Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç

164. Bu rüya, Abdülkadir‑i Geylânî Hazretlerinin duâ ve himmetlerinin hizbü'l-Kur'ân üzerinde mevcûd bulunduğunu gösteriyor

Hulûsi’nin fıkrasıdır
Bir Mirkâtü's‑Sünnet olan mübârek mektûb hakkındaki ihtisaslarımı arza maalesef muktedir değilim. Fakat istikametli tefsir, i'câzlı beyân, nurlu ilân gibi şânına lâyık tâbirle tavsif edebileceğim Beşinci Lem'a’nın, Onbir Nükteyi ihtiva edişini mânidâr buldum. Sanki, ma'nen diyor: Îfâ‑yı sünnet ile mükellef olduğumuz, ol Nebi‑yi Zîşan’ın taraf‑ı İlâhî’den getirip haber verdiği yakìnen ma'lûm olan şeylerin hak olduğunu bilip, kalb ile tasdik ve dil ile ikrar etmek sûretiyle, ta'rif olunan îmân ve İslâmın şartlarının mecmûu olan onbir adediyle, bu nurlu mektûbdaki nüktelerde sarîh tevâfuk vardır. Mâdem böyledir, mü'minim diyen ittibâ'‑ı sünnet etmeli. Elhamdülillâh Müslümanım, iddiasında bulunan ve
276
﴿لِمَ تَقُولُونَ مَا لَا تَفْعَلُونَ itâbından kurtulmak isteyen, sünnete yapışmalı ilâ âhir hakàikı ders veriyor. Bu mektûbu almazdan evvel Allah hayretsin, bir gece rüyamda büyük bir câmide bulunuyorum. Namaz kılındıktan sonra, ben kapıya yakın bir yerde ayakta duruyorum. Baktım, mihrabın sol tarafından küçük ve toplu bir cemâat geliyor. Bana yaklaştıkları zaman, İşte Abdülkadir‑i Geylânî Hazretleri diye kulağıma bir ses geldi. Gayr‑ı ihtiyarî Medet Gavs‑ı A'zam!” diyerek, ağlayarak ayağına kapandım. Mübârek sol elleriyle beni yerden kaldırdılar ve şefkat gösterdiler. Kendileri uzun boylu, çok mehîb ve üzerlerinde siyah bir sako, mübârek sakalları siyah, pek az ağarmış. Beşûş ve nurânî bir çehre Mübârek başlarında bir mahrût‑u nâkıs şeklinde yüksek ve çok beyaz bir sarık vardı. Câmiden çıkınca, bitişik bir odada cemâatle beraber oturduğumuzu da hatırlıyorum. Bu rüya bana çok zevk vermekle beraber, duâ ve himmetlerinin hizbü'l‑Kur'ân üzerinde her zaman mevcûd bulunduğuna daha ziyâde yakìn hâsıl ettirdi.
Hulûsi

165. Risalelerin kıymetini ve bahşettiği feyzi ve fevzi arz etmek, iktidarımın fevkindedir

Sabri’nin fıkrasıdır
Bu kerre bir kıt'a lütûfnâme‑i fâzılâne-i merğûbeleriyle tereşşuhât‑ı Kitab-ı Mübîn’in bir zübdesi bulunan, Fihriste‑i Mübînin Dördüncü Kısmını, Süleyman Efendi kardeşimiz yed’iyle aldım, okudum. Müellifine, kâtibine, nâşirine, hàdimlerine binler duâlar ettim. Hakikaten vakt‑i kırâatim olan iki saat zarfında, Risalatü'n‑Nur ve Mektûbatü'n‑Nur’un kâffesini icmâlen okumuş kadar mütelezziz ve müstefîd oldum ve şöyle dedim: Lütûfnâme‑i keremkârîlerinde işâret buyurulduğu üzere, dört nüsha değil, belki birkaç ay, her vazifeye tercihen Fihristeyi teksir ve neşre sa'yetmeliyiz.
277
Mâdemki, gayemiz neşr‑i envâr-ı hakàik-ı Kur'ân’dır; bu mübârek ve kıymetdâr eser‑i girân-bahâ ise hakàik‑ı Kur'âniyenin hülâsası ve zübdesi ve tâbiri câiz ise, tam bir pişdârıdır ve miftâhü'n‑nusret ve mirkâtü'l‑fütûhtur.
Üstad‑ı Azîzim!
Mukaddimen, bu kıymetdâr eserleri avn‑i İlâhî ile vücûda getirdikçe, bu kusurlu talebenizi de bir muhâtab addederek herbir eseri irsâl ve tenvir buyurmakta idiniz. Fakat o zamanlar gayr‑ı ihtiyarî, nurla zulümât karşısında bulunmaklığım hasebiyle, nurlar ile aramdaki perde açılmamıştı. Şimdi o semm‑i kàtil tâbirine lâyık muhâlif, zıt, menfî cereyanların zevâliyle, envâr‑ı bînihâye-i Kur'âniyenin, elhamdülillâh kapıları açıldı. Sâlifü'l‑arz zulümâtın zebûnu bulunduğum sıralarda münteşir âsârı tekrar okuyup yazıyorum.
Risalelerin derece‑i kıymetlerini ve bahşettiği feyzi ve fevzi arzetmek, lisân ve kalemin fersah fersah iktidarının fevkındedir. Bu mübârek ve kudsî tereşşuhât‑ı Kur'âniye ve lemeât‑ı Furkàniyeyi, hakîki bir dellâl‑ı Kur'ân olmalı ki, hakkıyla takdir ve senâ edebilsin. Zîra bu hayat‑ı hakîkiye ve sermediye hazinelerindeki müsta'mel kelimât ve tâbiratın kâffesi, sâirlerine min‑külli'l-vücûh fâik ve bâkir beyânâtı hâvî, kemâl‑i selâset ve cezâlet ve şâyân‑ı gıbta ve hayret, dirayeti müştemil ve câmi' ve cümel ve fakarât, ism‑i Bedî' ve Hakîm’in bir cilve‑i hàssa ve mümtâzesidir, dersem binden bir hakkını bile vermiş olamam.
278
Hülâsa, bu nurların kâffesi, deccâllara mahsûs ve müstahzar, elmas gülleler ve ehl‑i îmân için menba'‑ı envâr-ı hakàik olan Kur'ân‑ı Hakîm’den son asırda nebeân etmiş, binler âb‑ı hayat-ı bâkiye hazineleridir.
Sabri

166. Umum risalelerin her parçasına ihtiyacımız olduğu gibi, her parçayı da birden görmeye şiddetle ihtiyaç varmış

Hâfız Ali’nin fıkrasıdır
Sevgili Üstadım Efendim Hazretleri!
Otuzbirinci Mektûbun Onbeşinci Lem'asının Birinci Kısmını, büyük bir meserretle aldım.
Sevgili Üstadım! Zâten fakir, âcizâne nazarımda, Şems‑i hidayetten neşr‑i envâr eden Sözler hak ve hem hakikat olarak, hakikat âleminin çarşısıdır. Hakikat âleminde ne varsa, o kadar zengin, o kadar mücehhez, o kadar bîpâyândır. Böyle bir çarşı‑yı âlem mallarını almak lâzım ki, bir pâdişah kuvveti olsun. Eğer görmekse, öyle bir keskin, nâfiz, seyyâr bir nazar olmalı ki, seyr ü seyahat ile görebilsin. Bu da pek ender bulunduğundan almak ve görmek için lâzım ki, bütün malların bir nümûne levhası bulunsun.
Ey sevgili Üstad!
Her nümûne levhaları mukaddemâ görülüyordu ki, yalnız bir parça ile topların ve küllîlerin nev'ilerini gösterir, daha bir şeye yaramaz. Fakat serâser nur olan hazine‑i bînihâyenin fihriste ve nümûne levhasının her parçasından Hanîfen Müslimen gömleği çıkacak. Hàrika derecede parçaları ve kıymetleri hâvîdirler. Nasıl umuma muhâlif külliyatla hàrika olduğu gibi, cüz'iyâtlarıyla hàrika bir hâtemi taşıyorlar.
Evet Üstadım, bu mektûbu istinsah ederken kalb ve rûhum cûş u hurûşa gelerek bütün envâr‑ı resâili, kemâl‑i şevk ve tahassürle görmek istiyordular.
279
Demek Üstadım, umum risalelerin her parçasına ihtiyacımız olduğu gibi, her parçayı da birden görmeye şiddetle ihtiyaç varmış. Cenâb‑ı Vâcibü'l-Vücûd, size kemâl‑i rahmet ve merhametinden, o rahmet ve merhametinin iktizasıyla nâil‑i mükâfât buyursun. Âmîn.
Hâfız Ali

