Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
330

197. O Nurları yazdıkça gayet şirin ve ruhanî bir sevinç hissediyorum

Babacan Mehmed Ali’nin fıkrasıdır
Ey Benim Rûh u Canım Üstadım Hazretleri!
Size karşı hakkıyla talebelik vazifesini îfâ edemiyorum ve Risale‑i Nura tam hizmet edemiyorum. Çünkü Risale‑i Nurla tezâhür eden kuvvet ve kudret, zekâvet, esrâr ve envârı düşündükçe, tefekkür ettikçe kendimden geçip, bî‑hûş kalıyorum. Öyle yüksek yerlere çıkamıyorum. İnşâallâh Cenâb‑ı Hakk’ın izni ile, kullarına bahşetmiş olduğu en kıymetdâr cevâhirden bin kat ziyâde kıymetli bulunan Kur'ân‑ı Hakîm’in sırlarını izhâr eden risalelerden gücüm yettiği kadar istifadeye çalışacağım. Gündüz derd‑i maîşetle vakit bulamadığımdan, gecenin bir kısmını o Nurlarla ışıklandıracağım.
O Nurları yazdıkça kalemim ve kalbim gayet şirin ve rûhâni bir sevinç hissediyorum. Cenâb‑ı Hakk’a nasıl hamd ve şükredeceğimi bilemiyorum. Bazen o Risale‑i Nurun envârına karşı ihtiyarım elimden gidiyor. Gafletli geçmiş zamanımı düşündükçe mahzûn ve mükedder bulunuyorum. Bu Nurları bulduktan sonra istikbâlimi gördükçe kahkaha ile gülüyorum, ferâh oluyorum ve müferrah oluyorum. Onbeş senedir böyle bir hizmeti arzu ediyordum. Dünyanın çok safahât‑ı hayatını ve zevkiyatını gördüm. Bu ebede karşı arzuyu tatmin ve işbâ' etmiyordular.
331
İşte tam o arzuyu tatmin ve te'min edecek gıdâyı Risale‑i Nurda buldum, elhamdülillâh. Şimdiye kadar nefsim dünyanın zâhirî zevklerine kapılmış ve beni diğer bir âlemin zindânlarına kadar sevk etmeyi kurmuş ve bir derece muvaffak olmuştu ve bana binmişti. Şimdi ﴿وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ olan Cenâb‑ı Mevlâ ve Tekaddes Hazretlerine hadsiz hamd ve şükrediyorum ki, Said isminde bir zâtın vâsıtasıyla esrâr‑ı Kur'âniyeyi benim imdâdıma yetiştirdi. Nefs‑i emmârenin o beliyesinden kurtuldum. Onbeş senedir hakikate giden yolu aramak için, çok kapılar çaldım. Çoklarında dünyaya ait zînetleri gördüğümden geri çekildim, fakat Lillâhi'l‑Hamd tam bir kapı buldum. Cenâb‑ı Hak beni o kapıya tam hizmetkâr yapıp sebat versin. Bu zulmetli asırda hakàik‑ı îmâniyenin envârını neşreden Risale‑i Nur, ne derece parlak olduğu ve herkese menfaatli bulunduğu inkâr edilmez. İnkâr edilse bilmemezlikten ve anlamamazlıktandır. Anlayana sivrisinek sâz gelir, anlamayana davul zurna az gelir. Cenâb‑ı Hak gözlerimizin perdelerini kaldırsın, hakàikı hakkıyla bize göstersin. Âmîn.
Babacan Mehmed Ali
332

