178. İstidadımın fevkinde şöyle bir kaç beyit kalbime ve kalemime geldi. Müşfik Üstadımın aflarına istinaden yazıyorum
Hulûsi’nin fıkrasıdır
Azîz, Muhterem Üstadım Efendim Hazretleri!
Emirlerinize imtisalen, uhrevî kardeşimiz Husrev Bey tarafından irsâl buyurulan şâyân‑ı hayret ve cây‑i dikkat, “Mühim bir ihbar‑ı gaybî” ismini taşıyan çok kıymetli, mânâlı, rûhlu, sürûrlu, te'sirli, lezzetli, hikmetli, nurlu emrinizi bu hafta aldığımdan dolayı, Cenâb‑ı Hak ve Feyyâz‑ı Mutlak Hazretlerine hamd ve şükürler ve müşfik Üstadıma, yüzümün karasına, kalbimin yarasına bakmayarak, Dergâh‑ı İlâhiye’ye kapanıp duâlar eylerim. Ve defaatle, اَللّٰهُمَّ حَصِّلْ مُرَادَنَا وَمَقْصُودَ اُسْتَاذِنَا سَع۪يدِ النُّورْس۪ي بِحُرْمَةِ حَب۪يبِكَ مُحَمَّدٍ النَّبِيِّ الْاُمِّيِّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اٰم۪ينَ dedim.
300
Gavs‑ı A'zam Şah-ı Geylânî (Kuddise Sırruhu'l‑àlî) Hazretlerinin eserlerindeki gaybî ve manevî ihbar, bu bîçâreyi öyle bir hâle getirdi ki, ta'riften âcizim. Rûhâniyetlerindeki celâlet ve azamet karşısında avuç içinde sıkılan bir top hamur ne hâle girerse, bu bîçâre de, öyle oldum. Bir şey düşünemez, sersem, âdeta meyyit‑i müteharrik bir hâle geldim. Günlerden beri zihnim ve bütün havâssım, hemen tamamen bu hàrika eserle meşgul. Bu hâlette iken, isti'dâdımın fevkınde şöyle birkaç beyit kalbime ve kalemime geldi. Kaidesine uygun olarak düzeltemedim. Müşfik Üstadımın aflarına istinâden yazıyorum. Tashihi, Üstadıma ve hablullâha yapışan kardeşlerime bırakıyorum.
Hulûsi, bak gaybî ihbarnâmeye,
Gör, Üstadım neler izhâr eylemiş…
.
Kitab‑ı Sinan’dan edip tefe'ül,
Hakka ki, kerâmet ibraz eylemiş…
.
“Ümmî Alîm”le (Hâşiye) “Sinan‑ı Ümmî”de,
Hesab‑ı ebcedle var mutâbakat…
.
Görünür bakılınca bu tarîkle,
Esmâ‑i Üstadla tam münâsebet…
.
Hakkıyla hàdimü'l‑Kur'ân’dır Üstad,
İsbâta kâfîdir bu muvâfakat…
.
301
Hayret‑bahş esrâra vâkıftır bu zât,
İhvâna deriz haber‑i beşâret…
.
Sekizyüz sene evvelinden görmüş,
Hàdimü'l‑Furkàn Bediüzzaman’ı…
.
Habîb‑i Hudâ hem de Gavs‑ı A'zam,
Sultan‑ı evliyâ Şah‑ı Geylânî…
.
Büyük bir hüsn‑ü zan eyle, Üstadım
Seni Kur'ân hàdimi eder add.
.
Kapan secde‑i şükre, de Hulûsi:
اِلٰه۪ي اَنْتَ رَبّ۪ي وَاَنَا الْعَبْدُ
.
Bu âciz kulunu muvaffak eyle,
Hizmet‑i Kur'ân’la şerefyâb eyle…
.
Hizbü'l‑Kur'ân’dan ayırma tâ ebed,
Bu âsî kuluna merhamet eyle…
.
Üstadım Said Nursî’den ol râzı,
بِحُرْمَةِ حَب۪يبِكَ الرَّاضِيِّ الْمَرْضِيِّ
.
Evliyâ sultanı Abdülkadir’in,
Himmetin eksiltme bizden İlâhî…
.
İhbarnâme‑i gaybın izhârının,
Gönül istedi yazmak tarihini…
.
Yüzbin hamd ü şükret Hakk’a Hulûsi
Sana Üstaddır Molla Said Nursî.
Uhrevî kardeşiniz Hulûsi
302
179. Kalemi kerametli Mesud’un ehemmiyetli bir rüyasıdır
Kalemi kerâmetli Mes'ûd’un ehemmiyetli bir rüyasıdır.
Âlîcenâb ve Fazilet‑mend Üstad-ı Muhteremim Efendim Hazretleri!
Tulûât olmadıkça, siz Üstadıma mektûb yazmağa muktedir olamıyorum. Çünkü, başlıca âmâlim Nurların ikmali olduğundan ve yazdığım esnâda bir ân evvel bitirmek emeliyle serî bir sûrette yazdığım için, o Nurlardan almış olduğum feyzi etraflıca anlatamayacağım için, mektûb tastîrine cür'et edemiyorum.
Husrev Efendi’nin nezdinizden müfârakatı günü, bendeniz ziyarete geliyordum. Bedre’nin civarında birbirimize tesâdüf ettik. Geri dönmekliğimizi söylediler. Sabırsızca esbâbının neden münbais olduğunu sordum, neticeyi anlattılar. Birlikte köye avdet ettik. Çok müteessir oldum. Me'yûsiyetimden iki gün dışarıya çıkamadım. Kalbimin teessürünü teskin için, Nurları yazmakla meşgul oldum.
Avdetimizin ikinci gününün gecesi, saat on buçuğa kadar yazı ile iştigâl ettim. Sahuru yedikten sonra me'yûsâne ve mükedderâne yattım. Gördüm ki, zât‑ı àlînizle birlikte Medine‑i Münevvere’ye gitmişiz. Harem‑i Şerîf’in kapısından girince, Makber‑i Saâdet önümüzde görünüyordu. Makber‑i Saâdet’in içinde Peygamberimiz Sallallâhu Teâlâ Aleyhi Ve Sellem, Bâbü's‑Selâm’a doğru müteveccih idiler. Ben der‑akab koşmak istedim. Birlikte ben sizin bir adım arkanızda olarak vardık. İmâmın namazdan fâriğ olduğunda, nasıl yüzünü cemâate çevirir, bizim girdiğimiz tarafa doğru Zât‑ı Risalet dönmüşler. Diz üstüne oturmuşlar ve biz de vardık. Zât‑ı àlîniz hemen bir adım mesâfeli olarak diz çöküp oturdunuz. Ben de sizin arkanızda diz çöküp oturdum. Siz Resûl‑i Ekrem (A.S.M.) ile epey müddet görüştünüz. Dikkatli vech‑i saâdete nazar ettiğimde; alnı, vech‑i mübâreki güneş gibi gayet parlak ve sâir aksâmı buğday rengi, re'yü'l‑ayn müşâhede ettim. O esnâda mükâlemeniz neye müncer olduğunu anlayamadım. Tefsirini Üstad‑ı ekremime havâle ediyorum. Yalnız kàsır fikrimle, sen ne oluyorsun, diye kalbimi teskin edebildim. Üstadım şu zâlimlerin İslâmiyete karşı tecâvüzlerini, kendi merci'ine ve şerîat sâhibine şikâyet etti.
Mes'ûd
303
180. İnşaallah sadâkatte ve muhabbette ve irtibat‑ı ruhîde kardeşlerime yetişmeye çalışacağım
Vezirzâde Küçük Mustafa’nın fıkrasıdır
Ey Sevgili Üstadımız! Ey Nurların Mazharı ve Nâşiri!
