215. Şimdi yüz tabakalık fıtrî bir sarayın en yukarı menzilinde bulunuyorum. Sen de manen burada hazır ol. Bir parça sohbet edip konuşacağız
Üçüncü Mektûb’un baş kısmı
بِاسْمِ مَنْ تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ بِكَلِمَاتِ النُّجُومِ وَالشُّمُوسِ وَالْاَقْمَارِ وَالسَّيَّارَاتِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَعَلٰى اِخْوَانِكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ النُّجُومِ فِي السَّمٰوَاتِ
Azîz Kardeşim ve Sevgili Arkadaşım!
Şimdi yüz tabakalık fıtrî bir sarayın, en yukarı menzilinde bulunuyorum. Sen de ma'nen burada hazır ol. Bir parça sohbet edip konuşacağız. İşte kardeşim:
Evvelâ: Evvelki mektûbumda, bütün Sözler’e dair suâl etmiştim ki; içlerinde cerh edilecek hakikatler var mı veyâhut avâma izhârı muzır şeyler bulunuyor mu? Yoksa yalnız Otuzikinci Söz’ün Üçüncü Maksadı için değildi.
Sâniyen: Sana Nokta Risalesi’ni gönderiyorum. Acîbdir ki, Eski Said’in kuvvet‑i ilmiyle, nazar‑ı aklıyla anladığı ve gördüğü hakikatleri, senin kardeşin şühûd‑u kalbiyle, nur‑u vicdânla gördüğüne tevâfuk ediyor. Yalnız bazı cihetlerde noksan kalmıştır ki, Yirmidokuzuncu Söz’de tekmîl edilmiş. Hususan âhirdeki remizli nükte ve o remizli nüktenin sırrı beyânında, çok hakikatler Nokta’da yoktur, Yirmidokuzuncu Söz’de vardır. Fakat birbirinden çok uzak bu iki Said’in aklı, kalbi, bu derece ittifakı acîbdir.
365
Sâlisen: Şeyh Mustafa’ya selâmımı tebliğ ile beraber de ki: Yazdığın Kader Sözü beni çok memnun etti. Duâ ile kardeşlik hakkını edâ ettiğin gibi, bunun yazmasıyla talebelik hukukunu dahi kazâ ettin. Allah senden râzı olsun. Yazdığını Abdülmecîd’e gönderiyorum. O yüzlerce adama okutturacak, herbirisinden sevâb sana gelecek.
Râbian: Kardeşimiz Abdülmecîd’e bir mektûbla bazı Söz’leri gönderiyorum. Sen gayet emniyetli bir tarzda postaya ver. Adres: “Ergani‑i Osmaniye’de esnâftan Vanlı Şehabeddin Efendi vâsıtasıyla Vanlı Abdülmecîd Efendi’ye” Bu adresi yeni hurûfla mektûba ve emânete yazınız. (❋)
چُو لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ بَرَابَرْ مِى زَنَنْدْ هَرْشَىْ دَمَادَمْ جُويَدَنْدْ يَا حَقْ سَرَاسَرْ گُويَدَنْدْ يَا حَىْ
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يKardeşiniz Said Nursî
216. Mektubat’ta On Sekizinci Mektub'un başı ve İkinci Mes'ele‑i Mühimme'deki sualinin cevabına bir zeyildir
Mektûbat’ta Onsekizinci Mektûb’un başı ve İkinci Mes'ele‑i Mühimme’deki suâlinin cevabına bir zeyildir.
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
366
Azîz, Sıddık, Muhlis Kardeşim Hulûsi Bey!
Suâllerinize dair bir cevab yazmıştım. Kardeşimiz Husrev bir izâh istedi. O zât rûhen size benzediği için, onun istizahına sen de iştirâk ettiğini tahayyül ettim. Bu zeyli yazdım, size gönderdim.
Hem Kerâmet‑i Gavsiye’nin birinci satırına dair bir parça gönderildi, onun âhirine yazarsınız. Hem Kerâmet‑i Gavsiye ile münâsebetdâr bir nükte‑i Kur'âniyeyi gönderdik. Meşrebimize muhâlif olan bu izhâr‑ı esrâra beni sevk eden manevî ihtar ile kardeşlerimizin sa'ye ziyâde şevk ve gayrete gelmelerine bir vesile olmasıdır.
Hakikaten bir vakit fütûr geldi; tevâfuk çıktı, şevki tazelendirdi. Bir zaman yine fütûr baş gösterdi, Kerâmet‑i Gavsiye çıktı, gayreti çok ziyâdeleştirdi. Ben bu hâletten anladım ki; izhârından hizmetimize zararı yok, olsa olsa nefsime zarardır. Zâten nefsim hizmete fedâ olmağa hazırdır. Başta muhterem pederiniz, Fethi Bey, Hoca Abdurrahman, Kemâleddin, Ömer Efendi olarak risalelerle alâkadar olan zâtlara selâm ve duâ ediyorum ve duâlarını istiyorum.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Kardeşiniz Said
367
217. Hulûsî’nin ikinci sualinin cevabına bir zeyildir
Hulûsi’nin ikinci suâlinin cevabına bir zeyildir
Suâl: Muhyiddin‑i Arabî, vahdetü'l‑vücûd mes'elesini en yüksek bir mertebe telâkki ettiği gibi, ehl‑i aşk bir kısım evliyâ‑i azîme dahi ona ittibâ' etmişler. Bu mes'elenin en yüksek mertebe olmadığını, hem hakîki olmadığını, belki bir derecede ehl‑i sekir ve istiğrakın ve ashâb‑ı şevk ve aşkın meşrebi olduğunu diyorsun. Öyle ise, muhtasaran, sırr‑ı veraset-i Nübüvvetle ve Kur'ânın sarâhatiyle gösterilen Tevhidin yüksek mertebesi hangisidir? Göster.
Elcevab: Benim gibi hiç‑ender hiç, âciz bir bîçârenin kısa fikriyle bu yüksek mertebeleri muhâkeme etmek, yüz derece haddimin fevkındedir. Yalnız, Kur'ân‑ı Hakîm’in feyzinden gelen gayet muhtasar bir‑iki nükteyi söyleyeceğim; belki bu mes'elede faydası olacak.
Birinci Nükte:
Vahdetü'l‑vücûdun meşrebine ve saplanmasına çok esbâb var. Onlardan bir‑ikisi kısaca beyân edilecek.
Birinci Sebeb: Mertebe‑i Rubûbiyetin hallâkıyetini a'zamî derecede zihinlerine sığıştıramadıklarından ve sırr‑ı Ehadiyet’le, herşeyi bizzat kabza‑i Rubûbiyet’inde tuttuğunu ve herşey kudret ve ihtiyar ve irâdesiyle vücûd bulduğunu kalblerine tam yerleştiremediklerinden; “Herşey Odur” veyâhut “yoktur” veya “hayâldir” veya “tezâhüriyetidir” veya “cilveleridir” demeye kendilerini mecbur bilmişler.
İkinci Sebeb: Firâkı hiç istemeyen ve firâktan şiddetle kaçan ve ayrılıktan titreyen ve bu'diyetten Cehennem gibi korkan ve zevâlden gayet derece nefret eden ve visâli, rûhu ve canı gibi seven ve kurbiyeti Cennet gibi hadsiz bir iştiyakla arzulayan aşk sıfatı, herşeydeki akrebiyet‑i İlâhiye’nin bir cilvesine yapışmakla; firâk ve bu'diyeti hiçe sayıp, likà ve visâli dâimî zannederek “Lâ mevcûde illâ Hû” diye, aşkın sekriyle ve o şevk‑i bekà ve likà ve visâlin muktezâsıyla, gayet zevkli bir meşreb‑i hâlî vahdetü'l‑vücûdda bulunduğunu tasavvur ederek, müdhiş firâklardan kurtulmak için, o vahdetü'l‑vücûd mes'elesini melce' ittihàz etmişler.
368
Demek birinci sebebin menşe'i, aklın eli gayet geniş ve gayet yüksek olan bazı hakàik‑ı îmâniyeye yetişmediğinden ve ihâta edemediğinden ve aklın îmân noktasında tamamıyla inkişaf etmediğindendir. İkinci sebebin menşe'i, kalbin aşk noktasında fevkalâde inkişafından ve hàrikulâde inbisatından ve genişliğinden ileri gelmiştir.