167. Kardeşim Abdülmecid’in fıkrasıdır. Hulûsî Bey’e yazdığı mektuptandır

Kardeşim Abdülmecîd’in fıkrasıdır. Hulûsi Bey’e yazdığı mektûbdandır
Ey Elazîzin Azîzi, Hazret‑i Seydâ’nın Muhterem Tilmizi!
Teşnesi bulunduğum tebşîrnâmelerinizi memnuniyetle aldım. Var olunuz. Cevabları yazmak icâb eder amma ne yazayım. Rûh nâhoş, kalb bî‑hûş, kafam bomboş. Zîra, etraf‑ı erbaamdan takattur eden vahşetler, kasâvetler, ye'sler, beisleri tasavvur ettikçe biri cinnete yani cünûna, diğeri cennete yani Şam’a gitmek üzere, akl u rûhum seferber vaziyetini alıyorlar. Bunun içindir ki, ne Seydâ’nın yani Üstadın talebeliğini ve ne de sizin kardeşliğinizi bihakkın îfâ edemediğimden ne yazacağımı bilemiyorum.
Hem de sizden gelen mektûblar sâf, temiz, nurlu bir fikirden çıktığından okuyanlara ışık veriyor. Zulmetli fikrimden çıkan arîzalar ise, size zulmet vereceği ihtimalinden korkarak tez tez takdime cesâret edemiyorum.
Abdülmecîd
280

168. Sözler’in ve Mektubat’ın ve Pencerelerin fihristesi hakkında Re’fet Bey’in bir fıkrasıdır

Re'fet Bey’in bir fıkrasıdır
Azîz ve Muhterem Üstadım Efendim!
Sözler’in ve Mektûbat’ın ve Pencereler’in fihristesi, o kadar güzel olmuş ki, bir defa sathî bir nazar atfeden kimse, Risaletü'n‑Nur eczâlarının kıymet ve ehemmiyeti hakkında yek nazarda bir fikir edinebilir. Bu Fihriste umum risalelere bedeldir. Hiçbir müellif, yazmış olduğu yüzyirmi kadar kitabının, herbirisinin hülâsa‑i meâlinden ve bilhassa metnindeki âyâtı, birer birer münâsib ve mânidâr bir tarzda ta'dâd etmek sûretiyle risalelerin gâyâtından ve mâhiyetinden bahsetmek şartıyla, böyle ehemmiyetli dört risaleyi vücûda getiremez. Fihristenin bâriz bir vasfı daha var ki, o da kendi ihtiyarınızla olmayıp, sünûhât‑ı kalbiye ile olduğunu isbât ediyor. Biz bu hâlleri gördükçe, sizin gibi bir Üstada nâiliyetimizden dolayı Rabbimize çok şükür etmekteyiz.
Re'fet

169. Hulûsî Bey’in Eğirdir’de bir kardeşimize gönderdiği mektuptandır

Hulûsi Bey’in fıkrasıdır
Eğirdir’de bir kardeşimize gönderdiği mektûbdandır.
Üstad Hazretlerinin son Otuzbirinci Mektûb’un Onüç ve Ondördüncü Lem'aları’nı hâvî olan pek kıymetli, nurlu ve hikmetli, serâpâ nur olan hakàik derslerinden derin mânâlı, şirin lezzetli, asel‑i musaffâ nev'inden ekmel eserlerini almakla bahtiyar, cevab takdimine muvaffak olamamakla bedbahtım. Şuracıkta karalamaya niyet eylediğim birkaç satırla, o ders‑i hakàiktan aldığım feyzi izâh veya duygularımı nakletmek istemiyorum. Çünkü, bu dersin nihâyetindeki hususî hâşiye, sanki ma'nen beni bir müddet mektûb yazmaktan men'etti. Zâhirî mânâlar da bu işâretin doğrudan doğruya bu bîçâreye ait olduğunu göstermektedir. Bu nurlu dersi bir defa (Onüçüncü Lem'a kısmını) İmâm Ömer Efendi gibi arkadaşlara okuyabildim.
281
Sevgili Üstadımın emirleri, işâretleri, dersleri, tenbihleri, îkazları, irşadları, tehdidleri, şefkatleri hep hakikatlidir. Bugüne kadar söylenmişler böyle olmakla beraber, bundan sonrakiler de aynı mâhiyettedir. Asla şübhe ve tereddüdüm yoktur. Tabîi, sevk‑i tabîi, tesâdüfî değil; hakîki, fıtrî sevk‑i İlâhî. Kader‑i Sübhânî, her işimizde hâkim. Cüz'‑i ihtiyarımızla seyyiâtımızdan mes'ûl olmakla beraber, hasenât tevfik‑i Hudâ ile olduğuna, Kur'ân‑ı bâhirü'l-bürhân şâhid‑i sâdıktır.
Hulûsi

