172. Hulûsi Bey’in Bazı Risaleler Hakkındaki Hisleri
Hulûsi’nin fıkrasıdır
Onsekiz Receb tarihli, Otuzbirinci Mektûbun Birinci, İkinci Lem'alarıyla Yirmidokuzuncu Mektûbun Birinci Remzi’nin Birinci Makamı’nı, Şâbân’ın birinci günü, yani yazıldığından onüç gün sonra aldım. Demek oluyor ki, Receb’in onsekiz rakamına, onüç daha ilâve ederek, mübârek mektûbun numarasını te'yid etmek gibi, gaybî bir işâret ibraz edilmiş oluyor. Bu nurlu mektûbdan aldığım hisseyi, kendisinden evvel gelmiş olan manevî feyzinden, àlî affınıza güvenerek bahsetmek sûretiyle arzedeceğim. Şöyle ki:
Mektûbun bura postahânesinde kaldığı gece, âlem‑i menâmda şöyle garîb bir hâlet gördüm. Allah hayretsin. Kamer, batn‑ı arzdan sür'atle çıkarak, şâkulen semâvâta yükselmeye başladı. Çıkışı ile sür'atle yükselişinde hiçbir ziyâ eseri görülmüyordu. Sükûnetle hareketi takib etmekle beraber, sanki gaybî bir ses bana, “Alâmet‑i kübrâ başladı!” diyor gibi geldi. Kamer bu hızla çıkışı esnâsında, bir hadde geldi ki; parladı, büyüdü. Bedr‑i tâmm hâlinin birkaç misli cesâmet arzetti. Bu vaziyette içinde bir insan şekli göründü. Kısa bir zaman sonra bu şekil ve kamer kayboldu. Cihan serâser zulmet içinde kaldı. Mağrib cihetinde, ufuktan bir mızrak boyu yüksekliğinde, şems sönük bir ziyâ ile göründü. Ufku takiben bir müddet şimâle doğru gayet sür'atle gitti ve kayboldu. Tekrar zulmet başladı. Soğukkanlılığımı muhâfaza etmekle beraber, kıyâmet kopuyor diye uyandım.
288
İşte bu dehşetli gecenin gündüzünde Otuzbirinci Mektûbun Bir ve İkinci Lem'alarını hâvî kıymetli eseri aldım, okudum. Kendi kendime geceki hâleti düşündüm. Dedim: Bu mübârek mektûb, bana şu dersi veriyor: Sen bir sefîneye râkibsin ki, o azametli sefînen başdöndürücü sür'atle, fezâ‑yı nâmütenâhîde koşturuluyor. Bu sefîneyi böyle pırıl pırıl çeviren Kadîr‑i Kayyûm, sana musahhar ettiği, muntazam tulû' ve gurûb eden Şems ile incelerek, büyüyerek mükemmel bir takvim‑i semâvî vaziyetini gösteren Kamer gibi azîm cisimleri de istihdam ediyor. Bir küre ﴿كُنْ فَيَكُونُ﴾ emrini aldığı zaman bu muazzam küreler gibi milyonlarca seyyârât birbirine karışacak, nizâm‑ı âlem bozulacak, herşey harâb olacak.
﴿كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ﴾ sırrı zâhir olacak. Öyle ise en metîn, en àlî, en müzeyyen görünen bu saray‑ı kâinâtın bir ânda yıkılacağı, harâb olacağı, bütün sekenesinin mahv u nâbud olacaklarını düşün. Hiç ender hiç olduğunu hatırla; senin minimini hayat tekneni, dağlar gibi dalgaları bulunan, kısacık ömrünün denizinde aldanarak boğdurma‥ ve hayat‑ı ebediyeni söndürmek isteyen, en büyük ve en yakın olan nefsinin hilesinden kurtulmaya çalış. Bunun için sana çok kolay ve ucuz, te'siri mücerreb ve kat'î ve
﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّ۪ي كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَ﴾
رَبِّ اِنّ۪ي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَ
gibi halâs ve şifâ ve necât vâsıtalarını tavsiye ederim. Bunlara bilhassa mağrib ve işâ ortasında, otuzüçer defa devam et, demekte olduğunu hissettim.
289
O küçük rüyanın tâbiri, muhterem Üstadıma aittir ve arzusuna bağlıdır. Bu defa manevî mahrumiyetin uzaması, beni cidden müteessir etmişti. Sabra gayret ettim, fakat garîbdir ki, bu mübârek mektûbun bura postahânesine vürûdu gününün sabahında ﴿اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الصَّابِر۪ينَ﴾ emr‑i celîlinin kuvvetine dayanarak tahammül etmekte olduğumu, fakat meraktan da hasbe'l‑beşeriye kurtulamadığımı nâtık küçük bir mektûbu, uhrevî kardeşimiz Hakkı Efendi’ye göndermiştim.
Bu nurlu mektûbun başını işgal eden beş nükteli İkinci Lem'a, başıma tokmak vurarak: Ey bîçâre, sabırdan bahsetmek sana yakışır mı? Gözünü aç da Hazret‑i Eyyûb Aleyhisselâm’ın sabrına bak; aklın varsa O Peygamber‑i Zîşan’ın (A.S.) sabırdaki kahramanlığını taklide çalış ve korkunç manevî yaralarından kurtulmak için رَبِّ اِنّ۪ي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَ duâsını vird‑i zebân et, diye tenbih ve îkazda bulunduğuna yakìn hâsıl ettim. Elhamdülillâh dedim.
Yirmidokuzuncu Mektûbun Sekizinci Kısmının Birinci Remzinin Birinci Makamının Birinci Bâbı, Mu'cizât‑ı Ahmediye’nin en büyüğü ve kıyâmete kadar i'câzının devam edeceğine şübhe olmayan Kur'ân‑ı Kerîm’in otuz cüz'ünden otuzuncu, yüz ondört sûresinden yüz onuncu, lafız itibariyle küçük, fakat makam ve mânâ itibariyle àlî ve şümûllü Sûretü'n‑Nasr’daki çok mühim sırlardan muazzez ve muhterem Üstadımız vâsıtasıyla zâhir olan tevâfukâta münâsebetli bir tek sırrından beyân buyurulan üç Mes'ele, bana öyle bir kanâat getirdi ki, bu küçük sûrenin üç âyetinden sülüs ve tamamında otuz cüz Kur'ân’a, hattâ her harfinde bir sûreye işâret ve delâlet mevcûd olduğunu cezmettim.
Bu nurânî mektûb hakkındaki, muhtasar tahassüsâtımı âcizâne yukarıda arzettim. Feyiz menba'ına maddeten ve ma'nen çok yakın olan kardeşlerime, şu perîşan ifâdâtım kapı açmak ve buradan içeri geçmeye sizler lâyıksınız, diyecek kadar fâide‑bahş olduğu hakkındaki emirlerinizden çok sevindim.
290
Sevgili Üstadım! Allah için sevenler, Kur'ân’a hàdim olmayı yürekten isteyenler, musîbetin büyüğünü, dine gelen mesâib bilenler, zâhiren ne kadar şa'şaalı, mutantan görünse de her bid'akârâne hareketten mutlak ve muhakkak, Kur'ân’a ve îmâna bir hücum hissedenler‥ ilâ âhir. İşte bunlar niyetlerindeki ihlâs, kalblerindeki sâfiyet ve îmânlarındaki kuvvet ve Kur'ân’a ciddi merbûtiyetleri derecesinde, felillâhilhamd merkez‑i menba' ve masdar‑ı feyze yakın bulunduruyorlar. Elbette böyle ulvî rûhlu, ciddi, ihlâslı, metîn, îmânlı kardeşlerimi çok sever ve mazhar oldukları niam‑ı İlâhiye’ye şâkirînden olmalarını tazarru eylerim. Hasbe'l‑kader dünyaya dalmış, ma'siyette bunalmış, hakikatte acıklı bir gurbete düşmüş olan bu bîçâre kardeşlerine duâ etmelerini ricâ ederim. Cümlesine, ale'l‑husus isimleri zikrolunan Gâlib, Husrev, Hâfız Ali, Süleyman Efendilere ve nurların başkâtibi Şamlı Hâfız Tevfik, hasta olduğundan müteessir olduğum ve inşâallâh iâde‑i âfiyet etmiş olan Muhâcir Hâfız Ahmed Efendi’ye ve sâir mukarreblere selâm ve duâlar ederim.