Cenâb‑ı Hak, sizi bu memlekete göndermiş, tâ ki; dalâlete giden rûhlar, senin neşrettiğin Nurlarla kurtulsun. Cenâb‑ı Hakk’a gece ve gündüz secde‑i şükrân etsek, bu ni'metlerin şükrünü ödeyemeyeceğiz.
Ey Üstadım! Ben ümmîyim. Sâir kardeşlerim gibi ma'lûmâtlı değilim ki, Risale‑i Nura karşı hissiyatımı dilim ile ifâde edeyim. Fakat inşâallâh sadâkatte ve muhabbette ve irtibat‑ı rûhîde kardeşlerime yetişmeye çalışacağım. Uyanık âleminde ifâde‑i merâm edemeyen dilime bedel, uyku âleminde rûhumun diliyle, mâhiyetini anlamadığım ve size karşı merbûtiyetime delâlet eden bir‑iki vak'ayı arzedeceğim:
Birincisi: Bundan bir buçuk sene evvel, ticâret için iki günlük mesâfede olan bir köye gitmiştim. O esnâda dünyanın iç yüzü bana göründü. Hem fânî, hem zindân hükmünde olduğundan bir nefret geldi. Bana bu fânî dünyadan, bâkî bir âleme yol gösterecek bir Üstad, Cenâb‑ı Hak’tan istedim ve dedim ki: “Öyle bir Üstada rast gelsem söz veriyorum ki, ona tam hizmetkâr olacağım.”
İşte ben bu hâlde ve bu niyâzda iken, o gece gayet şirin ve güzel, bilmediğim bir şehirde gayet güzel, dünyada misli bulunmaz zînetli bir at üstünde, siz Üstadımı ona binmiş, garbdan şarka doğru beş‑altı metre yüksekte, şehrin üstünde uçarken selâmınıza durduk. Selâmınızı aldık. O esnâda uyandım. Şehâdet getirdim. Şükrettim ki, istediğim Üstadı bulacağım. İki ay sonra ziyaretinize geldim.
304
İkinci Vâkıa: Rüyada bir şehirde gayet kesretli askerler ve cephane görüyorum. Biz de, güyâ o askerlerdeniz. Dedim: “Yâ Rabbî bu askerlerin kumandanı kimdir?” Niyâz ettiğim vakit karşımızda yüksek bir saray zuhûr etti. O sarayın içerisine girdim ki, kumandanı göreyim. Baktım ki, parlak bir çay akıyor. O çayı takib ettim. Baktım, şûbelere ayrılıyor. Devam ettim, tâ menba'ına kadar gittim. O askerlerin kumandanı, o suların sâhibini buldum. Yani Üstadımızı, iki adamla başında namaz kılarken gördüm. Ben de o sudan abdest aldım. Namaza dâhil oldum. Kalbimin hareketiyle, dilimin şehâdetiyle uyandım. Cenâb‑ı Hakk’a şükür ettim ki, Üstadımızı bize gösterdi.
Hizmetkâr ve talebeniz Mustafa
181. Kur’ânî bahçede her zaman başka renkte, başka letafette, başka tesirdeki hakikî cennet çiçekleri açılıyor
Hulûsi Bey’in fıkrasıdır
Bu hafta Otuzbirinci Mektûbun Yedinci Lem'ası ile Üçüncü Lem'ası’nı, hazine‑i Mektûbat’a ilâve ve muhibbân ve müştâkâna tilâvet eylemekle, vesâtat‑ı àliyenizle, bir lütf‑u azîm-i İlâhîye daha mazhar olduğumdan dolayı Kerîm, Rahîm, Bâkî‑i Zülcelâl’e yüzbinler hamd ve şükür eylemekte ve sevgili Üstadımı rızâ‑yı samedânîsine ve vazife‑i meşkûre-i maneviyesinde devamlı, nüfûzlu, şümûllü muvaffakıyetlere mazhar buyurmasına, abîdâne tazarru ve niyâzlarda bulunmaktayım. Bu bîçâre ve isyankârdan, çok duâ beklediğinizi emir buyuruyorsunuz. Ben, o dergâh‑ı àlîye ancak bir nev'i i'câzının izhârına Fahrü'l‑Âlemîn, Habîb‑i Rabbü'l-Âlemîn, Seyyidü'l‑Mürselîn Sallallâhu Teâlâ Aleyhi Ve Sellem Efendimiz Hazretlerinin en büyük mu'cizesi olan, tâ kıyâm‑ı saate kadar hükmü ve i'câzı bâkî olacağına îmân ettiğim Kur'ânın nurları delâletiyle ve Üstadımın mübârek isimlerini, vesile‑i kabûl olmak üzere kullanarak ilticâ edebiliyorum. Hiç mümkün müdür ki, bu eşiğe yüzümü sürerken, “Yâ Rab, Üstadım Said Nursî Hazretlerinden râzı ol, dâreynde muradlarını hâsıl kıl.” diye yalvarmayayım? Asla ve kat'a. Bu bir vazife olmakla beraber, kanâatçe inşâallâh vesile‑i icâbe-i duâdır.
305
Azîz Üstad, sadîkınızın zaîf rûhu, bu fânî hayatta olduğu gibi, bâkî ve sermedî hayatta da inşâallâh ulvî rûhunuzun cenâh‑ı şefkatinden ayrılmayacaktır, ayrılamayacaktır ve ayıramayacaklardır.
Evet gayr‑ı kàbil-i inkârdır ki, bu fânî hayatın dağdağaları arasında, havâs ve letâif, her zaman müştâkı bulundukları münevver ve muhteşem âyineye bakamıyorlar, fakat o meşgaleden ferâğat edildiği ânda, yine Nur bütün haşmetiyle arz‑ı dîdâr ediyor. Bu zamanlarda hiç ayrılık hissetmiyorum. Hattâ ihtilâf‑ı mekânı da te'sirsiz görüyorum. Yedinci ve Üçüncü Lem'aların bura postahânesine vürûdu, Ramazan’ın onbirine tesâdüf ediyor. Bir gün postada kalmasına karşılık tutulursa, herbir lem'a, bu mübârek ayın başından onuna kadar birer gün almışlar ve اَوَّلُهُ رَحْمَةٌ olan aşr‑ı ûlâ-yı Ramazanda, mahall‑i maksûda vâsıl olmuşlardır. Müftülük ilânına göre tam onuncu gündedir. Dördüncü ve Sekizinci Lem'aları da bu mâh‑i gufrânın ondördüncü günü aldım. Posta bir gün evvel geldiğine ve bir gün de postada kalışına veya birinci makama sayılırsa bu nurlu eser de, sanki Ramazanın her gününde bir lem'a alarak, yerini bulmakla, hem bu adedlerin boşuna konulmadığına, hem de اَوْسَطُهُ مَغْفِرَةٌ olan aşr‑ı sâni-yi Ramazanda yazıldığı mahalle yetişeceğine sarâhat derecesinde delâlet ediyor.
306
Şu saatte şuââtını gözüme sokan güneş gibi, bu kadar nurlu ve zâhir hakàikı, mahzâ bir inâyet‑i İlâhî olarak, bu bîçâreye gösterilen bu mübârek eserlerden, bu nurların bihavlillâh gurûbsuz tulû' ettikleri mahalle, Utarid ve Zühre gibi maddeten ve ma'nen yakın bulunan hizbü'l‑Kur'ân’a dahi hâfız, sâdık, hàlis ve sâlih kardeşlerimin daha çok esrâr anlayacaklarına şübhe etmiyorum.
