‑i hakîki hisseder. Demek oluyor ki; manevî, hàlis, samîmî hisler, maddî nakışlar sûretinde kendini hissettiriyor. Bu sırra ben muttali' olduğum vakit kardeşim Gâlib dahi aynı hisse iştirâk etti. Evet, bunun altında manevî tebessüm var diye, senin hattını kendi hattına tercihle mukàbele etti. O yazdığın risale vâsıtasıyla pek çok insanlar, îmânlarını kuvvetleştiriyorlar, muhabbet‑i Ahmediye (A.S.M.) kalblerinde ziyâdeleşiyor. İşâret‑i gaybiye hakkında şübheleri kalmıyor. O sevâb da senin defter‑i a'mâline geçiyor. Kur'ân ve Resûl‑i Ekrem (A.S.M.) kelimesinden başka, işâret ettiğin kelimât çok mânidârdır, hem bir temeldir. O iki kelimenin mübârek tevâfukuna bir hüccettir. Hem gösteriyor ki, bütün o tevâfukâtı dahi riâyet etmeyen, o iki kelimenin tevâfukuna kalem karıştıramaz. Zannediyoruz ki, o risalelerin hatt‑ı hakîkisini sen buldun veyâhut yakınlaştın.
389
Sâlisen: Mâbeynimizde münâsebet; manevî, rûhî, hakîki olduğu için zaman ve mekân müdâhale etmez. Dergâh‑ı İlâhî’ye müteveccih olduğumuz vakit günde belki kaç defa Husrev yanımda bir cihette hazır olmakla beraber, senin o şirin yazıların, hususan Ondokuzuncu Mektûb’daki mübârek hattın göründükçe seni hayâlimizce hazır ediyoruz. Ben ve buradaki arkadaşlar dahi seni burada görmek çok arzuluyoruz. Fakat Isparta sana çok muhtaçtır. Hem de şimdi hâl ve mevsim pek müsâid görünmüyor. Onun için kardeşimi bir mikdar yanımda bulundurmak ile sana zahmet vermek istemiyorum. Yoksa sen bize çok lâzımsın. İnşâallâh bir vakit kazâ edeceğiz.
Râbian: Şu mübârek Şehr‑i Ramazan Leyle‑i Kadr’i ihâta ettiği için, kendisi de ömür içinde bir Leyle‑i Kadir’dir ki, muvaffak olanın ömrüne bin ömür katar. Dakikası bir gündür. Saati iki ay, günü birkaç sene hükmünde bir ömr‑ü bâkîdir. Senden ve âhiret hemşirem yani ikinci vâlidem ve kardeşimin muhterem vâlidesinden duânızı istiyorum. Mâdem duâda sizi şerîk ediyorum, siz de benim duâma âmîn hükmünde olarak duâ ediniz.
Kardeşimiz Ali Efendi’ye dahi çok selâm ve duâ ediyorum. İnşâallâh tam Husrev’e lâyık bir kardeş oluyor. Sâir kardeşlere seni tevkîl ediyorum, selâm ve duâ ediyorum. Bu eyyâm‑ı mübârekede bana duâ etsinler.
Gâlib der: “Husrev’le manevî bir irtibat hissediyorum.” Çok selâm ediyor. Ve bilhassa saatçi Lütfi Efendi’ye pek çok selâm ve duâ ederim. Cenâb‑ı Hak ona, o bana yazdığı Pencere Risalesi’nin hurûfu adedince rûhuna rahmet, kalbine nur, aklına hakikat, malına bereket ihsân eylesin. Âmîn, âmîn âmîn.