Hulûsi
173. Nurlar heyetini umum ehl‑i hak ve hakikat manevî elektrik âyinelerine hedef etmişlerdir
Sabri Efendi’nin fıkrasıdır
Eyyühe'l‑Üstadü'l-A'zam!
Şah‑ı Geylânî Hazretlerinin mânidâr ve ihâtalı bir beyt‑i kıymetdârilerinin, Dellâl‑ı Kitab-ı Mübîn’i manevî parmağıyla irâe ve müntesiblerine îmâ ve işâret ettiği tefe'ülnâmenin nihâyet fıkrasında okudum ve dedim: “Evet, nurlar hey'etini umum ehl‑i hak ve hakikat manevî elektrik âyinelerine hedef etmişlerdir. Ve hattâ Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın ve ehâdîs‑i Nebeviyenin bu hususu alenen veya sırran ve remzen ihbarıyla bile vardır.” demekte asla tereddüd etmiyorum.
291
Bu zümre‑i sâfiye ve hàlisa arasında, sânî Hulûsi tesmiyesine bile lâyık ve müstaid olmayan ve hiç‑ender hiç olan bir abd‑i pür-kusura da haddinin fersah fersah fevkınde bir yer veriliyor. Hâlbuki, bu aczi bîpâyân, kusuru çok, hatâsı azîm Sabri, sahâif‑i a'mâline baktığında çok kara ve mûcib‑i nefret görüyor. Ve bu mevkide işâret edilen şahıs ismiyle, a'mâl ve harekâtıyla, sabır ve teennîsi müsbet ve müsellem bulunan başka kardeşlerimiz olduklarına hükmediyor. Çünkü kıymetdâr bir hazine ve defineyi keşfeden ve o zemin ve zamanda gayyûr keşşâfa, taharriyâtta bezl‑i vücûd eden sâîler, o yolda acaba o defineyi bulabilir miyiz gibi bir eser‑i tereddüd göstermeyerek, sarf‑ı mesâîde bulunan, pek kıymetdâr semere‑i sa'yi ve âlem kıymetindeki mahsul‑ü gayretleriyle herkesi terğîb ve teşvik ve tenvire hasr‑ı vücûd eden zevât, hakikaten şâyân‑ı takdir ve tebriktirler.
Hulûsi ise, Şah‑ı Geylânî, İmâm‑ı Rabbânî ve Şah‑ı Nakşibendî gibi, nice zevât‑ı mübârekenin mâziden şiddetle bastıkları adımlarının kuvvetiyle, istikbâlde coşup fışkıracak olan menâbiü'l‑envârı – mümâileyh ayrı bir meslek, bir meşrebde olduğu hâlde – her türlü vezâife tercih ederek “Dahîlek, yâ Dellâl‑ı Kur'ân!” nidâ‑yı âşıkâne ve müştâkànesiyle dehàlet etmesi, fevkalâde bir tefeyyüze mazhar olduğuna ve olacağına yegâne delil ve hüccettir. Onun içindir ki, Risaletü'n‑Nur ve Mektûbatü'n‑Nur’a birinci muhâtablığı, hakkıyla ihrâz etmiştir ve müstehaktır. Ve hâkezâ, Süleyman Efendi kardeşimiz de ma'nen ve maddeten teşrîk‑i mesâî etmiş ve hiçbir ferdin yapamayacağı fedâkârâne hidemâtı yapmış olmasıyla, saâdet‑i ebediye sikke‑i hàlisalarının teksir ve ta'mîmine çalışmış, اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ mefhûmunca, kezâ bu zât da her türlü takdire sezâ ve lâyıktır.
292
Bu günahkâr ise, maalesef sâlifü'l‑arz zevâtın hiçbirisiyle kàbil‑i kıyâs değildir. Mâdem Üstad‑ı àlî böyle görmüşler ve bu şekilde buyurmuşlar, küfran‑ı ni'met etmeyip, tahdîs‑i ni'met sûretinde kabûl eder ve gördüğüm sahife‑i siyahımın, sahife‑i beyaza tahvîlini, Cenâb‑ı Hak’tan tazarru ve niyâz eder ve Rahmet‑i Rahmân’a ilticâ eylerken, teveccühât‑ı Üstadânelerinin bekàsını yürekten dilerim; Efendim.
Sabri
174. Bu hakikatler gösterilen dokuz‑on delil ile ispat edildikten sonra, bu risale-i şerife ile ilân ediliyordu
Ahmed Husrev’in fıkrasıdır
Sevgili Üstadım!
Aktâb‑ı hamse-i azîmenin birincisi ve Gavs‑ı A'zam nâmıyla müştehir Şeyh‑i Geylânî Hazretlerinin, şimdiki Kur'ânın hàdimlerine bakan kasidesindeki ihbarât‑ı gaybiye-i mühimmeyi hâvî, kıymetdâr risaleyi kardeşlerime ve dostlarıma okudum ve inşâallâh fırsat buldukça yine okuyacağım. Rahatsızlığım, bir sûretinin takdimine fırsat bahşetmediği gibi, Otuzikinci Sözün Birinci ve İkinci Mevkıfları’ndan da üç‑dört sahifeden daha fazla yazmaklığıma mâni oldu.
293
Sevgili Üstadım, o büyük Şeyhin mazhar olduğu o büyük tecellî ve nâil olduğu o büyük eltâf‑ı Sübhâniye ile sekizyüz senelik mesâfeyi gören ve bu müddet arasında gelip geçenlere ve bugünün dehşetini ehl‑i zevk ve keşfe gösteren yazılarındaki o derin ve pek ince mânâlar, idrak edebildiğim kadarını düşünürken, ehl‑i gafletin nazarından saklanmış olan ve fakat ehl‑i hakikatin görmesine mâni olmayan mâziyi hatırladım. Ve bu risalenin feyziyle mücâhede‑i maneviyenizden ve etrafınızda toplanmış olan fedâkâr, mücâhid talebelerinizden ve ma'rûz kaldığınız mühlik felâketlerden ve nâil olduğunuz bu kadar azîm eltâf‑ı İlâhiye’den başlayarak, Şah‑ı Geylânî’ye kadar ve ondan Asr‑ı Saâdet’e kadar uzanan, o uzun zamanı hayâlen gezdim. O büyük Gavs’ın sekizyüz sene evvel ilân ettiği bu hakikatin karşısında hayran oldum. O büyük Şeyh, Eski Said gibi bir mürîd ile, Yeni Said gibi bir ders arkadaşıyla konuşuyor ve konuşmaya da zaman ve mekân mâni olamıyor. İster arzın öbür tarafında olsun, ister semâvâtın en uzak köşelerinde olsun, ister Hazret‑i Âdem Safiyyullâh zamanında dünyaya vedâ etmiş olsun…
İşte bu muhâvere neticesinde bu ihbarât‑ı gaybiyeyi ve acîbeyi sekiz‑on sene evvel öğrenmiş ve şimdi de talebelerinize ders veriyorsunuz. Bu hizmette temâyüz eden arkadaşlarınıza irâe ederek, her hususta sitâyişe lâyık Hulûsi’yi ve ona refîk olacak bir kàbiliyette bulunan mütevâzi Sabri’yi ve hizmet ve gayretleriyle sâdıkane çalışan Süleyman ve Bekir Ağa gibi talebelerinize işâret eyliyorsunuz. Ve bu küçük cemâatin istinâdgâhı olan, azîm cemâatlerin himmetlerini ve bu cemâatlerin içindeki nurânî sîmâları tanıttırdığınız gibi, Şah‑ı Geylânî zamanındaki Hülâgu vak'asıyla da zamanımızın riyâkâr münâfıklarına ve bu münâfıkların re'skârlarına hitâb ederek “Yakın bir istikbâlde kahhâr bir el, size cezanızı tamamen vermekle, masûmların intikamını alacaktır.” diyorsunuz. Bu hakikatler, gösterilen dokuz‑on delil ile isbât edildikten sonra bu risale‑i şerîfe ile ilân ediliyordu.