198. Risale‑i şerifeler hakikat fışkıran, nurlar saçan bir feyizdir

Binbaşı Âsım Bey’in fıkrasıdır
Muhterem Üstadım Efendim!
Her defa olduğu gibi bu kerre de nâmüstehak olduğum hâlde hakk‑ı fakirânemde lütûf ve ibzâl buyurulan iltifatât‑ı bînihâye bu fakiri mestediyor. Ne yapacağımı şaşırıyorum. Ancak Cenâb‑ı Lemyezel Hazretlerinin lütf u kerem ü ihsânına hamd ü şükr ü senâ ederek risale‑i şerîfelere sarılıyorum. Ve lezzet alıp siz Üstadımı karşımda ve yanımda bulup mütehayyir ve mütefekkir olarak bahr‑i sürûra dalıp gidiyorum. Ve bu hâlin devam ve tezyîdini eltâf ve inâyet‑i Sübhâniyeden niyâz ediyorum. Nasıl etmeyeyim, Hazret! Fakire bunca iltifattan başka hele bu defaki lütûfnâmelerinin başına bir çok tavsiften sonra Hizmet‑i Kur'âniye’de kuvvetli arkadaşım ve tarîk‑ı hakta ve ebed yolunda enîs yoldaşım.” kelimât‑ı latîfesi, bu cihan‑kıymet kelâmlarınız, benim gibi fakir, hakîr, muhtaç bu kardeşinize karşı ibzâl ve himmet buyurulması, sizin büyüklüğünüze ve daha doğrusu Gavs‑ı A'zam Şeyh Geylânî (Kuddise Sırruhu'l‑àlî) Hazretlerinin teveccüh, duâ, himâye ve muhâfazası olduğuna nasıl îmân etmeyeyim?
Nasıl ki, bu defa Gavs‑ı A'zam’ın ihbarât‑ı gaybiyesi risale‑i şerîfesini gördüm, okudum, yazdım. Gavs‑ı A'zam, a'zam‑ı aktâb olduğunu bilir ve kalben tasdik ederiz ve ziyâde muhabbet etmekte iken bu defa bu kanâat, bu muhabbet tasdikimi kat ender kat ziyâdeleştirdi ve takviye etti ve Hazret‑i Şeyhe îmân ve muhabbetimi habl‑i metîn ile bağladı. Nasıl bağlanmayayım? Bu kerâmet ve ihbar‑ı gaybiyesi ki, hakikat fışkıran ve rûha hayat bahşeden Sözler’i söyleyen, haber veren öyle bir sâhib‑i menba'-ı kerâmât ve hakikat olan Hazret‑i Gavs-ı A'zam, Üstadımın üstadıdır.
İşte bu keyfiyet, Üstadıma olan incizab, merbûtiyet ve teslîmimi bir kat daha tarsin etti ve yıkılmaz ve tahrib edilmez bir kale hükmünü aldırdı. Mâdem bu fakir, bu muhkem kaledeyim, hariçten ve hiç kimseden pervâm yok. Ve haricin taarruz ve kıyâmına da mukâbil taarruz ve hücumlar his ve kuvvetini elde ettim. Lütûf ve inâyet‑i Bârî ile, Gavs‑ı A'zam’ın teveccüh ve duâsıyla siz Üstadıma kavuştum.
﴿هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
Bârî‑i Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinden dilerim ve niyâz eylerim ki, âhir ömrüme kadar bu yolda hatve‑endâz olayım ve buyurulduğu gibi Sıddık, fedâkâr, hakîki âhiret kardeşiniz ve Hizmet‑i Kur'âniye’de kuvvetli arkadaşınız ve tarîk‑ı hakta ve ebed yolunda enîs yoldaşınız olmağa bihakkın kesb‑i istihkak ve liyâkat edeyim.
333
وَمِنَ اللّٰهِ التَّوْف۪يقُ
Üstad‑ı ekremim! Size, yani Risale‑i Nura hüsn‑ü hat ve daha doğrusu ta'zîm, tekrîm, hürmet, samîmiyet, muhabbet ve teslîmiyetimin binde birini takdim edemiyorum. Âciz kalemim ve lisânım, hissiyat ve rûhumun tercümânı olamıyor.
Rûhumun siz Üstadıma karşı incizab ve meclûbiyeti, yüzde beş şahsınıza karşı ise de, doksan beşi neşr‑i envâr-ı hakikat ve dellâllığında bulunduğunuz Kur'ân‑ı Hakîm şerefine ta'zîm ve tekrîmdir. Öyle kanâat ve îmânım var ki, sizin nur ve hakikat fışkıran Sözler’iniz, Kur'ân‑ı Hakîm’den muktebes tefsiridir. Takdir, tahsin, medih ve sitâyiş etmeyen ve muhabbet ve merbûtiyet beslemeyen, insan değildir ve daha doğrusu merdud‑u İlâhî ve Peygamberî olanlardır. Cenâb‑ı Hàlık-ı Lemyezel Hazretleri bu gibileri de tarîk‑ı hakkı nasîbedâr eylesin, âmîn, bihürmeti Seyyidi'l‑Mürselîn.
Sevgili Üstadım! Hemşirenizin hastalığının had devresi geçmiş. Evvelce arz etmiştim. Yüzde yirmisi mevcûddur. Henüz yataktan kalkmadı. Kuvvet ve iktidarı yok. Namaz kılabiliyorsa da vücûdu titremekte ve arasıra ârızaya ma'rûz kalmaktadır. Lehü'l‑hamdü ve'l-minne, çok şükür Cenâb‑ı Hakk’ın lütûf ve keremine ve bugününe. Mâzinin sıkıntı ve elemi geçti. Hâl‑i hâzırına şükür ve istikbâle tevekkül ile meşguldür ve siz Üstadıma duâlar ediyor ve diyor ki: Şu nur ve hakikat‑i Kur'âniye, risale‑i şerîfeleri imdâdıma yetişti.” Hele Otuzbirinci Mektûbun İkinci Lem'ası’ndaki sabır ve tahammül ve şükür bahsine o kadar bağlanmıştır ki, mezkûr risale‑i şerîfeyi evvel ve âhir ve bilhassa hastalığı sırasında müteaddiden fakire okutmuş ve Cenâb‑ı Hakk’a hamd ü senâ etmiş ve diğer Üçüncü Lem'a’yı ve sâir risale‑i şerîfleri okutup dinlemekte ve göz yaşları dökmektedir. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
334
Bunlar ve diğer risale‑i şerîfeler hakikat fışkıran, nurlar saçan bir feyizdir. Şu kadar diyebilirim ki, ehl‑i dalâlet ve bid'aların en ileri gidenleri ve mülhidlerin en şeni'lerini bile îmâna getireceğine kanâatim var. Yeter ki, rûhuna nüfûz edebilsin.
Çok şükür, sevgili Üstadımızın sâyesinde ve teveccüh ve duâsıyla bu Nurlardan mütenevvir ve mütena'im oluyoruz. Hele Gavs‑ı A'zam Şeyh Geylânî hazretlerinin kerâmât ve ihbarât‑ı gaybiyesini hemşireniz o kadar lezzet ve muhabbetle dinliyor ki, üç sene evvelisi hastalığa tutulduğu vakit, o hâlinde ve kısmen aklı başında olmadığı zamanlar bahçede ağaçların dallarını tutup, Abdülkadir‑i Geylânî! Veysel Karanî, medet!” diye bağırıp sallanıyordu. Bu defa kerâmât ve ihbarât‑ı gaybiyesini mufassal sûrette görmeye ve dinlemeye muvaffak oldu. Bu risale‑i şerîfe, fakire de ziyâdesiyle te'sir etti, sürûr ve gözyaşlarını akıttı ve akıtmakta. Sa'y ü gayret etti. Muhabbet ve şevkimi artırdı. Şükrümü nasıl îfâ edeceğimi bilemiyorum. Hàlık‑ı Lemyezel Hazretlerine karşı vazife‑i ubûdiyetim noksan, iki cihan serveri Seyyidü'l‑Mürselîn Fahr-i Âlem (Sallallâhu Teâlâ Aleyhi Ve Sellem) Efendimize karşı ümmetlik vazifesinde kusur ve noksanım ziyâde ve Hizmet‑i Kur'âniyeye karşı bihakkın sa'y ü gayret ve çalışmakta kusur ve noksanım çok olmakla beraber, fakiri siz Üstadımla beraber bulundurup, Hàdim‑i Kur'ân kardeşlerle birleştirip, Hizmet‑i Kur'âniye’den velev ki, bir bahr‑i ummândan bir katre olsun fakire hisse verilse kendimi mes'ûd ve bahtiyar addederim. Hamd ü senâ ve şükrüme hadd ü pâyân göremem. Bütün okuduğum arkadaş ve kardeşlerin hepsi, hep takdir ve tahsin ve tasdik ediyorlar ve kanâat‑ı kâmilede bulunuyorlar. Hizmet‑i Kur'ân’a şevk ve gayretleri tezâyüd ediyor ve bu kafilede ve bu dâiredekilere gıbta ediyorlar. Cenâb‑ı Hàlık, Ümmet‑i Muhammed’in kalblerine ilhâm versin, rûhlarını nurlandırsın, saâdet‑i dâreyn ihsân buyursun.
Kardeşiniz, fakir ve muhtaç Âsım
335

199. Mesleğinize ve neşrettiğiniz Risale‑i Nur’a karşı hissiyatımı dilimle beyan edemiyorum

Vezirzâde Mustafa’nın fıkrasıdır
Üstadım!
Beş vakit namazdan sonra, hakk‑ı fâzılânelerinize duâcıyım ve duânızı ricâ ediyorum. Mesleğinize ve neşrettiğiniz Risale‑i Nura karşı hissiyatımı, dilimle beyân edemiyorum. Ben ümmîyim, sâir kardeşlerim gibi ifâde‑i merâm edemem. Fakat felillâhilhamd, kalb ve rûhum Risale‑i Nurun te'sirâtıyla intibâha gelmişler.
Kalbimin intibâhını rüyalarımla anlıyorum. Zâten bu gaflet ve zulmet zamanının yakaza âlemini, ağır bir uyku âlemi ve uyku âlemini ise, bir derece yakaza âlemi görüyorum. Onun için siz Üstadıma karşı rüyalarımla size arzediyorum.
336
İşte, bir rüyamın hülâsası şudur ki: Bir câmide sizinle beraber bulunuyoruz. Avlusunda bazı talebe arkadaşlarımla temizlik yapıyoruz. Bir otomobil zuhûr etti. Mescidin yakınında duruyor. İçinde Resûl‑i Ekrem (A.S.M.) bulunuyor. Sonra bir dere açıldı, fâsıla verdi. Tâbirini siz Üstadıma havâle ediyorum. Yalnız ben bundan hissediyorum ki: Resûl‑i Ekrem’in (A.S.M.) Sünnet‑i Seniye’sini ihyâya çalışan ve neşreden Risale‑i Nur, Resûl‑i Ekrem’in (A.S.M.) takdir ve tahsinine mazhar olmuş ki, imdâd‑ı rûhâni ile câmimiz olan bu vilâyete manevî teşrîf etti. Fakat ehl‑i dalâlet desîseleriyle, Sünnet‑i Seniye hizmetkârlarını müşevveş ediyorlar. Üstadlarıyla görüşmemek için mâniler teşkil ediyorlar.
İkinci rüyamın hülâsası şudur ki: Bir mezaristanın nihâyetlerinde kesretli harmancıların buğday savurduğunu ve ileride iki kapılı muhkem bir kale gibi yapılmış bir saray içinde Hazret‑i Gavs-ı Geylânî oturmuş, gayet kalabalık insanlar varmış, gördüm. Ziyaret ettim. Tâbirini siz Üstadıma havâle edip fakat bundan hissediyorum ki; mezaristan geçmiş zamandır. O harmanlardaki kesretli buğdayları savuran, bu zamandaki Risale‑i Nurun nâşirleri ve talebeleridir ki, rûhların manevî rızkını yetiştiriyorlar. Hakikat dânelerini evhâm ve hayâlât samanlarından tasfiye ediyorlar. Bu talebelerin Üstadının en mühim bir Üstadı olan Hazret‑i Gavs-ı Geylânî, muhkem kale gibi bir sarayda oturduğunu ve onlara üstadlık ettiğini ve o etrafındaki kalabalık da ve kendi fazla meşguliyeti, kerâmet‑i Gavsiye’siyle izhâr ettiği gibi, Risale‑i Nur talebelerine karşı himmet ve duâsıyla fazla meşgul olduğunu fehmediyorum.
Ümmî talebeniz Mustafa
337