Mâdemki, merkez‑i feyze en uzak bulunan âciz bir kardeşlerinin mübârek eserler hakkındaki duyguları, kendilerinin de lâyıklı, mânâlı çok değerli ihtisaslarını beyâna vesile oluyor, inşâallâh bu hareketleri Hizmet‑i Kur'ân’dan ma'dûd olur. Àlî huzurunuzda kardeşlerimle biraz konuşmak istiyorum.
Kardeşlerim, bu bîçârenin nurlarla iştigâli üç devreye ayrılmıştır:
Birincisi: Üstad Hazretleriyle ilk teşerrüf etmek saâdetine nâil olduğumdan itibaren intişar etmiş olan eserleri, kendim için istinsah etmek.
İkincisi: Yine muhterem Üstadımın emirlerine imtisalen Sözler’in, muhtelif tabaka‑i nâsa te'sirleri ve kàbil‑i cerh, lâzımü't‑tashih, mûcib‑i i'tirâz cihetleri olup olmadığı hakkında, kàsır aklımla anlayabildiğim kadar ve kısa görüşümle seçebildiğim kadarını arz eylemek ve bütün fırsatlardan istifade ile, din kardeşlerime fâideli olmak, onlara da bu nurları göstermek, dikkat‑i nazarlarını celbetmek, kalbî ve bâtınî yaralarına merhem eylemek emeliyle, ihtiyarsız ve manevî bir te'sir altında âsâr‑ı Nuru aşk ile okumak.
307
Üçüncüsü: Yine azîz ve müşfik Üstadımın emirlerine mutâvaatla, bildiğiniz vechile herbirisi bir türlü letâfet ve belâğat ve celâdette ve çok kolaylıkla akıllara hayret verecek tarzda intişar etmekte olan nurlu âsâr hakkındaki ihtisaslarımı arz eylemek ve bizzat veya kardeşlerim nâmına, bazı Kur'ânî müşkülât ve tereddüdâtı, makam‑ı feyze takdim ederek, bu tarîkle hem müşkülün halline, hem de sâil ile birlikte diğer kardeşlerin de istifadelerine âcizâne hizmet eylemek. Denizden katre mesâbesindeki bu Kur'ânî hizmetten dolayı, bu bîçâreye bir kıymet atfetmeyiniz. Çünkü maalesef hiç liyâkatim olmadığını ben çok iyi biliyorum.
﴿لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللّٰهِ﴾ âyet‑i celîlesi ümîd vermemiş olsa, isyanımın nihâyetsizliği karşısında çıldırmak işten bile değil.
Öyle ise azîz kardeşlerim, bu zavallı kardeşinize hayır duâ buyurmanızı bilhassa ricâ ediyorum. Kur'ân hesabına bakılırsa, o zaman belki bazı güzellikler görünebilir. Bu da sevgili Üstadımızın buyurdukları gibi, Kur'ânın güzellikleri ve menba'‑ı kevserden gelen Nurların latîfliği bu hususu te'min etmişlerdir. Hîn‑i sabâvetimden beri, en ziyâde menfûrum, felillâhilhamd yalan söylemektir. Onun için hakikati ifâde ettiğime emin olabilirsiniz ki, yukarıda arz ettiğim üç safhada ihtiyar ve tesâdüf yoktur. Hâkim olan bir dest‑i gaybî ve kader‑i İlâhî’dir. Bunu hissediyordum. Kader‑i İlâhî’yi izâha lüzum yok. Dest‑i gaybın da Gavs‑ı A'zam Sultan-ı Evliyâ Bâzü'l-Eşheb, Seyyid Abdülkadir‑i Geylânî (Kuddise Sırruhu'l‑àlî) Hazretleri olduğunu son defa öğrenmiş olduk.
Fakat muhterem Üstadımın àlî aflarına istinâden şunu ilâve edeyim ki; Gavs‑ı A'zam Hazretlerinin kerâmet‑i gaybiyeleri, sarâhaten Üstadımız Said Nursî Hazretlerini göstermektedir. Çocukluğundan beri hàrika tercüme‑i hâli tedkik edilecek olursa görülür ki, bu zâtın vücûdu sırf Kur'ân ve îmân hesabınadır. Ondandır ki, o hàrika hâlâta mazhar olmuş. Biz bîçâreler, bu şem'in pervânesi oldukça, hizbü'l‑Kur'ân nâmına Hazret‑i Gavs’ın himmet ve duâsına ve Cedd‑i Zîşan’ı Peygamberimiz (Sallallâhu Teâlâ Aleyhi Ve Sellem) Efendimiz Hazretlerinin şefâatine, iltimasına ve nihâyet Münzilü'l‑Kur'ân’ın affına, himâyesine mazhar olacağımıza da şübhe edilmemek lâzımdır.
308
Allâh‑u Zülcelâl Hazretleri cümlemizi muhâfaza buyursun, âmîn. Dâreynde bâis‑i necâtımız olan bu hizmeti, bilkülliye terk edecek olursak, o zaman helâkimiz muhakkaktır. Mâdemki, elimizde ma'fuv olduğumuza dair senedimiz yok. Bâis‑i feyzimiz Üstadımız Hazretlerinin bizlere şefkatinden dolayı, kerâmet‑i gaybiyeden haber verdikleri müjdeler, yalnız şevkimizi ve şükrümüzü artırmaya vesile olmalı. İsimlerinin sarâhaten zikredildiğini bildirmekle beraber, gösterdikleri àlî ferâğat, cümlemiz için nazar‑ı ibretle görülmeli ve cidden taklid olunmalıdır.
Yine emirlerindendir ki, bizler hizmetle muvazzafız, mükellefiz; netice ile değil. Bu Nurlu hizmette bizleri birleştiren Allâh‑u Zülcelâl’den niyâzım; haşirde de livâ‑yı Muhammedî (A.S.M.) altında haşr ve cem' olmaklığımızdır. ﴿اَللّٰهُمَّ رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّا اِنَّكَ اَنْتَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ﴾
Müsâadenizle sadede geliyorum:
309
Otuzbirinci Mektûbun Yedinci Lem'asına esâs olan üç âyet‑i celîlenin tefsiri hàrika bir tarzdadır. Bilhassa ikinci vecihle yedinci vechin ikinci ihbar‑ı gaybî ciheti işitilmemiş bir sûrettedir. Bu mektûbun üçüncü lem'ası ki, ﴿كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ﴾ âyetinin meâlini ifâde eden يَا بَاق۪ي اَنْتَ الْبَاق۪ي ❋ يَا بَاق۪ي اَنْتَ الْبَاق۪ي cümlelerinin gösterdikleri iki hakikatten çok büyük feyiz aldım. Garîbdir ki, bu mübârek eser, ﴿لَقَدْ صَدَقَ اللّٰهُ رَسُولَهُ الرُّؤْيَا بِالْحَقِّ﴾ âyet‑i celîlesiyle başlamakla, sanki bu fakirin gördüğü rüyaya bir işâret yapıyor ve diyor ki: Senin rüyanda gördüğün kamer, bu âyette bahis buyurulan rüyanın sâhibi iki cihanın Fahri (Sallallâhu Teâlâ Aleyhi Ve Sellem) Hazretlerinin bir parmak işâretiyle ve izn‑i Hak’la inşikak etmiştir. Şems onun hatırı için, Ondokuzuncu Mektûbda beyân buyurulduğu üzere, bir saat hareketsiz görünmüştür, gibi mu'cizâtını hatırlatarak, “Ey gâfil, ittibâ'‑ı sünnet et!” diyor. Bu rüyayı nakleden mektûbumda, Otuzbirinci Mektûbun Birinci ve İkinci Lem'alarıyla, Yirmidokuzuncu Mektûbun Birinci Remzinin Birinci Makamı’ndan gelen feyiz neticesi, ihtiyarsız yaptığım tâbirin sonunda yazmış olduğum ﴿كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ﴾ âyet‑i celîlesinin bir nev'i i'câzlı tefsirini beyân buyurmakla, mektûbuma gayet latîf ve çok muhteşem bir cevab verilmiş oluyor. Otuzbirinci Mektûbun Dördüncü Lem'asının Birinci Makamı, “Minhâcü's‑Sünne” denmeğe hakikaten lâyıktır.