294
Sevgili Üstadım, Hulûsi Bey’in bir fıkrasında söylediği gibi, ben de diyorum ki: Kur'ânın feyziyle açtığınız bu cadde‑i nurâniyede acz ve fakr kanatlarıyla tayerân ederken, ne büyük hàrika kerâmetlerle karşılaşıyorsunuz ve ne azîm hâdisât‑ı acîbeye şâhid oluyorsunuz. Kim bilir, daha neler göreceksiniz. Ve mazhar olduğunuz bu inâyetlerden bizleri de hissedar ederek, vazifemizde her ân gayret ve ciddiyet tavsiye ediyorsunuz.
İşte sevgili Üstadım, bu kadar ikram‑ı İlâhî karşısında bir taraftan kulluk edemediğim için gözlerim yaşarıyor, kalbim ağlıyor; diğer taraftan da bârgâh‑ı Samediyete affolunmaklığım için yalvarırken, bî‑hadd ve bî‑hesab minnet ve teşekkürlerimi takdim ediyorum. Ve sevgili Üstadıma ve muhterem fedâkâr kardeşlerime muvaffakıyet ve selâmetler ihsân edilmesi için duâgû oluyorum, kıymetdâr Üstadım Efendim Hazretleri.
Günahkâr talebeniz Ahmed Husrev
295
175. Zat‑ı âlîleri gibi bir Üstadı bulduğumuzdan, zaman ne olursa olsun bizi me’yus etmiyor
Re'fet Bey’in fıkrasıdır
Pek Muhterem ve Sevgili Üstadım Efendim!
Bu defa göndermiş olduğunuz Gavs‑ı Geylânî Hazretlerinin ihbar‑ı gaybîsi, çok şâyân‑ı hayret ve teemmül bir mes'ele‑i mühimmedir. Büyük zevk‑i rûhâni ile okumakla beraber, fakir talebeniz bunu çoktan hissetmiştim. Üstadımızın bu zaman için, mühim bir vazife‑i maneviyesi var. Lâkin henüz ifşa etmiyor, mektûm tutuyor, fikrindeyim ve bu fikrimi bazı hàlis kardeşlerime de söylemiştim. Geçen sene Sabri Efendi’ye yazmış olduğunuz mektûbların birinde de şu fıkrayı görmüştüm. “İmâm‑ı Rabbânî, ‘Son zamanlarda biri gelecek, îmân mes'elelerini gayet vâzıh bir sûrette neşr ve ilân edecek.’ Bu sizin hiç‑ender hiç kardeşiniz, hâşâ kendimi o adam zannedecek değilim, yalnız o büyük adamın bir pişdâr neferi olduğumu zannediyorum. Sen benden o zâtın kokusunu hissediyorsun.” Bu fıkra evvelki düşüncemi takviye etti ve kemâl‑i sürûrla gelip Husrev’e dahi söyledim. Üstadımızın rütbe‑i maneviyesini anladığımızdan çok sevinmiştik. Bundan dört‑beş ay evvel de ziyaret‑i àlînize geldiğimde Üstadımız hakkında sormuş olduğum suâle verdiğiniz cevab, kezâlik evvelki kanâatlerimi te'yid ve takviye etti. O zaman yalnız bir‑iki kişi biliyorduk. Şimdi, bu Risalenin neşriyle hàs talebelerin hepsi vâkıf olmuş oluyor. Sürûrumuza pâyân yoktur. Dinsizliğin münteşir olduğu şu zamanda bulunduğumuza evvelce teessüf ediyorduk. Şimdi hiç teellüm, teessür eseri kalmadı. Zât‑ı àlîleri gibi bir Üstadı bulduğumuzdan, zaman ne olursa olsun bizi me'yûs etmiyor. Cenâb‑ı Allah tûl‑i ömür ihsân buyursun. Daha bizlere çok zevkli eserler okutacağınıza eminim. Müsâadenizle şunu da ilâve edeyim ki, sizin daha hàrika vazife‑i maneviyeniz var. Zaman gelecek; remzlerle, İşârât‑ı Kur'âniye ile öyle haber vereceksiniz ki, (Hâşiye) bunları da geçecek ve bizleri şaşırtıp bırakacaktır.
Fakir talebeniz Re'fet
296
176. Eserler birbirini takiben neşrolundukça, kıymetleri de mebsuten tezayüd etmektedir. Bize cennet hayatı yaşatmaktadır
Re'fet Bey’in fıkrasıdır
Son gönderdiğiniz Minhâcü's‑Sünnet gibi Lem'alar hakkında ne söylesem ifâde‑i merâm etmiş olmam. Zîra eserler birbirini takiben neşrolundukça, kıymetleri de mebsuten tezâyüd etmektedir. Bizlere Cennet hayatı yaşatmaktadır. Eserler hakkında fakirin mütâlaa yürütmesi küstahlık olur. Çünkü, Şeyh‑i Geylânî’nin medih buyurduğu zât‑ı mübârekin yazmış olduğu eseri tenkid değil, kemâl‑i hürmetle tasvîb ve tahsin ve takdir ve büyük bir zevk‑i rûhâni ile okumaktan başka ne yapabiliriz? Yalnız şu kadar diyebilirim ki, bu dalâlet devrinde bizlere zât‑ı àlîleri gibi yüksek bir Üstadı lütûf buyuran ve şimdiye kadar emsâline tesâdüf olunmayan mükemmel ve mükemmil eserler okutup ezvâk‑ı nâmütenâhiye içinde yaşatan Hàlık‑ı Zülcelâl’e, nihâyetsiz şükürler etmekle, îfâ‑yı vazife-i ubûdiyet edebilirsek bahtiyarız.
Talebeniz Re'fet
177. Bu zamanın kör ve sağırları, dünyanın en azgın firavun ve nemrutları da olsa, yine korkacakları ve ağız açamayacakları bedihîdir
Hâfız Ali’nin fıkrasıdır
Pek Sevgili ve Muhterem Üstadım!
Hazret‑i Şeyh-i Geylânî (Kuddise Sırruhu'l‑àlî)’nin kerâmet‑i acîbe-i gaybiyesini aldım. Hayretimden düşünmeye başladım. Aradan çok geçmeden hizmet ettiğim Nur elektrik fabrikasından bir düğme çevrildi. Bir mumluk bir ziyâ geldi. Bir şeyler görmeye başladım. Aynıyla yazıyorum. Kusur ve noksan bîçâre Ali’nindir.
297
Evet Üstadım, nasıl ki; Fahr‑i Âlem (Sallallâhu Aleyhi Ve Sellem) Hazretleri şecere‑i kâinâtın hayatdâr çekirdeği, Enbiyâ ve Mürselîn o şecere‑i mübârekin dalları olup, dalın ibtidâsından müntehâsına kadar, kat'î bir alâka ile dâimî birbirlerini götürüyorlar. Bu sır için Hazret‑i Âdem Safiyyullâh kokladığı ve hissettiği Nur‑u Muhammed (Aleyhissalâtü Vesselâm) hakkında demiş: “Yâ Rab, benim alnımda bir çığırtı var, nedir?” Cenâb‑ı Kibriyâ Hazretleri buyurmuş: “Nur‑u Muhammed (Aleyhissalâtü Vesselâm)’ın tesbihidir.” Aynen kütüb‑ü sâbıkada da vesile‑i dünya olan Şah‑ı Levlâk’i, evsâfıyla, ashâbıyla haber vermeleri gösteriyor ki, ulûm‑u evvelîn ve âhirîni câmi' bir kitab ile ba's olunacak, kâinâtın rûhu hükmünde ve bütün kâinâtın güzellikleri kendi fıtratında tecemmu' edip, tekemmülle tulû'u, fecirden sonra şemsin tulû'u gibi bekleniyordu.
