Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
320

191. Hulûsî Bey’in suallerine verilen cevaplara ait cihandeğer kıymetli, nurlu, feyizli sözlerinizi iki gün evvel aldım

Ahmed Husrev’in fıkrasıdır
Sevgili Müşfik Üstadım Efendim Hazretleri!
Arz‑ı hürmet ve iştiyakla el ve ayaklarınızdan öperim. Hulûsi Bey’in suâllerine verilen cevablara ait cihan‑değer kıymetli, nurlu, feyizli sözlerinizi, iki gün evvel aldım. Suâllerin cevabları o kadar latîf idi ki, ne okumağa doyabildim ve ne de idrakim kadar olsun hakkıyla kavrayabildim.
Muhyiddin‑i Arabî Hazretlerinin makbûlînden olduğu hâlde, hatâsının ve her kitabında mühdî olamamasının esbâbı, o kadar amîk bir şekilde ve o derece ince bir tarzda izâh buyuruluyor ki, bu àlî dersinizi sâir kardeşlerimle beraber okudum, dedim: Azîz kardeşlerim, bu àlî dersten istifade ediyor, mühim bir şey anlıyorum, fakat zübde edemiyorum, zihnimde toparlayamıyorum, siz ne dersiniz?”
Hâzırûn dersimizin yüksekliğine işâret ederek, İslâmiyet’in ardı ve arkası kesilmeyen hücumlara ma'rûz kaldığı bir zamanda, bu nurlu eserlere kavuştuğumuzdan dolayı, binler teşekkür ettik. Bilhassa doktora verilen son cevab hâşiyesinin letâfeti yüzümüzde âsârını göstermişti.
Bir taraftan hınzır etinin hurmeti, esbâb‑ı illeti, gayet güzel bir sûrette izâh edilmiş, diğer taraftan da àlî müfekkirenizden parlayan nurlarla, hem de pek yakında dünyanın ufuklarında İslâmiyet’in güneşinin parlayacağına işâret buyuruyorsunuz. Cenâb‑ı Hak sizden hadsiz hesabsız râzı olsun.
Sevgili Üstadım, âciz talebeniz, bu aczi ile manevî himmetinize ilticâ ediyorum. Ve öyle ümîd ediyorum ki, Hallâk‑ı Kerîm’im beni ihtiyarım olmayarak istihdam ettiği bu vâdide, duânız himmeti ile, inşâallâh bir idrak ve bir kàbiliyet ihsân buyuracaktır.
Hakîr talebeniz Ahmed Husrev
321

192. Ben başka memlekette dünyaya gelmişim. Fakat Cenab‑ı Hak beni bu memleketin evlâdına hizmetkâr etmiş

Said’in bir fıkrasıdır
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık, Fedâkâr ve Vefâdâr Kardeşim Kürd Bekir Bey!
Maatteessüf bilmecbûriye nâhoş ve mâlâyanî sayılacak bir bahis söyleyeceğim. Fakat bu bahsim, hakîki hamiyet‑perver Türkçülere karşı değil, belki frengîlik hesabına sahtekâr bir sûrette Türkçülüğü kendine perde eden mütecâvizlere karşı söylüyorum. Şöyle ki;
Mülhid münâfıkların en son ve alçakça ve vicdânsızca aleyhimizde isti'mâl ettikleri bir silâhı şudur ki, diyorlar: Said Kürd’dür, bir Kürd’ün arkasında bu kadar koşmak hamiyet‑i milliyeye yakışmaz.” Ben bu münâfıkların vicdânsızca desîselerine karşı değil, belki sâfdillerin temiz kalbleri bunların sözleriyle bulanmamak için diyorum ki:
Evet ben başka memlekette dünyaya gelmişim. Fakat Cenâb‑ı Hak beni bu memleketin evlâdına hizmetkâr etmiş ki; dokuz sene mütemâdiyen bu memleketteki milletin ondan dokuz kısmının saâdetine, kendi dilleriyle hizmet ettiğim, bu havâlideki insanlara ma'lûmdur.
322
Hem ben bu memlekette Hulûsi, Sabri, Hâfız Ali, Husrev, Re'fet, Âsım, Mustafa Çavuş, Süleyman, Lütfi, Rüşdü, Mustafa, Zekâi, Abdullâh gibi yirmi‑otuz Müslüman Türk gençlerini, âdeta yirmi‑otuz bin millettaşlarıma tercih ettiğimi ve onları, o otuzbin adam yerine kabûl ettiğimi, bu dokuz senedeki Türkçe âsâr ile ve hizmet ile göstermişim. Evet ben, bin gâfil ve âmî Kürd’ü, bir Türk olan Hulûsi’ye karşı tutmadığımı ve bin câhil Kürd’ü, birer Türk olan Âsım ve Re'fet’e mukâbil görmediğimi ve bir genç olan Husrev’i bin âmî Kürdle değişmediğimi, ehl‑i dikkat ve benim ahvâlime muttali' olanlar tasdik ettikleri hâlde; frengîlik nâmına ve ilhâd hesabına, Türkçülük perdesi altında, sahtekâr bir milliyet‑perverlik sûretinde ve hodfürûşluk cihetinde bana tecâvüz edenler ve Türk milletini ve milliyetini zehirleyen mülhidler bilsinler ki; ben millet‑i İslâmiye’nin en mühim ve mücâhid ve muazzam bir ordusu olan Türk milletine binler Türk kadar hizmet ettiğime, binler Türk şâhiddirler. İşte bana Kürd diyen ve ittiham eden, zâhir hamiyet‑perverlik gösteren sahtekârlar, bu millete ne gibi hizmet ettiklerini göstersinler.
Bu fir'avuncukların enâniyetini kabartan mahviyetkârâne söz söylemek câiz olmadığından, bilmecbûriye o mütekebbirlere karşı izzet‑i ilmiyeyi muhâfaza etmek için, söylenmeyecek ve izhârı münâsib olmayan uhrevî hizmetlerimi Cenâb‑ı Hakk’ın afvına güvenerek izhâr ettim.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Said Nursî
323