390
Maksadım, ona o risaleyi yazdırmak, onu hàs talebeler dâiresine idhal etmekti. Yoksa ona o zahmeti vermezdim. Mâşâallâh, Hâtem‑i Mu'cizât-ı Ahmediye’yi (A.S.M.) çok güzel tersîm etmişsiniz. Sözler ile alâkadarlar içinde bu hâteme tam kanâati olanların isimlerini bana yazsınlar, onları ikinci dâirede yazacağız, tâ o nura hissedar olsunlar. Şükre dair nüshanız; Kuleönlü Mustafa bir adama verip o da muhâfaza edememiş. Yağmur bir parça bozduğu için mahcûb olarak sana göndermeyip bana gönderdi. Benim de güzel yazılmış bir nüsham var, sana gönderiyorum. Ona göre yeni bir nüsha, kendinize yazarsınız. Sen bana şükre dair yazdığın mübârek nüshayı, bir ay evvel Atabey tarafına göndermiştim. Kim aldığını bilmiyorum, elime geçmedi. Hem size Yirmisekizinci Mektûbun Yedinci Mes'elesinin Hâtimesini gönderiyorum. O Hâtime, hâtem‑i i'câza gelen tenkidâtı reddediyor ve parlak bir mühr‑ü tasdik olduğunu gösteriyor. O hâtemlerin bir nüshasını sana gönderdik. Orada hâtemi gören ve kabûl eden ve Sözler’le alâkadar olan zâtların münâsib gördüklerini boş kalan gözlere kaydedebilirsin.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Mirzazâde Said Nursî
224. Maşaallah Yirminci Mektub'un kıymetini güzel anlamışsınız ve güzel de yazmışsınız
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz ve Gayretli Âhiret Kardeşim ve Hizmet‑i Kur'ân’da Yoldaşım Hulûsi‑i Sânî ve Sabri‑i Evvel!
Mâşâallâh Yirminci Mektûb’un kıymetini güzel anlamışsınız ve güzel de yazmışsınız.
391
Mektûbunda ilm‑i kelâm dersini benden almak arzu etmişsiniz. Zâten o dersi alıyorsunuz. Yazdığınız umum Sözler, o nurlu ve hakîki ilm‑i kelâmın dersleridir. İmâm‑ı Rabbânî gibi bazı kudsî muhakkìkler demişler ki: Âhirzamanda ilm‑i kelâmı, yani ehl‑i hak mezhebi olan mesâil‑i îmâniye-i kelâmiyeyi, birisi öyle bir sûrette beyân edecek ki; umum ehl‑i keşf ve tarîkatın fevkınde, o nurların neşrine sebebiyet verecektir. Hattâ İmâm‑ı Rabbânî kendisini o şahıs gibi görmüştür.
Senin şu âciz ve fakir ve hiç‑ender hiç olan kardeşin, bin derece haddimin fevkınde olarak kendimi o gelecek adam olduğumu iddia edemem, hiçbir cihette liyâkatim yoktur. Fakat o ileride gelecek acîb şahsın bir hizmetkârı ve ona yer hazır edecek bir dümdârı ve o büyük kumandanın pişdâr bir neferi olduğumu zannediyorum. Ve ondandır ki, sen de yazılan şeylerden o acîb kokusunu aldın.
Hem mektûbunda ﴿اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ﴾ ’ye ait olan esrârı suâl ediyorsun. Evet o âyetin büyük bir denizinden çok Söz’lerde katarâtı, reşehâtı vardır. Bâhusus Yirminci Mektûb’da, Otuzüçüncü Mektûb’da, Otuzikinci Sözde, Yirmiikinci Söz’de onun bazı çeşmeleri var. Elbette o âyette çok tabakàt var. Her tâife bir tabakadan hissesini almıştır. Rûhum istiyordu ki, o âyetin bazı envârını yazayım, fakat şimdiye kadar müteferrik sûrette yazıldığından öyle kalmış, şimdilik onunla iktifâ edilmiş.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Kardeşiniz Said
392
225. Size âlem‑i nurdan bahisler açma arzusu vardı. Maalesef bir hâdise zulmet âleminden bahsetmeye beni mecbur ediyor
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Azîz, Sıddık Kardeşlerim ve Hizmet‑i Kur'âniye’de Fedâkâr Arkadaşlarım Sabri, Hâfız Ali, Husrev, Re'fet, Bekir, Lütfi, Rüşdü Efendiler!
Kardeşlerim, bu Ramazan‑ı Şerîfte size âlem‑i nurdan bahisler açmak arzuları var idi. Maalesef bir hâdise, zulmet âleminden bahsetmeye beni mecbur ediyor. Bu yeni hâdise için etraftaki dostlar lisân‑ı kàl ve hâl ile meraklı, endişeli bir tarzda benden istizah istiyorlar. Onları ve sizleri meraktan kurtarmak için o hâdiseyi iki kısım olarak bir parça beyân edeceğim.