İşte bu kitab‑ı kâinâtın vâzıh bir fihriste‑i mukaddesesi olan Furkàn‑ı Mübîn, Arş‑ı A'zamdan ve her ismin a'zamî mertebesinden nüzûl ile kökü Arş‑ı A'zamdan, gövdesi Fahr‑i Âlem’in (Sallallâhu Aleyhi Ve Sellem) sadrına ve dalları bütün zemini ihâta eden kitab‑ı kâinâtın her sahifesinde ve her cüz'ünde Lafzullâh ve lafz‑ı Resûl-i Ekrem (Aleyhissalâtü Vesselâm) ve lafz‑ı Kur'ân’ın bütün birbiriyle alâkadarâne işâret edip birbirini göstererek, birbirinin hükümlerini tasdik ettikleri misillû, Hazret‑i Şeyh (K.S.) sırrına mazhar olduğu, esmâ ve cilvesine mazhar olduğu, levh‑i mahfûz ve lütfuna mazhar olduğu, Cenâb‑ı Hàlık’ın bildirmesiyle, sekiz asır sonra kendisiyle tevâfuk eden bir Hàdim‑i Kur'ânı görüp ve tasdik etmekle haber vermesi, hak ve ayn‑ı hakikattir.
Evet, Hazret‑i Şeyh hàdim olduğu o hizmet‑i kudsiye-i Kur'âniye hürmetine zamanın pâdişahlarını titretmiş, Nur‑u Muhammed (Aleyhissalâtü Vesselâm) omuzunda tecellî etmesiyle, o Nur‑u Muhammed’in (Aleyhissalâtü Vesselâm) ziyâsıyla hareket eden bütün evliyâ Hazret‑i Şeyhe boyun eğmeleri, gerek müslim ve gayr‑ı müslim ve herbir meşreb ehli Hazret‑i Şeyhi tenkide cür'et etmemeleri gösteriyor ki, cadde‑i Muhammediye (Sallallâhu Aleyhi Ve Sellem)’de bataklık ve Nur‑u Muhammedî (Aleyhissalâtü Vesselâm)’da zıll olmadığını aynelyakìn derecesinde isbât ediyordu.
298
Öyle de, ondördüncü asrın Hàdim‑i Kur'ânı da dokuz yaşından altmış (seksenaltı) yaşına kadar bilâ‑istisna doğrudan doğruya Kur'ân nâmına hizmet ve hareketi ve zamanın pâdişahından en canavar reislerine baş eğmediği, hattâ terakkiyât‑ı fenniye ve zihniyede birinciliği ihrâz eden, Avrupa devletlerini iskât eden, zemzeme‑i Kur'âniyenin şifâhânesinden nebeân ederek, onların semlerine karşı tiryâkları şişe değil, mâ‑i cârî nehirlerle İ'lâ‑yı Kelimetullâh eden ve onların kalelerini zîr ü zeber eden, emsâli görülmemiş ondördüncü asra mahsûs envâr‑ı Kur'âniye’den Risale‑i Nur ile, cihanın cihât‑ı sittesini ve semânın yüzünü aydınlatan ve yaralı olup ölmeyen ehl‑i îmânın yaralarını tedâvi ve seksen yaşında ihtiyarlarını şâbb‑i emred ve gençlerini masûm bir hâle Hazret‑i Eyyûbvâri hayat bahşına vesile olan Hàdim‑i Kur'ânînin ve Nur Risaleleri’ni, değil Hazret‑i Şeyh (K.S.) altıncı asırdan ondördüncü asırda görmesi, kütüb‑ü sâbıkada remzen ve Hazret‑i Kur'ân’da sarâhaten göstermeleri, o kitab‑ı mübârekin şe'nindendir, diyebileceğim. İnşâallâh vazifenin makbûliyetine işârettir ki, vazifenin ehemmiyetine binâen Cenâb‑ı Hak; onu çok zaman evvel göstererek, meb'ûs‑u âlem, güzîde‑i benî Âdem Efendimizden, Hulefâ‑i Râşidîn’den (Radıyallahu Anhüm), aktâb‑ı evliyâdan öyle bir manevî kuvvet terâküm etmiş oluyor ki, değil bu zamanın kör ve sağırları, dünyanın en azgın fir'avun ve Nemrudları da olsa yine korkacakları ve ağız açamayacakları bedîhîdir. Dilerim Cenâb‑ı Hak’tan, envâr‑ı Kur'âniyenin لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ bayrağı altında toplanan ehl‑i îmânın ellerine yetişmesiyle, ilâ yevmi'l‑kıyâm o envârın tevessü'üne ve neşrine hayatını fedâ eden ve edecek erbâbının teksirini ihsân buyursun. Âmîn, âmîn bihürmeti Seyyidi'l‑Mürselîn.
299
Sevgili Üstadım, yarım başımın tercümân olduğu şu arîzama, yarım nazarla bakıp aff‑ı kusur buyurmanızı diler, el ve eteklerinizden öper, “Bize ve bütün âleme vesile‑i hayat olan Üstadım, Cenâb‑ı Hak sizden ebediyen râzı olsun.” duâsını gece ve gündüz niyâz eylerim.
Mücrim talebeniz Ali
178. İstidadımın fevkinde şöyle bir kaç beyit kalbime ve kalemime geldi. Müşfik Üstadımın aflarına istinaden yazıyorum
Hulûsi’nin fıkrasıdır
Azîz, Muhterem Üstadım Efendim Hazretleri!
Emirlerinize imtisalen, uhrevî kardeşimiz Husrev Bey tarafından irsâl buyurulan şâyân‑ı hayret ve cây‑i dikkat, “Mühim bir ihbar‑ı gaybî” ismini taşıyan çok kıymetli, mânâlı, rûhlu, sürûrlu, te'sirli, lezzetli, hikmetli, nurlu emrinizi bu hafta aldığımdan dolayı, Cenâb‑ı Hak ve Feyyâz‑ı Mutlak Hazretlerine hamd ve şükürler ve müşfik Üstadıma, yüzümün karasına, kalbimin yarasına bakmayarak, Dergâh‑ı İlâhiye’ye kapanıp duâlar eylerim. Ve defaatle, اَللّٰهُمَّ حَصِّلْ مُرَادَنَا وَمَقْصُودَ اُسْتَاذِنَا سَع۪يدِ النُّورْس۪ي بِحُرْمَةِ حَب۪يبِكَ مُحَمَّدٍ النَّبِيِّ الْاُمِّيِّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اٰم۪ينَ dedim.
300
Gavs‑ı A'zam Şah-ı Geylânî (Kuddise Sırruhu'l‑àlî) Hazretlerinin eserlerindeki gaybî ve manevî ihbar, bu bîçâreyi öyle bir hâle getirdi ki, ta'riften âcizim. Rûhâniyetlerindeki celâlet ve azamet karşısında avuç içinde sıkılan bir top hamur ne hâle girerse, bu bîçâre de, öyle oldum. Bir şey düşünemez, sersem, âdeta meyyit‑i müteharrik bir hâle geldim. Günlerden beri zihnim ve bütün havâssım, hemen tamamen bu hàrika eserle meşgul. Bu hâlette iken, isti'dâdımın fevkınde şöyle birkaç beyit kalbime ve kalemime geldi. Kaidesine uygun olarak düzeltemedim. Müşfik Üstadımın aflarına istinâden yazıyorum. Tashihi, Üstadıma ve hablullâha yapışan kardeşlerime bırakıyorum.
Hulûsi, bak gaybî ihbarnâmeye,
Gör, Üstadım neler izhâr eylemiş…
.
Kitab‑ı Sinan’dan edip tefe'ül,
Hakka ki, kerâmet ibraz eylemiş…
.
“Ümmî Alîm”le (Hâşiye) “Sinan‑ı Ümmî”de,
Hesab‑ı ebcedle var mutâbakat…
.