193. Bizim yaralarımıza deva olacak semavî eczahane‑i kudsiyeden ilâçları bize gösteriyor ve istimal ediyorsunuz

Zekâi’nin fıkrasıdır
Azîz Üstadım!
Bu elîm hâdisât hususunda sabır ve tevekkülden bahsetmek, bilirim ki, zâiddir. Esâsen bizim gibi hayatın cüz'î ızdırâbından âh u enîn eden kemterlere sabır ve tevekkül gibi define‑i saâdet ve necâtın kıymetini siz öğrettiniz. Hamdolsun, günden güne bu kelimelerin mefhûmunu daha iyi kavrıyoruz ve takdir edebiliyoruz. İlk zamanlarda, yani nurlara çok uzak olduğumuz gaflet zamanlarında, hayatta, hâdisâtta, herşeyde sabır ve tevekkül bizlere zâhiren acı ve kàbil‑i hazım değil gibi geliyordu, öyle görüyorduk. Fakat bu hususatı bihakkın telkin ve tenvir buyuran Üstadımızın irşadı, bizim nazarımızda sathî ve zâhirî şeyleri silmektedir. Bu fakirin ve günahkârın en ziyâde medâr‑ı sürûru olan bir şey varsa, o da ancak akıl ve fikir ve bahr‑i muhît-i kebîrden bir katre nisbetinde kalb gözüyle hakîki nurları görüp muvakkat bir ân ve zaman için mütelezziz olmasıdır.
324
Sevgili Üstadım, hamdolsun kardeşlerimiz fikren ve rûhen hâl‑i terakkîdedirler. İnşâallâh, ma'nen ve nazar‑ı İlâhîde de terakkî ediyorlar. Yirmiyedinci Mektûb gittikçe coşan berrak bir şelâle gibi çağlamaktadır. Yegâne arzum ve emelim, tarîk‑ı selâmet sâliklerinin kesretini ve elimizdeki mecmua‑i hakàikın daha çok kıymetli ve temiz ellerde dolaştığını görmektir. İnşâallâh zaman bu muktezâ‑yı hak ve hakikati icra edecektir. Âcizleri, bu ümîd ve intizar ile hayırlı âkıbeti Cenâb‑ı Hak’tan temennî ediyor. Ve şimdilik gayyûr, sâdık, müttakì ağabeylerim ve kardeşlerimin meziyetleriyle ve temiz kalbleriyle ve hüsn‑ü niyetleriyle iftihar ediyorum. Nurlarla, projektörlerle, semâvî yıldızlarla ezelî bir îmân gibi manevî toplarla mücehhez olan sefîne‑i maneviyemizin şu zamanın dalgalarından, kasırgalarından âzâde kalmasını Cenâb‑ı Hallâk-ı Âlem’den yalvarırken müteveccih olduğumuz, hilkat‑i âlemlere bâis ve bâdî olan iki cihan serveri, âcizlerin senedi Cenâb‑ı Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimizin ve etbâ'‑ı ervâhının sefînemizin erkân ve etbâ'ıyla müttefik olduğu ümîd ve îmânını besliyorum. Âcizleri ise, ma'nen her ân zarar ve ziyan içinde bir taraftan ıslah‑ı hâl edememiş, hasâra uğrayan mukaddes bilgilerin tashih ve takviyesine muhtaç, diğer taraftan nefsin hücumuna ma'rûz ve huzûzâtına mübtelâ, öbür taraftan günahlarına mukâbil olmayan cüz'î bir ubûdiyetin saâdet‑i ebediyeyi bihakkın te'mine kâfî gelemeyeceğinden korkup kusurlarımın cezasının tahayyülünden ân be‑ân müzmahilim. Bizler kendi ubûdiyetimiz ve bu nâkıs hizmetimizle bize delil bir mürşid ve bir şefî' olmadıkça saâdet‑i ebediyeye vâsıl olmak ne kadar uzak. Heyhât! Hayat‑ı dünyeviye dümdüz değil. Hissiyat‑ı beşeriye tebeddüle pek müstaid.
Azîz Üstadım, mâdemki bizi talebeliğinize ve kardeşliğinize, hattâ kabûle lâyık olmayan vatandaşlarınızı ve mecrûhları huzurunuza ve arkadaşlığınıza kabûl buyurdunuz ve bizim yaralarımıza devâ olacak semâvî eczâhâne‑i kudsiyeden ilâçları bize gösteriyor ve isti'mâl ediyorsunuz; lütfen şu âciz talebelerinizin feryâdlarına acıyarak bir ân evvel bizi tedâvi edin de yaralarımız kabuklansın, kurusun. Ondan sonra esâs mühim vazifelerimizi îfâ etmeye başlayalım. Bizim yaralarımıza devâ olacak iksîrler ve tiryâklar sizde mevcûd iken şifâyı ve delâlet‑i àliyelerini zât‑ı fâzılânelerinden umarız.
Sefîne‑i maneviyenizin ilânat müvezzi'i talebeniz Zekâi
325