200. Risalelerde umumiyetle bir kitle‑i i’caz ve şems-i sermedînin sönmez bir ziya-i hakikati görünüyor

Hâfız Ali’nin fıkrasıdır
Muhterem Üstadım!
Birinci, İkinci Sözler çok ellerde dolaştıkları için, okunmaz bir hâlde idiler. Kezâ, istinsah ettim. Kalbime geldi ki: Acaba şu İslâm ve Îmân hücceti olan Söz’lerde bir sırr‑ı tevâfuk var ?” diye baktım, gördüm: اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي dedim. Anladım ki, risalelerde umumiyetle bir kitle‑i i'câz ve Şems‑i Sermedî’nin sönmez bir ziyâ‑yı hakikati görünüyor. Nasıl ki, Kur'ân‑ı Hakîm, bütün dünyaya, ins ve cinne bin küsûr seneden beri nidâ edip, düşmanlarını iskât ve dostlarını müferrah edip, hükmü, kıyâmete kadar bâkîdir; öyle de, Kur'ân‑ı Hakîm’in hakîki müfessiri olan Risale‑i Nur ve eczâları, bu zulümâtlı perdelerin altından kendilerini gösterip, neşr‑i envâr ettikleri gibi, inşâallâh bir zaman olacak, zulümât perdelerini yırtarak, bütün dünyaya hitâb edip, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın mu'cize‑i bâhiresini isbât edecektir. Cenâb‑ı Hak, ilâ yevmi'l‑kıyâm neşr‑i envâra hizmet eden hàdimlerinin teksirini ihsân buyursun.
Hâfız Ali
338

201. Şu zamanın pek şiddetli zulümatını yırtacak, zındıkanın pek fevkinde bir nur‑u lâyezalî, Cenab-ı Hakkın rahmetinden ümit edilirdi

Hâfız Ali’nin fıkrasıdır
Üstad‑ı Àlîşânım Efendim Hazretleri!
Onbir nükteyi hâvî Mirkâtü's‑Sünne’yi istinsaha muvaffak oldum. Bu ziyâdâr lem'a şu zamanda şirk ile îmânın ve kötü ile iyinin temyiz ve tefriki için öyle bir cevher‑mihek ki, memdûhu gibi gözler hakikatini görmekte ve akıl hakikatine ermekte hayran ve âcizdirler. Zâten şu zamanın pek şiddetli zulümâtını yırtacak, zıddının pek fevkınde bir nur‑u lâyezâlî, Cenâb‑ı Hakk’ın rahmetinden ümîd edilirdi. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي O nur, bilfiil Risale‑i Nurda nebeân ettiği, her aklı başında olanlarca görülüyor. Değil böyle en büyük bir hakikati izâh ve tefsir eden bir risale, hattâ bir ferdi îkaz için yazılan bir mektûbun bile, her meşrebe bakar bir gözü, herkese yarar bir sözü bulunuyor.
Ey azîz Üstad! Bizler nasıl şükretmeyelim, nasıl minnetdâr olmayalım ki, Cenâb‑ı Hak, şiddetli muhtaç olduğumuz dünyanın o koca güneşi gibi, Kur'ân güneşinin hakîki bir müfessirine bizleri kavuşturdu. Nasıl salât ü selâm olmasın ki; ol Hazret‑i sipeh-sâlâr-ı Enbiyâ olan Şah‑ı Levlâk’e ki, bizlerin görmez gözlerimizi nuruyla şu'ledâr edip, tarîk‑ı müstakîme sevk eyledi. Nasıl duâgû olmayalım ol Hazret‑i Dellâl-ı Kur'ân’a ki, isyanımıza bakıp, bizleri halka‑i irşadından hariç ve hâl‑i aslîmizde bırakmadı ve inşâallâh iki cihanda da bırakmayacaktır.
339
Sevgili Üstad, her iki parçayı istinsah ederken, kalbime geldi ki, asıllarını taklid etmeyeyim. Zîra, üzerlerinde zâhir olan ezhâr‑ı tevâfuku, cilve‑i bedâyi' başka tarzda kendini nasıl gösterecek dedim. Ve takdim‑i âcizânem olan iki nüshadaki san'at‑ı bedîa, akıl ve isti'dâd‑ı beşerden pek uzak bir tarzda, güyâ tezgâhında ölçülerek, biçilerek, her harfi bir vezn‑i kasdî ile zuhûr ettiğini gösteriyor. Ve şu zamanın akıldan uzak eblehlerine ma'nen diyorlar ki; bizim hâlen üzerimizde tecellî eden cilve‑i cemâli, aklınızla ölçemezsiniz. Yalnız gözleriniz varsa görebilirsiniz.
Evet, baharda zeminin yüzünde san'at‑ı Rabbâniye ile her tarafta sündüs‑misâl çiçeklerin açılmaları; cüz'î şuûru olan kimse, bir kàdir‑i mutlak olan Zât‑ı Zülcelâl’den başkasına veremez. Öyle de, risaleler umumiyetle Kur'ân ömrünün asırlar, senelerinden ondördüncü asır nevrûz‑u sultanî misillû bir baharı taşıyorlar. Arı kadar aklı olan, bu baharda bu çiçeklerden istifade etmezse ne denir? Ve koca baharı görmeyen ehl‑i basîrete ne denir? Ve görüp de kendini kışta zemherire atana ne denir?‥ Heyhât Kendine zîşuûr ve ehl‑i fikir ve ehl‑i basîret süsü verenlere!‥
Var ol, ey sevgili Üstad! Sen bu Kur'ânî elmaslar ile, o koca baharın mübeşşirisin. Cenâb‑ı Hak, maksûd ve muradınıza nâil buyursun, âmîn.” duâsıyla dest ü dâmen‑i muallâlarını öperim Efendim Hazretleri.
Fakir talebeniz Ali
340

202. Esasen emel ve gayelerimiz birdir

Sâlifü'z‑zikr eserler hakkında bir arîzacık da bu fakir ve âciz talebeniz takdim‑i huzur-u fâzılâneleri niyetinde isem de, esâsen emel ve gayelerimiz bir olduğu için, Hâfız Ali Efendi kardeşimin şu mektûbunun meâlini tekrar ile iktifâ eylediğimi arz ve hâk‑i pây-i ekremîlerini öperim Efendim.
Pür‑kusur talebeniz Hulûsi‑i Sânî

