158. Hafız Ali’nin dersini ne tarzda anladığını gösteren bir fıkrasıdır
Hâfız Ali’nin dersini ne tarzda anladığını gösteren bir fıkrasıdır
Muhterem Üstadım!
Otuzbirinci Mektûbun Ondördüncü Lem'asının İkinci Makamı’nı bir defa kendim okudum. Bir cüz'î istifade ile dimağımda bir lezzet hissettim. İkinci, üçüncü tekrarlarımda öyle bir zevk‑i rûhâni uyandırdı ki; eğer kalb ve kalemim rûhuma tercümân olabilse idiler belki bir derece siz Üstadıma minnetdârâne arza cür'et eylerdim. Heyhât ne kalbim ve ne kalemim ve ne rûhum, acz ile önüme çıktılar ve itiraf‑ı kusur ediyordular.
Sevgili Hocam! Sözler ünvânıyla neşr‑i envâr ve feth‑i bâb-ı rahmet eden envâr‑ı Kur'âniye esâsen hàs, mahsûs bir sikke‑i hâtemi taşımaktadırlar. Herbir parçasından, şümûllü Rahmet‑i İlâhiye’ye cüz'î küllî bir kapısı var, gösteriyor ve göstermekle kapıları açık bırakıyorlar. Bu mübârek risaleyi, Süleyman, Zekî Zekâi ve Lütfi kardeşlerimle okurken, hayâlime bir büyük müzeyyen bir saray gösterildi. Asıl ve hakikatini ve vüs'atini ve müzeyyenâtını temâşâ için rûhen çıktım baktım ki, yorgun ve nazarım kesik bir tarzda geriye döndüm. Zekâi kardaşım devam ediyordu. Tekrar o saray şeklinde mutantan, revnâkdâr, kıymetçe, mâhiyetçe aynı, ufak bir saray‑ı vücûd âlemimi gördüm. Ve feth‑i bâb edip temâşâ etmek istedim. Anahtarı yoktu. Birden kardaşımın ağzından ﴿﷽﴾ işittim. Kapı açıldı.
268
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى نُورِ الْا۪يمَانِ وَهِدَايَةِ الرَّحْمٰنِ dedim. Gördüm ki, büyük sarayın müştemilâtı ve tezyînâtı, o küçük sarayda dercedilmiş. Âdeta çarklardan mürekkeb bir saat ve çok ipleri hâvî bir nessâcdır. Dikkat ettim, o saati kuran ve işleteni ve o ipleri gûnâ‑gûnâ boyayıp dokuyanı, gündüzü gündüz eden güneş olduğu gibi pek parlak bir sûrette izâh buyurulunca gördüm. Tekrar اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ dedim ve şu âlem‑i kübrânın fihristesini ve nümûnesini elime alınca artık pervâsız seyahate çıktım.
Muhterem Üstadım!
Şu söz öyle bir hakikati ders veriyor ki, daha insana yabancı ve bilinmesi mümkün olmayan bir şey kalmıyor. Her gördüğü mûnis bir arkadaş oluyor ve susuz vâdiler ve geniş sahrâlar ve koca küre‑i arz bir bahçe hükmünde Hàlık‑ı Rahîm tarafından ihzar edilmiş ve tılsımı da ﴿﷽﴾ olduğu ve tılsımı bulunmazsa ve alınmazsa o bahçede yaşamak mümkün olmadığı ve yaşasa da her tarafta yabancı olarak ve her hatvesinde istiskàl edilerek, hayat değil belki câmid olarak bulunacağını izâh buyuruyorsunuz. Hele bizi her zaman günde kırk defa havsalamız almayarak “âh!” ile geri dönen mi'râc‑ı mü'min olan namazda ﴿اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ﴾ sırrı, öyle bir düğme olarak gösteriliyor ki; her mü'min kendi vücûd âleminde bir elektrik fabrikası görüyor ve düğmesini açınca bütün dünyayı ziyâ ile gösteriyor.
Sevgili Üstadım! Cenâb‑ı Hak bu kıymetli eserleri kıyâmete kadar mü'min kullarına yetiştirsin, duâsıyla hatm‑i kelâm eylerim efendim.
Kusurlu talebeniz Hâfız Ali
269
159. Haddimden pek çok fazla olan sena ve medhi, risalelere ve esrar‑ı Kur’ân’a ait olduğu için kabul ettim
Yeni mühim bir kardeşimiz Müftü Ahmed Feyzi Efendi’nin fıkrasıdır.