194. Galip Bey’in Keramat‑ı Gavsiye münasebetiyle yazdığı Farisî fıkrası

Gâlib’in Fârisî Fıkrası
Kerâmât‑ı Gavsiye münâsebetiyle yazmış.
كِيسْتَمْ مَنْ چُو يَكِى عَاجِز وبِى تَابُ وزَبُونْ❋ دِلْ حَزِينْ سِينَه پُرْ اۤلَامْ وَ سَرَمْ مَسْتِ جُنُونْ
اَزْ غَمِ فِرْقَتِ دِلْدَارْ بَسِى پُويَنْدَمْ❋ كَسْ نَمِى بُودْ دِلِ زَارِ مَرَا رَاهْنُمُونْ
سَالْهَا دَرْ اَلَمِ هَجْرْ پَرِيشَانْ بُودَمْ❋ نَه يَكِى يَارِ مُوَافِقْ نَه يَكِى جَامِ سُكُونْ
رَاهِ بِهْبُودِىِٴ مَنْ گُمْ شُدَه بُودْ اۤنْ بَاۤنْ❋ دَرْ سَرَمْ شَوْقِ جُنُونْ بُودْ شَبُ ورُوزْ فُزُونْ
عَاقِبَتْ دَسْتِ قَضَا هَادِىءِ بِهْبُودَمْ شُدْ❋ هِمَّتِ زُمْرَهٴِ مَرْدَانِ خُدَا جِلْوَه نُمُونْ
چِه نَوَازِشْ كِه: دِلَمْ يَافِتَه دَرْ سَايَهٴِ پِيرْ❋ شُدَمْ اَلْحَاصِلْ اَزْ دَوْلَتُ ولُطْفَشْ مَأْمُونْ
بَخْتِ نَاسَازِ مَرَا سَازِىءِ اِقْبَالْ رَسِيدْ❋ دِلِ بِيچَارَهٴِ مَنْ شُدْ زِفُيُوضَشْ مَمْنُونْ
نِيسْت عَجَبْ خَاكِ سِيَهْ لَعْلِ شَوَدْ دَرْ پِيشَشْ❋ نُورِ حَقَّسْتْ هَمَانْ اِينْ نَه فِسَانَه نَه فُسُونْ
دَرْ زَمِينِ اَهْلِ حَقْ اَنْوَارِ تَجَلَّاىِ خُدَا اَسْتْ❋ پِيشِشَانْ مَاضِى وُ اۤتِى هَمَه يَكْ نُقْطَهٴِ نُونْ
326
اۤنْچِه مَاضِيسْتْ بِخَوانَنْدْ بَدِلْ هَمْچُو كِتَابْ❋ حَالُ واۤتِى هَمَه يَكْ شِيوَه شَوَدْ كُفْ وُ كُمُونْ
دِلْ شَانْ اۤيِينَهٴِ اۤيَتِ لَوْحِ مَحْفُوظْ❋ زَانْ سَبَبْ نِهَانْ اَزْ دِلِ شَانْ كُنْ فَيَكُونْ
اۤنْچِه دِيدَنْدُ وبِگُويَنْدْ خُدَا اۤمُوزَدْ❋ اۤلَتُ وقُدْرَتِ حَقَّنْدْ مُكَمَّلْ مَوْزُونْ
هَانْ دَرْ نُسْخَهٴِ تَوْرَاتْ ثَنَاىِ مَحْمُودْ❋ هَانْ دَرْ لَوْحِ زَبُورْ وَصْفِ مَسِيحَا اَفْزُونْ
وَصْفِ اَصْحَابِ مُحَمَّدْ هَمَه دَرْ اِنْجِيلَسْتْ❋ اِينْ چِه بِنَيشْ هَمَه اَزْ وَحْىِ خُدَاىِ بِيچُونْ
بَازْ دَرْ اَهْلِ وَلَايَتْ تُو بِينِى اِينْ رَازْ❋ دَادَه اَزْ خَبَرِ اۤتِى پَيَامِ مَقْرُونْ
خَبَرِ گُلْشَنِى مِى دَادْ جَلَالِ رُومِى❋ شَيْخِ اَكْبَرْ خَبَرِ مِصْرِى دِهَدْ اَمْرِ يَكُونْ
اَحْمَدِ جَامْ دِهَدْ اَزْ اَحْمَدِ فَارُوقِى خَبَرْ❋ مَنْ كُدَامَشْ بِشُمَارَمْ كِه زِاَعْدَادِ فُزُونْ يَكُونْ
هَرْ يَكِى گُفْتَه خَبَرْ رَمْزُ واِشَارَتْ كَرْدَنْدْ❋ پِيشِيَانْ اَزْ پَسِيَانْ دَادَه نِشَانْ سَيَكُونْ
بَاخُصُوصْ مَرْدِ خُدَا حَضْرَتِ عَبْدُ الْقَادِرْ❋ غَوْثِ اَعْظَمْ قُطْبِ دَائِرَهٴِ « كُنْ فَيَكُونْ »
327
پَسْ اِشَارَتْ دِهَدْ اَزْ حَالَتِ اۤتِىِ جِهَانْ❋ هَرْ چِه دِيدَسْتْ بِگُفْتَسْتْ بَيَانِ مَسْنُونْ
گُفْتْ دَرْ نَظْمِ تَجَلِّى كِه شَوَمْ حِرْزِ مُرِيدْ❋ اَزْ شَرُّ وفِتْنَه نِگَهْبَانِ مُرِيدَمْ مَأْمُونْ
كَرْدَه اَزْ فِتْنَهٴِ جَنْگِيزُ وهُلَاگُو اِخْبَارْ❋ بِنْگَرَدْ لِيكْ رُمُوزِ سُخَنَشْ تَا بِكُنُونْ
خَبَرِ فِتْنَهٴِ اِينْ دَوْرِ زِ نُطْقَشْ پَيْدَا❋ يَافْتَه اَزْ رَمْزِ اُو اَرْبَابِ يَقِينْ سَرْ فُزُونْ
فِتْنَهٴِ دَوْرِ كِنُونْ چُونْكِه زِحَدْ اَفْزُونَسْتْ❋ زِ شِرَارِ شَرُّ وفِتْنَه شُدَه جَيْحُونِ هَامُونْ
اَهْلِ دَانِشْ هَمَه سَرْ جَيْبِ قَبَا مِى كَرْدَنْد❋ عَرْصَهٴِ دِينْ زِ مَرْدَانْ شُدَه خَالِى مَشْحُونْ
دِيدَهٴِ دَهْرْ نَدِيدَسْتْ بَدِينْ دَغْدَغَه هِيچْ❋ مِى رَوَدْ رُودِ فِرَاتْ خَلْق هَمَه تَشْنَه نُمُونْ
دَرْ هَمَه هِيچْ عَصْر فِتْنَهٴِ اِينْ دَوْر نَبُودْ❋ اَكْثَرِ خَلْقْ شُدَه حَالِ زَمَانْرَا مَفْتُونْ
مُلْحِدَانْ رُوزُ شَبْ اِيجَادِ فِتَنْ مِى كَرْدَنْدْ❋ زَهْرِ خَنْدَه نَكُنَدْ بَلْكِه بِگِرْيَدْ مَجْنُونْ
بَرْ بَدِينْ فِتْنَه وشَرْ حَضْرَتِ اُسْتَادِ سَعِيدْ❋ جَبْهَه بِگِرِفْت قُوشَا مَرْدِ سَعَادَتْ مَقْرُونْ
تِيغِ سَرْتِيزْ شُدَه دَرْ كَفِ اُو چُونْكِه قَلَمْ❋ كِلْكِ اُو زُمْرَهٴِ اِلْحَادْ هَمَه كَرْدَه زَبُونْ
هَيْبَتِ دِينْ زِگُفْتَارِ خُوشَشْ پَيْدَا شُدْ❋ هَرْكِه اِينْ نُورْ نَبِينَدْ شَوَدْ اِذْعَانَشْ دُونْ
328
كِلْكِ اُسْتَادْ اَزْ لَدُنْ بَسْطِ حَقَائِقْ مِى كَرْد❋ تَا اَبَدْ اَزْ فَيْضْ عَيَانَشْ هَمَه جَانْ نُورِ عُيُونْ
« لَاتَخَفْ قُلْهُ » بِفَرْمُودْ مَگَرْ حَضْرَتِ غَوْث❋ دَرْحَقِّ حَضْرَتِ اُسْتَادْ شَوَدْ اَصْلِ مُتُونْ
حَبَّذَا رَمْزِ كِه گُفْتْ حَضْرَتِ عَبْدُ الْقَادِرْ❋ نِعْمَ ذَا نُطْقِ كِه كَرْدَسْتْ سَعِيدْ سَعْدِ نُمُونْ
اۤنْ كِه دِيدَسْت پَسَنْدَسْت بَيَانْ مِى كَرْدَسْت❋ حَقْ پَسَنْدَسْت شَوَدْ تَشْنَهٴِ فَيْضَشْ اَفْزُونْ
بَعْدْ زِينْ غَالِبِ بِيچَارَه دُعَا مِى گُويَمْ❋ بَادْ رَاضِى زِسَعِيدْ ذَاتِ خُدَاىِ بِيچُونْ
هِمَّتَشْ عَالِى وُفَيْضَشْ هَمَه اَعْلَى بَادَا❋ بِدِهَدْ حَضْرَتِ حَقْ نَشْئَهٴِ غَيْرِ مَمْنُونْ
تَا فَلَكْ دَائِرُ و اِينْ اَرْضْ هَمِى شُدْ سَائِرْ❋ عَظَّمَ اللّٰهُ لَهُ الْاَجْرَ وَقَرَّتْهُ عُيُونْ
غَالِبْ
329

195. Otuz Birinci Mektub'un Dördüncü Lem’ası olan (Minhacü’s‑Sünne) çok kıymettar ve emsali bulunmayan bir risale-i şerifedir

Âsım Bey’in fıkrasıdır
Otuzbirinci Mektûbun Dördüncü Lem'ası olan Minhâcü's‑Sünne, elhak çok kıymetdâr ve emsâli bulunmayan bir risale‑i şerîfedir. Takdir ve tahsine bihakkın elyak, medih ve senâya şâyeste olup, ne kadar medih edilse, yine azdır. Her gören ve her okuyan ve dinleyen meftûn oluyor. Hattâ meşrebce Alevîlik, Sünnîlik cihetinde müfrit olanlar bile, son derece takdir etmektedirler. Müfrit meşreblerin birbirine karşı adamları dahi, hiç i'tirâz edemeyip münâkaşa kapısı açamıyorlar.
Âsım

196. Muhyiddin‑i Arabî’nin meşrebini izah edip, noksaniyetini beyan eden nurlu beyanatınızdan çok istifade ettim

Ahmed Husrev’in fıkrasıdır
Muhyiddin‑i Arabî Hazretlerinin meşrebini izâh edip, noksaniyetini beyân eden nurlu beyânâtınızdan çok istifade ettim. O mes'eleye ait evvelki dersinizden anlayamadığım cümleler ve karanlık noktalar, bu defa başka bir tarza çevrilerek karşıma çıktığını hissettim ve güzel yüzlü hakikatlerini görmeye başladım. Elhak pek çok tefeyyüz ettim. Kardeşim Re'fet Bey’le beraber okuduk. Üstadımıza minnetdârâne teşekkürler ettik. Cenâb‑ı Hak, size lâyık olduğunuz ecr‑i kesîri ihsân etsin. Âmîn.
Ahmed Husrev
330