Amma sarâhat‑i Kur'âniye ile veraset‑i Nübüvvetin evliyâ‑i azîmesi ve ehl‑i sahv olan asfiyânın gördükleri mertebe‑i uzmâ-yı Tevhid ise, hem çok yüksektir, hem rubûbiyet ve hallâkıyet‑i İlâhiye’nin mertebe‑i uzmâsını, hem bütün esmâ‑i İlâhiye’nin hakîki olduklarını ifâde ediyor. Ve esâsâtını muhâfaza edip, ahkâm‑ı Rubûbiyet’in muvâzenesini bozmuyor. Çünkü derler ki:
Cenâb‑ı Hakk’ın Ehadiyet‑i Zâtiyesiyle ve mekândan münezzehiyetiyle beraber, herşey bütün şuûnâtıyla, doğrudan doğruya ilmiyle ihâta ve teşhîs edilmiş ve irâdesiyle tercih ve tahsîs edilmiş ve kudretiyle isbât ve icâd edilmiştir. Bütün kâinâtı bir tek mevcûd gibi icâd ve tedbir ediyor. Bir çiçeği kolaylıkla halk ettiği gibi, koca baharı dahi o sühûletle halk eder. Bir şey bir şeye mâni olmaz. Teveccühünde tecezzî yoktur. Aynı ânda, her yerde, kudret ve ilmiyle tasarruf noktasında bulunuyor. Tasarrufunda tevzî' ve inkısam yoktur. Onaltıncı Söz ve Otuzikinci Sözün İkinci Mevkıfının İkinci Maksadında bu sır tamamıyla izâh ve isbât edilmiştir.
369
“Lâ müşâhhate fittemsîl” kaidesiyle temsîldeki kusura bakılmadığından, gayet kusurlu bir temsîl söyleyeceğim; tâ iki meşrebin bir derece farkı anlaşılsın.
Meselâ, hàrika ve emsâlsiz, gayet büyük ve gayet zînetli, şark ve garba bir ânda uçacak ve şimâlden cenûba ulaşan kanatlarını kapayıp açacak, yüz binler nakışlarla tezyîn edilmiş ve kanadının herbir tüyünde gayet dâhiyâne san'atlar derc edilmiş bir tavus kuşu farz ediyoruz. Şimdi seyirci iki adam var. Akıl ve kalb kanatlarıyla bu kuşun yüksek mertebelerine ve hàrika zînetlerine uçmak istiyorlar.
Birisi, bu tavus kuşunun vaziyetine ve heykeline ve hàrikulâde herbir tüyündeki kudret nakışlarına bakar ve gayet aşk ve şevk ile sever. Dakîk tefekkürü kısmen bırakır ve aşka yapışır. Fakat görür ki, her gün o sevimli nakışlar tahavvül ve tebeddül eder. Sevdiği ve perestiş ettiği o mahbûblar kaybolur, zevâl buluyor. O adam kendine tesellî vermek ve aklına sığıştıramadığı vahdet‑i hakîki ile rubûbiyet‑i mutlaka ve ehadiyet‑i zâtî ile hallâkıyet‑i külliyeye mâlik bir nakkàşın bir nakş‑ı san'atıdır demek lâzım gelirken; o i'tikàd yerine, “Bu tavus kuşundaki rûh o kadar àlîdir ki, onun sâni'i onun içindedir veya o olmuş. Hem o rûh, vücûduyla müttehid, vücûdu ise sûret‑i zâhiriye ile mümtezic olduğundan, o rûhun kemâli ve o vücûdun yüksekliği, bu cilveleri böyle gösterir, her dakika başka bir nakşı ve ayrı bir hüsnü izhâr eder. Hakîki ihtiyar ile bir icâd değil, belki bir cilvedir, bir tezâhürdür.” der.
370
Diğer adam der ki: “Bu mîzanlı ve nizâmlı, gayet san'atkârâne nakışlar, kat'î bir sûrette, bir irâde ve ihtiyar ve kasd ve meşîeti iktiza eder. İrâdesiz bir cilve, ihtiyarsız bir tezâhür olamaz. Evet, tavusun mâhiyeti güzel ve yüksektir; fakat onun mâhiyeti fâil olamaz. Belki münfaildir; fâili ile hiçbir cihette ittihâd edemez. Rûhu güzel ve àlîdir, fakat mûcid ve mutasarrıf değil, belki ancak mazhar ve medârdır. Çünkü herbir tüyünde, bilbedâhe, nihâyetsiz bir hikmetle bir san'at ve nihâyetsiz bir kudretle bir nakş‑ı zînet görünüyor. Bu ise irâdesiz, ihtiyarsız olamaz. Bu kemâl‑i kudret içinde kemâl‑i hikmeti ve kemâl‑i ihtiyar içinde kemâl‑i rubûbiyet’i ve merhameti gösteren san'atlar, cilve‑milve işi değil. Bu yaldızlı defteri yazan kâtib onun içinde olamaz, onunla ittihâd edemez. Belki, yalnız o defter, o kâtibin yazı kaleminin ucuyla temâsı var. Öyle ise, o kâinât denilen misâlî tavusun hàrikulâde zînetleri, o tavus Hàlık’ının yaldızlı bir mektûbudur.”
İşte şimdi o kâinât tavusuna bak, o mektûbu oku, Kâtibine “Mâşâallâh, Tebârekallâh, Sübhânallâh” de. Mektûbu kâtib zanneden veya kâtibi mektûb içinde tahayyül eden veya mektûbu hayâl tevehhüm eden, elbette aşk perdesinde aklını saklamış, hakikatin hakîki sûretini görmemiş.
371
Vahdetü'l‑vücûdun meşrebine sebebiyet veren aşkın envâ'ından en mühim ciheti, aşk‑ı dünyadır. Mecâzî olan aşk‑ı dünya, aşk‑ı hakîkiye inkılâb ettiği zaman, vahdetü'l‑vücûda inkılâb eder. Nasıl ki, insandan şahsî bir mahbûbu, muhabbet‑i mecâzî ile seven, sonra zevâl ve fenâsını kalbine yerleştiremeyen bir âşık, mahbûbuna aşk‑ı hakîki ile bir bekà kazandırmak için, “Ma'bûd ve Mahbûb‑u Hakîki’nin bir âyine‑i cemâlidir.” diye kendini tesellî eder, bir hakikate yapışır. Öyle de, koca dünyayı ve kâinâtı hey'et‑i mecmuasıyla mahbûb ittihàz eden, sonra o muhabbet‑i acîbe dâimî zevâl ve firâk kamçılarıyla muhabbet‑i hakîkiye inkılâb ettiği vakit, o çok büyük mahbûbunu zevâl ve firâktan kurtarmak için vahdetü'l‑vücûd meşrebine ilticâ eder. Eğer gayet yüksek ve kuvvetli îmân sâhibi ise, Muhyiddin‑i Arabî’nin emsâli gibi zâtlara zevkli, nurânî, makbûl bir mertebe olur. Yoksa, vartalara, maddiyâta girmek, esbâbda boğulmak ihtimali var. Vahdetü'ş‑Şühûd ise, o zararsızdır, ehl‑i sahvın da yüksek bir meşrebidir.