Birinci Nükte: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ümmetine şefkatinin derecesini ve bihakkın Şefîu'l‑müznibîn olduğunu göstermekle beraber, Süleyman Efendi merhumun mevlid‑i şerîfindeki:
Tıfl iken ol diler idi ümmetin,
Sen kocaldın terkedersin sünnetin.
vecîzesini hatırlatmakta ve ol Hazret’e ümmet olanlara, sünnetlerine riâyet lüzumunu ehemmiyetle ders vermektedir.
310
İkinci Nükte: Cenâb‑ı Peygamber Sallallâhu Teâlâ Aleyhi Ve Sellem Efendimiz Hazretlerinin nesl‑i mübâreklerinin, ilâ yevmi'l‑kıyâm Hazret‑i Hasan ve Hüseyin (Radıyallahu Teâlâ Anhümâ)’dan geleceklerini ve istikbâlde çok mübârek zevâtın da, bu meyânda zuhûr edeceklerini nazar‑ı nübüvvetle gördükleri için, bu iki hafîdine bütün o nurlu zâtlar hesabına şefkat göstermesi, öyle bir ta'riftir ki, beşerin düşünmesiyle yazılmasına imkân yoktur.
Üçüncü Nükte: Nass‑ı kat'î ile sâbit ve Hadîs‑i Nebevî ile müberhen Âl‑i Beyt’e muhabbete işâret etmekte, bu vazifeyi îfâya dâvet eylemektedir. Çünkü İslâmiyet bir vücûdsa, bu vücûdun belkemiği muhakkak Âl‑i Beyt ve başı her zaman Kitabullâh’tır.
Dördüncü Nükte: Şîaları ilzam edecek kadar kuvvetli bir derstir. Bu şümûllü dersten gaye ne olduğu, sonunda mükemmelen icmâl edilmiştir.
﴿وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَم۪يعًا وَلَا تَفَرَّقُوا﴾emr‑i celîline tevfîkan, bütün mü'minler tevhide çağrılmıştır.
Kerâmet‑i Gavsiye’nin işârâtını te'yid eden remizleri defaatle okudum. Bu müjdeler hamd ve şükrümü artırmıştır. Zenbilli Ali Efendi’nin hâle çok uygun olan fıkrası hoşuma gitti. Latîf tefe'ülünüz ﴿خِتَامُهُ مِسْكٌ﴾ kabîlinden olmuştur.
Evet, Kur'ânî bahçede her zaman başka renkte, başka letâfette, başka te'sirde hakîki Cennet çiçekleri açılıyor. Bu mezherenin bülbülünü ve onun gönülleri teshìr eden nağmesini dinleyen, meşk eden yoldaşlarına, dâreynde selâmet ve saâdet ve muvaffakıyetler temennî ve niyâz eylerim.
311
Şâirin zamana muvâfık bir beyti:
Bir mevsim baharına geldik ki, âlemin,
Bülbül hâmûş, havz tehî, gülistan da harâb‥
Ben de derim:
Öyle bir bid'alar devrindeyiz ki, İslâm’ın,
Bir bülbülü, bir gülistanı kalmış Kur'ân’ın.
Kerâmet‑i Gavsiye’yi henüz kimseye okuyamadım. İçinde bu bîçâreden bahis edilişi, okumak hususunu düşündürüyor. Mübârek Ramazan (Hâşiye) bir ân evvel bu isyankârların, kadir‑nâşinasların elinden yakayı kurtarmaya çalışır vaziyette, sür'atle elimizden gitmektedir. İmâm Ömer Efendi geçen sene, “Ramazanın Hikmetleri” eserinin, Ramazan ayı geçtikten sonra gelişinden, benim gibi müteessir olmuştu. Bu Ramazanın birinci Cuma hutbesinde, ben de hazır olduğum hâlde, yüzlerce cemâate, bu nurlu hikmetlerden birkaçını hemen aynen okudu. Bu ânda bu fakirde husûle gelen şükür hislerini ta'rif edemeyeceğim.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
Hulûsi
312
182. Bir an evvel Hâlık’ına ulaşmak isteyen ruhumda azîm bir galeyan hissediyorum
Ahmed Husrev’in fıkrasıdır
Sevgili Üstadım!
Bu fakir talebenize tesellî veren mektûbunuzu aldım ve ba'de't‑takbîl okudum. Rûhumda hâsıl olan manevî yaraların ızdırâbları ile çok müteellim olurdum. Herşeyden ziyâde hürmet ettiğiniz ve ehemmiyeti dolayısıyla pek fazla i'tinâ ettiğiniz şeâir‑i diniyemize ve sizi severek, hâhişle, fîsebîlillâh emirlerinize itâat ederek, size koşan talebelerinize sed çekmek sûretiyle yapılan denâete rûhum sabredemiyordu. Bir ân evvel Hàlık’ına ulaşmak isteyen rûhumda, azîm bir galeyân hissediyordum. Diğer taraftan da sizden ma'lûmât alamadığım için, ızdırâbların altında fevkalhad eziliyordum. Zâlimlerin kahrı için Dergâh‑ı İlâhî’ye ilticâ etmekle tesellî bulmak isterken, işte bu mektûbunuz, kazâ ve kadere râzı olmak sûretiyle tesellî ihsân ediyordu. Ben de ﴿سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا﴾ diyerek kahr talebinde bulunmayı bırakıyorum.
Ey sevgili ve müşfik Üstadım!
Her ân duânıza muhtaç talebeniz, kendi hesabıma düşünürsem, rûhen bir parça istirahat ediyorum. Fakat Üstadım ve kardeşlerim hesabına düşünürsem, ızdırâbım, ye'sim birden bine çıkıyor. Rûhum feverân ediyor. Yine Cenâb‑ı Hak hesabına itâat etmek istemiyor.
313
Azîz Üstad!
Âlem‑i İslâma indirilen o azîm darbeler, Âlem‑i İslâm hesabına sizin omuzlarınıza isabet ettiğini biliyorum. Böyle olmakla beraber, ulvî rûhunuz, àlî hamiyetiniz, hadden efzûn sabrınız, daha pek çok ve pek güzel hasletleriniz üzerinde en bâriz izleri gözüken şefkatiniz, zâlimler hakkında da hayır duâ etmek oluyor.
Talebeniz Ahmed Husrev
183. Hakikî Said’den bir muhabbetname aldım ki, o da Üstadım Efendimin mektubudur
Babacan Mehmed Ali’nin fıkrasıdır
Cenâb‑ı Vâcibü'l-Vücûd ve Tekaddes Hazretlerinin, Cibrîl‑i Emin vâsıtasıyla, Âhirzaman Nebîsi Peygamberimiz (A.S.M.) Efendimize gönderilen ve bugüne kadar muhâfaza edilen Kur'ân‑ı Hakîm’i hakikatiyle ve hak sözler ile, Hakk’ın yaratmış olduğu kullarına tercümânlık eden ve Hakk’ın rızâsı için gece ve gündüz duâ eden, hakîki Said’den bir muhabbetnâme aldım ki, o da Üstadım Efendimin mektûbudur.