203. Sözler ve Mektubat namındaki Nurlu eserlerle ehl‑i imanı irşada çalışıyor

Hulûsi Bey’in fıkrasıdır
Azîz ve Muhterem Üstadım!
Nurların intişarında berk gibi bir sür'at lâzım gelirken, cüz'î bir betâetten her zaman esefle bahsettiğim, ma'lûm‑u àlîleridir. Yakın vakitte bazı müştâklar daha, söz dâiresine iltihak ettiler. Kalbime gelen bir ihtarla keyfiyet‑i intişarı düşündüm ve şu hakikatleri hissettim. Hattâ kàni' oldum:
Mübârek Sözler ve Mektûblar tamamen olmasa bile bu muhîtte de hem de yazılmadan hayli intişar etmişler. Civar diğer vilâyet kazalarında, bu âsârı görmek ve işitmek isteyenler çok varmış. Fesübhânallâh, bu kadar cüz'î ve nâkıs hizmetten, bu derece fâide elde edilmesi de gösteriyor ki, bu Sözler ve Mektûblar hakikaten Nur isminin tecellîleridir ki, sühûletle intişar ediyorlar. Bu hâl karşısında hayretle tefekkürde iken ﴿بِسْمِ اللّٰهِ ismini alan Birinci Söz hâtırıma getirildi ve şöyle düşünmeye başladım. Dünyaya arkasını çeviren Üstad, Hazret‑i Gavs’ın teşvikiyle belki delâletiyle Kur'ânın gayr‑ı mekşuf bir hazinesinden ﴿بِسْمِ اللّٰهِ ile giriyor, Kur'ânî tarlaya ﴿بِسْمِ اللّٰهِ diyerek Sözler tohumunu ekiyor. Furkànî bahçeye ﴿بِسْمِ اللّٰهِ diyerek Nurlu Mektûblar çekirdeğini dikiyor. Emr‑i İlâhî’ye imtisalen ekilen tohum ve dikilen çekirdeklerin inkişaf ve intişarları şüphesiz hàrika‑âsâ olur.
341
Birinci Söz’deki temsîlde seyahat eden mütevâzi zât, tamamen Üstadımızdır. Nebât, ağaç ve otların ipek gibi yumuşak kök, damarları nasıl ﴿بِسْمِ اللّٰهِ te'siriyle, yer altında sert taşı, toprağı delip geçiyorsa aynen onun gibi ﴿بِسْمِ اللّٰهِ ile mevki‑i intişara vaz' olunan Sözler de, hàrika bir tarzda arza yayılıyor ve en münevver ve mükemmel meyve olan beşerin mü'minlerinin kalblerine nüfûz ediyorlar. Bu bid'atların kesreti ve muharriblerin bolluğu devrinde ﴿بِسْمِ اللّٰهِ ile gars olunan nur fidanının yaprakları olan diğer Sözler ve Mektûblar’la, bu kudsî fidanın dal ve budakları olan Hizbü'l‑Kur'ân ve bu hizbin esâsı ve seyyidi olan muhterem Üstad da bir hıfz‑ı gaybîye mazhar bulunuyorlar.
Şems‑i Risaletten gelen Kur'ânî Nurların evvelen Üstada ve buradan da biz bîçârelere, bizlerden de diğer müştâklara ilâ âhir intikal etmekte olduğunu tasavvur ettim, Elhamdülillâh dedim. Mühim bir rüyamda arz ettiğim vechile, Sözler’inizin mü'minlere intişarına küçük cemâatiniz inâyet‑i İlâhî ile âhize, vâsıta olmuşlar. ﴿كَمْ مِنْ فِئَةٍ قَل۪يلَةٍ غَلَبَتْ فِئَةً كَث۪يرَةً بِاِذْنِ اللّٰهِ sırrına mazhariyetle manevî galebeyi te'min, merkezdeki mürşidlerine müteveccih ve murâkıb küçük bir halka‑i tevhidi teşkil edenler gibi, bu küçük cemâatinizin herbiri arkasında, bir nisbet‑i mütezâyide-i muntazama ile artan, mahrût şeklinde zümre‑i muvahhidîni görür gibi oldum, اَللّٰهُ اَكْبَرُ dedim. Bu kudsî tasavvuru kardeşlerimize aşağıdaki levha ile daha ziyâde izâha çalışacağım. Bu nurlu tefekkür, bana büyük bir ümîd bahşetti. Muallim Cudî’nin kasidesindeki şu mısraı da der‑hàtır ettirdi:
342
Cem'etti kabâil u şuûbu
Bir kıbleye bağladı kulûbu
Mevlâya muhabbeti müsellem
Sallallâhu Aleyhi Ve Sellem.
İşte, ittibâ'‑ı sünnete (Hâşiye) pek büyük ehemmiyet veren muhterem Üstadımız da, bu asırda اَلْعُلَمَاءُ وَرَثَةُ الْاَنْبِيَاءِ sırrınca, içlerine saçılan nifâk tohumu yüzünden, her gün biraz daha tevhidi bırakanları, bir kıbleye bağlamak için, Sözler ve Mektûbat nâmındaki nurlu eserlerle ehl‑i îmânı irşada çalışıyor. Küffara, hattâ cin ve şeytanlara dahi, mebde'‑i nüzûlündeki gibi, nusûs‑u Kur'âniyeyi ilân ediyor. Mahfî i'câzı izhâr ediyor.
Vahdetü'l‑vücûda dair olan risaleyi mühim zâtlara okuduktan sonra, bir sevk‑i manevî ile ihtiyarsız bir yere daha gittim. Orada Vahdetü'l‑vücûd meşreb sâhibi âlim bir zâtı hazır buldum (). Vahdetü'l‑vücûd hakkındaki mektûbu okudum. Daha doğrusu ihtiyarsız olarak okudum. Müstemi' olan o mühim âlim, bidâyette cüz'î i'tirâz parmağını uzatmak istedi. Sonuna kadar dinlemesini ihtar ettim. Tamamen okuduktan sonra, o zât hayretinden Sözler’in büyüklüğünü ve Bu zamanda böyle büyük kelâmı, acaba kim yazabilir?” diye merakı ve suâli üzerine, Kur'ânın feyzine mazhar olan Üstadımızı haber verince, o zât tamamıyla arz‑ı teslîmiyet eyledi.
343
İşte, ihtiyarım olmayarak bu acîb tesâdüf ve teslîmiyette, kader‑i İlâhî’nin bu cilvesi, da'vâmıza sâdık bir bürhân ve tesâdüf oyuncağı olmadığımıza büyük bir delildir. ﴿اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
Hulûsi

204. Üstadım beka‑i ruh ve haşir hakkında Cenab-ı Hak tarafından bize o hakaika giden yolu göstermiş

Bu gelecek iki fıkra ikinci Sabri olan Hâfız Ali Efendi’nindir
Bu defa istinsahına muvaffak olduğum Yirmidokuzuncu Söz’ü istinsahım esnâsında İkinci Esâs’ın Medârlar nâmıyla, biner mumluk elektrik lambaları hizâsına geldiğimde, şöyle bir fikir kalbime geldi; kalemi bırakarak düşündüm ve düşündüğümü aynen yazıyorum:
Üstadım, bekà‑yı rûh ve haşir hakkında, Cenâb‑ı Hak tarafından bize o hakàika giden yolu göstermiş. Gösterilen hakikatin yolunda hevesât‑ı nefsâniyeye hoş gelmeyen şeyler vardı ki, bize uzun ve karanlık.
İşte şimdi serâser nur olan Sözler ve o nur fabrikasının elektrik lambaları ve kuvve‑i câzibeleri; o yolu pek parlak gösterdiği gibi, pek yakından cezbedip hemen yakın ve yakından daha yakın olduğunu göstermekle beraber, havf yerine emniyet, zakkum yerine asel bahşediyorlar. Ve fevkalgâye hikmetlerini beyânda aczimi itirafla, lisânımın döndüğü kadar derim:
344
يَا رَبّ۪ي بِحَقِّ اِسْمِكَ الْعَظ۪يمِ وَبِحَقِّ قُرْاٰنِ الْحَك۪يمِ وَبِحَقِّ حَب۪يبِكَ الْاَكْرَمِ
Deryâ‑yı Nurun başkumandanı olan Üstadımı râzı olduğun amel üzerine sâbit ve râzı olacağı amelini teshîl ve müyesser kıl, âmîn!‥
Ali

205. “Sözlerin hakikatini Firavunlar ve Nemrutlar anlasalardı iman ederlerdi” dedim ve size çok dua ettim

Serâser nur olan umum Sözler’in hakikatini beyândaki àlî, gâlî, el yetişmez makam‑ı mânâ-yı mefhûmunu, değil şimdi zamanın zındıkları, eski inâdcı ve bunlara müşâbeheti olan Fir'avunlar, Nemrudlar anlasalardı îmân ederlerdi, dedim ve size çok duâ ettim.
Ali

206. Yirmi Beşinci Söz İ’caz‑ı Kur’ân’ı çok parlak bir tarzda ispat eder

Hulûsi Bey’in fıkrası
Yirmibeşinci Söz, i'câz‑ı Kur'ân’ı çok parlak bir tarzda isbât eden, ehl‑i Kur'ân’a mesned, melce' ve mahzen‑i esrâr; ve gürûh‑u isyan ve tuğyan ve küfrana bütün levâzımat‑ı harbiyeyi câmi', mühlik bir silâhhâne; yıkılmaz, aşılmaz, geçilmez bir sûr; burç ve bârûsu muhkem, mahùf ve müdhiş bir kal'a‑i polat ve bedendir.
345
Hakikat böyle olmakla beraber Kur'ânî sûra dayanan, Kur'ânî kaleye ilticâ eden çok acîb ve hàrika Kur'ânî esrârın tedkikine koyulan, Kur'ân’ı kendilerine delil‑i şefî', imâm, refîk, muhâfız bilen hàdimü'l‑Kur'ân nâmına esrâr‑ı Kur'ân’a inâyet‑i Hak’la muttali', hakàik‑ı Kur'ân’a lütf‑u Hak’la âşinâ, rumûzât‑ı Kur'ân’a avn‑i Hak’la vâkıf, müdakkik, muarrif, mübeşşir Üstadımdan şunu öğrenmek istiyor ve bunu kalben cidden çok arzu ediyorum
Hulûsi