197. O Nurları yazdıkça gayet şirin ve ruhanî bir sevinç hissediyorum

Babacan Mehmed Ali’nin fıkrasıdır
Ey Benim Rûh u Canım Üstadım Hazretleri!
Size karşı hakkıyla talebelik vazifesini îfâ edemiyorum ve Risale‑i Nura tam hizmet edemiyorum. Çünkü Risale‑i Nurla tezâhür eden kuvvet ve kudret, zekâvet, esrâr ve envârı düşündükçe, tefekkür ettikçe kendimden geçip, bî‑hûş kalıyorum. Öyle yüksek yerlere çıkamıyorum. İnşâallâh Cenâb‑ı Hakk’ın izni ile, kullarına bahşetmiş olduğu en kıymetdâr cevâhirden bin kat ziyâde kıymetli bulunan Kur'ân‑ı Hakîm’in sırlarını izhâr eden risalelerden gücüm yettiği kadar istifadeye çalışacağım. Gündüz derd‑i maîşetle vakit bulamadığımdan, gecenin bir kısmını o Nurlarla ışıklandıracağım.
O Nurları yazdıkça kalemim ve kalbim gayet şirin ve rûhâni bir sevinç hissediyorum. Cenâb‑ı Hakk’a nasıl hamd ve şükredeceğimi bilemiyorum. Bazen o Risale‑i Nurun envârına karşı ihtiyarım elimden gidiyor. Gafletli geçmiş zamanımı düşündükçe mahzûn ve mükedder bulunuyorum. Bu Nurları bulduktan sonra istikbâlimi gördükçe kahkaha ile gülüyorum, ferâh oluyorum ve müferrah oluyorum. Onbeş senedir böyle bir hizmeti arzu ediyordum. Dünyanın çok safahât‑ı hayatını ve zevkiyatını gördüm. Bu ebede karşı arzuyu tatmin ve işbâ' etmiyordular.
331
İşte tam o arzuyu tatmin ve te'min edecek gıdâyı Risale‑i Nurda buldum, elhamdülillâh. Şimdiye kadar nefsim dünyanın zâhirî zevklerine kapılmış ve beni diğer bir âlemin zindânlarına kadar sevk etmeyi kurmuş ve bir derece muvaffak olmuştu ve bana binmişti. Şimdi ﴿وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ olan Cenâb‑ı Mevlâ ve Tekaddes Hazretlerine hadsiz hamd ve şükrediyorum ki, Said isminde bir zâtın vâsıtasıyla esrâr‑ı Kur'âniyeyi benim imdâdıma yetiştirdi. Nefs‑i emmârenin o beliyesinden kurtuldum. Onbeş senedir hakikate giden yolu aramak için, çok kapılar çaldım. Çoklarında dünyaya ait zînetleri gördüğümden geri çekildim, fakat Lillâhi'l‑Hamd tam bir kapı buldum. Cenâb‑ı Hak beni o kapıya tam hizmetkâr yapıp sebat versin. Bu zulmetli asırda hakàik‑ı îmâniyenin envârını neşreden Risale‑i Nur, ne derece parlak olduğu ve herkese menfaatli bulunduğu inkâr edilmez. İnkâr edilse bilmemezlikten ve anlamamazlıktandır. Anlayana sivrisinek sâz gelir, anlamayana davul zurna az gelir. Cenâb‑ı Hak gözlerimizin perdelerini kaldırsın, hakàikı hakkıyla bize göstersin. Âmîn.
Babacan Mehmed Ali
332