Bu fıkra çendan şahsıma bakıyor. O zât şahsımı görmemiş; dellâllığım eseri olan Risaleleri gördüğünden, haddimden pek çok fazla olan senâ ve medhi, Risalelere ve esrâr‑ı Kur'ân’a ait olduğu için kabûl ettim.
﴿﷽﴾
Hamd‑i bînihâye Kerîm‑i Müteâl’e, salât ü selâm Habîb‑i Zülcelâl’e ve Onun âl ve ashâbına.
Ey bâkîye vâsıl olmuş fânî! Ve ey matlûbun bâb‑ı rahmetinde oturan mahbûb! Ve ey derecâtın ekmeli olan sıfat‑ı abdiyete sülûk edebilmiş bahtiyar! Ve ey şems‑i tâbân-ı Zülcemâl’in karanlıklara aksettirdiği ziyâ‑yı hidayet! Ve ey Habîb‑i Kuddûs’ün tarîk‑ı ulviyetinde karanlıkları yararak uçan şihâb‑ı şa'şaa-nisâr! Hatîât ve ma'siyet deryâsının korkunç dalgaları arasında inleyen, Hàlık‑ı Kerîm’in bunca eltâfını nankörlükle karşılamaktan başka bir vaziyeti bulunmayan bu ednâ‑yı mevcûdât, nâil olduğun derece‑i makbûliyetten bir katresinin olsun, kendine ihdâ’sını, senin şefkat ve kereminden bekliyor. Ne olur beni kendine alıp, hizmetinle müşerref kılsan! Ne olur, Habîb‑i Kibriyâ’ya benim de kendisinin hizmetine intisabım için ve Onun uşşâkının asğarı ve hikmet ve nurunun dellâlı olmaklığım için yalvarsan, âh!‥
Her ân ayaklarının altını öpmek ateşiyle mütehassir ve nâlân, ahkar‑ı mahlûkat Ahmed Feyzi
270
160. Ahmed Hüsrev’in Otuz Birinci Mektub'un On Dördüncü Lem’asının İkinci Makamı münasebetiyle yazdığı fıkradır
Ahmed Husrev’in Otuzbirinci Mektûbun, Ondördüncü Lem'asının İkinci Makamı münâsebetiyle yazdığı fıkradır
Sevgili Üstadım Efendim Hazretleri!
Üç‑dört gün evvel Cenâb‑ı Hakk’ın o mukaddes kelâmından müjdeler çıkararak, aktâr‑ı âleme saçan, coşkun denizlerin akıntıları gibi, feyizleriyle bizi mest eden, âfil güneşin her gündüze mahsûs sönmez ziyâsı gibi, ardı arası kesilmeyen nurlarıyla bizi nurlandıran, hiçbir ferdi, şübehâtta boğmamak esâsı üzerine yürüyen, kendisine hàs belâğatıyla ukùlü teshìr edecek bir kàbiliyetle söyleyen, sâmiaları ve bâsıraları kendisine müteveccih kılan o azametli külliyat‑ı nurdan bir nur daha aldım.
Bu nur, o güzel İslâm nişanı ve o büyük rahmet hazinesinin keşşâfı olan ﴿﷽﴾ ’in, binler esrârından otuz sırra mukâbil, altı sırla nurlu şuâlarını ezhânımıza nakşetmiş ve rahmetin binbir esmâ‑i İlâhiye’den gelen şuâlarıyla, insana had ve hesaba gelmeyen niam‑ı Sübhâniyenin medet elleriyle yardıma gönderildiğini öğretmekle, bizi sonsuz bir deryâ‑yı feyze gark etmiştir.
Bu kudsî mübârek kelimenin her sûre başında zikriyle, ehemmiyet ve azameti ve her hayırlı işlerde tekrarıyla mübârek bir şefâatçi olması, ferşte gezen insana, arşa çıkacak kàmet giydirmesi ve acz‑i mutlakta çırpınan insanı, Kadîr‑i Mutlak’a rabt etmekle, insanın kıymet ve izzeti gösterildikten sonra اِنَّ اللّٰهَ خَلَقَ الْاِنْسَانَ عَلٰى صُورَةِ الرَّحْمٰنِ Hadîs‑i Şerîfiyle Mün'im‑i Hakîki’nin binbir Esmâ‑i Hüsnâ’sının cilvelerinin şuâlarından tezâhür eden rahmetiyle perverde edilmek sûretiyle de, rahmetin bir cilve‑i etemmi olduğu izâh buyurulmuştur.