207. Haber almışım ki, Arabî olarak eski huruf ile Matbaa‑i Evkafta tab edilmek izni varmış

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz Kardeşim Mustafa Efendi!
Bazı emârelerle ve bazı zevâtın hüsn‑ü şehâdetiyle bana kanâat gelmiştir ki, zâtınız dahi Müezzinzâde Bekir Efendi gibi bana ciddi bir talebe ve samîmî bir âhiret kardeşi olabilirsiniz. Hem senin merhum pederin Hacı Said Efendi, silsile‑i duâmda çoktan beri dâhildir.
346
Bu defaki gayet kıymetdâr hediyen olan zemzem suyu ve Medine‑i Münevvere hurmasına mukâbil, gayet kıymetdâr ve ehl‑i îmân mâbeyninde nihâyet derecede mu'teber ve ehl‑i dalâlet başında sâika gibi te'sir gösteren Otuzbirinci Söz olan mi'râc ve şakk‑ı kamer’e dair risaleyi ve vahdâniyet ve mârifetullâh ve muhabbetullâha dair ve ehl‑i tahkîk meyânında emsâlsiz ve pek meşhûr ve nurânî üç mevkıflı olan Otuzikinci Söz”ü takdim ediyorum. Eğer zâtınız, hattı güzel bir zâtı bulup size kendinize istinsah etsen çok iyi olur. Fakat tashihine dikkat edilsin. Bir‑iki defa, kardeşim Seyyid Şefîk’in muâvenetiyle mukàbele edilsin. Sonra Bekir Efendi alsın. Kendine ve kayınpederine yazdırsın. Eğer zâtınız öyle iyi bir kâtib bulamadınız ise, aslı sana kalmak ve birkaç defa Bekir Efendi ile beraber okumak şartıyla Bekir Efendi’ye veya Mehmed Efendi veya Hâfız Hidayet Efendi gibi kıymetini takdir eden ve münâsib gördüğün zâtlara ver, kendilerine yazdırsınlar.
Haber almışım ki, Arabî olarak eski hurûf ile Matbaa‑i Evkàf’ta tab' edilmek izni varmış. Eğer Cenâb‑ı Hakk’ın rahmetiyle, Türkçe olarak eski hurûfa müsâade‑i resmî olduğu dakikada ve Bekir Efendi, şu iki risaleyi Seyyid Şefîk’in taht‑ı nezâretinde tashihine gayet dikkat etmek şartıyla çabuk tab' ediniz. Tab' masrafını da kesenizden sarf etmeye mecbur değilsiniz. Çünkü, Haşir Söz’üne seksen banknotu sarfettik, üçyüz banknotu kazandık. Demek bunlar satılmayacak mallar değildir. Müslüman rûhları bunlara gıdâ gibi muhtaçtırlar. Yalnız iki yüze yakın aboneler bulunsa birisi tab' edilse hem fiatını çıkarabilir, hem başka risalelerin de tab'ına medâr olabilir. Halklardan sadaka kabûl etmediğim gibi, kitaplarıma da sadakalarla tab'ını kabûl etmem. Yalnız gayretinizi ve himmetinizi Onuncu Söz gibi, yalnız yanlışsız ve güzelce tab'ına ve matbaadaki tashihâtına sarfediniz. Ve birinci olarak tab' ettirdiğiniz risalenin masârif‑i tab'iyesi ne kadar ise bana bildiriniz. Ben borç eder, para gönderirim.
Eğer tab'ına muvaffak oldunuz ise, zâtınız pederiniz gibi çok sevdiğiniz Medine‑i Münevvere ve Mekke‑i Mükerreme ahâlisine bir mikdar nüsha gönderseniz çok iyi olur. Belki eski hediyelerinizden daha hayırlı hediye hükmüne geçecektir, inşâallâh.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Said Nursî
347

208. Siz sabah ve akşam duamda dâhilsiniz; siz dahi beni duanızda dâhil ediniz

Hulûsi Bey’e hitâbdır
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz kardeşim!
Sizler, sabah ve akşam duâmda dâhilsiniz. Siz dahi beni duânızda dâhil ediniz. Şu âlemde mü'minin mü'mine karşı en büyük yardımı duâ iledir. Eğer bir adam, dostundan emin ise ki, gurura girmez onu şükre sevketmek için tahdîs‑i ni'met nev'inden ona ait bir kısım ihsânat‑ı Rabbâniye’yi bahsetse beis yoktur zannederim.
İşte seni gurursuz bildiğim için bu sırrı sana açıyorum. Şöyle ki:
Ben Sözler’i yazarken ihtiyarsız olarak ekser temsîlâtı, şuûnât‑ı askeriye nev'inden zuhûr ediyordu. Ben hayret ediyordum. Neden böyle yazıyorum, sebebini bulamıyorum. Sonra hâtırıma geldi ki, belki istikbâlde şu Sözler’i hakkıyla anlayacak, kabûl edip hırz‑ı can edecek en mühim talebeleri askeriyeden yetişecek. Onun için böyle yazmaya mecbur oluyorum, düşünüp o kahraman askerleri bekliyordum.
İşte mağrûr olma, şükret; sen o askerlerden bahtiyar birisisin ki, evvel yetiştin. Yirmidört aded Sözler’i meşâğil‑i dünyeviye içinde yazmaklığın, benim bu hüsn‑ü zannımı te'yid etti. Fakat bâkî kalan Sözler çok mühimdirler. Hususan İ'câz‑ı Kur'ân ve Kader Sözleri İnşâallâh ötekileri sana yazdıran, bunları dahi yazdıracak. Şimdiye kadar yazdığın Sözler’i bir vakit gönder, güzelce tashih edip göndereceğim.
348
Merhum Muallim Cudî’nin kasidesi mübârektir. Cenâb‑ı Hak o zâtı şefâat‑ı Kur'ân’a mazhar etsin. Görmemiştim, görmesinden memnun oldum; Allah senden râzı olsun. Yazdığın salavât‑ı şerîfe ise, onun hususunda bir şeye rastgelmedim. Fakat ondaki letâfet ve nurâniyet gösteriyor ki, onun hakkında zikredilen sevâba ve fazilete lâyıktır.
İşittim ki, Onuncu Söz’den sen kendi nüshanı pederinize göndermişsiniz. Ben ona mukâbil bir nüshayı kardeşime hediye ediyorum. O nüshada, fehmi teshîl edecek çok yerlerinde çizgi çekilmiş. Onu Şeyh Mustafa, Hakkı Efendi, Hüseyin Efendi’ye veriniz ve daha sâir bildiğinize gösteriniz, onlar nüshalarını onun gibi yapsınlar.
Kardeşim, şu gurbet, esâret, yalnızlık vahşetinde Şeyh Mustafa, Hakkı Efendi, sen ve Hüseyin Efendi gibi nurlu dostlarla ünsiyet edip tesellî buluyorum. Cenâb‑ı Hak beni de sizi de tarîk‑ı Haktan şaşırtmasın. Âmîn.
Şeyh Mustafa, Hakkı, Hüseyin ve Edhem Efendilere selâm ile duâ ederim.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Âhiret Kardeşiniz Said Nursî

209. Ümit ediyorum ki, Cenab‑ı Hak kabul etse, tevfik verse, yazılanlar dalâlet bulutlarını dağıtmaya kâfidirler