Kardeşiniz Said Nursî
اَللّٰهُمَّ اَرِنَا الْحَقَّ حَقًّا وَارْزُقْنَا اِتِّبَاعَهُ
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
372
218. Yirmi İkinci Mektub'un Hatimesindeki bahse bir zeyildir
Yirmiikinci Mektûbun Hâtimesindeki Bahse Bir Zeyldir
﴿اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ يَأْكُلَ لَحْمَ اَخ۪يهِ مَيْتًا﴾
Gıybet, şu âyetin kat'î hükmüyle nazar‑ı Kur'ân’da gayet menfûr ve ehl‑i gıybet, gayet fenâ ve alçaktırlar. Gıybetin en fenâ ve en şeni'i ve en zâlimâne kısmı, kazf‑i muhsanât nev'idir. Yani gözüyle görmüş dört şâhidi gösteremeyen bir insan, bir erkek veya kadın hakkında zinâ isnâd etmek; en şeni' bir günah‑ı kebâir ve en zâlimâne bir cinayettir. Hayat‑ı ictimâiye-i ehl-i îmânı zehirlendirir bir hıyânettir. Mes'ûd bir ailenin hayatını mahveden bir gadirdir. Evet Sûre‑i Nur, bu hakikati o kadar şiddetle göstermiş ki, vicdân sâhibini titretiyor ve tüylerini ürperttiriyor. ﴿لَوْلَٓا اِذْ سَمِعْتُمُوهُ قُلْتُمْ مَا يَكُونُ لَنَٓا اَنْ نَتَكَلَّمَ بِهٰذَا سُبْحَانَكَ هٰذَا بُهْتَانٌ عَظ۪يمٌ﴾ şiddetle fermân ediyor ve diyor ki: Gözüyle görmüş dört şâhidi gösteremeyen merdudu'ş‑şehâdettir. Ebedî şehâdetlerini kabûl etmeyiniz. Çünkü yalancıdırlar. Acaba böyle kazfe cesâret eden hangi adam var ki, gözüyle görmüş dört şâhidi gösterebilir. Kur'ân‑ı Hakîm bu şartı koşturmakla, böyle şeylerde şakk‑ı şefe etmeyiniz, bu kapıyı kapayınız demektir. ﴿يُحِبُّونَ اَنْ تَش۪يعَ الْفَاحِشَةُ﴾ tehdidiyle, öyleleri münâfık gibi ehl‑i îmânın hayat‑ı ictimâiyelerini böyle işâalar ile ifsad ediyorlar, ifâde ediyor. Ve bilhassa böyle gıybet ehl‑i nâmus ve ehl‑i haysiyet hakkında olsa ve bilhassa ehl‑i ilim hakkında olsa ve bilhassa akıldan hariç bir tarzda olsa… Meselâ: Nâmuslu bir zât, kendi gayet yakışıklı, bir cihetle mükemmel ve ailesine kemâl‑i i'timâdı olduğu hâlde; hiçbir cihetle ona mukâbil gelemeyen ve onun hizmetkârı hükmünde ve ona nisbeten çirkince bir insan ve dünyada onların ictimâ'ını hiçbir fıtrat ve vicdân kabûl etmediği bir sûrette o bîçâre ailesini o sûretle gıybet etmek, bu nev' gıybetin en şeni'idir. Böyle eşne' gıybetin sebebi, olsa olsa insanın dest‑i ihtiyarında olmayan bir muhabbet vâsıtasıyla yine kadınların kıskançlığından ve habbeyi kubbe görüp ve kendi iffetini göstermekle başkasını ittiham etmek nev'inden bu nev'i şâyialar meydân alıyorlar. Bu işâadan tevbe etsinler, yoksa kahr‑ı İlâhî gelmesi kaviyen me'mûldür. Öyle iftira edenler, böyle iftiraya ma'rûz kalacakları, ceza‑yı amelleri olmak ihtimalini düşünsünler.
Said Nursî
373
219. Benimle görüşen veya görüşmek arzu eden dostlara bir düsturdur
Yirmialtıncı Mektûbun İkinci Mebhasının Âhiridir
Benimle görüşen veya görüşmek arzu eden dostlara bir düsturdur ki, uzakta bulunan bir kısım kardeşlere yazılmıştır.
Benimle görüşmek arzunuzu hissettim. Kardeşlerim, benimle görüşmek iki cihetle olur. Ya dünya cihetiyle, yani hayat‑ı ictimâiye-i insaniye itibariyledir; şu cihetteki kapıyı kapamışım. Veya hayat‑ı uhreviye ve hayat‑ı maneviye cihetiyledir; o da iki vecihledir.
Biri; şahsıma haddimden fazla hüsn‑ü zan edip, şahsımdan bir istifade‑i maneviyeyi niyet etmektir. Şu vechi de kabûl etmem. Çünkü ben Kur'ân‑ı Hakîm’in sırf bir hizmetkârıyım, o mukaddes dükkânın bir dellâlıyım. Şahsî dükkânımdaki perîşan, ehemmiyetsiz şeyleri satışa çıkarmayacağım ve çıkarmak istemiyorum. Çünkü Kur'ân‑ı Hakîm’in kudsî elmaslarının kıymetlerine şübhe îrâs etmemek için, perîşan ve şahsî dükkânımda bulunan kırık cam parçalarını satsam hakîki sarraf olmayan müşteriler, dellâllık vaktinde elimde gördükleri elmaslara da şişe nazarıyla bakabilirler, zihinlerine bir iltibas, bir şübhe gelir. Onun için şahsî dükkânımı kat'iyyen kapamışım. Bana o mukaddes dükkânın hizmetkârlığı yeter. Müflis bir hizmetkâr olsam daha hoşuma gidiyor.
374
İkinci Vecih şudur ki; Kur'ân hesabıyla ve dellâllığı ve hàdimliği noktasında benimle görüşmektir. Şu vecihte gelenleri ale'r‑re'si ve'l-ayn kabûl ediyorum. Fakat bu görüşmek için şark ve garb mâni olmaz. Belki yerin üstü ve altı dahi birdir. Sûreten görüşmeye o kadar lüzum yok.
Şu münâsebetin de ve manevî görüşmenin de üç meyvesi var:
Birincisi: Dellâllık ettiğim mukaddes dükkânın mücevherâtını benden almaktır. İşte o dükkândan şimdilik on iki küçük cevherleri size gönderdim.
İkinci Meyvesi: Beş farz namazını kılan ve yedi kebâiri terk eden zâtları, şu manevî münâsebet ve görüşmek neticesi olarak âhiret kardeşliğine kabûl ediyorum. Ben her sabah manevî kazancım ne ise o âhiret kardeşlerimin sahife‑i a'mâline geçmek için Cenâb‑ı Hakk’ın dergâhına niyâz edip hediye ediyorum. Onlar dahi beni manevî hayratlarına ve duâlarına hissedar etmelidirler; tâ hisselerini kazancımızdan alsınlar.
Üçüncü Meyvesi: Onları yanımda – ya hakikaten veya hayâlen – hazır edip beraber Dergâh‑ı İlâhî’ye el açıp duâ ederek ve Kur'ân’ın hizmetine dair el ele, kalb‑kalbe verip gayet ciddi bir sûrette rabt‑ı kalb etmektir. İşte kardeşlerim size şu üç meyve şimdiden hâsıldır.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Said Nursî
375
220. Mesail‑i Müteferrika (Altı Mes'ele hâlinde bazı suallere cevap verir ve bazı konuları açıklar)
Mesâil‑i Müteferrika
Birinci Mes'ele
Suâl: Salavâtın bu kadar kesretle hikmeti ve salâtla beraber selâmı zikretmenin sırrı nedir?
Elcevab: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a salavât getirmek, tek başıyla bir tarîk‑ı hakikattir. Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, nihâyet derecede rahmete mazhar olduğu hâlde nihâyetsiz salavâta ihtiyaç göstermiştir. Çünkü Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, bütün ümmetin dertleriyle alâkadar ve saâdetleriyle nasîbedârdır. Nihâyetsiz istikbâlde, ebedü'l‑âbâdda nihâyetsiz ahvâle ma'rûz ümmetin bütün saâdetleriyle alâkadarlığının ihtiyacındandır ki, nihâyetsiz salavâta ihtiyaç göstermiştir.
Hem Resûl‑i Ekrem, hem abd hem resûl olduğundan ubûdiyet cihetiyle salât ister, risalet cihetiyle selâm ister ki; ubûdiyet halktan Hakk’a gider, mahbûbiyet ve rahmete mazhar olur. Bunu اَلصَّلَاةُifâde eder. Risalet, Hak’tan halka bir elçiliktir ki, selâmet ve teslîm ve memuriyetinin kabûl ve vazifesinin icrasına muvaffakıyet ister ki, سَلَامٌ lafzı onu ifâde ediyor.
Hem biz سَيِّدِنَا lafzıyla tâbir ettiğimizden diyoruz ki: Yâ Rab! Yanımızda elçiniz ve dergâhınızda elçimiz olan Reisimize merhamet et ki, bize sirâyet etsin.
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ عَبْدِكَ وَرَسُولِكَ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ
376
İkinci Mes'ele
Bir kardeşimizin uzun bir suâline kısa bir cevaptır
Eğer desen: Nedir şu tabiat ki, ehl‑i dalâlet ve gaflet ona saplanmışlar; küfür ve küfrana girip ahsen‑i takvîmden esfel‑i sâfilîne sukùt etmişler?