170. Eğirdir müftüsüne son ihtar: Hakkı Efendi’nin hatırı için gayet mülâyim bir surette ihtar edildi

Eğirdir Müftüsü’ne Son İhtar
Bir kardeşimiz olan Hakkı Efendi’nin hatırı için lâyık olduğu şiddeti bırakıp gayet mülâyim bir sûrette ihtar edildi.
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Eski bir dost ve ilim noktasında bir arkadaş olmak üzere sizinle bir hasbihâl edeceğim. İkimize taalluk eden mühim bir musîbet‑i diniyeyi size haber veriyorum. Bunun telâfisine mümkün olduğu kadar beraber çalışmalıyız. Şöyle ki:
Zâtınız, herkesten ziyâde hizmetimize tarafdâr ve harâretle himâyetkâr olmak lâzım gelirken, maatteessüf mechûl sebeblerle aksimize tarafgirâne ve bize karşı soğukça, rakìbâne baktığınızdan, oğlunuzu bu köyde yerleştirip ona dost‑ahbab buldurmak için çalıştınız. Neticesinde burada öyle bir vaziyet hâsıl olmuş ki, mâhiyetini düşündükçe senin bedeline rûhum titriyor. Çünkü اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ kaidesince bu vaziyetten gelen günahlardan, seyyiâttan siz mes'ûlsünüz.
282
Zehire tiryâk nâmı vermekle tiryâk olmadığı gibi; zındıka hissiyatını veren ve dinsizliğe zemin ihzar eden bir hey'etin vaziyetine ne nâm verilirse verilsin. Genç Yurdu denilsin, hattâ Mübârekler Yurdu denilsin, ne denilirse denilsin o mânâ değişmez. Başka yerlerde, Genç Yurdu ve Türklük Meclisi, Teceddüd Mahfeli gibi isim ve ünvânlarla bulunan hey'etler, başka şekillerde zararsız bir sûrette bulunabilirler. Fakat bu köyde mâdem sekiz senedir ki, sırf esâsât‑ı îmâniye ve usûl‑ü hakàik-ı diniye ile meşgulüz; elbette bu köyde bize karşı muannidâne bir hey'etin takib edeceği esâs, îmânsızlığa ve usûl‑ü diniyeye muhâlif, hattâ zındıka hesabına bir hareket yerine girer. Bilinsin bilinmesin, netice öyle çıkar. Çünkü bu havâlide umumca tebeyyün etmiş ki, siyaset cereyanlarıyla alâkadar değilim, belki yalnız hakàik‑ı diniye ile meşgulüz. Şimdi burada birisi bize muhâlif hareket etse, hükûmet hesabına olamaz; çünkü mesleğimiz siyâsî değil. Hem yeni bid'alar hesabına da olamaz, çünkü hakîki meşgalemiz esâsât‑ı îmâniye ve Kur'âniye’dir.
Hem resmî diyânet dâiresinin emirleri hesabına dahi değil, çünkü emirlerini tenkid ve muhâlefet meşgalesi bizi kudsî hizmetimizden men'ettiği için o meşgaleyi başkasına bırakıp onunla meşgul olmuyoruz. Mümkün olduğu kadar o emirlere karşı temâs ettirmemeye çalışıyoruz.
Öyle ise, sekiz sene bu cereyan‑ı îmânî merkezi olan bu köyde bize karşı muhâlefetkârâne ve mütecâvizâne vaziyet alan, ne nâm verilirse verilsin muhâlefeti, zındıka hesabına ve îmânsızlık nâmına kaydedilecek.
İşte sizin ilminize ve makam‑ı ictimâînize ve mensab‑ı fetvânıza ve bu havâlideki nüfûzunuza ve evlâd hakkındaki müfrit şefkatinizden gelen teşvikkârâne muâvenetinize istinâd ederek, burada hem beni hem seni pek ciddi alâkadar edecek bir vaziyet vücûda geliyor.
283
Ben kendim burada muvakkatim, ıslahına da mükellef değilim, belki bir derece mes'ûliyetten kurtulabilirim. Fakat zâtınız hem sebeb, hem nokta‑i istinâd olduğunuzdan, o vaziyetten gelen müdhiş meyveler defter‑i a'mâlinize geçmemek için herşeyden evvel bu vaziyeti ıslah etmelisiniz veyâhut oğlunu buradan çek, o dâimî senin manevî zararına günah işleyecek tezgâhı tebdil etmeye çalış. Zâtınıza bu tezgâhın mahsulâtından nümûne olarak sizin hesabınıza, bana muhâlefet sûretinde gelen yalnız iki küçük nümûneyi göstereceğim:
Birincisi: Beni haddimden çok fazla hüsn‑ü zanda bulunan ve harekâtımı herkesten ziyâde hak telâkki eden bir ehl‑i ilim, sana i'timâden oğlunuza meslekçe dostluk etmiş. O adam bir gün yanıma geldi. Hususî odamda namazımı kılmak vakti geldi. Benimle beraber cemâatle kılmak onun yanında çok ehemmiyetli olduğu hâlde, gizli Ezân‑ı Muhammedî’yi işitmekten kulağı müteneffirâne, havftan gelen bir istikrâh ile kalktı, kaçtı. Bu işe sen fetvâ ver! Fahr‑i Âlem (A.S.M.)’ın en nurânî, lezîz, kudsî kelimâtını işitmekten kaçan bir kulağın altında olan kalbde bulunan îmân, ne hâle girdiğini sen söyle!
Bu böyle olsa, başka câhil yâhut gençler o meslekte nasıl boya alırlar, kıyâs ediniz. Benimle beraber bu işe ağlayınız.
İkincisi: Bir dostum var idi, takvâsı ifrat derecesinde idi. Benim yanıma geldiği vakit âhirete ait en güzel parçaları bana gösteriyordu ve ihtar ediyordu. Zâtınız, onu bir derece benden soğutmak ve senin oğluna dost yapmak sûretinde onunla konuşmuşsunuz.
İşte o zât, o telkinâttan sonra geçen Ramazanda bir gün, bana Hülâgu ve Cengiz vâkıalarını okutmak için gösterdi. Aman bunları oku.” dedi. Ben kemâl‑i taaccüb ve hayretten dedim: Kardeşim sen dîvâne mi oldun? Benim Delâil‑i Hayrat’ı okumağa vaktim yok. Böyle zalemelerin sergüzeşt‑i zâlimânelerini bu Ramazan‑ı Şerîfte bana okutmak hissini nereden kaptın?” dedim. Haftada iki defa yanıma gelen o hàs dostumu iki ayda bir defa daha göremedim. Fakat hakkında inâyet vardı, o hâlden kurtuldu.
284
Her ne ise Bu nev'den olan elîm hâdiseler çoktur. Hakikatli bir kardeşimin neseben kardeşi olduğunuzdan haşînâne değil, mülâyimâne bir sûrette olan bu dertleşmekten gücenmeyiniz. (Hâşiye)
Said Nursî