Hulûsi Bey’e hitâbdır
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ زَمَانِكَ الْمَصْرُوفِ لِكِتَابَةِ اَجْزَاءِ رِسَالَةِ النُّورِ
349
Gayyûr, ciddi, hàlis ve muhlis âhiret kardeşim!
Evvelen: Size Otuzikinci Söz’ün İkinci Mevkıfını gönderdim. (Hâşiye) Dikkat ile okuyunuz ve güzelce yazınız. Hatâlar varsa da tashih ediniz. Acele ve hazîn bir kalb ile yazıldığı için, içinde müşevveşiyet bulunacaktır.
Sâniyen: Muvakkat bir fütûr, bir tenbellik sizde ârız olduğunu yazıyorsunuz. Baharda, kanın galeyânından gelen ve gecelerin kısalmasındaki uykusuzluğundan neş'et eden ve müstemi'lerin kalbleri işlere teveccüh etmelerinden tevellüd eden rehàvet ve fütûrdan başka, meyânımızdaki münâsebet‑i rûhiyenin râbıtasıyla, musîbetin eseri olarak bendeki sarsıntının size in'ikâsı ve sirâyet etmesi mümkündür.
Merhum Abdurrahman’ın vefâtı zamanında bilmediğim hâlde, o münâsebet‑i rûhiye cihetiyle fazla bir sarsıntıyı Ramazan‑ı Şerîfte hissettim. Şimdi anladım ki, şuûrî ve ihtiyarî olmayan çok in'ikâsât vardır.
Fakat kardeşim, sen şimdi iki vazifeyi görmekle mükellefsin: Biri, kardeşim Hulûsi Bey’in vazifesi; bir de, evlâd‑ı maneviyem ve biraderzâdem ve bir dehâ‑i nurânî sâhibi olmak pek muhtemel olan Abdurrahman’ın vazifesi de size ilâve edildi. O benim hakîki bir vârisim idi. Yazdıklarımı ve malımı kendi malı telâkki ederdi, öyle de sâhib oluyordu. Sen de bundan sonra yazı ve sözleri, senin hocanın yazısı diye tutma; kendi malın ve senin sözlerindir bil, öyle sâhib ol. Hakkı Efendi’ye söyle ki, o da kardeşim Abdülmecîd yerinde kendini anlasın ve onun vazifesiyle mükellef olduğunu bilsin.
350
Sâlisen: Otuzüçüncü Söz’den başka Söz yazılmak ihtiyacı kalmadı. Hem şer'an çok mübârek bu otuzüç adetten bazı esbâba binâen vazgeçmeyeceğim. Hem de hakàik‑ı esâsiye-i Kur'âniye ve îmâniyenin elzem ve lâzım olan kısımları hemen ekseriyet‑i mutlaka itibariyle yazılmıştır. Ümîd ediyorum ki, Cenâb‑ı Hak kabûl etse tevfik verse, yazılanlar dalâlet bulutlarını dağıtmaya kâfîdirler. Her derdin devâsı içinde var demeyeceğim, fakat mühlik dertlerin ağleb devâsı, yazılanlarda vardır. Siz onların mütâlaasını, kıymetdâr bir ibâdet olan tefekkür nev'inde telâkki ediniz. Ve onlardaki ilmi, envâr‑ı îmândan ve mârifetullâhtan tasavvur ediniz ki, usanç vermesin. Hem sizde ve müstemiînde iştiyak olduğu zaman okuyunuz. Bâkî selâm ve duâ.
Kardeşiniz Said
Otuzüçüncünün Birinci Makamına dair sen fikrini yazdın. Beğendiğini gösteriyorsun. Hakkı Efendi ile Müftü Efendi ve sâir ihvânların da nasıl bulduklarını anla, bana yaz. Umum kardeşlerime selâm ve duâ ediyorum, onların duâsını istiyorum.
Hulûsi Bey kardeşim, senin selefine mektûbunu oku, ona acı ve ona duâ et.

210. Kader‑i İlâhînin beni bu yerlere göndermesi, sizleri şu vazife-i kudsiyede uyandırmak içinmiş

Hulûsi Bey’e hitâben yazılmış bir mektûbdur
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حِسَابِ اَبْجَدِ اَعْدَادِ حُرُوفِ مَا قَرَأْتَهُ مِنْ اَجْزَاءِ رِسَالَةِ النُّورِ
Sevgili Kardeşim!
Seni teşvik için değil, çünkü teşvike muhtaç değilsin; hem medâr‑ı fahr olmak için değil, çünkü fahr ise ucb ve riyâya medârdır; belki sana medâr‑ı şükür olmak için diyorum ki:
351
Sen ve Hakkı Efendi benim için yüz ciddi talebe hükmüne geçtiniz. Hattâ diyebilirim ki: Kader‑i İlâhî beni bu yerlere göndermesi, sizleri şu vazife‑i kudsiyede uyandırmak içinmiş. Şimdi şu zamanda îmân‑ı tahkîkînin dersini vermek pek büyük bir fazilettir ve kudsî bir vazifedir. Îmân‑ı tahkîkîyi taşıyan bir mü'min, çok mü'minlere bir nokta‑i istinâd olur ki; şuûrsuz olarak avâm‑ı mü'minîn, o îmân‑ı tahkîkî sâhibinin kuvvet‑i îmânına istinâd ederek kuvve‑i maneviyeleri kırılmaz, dalâletlere karşı dayanırlar.
İşte şöyle bir derste bulunduğunuz için Cenâb‑ı Hakk’a yüz binler şükür etmelisiniz. Ben de Cenâb‑ı Hakk’a yüz binler şükür ediyorum ki, o kuvvetli omuzlarınız yüküm altına girdiği için zaîf omuzum ağırlıktan kurtulup rûhum rahat etti. İstirahat bulan rûhum size takdirkârâne ve minnetdârâne bakıyor. Ve mes'ûliyetten kurtulan kalbim de muvaffakıyetinize duâ ediyor. Ve icra‑yı vazife için çok düşünmekten kurtulan aklım da sizi tebrik ediyor. Ben şu vazife‑i kudsiyede bilmeyerek istihdam olunurdum. Siz bilerek hizmet ediyorsunuz, bahtiyarsınız. İnşâallâh niyet‑i hàlisanız benim müşevveş niyetimi dahi tashih edecektir. Şimdi başka birkaç noktayı size beyân ediyorum:
Evvelâ: Yazdığım bazı şeylere dair fikrinizi soruyordum. Maksadım, Gördüğüm hakikat, acaba hakikat mıdır?” diye sormuyorum. Belki, Hakikate açılan yol, acaba umuma yol olabilir mi?” diye soruyorum. Çünkü, umumun telâkkisini sizin kadar bilmiyorum.
Sâniyen: Misâfir Müftü’ye ve Şeyh Mustafa’ya size gönderilen mektûbun birer sûretini verdiğin için iyi ettiniz. Hattâ bana da bir sûret gönderiniz. Hem biraderzâdem olan o müftünün oğluna deyiniz ki, benim tarafımdan âhiret kardeşim ve Kur'ân hizmetinde arkadaşım ve meşreben celâlli olan pederine yazsın. Selâm, duâmla beraber ondan istiyorum ki, beraber götürdüğü envâr‑ı Kur'âniyenin sühûlet‑i intişarları için irşad ve nasihatinde ﴿فَقُولَا لَهُ قَوْلًا لَيِّنًا âyetindeki lütf‑u irşadı kendine rehber etsin.
……………‥
352
Râbian: Sorduğun suâllere dair yanımda kitab bulunmadığı için Hanefî ulemâsının kavillerini ve ehâdîsin rivâyetlerini şimdilik bilmiyorum. Fakat bence böyle efdaliyet mes'elesinde kabûl‑ü âmmeyi ihsâs eden âdet‑i cemâat medâr‑ı tercihtir. Âdet‑i İslâmiye nasıl gelmiş, o daha efdaldir.
Birinci Suâliniz: Eğer Kur'ân okunurken, namazın, tesbihâtın tetimmesi ise kıbleye karşı duranlar vaziyetlerini bozmamak evlâdır. Yalnız müezzinin önündeki adam arkasını çevirsin yâhut çekilsin. Eğer Kur'ân müstakil olarak okunursa, okuyana karşı teveccüh etmek evlâdır. Hem cihât‑ı sitte ile mukayyed olmayan rûh kulağıyla dinleyen adam, kıbleye karşı teveccüh etse ve cismânî kulağıyla dinleyen adam, okuyana karşı teveccüh etse evlâdır.
İkinci Suâliniz: Cemâatin iştiyakına ve okuyanın niyetine göre efdaliyet tahavvül eder. (Hâşiye)
Üçüncü Suâliniz: Üç İhlâs bir Fâtiha, muhtasar bir hatim hükmünde olduğundan ona vakit tahdid edilmez. Her vakitte gayet müstahsendir.
353
Dördüncü Suâliniz:
اَللّٰهُمَّ اَنْتَ السَّلَامُ وَمِنْكَ السَّلَامُ تَبَارَكْتَ يَا ذَا الْجَلَالِ وَالْاِكْرَامِ kelâmını değil yalnız müezzin, herbir musallî herbir namazın selâmından sonra söylemesi Şâfiîce sünnettir. Hanefîce dahi müezzin için her namazda sünnet olması gerektir.
Umum ihvânlara selâm ve bayramlarınızı tebrik ediyorum.
Âhiret kardeşiniz Said Nursî