Ciddi ve samîmî dostumuz ve kardeşimiz bulunan Âsım Bey’e vardığımda müjdeledi. Beş dakika kadar görüştüm. Ve göndermiş olduğunuz emânetleri alırken öyle sevindik ki, bülbülün gül dalında seher vaktinde aşkından, ağzından çıkarmış olduğu nağmeler gibi işittik. Onun için birbirimizle ne konuştuğumuzu bilemedik. Bildiğim şu kadar ki: Yalnız ayrılırken çok şükür Cenâb‑ı Allah’a, böyle envâr‑ı Kur'âniyeyi neşreden bir Üstadımız varken, hiçbir vakit saâdetimizden mahrum kalmayız diye bildik.
Babacan
184. Ne zaman ki tahribat ve istibdat haddini aştı, uçurum kendini gösteriyor
Zeki Zekâi’nin fıkrasıdır
Azîz ve Sevgili Üstadım!
Üç haftaya yakın bir zaman oluyor ki, size mektûb yazamadım. Her zaman olduğu gibi, şu günlerde dâirede vazifenin çokluğu dolayısıyla, pek kıymetli olan uhrevî vazifelerim geri kalıyor ve bu cihetle teessürüm kâfî gelmiyormuş gibi, bu hafta içinde işittiğim pek acı elîm bir haber, bir sâika gibi beni beynimden vurdu. İşittim ki, Üstadım yılanların hücumuna ma'rûz kalmış.
314
Âh Üstadım! Vakit vakit tehâcümlerine, taarruzlarına ma'rûz kaldığımız bu menhus hâinlerin zulmünden ne zaman âzâde kalacağız. Bu mülhid mütecâvizler, haddini tecâvüz etmeye başladılar. Artık tecâvüzün bu derecesi fazladır. Bu itibarla muazzam bir bârika‑i hakikatin zuhûru yaklaştığı îmân ve i'tikàdı, bizi tesellî ediyor. Ne zaman ki, tahribât ve istibdâd haddini aştı, uçurum kendini gösteriyor. “Büyük felâketler, güler yüzlü intibâhlar doğurur.” derler ki, pek musîb bir söz. Herhangi bir hükûmet, zulmü ve istibdâdı arttırdı, mazlum milletler istiklâlini kazanıyor. Şu asırda dinsizlik ve tahribât fazlalaştı. İnşâallâh mazlum ve masûm ehl‑i îmânın yüzü gülecek, parlak bir hakikat güneşi tulû' edecek.
Azîz Üstadım, nâkıs kalemim, âciz lisânım, hissiyatıma tercümân olamıyor. Her dindaş gibi, benim de kalbim azîz îmânımın aşkıyla çarpıyor. Hamdolsun, damarlarımızda dolaşan kan, binler senelik ehl‑i hak ve îmândan, irsen intikal etmiş bir mayadır.
Sevgili Üstadım! Öyle ânlar geliyor ki, hayat çok alçalıyor. Biz insanlar o derece eğilmek mecburiyetinde kalıyoruz. Bu fikrimle, nefsim hesabına bir hisse‑i gurur aramıyorum. Menhus ve mülevves ellerin, temiz bileklerimizi sıkması, sabır taşını çatlatacak kadar müellim bir hâl değil midir? Tahribâtın en müdhiş zamanında hastalanan insaniyeti, manevî ilâçlarla tedâvi etmeye çalışırken, bize musallat olan hâinlere mukàbele etmek; acaba zavallı bir milletin sürükleneceği uçuruma sed çekmek için çekilecek mezâhim ve meşâkk‑ı hayatın ind‑i İlâhîde makbûliyeti için sabretmek, son dereceye kadar tahammül etmek… Bu fikir, fakirin – hayli düşüncesi neticesi – bulabildiği bir hakikat.
Sevgili Üstadım, şu günleri, düşünceler ve elemler içerisinde geçiriyorum. Hâdiseyi birkaç ağızdan birbirini tutmayan rivâyetler gibi, dallı budaklı olarak işittim. Bendenize hâdisenin cereyanı hakkında lütfen bir haber veriniz. İnsan cünûn getirecek.
315
Sevgili Hocam, siz herkes için, beşeriyet için, zararlı olan tahribât ve âfâtın önünü almak için, gece gündüz çalışınız, kendinizi tehlikeye atın da acı acı tahkîrata ma'rûz kalın! Hayır azîz Üstadım, hayır! Yüce dâhî, hayır! Sizin nasîbiniz bu değil. Size verilecek mükâfât, bu olamaz. Bu hâletler olsa olsa üç‑beş dinsizin ve bir takım Cehennem yolcularının çılgınlığıdır. Bu hâle sabretmek ve ehemmiyet vermemekle, pek yüce mükâfâtlara mazhariyetler kesbediyorsunuz. Siz asla ve kat'a müteessir olmayın. Ne kadar vahşiyâne ve zâlimâne olursa da dönüp arkanıza bakmayın. Size açılan manevî âlemlerin kapılarına doğru ilerleyin. Yürüyün, yürüyün, tâ nâmütenâhî yürüyün. Gittiğiniz yerlerde, uzaklaştığınız âlemlerde bizim gibi yaralı, âciz, zaîf, pür‑kusur, kemter bîçâreler için de müebbed bir istirahat ve saâdet yatağını hazırlayın.
Zekâi
185. Kalbim derin bir ihtiyaç ve iştiyak içinde, şu mübarek günlerde, Üstadımın ziyaretini arzu ediyor
Zekâi’nin fıkrasıdır
Kalbim derin bir ihtiyaç ve iştiyak içinde, şu mübârek günlerde, Üstadımın ziyaretini arzu ediyor. Nasıl ki, yaz günlerinin sıcak demlerinde bil'umum nebâtât, yağmura ihtiyaç hissederse, Zekâi de Üstadımın nasihatlerine ve telkinlerine öylece müştâk ve muhtaçtır.
Üstadım, eyyâm‑ı mübâreke pek çabuk gelip geçti. Benim gibi manevî yaralarından mecrûh bîçâreler, böyle mübârek günlerde, elbette kusurlarının affını ve meşrû emellerinin husûlünü, Hallâk‑ı Âlem’den temennî ve niyâz etmişlerdir. Cenâb‑ı Allah mâh‑i gufrânın kudsiyeti hürmetine kusurlarımızı af ve mağfiret eylesin. Âmîn.
316
Sevgili Üstadım, bu defa üç gün izinle Atabey’e gidip, ebeveynimi ve âhiret dostlarımızı ziyaret ettim.
Âh Üstadım, bazen zâhirî hâdisât insanı çok düşündürüyor. Gayr‑ı ihtiyarî, rûhu garîb ve rikkatle karışık bir ızdırâba düşürüyor. Bu ânlarda hayatın kararsızlıklarından mütevellid ye's, bizi müteessir ediyor. Şefkat ve merhamete hasret çekiyoruz.
Üstadım, öyle zannediyorum ki, âcizleri, hayatın ihtilâta mecbur eden ahvâlinden uzaklaşamadıkça, kalbim ârâmgâh‑ı lezzetinde tam bir sükûnu bulamayacak. İnşâallâh duânızın himmetiyle, o ânlara da selâmetle vâsıl olacağım. Bu hissiyatımı izâh etmek, anlaşılmış bir rûh için zâid değil midir?
Azîz Üstadım, emsâl‑i kesîresiyle Üstadımızın riyâseti altında müşerref olmaklığımızı dilediğim îd‑i fıtrınızı tebrik vesilesiyle, takdim‑i ihtiramât eyler, muhterem ellerinizden ve ayaklarınızdan öperim, sevgili Üstadım.