Birinci kısım: Bu bize nisbeten musîbetli ve elîm hâdiseyi, Cenâb‑ı Hak inâyet ve rahmetiyle başka sûrete çeviriyor. Evet Cennet ucuz olmadığı gibi Cehennem de lüzumsuz değil. Bu hâdisenin bize karşıki vechi rahmet görünüyor. Ehl‑i dünyaya karşı vechi, Cehennem’in lüzumunu gösteriyor. Fi'l‑hakîka bu Ramazan‑ı Şerîfte hâdisenin sûreti çok çirkindi. Fakat Gavs‑ı A'zam’ın dediği gibi inâyet gözünün altında ve hıfzında olduğumuzdan çok cihetlerle hakkımızda lemeât‑ı rahmet göründü.
İkincisi: Bu Ramazan‑ı Şerîfte acz u za'fı ve fakr u ihtiyacı tam hissedip Cenâb‑ı Hakk’a ilticâ etmek, bir sûrette intibâh ve heyecan ve şuûr ve şiddet verdi. Ramazan‑ı Şerîfte şimdi okuduğum münâcâtların okunmasına bu hâdise mühim bir kuvvet oldu. Zâten musîbetler, Dergâh‑ı İlâhî’ye sevk etmek için birer kader kamçısıdır. Her okuduğum bir kelime ve duâ da ve münâcât da şuûrlu ve şiddetli oluyor, resmî ve rûhsuz olmuyor. Sahâbelerdeki ibâdetlerin sırr‑ı tefevvuku bu noktadandır. Tesbih ve zikri bütün mânâsıyla şuûrlu bir sûrette söyledikleridir. (Hâşiye) Bu mektûbun mütebâkisi bir maksada binâen buradan kaldırılmıştır.
Said Nursî
393
226. Nurun muhlis bir kahramanı elbette dünyanın fânî vaziyetleri karşısında telâş etmez, mağlûp olmaz inşaallah
Hulûsi Bey’e hitâbdır
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Azîz, Sıddık, Muhlis Kardeşim!
Evvelâ: Biraderzâdem Halîl Naci’nin dünyevî musîbeti beni de cidden mahzûn eyledi. Cenâb‑ı Hak onu da kurtarsın, size de sabır ve tahammül ihsân eylesin, âmîn. Nurun eskiden beri hiç sarsılmayan muhlis bir kahramanı, elbette dünyanın geçici, kıymetsiz, fânî vaziyetleri karşısında telâş etmez, mağlûb olmaz inşâallâh.
Sâniyen: Silsile‑i ilmiyede bana en son ve en mübârek dersi veren ve haddimden çok ziyâde şefkatini gösteren Hazret‑i Şeyh Muhammed el-Küfrevî Kuddise Sırruhu’nun hulefâsından Alvarlı Hoca Muhammed Efendi’ye ve ihvânlarına çok selâm ve arz‑ı hürmet ederim. Ve o havâlide Nurlarla alâkadar senin dostlarına çok selâm ve Nur hizmetinde muvaffakıyetlerine duâ ederiz.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Hasta kardeşiniz Said Nursî
394
227. İnayet‑i Rabbaniye devam ediyor: Maişet cihetinde kanaat ve iktisad beni ihtiyaçtan kurtarıyor
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz Kardeşim!
Beni merak etmeyiniz, inâyet‑i Rabbâniye devam ediyor. Maîşet cihetinde kanâat ve iktisad beni ihtiyaçtan kurtarıyor. Sakın bir şey gönderme. Sen altı‑yedi nefse bakıyorsun, benim yarım nefsim var. Sen beni değil, ben seni düşünmeliyim. Sabri’nin mektûbu ona yetişmemiş. Sen ve Hulûsi, benim herbir amel‑i uhrevimde hissedarsınız. Mâh‑i Ramazanda kazanç bire bindir. Siz de bana duânızla yardım ediniz.
Said
İşâret‑i Aleviye’yi tam tasdik ettiniz mi, Haşir Risalesi’ni çok kuvvetli buldunuz mu?
228. Maddî rütbenizden çok yüksek manevî rütbeniz iktizasıyla ayrı ayrı yerlere gönderiliyorsun
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Binler selâm. Siz, maddî rütbenizden çok yüksek manevî rütbeniz iktizasıyla ayrı ayrı yerlere gönderiliyorsun. O yerlerin sana ihtiyacı var. Hiç merak etme. Senin Risaletü'n‑Nur hakkında mektûbların çok talebe yerinde senin bedeline Hizmet‑i Nuriyede çalışıyorlar. Birinciliği dâima sana kazandırıyorlar.