198. Risale‑i şerifeler hakikat fışkıran, nurlar saçan bir feyizdir

Binbaşı Âsım Bey’in fıkrasıdır
Muhterem Üstadım Efendim!
Her defa olduğu gibi bu kerre de nâmüstehak olduğum hâlde hakk‑ı fakirânemde lütûf ve ibzâl buyurulan iltifatât‑ı bînihâye bu fakiri mestediyor. Ne yapacağımı şaşırıyorum. Ancak Cenâb‑ı Lemyezel Hazretlerinin lütf u kerem ü ihsânına hamd ü şükr ü senâ ederek risale‑i şerîfelere sarılıyorum. Ve lezzet alıp siz Üstadımı karşımda ve yanımda bulup mütehayyir ve mütefekkir olarak bahr‑i sürûra dalıp gidiyorum. Ve bu hâlin devam ve tezyîdini eltâf ve inâyet‑i Sübhâniyeden niyâz ediyorum. Nasıl etmeyeyim, Hazret! Fakire bunca iltifattan başka hele bu defaki lütûfnâmelerinin başına bir çok tavsiften sonra Hizmet‑i Kur'âniye’de kuvvetli arkadaşım ve tarîk‑ı hakta ve ebed yolunda enîs yoldaşım.” kelimât‑ı latîfesi, bu cihan‑kıymet kelâmlarınız, benim gibi fakir, hakîr, muhtaç bu kardeşinize karşı ibzâl ve himmet buyurulması, sizin büyüklüğünüze ve daha doğrusu Gavs‑ı A'zam Şeyh Geylânî (Kuddise Sırruhu'l‑àlî) Hazretlerinin teveccüh, duâ, himâye ve muhâfazası olduğuna nasıl îmân etmeyeyim?
Nasıl ki, bu defa Gavs‑ı A'zam’ın ihbarât‑ı gaybiyesi risale‑i şerîfesini gördüm, okudum, yazdım. Gavs‑ı A'zam, a'zam‑ı aktâb olduğunu bilir ve kalben tasdik ederiz ve ziyâde muhabbet etmekte iken bu defa bu kanâat, bu muhabbet tasdikimi kat ender kat ziyâdeleştirdi ve takviye etti ve Hazret‑i Şeyhe îmân ve muhabbetimi habl‑i metîn ile bağladı. Nasıl bağlanmayayım? Bu kerâmet ve ihbar‑ı gaybiyesi ki, hakikat fışkıran ve rûha hayat bahşeden Sözler’i söyleyen, haber veren öyle bir sâhib‑i menba'-ı kerâmât ve hakikat olan Hazret‑i Gavs-ı A'zam, Üstadımın üstadıdır.
İşte bu keyfiyet, Üstadıma olan incizab, merbûtiyet ve teslîmimi bir kat daha tarsin etti ve yıkılmaz ve tahrib edilmez bir kale hükmünü aldırdı. Mâdem bu fakir, bu muhkem kaledeyim, hariçten ve hiç kimseden pervâm yok. Ve haricin taarruz ve kıyâmına da mukâbil taarruz ve hücumlar his ve kuvvetini elde ettim. Lütûf ve inâyet‑i Bârî ile, Gavs‑ı A'zam’ın teveccüh ve duâsıyla siz Üstadıma kavuştum.
﴿هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
Bârî‑i Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerinden dilerim ve niyâz eylerim ki, âhir ömrüme kadar bu yolda hatve‑endâz olayım ve buyurulduğu gibi Sıddık, fedâkâr, hakîki âhiret kardeşiniz ve Hizmet‑i Kur'âniye’de kuvvetli arkadaşınız ve tarîk‑ı hakta ve ebed yolunda enîs yoldaşınız olmağa bihakkın kesb‑i istihkak ve liyâkat edeyim.
333
وَمِنَ اللّٰهِ التَّوْف۪يقُ
Üstad‑ı ekremim! Size, yani Risale‑i Nura hüsn‑ü hat ve daha doğrusu ta'zîm, tekrîm, hürmet, samîmiyet, muhabbet ve teslîmiyetimin binde birini takdim edemiyorum. Âciz kalemim ve lisânım, hissiyat ve rûhumun tercümânı olamıyor.
Rûhumun siz Üstadıma karşı incizab ve meclûbiyeti, yüzde beş şahsınıza karşı ise de, doksan beşi neşr‑i envâr-ı hakikat ve dellâllığında bulunduğunuz Kur'ân‑ı Hakîm şerefine ta'zîm ve tekrîmdir. Öyle kanâat ve îmânım var ki, sizin nur ve hakikat fışkıran Sözler’iniz, Kur'ân‑ı Hakîm’den muktebes tefsiridir. Takdir, tahsin, medih ve sitâyiş etmeyen ve muhabbet ve merbûtiyet beslemeyen, insan değildir ve daha doğrusu merdud‑u İlâhî ve Peygamberî olanlardır. Cenâb‑ı Hàlık-ı Lemyezel Hazretleri bu gibileri de tarîk‑ı hakkı nasîbedâr eylesin, âmîn, bihürmeti Seyyidi'l‑Mürselîn.
Sevgili Üstadım! Hemşirenizin hastalığının had devresi geçmiş. Evvelce arz etmiştim. Yüzde yirmisi mevcûddur. Henüz yataktan kalkmadı. Kuvvet ve iktidarı yok. Namaz kılabiliyorsa da vücûdu titremekte ve arasıra ârızaya ma'rûz kalmaktadır. Lehü'l‑hamdü ve'l-minne, çok şükür Cenâb‑ı Hakk’ın lütûf ve keremine ve bugününe. Mâzinin sıkıntı ve elemi geçti. Hâl‑i hâzırına şükür ve istikbâle tevekkül ile meşguldür ve siz Üstadıma duâlar ediyor ve diyor ki: Şu nur ve hakikat‑i Kur'âniye, risale‑i şerîfeleri imdâdıma yetişti.” Hele Otuzbirinci Mektûbun İkinci Lem'ası’ndaki sabır ve tahammül ve şükür bahsine o kadar bağlanmıştır ki, mezkûr risale‑i şerîfeyi evvel ve âhir ve bilhassa hastalığı sırasında müteaddiden fakire okutmuş ve Cenâb‑ı Hakk’a hamd ü senâ etmiş ve diğer Üçüncü Lem'a’yı ve sâir risale‑i şerîfleri okutup dinlemekte ve göz yaşları dökmektedir. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
334
Bunlar ve diğer risale‑i şerîfeler hakikat fışkıran, nurlar saçan bir feyizdir. Şu kadar diyebilirim ki, ehl‑i dalâlet ve bid'aların en ileri gidenleri ve mülhidlerin en şeni'lerini bile îmâna getireceğine kanâatim var. Yeter ki, rûhuna nüfûz edebilsin.
Çok şükür, sevgili Üstadımızın sâyesinde ve teveccüh ve duâsıyla bu Nurlardan mütenevvir ve mütena'im oluyoruz. Hele Gavs‑ı A'zam Şeyh Geylânî hazretlerinin kerâmât ve ihbarât‑ı gaybiyesini hemşireniz o kadar lezzet ve muhabbetle dinliyor ki, üç sene evvelisi hastalığa tutulduğu vakit, o hâlinde ve kısmen aklı başında olmadığı zamanlar bahçede ağaçların dallarını tutup, Abdülkadir‑i Geylânî! Veysel Karanî, medet!” diye bağırıp sallanıyordu. Bu defa kerâmât ve ihbarât‑ı gaybiyesini mufassal sûrette görmeye ve dinlemeye muvaffak oldu. Bu risale‑i şerîfe, fakire de ziyâdesiyle te'sir etti, sürûr ve gözyaşlarını akıttı ve akıtmakta. Sa'y ü gayret etti. Muhabbet ve şevkimi artırdı. Şükrümü nasıl îfâ edeceğimi bilemiyorum. Hàlık‑ı Lemyezel Hazretlerine karşı vazife‑i ubûdiyetim noksan, iki cihan serveri Seyyidü'l‑Mürselîn Fahr-i Âlem (Sallallâhu Teâlâ Aleyhi Ve Sellem) Efendimize karşı ümmetlik vazifesinde kusur ve noksanım ziyâde ve Hizmet‑i Kur'âniyeye karşı bihakkın sa'y ü gayret ve çalışmakta kusur ve noksanım çok olmakla beraber, fakiri siz Üstadımla beraber bulundurup, Hàdim‑i Kur'ân kardeşlerle birleştirip, Hizmet‑i Kur'âniye’den velev ki, bir bahr‑i ummândan bir katre olsun fakire hisse verilse kendimi mes'ûd ve bahtiyar addederim. Hamd ü senâ ve şükrüme hadd ü pâyân göremem. Bütün okuduğum arkadaş ve kardeşlerin hepsi, hep takdir ve tahsin ve tasdik ediyorlar ve kanâat‑ı kâmilede bulunuyorlar. Hizmet‑i Kur'ân’a şevk ve gayretleri tezâyüd ediyor ve bu kafilede ve bu dâiredekilere gıbta ediyorlar. Cenâb‑ı Hàlık, Ümmet‑i Muhammed’in kalblerine ilhâm versin, rûhlarını nurlandırsın, saâdet‑i dâreyn ihsân buyursun.
Kardeşiniz, fakir ve muhtaç Âsım
335