Günahkâr talebeniz Zekâi
186. Yine eskisi gibi ahiret kardeşlerimizin, sizi ziyaret etmekten mahrum olmadıklarından memnun oldum
Âhiret hemşirelerimden Müzeyyene’nin fıkrasıdır
Sevgili Üstadım!
İki aya yakın zamandan beri, gelen âhiret kardeşlerle selâmınızı alıyorsam da benim gibi âcize bu talebenin, sizin her vakit nurlu nasihatlerinizi dinlemeğe ihtiyacı olduğundan dolayı, haftaları bütün mahzûniyetle geçiriyorum. Evet, zaman oluyor ki, gözlerimden dökülen yaşları, nurlu risaleleri okumakla teskin ediyorum. Zaman oluyor kalbim mütemâdiyen ağlıyor. Hele şu mübârek Ramazan, birkaç müfsidin kalbimize saldığı hançerin acısını kalben, bütün gün için için ağlamakla geçiriyoruz.
317
Nihâyet aldığım bir haber üzerine, yine eskisi gibi âhiret kardeşlerimizin, sizi ziyaret etmekten mahrum olmadıklarından memnun oldum. Yalnız mübârek ibâdethânenin ve bütün ehl‑i iştiyakın sizin duânızdan mahrum kaldığına çok acıyorum. Hattımın noksanlığı ve zaîfliği dolayısıyla risaleleri yazamadığımdan beni affediniz. “Şu zamanlarda dünyayı sevmez olduğumuz hâlde, kurtulamadığımıza çok müteessirim. Issız sahrâlar, susuz çöller, kimsesiz yerler rûhumuzun meskeni oluyor. Hayâlen oralarda dolaşıyoruz. Evet, bir şey arıyoruz. Heyhât… Aradığımız gün hem çok uzak, hem çok yakın görülüyor. Daha ne kadar bu hâl içerisinde çırpınacağız.” diye feryâd eden kardeşlerimizin hissiyatına bu âcize, bu fakire, iştirâk ediyorum.
Âcize talebeniz Müzeyyene
187. Ehl‑i gaflet gülerken, ehl-i ilhâd nefsî müştehiyatları arkasından koşarken, biz ne acı hayatla karşılaşıyoruz
Ahmed Husrev’in fıkrasıdır
Senelerden beri zâlimlerin pençe‑i zulmünde inleyen bu bîçâre Müslüman kardeşlerinizle geçirmekte olduğunuz bu mübârek bayramın belki dokuzuncusunu hücrâ köşelerinde, dostlarınızdan uzak, akraba ve taallukatınızdan mahrum bir vaziyette, teâlî ve terakkîsi için çalıştığınız cem'iyet‑i İslâmiye arasından uzaklaştırıldığınız bir hâlde geçireceğinizi hatırladıkça yüreğim parçalanıyor, rûhum azîm bir elemle yanıyor, gözlerimden yaşlar dökülüyor. Kalbimden yükselip gelen bir ses, “Ağla hem çok ağla! Belki Rahmet‑i İlâhiye’nin nüzûlü ve Âlem‑i İslâmın saâdet ve selâmeti için ağlayanlarla beraber ağla!” diyor…
Bu ânda kalb gözüm, bu hüzne iştirâk ederek, Dicle ve Fırat ve Nil‑i Mübârek gibi âlem‑i gayb vâdilerinde sular akıtarak ağlıyor.
318
Âh, sevgili Üstadım! Ehl‑i gaflet gülerken, ehl‑i ilhâd nefsî müştehiyâtları arkasında koşarken, biz ne acı hayatlarla karşılaşıyoruz. Âh, sevgili Üstadım! Cenâb‑ı Hak bize saâdet vermeyecek mi? Acaba bugün daha çok uzayacak mı? İhtiyarsız kendime sorduğum bu suâllere yine kendim cevab verirken, teennî ve sabır tavsiye ediyorum ve sırr‑ı ﴿اِنَّٓا اَعْطَيْنَا﴾ tebşîratıyla mütesellî oluyorum.
Ey kıymetdâr Üstadım! Sizin hüznünüze, huzurunuzda olduğum hâlde iştirâkimi istiyordum. Öyle hissediyorum ki, rûhen hiç de uzak değilim. Bazen kendimi unutuyorum. Güyâ kanatsız tayerân ediyor, koca çınar ağacının arasından girerek meclisinize dâhil oluyorum.
Sevgili Üstadım! Hàlık’ımdan ebediyen râzı olmuşum. O da sizden ebediyen râzı olsun. Maalesef ziyaretinizle müşerref olamıyorum. Buna bedel Bekir Bey’le takdim ettiğim ve arzu edilen şekilde yazamadığım i'câz‑ı Kur'ân’ın sahifelerini açtıkça, hakîr talebenizin her sahifeye mukâbil ellerinizden öpmekte olduğumu kabûl buyurmanızı istirhamla, sıhhat ve selâmet ve muvaffakıyetiniz için duâ ederek, el ve ayaklarınızdan öperim, Efendim Hazretleri.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Talebeniz Ahmed Husrev
188. Dün Eğirdir’e gittim, Hûlusî Bey’in ihlâslı ve sadâkatli mektubunu getirdim
Sabri Efendi’nin fıkrasıdır
Dün Eğirdir’e gittim. Hulûsi Bey’in ihlâslı ve sadâkatli mektûbunu getirdim. Nurânî kalb ve rûhtan cûş eden şu mektûbun muhteviyât ve münderecâtını bu fakir de tekrar ederim. Kendi hesabıma takdim ediyorum. O muhterem kardeşime bedel fakire, mâdemki Üstad‑ı muhteremim, sânî‑i Hulûsi ismini vermiş; o hàlis imza sâhibinin halfinde bu fakir de görünse, ifâdâtına iştirâk etse, irsiyet‑i maneviyesi daha iyi, sâbit ve zâhir olur, emel‑i âcizânesini esâs gaye ve maksad bildim Efendim.
Âciz talebeniz Sabri
319
189. Aydınlı İsmail’in Bir Fıkrası: Sizin tatlı Sözlerinizi yazmaya başladığım anda ruhumda bir ferahlık hissediyorum
Aydınlı İsmail’in fıkrasıdır
Sizin tatlı Sözler’inizi yazmaya başladım ve yazmaya doyamıyorum. Ve sizin tatlı Sözler’inizi yazmağa başladığım ânda, rûhumda bir ferâhlık hissediyorum. Aynı zamanda sizi hiçbir türlü unutamıyorum. Ve dâima sizin mektûbunuzu yazmak istiyorum.
Talebeniz İsmail
190. Aydın’da Doktor Şevket’in Bir Fıkrası: Nuranî ve çok kıymettar eserlerinizi okuduk
Aydın’da Doktor Şevket’in fıkrasıdır
Üstad‑ı A'zamım Efendim!
Nurânî ve çok kıymetdâr eserlerinizi okuduk. Nurlu ve feyizli eserlerinizin te'siriyle parlayan kasvetli kalblerimizle, siz Üstadımıza ebediyen minnetdâr ve medyûn‑u şükrân bulunduğumuz gibi, risaleleri bizlere okutturmağa ve yazdırmağa sebeb olan, Hâfız Zühtü Efendi kardeşimizi de, dâima hayırla yâd etmekten kendimizi alamıyoruz. Kendilerine fiat takdir edilemeyecek derecede kıymete mâlik bulunan muhterem risalelerinizi yazıp ikmal etmemize, Cenâb‑ı Hakk’ın bizi muvaffak kılması için, Üstad‑ı ekremimizin duâ ve himmetlerine muhtaç bulunuyoruz.