Elcevab: Tabiat nâmı verdikleri şey, Şerîat‑ı Fıtriye-i Kübrâ-yı İlâhiye’dir ki, mevcûdâtta zuhûr eden ef'âl‑i İlâhiye’nin tanzim ve nizâmını gösteren âdâtullâhın mecmû‑u kavânîninden ibarettir. Ma'lûmdur ki; kavânîn umûr‑u itibariyedir; vücûd‑u ilmîsi var, haricîsi yok. Gaflet veya dalâlet sâikasıyla Kâtib ve Nakkàş‑ı Ezelî’yi tanımadıklarından kitabı ve kitabeti kâtib ve nakşı nakkàş, kanunu kudret, mistarı masdar, nizâmı nazzâm, san'atı sâni' tevehhüm etmişler.
Nasıl ki, bir vahşî ve insanların ictimâiyatını görmemiş bir adam, muhteşem bir kışlaya girse; bir ordunun nizâmât‑ı maneviye ile muttarid hareketini temâşâ etse; maddî ipler ile bağlı tahayyül eder. Veyâhut o vahşî, muazzam bir câmiye dâhil olsa görse ki: Müslümanların cemâat ve îdlerde muntazam, mübârek vaziyetlerini görse, seyretse maddî râbıtalarla bağlanmalarını tevehhüm eder.
377
Öyle de, vahşîden çok vahşî olan ehl‑i dalâletin, cünûd‑u semâvât ve arza mâlik olan Sultan‑ı Ezel ve Ebed’in muhteşem kışlası olan şu kâinâta ve Ma'bûd‑u Ezelî’nin mescid‑i kebîri olan şu âleme girdikleri vakit, O Sultanın nizâmâtını tabiat nâmıyla yâdetse ve nihâyet hikmetlerle meşhûn Şerîat‑ı Kübrâ’sını, kuvvet ve madde gibi sağır ve kör ve câmid, karmakarışık tezâhürattan ibaret tahayyül etse, elbette ona insan demek değil, belki vahşî hayvan dahi denilmez. Çünkü, o tevehhüm ettiği tabiat için, geçen sözlerde ve sâir risalelerimde yüz yerde, dirilmeyecek bir sûrette o tabiat fikr‑i küfrîsi öldürüldüğü ve Yirmiikinci Söz’de gayet kat'î bir sûrette isbât edildiği gibi; her zerrede, her sebebde, bütün mevcûdâtı halk edecek bir kudret, bir ilim vermek, belki, Vâcibü'l‑Vücûd’un bütün sıfâtını onda kabûl etmek gibi nihâyetsiz muhâl‑ender muhâl bir dalâlet, belki dalâletin dîvâneliğinden gelen mânâsız hezeyanlardır.
Elhâsıl: O sözlerde gayet kat'î bir sûrette isbât edilmiş ki, tabiat‑perest adam bir İlâh‑ı Vâhidi kabûl etmediği için, gayr‑ı mütenâhî ilâhları kabûl etmeye mecburdur. O ilâhlar herbirisi herşeye muktedir olmakla beraber, bütün ilâhlara hem zıd, hem misil olarak şu kâinâtın intizamı içinde birleşsin. Hâlbuki bir sineğin kanadından tut, tâ manzûme‑i şemsiyeye kadar hiçbir yerde bir sinek kanadı kadar şerîke yer yoktur ki, parmak karıştırsın.
﴿لَوْ كَانَ ف۪يهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا فَسُبْحَانَ اللّٰهِ رَبِّ الْعَرْشِ عَمَّا يَصِفُونَ﴾
Fermân‑ı kat'î, şirk ve iştirâkin esâsâtını kat'î bir bürhânla keser.
Üçüncü Mes'ele
Küfür, manevî bir Cehennem’in çekirdeği olduğunu, İkinci Söz’de ve Sekizinci Söz’de ve başka Söz’lerde isbât edildiği gibi, maddî bir Cehennem dahi onun meyvesidir. Cehennem’e duhûlüne sebeb olduğu gibi, Cehennem’in vücûduna dahi sebebdir. Zîra küçük bir hâkim, küçük bir izzet, küçük bir gayret, küçük bir celâli bulunsa, bir edebsiz ona dese: “Beni te'dib etmezsin ve edemezsin!” Herhalde o yerde hapishâne yoksa da onun için bir hapishâne icâd edecek, onu içine atacaktır. Hâlbuki kâfir, Cehennem’i inkâr ile, nihâyetsiz gayret ve izzet ve celâl sâhibi ve gayet büyük bir zâtı tekzîb ve tâciz ediyor, yalancılıkla ve acz ile ittiham ediyor; izzetine şiddetli dokunuyor, celâline serkeşâne ilişiyor. Elbette farz‑ı muhâl olarak Cehennem’in hiçbir sebeb‑i vücûdu bulunmazsa o derece tekzîb ve tâcizi tazammun eden küfür için Cehennem’i halk edecek, o kâfiri içine atacaktır.
378
Dördüncü Mes'ele
Eğer desen: Ne için ehl‑i küfür ve dalâlet, dünyada ehl‑i hidayete gâlib oluyor?
Elcevab: Çünkü küfrün dîvâneliğiyle ve dalâletin sarhoşluğuyla ve gafletin sersemliğiyle, ebedî elmasları satın almak için verilen letâif ve isti'dâdât‑ı insaniye sermâyesini, fânî şişelere, soğuk buzlara veriyor. Elbette ham cam ve câmid cemed, elmas fiatıyla alındığı için en a'lâ cam ve en eclâ cemed alınır.
Bir vakit elmasçı zengin bir adam dîvâne olur; çarşıya gider, beş paralık cam parçasına beş altun verir. O zengin dîvâneye, herkes en iyi camlarını alır ona verir, hattâ çocuklar da güzel buz parçalarını ona veriyor, birer altun alıyorlardı.
Hem bir vakit bir pâdişah sarhoş olur, çocukların içine girer, onları vükelâ ve ümerâ‑yı askeriye zanneder. Şâhâne emir verir, çocukların hoşuna gider, iyi itâat ettiklerinden güzelce bir eğlence yapar.
İşte küfür bir dîvâneliktir, dalâlet bir sarhoşluktur, gaflet bir sersemliktir ki, bâkî metâ' yerine fânî metâ'ı alır. İşte şu sırdandır ki, ehl‑i dalâletin hissiyatları şiddetlidir. İnâdı, hırsı, hasedi gibi herşeyi şedîddir. Bir dakika meraka değmeyen bir şeye, bir sene inâd eder.
Evet küfrün dîvâneliğiyle, dalâletin sekriyle, gafletin şaşkınlığıyla, fıtraten ebedî ve ebed müşterisi olan bir latîfe‑i insaniye sukùt eder; ebedî şeyler yerine fânî şeyler alır, yüksek fiat verir. Fakat mü'minde dahi bir maraz‑ı asabî bulunuyor veya maraz‑ı kalbî var. O dahi ehl‑i dalâlet gibi, ehemmiyetsiz şeylere ziyâde ehemmiyet verir. Lâkin çabuk kusurunu anlar, istiğfar eder, ısrar etmez.
﴿رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَأْنَا﴾
379
Beşinci Mes'ele
Mühim bir sırr‑ı âyet
Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, mecmûu mu'cize olduğu gibi herbir sûresi dahi bir mu'cize, hattâ pek çok âyetlerin herbirisi birer mu'cize veya bir lem'a‑i i'câzı gösterir bir tarzdadır. Meselâ, Sahâbe’den bahseden âhir‑i Sûre-i Feth olan âyeti ki, ﴿مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ﴾’dan başlar, bütün hurûf‑u hecâiyeyi tazammun etmekle beraber, Sahâbe’nin tabakàt‑ı meşhûresinin ki, Ashâb‑ı Bedir, Şühedâ‑i Uhud, Ashâb‑ı Suffa, Ehl‑i Bîat-ı Rıdvân gibi şöhretgîr‑i âlem tabakàtın esmâsının adedine işâret ediyor ve şu âyetten evvelki ﴿هُوَ الَّذ۪ٓي اَرْسَلَ رَسُولَهُ﴾ âyeti, altmışüç harf olduğundan ömr‑ü Nebeviyeye işâret ettiği gibi, bahsettiğimiz âyetle beraber Ashâb‑ı Bedir ve Suffa ve Uhud ve Ehl‑i Beyt-i Nebevî’nin adedini gösterir. İşte âhirdeki âyetin adedi, ikiyüz altmıştır. Ashâb‑ı Bedir, Şühedâ‑i Uhud ile beraber, Bedir ile Uhud şühedâsından bulunan bir tek sayılmak, hem isimleri bir olanlar bir sayılmak şartıyla ikiyüz altmıştır.