171. Ehl‑i bid’anın şiddetli hücumuna maruz kalan Süleyman hakkındadır

Ehl‑i bid'anın şiddetli hücumuna ma'rûz kalan Süleyman hakkındadır.
Suâl: Süleyman nasıl adamdır? Başta buranın memuru, çok adamlar onu tenkid ediyorlar. Lüzumsuz sözleri hocaya söylüyor, yanlış ediyor, âdeta münâfıklık ediyor.” derler. Sana çoktan beri hizmet ediyor; mâhiyeti nedir, bildir?
Elcevab: Süleyman, sekiz sene, benim gibi asabî, hiddetli bir adamı hiçbir vakit gücendirmeyen, hiçbir menfaat‑i maddî mukâbilinde olmayarak, kendi işini bırakıp kemâl‑i sadâkatle Allah için hizmeti, bu köyce ma'lûmdur. Böyle bir adamla bu köy değil, belki bu vilâyet iftihar etmeli. Bu tarz ahlâk, bu zamanda bulunması, medâr‑ı ibrettir. Ben hem garîb, hem misâfirim. Benim istirahatimi te'min etmek köyün borcu idi. Bu köy nâmına Cenâb‑ı Hak onu ve Mustafa Çavuş’u ve Muhâcir Hâfız Ahmed’i ve Abdullâh Çavuş’u bana ihsân etti. Ben de Cenâb‑ı Hakk’a şükrediyorum. Bunlar, bana yüzer dost kadar kıymetdâr göründüler, vatanımı bana unutturdular. Gurbet ve misâfirlik elemini bana çektirmediler. Bunların yüzünden ben, bu köyün hayatta ve vefât edenleriyle alâkadar olup, onlara her zaman duâ ediyorum. Sadâkatçe Süleyman’dan geri kalmayan Mustafa Çavuş’la Muhâcir Hâfız Ahmed, şimdilik hücuma ma'rûz olmadığından iyiliklerinden bahsedilmedi. Bir parça Süleyman’dan bahsedeceğiz. Şöyle ki:
285
Süleyman, benim her hususî işimi ve kitabetimi kemâl‑i şevk ile, minnet etmeyerek, mukâbilinde bir şey kabûl etmeyerek, kemâl‑i sadâkatle yapmış. Hattâ o derece hizmeti sâfî ve hàlis, Allah için yapıyordu; belki yüz defadan ziyâde arzu ettiğim dakikada, ümîd edilmediği bir tarzda geliyor; fesübhânallâh diyorum: Benim arzu‑yu kalbimi bu işitiyor mu?” Anladım ki; o istihdam olunuyor, sadâkatinin kerâmetidir. Hattâ hizmetimde bulunduğu bir gün, bir yaşındaki kız çocuğuna bakılmamış. Yüksek bir damdan, taş üstüne çocuk düştü. O hizmet sadâkatinin bir ikram‑ı İlâhî olarak o çocuk hiçbir teessür ve hastalık görmediği gibi, sütten, memeden bile kesilmedi. Her ne ise bu tarz sadâkatinin lem'alarını çok gördüm.
Süleyman’da sadâkatle beraber esâslı bir ihlâs gördüm. Evet bugünlerde insafsız insanlar, onun şeref ve haysiyetini kıracak derecede, hakkında işâalar izhâr ettikleri zaman, ona tesellî nev'inden dedim ki: Sana bu sû‑i şöhreti takmakla riyâdan kurtulursun.” O da kemâl‑i sürûr ve ciddi bir sûrette o tesellîyi kabûl etti.
Gelelim gıybet hakkındaki mesleğine: Bu zât, bende gıybet hakkında ne kadar şiddetli bir nefret olduğunu bildiği cihetle, beni kızdırmamak için mümkün olduğu kadar cevâz da olsa söylemiyor. Ve bilhassa Ramazanda, bütün bütün ictinâb eder. Zâten ahlâkında, başkasına muzırlık yok. İnsafsızların işâasına sebeb, bu kadar olmuş: Birisi sormuş, Hoca Efendi, filân adama şöyle demiş mi?” O da geldi bana aynı sözü söyledi ki, o adama cevab versin. Hâlbuki o sözde ne gıybet var, ne de bir şey. Her ne ise
286
Ben bu köyde ümîd etmiyordum ki, benim en ziyâde i'timâd ettiğim ve tam ahlâklarına ve diyânetlerine kanâat ettiğim Mustafa Çavuş, Süleyman Efendi gibi kardeşlerimi tenkid etsinler. Zannederdim ki, ben gittikten sonra, burada benim yerimde, bana ettikleri hürmeti onlara edecekler. Ümîdim budur ki, köy halkının yüzde doksanı onların kıymetini takdir edecekler. Birkaç insafsızlar tenkid ededursunlar, o tenkidlerden ne çıkar? Bunlara ilişmek, doğrudan doğruya bana ilişmektir.
Bana hizmet eden mezkûr kardeşlerim, hiçbir maddî menfaati düşünmeyerek ve kabûl etmeyerek ve bil'akis kendi keselerinden bana ve misâfirlerime bakıyorlar. Hattâ Süleyman’a bazı yemediğim bir ekmek verdiğim vakit hatırımı kırmayarak alır. Fakat kat'iyyen mukàbelesiz almıyor, ona mukâbil evinden getiriyor. Ara sıra birer bardak çay ısrar ediyordum, ilhâhıma karşı istinkâf ediyordu. Ne için böyle yapıyorsun?” derdim; Hizmetimize maddî fâide girmeyip, fîsebîlillâh, ihlâslı olmak istiyoruz.” derdi.
Hattâ bu Süleyman ve Mustafa Çavuş, misâfirlerim için çok hizmet ettikleri hâlde, hiçbir vakit hiçbir misâfir bu iki zâta bir hediye getirdiğini görmedim, bilmedim. Yalnız Bekir Bey, bir defa Süleyman’ın küçük kızına birkaç meyve vermiş. Ona mukâbil Süleyman bildiğime göre birkaç defa patlıcan, biber, kavun gibi sebzeler hediye edip ona göndermekle beraber, Bekir Bey buraya geldikçe onun, hem başka misâfirlerin hayvanatına saman, arpa verir.
Bunun bu ahlâkı, zâtında vardı. Yanıma geldiği vakit, benim bir düstur‑u hayatım olan istiğnâ ve insanların hediyelerini almamak kaidesi, onun aslî ahlâkına muvâfık gelmiş. Daha ziyâde, insanların değil hediyesini kabûl etmek, onlara ettiği iyiliklere mukâbil dahi bir şey kabûl etmiyor. Hattâ, yüz defa ben ısrar etmişim, benden fazla kalan bir şeyi kabûl etmiyor.
Hattâ bir defa, bir kıyye kadar üzüm, kayısı kurusu, bir kıyye bal; ben yemiyordum. Misâfirlere de yedirmek istemiyordum. Ona ısrar ettim, Bu hediyemdir, teberrükümdür, çocuklarınıza hediye ediyorum, almaya mecbursun.” dedim. Aldı, iki şinik buğdayını bana değirmende öğüterek getirdi. Dört aydır daha bitmemiş.
İşte bu zâtın hakîki hâli bu sûrette iken, insafsız insanlar bunun hakkında işâa ediyorlar ki; Said’in sâyesinde yaşıyor. O da kemâl‑i iftiharla dedi: Evet Üstadımın sâyesinde, kanâati ve iktisadı öğrendim, rahatla yaşıyorum. Halkların bu sözleri bana iyidir. Beni riyâdan kurtarır ihlâsa sevk eder.” dedi.
287
Ben de dedim: Sana iyidir, Hizmet‑i Kur'ân’a zarardır. Onun için hakikat‑i hâli beyân ediyorum, ehl‑i bid'a bilsin ki, ihlâs ile Allah için çalışıyorlar.”
Said Nursî