199. Mesleğinize ve neşrettiğiniz Risale‑i Nur’a karşı hissiyatımı dilimle beyan edemiyorum

Vezirzâde Mustafa’nın fıkrasıdır
Üstadım!
Beş vakit namazdan sonra, hakk‑ı fâzılânelerinize duâcıyım ve duânızı ricâ ediyorum. Mesleğinize ve neşrettiğiniz Risale‑i Nura karşı hissiyatımı, dilimle beyân edemiyorum. Ben ümmîyim, sâir kardeşlerim gibi ifâde‑i merâm edemem. Fakat felillâhilhamd, kalb ve rûhum Risale‑i Nurun te'sirâtıyla intibâha gelmişler.
Kalbimin intibâhını rüyalarımla anlıyorum. Zâten bu gaflet ve zulmet zamanının yakaza âlemini, ağır bir uyku âlemi ve uyku âlemini ise, bir derece yakaza âlemi görüyorum. Onun için siz Üstadıma karşı rüyalarımla size arzediyorum.
336
İşte, bir rüyamın hülâsası şudur ki: Bir câmide sizinle beraber bulunuyoruz. Avlusunda bazı talebe arkadaşlarımla temizlik yapıyoruz. Bir otomobil zuhûr etti. Mescidin yakınında duruyor. İçinde Resûl‑i Ekrem (A.S.M.) bulunuyor. Sonra bir dere açıldı, fâsıla verdi. Tâbirini siz Üstadıma havâle ediyorum. Yalnız ben bundan hissediyorum ki: Resûl‑i Ekrem’in (A.S.M.) Sünnet‑i Seniye’sini ihyâya çalışan ve neşreden Risale‑i Nur, Resûl‑i Ekrem’in (A.S.M.) takdir ve tahsinine mazhar olmuş ki, imdâd‑ı rûhâni ile câmimiz olan bu vilâyete manevî teşrîf etti. Fakat ehl‑i dalâlet desîseleriyle, Sünnet‑i Seniye hizmetkârlarını müşevveş ediyorlar. Üstadlarıyla görüşmemek için mâniler teşkil ediyorlar.
İkinci rüyamın hülâsası şudur ki: Bir mezaristanın nihâyetlerinde kesretli harmancıların buğday savurduğunu ve ileride iki kapılı muhkem bir kale gibi yapılmış bir saray içinde Hazret‑i Gavs-ı Geylânî oturmuş, gayet kalabalık insanlar varmış, gördüm. Ziyaret ettim. Tâbirini siz Üstadıma havâle edip fakat bundan hissediyorum ki; mezaristan geçmiş zamandır. O harmanlardaki kesretli buğdayları savuran, bu zamandaki Risale‑i Nurun nâşirleri ve talebeleridir ki, rûhların manevî rızkını yetiştiriyorlar. Hakikat dânelerini evhâm ve hayâlât samanlarından tasfiye ediyorlar. Bu talebelerin Üstadının en mühim bir Üstadı olan Hazret‑i Gavs-ı Geylânî, muhkem kale gibi bir sarayda oturduğunu ve onlara üstadlık ettiğini ve o etrafındaki kalabalık da ve kendi fazla meşguliyeti, kerâmet‑i Gavsiye’siyle izhâr ettiği gibi, Risale‑i Nur talebelerine karşı himmet ve duâsıyla fazla meşgul olduğunu fehmediyorum.
Ümmî talebeniz Mustafa
337

200. Risalelerde umumiyetle bir kitle‑i i’caz ve şems-i sermedînin sönmez bir ziya-i hakikati görünüyor

Hâfız Ali’nin fıkrasıdır
Muhterem Üstadım!
Birinci, İkinci Sözler çok ellerde dolaştıkları için, okunmaz bir hâlde idiler. Kezâ, istinsah ettim. Kalbime geldi ki: Acaba şu İslâm ve Îmân hücceti olan Söz’lerde bir sırr‑ı tevâfuk var ?” diye baktım, gördüm: اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي dedim. Anladım ki, risalelerde umumiyetle bir kitle‑i i'câz ve Şems‑i Sermedî’nin sönmez bir ziyâ‑yı hakikati görünüyor. Nasıl ki, Kur'ân‑ı Hakîm, bütün dünyaya, ins ve cinne bin küsûr seneden beri nidâ edip, düşmanlarını iskât ve dostlarını müferrah edip, hükmü, kıyâmete kadar bâkîdir; öyle de, Kur'ân‑ı Hakîm’in hakîki müfessiri olan Risale‑i Nur ve eczâları, bu zulümâtlı perdelerin altından kendilerini gösterip, neşr‑i envâr ettikleri gibi, inşâallâh bir zaman olacak, zulümât perdelerini yırtarak, bütün dünyaya hitâb edip, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın mu'cize‑i bâhiresini isbât edecektir. Cenâb‑ı Hak, ilâ yevmi'l‑kıyâm neşr‑i envâra hizmet eden hàdimlerinin teksirini ihsân buyursun.
Hâfız Ali
338

201. Şu zamanın pek şiddetli zulümatını yırtacak, zındıkanın pek fevkinde bir nur‑u lâyezalî, Cenab-ı Hakkın rahmetinden ümit edilirdi

Hâfız Ali’nin fıkrasıdır
Üstad‑ı Àlîşânım Efendim Hazretleri!
Onbir nükteyi hâvî Mirkâtü's‑Sünne’yi istinsaha muvaffak oldum. Bu ziyâdâr lem'a şu zamanda şirk ile îmânın ve kötü ile iyinin temyiz ve tefriki için öyle bir cevher‑mihek ki, memdûhu gibi gözler hakikatini görmekte ve akıl hakikatine ermekte hayran ve âcizdirler. Zâten şu zamanın pek şiddetli zulümâtını yırtacak, zıddının pek fevkınde bir nur‑u lâyezâlî, Cenâb‑ı Hakk’ın rahmetinden ümîd edilirdi. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي O nur, bilfiil Risale‑i Nurda nebeân ettiği, her aklı başında olanlarca görülüyor. Değil böyle en büyük bir hakikati izâh ve tefsir eden bir risale, hattâ bir ferdi îkaz için yazılan bir mektûbun bile, her meşrebe bakar bir gözü, herkese yarar bir sözü bulunuyor.
Ey azîz Üstad! Bizler nasıl şükretmeyelim, nasıl minnetdâr olmayalım ki, Cenâb‑ı Hak, şiddetli muhtaç olduğumuz dünyanın o koca güneşi gibi, Kur'ân güneşinin hakîki bir müfessirine bizleri kavuşturdu. Nasıl salât ü selâm olmasın ki; ol Hazret‑i sipeh-sâlâr-ı Enbiyâ olan Şah‑ı Levlâk’e ki, bizlerin görmez gözlerimizi nuruyla şu'ledâr edip, tarîk‑ı müstakîme sevk eyledi. Nasıl duâgû olmayalım ol Hazret‑i Dellâl-ı Kur'ân’a ki, isyanımıza bakıp, bizleri halka‑i irşadından hariç ve hâl‑i aslîmizde bırakmadı ve inşâallâh iki cihanda da bırakmayacaktır.
339
Sevgili Üstad, her iki parçayı istinsah ederken, kalbime geldi ki, asıllarını taklid etmeyeyim. Zîra, üzerlerinde zâhir olan ezhâr‑ı tevâfuku, cilve‑i bedâyi' başka tarzda kendini nasıl gösterecek dedim. Ve takdim‑i âcizânem olan iki nüshadaki san'at‑ı bedîa, akıl ve isti'dâd‑ı beşerden pek uzak bir tarzda, güyâ tezgâhında ölçülerek, biçilerek, her harfi bir vezn‑i kasdî ile zuhûr ettiğini gösteriyor. Ve şu zamanın akıldan uzak eblehlerine ma'nen diyorlar ki; bizim hâlen üzerimizde tecellî eden cilve‑i cemâli, aklınızla ölçemezsiniz. Yalnız gözleriniz varsa görebilirsiniz.
Evet, baharda zeminin yüzünde san'at‑ı Rabbâniye ile her tarafta sündüs‑misâl çiçeklerin açılmaları; cüz'î şuûru olan kimse, bir kàdir‑i mutlak olan Zât‑ı Zülcelâl’den başkasına veremez. Öyle de, risaleler umumiyetle Kur'ân ömrünün asırlar, senelerinden ondördüncü asır nevrûz‑u sultanî misillû bir baharı taşıyorlar. Arı kadar aklı olan, bu baharda bu çiçeklerden istifade etmezse ne denir? Ve koca baharı görmeyen ehl‑i basîrete ne denir? Ve görüp de kendini kışta zemherire atana ne denir?‥ Heyhât Kendine zîşuûr ve ehl‑i fikir ve ehl‑i basîret süsü verenlere!‥
Var ol, ey sevgili Üstad! Sen bu Kur'ânî elmaslar ile, o koca baharın mübeşşirisin. Cenâb‑ı Hak, maksûd ve muradınıza nâil buyursun, âmîn.” duâsıyla dest ü dâmen‑i muallâlarını öperim Efendim Hazretleri.
Fakir talebeniz Ali
340