380
Aynı âyetteki hurûfât gibi Ashâb‑ı Bedir, Ashâb‑ı Suffa ile söylediğimiz şart ile beraber ikiyüz altmışdört eder. Âyetten dört fazladır ki, Hulefâ‑i Erbaa ve Hamse‑i Âl-i Abâ’dan dördüne işâret vardır. Âyette herbir harfin ne kadar tekerrür ettiği ve Ashâb‑ı Bedir ve Uhud ve Suffa’nın esmâsına ne derece muvâfık aded göstermesine, gelecek hurûfâta dikkat et:
Hemze, lafzî (9) gayr‑ı melfûzu (15) muvâfık geliyor. (ب) (4) (ت) (8) (ث) (3) muvâfık, (ج) (8) muvâfık, (ح) (3) (خ) (10) (د) (6) (ذ) (3) muvâfık, (ر) (16) muvâfık, (ز) (6) muvâfık. Uhud ve Suffa’dan (س)(7) muvâfık, Suffa’dan (ش) (2) muvâfık, Suffa’dan (ص) (2) muvâfık, Bedir’den (ض) (2) muvâfık, Suffa’dan (ط) (1) (ظ) (3); Uhud’da Abâdile‑i Seb'a, Hulefâ‑i Selâse (ع) (10) muvâfık, Suffa’dan (غ) (6) (ف) (14) (ق) (1) muvâfık, Bedir’de (ك) (6) (ل) (34) (م) (24) muvâfık, (ن) (16) muvâfık, (ه) (16) (و) (15) (ى) (12) muvâfık, (لا) (2) (ا) (18) muvâfık…
İşte şu hurûfâtın yarısı Ashâb‑ı Bedir ve Suffa ve Uhud’da muvâfık gelmesiyle gösteriyor ki, gayr‑ı muvâfık olanlar başka tabakàtın adedine muvâfıktır. Meselâ, Ehl‑i Bîat-ı Rıdvân gibi tabakàt‑ı meşhûreye…
Hem cây‑i dikkattir ki: ﴿ثُمَّ اَنْزَلَ عَلَيْكُمْ مِنْ بَعْدِ الْغَمِّ اَمَنَةً نُعَاسًا‥الخ﴾ âyetinde şu âyet gibi bütün hurûf‑u hecâiyeyi tazammun etmiş. Fakat bunun aksine olarak o hurûfâtın tekrârâtı acîb bir tarz‑ı münâsebettedir. Şu âyet ise birbirine bakmıyor. Kardeş kardeşine muvâfık gelmiyor. Demek şu âyetteki hurûfâtın vazifesi, âyetin mânâsını te'yid ederek, bahsettiği sahâbelerin esmâsına bakıyorlar. Evet şu âyet‑i kerîme cümleleriyle gösterdiği aynı hükmü yine kelimeleriyle, hurûfâtıyla aynı mânâya işâret eder. Meselâ, şu âyetin hurûfâtları Ashâb’a baktıkları gibi, kayıdları da Ashâb’ın sıfat‑ı meşhûresine bakar. O sıfatı göstermekle o sıfat sâhiblerine parmak basıyorlar.
381
Meselâ: ﴿…وَالَّذ۪ينَ مَعَهُ﴾ ’daki maiyet‑i hàssa, sohbet‑i mahsûsayı zikretmekle Ebû Bekiri's‑Sıddık’ın medâr‑ı fahri ve şöhreti olan maiyet‑i hàssa ile başına parmak basıyor. ﴿اَشِدَّٓاءُ عَلَى الْكُفَّارِ﴾ şiddet‑i hamiyet-i İslâmiye ile küffara galebe‑i kat'iyyesi ile şöhret‑şiâr olan Hazret‑i Ömer’i âyine gibi gösteriyor.
﴿رُحَمَٓاءُ بَيْنَهُمْ﴾ şefkat‑i rahîmâne ile meşhûr‑u enâm olan Hazret‑i Osman-ı Zinnûreyn’e parmak basıyor.
﴿تَرٰيهُمْ رُكَّعًا سُجَّدًا﴾ kaydıyla rükû ve secdede devam ve kesrette meşhûr olan Hazret‑i Aliyyü'l-Murtazâ’ya işâret ediyor.
﴿يَبْتَغُونَ فَضْلًا مِنَ اللّٰهِ وَرِضْوَانًا﴾ cümlesiyle ehl‑i bîat-ı Rıdvân’a,
﴿س۪يمَاهُمْ ف۪ي وُجُوهِهِمْ مِنْ اَثَرِ السُّجُودِ﴾ Ashâb‑ı Suffa’ya,
﴿ذٰلِكَ مَثَلُهُمْ فِي التَّوْرٰيةِ﴾ fukahâ ve ulemâ‑i Sahâbeye,
﴿وَمَثَلُهُمْ فِي الْاِنْج۪يلِ﴾ Ashâb‑ı Huneyn ve Feth, Uhud ve Bedir’deki Sahâbelerin nâmdâr yiğitlerine işâret ettiği gibi, enbiyâdan sonra benî Âdem içinde en yüksek, en nâmdâr, en mümtâz olan Sahâbelerin medâr‑ı rüchâniyetleri, menşe'‑i imtiyazları ve mâden‑i meziyetleri olan secâyâ‑yı sâmiye ve ahlâk‑ı àliye ve muâmelât‑ı gâliyeye o mezkûr kayıtlar ve sıfatlarla işâret ediyor. O kayıtlarla diyor ki:
382
Sahâbelerin halka karşı vaziyetleri; düşmanlarına şedîddirler ve dostlarına ve mü'minlere rahîmdirler. Cenâb‑ı Hakk’a karşı rükû ve secdede kemâl‑i itâattedirler. Her işlerinde Cenâb‑ı Hakk’ın rızâ ve fazlını kasdederek kemâl‑i ihlâstadırlar. Hem sahâbelerin ilimde ve amelde ve siyasette ve askerlikte gösterdikleri fevkalâde metânet ve terakkî ve sebat ve tefevvuku, mâziden Tevrat ve İncil’i işhâd ederek mu'cizâne ve müstakbelden ibâdet ve cihad vazifesinde hàrikulâde hareketleri ihbar ederek mu'cizâne mâzi ve müstakbelde iki ihbar‑ı gaybiye ile sahâbelerin i'câzkâr ahvâlini haber vermekle, şu âyette bir lem'a‑i i'câzı gösterir. Ve âyetin daha başka çok işâretleri vardır. İzâhı uzun olduğundan ve ihâtamız nâkıs ve elimiz kısa bulunduğundan kısa kestik.
İşte mâdem şu âyet, hem cümleleri hem kelimeleri, hem hurûfâtıyla ayrı ayrı vazifeleri gördükleri hâlde mânâ‑yı maksûdun etrafında toplanıp ona bakıyorlar; acaba bilmediğimiz ve beyân etmediğimiz, şu âyetin daha çok esrâr‑ı acîbeyi câmi' olduğu anlaşılmaz mı?
Altıncı Küçük Bir Mes'ele
Otuzüç aded Sözlerin ve otuzüç aded Mektûbların mecmûuna Risaletü'n‑Nur nâmı verilmesinin sırrı şudur ki:
383
Bütün hayatımda Nur kelimesi her yerde bana rastgelmiştir. Ezcümle: Karyem Nurs’tur. Merhume vâlidemin ismi Nuriye’dir. Nakşî üstadım Seyyid Nur Muhammed’dir. Kàdirî üstadım Nureddin; Kur'ân üstadlarımdan Nuri; talebelerimden benimle en ziyâde alâkadarı Nur isimli bulunanlardır. Kitaplarımı en ziyâde izâh ve tenvir eden Nur misâlidir. Kur'ân‑ı Hakîm’deki en evvel aklıma, kalbime parlayan ve fikrimi meş'ûl eden ﴿اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكٰوةٍ﴾ âyetidir. Hem hakàik‑ı İlâhiye’de müşkülâtımın ekserîsini halleden Esmâ‑i Hüsnâ’dan Nur ism‑i nurânîsidir. Hem Kur'ân’a şiddet‑i şevk ve inhisar‑ı hizmetim için hususî imâmım Zinnûreyn’dir.