172. Hulûsi Bey’in Bazı Risaleler Hakkındaki Hisleri

Hulûsi’nin fıkrasıdır
Onsekiz Receb tarihli, Otuzbirinci Mektûbun Birinci, İkinci Lem'alarıyla Yirmidokuzuncu Mektûbun Birinci Remzi’nin Birinci Makamı’nı, Şâbân’ın birinci günü, yani yazıldığından onüç gün sonra aldım. Demek oluyor ki, Receb’in onsekiz rakamına, onüç daha ilâve ederek, mübârek mektûbun numarasını te'yid etmek gibi, gaybî bir işâret ibraz edilmiş oluyor. Bu nurlu mektûbdan aldığım hisseyi, kendisinden evvel gelmiş olan manevî feyzinden, àlî affınıza güvenerek bahsetmek sûretiyle arzedeceğim. Şöyle ki:
Mektûbun bura postahânesinde kaldığı gece, âlem‑i menâmda şöyle garîb bir hâlet gördüm. Allah hayretsin. Kamer, batn‑ı arzdan sür'atle çıkarak, şâkulen semâvâta yükselmeye başladı. Çıkışı ile sür'atle yükselişinde hiçbir ziyâ eseri görülmüyordu. Sükûnetle hareketi takib etmekle beraber, sanki gaybî bir ses bana, Alâmet‑i kübrâ başladı!” diyor gibi geldi. Kamer bu hızla çıkışı esnâsında, bir hadde geldi ki; parladı, büyüdü. Bedr‑i tâmm hâlinin birkaç misli cesâmet arzetti. Bu vaziyette içinde bir insan şekli göründü. Kısa bir zaman sonra bu şekil ve kamer kayboldu. Cihan serâser zulmet içinde kaldı. Mağrib cihetinde, ufuktan bir mızrak boyu yüksekliğinde, şems sönük bir ziyâ ile göründü. Ufku takiben bir müddet şimâle doğru gayet sür'atle gitti ve kayboldu. Tekrar zulmet başladı. Soğukkanlılığımı muhâfaza etmekle beraber, kıyâmet kopuyor diye uyandım.
288
İşte bu dehşetli gecenin gündüzünde Otuzbirinci Mektûbun Bir ve İkinci Lem'alarını hâvî kıymetli eseri aldım, okudum. Kendi kendime geceki hâleti düşündüm. Dedim: Bu mübârek mektûb, bana şu dersi veriyor: Sen bir sefîneye râkibsin ki, o azametli sefînen başdöndürücü sür'atle, fezâ‑yı nâmütenâhîde koşturuluyor. Bu sefîneyi böyle pırıl pırıl çeviren Kadîr‑i Kayyûm, sana musahhar ettiği, muntazam tulû' ve gurûb eden Şems ile incelerek, büyüyerek mükemmel bir takvim‑i semâvî vaziyetini gösteren Kamer gibi azîm cisimleri de istihdam ediyor. Bir küre ﴿كُنْ فَيَكُونُ emrini aldığı zaman bu muazzam küreler gibi milyonlarca seyyârât birbirine karışacak, nizâm‑ı âlem bozulacak, herşey harâb olacak.
﴿كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ sırrı zâhir olacak. Öyle ise en metîn, en àlî, en müzeyyen görünen bu saray‑ı kâinâtın bir ânda yıkılacağı, harâb olacağı, bütün sekenesinin mahv u nâbud olacaklarını düşün. Hiç ender hiç olduğunu hatırla; senin minimini hayat tekneni, dağlar gibi dalgaları bulunan, kısacık ömrünün denizinde aldanarak boğdurma ve hayat‑ı ebediyeni söndürmek isteyen, en büyük ve en yakın olan nefsinin hilesinden kurtulmaya çalış. Bunun için sana çok kolay ve ucuz, te'siri mücerreb ve kat'î ve
﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّ۪ي كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَ
رَبِّ اِنّ۪ي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَ
gibi halâs ve şifâ ve necât vâsıtalarını tavsiye ederim. Bunlara bilhassa mağrib ve işâ ortasında, otuzüçer defa devam et, demekte olduğunu hissettim.
289
O küçük rüyanın tâbiri, muhterem Üstadıma aittir ve arzusuna bağlıdır. Bu defa manevî mahrumiyetin uzaması, beni cidden müteessir etmişti. Sabra gayret ettim, fakat garîbdir ki, bu mübârek mektûbun bura postahânesine vürûdu gününün sabahında ﴿اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الصَّابِر۪ينَ emr‑i celîlinin kuvvetine dayanarak tahammül etmekte olduğumu, fakat meraktan da hasbe'l‑beşeriye kurtulamadığımı nâtık küçük bir mektûbu, uhrevî kardeşimiz Hakkı Efendi’ye göndermiştim.
Bu nurlu mektûbun başını işgal eden beş nükteli İkinci Lem'a, başıma tokmak vurarak: Ey bîçâre, sabırdan bahsetmek sana yakışır ? Gözünü da Hazret‑i Eyyûb Aleyhisselâm’ın sabrına bak; aklın varsa O Peygamber‑i Zîşan’ın (A.S.) sabırdaki kahramanlığını taklide çalış ve korkunç manevî yaralarından kurtulmak için رَبِّ اِنّ۪ي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَ duâsını vird‑i zebân et, diye tenbih ve îkazda bulunduğuna yakìn hâsıl ettim. Elhamdülillâh dedim.
Yirmidokuzuncu Mektûbun Sekizinci Kısmının Birinci Remzinin Birinci Makamının Birinci Bâbı, Mu'cizât‑ı Ahmediye’nin en büyüğü ve kıyâmete kadar i'câzının devam edeceğine şübhe olmayan Kur'ân‑ı Kerîm’in otuz cüz'ünden otuzuncu, yüz ondört sûresinden yüz onuncu, lafız itibariyle küçük, fakat makam ve mânâ itibariyle àlî ve şümûllü Sûretü'n‑Nasr’daki çok mühim sırlardan muazzez ve muhterem Üstadımız vâsıtasıyla zâhir olan tevâfukâta münâsebetli bir tek sırrından beyân buyurulan üç Mes'ele, bana öyle bir kanâat getirdi ki, bu küçük sûrenin üç âyetinden sülüs ve tamamında otuz cüz Kur'ân’a, hattâ her harfinde bir sûreye işâret ve delâlet mevcûd olduğunu cezmettim.
Bu nurânî mektûb hakkındaki, muhtasar tahassüsâtımı âcizâne yukarıda arzettim. Feyiz menba'ına maddeten ve ma'nen çok yakın olan kardeşlerime, şu perîşan ifâdâtım kapı açmak ve buradan içeri geçmeye sizler lâyıksınız, diyecek kadar fâide‑bahş olduğu hakkındaki emirlerinizden çok sevindim.
290
Sevgili Üstadım! Allah için sevenler, Kur'ân’a hàdim olmayı yürekten isteyenler, musîbetin büyüğünü, dine gelen mesâib bilenler, zâhiren ne kadar şa'şaalı, mutantan görünse de her bid'akârâne hareketten mutlak ve muhakkak, Kur'ân’a ve îmâna bir hücum hissedenler ilâ âhir. İşte bunlar niyetlerindeki ihlâs, kalblerindeki sâfiyet ve îmânlarındaki kuvvet ve Kur'ân’a ciddi merbûtiyetleri derecesinde, felillâhilhamd merkez‑i menba' ve masdar‑ı feyze yakın bulunduruyorlar. Elbette böyle ulvî rûhlu, ciddi, ihlâslı, metîn, îmânlı kardeşlerimi çok sever ve mazhar oldukları niam‑ı İlâhiye’ye şâkirînden olmalarını tazarru eylerim. Hasbe'l‑kader dünyaya dalmış, ma'siyette bunalmış, hakikatte acıklı bir gurbete düşmüş olan bu bîçâre kardeşlerine duâ etmelerini ricâ ederim. Cümlesine, ale'l‑husus isimleri zikrolunan Gâlib, Husrev, Hâfız Ali, Süleyman Efendilere ve nurların başkâtibi Şamlı Hâfız Tevfik, hasta olduğundan müteessir olduğum ve inşâallâh iâde‑i âfiyet etmiş olan Muhâcir Hâfız Ahmed Efendi’ye ve sâir mukarreblere selâm ve duâlar ederim.
Hulûsi