211. Şu hastalığın sırrı, insanlardan istiğnaya dair sana yazdığım mektubun kerametidir

Hulûsi Bey’e yazılan bir mektûbdur
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَعَلَيْكُمُ السَّلَامُ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ ضَرْبِ ذَرَّاتِ وُجُودِكُمْ ف۪ي عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ عُمْرِكُمْ
Azîz Kardeşim, Hamiyetli Arkadaşım, Gayretli Talebem, Sevgili Biraderzâdem!
Senin güzel mektûbun bana şifâlı oldu. Ben ziyâde rahatsız iken onu okudum, bana bir sürûr verdi, o sürûr dahi o hastalığa bir hìffet verdi. Şu hastalığın sırrı, insanlardan istiğnâya dair sana yazdığım mektûbun kerâmetidir. Çünkü o mektûbu bir gün iki‑üç zâta, onların hediyelerinin adem‑i kabûlüne medâr olmak için okudum. Aynı günde o zâtın hânesine gittim. Az bir yemek getirdi, arkadaşlarımın hatırları için bir parça yedim. Hiç hâtırıma gelmedi ki, o günde o hakikatli mektûbu o yemek sâhibine okudum, şimdi muhâlefet ediyorum. Yemekten sonra hâtırıma geldi. Fakat hediye kabûl edemiyorum, belki yemek yenilir tahmin ettim. Fakat ﴿يَقُولُونَ مَا لَا يَفْعَلُونَaltına girdiğimden öyle bir şiddetli tokat yedim ki, bu dört senede böyle hastalık görmemiştim. Fakat Cenâb‑ı Hakk’a şükrettim ki, bir‑iki senedir bazı emâreler ve hâdiseler ile zannettiğim bir hakikat, bu tokat ile gayet kat'iyyetle göründü.
354
Şeyh Mustafa’ya benim tarafımdan geçmiş olsun de ve şu hikâyeyi ona söyle:
Eskide iki ciddi âhiret kardeşleri var imiş. Biri hasta düşer, ötekisi ziyaretine gitti. Duâ eder, hasta iyi olmaz. Öyle ise sen kalk, ben yatacağım demiş. Hasta kalkmış, onun yerine hasta olarak yatmış. Her ne ise Demek Şeyh Mustafa ile kardeşliğimiz ciddileşmiş ki, ben hastalığına duâ ettim, kabûl olmadı. Fakat birkaç gün devamı mukadder olan hastalığının bir parçası bana verildi. İnşâallâh ona bir parça hìffet gelmiştir.
Sözler hakkında hüsn‑ü şehâdetiniz bana büyük bir tesellî verdi. Vazifemin bitmediğine dair bürhânlarınız gayet kuvvetlidirler, lâkin ben gayet kuvvetsizim. Fakat Cenâb‑ı Hakk’a tevekkül edip o bürhânlara serfürû ediyorum.
Cemâate Sözler’i okumak zamanında sendeki hissiyat‑ı àliye ve fazla inkişaf ve fedâkârâne hamiyet‑i diniye galeyânının sırrı şudur ki:
Velâyet‑i kübrâ olan veraset‑i Nübüvvetteki makam‑ı tebliğin envârı altına girdiğin içindir. O vakit sen, dellâl‑ı Kur'ân Said’in vekili, belki ma'nen aynı hükmüne geçtiğin içindir.
Gurbet mektûbuyla kamer ve zemin ve seyyârâta dair mektûbuma cevab verilmemesinin sebebi şu olmak gerektir ki; gurbet mektûbu, bütün dünyayı unutmak hissi ile yazılmıştır. Sen dünyayı unutmak değil, belki vazife itibariyle en sathî maddiyâtla zihnin meşbû' olduğu bir zamanda herhalde o gurbetteki zevki bulamadın. Ve o mektûbun tam derecesini, muvakkaten perde çekilmiş olan parlak zekâvetin kavrayamadı ki, cevab yazamadı.
355
Öteki mektûb, çok yüksek ve çok geniş hakàika işâret ettiği ve hadsiz âlem‑i ulviyenin ve nihâyetsiz âlem‑i maneviyenin bir nev'i haritasına işâret ettiği için sâfî, meşgalesiz, arzî ve arzlılardan sıyrılıp yukarıya çıkan bir akıl lâzım idi. Hâlbuki benim gayretli kardeşim, o vakit zeminin haritasını alacak bir vazife ile meşgul olduğundandır ki, o ulvî ve pek keskin zekâvetin, o mektûba karşı sükûtu iltizam etmeye mecbur olmuş.
Said Nursî

212. Kitapların parçaları ve hediyelerin nevileri birbirine tevafuk ediyor. Öyle ise her bir nevi, bir nevi kitaba işareti var, münasebeti var