اَللّٰهُمَّ يَا نُورَ النُّورِ ❋ وَيَا مُنَوِّرَ النُّورِ ❋ وَيَا مُصَوِّرَ النُّورِ ❋ وَيَا مُقَدِّرَ النُّورِ ❋ وَيَا مُدَبِّرَ النُّورِ ❋ وَيَا خَالِقَ النُّورِ ❋ وَيَا نُورًا قَبْلَ كُلِّ نُورٍ ❋ وَيَا نُورًا بَعْدَ كُلِّ نُورٍ ❋ وَيَا نُورًا فَوْقَ كُلِّ نُورٍ ❋ وَيَا نُورًا لَيْسَ مِثْلَهُ نُورٌ ❋
سُبْحَانَكَ يَا لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اَنْتَ الْاَمَانُ الْاَمَانُ اَجِرْنَا (وَعَل۪ي) مِنَ النَّارِ وَاَدْخِلْنَا (وَاَدْخِلْ عَل۪ي) الْجَنَّةَ مَعَ الْاَبْرَارِ وَنَوِّرْ قُلُوبَنَا وَقَلْبَهُ وَقُبُورَنَا وَقَبْرَهُ بِاَنْوَارِ الْا۪يمَانِ وَالْقُرْاٰنِ يَا رَح۪يمُ يَا غَفَّارُ وَصَلِّ عَلٰى مُحَمَّدٍ الْمُخْتَارِ وَاٰلِهِ الْاَطْهَارِ وَصَحْبِهِ الْاَخْيَارِ اٰم۪ينَ اٰم۪ينَ اٰم۪ينَ
Said Nursî
384
221. Dişlerin kaplanması hakkındaki suale cevaptır
Hulûsi Bey’in suâline cevaptır
Dişlerin kaplanması hakkındaki suâle cevaptır
1932 tarihli suâlinize şimdilik etrafıyla cevab veremiyorum. Fakat bu mes'ele ile münâsebetdâr bir‑iki mes'ele‑i şerîatı icmâlen yazıyorum. Şöyle ki:
Abdest vaktinde ağzı yıkamak farz değil sünnettir. Fakat gusül hengâmında ağzını yıkamak farzdır. Az bir şey de yıkanmadık kalsa olmaz, zarardır. Onun için dişleri kaplama lehinde, ulemâlar fetvâ vermeye cesâret edemiyorlar.
İmâm‑ı A'zam ile İmâm‑ı Muhammed (Radıyallahu Anhümâ) gümüş ve altından dişlerin yapılmasına fetvâları, sâbit kaplama hakkında olmamak gerektir. Hâlbuki bu diş mes'elesi, umumü'l‑belvâ sûretinde o derece intişarı var ki, ref'i kàbil değil. Ümmeti bu belvâ‑yı azîmeden kurtarmak çaresini düşündüm, birden kalbime bu nokta geldi. Haddim ve hakkım değil ki, ehl‑i ictihâdın vazifesine karışayım. Fakat bu umumü'l‑belvâ zarûretine karşı, – fetvâlara tarafdâr olmadığım hâlde – diyorum ki:
Eğer mütedeyyin bir hekim‑i hâzıkın gösterdiği ihtiyaca binâen kaplama sûreti olsa altındaki diş, ağzın zâhirîsinden çıkar, bâtın hükmüne geçer. Gusülde yıkanmaması guslü ibtal etmez. Çünkü üstündeki kaplama yıkanıyor, onun yerine geçiyor. Evet, cerîhaların üstündeki sargıların, zarar için kaldırılmadığından cerîha yerine yıkanması, şer'an o yaranın gasli yerine geçtiği gibi, böyle ihtiyaca binâen sâbit kaplamanın yıkanması dahi dişin yıkanması yerine geçer, guslü ibtal etmez. وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ Mâdem ihtiyaca binâen bu ruhsat oluyor; elbette yalnız süs için, ihtiyaçsız dişleri kaplamak veya doldurmak, bu ruhsattan istifade edemez. Çünkü hattâ zarûret derecesine geldikten sonra böyle umumü'l‑belvâda eğer bilerek sû‑i ihtiyarıyla olsa, o zarûret ibahaya sebebiyet vermez. Eğer bilmeyerek olmuş ise zarûret için elbette cevâz var.
Said Nursî
385
222. Hâfız Ali, Sabri Efendi ve Sarıbıçak Ali’nin İhlâs Risalesi hakkındaki Hissiyâtı
Üç cesedli bir rûhun bir fıkrasıdır. Yani: Hâfız Ali, Sabri, Sarıbıçak Ali
Otuzbirinci Mektûbun Onyedinci Lem'ası’nın Onyedinci Notasının yedi mes'elesinden İkinci Mes'elesi iken Yirminci Lem'a olan İhlâs Risalesi’ni aldım. Kuleönü’nde kardeşim Ali Efendi ile, Yirmibirinci Lem'a nâmıyla projektör‑misâl, geceleri gündüze çeviren, pek mübârek ve çok kıymetdâr ve gayet müessir bir risale ile, Yirmiikinci Lem'a olan Onyedinci Notanın Üçüncü Mes'elesi iken, Lemeât’a karışmakla, sosyalizm ve bolşevizm oyunlarıyla, âlem‑i insaniyetin fıtrat‑ı hayat-ı hakîkiyesini unutturmak, ebedî zulümâtı, müsâvât‑ı esâsiye nâmı ile, kendi şahıslarını istisna ederek, millet‑i İslâmiye’yi esâssızlığa attıkları, gazlı bombaları ile bir nev'i geceyi getirdikleri gibi, güyâ istilâ ettiği manevî toprakta, kuvve‑i inbâtiyeye medâr olacak bir hayat dahi bırakmayarak ihrâk ettikleri bir ânda, şu Lem'a o âlemi tenvir ile, güneşi gösterip, âb‑ı hayatı ile o yanık zemin üzerini yeşerttiğini gösteriyor.
Muhterem Efendimiz!
Bir hafta mukaddem, maddeten küçük ve ma'nen büyük bir nâme‑i merğûbelerinizi, Bekir Bey vâsıtasıyla bir ordu kuvvetinde aldım. Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn’e hesabsız hamd ve şükür olsun ki, bizim gibi âciz, zaîf, fakir, kusurlu kullarını, hiçbir zaman maddî ve manevî takviye‑i rahmetinden baîd tutmuyor. Esen rüzgârlar muvakkaten kapı ve pencerelerden girseler de, o hânenin sâhibi derhâl kapatıyor ve ısıttırdığını gösteriyor. Gerçi çok okuyamıyorsak da, yazıyı aynı vaziyette yazıyor. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
386
Muhterem Efendim!
Şu yazılan risaleleri nasıl buldunuz buyuruyorsunuz. Yâ Hazret‑i Üstad! Ne diyelim? Bizim manevî yara ve hastalıklarımızı teşhîs buyurup, öldürmemek için her nev'i muâleceleri ile memzûc, hem mugaddî, hem müessir tiryâklarını Cenâb‑ı Hakk’ın ihsânı ile gönderiyorsunuz. İhlâs hakkında evvelce ve bilhassa sonra ihsân edilen risaleleri okudukça, vücûdumun ağrıdığını ve her zerresinin titrediğini, müteaddid yaralardan tevellüd eden kurtlar oynamaya başlayınca, en ahmak ve eblehçe hareketlerimi gösterdiler.
Şu Sözler bittecrübe yazılmasıyla, umum kardeşlerimiz îkaz ediliyor ve her ferde kudsiyeti ile, güyâ o ferde hitâb eder gibi bir ulviyetle mâ‑i zemzem içiriyor. İhlâsı tam, vicdânı temiz, rûhu selîm, cismi latîf, nesebi tâhir kardeşlerimiz, bu îkaz ile Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn’e niyâz edip, “Yâ Rab, cümle ihvânımızı yaramaz şeylerden halâs et ve ihlâs‑ı tâmme ihsân et” duâlarında, sâlifü'l‑arz haslet‑i hamse-i àliye ve ehliyeden olmayan ve kesâfetli rûhuyla müteaddid nuru karıştıran ve zâhir hâliyle sebeb‑i risale olup, umumun duâ ve himmetlerini her ân arzulayan, bu uğurda Risale‑i Nura serfürû ve serfedâ edenleri, Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn, Habîb‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Kur'ân‑ı Hakîm ve hizbü'l‑Kur'ân hürmetine mağfiret buyurup; niyet edip taleb ettikleri hizmetinde muvaffak buyursun, âmîn.