173. Nurlar heyetini umum ehl‑i hak ve hakikat manevî elektrik âyinelerine hedef etmişlerdir

Sabri Efendi’nin fıkrasıdır
Eyyühe'l‑Üstadü'l-A'zam!
Şah‑ı Geylânî Hazretlerinin mânidâr ve ihâtalı bir beyt‑i kıymetdârilerinin, Dellâl‑ı Kitab-ı Mübîn’i manevî parmağıyla irâe ve müntesiblerine îmâ ve işâret ettiği tefe'ülnâmenin nihâyet fıkrasında okudum ve dedim: Evet, nurlar hey'etini umum ehl‑i hak ve hakikat manevî elektrik âyinelerine hedef etmişlerdir. Ve hattâ Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın ve ehâdîs‑i Nebeviyenin bu hususu alenen veya sırran ve remzen ihbarıyla bile vardır.” demekte asla tereddüd etmiyorum.
291
Bu zümre‑i sâfiye ve hàlisa arasında, sânî Hulûsi tesmiyesine bile lâyık ve müstaid olmayan ve hiç‑ender hiç olan bir abd‑i pür-kusura da haddinin fersah fersah fevkınde bir yer veriliyor. Hâlbuki, bu aczi bîpâyân, kusuru çok, hatâsı azîm Sabri, sahâif‑i a'mâline baktığında çok kara ve mûcib‑i nefret görüyor. Ve bu mevkide işâret edilen şahıs ismiyle, a'mâl ve harekâtıyla, sabır ve teennîsi müsbet ve müsellem bulunan başka kardeşlerimiz olduklarına hükmediyor. Çünkü kıymetdâr bir hazine ve defineyi keşfeden ve o zemin ve zamanda gayyûr keşşâfa, taharriyâtta bezl‑i vücûd eden sâîler, o yolda acaba o defineyi bulabilir miyiz gibi bir eser‑i tereddüd göstermeyerek, sarf‑ı mesâîde bulunan, pek kıymetdâr semere‑i sa'yi ve âlem kıymetindeki mahsul‑ü gayretleriyle herkesi terğîb ve teşvik ve tenvire hasr‑ı vücûd eden zevât, hakikaten şâyân‑ı takdir ve tebriktirler.
Hulûsi ise, Şah‑ı Geylânî, İmâm‑ı Rabbânî ve Şah‑ı Nakşibendî gibi, nice zevât‑ı mübârekenin mâziden şiddetle bastıkları adımlarının kuvvetiyle, istikbâlde coşup fışkıracak olan menâbiü'l‑envârı mümâileyh ayrı bir meslek, bir meşrebde olduğu hâlde her türlü vezâife tercih ederek Dahîlek, yâ Dellâl‑ı Kur'ân!” nidâ‑yı âşıkâne ve müştâkànesiyle dehàlet etmesi, fevkalâde bir tefeyyüze mazhar olduğuna ve olacağına yegâne delil ve hüccettir. Onun içindir ki, Risaletü'n‑Nur ve Mektûbatü'n‑Nur’a birinci muhâtablığı, hakkıyla ihrâz etmiştir ve müstehaktır. Ve hâkezâ, Süleyman Efendi kardeşimiz de ma'nen ve maddeten teşrîk‑i mesâî etmiş ve hiçbir ferdin yapamayacağı fedâkârâne hidemâtı yapmış olmasıyla, saâdet‑i ebediye sikke‑i hàlisalarının teksir ve ta'mîmine çalışmış, اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ mefhûmunca, kezâ bu zât da her türlü takdire sezâ ve lâyıktır.
292
Bu günahkâr ise, maalesef sâlifü'l‑arz zevâtın hiçbirisiyle kàbil‑i kıyâs değildir. Mâdem Üstad‑ı àlî böyle görmüşler ve bu şekilde buyurmuşlar, küfran‑ı ni'met etmeyip, tahdîs‑i ni'met sûretinde kabûl eder ve gördüğüm sahife‑i siyahımın, sahife‑i beyaza tahvîlini, Cenâb‑ı Hak’tan tazarru ve niyâz eder ve Rahmet‑i Rahmân’a ilticâ eylerken, teveccühât‑ı Üstadânelerinin bekàsını yürekten dilerim; Efendim.
Sabri

174. Bu hakikatler gösterilen dokuz‑on delil ile ispat edildikten sonra, bu risale-i şerife ile ilân ediliyordu

Ahmed Husrev’in fıkrasıdır
Sevgili Üstadım!
Aktâb‑ı hamse-i azîmenin birincisi ve Gavs‑ı A'zam nâmıyla müştehir Şeyh‑i Geylânî Hazretlerinin, şimdiki Kur'ânın hàdimlerine bakan kasidesindeki ihbarât‑ı gaybiye-i mühimmeyi hâvî, kıymetdâr risaleyi kardeşlerime ve dostlarıma okudum ve inşâallâh fırsat buldukça yine okuyacağım. Rahatsızlığım, bir sûretinin takdimine fırsat bahşetmediği gibi, Otuzikinci Sözün Birinci ve İkinci Mevkıfları’ndan da üç‑dört sahifeden daha fazla yazmaklığıma mâni oldu.
293
Sevgili Üstadım, o büyük Şeyhin mazhar olduğu o büyük tecellî ve nâil olduğu o büyük eltâf‑ı Sübhâniye ile sekizyüz senelik mesâfeyi gören ve bu müddet arasında gelip geçenlere ve bugünün dehşetini ehl‑i zevk ve keşfe gösteren yazılarındaki o derin ve pek ince mânâlar, idrak edebildiğim kadarını düşünürken, ehl‑i gafletin nazarından saklanmış olan ve fakat ehl‑i hakikatin görmesine mâni olmayan mâziyi hatırladım. Ve bu risalenin feyziyle mücâhede‑i maneviyenizden ve etrafınızda toplanmış olan fedâkâr, mücâhid talebelerinizden ve ma'rûz kaldığınız mühlik felâketlerden ve nâil olduğunuz bu kadar azîm eltâf‑ı İlâhiye’den başlayarak, Şah‑ı Geylânî’ye kadar ve ondan Asr‑ı Saâdet’e kadar uzanan, o uzun zamanı hayâlen gezdim. O büyük Gavs’ın sekizyüz sene evvel ilân ettiği bu hakikatin karşısında hayran oldum. O büyük Şeyh, Eski Said gibi bir mürîd ile, Yeni Said gibi bir ders arkadaşıyla konuşuyor ve konuşmaya da zaman ve mekân mâni olamıyor. İster arzın öbür tarafında olsun, ister semâvâtın en uzak köşelerinde olsun, ister Hazret‑i Âdem Safiyyullâh zamanında dünyaya vedâ etmiş olsun
İşte bu muhâvere neticesinde bu ihbarât‑ı gaybiyeyi ve acîbeyi sekiz‑on sene evvel öğrenmiş ve şimdi de talebelerinize ders veriyorsunuz. Bu hizmette temâyüz eden arkadaşlarınıza irâe ederek, her hususta sitâyişe lâyık Hulûsi’yi ve ona refîk olacak bir kàbiliyette bulunan mütevâzi Sabri’yi ve hizmet ve gayretleriyle sâdıkane çalışan Süleyman ve Bekir Ağa gibi talebelerinize işâret eyliyorsunuz. Ve bu küçük cemâatin istinâdgâhı olan, azîm cemâatlerin himmetlerini ve bu cemâatlerin içindeki nurânî sîmâları tanıttırdığınız gibi, Şah‑ı Geylânî zamanındaki Hülâgu vak'asıyla da zamanımızın riyâkâr münâfıklarına ve bu münâfıkların re'skârlarına hitâb ederek Yakın bir istikbâlde kahhâr bir el, size cezanızı tamamen vermekle, masûmların intikamını alacaktır.” diyorsunuz. Bu hakikatler, gösterilen dokuz‑on delil ile isbât edildikten sonra bu risale‑i şerîfe ile ilân ediliyordu.
294
Sevgili Üstadım, Hulûsi Bey’in bir fıkrasında söylediği gibi, ben de diyorum ki: Kur'ânın feyziyle açtığınız bu cadde‑i nurâniyede acz ve fakr kanatlarıyla tayerân ederken, ne büyük hàrika kerâmetlerle karşılaşıyorsunuz ve ne azîm hâdisât‑ı acîbeye şâhid oluyorsunuz. Kim bilir, daha neler göreceksiniz. Ve mazhar olduğunuz bu inâyetlerden bizleri de hissedar ederek, vazifemizde her ân gayret ve ciddiyet tavsiye ediyorsunuz.
İşte sevgili Üstadım, bu kadar ikram‑ı İlâhî karşısında bir taraftan kulluk edemediğim için gözlerim yaşarıyor, kalbim ağlıyor; diğer taraftan da bârgâh‑ı Samediyete affolunmaklığım için yalvarırken, bî‑hadd ve bî‑hesab minnet ve teşekkürlerimi takdim ediyorum. Ve sevgili Üstadıma ve muhterem fedâkâr kardeşlerime muvaffakıyet ve selâmetler ihsân edilmesi için duâgû oluyorum, kıymetdâr Üstadım Efendim Hazretleri.
Günahkâr talebeniz Ahmed Husrev
295