271
Sevgili Üstadım,
Rûh‑u insanın nazarını, akıl ve kalbini ve muhayyilesini ﴿بِسْمِ اللّٰهِ﴾ ile kâinât sîmâsına, اَلرَّحْمٰنِ ile arz sîmâsına, اَلرَّح۪يمِ ile ebnâ‑yı cinsinin sîmâ‑yı maneviyesine dağıtıyor. Oralardaki rahmet‑i vâsia-i külliyenin azametini, letâfetini gösteriyor.
Azîz Üstadım!
Nazarım nereye ilişse, aklım herhangi bir hâli muhâkeme etse, muhayyilem ne ile meşgul olsa, sâmiam ne duysa, kalbim nereye gitse, dolaştıkları yerlerde ve tesâdüf ettikleri şeylerde, beşere bakan pek büyük âsâr‑ı rahmeti görüyor. Semâvât ve arş, bütün heybetiyle insanların seyrangâhı; Cennet, mesken‑i hakîkisi oluyor. Zemin bir hâne şekline giriyor. Mele‑i a'lânın sekeneleri ve zemin yüzüne serpilen yüzbinlerce mahlûkat ve nebâtât envâ'ının, insanların hâcetleri için koşuştuklarını, sineklerden balıklara, zerrelerden yıldızlara kadar küçük büyük herbir masnû', insanların yüzüne vahşetle değil, gülerek baktıklarını görüyor.
272
Sonsuz rahîm olan Hàlık‑ı Azîm’in kusursuz olan bu kasrını temâşâya doyamayan rûh, kendine avdet ediyor. Rahmetin nihâyet derecede incelikleriyle tanzim ve idare edilen cisme bakıyor. Duyguları arasında yalnız muhayyilesine hasr‑ı nazar ediyor. Bu muhayyilenin dimağda kendisine tahsîs edilen mahalli, bir hardal dânesi kadarken, her zaman bütün âlemi sinema şeritleri gibi hayâl hânesinde dolaştırır. Hâfıza bir çeşit, akıl ayrı bir çeşit, fikir başka bir hâlde, kalb daha başka, kâmil insanlarda hâl‑i fa'âliyette olan diğer letâif daha başka bir şekilde, bâsıra, sâmia, zâika, lâmise, şâmme gibi havâss‑ı zâhirînin istiâb ettikleri manevî sahalara nisbetle, nihâyet derecede küçük bir dimağımda yerleştikleri hâlde, yekdiğerine karışmayarak, biri diğerinin vazifesine müdâhale etmeyerek, ayrı ayrı vazifelerde, ayrı ayrı dâirelerde gayet muntazam çalıştıklarını ve hattâ etıbbânın bile senelerce tahsil ederek içinden çıkamadıkları vücûd‑u beşerin herbir kısmının, herbir uzvunun inceliklerini görüyor. Bu derece rahmetle tanzim edilen, bu kadar muhtelif vezâif ile çalıştırılan, bu muhayyirü'l‑ukùl makineyi temâşâ eden rûh, bu makine üzerindeki derece‑i mâlikiyetini düşünüyor. Hükmünün hiçbir uzva te'sir etmediğini görünce, sığınacak bir yer, ilticâ edecek bir mahal, perverde edilecek bir varlık arıyor. İşte o vakit bu kadar rahmetiyle perverde eden Hallâk‑ı Azîm’e karşı secde‑i şükrâna kapanarak ağlıyor, ağlıyor, ağlıyor. Bütün dertlerini döküyor. Onun, yalnız Onun lütf u keremine ilticâ ederek affolunmak, dünyada olduğu gibi ukbâda da sevdikleriyle birlikte va'dettiği Cennet’te bulundurulmasını istiyor ve yalvarıyor.
Ahmed Husrev
161. Sözlerinizin her satırı, bir kitap teşkil edecek kadar şümullü ve manidardır
Re'fet Bey’in fıkrasıdır
Azîz ve Muhterem Üstadım Efendim!
Geçen hafta aldığım mektûbda, “Senin ve Şerîf Efendi’nin ifâdeleri kısadır, bir şey anlaşılmıyor. Tenkid mi, takdir mi?” buyurdunuz. Bütün eserlerinizi takdir ve kemâl‑i istihsân ile karşıladığımız ma'lûm‑u àlîleridir. Esâsen tenkid edecek kudret‑i ilmiye değil bizde, Türkiye ulemâsında olmadığı hâdisât ile sâbittir.
Sinn‑i sabâvetinizde şark ulemâsını ilzam etmeniz ve ondan sonra İstanbul’a gelerek bil'umum ulemânın nazar‑ı takdir ve hürmetini celb etmeniz, bu hususu isbâta kâfîdir. Gerek Şerîf Efendi ve gerekse Hikmetü'l‑İstiâze ve Besmele sırrını okuyan diğer arkadaşlar, duydukları hazz‑ı manevîden gaşyolmuşlardır.