Görünür bakılınca bu tarîkle,
Esmâ‑i Üstadla tam münâsebet…
.
Hakkıyla hàdimü'l‑Kur'ân’dır Üstad,
İsbâta kâfîdir bu muvâfakat…
.
301
Hayret‑bahş esrâra vâkıftır bu zât,
İhvâna deriz haber‑i beşâret…
.
Sekizyüz sene evvelinden görmüş,
Hàdimü'l‑Furkàn Bediüzzaman’ı…
.
Habîb‑i Hudâ hem de Gavs‑ı A'zam,
Sultan‑ı evliyâ Şah‑ı Geylânî…
.
Büyük bir hüsn‑ü zan eyle, Üstadım
Seni Kur'ân hàdimi eder add.
.
Kapan secde‑i şükre, de Hulûsi:
اِلٰه۪ي اَنْتَ رَبّ۪ي وَاَنَا الْعَبْدُ
.
Bu âciz kulunu muvaffak eyle,
Hizmet‑i Kur'ân’la şerefyâb eyle…
.
Hizbü'l‑Kur'ân’dan ayırma tâ ebed,
Bu âsî kuluna merhamet eyle…
.
Üstadım Said Nursî’den ol râzı,
بِحُرْمَةِ حَب۪يبِكَ الرَّاضِيِّ الْمَرْضِيِّ
.
Evliyâ sultanı Abdülkadir’in,
Himmetin eksiltme bizden İlâhî…
.
İhbarnâme‑i gaybın izhârının,
Gönül istedi yazmak tarihini…
.
Yüzbin hamd ü şükret Hakk’a Hulûsi
Sana Üstaddır Molla Said Nursî.
Uhrevî kardeşiniz Hulûsi
302
179. Kalemi kerametli Mesud’un ehemmiyetli bir rüyasıdır
Kalemi kerâmetli Mes'ûd’un ehemmiyetli bir rüyasıdır.
Âlîcenâb ve Fazilet‑mend Üstad-ı Muhteremim Efendim Hazretleri!
Tulûât olmadıkça, siz Üstadıma mektûb yazmağa muktedir olamıyorum. Çünkü, başlıca âmâlim Nurların ikmali olduğundan ve yazdığım esnâda bir ân evvel bitirmek emeliyle serî bir sûrette yazdığım için, o Nurlardan almış olduğum feyzi etraflıca anlatamayacağım için, mektûb tastîrine cür'et edemiyorum.
Husrev Efendi’nin nezdinizden müfârakatı günü, bendeniz ziyarete geliyordum. Bedre’nin civarında birbirimize tesâdüf ettik. Geri dönmekliğimizi söylediler. Sabırsızca esbâbının neden münbais olduğunu sordum, neticeyi anlattılar. Birlikte köye avdet ettik. Çok müteessir oldum. Me'yûsiyetimden iki gün dışarıya çıkamadım. Kalbimin teessürünü teskin için, Nurları yazmakla meşgul oldum.
Avdetimizin ikinci gününün gecesi, saat on buçuğa kadar yazı ile iştigâl ettim. Sahuru yedikten sonra me'yûsâne ve mükedderâne yattım. Gördüm ki, zât‑ı àlînizle birlikte Medine‑i Münevvere’ye gitmişiz. Harem‑i Şerîf’in kapısından girince, Makber‑i Saâdet önümüzde görünüyordu. Makber‑i Saâdet’in içinde Peygamberimiz Sallallâhu Teâlâ Aleyhi Ve Sellem, Bâbü's‑Selâm’a doğru müteveccih idiler. Ben der‑akab koşmak istedim. Birlikte ben sizin bir adım arkanızda olarak vardık. İmâmın namazdan fâriğ olduğunda, nasıl yüzünü cemâate çevirir, bizim girdiğimiz tarafa doğru Zât‑ı Risalet dönmüşler. Diz üstüne oturmuşlar ve biz de vardık. Zât‑ı àlîniz hemen bir adım mesâfeli olarak diz çöküp oturdunuz. Ben de sizin arkanızda diz çöküp oturdum. Siz Resûl‑i Ekrem (A.S.M.) ile epey müddet görüştünüz. Dikkatli vech‑i saâdete nazar ettiğimde; alnı, vech‑i mübâreki güneş gibi gayet parlak ve sâir aksâmı buğday rengi, re'yü'l‑ayn müşâhede ettim. O esnâda mükâlemeniz neye müncer olduğunu anlayamadım. Tefsirini Üstad‑ı ekremime havâle ediyorum. Yalnız kàsır fikrimle, sen ne oluyorsun, diye kalbimi teskin edebildim. Üstadım şu zâlimlerin İslâmiyete karşı tecâvüzlerini, kendi merci'ine ve şerîat sâhibine şikâyet etti.
Mes'ûd
303
180. İnşaallah sadâkatte ve muhabbette ve irtibat‑ı ruhîde kardeşlerime yetişmeye çalışacağım
Vezirzâde Küçük Mustafa’nın fıkrasıdır
Ey Sevgili Üstadımız! Ey Nurların Mazharı ve Nâşiri!
Cenâb‑ı Hak, sizi bu memlekete göndermiş, tâ ki; dalâlete giden rûhlar, senin neşrettiğin Nurlarla kurtulsun. Cenâb‑ı Hakk’a gece ve gündüz secde‑i şükrân etsek, bu ni'metlerin şükrünü ödeyemeyeceğiz.
Ey Üstadım! Ben ümmîyim. Sâir kardeşlerim gibi ma'lûmâtlı değilim ki, Risale‑i Nura karşı hissiyatımı dilim ile ifâde edeyim. Fakat inşâallâh sadâkatte ve muhabbette ve irtibat‑ı rûhîde kardeşlerime yetişmeye çalışacağım. Uyanık âleminde ifâde‑i merâm edemeyen dilime bedel, uyku âleminde rûhumun diliyle, mâhiyetini anlamadığım ve size karşı merbûtiyetime delâlet eden bir‑iki vak'ayı arzedeceğim:
Birincisi: Bundan bir buçuk sene evvel, ticâret için iki günlük mesâfede olan bir köye gitmiştim. O esnâda dünyanın iç yüzü bana göründü. Hem fânî, hem zindân hükmünde olduğundan bir nefret geldi. Bana bu fânî dünyadan, bâkî bir âleme yol gösterecek bir Üstad, Cenâb‑ı Hak’tan istedim ve dedim ki: “Öyle bir Üstada rast gelsem söz veriyorum ki, ona tam hizmetkâr olacağım.”
İşte ben bu hâlde ve bu niyâzda iken, o gece gayet şirin ve güzel, bilmediğim bir şehirde gayet güzel, dünyada misli bulunmaz zînetli bir at üstünde, siz Üstadımı ona binmiş, garbdan şarka doğru beş‑altı metre yüksekte, şehrin üstünde uçarken selâmınıza durduk. Selâmınızı aldık. O esnâda uyandım. Şehâdet getirdim. Şükrettim ki, istediğim Üstadı bulacağım. İki ay sonra ziyaretinize geldim.
304
İkinci Vâkıa: Rüyada bir şehirde gayet kesretli askerler ve cephane görüyorum. Biz de, güyâ o askerlerdeniz. Dedim: “Yâ Rabbî bu askerlerin kumandanı kimdir?” Niyâz ettiğim vakit karşımızda yüksek bir saray zuhûr etti. O sarayın içerisine girdim ki, kumandanı göreyim. Baktım ki, parlak bir çay akıyor. O çayı takib ettim. Baktım, şûbelere ayrılıyor. Devam ettim, tâ menba'ına kadar gittim. O askerlerin kumandanı, o suların sâhibini buldum. Yani Üstadımızı, iki adamla başında namaz kılarken gördüm. Ben de o sudan abdest aldım. Namaza dâhil oldum. Kalbimin hareketiyle, dilimin şehâdetiyle uyandım. Cenâb‑ı Hakk’a şükür ettim ki, Üstadımızı bize gösterdi.