387
Şu mübârek risaleler, harâretli bir adamın suyu gördüğünde ufak bir kapta ise, kazanına koymak, büyük göl ve deniz ise, içine girmek istediği gibi, şu zamanın nursuz yakıcı şiddet‑i harâretine karşı, ihlâs denizini göstermekle harâreti kesmek, hem her nev'i cevâhir ve elmas, içinde bulunduğunu beyân etmekle o denize dâvet ediyor; nefsin tâlib olduğu riyâ ve hubb‑u câh gibi her cihette zararlı yılanlar gibi zehirleyen, ibâdet perdesi altında dünyayı tahsil etmek isteyip, kabir kapısında hatâsını bildiği ve teveccüh‑ü nâsa muhabbetten, Fir'avun gibi gark olurken dönmek isteyip‥ kimseye müyesser olmadığını ve daha teferruâtı ile o âlemleri bu lem'alar öyle tenvir ediyorlar ki, eğer murad‑ı İlâhî olsa, bu zamanın şöhret‑perest zındıkları da görselerdi, ellerindeki vücûdlarına zemherir getiren buzları atıp, ihlâs ile îmân edip, Kur'ân’ın elmas cevâhirlerini alırlardı.
Muhterem Efendim!
Kerâmet‑i Aleviye Risalesi çok cihetlerle kerâmet olduğu gibi, Risale‑i Nur şâkirdlerini intibâha ve teşvike, sa'y ve gayrete, cesâret ve şecâate sevk ile, hareket ettikleri yolda yalnız olmadıklarını ve karşılarında düşmanın, yalnız onların düşmanı olmayıp, belki, mâzide duran ve bize pek yakından bakan ervâh‑ı àliyenin de düşmanı olup; o àlî rûhlar önümüzde pişdâr, etrafımızda zırh gibi ve muhâfız ve muâvin olduklarını göstermekle, zaîflere kuvvet, havf edenlere cesâret ve şecâat, kavîlere refîk oluyor ve her zaman bu risaleye herkesin ihtiyacını gösteriyor. Bu zamanın kisve‑i ilmiye ve mümessil‑i din ve rehber‑i millet perdeleri ile ilmi eneye, dini dünyaya ve kendileri meyhâneye düşen ulemâü's‑sû'u haber vermekle, ehl‑i îmân ve irfanı insafa, ittifaka, ittihâda dâvet ediyor.
Cümlemiz, hâk‑i pây-i ekremîlerine yüzler sürerek, mübârek dest‑i dâmen-i kerîmânelerini öperiz efendim.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي İslâm Karyesi’nden Ali
Kuleönü’nden Ali
388
223. Sözler'e başlamadan evvel gördüğün mübarek rüya çok güzeldir, hem hakikatlidir
Husrev’e hitâben yazılan bir mektûbdur
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكَ وَعَلٰى وَالِدَتِكَ وَعَلٰى اَخ۪يكَ وَعَلٰى اِخْوَانِكَ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Mübârek, Sıddık Kardeşim!
Evvelâ: Sözler’e başlamadan iki ay evvel gördüğün mübârek rüya çok güzeldir; hem hakikattir. Evet kardeşim, sen bir bahçe‑i ebedî olan Kur'ân‑ı Hakîm’in Cennet’inden Gül‑ü Muhammedî (A.S.M.) nâmında, hadsiz nurânî hakikatlerin fabrikası hükmünde, tefsir‑i hakàik-ı Kur'âniye etrafında halka tutan ve sizin gibi çarklardan mürekkeb olan bir cemâat‑i mübâreke içinde en hàs ve en yüksek mertebeye kâtib ta'yin edildiğine, o rüya beşâret verdiği gibi biz de beşâret ediyoruz.
Sâniyen: Bu defa bize yazdığın Mu'cizât‑ı Ahmediye (A.S.M) Risalesi çok hàrika düşmüş. Kim ona bakıyor, bir zevk‑i hakîki hisseder. Demek oluyor ki; manevî, hàlis, samîmî hisler, maddî nakışlar sûretinde kendini hissettiriyor. Bu sırra ben muttali' olduğum vakit kardeşim Gâlib dahi aynı hisse iştirâk etti. Evet, bunun altında manevî tebessüm var diye, senin hattını kendi hattına tercihle mukàbele etti. O yazdığın risale vâsıtasıyla pek çok insanlar, îmânlarını kuvvetleştiriyorlar, muhabbet‑i Ahmediye (A.S.M.) kalblerinde ziyâdeleşiyor. İşâret‑i gaybiye hakkında şübheleri kalmıyor. O sevâb da senin defter‑i a'mâline geçiyor. Kur'ân ve Resûl‑i Ekrem (A.S.M.) kelimesinden başka, işâret ettiğin kelimât çok mânidârdır, hem bir temeldir. O iki kelimenin mübârek tevâfukuna bir hüccettir. Hem gösteriyor ki, bütün o tevâfukâtı dahi riâyet etmeyen, o iki kelimenin tevâfukuna kalem karıştıramaz. Zannediyoruz ki, o risalelerin hatt‑ı hakîkisini sen buldun veyâhut yakınlaştın.
389
Sâlisen: Mâbeynimizde münâsebet; manevî, rûhî, hakîki olduğu için zaman ve mekân müdâhale etmez. Dergâh‑ı İlâhî’ye müteveccih olduğumuz vakit günde belki kaç defa Husrev yanımda bir cihette hazır olmakla beraber, senin o şirin yazıların, hususan Ondokuzuncu Mektûb’daki mübârek hattın göründükçe seni hayâlimizce hazır ediyoruz. Ben ve buradaki arkadaşlar dahi seni burada görmek çok arzuluyoruz. Fakat Isparta sana çok muhtaçtır. Hem de şimdi hâl ve mevsim pek müsâid görünmüyor. Onun için kardeşimi bir mikdar yanımda bulundurmak ile sana zahmet vermek istemiyorum. Yoksa sen bize çok lâzımsın. İnşâallâh bir vakit kazâ edeceğiz.
Râbian: Şu mübârek Şehr‑i Ramazan Leyle‑i Kadr’i ihâta ettiği için, kendisi de ömür içinde bir Leyle‑i Kadir’dir ki, muvaffak olanın ömrüne bin ömür katar. Dakikası bir gündür. Saati iki ay, günü birkaç sene hükmünde bir ömr‑ü bâkîdir. Senden ve âhiret hemşirem yani ikinci vâlidem ve kardeşimin muhterem vâlidesinden duânızı istiyorum. Mâdem duâda sizi şerîk ediyorum, siz de benim duâma âmîn hükmünde olarak duâ ediniz.
Kardeşimiz Ali Efendi’ye dahi çok selâm ve duâ ediyorum. İnşâallâh tam Husrev’e lâyık bir kardeş oluyor. Sâir kardeşlere seni tevkîl ediyorum, selâm ve duâ ediyorum. Bu eyyâm‑ı mübârekede bana duâ etsinler.
Gâlib der: “Husrev’le manevî bir irtibat hissediyorum.” Çok selâm ediyor. Ve bilhassa saatçi Lütfi Efendi’ye pek çok selâm ve duâ ederim. Cenâb‑ı Hak ona, o bana yazdığı Pencere Risalesi’nin hurûfu adedince rûhuna rahmet, kalbine nur, aklına hakikat, malına bereket ihsân eylesin. Âmîn, âmîn âmîn.