202. Esasen emel ve gayelerimiz birdir

Sâlifü'z‑zikr eserler hakkında bir arîzacık da bu fakir ve âciz talebeniz takdim‑i huzur-u fâzılâneleri niyetinde isem de, esâsen emel ve gayelerimiz bir olduğu için, Hâfız Ali Efendi kardeşimin şu mektûbunun meâlini tekrar ile iktifâ eylediğimi arz ve hâk‑i pây-i ekremîlerini öperim Efendim.
Pür‑kusur talebeniz Hulûsi‑i Sânî

203. Sözler ve Mektubat namındaki Nurlu eserlerle ehl‑i imanı irşada çalışıyor

Hulûsi Bey’in fıkrasıdır
Azîz ve Muhterem Üstadım!
Nurların intişarında berk gibi bir sür'at lâzım gelirken, cüz'î bir betâetten her zaman esefle bahsettiğim, ma'lûm‑u àlîleridir. Yakın vakitte bazı müştâklar daha, söz dâiresine iltihak ettiler. Kalbime gelen bir ihtarla keyfiyet‑i intişarı düşündüm ve şu hakikatleri hissettim. Hattâ kàni' oldum:
Mübârek Sözler ve Mektûblar tamamen olmasa bile bu muhîtte de hem de yazılmadan hayli intişar etmişler. Civar diğer vilâyet kazalarında, bu âsârı görmek ve işitmek isteyenler çok varmış. Fesübhânallâh, bu kadar cüz'î ve nâkıs hizmetten, bu derece fâide elde edilmesi de gösteriyor ki, bu Sözler ve Mektûblar hakikaten Nur isminin tecellîleridir ki, sühûletle intişar ediyorlar. Bu hâl karşısında hayretle tefekkürde iken ﴿بِسْمِ اللّٰهِ ismini alan Birinci Söz hâtırıma getirildi ve şöyle düşünmeye başladım. Dünyaya arkasını çeviren Üstad, Hazret‑i Gavs’ın teşvikiyle belki delâletiyle Kur'ânın gayr‑ı mekşuf bir hazinesinden ﴿بِسْمِ اللّٰهِ ile giriyor, Kur'ânî tarlaya ﴿بِسْمِ اللّٰهِ diyerek Sözler tohumunu ekiyor. Furkànî bahçeye ﴿بِسْمِ اللّٰهِ diyerek Nurlu Mektûblar çekirdeğini dikiyor. Emr‑i İlâhî’ye imtisalen ekilen tohum ve dikilen çekirdeklerin inkişaf ve intişarları şüphesiz hàrika‑âsâ olur.
341
Birinci Söz’deki temsîlde seyahat eden mütevâzi zât, tamamen Üstadımızdır. Nebât, ağaç ve otların ipek gibi yumuşak kök, damarları nasıl ﴿بِسْمِ اللّٰهِ te'siriyle, yer altında sert taşı, toprağı delip geçiyorsa aynen onun gibi ﴿بِسْمِ اللّٰهِ ile mevki‑i intişara vaz' olunan Sözler de, hàrika bir tarzda arza yayılıyor ve en münevver ve mükemmel meyve olan beşerin mü'minlerinin kalblerine nüfûz ediyorlar. Bu bid'atların kesreti ve muharriblerin bolluğu devrinde ﴿بِسْمِ اللّٰهِ ile gars olunan nur fidanının yaprakları olan diğer Sözler ve Mektûblar’la, bu kudsî fidanın dal ve budakları olan Hizbü'l‑Kur'ân ve bu hizbin esâsı ve seyyidi olan muhterem Üstad da bir hıfz‑ı gaybîye mazhar bulunuyorlar.
Şems‑i Risaletten gelen Kur'ânî Nurların evvelen Üstada ve buradan da biz bîçârelere, bizlerden de diğer müştâklara ilâ âhir intikal etmekte olduğunu tasavvur ettim, Elhamdülillâh dedim. Mühim bir rüyamda arz ettiğim vechile, Sözler’inizin mü'minlere intişarına küçük cemâatiniz inâyet‑i İlâhî ile âhize, vâsıta olmuşlar. ﴿كَمْ مِنْ فِئَةٍ قَل۪يلَةٍ غَلَبَتْ فِئَةً كَث۪يرَةً بِاِذْنِ اللّٰهِ sırrına mazhariyetle manevî galebeyi te'min, merkezdeki mürşidlerine müteveccih ve murâkıb küçük bir halka‑i tevhidi teşkil edenler gibi, bu küçük cemâatinizin herbiri arkasında, bir nisbet‑i mütezâyide-i muntazama ile artan, mahrût şeklinde zümre‑i muvahhidîni görür gibi oldum, اَللّٰهُ اَكْبَرُ dedim. Bu kudsî tasavvuru kardeşlerimize aşağıdaki levha ile daha ziyâde izâha çalışacağım. Bu nurlu tefekkür, bana büyük bir ümîd bahşetti. Muallim Cudî’nin kasidesindeki şu mısraı da der‑hàtır ettirdi:
342
Cem'etti kabâil u şuûbu
Bir kıbleye bağladı kulûbu
Mevlâya muhabbeti müsellem
Sallallâhu Aleyhi Ve Sellem.
İşte, ittibâ'‑ı sünnete (Hâşiye) pek büyük ehemmiyet veren muhterem Üstadımız da, bu asırda اَلْعُلَمَاءُ وَرَثَةُ الْاَنْبِيَاءِ sırrınca, içlerine saçılan nifâk tohumu yüzünden, her gün biraz daha tevhidi bırakanları, bir kıbleye bağlamak için, Sözler ve Mektûbat nâmındaki nurlu eserlerle ehl‑i îmânı irşada çalışıyor. Küffara, hattâ cin ve şeytanlara dahi, mebde'‑i nüzûlündeki gibi, nusûs‑u Kur'âniyeyi ilân ediyor. Mahfî i'câzı izhâr ediyor.
Vahdetü'l‑vücûda dair olan risaleyi mühim zâtlara okuduktan sonra, bir sevk‑i manevî ile ihtiyarsız bir yere daha gittim. Orada Vahdetü'l‑vücûd meşreb sâhibi âlim bir zâtı hazır buldum (). Vahdetü'l‑vücûd hakkındaki mektûbu okudum. Daha doğrusu ihtiyarsız olarak okudum. Müstemi' olan o mühim âlim, bidâyette cüz'î i'tirâz parmağını uzatmak istedi. Sonuna kadar dinlemesini ihtar ettim. Tamamen okuduktan sonra, o zât hayretinden Sözler’in büyüklüğünü ve Bu zamanda böyle büyük kelâmı, acaba kim yazabilir?” diye merakı ve suâli üzerine, Kur'ânın feyzine mazhar olan Üstadımızı haber verince, o zât tamamıyla arz‑ı teslîmiyet eyledi.
343
İşte, ihtiyarım olmayarak bu acîb tesâdüf ve teslîmiyette, kader‑i İlâhî’nin bu cilvesi, da'vâmıza sâdık bir bürhân ve tesâdüf oyuncağı olmadığımıza büyük bir delildir. ﴿اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
Hulûsi

204. Üstadım beka‑i ruh ve haşir hakkında Cenab-ı Hak tarafından bize o hakaika giden yolu göstermiş