Hizmetkâr ve talebeniz Mustafa
181. Kur’ânî bahçede her zaman başka renkte, başka letafette, başka tesirdeki hakikî cennet çiçekleri açılıyor
Hulûsi Bey’in fıkrasıdır
Bu hafta Otuzbirinci Mektûbun Yedinci Lem'ası ile Üçüncü Lem'ası’nı, hazine‑i Mektûbat’a ilâve ve muhibbân ve müştâkâna tilâvet eylemekle, vesâtat‑ı àliyenizle, bir lütf‑u azîm-i İlâhîye daha mazhar olduğumdan dolayı Kerîm, Rahîm, Bâkî‑i Zülcelâl’e yüzbinler hamd ve şükür eylemekte ve sevgili Üstadımı rızâ‑yı samedânîsine ve vazife‑i meşkûre-i maneviyesinde devamlı, nüfûzlu, şümûllü muvaffakıyetlere mazhar buyurmasına, abîdâne tazarru ve niyâzlarda bulunmaktayım. Bu bîçâre ve isyankârdan, çok duâ beklediğinizi emir buyuruyorsunuz. Ben, o dergâh‑ı àlîye ancak bir nev'i i'câzının izhârına Fahrü'l‑Âlemîn, Habîb‑i Rabbü'l-Âlemîn, Seyyidü'l‑Mürselîn Sallallâhu Teâlâ Aleyhi Ve Sellem Efendimiz Hazretlerinin en büyük mu'cizesi olan, tâ kıyâm‑ı saate kadar hükmü ve i'câzı bâkî olacağına îmân ettiğim Kur'ânın nurları delâletiyle ve Üstadımın mübârek isimlerini, vesile‑i kabûl olmak üzere kullanarak ilticâ edebiliyorum. Hiç mümkün müdür ki, bu eşiğe yüzümü sürerken, “Yâ Rab, Üstadım Said Nursî Hazretlerinden râzı ol, dâreynde muradlarını hâsıl kıl.” diye yalvarmayayım? Asla ve kat'a. Bu bir vazife olmakla beraber, kanâatçe inşâallâh vesile‑i icâbe-i duâdır.
305
Azîz Üstad, sadîkınızın zaîf rûhu, bu fânî hayatta olduğu gibi, bâkî ve sermedî hayatta da inşâallâh ulvî rûhunuzun cenâh‑ı şefkatinden ayrılmayacaktır, ayrılamayacaktır ve ayıramayacaklardır.
Evet gayr‑ı kàbil-i inkârdır ki, bu fânî hayatın dağdağaları arasında, havâs ve letâif, her zaman müştâkı bulundukları münevver ve muhteşem âyineye bakamıyorlar, fakat o meşgaleden ferâğat edildiği ânda, yine Nur bütün haşmetiyle arz‑ı dîdâr ediyor. Bu zamanlarda hiç ayrılık hissetmiyorum. Hattâ ihtilâf‑ı mekânı da te'sirsiz görüyorum. Yedinci ve Üçüncü Lem'aların bura postahânesine vürûdu, Ramazan’ın onbirine tesâdüf ediyor. Bir gün postada kalmasına karşılık tutulursa, herbir lem'a, bu mübârek ayın başından onuna kadar birer gün almışlar ve اَوَّلُهُ رَحْمَةٌ olan aşr‑ı ûlâ-yı Ramazanda, mahall‑i maksûda vâsıl olmuşlardır. Müftülük ilânına göre tam onuncu gündedir. Dördüncü ve Sekizinci Lem'aları da bu mâh‑i gufrânın ondördüncü günü aldım. Posta bir gün evvel geldiğine ve bir gün de postada kalışına veya birinci makama sayılırsa bu nurlu eser de, sanki Ramazanın her gününde bir lem'a alarak, yerini bulmakla, hem bu adedlerin boşuna konulmadığına, hem de اَوْسَطُهُ مَغْفِرَةٌ olan aşr‑ı sâni-yi Ramazanda yazıldığı mahalle yetişeceğine sarâhat derecesinde delâlet ediyor.
306
Şu saatte şuââtını gözüme sokan güneş gibi, bu kadar nurlu ve zâhir hakàikı, mahzâ bir inâyet‑i İlâhî olarak, bu bîçâreye gösterilen bu mübârek eserlerden, bu nurların bihavlillâh gurûbsuz tulû' ettikleri mahalle, Utarid ve Zühre gibi maddeten ve ma'nen yakın bulunan hizbü'l‑Kur'ân’a dahi hâfız, sâdık, hàlis ve sâlih kardeşlerimin daha çok esrâr anlayacaklarına şübhe etmiyorum.
Mâdemki, merkez‑i feyze en uzak bulunan âciz bir kardeşlerinin mübârek eserler hakkındaki duyguları, kendilerinin de lâyıklı, mânâlı çok değerli ihtisaslarını beyâna vesile oluyor, inşâallâh bu hareketleri Hizmet‑i Kur'ân’dan ma'dûd olur. Àlî huzurunuzda kardeşlerimle biraz konuşmak istiyorum.
Kardeşlerim, bu bîçârenin nurlarla iştigâli üç devreye ayrılmıştır:
Birincisi: Üstad Hazretleriyle ilk teşerrüf etmek saâdetine nâil olduğumdan itibaren intişar etmiş olan eserleri, kendim için istinsah etmek.
İkincisi: Yine muhterem Üstadımın emirlerine imtisalen Sözler’in, muhtelif tabaka‑i nâsa te'sirleri ve kàbil‑i cerh, lâzımü't‑tashih, mûcib‑i i'tirâz cihetleri olup olmadığı hakkında, kàsır aklımla anlayabildiğim kadar ve kısa görüşümle seçebildiğim kadarını arz eylemek ve bütün fırsatlardan istifade ile, din kardeşlerime fâideli olmak, onlara da bu nurları göstermek, dikkat‑i nazarlarını celbetmek, kalbî ve bâtınî yaralarına merhem eylemek emeliyle, ihtiyarsız ve manevî bir te'sir altında âsâr‑ı Nuru aşk ile okumak.
307
Üçüncüsü: Yine azîz ve müşfik Üstadımın emirlerine mutâvaatla, bildiğiniz vechile herbirisi bir türlü letâfet ve belâğat ve celâdette ve çok kolaylıkla akıllara hayret verecek tarzda intişar etmekte olan nurlu âsâr hakkındaki ihtisaslarımı arz eylemek ve bizzat veya kardeşlerim nâmına, bazı Kur'ânî müşkülât ve tereddüdâtı, makam‑ı feyze takdim ederek, bu tarîkle hem müşkülün halline, hem de sâil ile birlikte diğer kardeşlerin de istifadelerine âcizâne hizmet eylemek. Denizden katre mesâbesindeki bu Kur'ânî hizmetten dolayı, bu bîçâreye bir kıymet atfetmeyiniz. Çünkü maalesef hiç liyâkatim olmadığını ben çok iyi biliyorum.
﴿لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللّٰهِ﴾ âyet‑i celîlesi ümîd vermemiş olsa, isyanımın nihâyetsizliği karşısında çıldırmak işten bile değil.
Öyle ise azîz kardeşlerim, bu zavallı kardeşinize hayır duâ buyurmanızı bilhassa ricâ ediyorum. Kur'ân hesabına bakılırsa, o zaman belki bazı güzellikler görünebilir. Bu da sevgili Üstadımızın buyurdukları gibi, Kur'ânın güzellikleri ve menba'‑ı kevserden gelen Nurların latîfliği bu hususu te'min etmişlerdir. Hîn‑i sabâvetimden beri, en ziyâde menfûrum, felillâhilhamd yalan söylemektir. Onun için hakikati ifâde ettiğime emin olabilirsiniz ki, yukarıda arz ettiğim üç safhada ihtiyar ve tesâdüf yoktur. Hâkim olan bir dest‑i gaybî ve kader‑i İlâhî’dir. Bunu hissediyordum. Kader‑i İlâhî’yi izâha lüzum yok. Dest‑i gaybın da Gavs‑ı A'zam Sultan-ı Evliyâ Bâzü'l-Eşheb, Seyyid Abdülkadir‑i Geylânî (Kuddise Sırruhu'l‑àlî) Hazretleri olduğunu son defa öğrenmiş olduk.