390
Maksadım, ona o risaleyi yazdırmak, onu hàs talebeler dâiresine idhal etmekti. Yoksa ona o zahmeti vermezdim. Mâşâallâh, Hâtem‑i Mu'cizât-ı Ahmediye’yi (A.S.M.) çok güzel tersîm etmişsiniz. Sözler ile alâkadarlar içinde bu hâteme tam kanâati olanların isimlerini bana yazsınlar, onları ikinci dâirede yazacağız, tâ o nura hissedar olsunlar. Şükre dair nüshanız; Kuleönlü Mustafa bir adama verip o da muhâfaza edememiş. Yağmur bir parça bozduğu için mahcûb olarak sana göndermeyip bana gönderdi. Benim de güzel yazılmış bir nüsham var, sana gönderiyorum. Ona göre yeni bir nüsha, kendinize yazarsınız. Sen bana şükre dair yazdığın mübârek nüshayı, bir ay evvel Atabey tarafına göndermiştim. Kim aldığını bilmiyorum, elime geçmedi. Hem size Yirmisekizinci Mektûbun Yedinci Mes'elesinin Hâtimesini gönderiyorum. O Hâtime, hâtem‑i i'câza gelen tenkidâtı reddediyor ve parlak bir mühr‑ü tasdik olduğunu gösteriyor. O hâtemlerin bir nüshasını sana gönderdik. Orada hâtemi gören ve kabûl eden ve Sözler’le alâkadar olan zâtların münâsib gördüklerini boş kalan gözlere kaydedebilirsin.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Mirzazâde Said Nursî
224. Maşaallah Yirminci Mektub'un kıymetini güzel anlamışsınız ve güzel de yazmışsınız
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz ve Gayretli Âhiret Kardeşim ve Hizmet‑i Kur'ân’da Yoldaşım Hulûsi‑i Sânî ve Sabri‑i Evvel!
Mâşâallâh Yirminci Mektûb’un kıymetini güzel anlamışsınız ve güzel de yazmışsınız.
391
Mektûbunda ilm‑i kelâm dersini benden almak arzu etmişsiniz. Zâten o dersi alıyorsunuz. Yazdığınız umum Sözler, o nurlu ve hakîki ilm‑i kelâmın dersleridir. İmâm‑ı Rabbânî gibi bazı kudsî muhakkìkler demişler ki: Âhirzamanda ilm‑i kelâmı, yani ehl‑i hak mezhebi olan mesâil‑i îmâniye-i kelâmiyeyi, birisi öyle bir sûrette beyân edecek ki; umum ehl‑i keşf ve tarîkatın fevkınde, o nurların neşrine sebebiyet verecektir. Hattâ İmâm‑ı Rabbânî kendisini o şahıs gibi görmüştür.
Senin şu âciz ve fakir ve hiç‑ender hiç olan kardeşin, bin derece haddimin fevkınde olarak kendimi o gelecek adam olduğumu iddia edemem, hiçbir cihette liyâkatim yoktur. Fakat o ileride gelecek acîb şahsın bir hizmetkârı ve ona yer hazır edecek bir dümdârı ve o büyük kumandanın pişdâr bir neferi olduğumu zannediyorum. Ve ondandır ki, sen de yazılan şeylerden o acîb kokusunu aldın.
Hem mektûbunda ﴿اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ﴾ ’ye ait olan esrârı suâl ediyorsun. Evet o âyetin büyük bir denizinden çok Söz’lerde katarâtı, reşehâtı vardır. Bâhusus Yirminci Mektûb’da, Otuzüçüncü Mektûb’da, Otuzikinci Sözde, Yirmiikinci Söz’de onun bazı çeşmeleri var. Elbette o âyette çok tabakàt var. Her tâife bir tabakadan hissesini almıştır. Rûhum istiyordu ki, o âyetin bazı envârını yazayım, fakat şimdiye kadar müteferrik sûrette yazıldığından öyle kalmış, şimdilik onunla iktifâ edilmiş.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Kardeşiniz Said
392
225. Size âlem‑i nurdan bahisler açma arzusu vardı. Maalesef bir hâdise zulmet âleminden bahsetmeye beni mecbur ediyor
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Azîz, Sıddık Kardeşlerim ve Hizmet‑i Kur'âniye’de Fedâkâr Arkadaşlarım Sabri, Hâfız Ali, Husrev, Re'fet, Bekir, Lütfi, Rüşdü Efendiler!
Kardeşlerim, bu Ramazan‑ı Şerîfte size âlem‑i nurdan bahisler açmak arzuları var idi. Maalesef bir hâdise, zulmet âleminden bahsetmeye beni mecbur ediyor. Bu yeni hâdise için etraftaki dostlar lisân‑ı kàl ve hâl ile meraklı, endişeli bir tarzda benden istizah istiyorlar. Onları ve sizleri meraktan kurtarmak için o hâdiseyi iki kısım olarak bir parça beyân edeceğim.
Birinci kısım: Bu bize nisbeten musîbetli ve elîm hâdiseyi, Cenâb‑ı Hak inâyet ve rahmetiyle başka sûrete çeviriyor. Evet Cennet ucuz olmadığı gibi Cehennem de lüzumsuz değil. Bu hâdisenin bize karşıki vechi rahmet görünüyor. Ehl‑i dünyaya karşı vechi, Cehennem’in lüzumunu gösteriyor. Fi'l‑hakîka bu Ramazan‑ı Şerîfte hâdisenin sûreti çok çirkindi. Fakat Gavs‑ı A'zam’ın dediği gibi inâyet gözünün altında ve hıfzında olduğumuzdan çok cihetlerle hakkımızda lemeât‑ı rahmet göründü.
İkincisi: Bu Ramazan‑ı Şerîfte acz u za'fı ve fakr u ihtiyacı tam hissedip Cenâb‑ı Hakk’a ilticâ etmek, bir sûrette intibâh ve heyecan ve şuûr ve şiddet verdi. Ramazan‑ı Şerîfte şimdi okuduğum münâcâtların okunmasına bu hâdise mühim bir kuvvet oldu. Zâten musîbetler, Dergâh‑ı İlâhî’ye sevk etmek için birer kader kamçısıdır. Her okuduğum bir kelime ve duâ da ve münâcât da şuûrlu ve şiddetli oluyor, resmî ve rûhsuz olmuyor. Sahâbelerdeki ibâdetlerin sırr‑ı tefevvuku bu noktadandır. Tesbih ve zikri bütün mânâsıyla şuûrlu bir sûrette söyledikleridir. (Hâşiye) Bu mektûbun mütebâkisi bir maksada binâen buradan kaldırılmıştır.
Said Nursî
393
226. Nurun muhlis bir kahramanı elbette dünyanın fânî vaziyetleri karşısında telâş etmez, mağlûp olmaz inşaallah
Hulûsi Bey’e hitâbdır
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Azîz, Sıddık, Muhlis Kardeşim!
Evvelâ: Biraderzâdem Halîl Naci’nin dünyevî musîbeti beni de cidden mahzûn eyledi. Cenâb‑ı Hak onu da kurtarsın, size de sabır ve tahammül ihsân eylesin, âmîn. Nurun eskiden beri hiç sarsılmayan muhlis bir kahramanı, elbette dünyanın geçici, kıymetsiz, fânî vaziyetleri karşısında telâş etmez, mağlûb olmaz inşâallâh.
Sâniyen: Silsile‑i ilmiyede bana en son ve en mübârek dersi veren ve haddimden çok ziyâde şefkatini gösteren Hazret‑i Şeyh Muhammed el-Küfrevî Kuddise Sırruhu’nun hulefâsından Alvarlı Hoca Muhammed Efendi’ye ve ihvânlarına çok selâm ve arz‑ı hürmet ederim. Ve o havâlide Nurlarla alâkadar senin dostlarına çok selâm ve Nur hizmetinde muvaffakıyetlerine duâ ederiz.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Hasta kardeşiniz Said Nursî
394
227. İnayet‑i Rabbaniye devam ediyor: Maişet cihetinde kanaat ve iktisad beni ihtiyaçtan kurtarıyor
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Azîz Kardeşim!
Beni merak etmeyiniz, inâyet‑i Rabbâniye devam ediyor. Maîşet cihetinde kanâat ve iktisad beni ihtiyaçtan kurtarıyor. Sakın bir şey gönderme. Sen altı‑yedi nefse bakıyorsun, benim yarım nefsim var. Sen beni değil, ben seni düşünmeliyim. Sabri’nin mektûbu ona yetişmemiş. Sen ve Hulûsi, benim herbir amel‑i uhrevimde hissedarsınız. Mâh‑i Ramazanda kazanç bire bindir. Siz de bana duânızla yardım ediniz.
Said