Talebeniz Doktor Şevket
320
191. Hulûsî Bey’in suallerine verilen cevaplara ait cihandeğer kıymetli, nurlu, feyizli sözlerinizi iki gün evvel aldım
Ahmed Husrev’in fıkrasıdır
Sevgili Müşfik Üstadım Efendim Hazretleri!
Arz‑ı hürmet ve iştiyakla el ve ayaklarınızdan öperim. Hulûsi Bey’in suâllerine verilen cevablara ait cihan‑değer kıymetli, nurlu, feyizli sözlerinizi, iki gün evvel aldım. Suâllerin cevabları o kadar latîf idi ki, ne okumağa doyabildim ve ne de idrakim kadar olsun hakkıyla kavrayabildim.
Muhyiddin‑i Arabî Hazretlerinin makbûlînden olduğu hâlde, hatâsının ve her kitabında mühdî olamamasının esbâbı, o kadar amîk bir şekilde ve o derece ince bir tarzda izâh buyuruluyor ki, bu àlî dersinizi sâir kardeşlerimle beraber okudum, dedim: “Azîz kardeşlerim, bu àlî dersten istifade ediyor, mühim bir şey anlıyorum, fakat zübde edemiyorum, zihnimde toparlayamıyorum, siz ne dersiniz?”
Hâzırûn dersimizin yüksekliğine işâret ederek, İslâmiyet’in ardı ve arkası kesilmeyen hücumlara ma'rûz kaldığı bir zamanda, bu nurlu eserlere kavuştuğumuzdan dolayı, binler teşekkür ettik. Bilhassa doktora verilen son cevab hâşiyesinin letâfeti yüzümüzde âsârını göstermişti.
Bir taraftan hınzır etinin hurmeti, esbâb‑ı illeti, gayet güzel bir sûrette izâh edilmiş, diğer taraftan da àlî müfekkirenizden parlayan nurlarla, hem de pek yakında dünyanın ufuklarında İslâmiyet’in güneşinin parlayacağına işâret buyuruyorsunuz. Cenâb‑ı Hak sizden hadsiz hesabsız râzı olsun.
Sevgili Üstadım, âciz talebeniz, bu aczi ile manevî himmetinize ilticâ ediyorum. Ve öyle ümîd ediyorum ki, Hallâk‑ı Kerîm’im beni ihtiyarım olmayarak istihdam ettiği bu vâdide, duânız himmeti ile, inşâallâh bir idrak ve bir kàbiliyet ihsân buyuracaktır.
Hakîr talebeniz Ahmed Husrev
321
192. Ben başka memlekette dünyaya gelmişim. Fakat Cenab‑ı Hak beni bu memleketin evlâdına hizmetkâr etmiş
Said’in bir fıkrasıdır
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Azîz, Sıddık, Fedâkâr ve Vefâdâr Kardeşim Kürd Bekir Bey!
Maatteessüf bilmecbûriye nâhoş ve mâlâyanî sayılacak bir bahis söyleyeceğim. Fakat bu bahsim, hakîki hamiyet‑perver Türkçülere karşı değil, belki frengîlik hesabına sahtekâr bir sûrette Türkçülüğü kendine perde eden mütecâvizlere karşı söylüyorum. Şöyle ki;
Mülhid münâfıkların en son ve alçakça ve vicdânsızca aleyhimizde isti'mâl ettikleri bir silâhı şudur ki, diyorlar: “Said Kürd’dür, bir Kürd’ün arkasında bu kadar koşmak hamiyet‑i milliyeye yakışmaz.” Ben bu münâfıkların vicdânsızca desîselerine karşı değil, belki sâfdillerin temiz kalbleri bunların sözleriyle bulanmamak için diyorum ki:
Evet ben başka memlekette dünyaya gelmişim. Fakat Cenâb‑ı Hak beni bu memleketin evlâdına hizmetkâr etmiş ki; dokuz sene mütemâdiyen bu memleketteki milletin ondan dokuz kısmının saâdetine, kendi dilleriyle hizmet ettiğim, bu havâlideki insanlara ma'lûmdur.
322
Hem ben bu memlekette Hulûsi, Sabri, Hâfız Ali, Husrev, Re'fet, Âsım, Mustafa Çavuş, Süleyman, Lütfi, Rüşdü, Mustafa, Zekâi, Abdullâh gibi yirmi‑otuz Müslüman Türk gençlerini, âdeta yirmi‑otuz bin millettaşlarıma tercih ettiğimi ve onları, o otuzbin adam yerine kabûl ettiğimi, bu dokuz senedeki Türkçe âsâr ile ve hizmet ile göstermişim. Evet ben, bin gâfil ve âmî Kürd’ü, bir Türk olan Hulûsi’ye karşı tutmadığımı ve bin câhil Kürd’ü, birer Türk olan Âsım ve Re'fet’e mukâbil görmediğimi ve bir genç olan Husrev’i bin âmî Kürdle değişmediğimi, ehl‑i dikkat ve benim ahvâlime muttali' olanlar tasdik ettikleri hâlde; frengîlik nâmına ve ilhâd hesabına, Türkçülük perdesi altında, sahtekâr bir milliyet‑perverlik sûretinde ve hodfürûşluk cihetinde bana tecâvüz edenler ve Türk milletini ve milliyetini zehirleyen mülhidler bilsinler ki; ben millet‑i İslâmiye’nin en mühim ve mücâhid ve muazzam bir ordusu olan Türk milletine binler Türk kadar hizmet ettiğime, binler Türk şâhiddirler. İşte bana Kürd diyen ve ittiham eden, zâhir hamiyet‑perverlik gösteren sahtekârlar, bu millete ne gibi hizmet ettiklerini göstersinler.
Bu fir'avuncukların enâniyetini kabartan mahviyetkârâne söz söylemek câiz olmadığından, bilmecbûriye o mütekebbirlere karşı izzet‑i ilmiyeyi muhâfaza etmek için, söylenmeyecek ve izhârı münâsib olmayan uhrevî hizmetlerimi Cenâb‑ı Hakk’ın afvına güvenerek izhâr ettim.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Said Nursî
323
193. Bizim yaralarımıza deva olacak semavî eczahane‑i kudsiyeden ilâçları bize gösteriyor ve istimal ediyorsunuz
Zekâi’nin fıkrasıdır
Azîz Üstadım!
Bu elîm hâdisât hususunda sabır ve tevekkülden bahsetmek, bilirim ki, zâiddir. Esâsen bizim gibi hayatın cüz'î ızdırâbından âh u enîn eden kemterlere sabır ve tevekkül gibi define‑i saâdet ve necâtın kıymetini siz öğrettiniz. Hamdolsun, günden güne bu kelimelerin mefhûmunu daha iyi kavrıyoruz ve takdir edebiliyoruz. İlk zamanlarda, yani nurlara çok uzak olduğumuz gaflet zamanlarında, hayatta, hâdisâtta, herşeyde sabır ve tevekkül bizlere zâhiren acı ve kàbil‑i hazım değil gibi geliyordu, öyle görüyorduk. Fakat bu hususatı bihakkın telkin ve tenvir buyuran Üstadımızın irşadı, bizim nazarımızda sathî ve zâhirî şeyleri silmektedir. Bu fakirin ve günahkârın en ziyâde medâr‑ı sürûru olan bir şey varsa, o da ancak akıl ve fikir ve bahr‑i muhît-i kebîrden bir katre nisbetinde kalb gözüyle hakîki nurları görüp muvakkat bir ân ve zaman için mütelezziz olmasıdır.