175. Zat‑ı âlîleri gibi bir Üstadı bulduğumuzdan, zaman ne olursa olsun bizi me’yus etmiyor

Re'fet Bey’in fıkrasıdır
Pek Muhterem ve Sevgili Üstadım Efendim!
Bu defa göndermiş olduğunuz Gavs‑ı Geylânî Hazretlerinin ihbar‑ı gaybîsi, çok şâyân‑ı hayret ve teemmül bir mes'ele‑i mühimmedir. Büyük zevk‑i rûhâni ile okumakla beraber, fakir talebeniz bunu çoktan hissetmiştim. Üstadımızın bu zaman için, mühim bir vazife‑i maneviyesi var. Lâkin henüz ifşa etmiyor, mektûm tutuyor, fikrindeyim ve bu fikrimi bazı hàlis kardeşlerime de söylemiştim. Geçen sene Sabri Efendi’ye yazmış olduğunuz mektûbların birinde de şu fıkrayı görmüştüm. İmâm‑ı Rabbânî, Son zamanlarda biri gelecek, îmân mes'elelerini gayet vâzıh bir sûrette neşr ve ilân edecek.’ Bu sizin hiç‑ender hiç kardeşiniz, hâşâ kendimi o adam zannedecek değilim, yalnız o büyük adamın bir pişdâr neferi olduğumu zannediyorum. Sen benden o zâtın kokusunu hissediyorsun.” Bu fıkra evvelki düşüncemi takviye etti ve kemâl‑i sürûrla gelip Husrev’e dahi söyledim. Üstadımızın rütbe‑i maneviyesini anladığımızdan çok sevinmiştik. Bundan dört‑beş ay evvel de ziyaret‑i àlînize geldiğimde Üstadımız hakkında sormuş olduğum suâle verdiğiniz cevab, kezâlik evvelki kanâatlerimi te'yid ve takviye etti. O zaman yalnız bir‑iki kişi biliyorduk. Şimdi, bu Risalenin neşriyle hàs talebelerin hepsi vâkıf olmuş oluyor. Sürûrumuza pâyân yoktur. Dinsizliğin münteşir olduğu şu zamanda bulunduğumuza evvelce teessüf ediyorduk. Şimdi hiç teellüm, teessür eseri kalmadı. Zât‑ı àlîleri gibi bir Üstadı bulduğumuzdan, zaman ne olursa olsun bizi me'yûs etmiyor. Cenâb‑ı Allah tûl‑i ömür ihsân buyursun. Daha bizlere çok zevkli eserler okutacağınıza eminim. Müsâadenizle şunu da ilâve edeyim ki, sizin daha hàrika vazife‑i maneviyeniz var. Zaman gelecek; remzlerle, İşârât‑ı Kur'âniye ile öyle haber vereceksiniz ki, (Hâşiye) bunları da geçecek ve bizleri şaşırtıp bırakacaktır.
Fakir talebeniz Re'fet
296

176. Eserler birbirini takiben neşrolundukça, kıymetleri de mebsuten tezayüd etmektedir. Bize cennet hayatı yaşatmaktadır

Re'fet Bey’in fıkrasıdır
Son gönderdiğiniz Minhâcü's‑Sünnet gibi Lem'alar hakkında ne söylesem ifâde‑i merâm etmiş olmam. Zîra eserler birbirini takiben neşrolundukça, kıymetleri de mebsuten tezâyüd etmektedir. Bizlere Cennet hayatı yaşatmaktadır. Eserler hakkında fakirin mütâlaa yürütmesi küstahlık olur. Çünkü, Şeyh‑i Geylânî’nin medih buyurduğu zât‑ı mübârekin yazmış olduğu eseri tenkid değil, kemâl‑i hürmetle tasvîb ve tahsin ve takdir ve büyük bir zevk‑i rûhâni ile okumaktan başka ne yapabiliriz? Yalnız şu kadar diyebilirim ki, bu dalâlet devrinde bizlere zât‑ı àlîleri gibi yüksek bir Üstadı lütûf buyuran ve şimdiye kadar emsâline tesâdüf olunmayan mükemmel ve mükemmil eserler okutup ezvâk‑ı nâmütenâhiye içinde yaşatan Hàlık‑ı Zülcelâl’e, nihâyetsiz şükürler etmekle, îfâ‑yı vazife-i ubûdiyet edebilirsek bahtiyarız.
Talebeniz Re'fet

177. Bu zamanın kör ve sağırları, dünyanın en azgın firavun ve nemrutları da olsa, yine korkacakları ve ağız açamayacakları bedihîdir