Kardeşiniz
Said Nursî
395
229. Size Cemaziyelahir ayında vuku bulan bir hâdise‑i semaviye münasebetiyle bir mes'ele beyan edeceğim
Yıldız mektûbu
وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim, Hizmet‑i Kur'âniye’de Çalışkan Arkadaşlarım Sabri, Husrev, Hâfız Ali, Re'fet, Bekir, Lütfi, Rüşdü!
Size Cemaziyelâhir ayında vukû' bulan bir hâdise‑i semâviye münâsebetiyle bir mes'ele beyân edeceğim. Şöyle ki:
Hazret‑i Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ın zuhûru zamanında, ﴿وَاِذَا الْكَوَاكِبُ انْتَثَرَتْ﴾ âyetinin bir nümûnesini gösterir bir tarzda, recm‑i şeyâtîne alâmet olan yıldızların düşmesi kesretle vukû' bulmuştur. Ehl‑i tahkîkin nazarında, o zaman vahiy zamanı geldiğinden, vahye şübhe gelmemek için kâhinler gibi gaybî ve cinler vâsıtasıyla semâvî haberlerine karışanlara sed çekmeye alâmet ve işâret olmakla beraber, Zât‑ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, cin ve inse meb'ûs olarak teşrîfine semâvât ehlince bir şenlik, bir bayram gibi bir alâmet‑i sürûr olduğunu ehl‑i keşf ve hakikat hükmetmişlerdir.
396
Hem o meb'ûs Zât, ehl‑i küfür ve dalâlet için bir nirân‑ı muhrika ve ehl‑i hidayet için envâr‑ı muşrıka menba'ı olduğuna, gaybî ve semâvî bir işârettir. Şimdi şu Cemaziyelâhir’de emsâli görülmemiş bir tarzda gece saat dörtte başlayıp, beş ve beş buçuğa kadar devam eden yıldızların düşmesi, ehemmiyetli bir hâdise‑i semâviyedir. Semâvâtın hâdisâtı, zeminimize baktığı cihetle herhalde o hâdisâtın dahi küre‑i arzda bir eseri olacaktır. Cenâb‑ı Hakk’ın rahmetine sığınmalıyız ki, nirân‑ı muhrika yapmasın, envâr‑ı muşrıkaya çevirsin.
Evet nasıl ki, Kur'ân‑ı Hakîm’in sûrelerinde, âyetler birbirine bakar, işâret ederler; öyle de, Cenâb‑ı Hakk’ın bir Kur'ân‑ı Kebîri olan şu kâinâtın ulvî süflî sûreleri dahi birbirine bakar, birbirinin nüktelerini izhâr eder. Semâ sûresinde bizim gibi Lafz‑ı Celâl’i yalnız kırmızı yazmak değil, belki nur yaldızıyla lafza‑i Celâl gibi yazılan yıldızlar ve o yıldızlardan fışkıran nurânî noktalar, elbette bir işâret fişekleri hükmünde birer sırrı ilân ettiğini – o mu'ciz‑nümâ semâvî sûresinin şânındandır – kendimizce bir fâl‑i hayır addetmeliyiz.
Sâniyen: Size semâvâtın kırmızı yıldızlarını andıran Kur'ân’daki ism‑i Celâl’in ikibin sekizyüz altı (2806) defa tekerrürü, Kur'ân semâsını o nurânî yıldızlarla zînetlendirmiş ve o adedlerin sahifeler, yapraklar, sûreler itibariyle birbirine mânidâr münâsebât‑ı tevâfukiyetleri daha ziyâde letâfetini, zînetini güzelleştirmiş.
Bu defa size kendi nüsha‑i Kur'âniyemi gönderiyorum. Bu nüshamda size gönderilen listeye göre işâretler koydum. İsm‑i Celâl ve ism‑i Rabb’e ayrı ayrı işâret vaz'edildi.