Fakat muhterem Üstadımın àlî aflarına istinâden şunu ilâve edeyim ki; Gavs‑ı A'zam Hazretlerinin kerâmet‑i gaybiyeleri, sarâhaten Üstadımız Said Nursî Hazretlerini göstermektedir. Çocukluğundan beri hàrika tercüme‑i hâli tedkik edilecek olursa görülür ki, bu zâtın vücûdu sırf Kur'ân ve îmân hesabınadır. Ondandır ki, o hàrika hâlâta mazhar olmuş. Biz bîçâreler, bu şem'in pervânesi oldukça, hizbü'l‑Kur'ân nâmına Hazret‑i Gavs’ın himmet ve duâsına ve Cedd‑i Zîşan’ı Peygamberimiz (Sallallâhu Teâlâ Aleyhi Ve Sellem) Efendimiz Hazretlerinin şefâatine, iltimasına ve nihâyet Münzilü'l‑Kur'ân’ın affına, himâyesine mazhar olacağımıza da şübhe edilmemek lâzımdır.
308
Allâh‑u Zülcelâl Hazretleri cümlemizi muhâfaza buyursun, âmîn. Dâreynde bâis‑i necâtımız olan bu hizmeti, bilkülliye terk edecek olursak, o zaman helâkimiz muhakkaktır. Mâdemki, elimizde ma'fuv olduğumuza dair senedimiz yok. Bâis‑i feyzimiz Üstadımız Hazretlerinin bizlere şefkatinden dolayı, kerâmet‑i gaybiyeden haber verdikleri müjdeler, yalnız şevkimizi ve şükrümüzü artırmaya vesile olmalı. İsimlerinin sarâhaten zikredildiğini bildirmekle beraber, gösterdikleri àlî ferâğat, cümlemiz için nazar‑ı ibretle görülmeli ve cidden taklid olunmalıdır.
Yine emirlerindendir ki, bizler hizmetle muvazzafız, mükellefiz; netice ile değil. Bu Nurlu hizmette bizleri birleştiren Allâh‑u Zülcelâl’den niyâzım; haşirde de livâ‑yı Muhammedî (A.S.M.) altında haşr ve cem' olmaklığımızdır. ﴿اَللّٰهُمَّ رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّا اِنَّكَ اَنْتَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ﴾
Müsâadenizle sadede geliyorum:
309
Otuzbirinci Mektûbun Yedinci Lem'asına esâs olan üç âyet‑i celîlenin tefsiri hàrika bir tarzdadır. Bilhassa ikinci vecihle yedinci vechin ikinci ihbar‑ı gaybî ciheti işitilmemiş bir sûrettedir. Bu mektûbun üçüncü lem'ası ki, ﴿كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ﴾ âyetinin meâlini ifâde eden يَا بَاق۪ي اَنْتَ الْبَاق۪ي ❋ يَا بَاق۪ي اَنْتَ الْبَاق۪ي cümlelerinin gösterdikleri iki hakikatten çok büyük feyiz aldım. Garîbdir ki, bu mübârek eser, ﴿لَقَدْ صَدَقَ اللّٰهُ رَسُولَهُ الرُّؤْيَا بِالْحَقِّ﴾ âyet‑i celîlesiyle başlamakla, sanki bu fakirin gördüğü rüyaya bir işâret yapıyor ve diyor ki: Senin rüyanda gördüğün kamer, bu âyette bahis buyurulan rüyanın sâhibi iki cihanın Fahri (Sallallâhu Teâlâ Aleyhi Ve Sellem) Hazretlerinin bir parmak işâretiyle ve izn‑i Hak’la inşikak etmiştir. Şems onun hatırı için, Ondokuzuncu Mektûbda beyân buyurulduğu üzere, bir saat hareketsiz görünmüştür, gibi mu'cizâtını hatırlatarak, “Ey gâfil, ittibâ'‑ı sünnet et!” diyor. Bu rüyayı nakleden mektûbumda, Otuzbirinci Mektûbun Birinci ve İkinci Lem'alarıyla, Yirmidokuzuncu Mektûbun Birinci Remzinin Birinci Makamı’ndan gelen feyiz neticesi, ihtiyarsız yaptığım tâbirin sonunda yazmış olduğum ﴿كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ﴾ âyet‑i celîlesinin bir nev'i i'câzlı tefsirini beyân buyurmakla, mektûbuma gayet latîf ve çok muhteşem bir cevab verilmiş oluyor. Otuzbirinci Mektûbun Dördüncü Lem'asının Birinci Makamı, “Minhâcü's‑Sünne” denmeğe hakikaten lâyıktır.
Birinci Nükte: Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ümmetine şefkatinin derecesini ve bihakkın Şefîu'l‑müznibîn olduğunu göstermekle beraber, Süleyman Efendi merhumun mevlid‑i şerîfindeki:
Tıfl iken ol diler idi ümmetin,
Sen kocaldın terkedersin sünnetin.
vecîzesini hatırlatmakta ve ol Hazret’e ümmet olanlara, sünnetlerine riâyet lüzumunu ehemmiyetle ders vermektedir.
310
İkinci Nükte: Cenâb‑ı Peygamber Sallallâhu Teâlâ Aleyhi Ve Sellem Efendimiz Hazretlerinin nesl‑i mübâreklerinin, ilâ yevmi'l‑kıyâm Hazret‑i Hasan ve Hüseyin (Radıyallahu Teâlâ Anhümâ)’dan geleceklerini ve istikbâlde çok mübârek zevâtın da, bu meyânda zuhûr edeceklerini nazar‑ı nübüvvetle gördükleri için, bu iki hafîdine bütün o nurlu zâtlar hesabına şefkat göstermesi, öyle bir ta'riftir ki, beşerin düşünmesiyle yazılmasına imkân yoktur.
Üçüncü Nükte: Nass‑ı kat'î ile sâbit ve Hadîs‑i Nebevî ile müberhen Âl‑i Beyt’e muhabbete işâret etmekte, bu vazifeyi îfâya dâvet eylemektedir. Çünkü İslâmiyet bir vücûdsa, bu vücûdun belkemiği muhakkak Âl‑i Beyt ve başı her zaman Kitabullâh’tır.
Dördüncü Nükte: Şîaları ilzam edecek kadar kuvvetli bir derstir. Bu şümûllü dersten gaye ne olduğu, sonunda mükemmelen icmâl edilmiştir.
﴿وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَم۪يعًا وَلَا تَفَرَّقُوا﴾emr‑i celîline tevfîkan, bütün mü'minler tevhide çağrılmıştır.
Kerâmet‑i Gavsiye’nin işârâtını te'yid eden remizleri defaatle okudum. Bu müjdeler hamd ve şükrümü artırmıştır. Zenbilli Ali Efendi’nin hâle çok uygun olan fıkrası hoşuma gitti. Latîf tefe'ülünüz ﴿خِتَامُهُ مِسْكٌ﴾ kabîlinden olmuştur.
Evet, Kur'ânî bahçede her zaman başka renkte, başka letâfette, başka te'sirde hakîki Cennet çiçekleri açılıyor. Bu mezherenin bülbülünü ve onun gönülleri teshìr eden nağmesini dinleyen, meşk eden yoldaşlarına, dâreynde selâmet ve saâdet ve muvaffakıyetler temennî ve niyâz eylerim.
311
Şâirin zamana muvâfık bir beyti:
Bir mevsim baharına geldik ki, âlemin,
Bülbül hâmûş, havz tehî, gülistan da harâb‥
Ben de derim:
Öyle bir bid'alar devrindeyiz ki, İslâm’ın,
Bir bülbülü, bir gülistanı kalmış Kur'ân’ın.