273
Fakire gelince, Sözler hakkında hiçbir şey yazmazsam bile o kemâl‑i takdirdendir. Zîra, şimdiye kadar büyük bir zevk ile mükerreren okuduğum ve dâima okumaktan hàlî kalmadığım Sözler ve Mektûbat hakkında kanâatlerimi dâima Üstadıma arz ettiğimden, yazacak kelime bulamıyorum. O da âcizliğimden olsa gerektir. Bir risale ne kadar parlaksa, onu takib eden ondan çok ziyâde parlaktır. Binâenaleyh, ne yazsak hakkıyla ifâde‑i merâm etmiş olamıyorum.
Şimdi hayatım çok zevklidir. Sözler’in tedkîkàtıyla meşgulüm. Evvelki okuyuşlarımda hazmedemiyordum. Şimdi gayet yavaş ve dikkatli okuyup anlamaya çalışıyorum. Takıldığım noktalar oluyor, soruyorum. Bu vesile ile istifade fazladır. Nitekim Yirmidördüncü Sözün Birinci ve İkinci Dalı’nda çok tevakkuf ettim. Lâyıkıyla anlayamadım. Üstadımızla görüştüğümde bu iki dalın şifâhen izâhını ricâ edeceğim.
Muhterem Üstadım, fakirin, bir nokta çok hayretini mûcib oluyor: Sizden bir mes'elenin izâhını ricâ ediyorum. İzâh ediyorsunuz. O izâhta da muhtac‑ı izâh noktalar bulunuyor. Öyle latîf ve şümûllü cümlelerle cevab veriyorsunuz ki, o cümleleri de anlamak için suâl icâb ediyor. Bundan şu netice çıkıyor ki, Sözler’inizin her satırı, bir kitab teşkil edecek kadar şümûllü ve mânidârdır. İstenildiği kadar izâh olunabilecektir.
Re'fet
274
162. Risale‑i Nur eczaları gibi feyiz ve marifet güneşlerinin haberlerini işittikçe ruhum huzura müstağrak oluyor
Doktor İbrahim’in fıkrasıdır
Efendim,
Nurânî ve ziyâdâr cadde‑i kübrâ-yı maneviyede seyr ü seyahat eden umum âhiret kardeşlerimle her hafta görüşüyor ve ârâmsız tulû' eden Risale‑i Nur eczâları gibi feyiz ve mârifet güneşlerinin haberlerini işittikçe rûhum güller gibi açılıyor, hubur ve ibtihâca müstağrak oluyor ve isti'dâdım nisbetinde bir‑iki mes'elecik öğrenmeye sa'y ediyor isem de bu envâr‑ı bahr-i muhîtten kardeşlerimin rûhlarına in'ikâs eden mesâilden bahis, arîzaları tahrir ve takdim ettiklerini gördükçe, adem‑i muvaffakıyetimden mütevellid esef ve kederim hasebiyle cehlimden el‑amân çekiyorum. Ümmîlik ne güç imiş diye rûhum ağlıyor. Mu'terifâne “İbrahim, müstehaksın.” diyorum. Nihâyet yine ümîdimi Rabbimden kesmeyerek diyorum: “Bir müessesenin baş müdürü, muâvini, kâtibi, müvezzi'i, tahsildârı, hademesi olur. Fakir de kısmen müvezzi'lik, kısmen hademelik sıfatıyla bulunsam ne zararı var?” deyip mütesellî oluyorum.
İbrahim
163. Kur'ân‑ı Azîm
Osman Nuri’nin bir fıkrasıdır
Kur'ân‑ı Azîm
Bir kelimeni, milyonlar defa tekrar okusam,
İlk başladığım lezzeti, dâima duyarım.
Sen İslâm ocaklarının sönmez bir lem'asısın,
Sen o misilsiz Zâtın emsâlsiz kelâmısın.
Rabbin en sevgili Resûlüne kısmet olan,
Değerli, binbir çeşit isbâtlı kelâmısın.
.
Hangi kitab var ki, asırlarca böyle hürmetle okunsun,
Nasıl bir nankör var ki, gelsin sana dokunsun,
Hâşâ, sana inanmayanlar kâfirse bile,
Gelsin onun dellâlının yanına otursun.
.
O dellâldan alınca ders‑i ilhâmı,
Lânetler eder, inkâr ettiğine Kur'ânı,
İlmin en derin hocası, bürhânı,
Zelîl eder, karşısında seni tanımayanı.