İsm‑i Celâl’in tevâfukât‑ı adediyesi hem muntazamdır, hem mânidârdır, fakat bir parça dikkat ister. Çünkü risalelerde görünen tevâfuk gibi, dâima sahife sahifeye bakmıyor. Bazen sahife mukâbiline değil, belki bir arkasına veya arkasının mukâbiline bakar. Bazen bir yaprak atlar, bazen bir sahife iki sahifenin mecmûuna bakar. Meselâ otuz beşinci sahifede onüç (13) aded lafza‑i Celâl gelir. Arkasına sekiz (8), sonra beş (5) geliyor. Demek o onüç aded, bu iki rakama birden bakar ki, o da onüç ediyor ve hâkezâ… Hem bazen bir sahife, iki sahifenin mecmûuna bakmakla beraber aynı sûretinde iki aded gelir, herbiri onun bir cüz'ünü gösterir. Meselâ Sûre‑i Tevbe’de 188. sahifede onaltı lafza‑i Celâl geliyor, arkasında altı geliyor, altının arkasında on geliyor. Beraber yukarıdan okunsa onaltı olur, tevâfuk eder.
397
Sûre‑i Ahzâb’ın yine, sahife dörtyüz yirmiikide (422) onaltı ism‑i Celâl geliyor. Zâhirî tevâfuku yok. Hâlbuki bir sahife daha evvel on gelir ve mukâbilinde altı var; terkîb edilse onaltı olur tevâfuk eder. Hem bazen ism‑i Rab ile beraber tevâfuk eder, bazen sahife sahifeye değil, yaprak yaprağa bakar. Hem bazen sahife rakamına bakar.
Dokuz rakamı çok defa sahife rakamına baktığı için tevâfuktan çıktığını hissettim. (Hâşiye) Her ne ise siz de tedkik edersiniz, sonra meşveretinizle gizli tevâfukâtı gösterecek rakamları yazacağız. Yeni yazdığımız Kur'ân’dan tensib ettiğiniz takdirde kaydedeceğiz. Başta yüz elli sahifede ellibir defa yedi ve sekiz geliyor. Yirmisekizde sekizdir, yirmiüçte yedidir. Bu yedi, sekiz birbirine muvâfık kabûl edilmiş, yediden sekize sekizden yediye geçmekle tevâfuk bozulmuyor. Bu iki rakamın Kur'ân’da mühim sırları bulunduğu hissedilir.
Sâlisen: Hazret‑i Zât-ı Ahmediye (Aleyhisselâm) nasıl bir şecere‑i Tûbâ olduğunu ve Asfiyâ ve Evliyâ ve Sıddıkîn, o Şecere‑i Nurâniyenin meyveleri ve mesâlik ve turuk, onun dalları olduğunu gösterir bir silsile‑i azîme, eskiden kalma ve eskimiş bir silsilenâme yanımda var. Onu güzelce tebyiz etmek için hattı güzel, cedvelde mehâreti bulunan zâtları istiyorum. Şimdilik Husrev’le Tenekeci Mehmed Efendi, Bekir Ağa’da bulunan ölçü ile onbeş tabaka kağıt beraber, Hâfız Ali’nin haber gönderdiği vakit gelsinler.
398
Râbian: Yirmiyedinci Mektûb’a ilhâk edilecek, kardeşlerimizin bazı yeni fıkralarını size gönderdim. Hakikaten bu fıkralar ve umum Yirmiyedinci Mektûb’un fıkraları çok faydalıdırlar. Ehemmiyetli, tatlı, hoş, güzel mânâlar, dersler; teşvik, teşci' eder hisler vardır. Ben kendim onlardan tatlı istifade ediyorum, tenbel olduğum zaman bana ehemmiyetli bir teşvik kamçısı oluyor. Her ne ise… Kardeşlerim, gücenmeyiniz; bir mikdardır sizlere mektûb yazdığım zaman birbirinden uzak mes'eleleri topluyorum. Her mektûb bir aşûre olur.
Hâmisen: Ben kolu kısa, boyu kısa cübbeme râzı oldum, daha bir şey lâzım değil. Husrev’in sakosu yanımda makbûl misâfirdi, gönderiyorum. Vâlidesinin bir derece kesb‑i âfiyet ettiğinden çok mesrûr oldum. Cenâb‑ı Hak sıhhat ve âfiyet versin. Orada Husrev’in kardeşi Ali Hasan ve Tenekeci Mehmed Efendi ve Hâfız Ahmed gibi Sözler’le alâkadar olanlara selâm ediyorum.