324
Sevgili Üstadım, hamdolsun kardeşlerimiz fikren ve rûhen hâl‑i terakkîdedirler. İnşâallâh, ma'nen ve nazar‑ı İlâhîde de terakkî ediyorlar. Yirmiyedinci Mektûb gittikçe coşan berrak bir şelâle gibi çağlamaktadır. Yegâne arzum ve emelim, tarîk‑ı selâmet sâliklerinin kesretini ve elimizdeki mecmua‑i hakàikın daha çok kıymetli ve temiz ellerde dolaştığını görmektir. İnşâallâh zaman bu muktezâ‑yı hak ve hakikati icra edecektir. Âcizleri, bu ümîd ve intizar ile hayırlı âkıbeti Cenâb‑ı Hak’tan temennî ediyor. Ve şimdilik gayyûr, sâdık, müttakì ağabeylerim ve kardeşlerimin meziyetleriyle ve temiz kalbleriyle ve hüsn‑ü niyetleriyle iftihar ediyorum. Nurlarla, projektörlerle, semâvî yıldızlarla ezelî bir îmân gibi manevî toplarla mücehhez olan sefîne‑i maneviyemizin şu zamanın dalgalarından, kasırgalarından âzâde kalmasını Cenâb‑ı Hallâk-ı Âlem’den yalvarırken müteveccih olduğumuz, hilkat‑i âlemlere bâis ve bâdî olan iki cihan serveri, âcizlerin senedi Cenâb‑ı Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimizin ve etbâ'‑ı ervâhının sefînemizin erkân ve etbâ'ıyla müttefik olduğu ümîd ve îmânını besliyorum. Âcizleri ise, ma'nen her ân zarar ve ziyan içinde bir taraftan ıslah‑ı hâl edememiş, hasâra uğrayan mukaddes bilgilerin tashih ve takviyesine muhtaç, diğer taraftan nefsin hücumuna ma'rûz ve huzûzâtına mübtelâ, öbür taraftan günahlarına mukâbil olmayan cüz'î bir ubûdiyetin saâdet‑i ebediyeyi bihakkın te'mine kâfî gelemeyeceğinden korkup kusurlarımın cezasının tahayyülünden ân be‑ân müzmahilim. Bizler kendi ubûdiyetimiz ve bu nâkıs hizmetimizle bize delil bir mürşid ve bir şefî' olmadıkça saâdet‑i ebediyeye vâsıl olmak ne kadar uzak. Heyhât! Hayat‑ı dünyeviye dümdüz değil. Hissiyat‑ı beşeriye tebeddüle pek müstaid.
Azîz Üstadım, mâdemki bizi talebeliğinize ve kardeşliğinize, hattâ kabûle lâyık olmayan vatandaşlarınızı ve mecrûhları huzurunuza ve arkadaşlığınıza kabûl buyurdunuz ve bizim yaralarımıza devâ olacak semâvî eczâhâne‑i kudsiyeden ilâçları bize gösteriyor ve isti'mâl ediyorsunuz; lütfen şu âciz talebelerinizin feryâdlarına acıyarak bir ân evvel bizi tedâvi edin de yaralarımız kabuklansın, kurusun. Ondan sonra esâs mühim vazifelerimizi îfâ etmeye başlayalım. Bizim yaralarımıza devâ olacak iksîrler ve tiryâklar sizde mevcûd iken şifâyı ve delâlet‑i àliyelerini zât‑ı fâzılânelerinden umarız.
Sefîne‑i maneviyenizin ilânat müvezzi'i talebeniz Zekâi
325
194. Galip Bey’in Keramat‑ı Gavsiye münasebetiyle yazdığı Farisî fıkrası
Gâlib’in Fârisî Fıkrası
Kerâmât‑ı Gavsiye münâsebetiyle yazmış.
كِيسْتَمْ مَنْ چُو يَكِى عَاجِز وبِى تَابُ وزَبُونْ❋ دِلْ حَزِينْ سِينَه پُرْ اۤلَامْ وَ سَرَمْ مَسْتِ جُنُونْ
اَزْ غَمِ فِرْقَتِ دِلْدَارْ بَسِى پُويَنْدَمْ❋ كَسْ نَمِى بُودْ دِلِ زَارِ مَرَا رَاهْنُمُونْ
سَالْهَا دَرْ اَلَمِ هَجْرْ پَرِيشَانْ بُودَمْ❋ نَه يَكِى يَارِ مُوَافِقْ نَه يَكِى جَامِ سُكُونْ
رَاهِ بِهْبُودِىِٴ مَنْ گُمْ شُدَه بُودْ اۤنْ بَاۤنْ❋ دَرْ سَرَمْ شَوْقِ جُنُونْ بُودْ شَبُ ورُوزْ فُزُونْ
عَاقِبَتْ دَسْتِ قَضَا هَادِىءِ بِهْبُودَمْ شُدْ❋ هِمَّتِ زُمْرَهٴِ مَرْدَانِ خُدَا جِلْوَه نُمُونْ
چِه نَوَازِشْ كِه: دِلَمْ يَافِتَه دَرْ سَايَهٴِ پِيرْ❋ شُدَمْ اَلْحَاصِلْ اَزْ دَوْلَتُ ولُطْفَشْ مَأْمُونْ
بَخْتِ نَاسَازِ مَرَا سَازِىءِ اِقْبَالْ رَسِيدْ❋ دِلِ بِيچَارَهٴِ مَنْ شُدْ زِفُيُوضَشْ مَمْنُونْ
نِيسْت عَجَبْ خَاكِ سِيَهْ لَعْلِ شَوَدْ دَرْ پِيشَشْ❋ نُورِ حَقَّسْتْ هَمَانْ اِينْ نَه فِسَانَه نَه فُسُونْ
دَرْ زَمِينِ اَهْلِ حَقْ اَنْوَارِ تَجَلَّاىِ خُدَا اَسْتْ❋ پِيشِشَانْ مَاضِى وُ اۤتِى هَمَه يَكْ نُقْطَهٴِ نُونْ
326
اۤنْچِه مَاضِيسْتْ بِخَوانَنْدْ بَدِلْ هَمْچُو كِتَابْ❋ حَالُ واۤتِى هَمَه يَكْ شِيوَه شَوَدْ كُفْ وُ كُمُونْ
دِلْ شَانْ اۤيِينَهٴِ اۤيَتِ لَوْحِ مَحْفُوظْ❋ زَانْ سَبَبْ نِهَانْ اَزْ دِلِ شَانْ كُنْ فَيَكُونْ
اۤنْچِه دِيدَنْدُ وبِگُويَنْدْ خُدَا اۤمُوزَدْ❋ اۤلَتُ وقُدْرَتِ حَقَّنْدْ مُكَمَّلْ مَوْزُونْ
هَانْ دَرْ نُسْخَهٴِ تَوْرَاتْ ثَنَاىِ مَحْمُودْ❋ هَانْ دَرْ لَوْحِ زَبُورْ وَصْفِ مَسِيحَا اَفْزُونْ
وَصْفِ اَصْحَابِ مُحَمَّدْ هَمَه دَرْ اِنْجِيلَسْتْ❋ اِينْ چِه بِنَيشْ هَمَه اَزْ وَحْىِ خُدَاىِ بِيچُونْ
بَازْ دَرْ اَهْلِ وَلَايَتْ تُو بِينِى اِينْ رَازْ❋ دَادَه اَزْ خَبَرِ اۤتِى پَيَامِ مَقْرُونْ
خَبَرِ گُلْشَنِى مِى دَادْ جَلَالِ رُومِى❋ شَيْخِ اَكْبَرْ خَبَرِ مِصْرِى دِهَدْ اَمْرِ يَكُونْ
اَحْمَدِ جَامْ دِهَدْ اَزْ اَحْمَدِ فَارُوقِى خَبَرْ❋ مَنْ كُدَامَشْ بِشُمَارَمْ كِه زِاَعْدَادِ فُزُونْ يَكُونْ