بِاسْمِهِ مَنْ تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهِنَّ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ اَيَّامِ الْفِرَاقِ
Azîz, Sıddık, Vefâdâr, Hakikatli, Fedâkâr Kardeşlerim Nuh Bey, Molla Abdülmecîd, Molla Hamîd!
Çok mübârek hediyenizi açtık gördük ki, Van hediyesi değil, belki Medine‑i Münevvere ve Ravza‑i Şerîfe’nin mübârek kerâmetli hediyesidir. Hem fiatı, üstünde yazıldığı gibi yirmibeş lira değil, yirmibeş bin liradan fazla ma'nen kıymetlidir. O mübârek hediyeyi Medine‑i Münevvere nâmına bu havâlideki Kur'ân‑ı Hakîm’in hizmetinde hàlis hizmetkârlarına ve benim arkadaşlarıma tevzî' etmek için ale'r‑re'si ve'l-ayn kabûl ettik. Fakat bu manevî hediyenin ehemmiyetli bir sırrı bulunduğu bana ihtar edildi. Yani Cenâb‑ı Hakk’a yüzbin şükür ediyorum ki, Kur'ân’a ve Zât‑ı Risalet’e hizmetimizin bir alâmet‑i makbûliyeti nev'inden olarak bir iltifat‑ı Nebevîyi hissettim. O sırrı size açmak münâsib görüldü. Şöyle ki:
356
Şimdi bu mektûbu yazan kâtib ile kardeşi Mes'ûd beraber iken bir gün, üç aydan beri bahsi geçmediği Ahmed Ağa’nın bahsi geçti. Beraberimde kâtib Tevfik ile Mes'ûd’a dedim: Bütün kitapları Diyarbekir’deki Ahmed Ağa’ya göndereceğiz. , ya Şam‑ı Şerîf tarafına, ya Van’daki sıddıklara ulaştırsın. Bu sözümüz ve meşveretten dört saat sonra aynen o Ahmed Ağa habersiz çıktı geldi.
Aynı günde siyah bir mürekkebimiz vardı. Keşke güzel bir kırmızı mürekkebimiz olsaydı dedik. Biraz o mürekkebden taş üzerine döktük, siyah ve mor idi. Sonra yazmaya başladık. Tam istediğimiz tarzda kırmızı oldu. Bu hâle yedi‑sekiz kişi pek çok hayret ettik. Bu işi de bir fâl‑i hayır addettik. Fesübhânallâh dedik, bunda bir sır var. Sonra birdenbire hâtırıma geldi; Şam‑ı Şerîf’te eniştem Molla Said var; bir kısım kitapları Ahmed Ağa’ya verip göndereceğim, dedikten sonra tam bir sıddık olan Nuh Bey hâtırıma geldi. Evvel başka memleket niyetiyle sonra İstanbul’daki kardeşlerin istemesiyle siyah tâli'imiz, sûretini değiştirip parlayacaktır diye mânâ verdik. Sonra Mısır’a niyet edip yazdırdığım kitapları en lâyık Van’ı ve en sâdıkı Nuh’u gördüm. Ona göndereceğim diye Ahmed Ağa gittikten sonra onun arkasından Burdur’a kadar gönderdim.
Sonra bu işte öyle bir muvaffakıyet ve teshîlât göründü ki, şübhe bırakmadı ki, burada bir sır var. Nazar‑ı dikkati celbetti. Dikkat ettik ki, evvelki mektûbda size yazdığımız gibi İstanbul’da oturan bir adam üç defa buraya misâfireten gelerek onun eliyle Nuh Bey’in üç defa mektûb telgrafı elime geçiyor. Ve en sevdiğim Hulûsi Bey ve Molla Abdülmecîd ve Molla Hamîd ve Hoca Abdülmecîd Efendilerin selâmları ve isimlerini bir mektûbda, yine o Mehmed Efendi geçen sene bana o getirdi. Dedim: Bu bir işâret‑i inâyettir, bu tesâdüfî değil.
Sonra Nuh’un hediyesi, yirmibeş liralık kıymetinde bir teneke bizim nâmımıza geldiğini işittik. Arkadaşlarla beraber hesab ettik ki, biz burada hangi tarihte kitab hediyelerini Nuh için hazırlıyorduk, aynı tarihte Nuh habersiz olarak kırk gün mesâfede bize o nisbette ve mânâ cihetiyle onun gibi mübârek hediyeyi hazırlıyordu. Bu tevâfuk kat'iyyen tesâdüf değil. Hattâ bir kısım dostlar dediler ki, bu Nuh Bey’in kerâmetidir. Acaba Nuh Bey’in kerâmeti var ki, biliyormuş gibi mukâbilini gönderiyor, dediler. Dedim ki, İhlâsın ve sadâkatin dahi velâyet gibi kerâmeti var. Belki, bazen daha fevkındedir.
357
Hediyenin vürûdundan sonra bir ay kadar kaza merkezinde bıraktık, almadık. Sonra Nuh’un mektûbunu aldıktan sonra getirterek açtık, hayrette kaldık. Tasavvurumuzun bütün bütün fevkınde çıktı. Bu teberrüke karşı istiğnâ değil, belki bir iltifat‑ı Ravza-i Mutahhara olduğundan ona karşı dilencilikle iftihar ediyorum. كُلُّ شَيْءٍ مِنَ الْحَب۪يبِ حَب۪يبٌ sırrınca Habîb’in diyarından gelen herşey mahbûbdur. Ve onun içinde bir, bilhassa Ravza‑i Mutahhara’nın levha‑i müzeyyene ve münevveresi var idi. Bir kısım San'at‑ı İlâhiye’nin bir nev'i küçük müzehânesi şekline getirdiğim hücremin duvarına o levha‑i mübârekeyi dahi ta'lik ettim ve karşısında oturdum; derince, müştâkàne temâşâya başladım. Birden o levhada bana ihtar eder gibi kalbime geldi: Bizler senin risalelerinin mânidâr işâretleriyiz.” Fesübhânallâh dedim, bu hediye içinde sırlar var.
Tedkike başladım. Baktım ki, gönderdiğim risaleler kaç parçadır, herbir parçaya mukâbil bir nev'i hediye var. Yirmibir parça, hem risalelerden hem teberrükten saydım. Bu çeşit teberrükü şimdiye kadar işitmemiştim. Hiç bir hacı böyle bir zamanda, böyle merak edip her nev'den bir kısım alsın. Hem benim hesabıma Medine‑i Münevvere’nin mübârek eşyasını bana ayırıp göndersin. Bu demek Nuh‑muh işi değil. Ravza‑i Mutahhara sâhibinin bu teberrük içinde bir iltifatı vardır.
358
Mâdem kitapların parçaları ve hediyelerin nevi'leri birbirine tevâfuk ediyor; öyle ise herbir nev', bir nev' kitaba işâreti var, münâsebeti var. Şu gözümün önündeki levha ise, Mu'cizât‑ı Ahmediye nâmında aslı beş parçadan ibaret Ondokuzuncu Mektûb’a muvâfakat münâsebeti var. Çünkü şu levha, o Ravza‑i Mutahhara’nın ve Hücre‑i Saâdet’in sûretini gösterdiği gibi, Mu'cizât‑ı Ahmediye Risalesi dahi Asr‑ı Saâdet’in manevî sûretini almıştır. Şu beş minâre o beş parçaya işâret ediyor. Şu kubbe Mi'râc Risalesine bakıyor. Öyle ise sâir nevi'lerin dahi risalelerin nevi'lerine işâret eder diye dikkat ettim ki; yedi nev' hurma gönderilmiş. Bir parçası büyükçe, otuz üç tane kadar. Fesübhânallâh dedim, yedi nev'i göndermekte ne mânâ var? Birden kalbime geldi ki; îmân‑ı Billâh’a dair yedi nev' ile aynı hakikat yazılmış, Van’a gönderilmiş. Dikkat ettim, evet mevzû vahdâniyet‑i İlâhiye olduğu hâlde; Yirminci Mektûb ile sûreti küçük, mânâsı pek büyük zeyliyle ve Yirmiikinci Söz herbiri birer risale Birinci Makam, İkinci Makamı ve Otuzikinci Söz Üçüncü Mevkıfı ile evvelki iki mevkıf herbiri birer risale hükmünde ve Otuzüçüncü Mektûb Otuzüç Pencere ile yedi risaledir. O da aynen yedi nev' envâr‑ı mârifetullâhtan bir şems‑i hakikatin ziyâsındaki elvân‑ı seb'a gibi bir mâhiyet gösterdiğinden, Medine‑i Münevvere’nin hediyesi içinde hakikat‑i hurmadan yedi nev' Nuh Bey’in eline verilip buraya kadar gönderilmesi, o yedi Nur’a tevâfukla bir makbûliyet işâreti veriyor dedik, Allah’a şükrettik.
Hem o nev'den birisi otuzüç tane olması, o risalelerin birisi Otuzüç Pencere olması ve hediye içindeki tesbih üç defa otuzüç olması, Otuzüçüncü Söz’ün Otuzüçüncü Mektûbu’ndan otuzüç penceresine muvâfakati; Nuh’u ihtiyarsız, sırf bir vâsıta‑i zâhirî olarak bize gösterdi. Nuh’a değil, belki Ravza‑i Mutahhara’ya karşı minnetdârâne, müteşekkirâne baktık.
Sonra o mübârek mâ‑i zemzem büyükçe bir şişe ve parlak nurânî bir sûrette içinde çıkması. Dedik ki: Mâdem o levha‑i mübârek Mu'cizât‑ı Ahmediye’ye, o yedi nev' hurma mârifetullâha ve resâil‑i tevhide işâret var; elbette bu mâ‑i zemzem dahi, âb‑ı hayatın mâ‑i zemzemesini kâinâta dağıtan Kur'ân‑ı Mübîn’in menba'ı ve birinci mahall‑i nüzûlü, bi'r‑i zemzeme civarı olduğundan Yirmibeşinci Söz olan İ'câz‑ı Kur'ân’a işâret vardır. Ve alâmet‑i makbûliyet olarak telâkki ediyoruz.
Said Nursî
359

213. Hulûsî Bey’in sorularına cevap olarak yazılmış bir fıkradır

Hulûsi Bey’e yazılmıştır
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Suâl: İmâm‑ı Gazâlî’nin Neş'e‑i uhrâ, neş'e‑i ûlâya bütün bütün muhâliftir.” demesinin sebebi?