Hâfız Ali’nin fıkrasıdır
Pek Sevgili ve Muhterem Üstadım!
Hazret‑i Şeyh-i Geylânî (Kuddise Sırruhu'l‑àlî)’nin kerâmet‑i acîbe-i gaybiyesini aldım. Hayretimden düşünmeye başladım. Aradan çok geçmeden hizmet ettiğim Nur elektrik fabrikasından bir düğme çevrildi. Bir mumluk bir ziyâ geldi. Bir şeyler görmeye başladım. Aynıyla yazıyorum. Kusur ve noksan bîçâre Ali’nindir.
297
Evet Üstadım, nasıl ki; Fahr‑i Âlem (Sallallâhu Aleyhi Ve Sellem) Hazretleri şecere‑i kâinâtın hayatdâr çekirdeği, Enbiyâ ve Mürselîn o şecere‑i mübârekin dalları olup, dalın ibtidâsından müntehâsına kadar, kat'î bir alâka ile dâimî birbirlerini götürüyorlar. Bu sır için Hazret‑i Âdem Safiyyullâh kokladığı ve hissettiği Nur‑u Muhammed (Aleyhissalâtü Vesselâm) hakkında demiş: Yâ Rab, benim alnımda bir çığırtı var, nedir?” Cenâb‑ı Kibriyâ Hazretleri buyurmuş: Nur‑u Muhammed (Aleyhissalâtü Vesselâm)’ın tesbihidir.” Aynen kütüb‑ü sâbıkada da vesile‑i dünya olan Şah‑ı Levlâk’i, evsâfıyla, ashâbıyla haber vermeleri gösteriyor ki, ulûm‑u evvelîn ve âhirîni câmi' bir kitab ile ba's olunacak, kâinâtın rûhu hükmünde ve bütün kâinâtın güzellikleri kendi fıtratında tecemmu' edip, tekemmülle tulû'u, fecirden sonra şemsin tulû'u gibi bekleniyordu.
İşte bu kitab‑ı kâinâtın vâzıh bir fihriste‑i mukaddesesi olan Furkàn‑ı Mübîn, Arş‑ı A'zamdan ve her ismin a'zamî mertebesinden nüzûl ile kökü Arş‑ı A'zamdan, gövdesi Fahr‑i Âlem’in (Sallallâhu Aleyhi Ve Sellem) sadrına ve dalları bütün zemini ihâta eden kitab‑ı kâinâtın her sahifesinde ve her cüz'ünde Lafzullâh ve lafz‑ı Resûl-i Ekrem (Aleyhissalâtü Vesselâm) ve lafz‑ı Kur'ân’ın bütün birbiriyle alâkadarâne işâret edip birbirini göstererek, birbirinin hükümlerini tasdik ettikleri misillû, Hazret‑i Şeyh (K.S.) sırrına mazhar olduğu, esmâ ve cilvesine mazhar olduğu, levh‑i mahfûz ve lütfuna mazhar olduğu, Cenâb‑ı Hàlık’ın bildirmesiyle, sekiz asır sonra kendisiyle tevâfuk eden bir Hàdim‑i Kur'ânı görüp ve tasdik etmekle haber vermesi, hak ve ayn‑ı hakikattir.
Evet, Hazret‑i Şeyh hàdim olduğu o hizmet‑i kudsiye-i Kur'âniye hürmetine zamanın pâdişahlarını titretmiş, Nur‑u Muhammed (Aleyhissalâtü Vesselâm) omuzunda tecellî etmesiyle, o Nur‑u Muhammed’in (Aleyhissalâtü Vesselâm) ziyâsıyla hareket eden bütün evliyâ Hazret‑i Şeyhe boyun eğmeleri, gerek müslim ve gayr‑ı müslim ve herbir meşreb ehli Hazret‑i Şeyhi tenkide cür'et etmemeleri gösteriyor ki, cadde‑i Muhammediye (Sallallâhu Aleyhi Ve Sellem)’de bataklık ve Nur‑u Muhammedî (Aleyhissalâtü Vesselâm)’da zıll olmadığını aynelyakìn derecesinde isbât ediyordu.
298
Öyle de, ondördüncü asrın Hàdim‑i Kur'ânı da dokuz yaşından altmış (seksenaltı) yaşına kadar bilâ‑istisna doğrudan doğruya Kur'ân nâmına hizmet ve hareketi ve zamanın pâdişahından en canavar reislerine baş eğmediği, hattâ terakkiyât‑ı fenniye ve zihniyede birinciliği ihrâz eden, Avrupa devletlerini iskât eden, zemzeme‑i Kur'âniyenin şifâhânesinden nebeân ederek, onların semlerine karşı tiryâkları şişe değil, mâ‑i cârî nehirlerle İ'lâ‑yı Kelimetullâh eden ve onların kalelerini zîr ü zeber eden, emsâli görülmemiş ondördüncü asra mahsûs envâr‑ı Kur'âniye’den Risale‑i Nur ile, cihanın cihât‑ı sittesini ve semânın yüzünü aydınlatan ve yaralı olup ölmeyen ehl‑i îmânın yaralarını tedâvi ve seksen yaşında ihtiyarlarını şâbb‑i emred ve gençlerini masûm bir hâle Hazret‑i Eyyûbvâri hayat bahşına vesile olan Hàdim‑i Kur'ânînin ve Nur Risaleleri’ni, değil Hazret‑i Şeyh (K.S.) altıncı asırdan ondördüncü asırda görmesi, kütüb‑ü sâbıkada remzen ve Hazret‑i Kur'ân’da sarâhaten göstermeleri, o kitab‑ı mübârekin şe'nindendir, diyebileceğim. İnşâallâh vazifenin makbûliyetine işârettir ki, vazifenin ehemmiyetine binâen Cenâb‑ı Hak; onu çok zaman evvel göstererek, meb'ûs‑u âlem, güzîde‑i benî Âdem Efendimizden, Hulefâ‑i Râşidîn’den (Radıyallahu Anhüm), aktâb‑ı evliyâdan öyle bir manevî kuvvet terâküm etmiş oluyor ki, değil bu zamanın kör ve sağırları, dünyanın en azgın fir'avun ve Nemrudları da olsa yine korkacakları ve ağız açamayacakları bedîhîdir. Dilerim Cenâb‑ı Hak’tan, envâr‑ı Kur'âniyenin لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ bayrağı altında toplanan ehl‑i îmânın ellerine yetişmesiyle, ilâ yevmi'l‑kıyâm o envârın tevessü'üne ve neşrine hayatını fedâ eden ve edecek erbâbının teksirini ihsân buyursun. Âmîn, âmîn bihürmeti Seyyidi'l‑Mürselîn.
299
Sevgili Üstadım, yarım başımın tercümân olduğu şu arîzama, yarım nazarla bakıp aff‑ı kusur buyurmanızı diler, el ve eteklerinizden öper, Bize ve bütün âleme vesile‑i hayat olan Üstadım, Cenâb‑ı Hak sizden ebediyen râzı olsun.” duâsını gece ve gündüz niyâz eylerim.
Mücrim talebeniz Ali

178. İstidadımın fevkinde şöyle bir kaç beyit kalbime ve kalemime geldi. Müşfik Üstadımın aflarına istinaden yazıyorum

Hulûsi’nin fıkrasıdır
Azîz, Muhterem Üstadım Efendim Hazretleri!
Emirlerinize imtisalen, uhrevî kardeşimiz Husrev Bey tarafından irsâl buyurulan şâyân‑ı hayret ve cây‑i dikkat, Mühim bir ihbar‑ı gaybî ismini taşıyan çok kıymetli, mânâlı, rûhlu, sürûrlu, te'sirli, lezzetli, hikmetli, nurlu emrinizi bu hafta aldığımdan dolayı, Cenâb‑ı Hak ve Feyyâz‑ı Mutlak Hazretlerine hamd ve şükürler ve müşfik Üstadıma, yüzümün karasına, kalbimin yarasına bakmayarak, Dergâh‑ı İlâhiye’ye kapanıp duâlar eylerim. Ve defaatle, اَللّٰهُمَّ حَصِّلْ مُرَادَنَا وَمَقْصُودَ اُسْتَاذِنَا سَع۪يدِ النُّورْس۪ي بِحُرْمَةِ حَب۪يبِكَ مُحَمَّدٍ النَّبِيِّ الْاُمِّيِّ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اٰم۪ينَ dedim.
300
Gavs‑ı A'zam Şah-ı Geylânî (Kuddise Sırruhu'l‑àlî) Hazretlerinin eserlerindeki gaybî ve manevî ihbar, bu bîçâreyi öyle bir hâle getirdi ki, ta'riften âcizim. Rûhâniyetlerindeki celâlet ve azamet karşısında avuç içinde sıkılan bir top hamur ne hâle girerse, bu bîçâre de, öyle oldum. Bir şey düşünemez, sersem, âdeta meyyit‑i müteharrik bir hâle geldim. Günlerden beri zihnim ve bütün havâssım, hemen tamamen bu hàrika eserle meşgul. Bu hâlette iken, isti'dâdımın fevkınde şöyle birkaç beyit kalbime ve kalemime geldi. Kaidesine uygun olarak düzeltemedim. Müşfik Üstadımın aflarına istinâden yazıyorum. Tashihi, Üstadıma ve hablullâha yapışan kardeşlerime bırakıyorum.
Hulûsi, bak gaybî ihbarnâmeye,
Gör, Üstadım neler izhâr eylemiş
.
Kitab‑ı Sinan’dan edip tefe'ül,
Hakka ki, kerâmet ibraz eylemiş
.
Ümmî Alîm”le (Hâşiye) Sinan‑ı Ümmî”de,
Hesab‑ı ebcedle var mutâbakat
.
Görünür bakılınca bu tarîkle,
Esmâ‑i Üstadla tam münâsebet
.
Hakkıyla hàdimü'l‑Kur'ân’dır Üstad,
İsbâta kâfîdir bu muvâfakat
.
301
Hayret‑bahş esrâra vâkıftır bu zât,
İhvâna deriz haber‑i beşâret
.
Sekizyüz sene evvelinden görmüş,
Hàdimü'l‑Furkàn Bediüzzaman’ı
.
Habîb‑i Hudâ hem de Gavs‑ı A'zam,
Sultan‑ı evliyâ Şah‑ı Geylânî
.
Büyük bir hüsn‑ü zan eyle, Üstadım
Seni Kur'ân hàdimi eder add.
.
Kapan secde‑i şükre, de Hulûsi:
اِلٰه۪ي اَنْتَ رَبّ۪ي وَاَنَا الْعَبْدُ
.
Bu âciz kulunu muvaffak eyle,
Hizmet‑i Kur'ân’la şerefyâb eyle
.
Hizbü'l‑Kur'ân’dan ayırma ebed,
Bu âsî kuluna merhamet eyle
.
Üstadım Said Nursî’den ol râzı,
بِحُرْمَةِ حَب۪يبِكَ الرَّاضِيِّ الْمَرْضِيِّ
.