Bu gelecek iki fıkra ikinci Sabri olan Hâfız Ali Efendi’nindir
Bu defa istinsahına muvaffak olduğum Yirmidokuzuncu Söz’ü istinsahım esnâsında İkinci Esâs’ın Medârlar nâmıyla, biner mumluk elektrik lambaları hizâsına geldiğimde, şöyle bir fikir kalbime geldi; kalemi bırakarak düşündüm ve düşündüğümü aynen yazıyorum:
Üstadım, bekà‑yı rûh ve haşir hakkında, Cenâb‑ı Hak tarafından bize o hakàika giden yolu göstermiş. Gösterilen hakikatin yolunda hevesât‑ı nefsâniyeye hoş gelmeyen şeyler vardı ki, bize uzun ve karanlık.
İşte şimdi serâser nur olan Sözler ve o nur fabrikasının elektrik lambaları ve kuvve‑i câzibeleri; o yolu pek parlak gösterdiği gibi, pek yakından cezbedip hemen yakın ve yakından daha yakın olduğunu göstermekle beraber, havf yerine emniyet, zakkum yerine asel bahşediyorlar. Ve fevkalgâye hikmetlerini beyânda aczimi itirafla, lisânımın döndüğü kadar derim:
344
يَا رَبّ۪ي بِحَقِّ اِسْمِكَ الْعَظ۪يمِ وَبِحَقِّ قُرْاٰنِ الْحَك۪يمِ وَبِحَقِّ حَب۪يبِكَ الْاَكْرَمِ
Deryâ‑yı Nurun başkumandanı olan Üstadımı râzı olduğun amel üzerine sâbit ve râzı olacağı amelini teshîl ve müyesser kıl, âmîn!‥
Ali

205. “Sözlerin hakikatini Firavunlar ve Nemrutlar anlasalardı iman ederlerdi” dedim ve size çok dua ettim

Serâser nur olan umum Sözler’in hakikatini beyândaki àlî, gâlî, el yetişmez makam‑ı mânâ-yı mefhûmunu, değil şimdi zamanın zındıkları, eski inâdcı ve bunlara müşâbeheti olan Fir'avunlar, Nemrudlar anlasalardı îmân ederlerdi, dedim ve size çok duâ ettim.
Ali

206. Yirmi Beşinci Söz İ’caz‑ı Kur’ân’ı çok parlak bir tarzda ispat eder

Hulûsi Bey’in fıkrası
Yirmibeşinci Söz, i'câz‑ı Kur'ân’ı çok parlak bir tarzda isbât eden, ehl‑i Kur'ân’a mesned, melce' ve mahzen‑i esrâr; ve gürûh‑u isyan ve tuğyan ve küfrana bütün levâzımat‑ı harbiyeyi câmi', mühlik bir silâhhâne; yıkılmaz, aşılmaz, geçilmez bir sûr; burç ve bârûsu muhkem, mahùf ve müdhiş bir kal'a‑i polat ve bedendir.
345
Hakikat böyle olmakla beraber Kur'ânî sûra dayanan, Kur'ânî kaleye ilticâ eden çok acîb ve hàrika Kur'ânî esrârın tedkikine koyulan, Kur'ân’ı kendilerine delil‑i şefî', imâm, refîk, muhâfız bilen hàdimü'l‑Kur'ân nâmına esrâr‑ı Kur'ân’a inâyet‑i Hak’la muttali', hakàik‑ı Kur'ân’a lütf‑u Hak’la âşinâ, rumûzât‑ı Kur'ân’a avn‑i Hak’la vâkıf, müdakkik, muarrif, mübeşşir Üstadımdan şunu öğrenmek istiyor ve bunu kalben cidden çok arzu ediyorum
Hulûsi

207. Haber almışım ki, Arabî olarak eski huruf ile Matbaa‑i Evkafta tab edilmek izni varmış

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz Kardeşim Mustafa Efendi!
Bazı emârelerle ve bazı zevâtın hüsn‑ü şehâdetiyle bana kanâat gelmiştir ki, zâtınız dahi Müezzinzâde Bekir Efendi gibi bana ciddi bir talebe ve samîmî bir âhiret kardeşi olabilirsiniz. Hem senin merhum pederin Hacı Said Efendi, silsile‑i duâmda çoktan beri dâhildir.
346
Bu defaki gayet kıymetdâr hediyen olan zemzem suyu ve Medine‑i Münevvere hurmasına mukâbil, gayet kıymetdâr ve ehl‑i îmân mâbeyninde nihâyet derecede mu'teber ve ehl‑i dalâlet başında sâika gibi te'sir gösteren Otuzbirinci Söz olan mi'râc ve şakk‑ı kamer’e dair risaleyi ve vahdâniyet ve mârifetullâh ve muhabbetullâha dair ve ehl‑i tahkîk meyânında emsâlsiz ve pek meşhûr ve nurânî üç mevkıflı olan Otuzikinci Söz”ü takdim ediyorum. Eğer zâtınız, hattı güzel bir zâtı bulup size kendinize istinsah etsen çok iyi olur. Fakat tashihine dikkat edilsin. Bir‑iki defa, kardeşim Seyyid Şefîk’in muâvenetiyle mukàbele edilsin. Sonra Bekir Efendi alsın. Kendine ve kayınpederine yazdırsın. Eğer zâtınız öyle iyi bir kâtib bulamadınız ise, aslı sana kalmak ve birkaç defa Bekir Efendi ile beraber okumak şartıyla Bekir Efendi’ye veya Mehmed Efendi veya Hâfız Hidayet Efendi gibi kıymetini takdir eden ve münâsib gördüğün zâtlara ver, kendilerine yazdırsınlar.
Haber almışım ki, Arabî olarak eski hurûf ile Matbaa‑i Evkàf’ta tab' edilmek izni varmış. Eğer Cenâb‑ı Hakk’ın rahmetiyle, Türkçe olarak eski hurûfa müsâade‑i resmî olduğu dakikada ve Bekir Efendi, şu iki risaleyi Seyyid Şefîk’in taht‑ı nezâretinde tashihine gayet dikkat etmek şartıyla çabuk tab' ediniz. Tab' masrafını da kesenizden sarf etmeye mecbur değilsiniz. Çünkü, Haşir Söz’üne seksen banknotu sarfettik, üçyüz banknotu kazandık. Demek bunlar satılmayacak mallar değildir. Müslüman rûhları bunlara gıdâ gibi muhtaçtırlar. Yalnız iki yüze yakın aboneler bulunsa birisi tab' edilse hem fiatını çıkarabilir, hem başka risalelerin de tab'ına medâr olabilir. Halklardan sadaka kabûl etmediğim gibi, kitaplarıma da sadakalarla tab'ını kabûl etmem. Yalnız gayretinizi ve himmetinizi Onuncu Söz gibi, yalnız yanlışsız ve güzelce tab'ına ve matbaadaki tashihâtına sarfediniz. Ve birinci olarak tab' ettirdiğiniz risalenin masârif‑i tab'iyesi ne kadar ise bana bildiriniz. Ben borç eder, para gönderirim.
Eğer tab'ına muvaffak oldunuz ise, zâtınız pederiniz gibi çok sevdiğiniz Medine‑i Münevvere ve Mekke‑i Mükerreme ahâlisine bir mikdar nüsha gönderseniz çok iyi olur. Belki eski hediyelerinizden daha hayırlı hediye hükmüne geçecektir, inşâallâh.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Said Nursî
347

208. Siz sabah ve akşam duamda dâhilsiniz; siz dahi beni duanızda dâhil ediniz

Hulûsi Bey’e hitâbdır
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