Kardeşiniz Said Nursî
Nümûne için gönderilen kağıt zâyi' olmuş, göremedik. Beyaz kağıttan siz intihâb edersiniz. Sulfato geldi, fakat çoktur. Mehmed Efendi bana yeniden bir levha yazması beni minnetdâr ediyor. Cenâb‑ı Hak yazdığı herbir harfe mukâbil bin sevâb ihsân eylesin, âmîn‥ âmîn…
230. Kenzü’l‑Arş’ın üç nüktesinde yazılan tevafukat, küsuratın değişmesiyle değişmezler
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفِ الْقُرْاٰنِ وَاَسْرَارِهَا
Ey bu dâr‑ı fânîde medâr‑ı tesellîlerim, bu diyar‑ı gurbette enîslerim ve esrâr‑ı Kur'âniye’de beni iştiyaklarıyla konuşturan zekî, ferâsetli muhâtablarım!
399
Sizlere, yalnız bir‑iki dakika temâşâ etmekle ne derece acınacak bir hâlde, nâkıs bir hat ile çalıştığımı ve sizin kıymetdâr kalemleriniz ne kadar bana ehemmiyetli olduğunu ihsâs etmek için kendi hattımla tashihsiz bir fihriste‑i hurûf göndermiştim. Hâlbuki, sizler bir‑iki dakika değil, saatlerce baktınız ve günlerce zabtettiniz. Bundan anladım ki, siz ona fazla merak ediyorsunuz. Onun için size o listenin tebyizini gönderiyorum. İsterseniz kendinize bir sûret alırsınız.
Fakat bunu biliniz ki, bu fihriste muvakkat bir me'haz olmak için takribî bir tarzdadır. Ben kolaylık için kısmen eski mahfûzâtıma, kısmen iki mikyâs ile dokuz saatte perîşan hattımla yazmıştım. Sonra anladım ki, bu vâdide bir tefsir köyümüzde var. O tefsiri getirdik, mukàbele ettik. Ekseriyet‑i mutlaka ile tevâfuk etmişiz, birkaç büyük yekûnlarda on‑onbeş küçük yerlerde muhâlefet oldu. Tahkîkat neticesinde, tefsirin matbaa ve müstensihlerin eser‑i sehvi olarak muhâlefet olmuş. İki‑üç yerde müsvedde listemizi tashih ettik. Sonra o tashihimizin yanlış olduğunu anladık, daha listemizi değiştirmedik. Matbaa hatâsı olarak tefsir tashihe muhtaç zannettik, fakat edemedik. Çünkü sâhibi büyük bir müdakkik ve matbaa da Câmiü'l‑Ezher yanında ve kurbünde, Ezherî ulemâsının nazarı altında olduğundan tashihe cür'et edemedim.
Aynı tefsiri, tebyiz ile beraber gönderiyorum. Ona bakarsınız, fakat tenkide uğraşmayınız. Çünkü benim listem takribîdir, daha tahkîkî yapmadım. Tefsir ise çoğunda rivâyete istinâd eder. Hem bazı Sûre‑i Mekkiyede Medenî âyetler girmiş. Belki, hesaba dâhil etmemiş. Meselâ, Sûre‑i Alak’ta hurûfu yüz küsûr demiş. Muradı, en evvel nâzil olan nısf‑ı evveldir. O doğru söylemiş. Ben ise eski mahfûzâtıma istinâden mecmû‑u sûreyi zannettiğim için onun savâbında hatâ etmişim.
Hem tevâfuktaki esrâr, küllî yekûnlara bakar. Takribî fihriste bize kâfîdir. Kenzü'l‑Arş’ın üç nüktesinde yazılan tevâfukât, küsûrâtın değişmesiyle değişmezler. Belki büyük yekûnların değişmesiyle dahi o tevâfukât bozulmaz. Meselâ Sûre‑i Kehf ile otuzdokuz sûre, bin adedinde ittifak ediyorlar. Bir‑iki tane bin adedini kaybetse o mühim tevâfuk bozulmaz. Ve hâkezâ… Küsûrâtın çendan esrârı var, daha bize tamamıyla açılmadı. İnşâallâh açıldığı vakitte fihriste dahi tahkîkî bir sûrete girecek.
Said Nursî
400