Kerâmet‑i Gavsiye’yi henüz kimseye okuyamadım. İçinde bu bîçâreden bahis edilişi, okumak hususunu düşündürüyor. Mübârek Ramazan (Hâşiye) bir ân evvel bu isyankârların, kadir‑nâşinasların elinden yakayı kurtarmaya çalışır vaziyette, sür'atle elimizden gitmektedir. İmâm Ömer Efendi geçen sene, “Ramazanın Hikmetleri” eserinin, Ramazan ayı geçtikten sonra gelişinden, benim gibi müteessir olmuştu. Bu Ramazanın birinci Cuma hutbesinde, ben de hazır olduğum hâlde, yüzlerce cemâate, bu nurlu hikmetlerden birkaçını hemen aynen okudu. Bu ânda bu fakirde husûle gelen şükür hislerini ta'rif edemeyeceğim.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
Hulûsi
312
182. Bir an evvel Hâlık’ına ulaşmak isteyen ruhumda azîm bir galeyan hissediyorum
Ahmed Husrev’in fıkrasıdır
Sevgili Üstadım!
Bu fakir talebenize tesellî veren mektûbunuzu aldım ve ba'de't‑takbîl okudum. Rûhumda hâsıl olan manevî yaraların ızdırâbları ile çok müteellim olurdum. Herşeyden ziyâde hürmet ettiğiniz ve ehemmiyeti dolayısıyla pek fazla i'tinâ ettiğiniz şeâir‑i diniyemize ve sizi severek, hâhişle, fîsebîlillâh emirlerinize itâat ederek, size koşan talebelerinize sed çekmek sûretiyle yapılan denâete rûhum sabredemiyordu. Bir ân evvel Hàlık’ına ulaşmak isteyen rûhumda, azîm bir galeyân hissediyordum. Diğer taraftan da sizden ma'lûmât alamadığım için, ızdırâbların altında fevkalhad eziliyordum. Zâlimlerin kahrı için Dergâh‑ı İlâhî’ye ilticâ etmekle tesellî bulmak isterken, işte bu mektûbunuz, kazâ ve kadere râzı olmak sûretiyle tesellî ihsân ediyordu. Ben de ﴿سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا﴾ diyerek kahr talebinde bulunmayı bırakıyorum.
Ey sevgili ve müşfik Üstadım!
Her ân duânıza muhtaç talebeniz, kendi hesabıma düşünürsem, rûhen bir parça istirahat ediyorum. Fakat Üstadım ve kardeşlerim hesabına düşünürsem, ızdırâbım, ye'sim birden bine çıkıyor. Rûhum feverân ediyor. Yine Cenâb‑ı Hak hesabına itâat etmek istemiyor.
313
Azîz Üstad!
Âlem‑i İslâma indirilen o azîm darbeler, Âlem‑i İslâm hesabına sizin omuzlarınıza isabet ettiğini biliyorum. Böyle olmakla beraber, ulvî rûhunuz, àlî hamiyetiniz, hadden efzûn sabrınız, daha pek çok ve pek güzel hasletleriniz üzerinde en bâriz izleri gözüken şefkatiniz, zâlimler hakkında da hayır duâ etmek oluyor.
Talebeniz Ahmed Husrev
183. Hakikî Said’den bir muhabbetname aldım ki, o da Üstadım Efendimin mektubudur
Babacan Mehmed Ali’nin fıkrasıdır
Cenâb‑ı Vâcibü'l-Vücûd ve Tekaddes Hazretlerinin, Cibrîl‑i Emin vâsıtasıyla, Âhirzaman Nebîsi Peygamberimiz (A.S.M.) Efendimize gönderilen ve bugüne kadar muhâfaza edilen Kur'ân‑ı Hakîm’i hakikatiyle ve hak sözler ile, Hakk’ın yaratmış olduğu kullarına tercümânlık eden ve Hakk’ın rızâsı için gece ve gündüz duâ eden, hakîki Said’den bir muhabbetnâme aldım ki, o da Üstadım Efendimin mektûbudur.
Ciddi ve samîmî dostumuz ve kardeşimiz bulunan Âsım Bey’e vardığımda müjdeledi. Beş dakika kadar görüştüm. Ve göndermiş olduğunuz emânetleri alırken öyle sevindik ki, bülbülün gül dalında seher vaktinde aşkından, ağzından çıkarmış olduğu nağmeler gibi işittik. Onun için birbirimizle ne konuştuğumuzu bilemedik. Bildiğim şu kadar ki: Yalnız ayrılırken çok şükür Cenâb‑ı Allah’a, böyle envâr‑ı Kur'âniyeyi neşreden bir Üstadımız varken, hiçbir vakit saâdetimizden mahrum kalmayız diye bildik.
Babacan
184. Ne zaman ki tahribat ve istibdat haddini aştı, uçurum kendini gösteriyor
Zeki Zekâi’nin fıkrasıdır
Azîz ve Sevgili Üstadım!
Üç haftaya yakın bir zaman oluyor ki, size mektûb yazamadım. Her zaman olduğu gibi, şu günlerde dâirede vazifenin çokluğu dolayısıyla, pek kıymetli olan uhrevî vazifelerim geri kalıyor ve bu cihetle teessürüm kâfî gelmiyormuş gibi, bu hafta içinde işittiğim pek acı elîm bir haber, bir sâika gibi beni beynimden vurdu. İşittim ki, Üstadım yılanların hücumuna ma'rûz kalmış.
314
Âh Üstadım! Vakit vakit tehâcümlerine, taarruzlarına ma'rûz kaldığımız bu menhus hâinlerin zulmünden ne zaman âzâde kalacağız. Bu mülhid mütecâvizler, haddini tecâvüz etmeye başladılar. Artık tecâvüzün bu derecesi fazladır. Bu itibarla muazzam bir bârika‑i hakikatin zuhûru yaklaştığı îmân ve i'tikàdı, bizi tesellî ediyor. Ne zaman ki, tahribât ve istibdâd haddini aştı, uçurum kendini gösteriyor. “Büyük felâketler, güler yüzlü intibâhlar doğurur.” derler ki, pek musîb bir söz. Herhangi bir hükûmet, zulmü ve istibdâdı arttırdı, mazlum milletler istiklâlini kazanıyor. Şu asırda dinsizlik ve tahribât fazlalaştı. İnşâallâh mazlum ve masûm ehl‑i îmânın yüzü gülecek, parlak bir hakikat güneşi tulû' edecek.
Azîz Üstadım, nâkıs kalemim, âciz lisânım, hissiyatıma tercümân olamıyor. Her dindaş gibi, benim de kalbim azîz îmânımın aşkıyla çarpıyor. Hamdolsun, damarlarımızda dolaşan kan, binler senelik ehl‑i hak ve îmândan, irsen intikal etmiş bir mayadır.
Sevgili Üstadım! Öyle ânlar geliyor ki, hayat çok alçalıyor. Biz insanlar o derece eğilmek mecburiyetinde kalıyoruz. Bu fikrimle, nefsim hesabına bir hisse‑i gurur aramıyorum. Menhus ve mülevves ellerin, temiz bileklerimizi sıkması, sabır taşını çatlatacak kadar müellim bir hâl değil midir? Tahribâtın en müdhiş zamanında hastalanan insaniyeti, manevî ilâçlarla tedâvi etmeye çalışırken, bize musallat olan hâinlere mukàbele etmek; acaba zavallı bir milletin sürükleneceği uçuruma sed çekmek için çekilecek mezâhim ve meşâkk‑ı hayatın ind‑i İlâhîde makbûliyeti için sabretmek, son dereceye kadar tahammül etmek… Bu fikir, fakirin – hayli düşüncesi neticesi – bulabildiği bir hakikat.
Sevgili Üstadım, şu günleri, düşünceler ve elemler içerisinde geçiriyorum. Hâdiseyi birkaç ağızdan birbirini tutmayan rivâyetler gibi, dallı budaklı olarak işittim. Bendenize hâdisenin cereyanı hakkında lütfen bir haber veriniz. İnsan cünûn getirecek.
315