.
Kudsî kitabın çok ünlü, Onun dellâlı Üstadım Said
Gönül ister ki, o ayarda bulunsun binler Said.
275
Aynı günün sabahı okuduğum, büyük ve kudsî kitabımız olan Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’dan aldığım nurlu ilhâm‑ı İlâhîden, dolayısıyla güneş gibi kuvvetli olan Risale‑i àliyelerinizin âcizde bıraktığı derin his ve te'sirlerden doğmuştur.
Osman Nuri
164. Bu rüya, Abdülkadir‑i Geylânî Hazretlerinin duâ ve himmetlerinin hizbü'l-Kur'ân üzerinde mevcûd bulunduğunu gösteriyor
Hulûsi’nin fıkrasıdır
Bir Mirkâtü's‑Sünnet olan mübârek mektûb hakkındaki ihtisaslarımı arza maalesef muktedir değilim. Fakat istikametli tefsir, i'câzlı beyân, nurlu ilân gibi şânına lâyık tâbirle tavsif edebileceğim Beşinci Lem'a’nın, Onbir Nükteyi ihtiva edişini mânidâr buldum. Sanki, ma'nen diyor: Îfâ‑yı sünnet ile mükellef olduğumuz, ol Nebi‑yi Zîşan’ın taraf‑ı İlâhî’den getirip haber verdiği yakìnen ma'lûm olan şeylerin hak olduğunu bilip, kalb ile tasdik ve dil ile ikrar etmek sûretiyle, ta'rif olunan îmân ve İslâmın şartlarının mecmûu olan onbir adediyle, bu nurlu mektûbdaki nüktelerde sarîh tevâfuk vardır. Mâdem böyledir, mü'minim diyen ittibâ'‑ı sünnet etmeli. Elhamdülillâh Müslümanım, iddiasında bulunan ve
276
﴿لِمَ تَقُولُونَ مَا لَا تَفْعَلُونَ﴾ itâbından kurtulmak isteyen, sünnete yapışmalı ilâ âhir‥ hakàikı ders veriyor. Bu mektûbu almazdan evvel Allah hayretsin, bir gece rüyamda büyük bir câmide bulunuyorum. Namaz kılındıktan sonra, ben kapıya yakın bir yerde ayakta duruyorum. Baktım, mihrabın sol tarafından küçük ve toplu bir cemâat geliyor. Bana yaklaştıkları zaman, “İşte Abdülkadir‑i Geylânî Hazretleri” diye kulağıma bir ses geldi. Gayr‑ı ihtiyarî “Medet yâ Gavs‑ı A'zam!” diyerek, ağlayarak ayağına kapandım. Mübârek sol elleriyle beni yerden kaldırdılar ve şefkat gösterdiler. Kendileri uzun boylu, çok mehîb ve üzerlerinde siyah bir sako, mübârek sakalları siyah, pek az ağarmış. Beşûş ve nurânî bir çehre… Mübârek başlarında bir mahrût‑u nâkıs şeklinde yüksek ve çok beyaz bir sarık vardı. Câmiden çıkınca, bitişik bir odada cemâatle beraber oturduğumuzu da hatırlıyorum. Bu rüya bana çok zevk vermekle beraber, duâ ve himmetlerinin hizbü'l‑Kur'ân üzerinde her zaman mevcûd bulunduğuna daha ziyâde yakìn hâsıl ettirdi.
Hulûsi
165. Risalelerin kıymetini ve bahşettiği feyzi ve fevzi arz etmek, iktidarımın fevkindedir
Sabri’nin fıkrasıdır
Bu kerre bir kıt'a lütûfnâme‑i fâzılâne-i merğûbeleriyle tereşşuhât‑ı Kitab-ı Mübîn’in bir zübdesi bulunan, Fihriste‑i Mübînin Dördüncü Kısmını, Süleyman Efendi kardeşimiz yed’iyle aldım, okudum. Müellifine, kâtibine, nâşirine, hàdimlerine binler duâlar ettim. Hakikaten vakt‑i kırâatim olan iki saat zarfında, Risalatü'n‑Nur ve Mektûbatü'n‑Nur’un kâffesini icmâlen okumuş kadar mütelezziz ve müstefîd oldum ve şöyle dedim: Lütûfnâme‑i keremkârîlerinde işâret buyurulduğu üzere, dört nüsha değil, belki birkaç ay, her vazifeye tercihen Fihristeyi teksir ve neşre sa'yetmeliyiz.
277
Mâdemki, gayemiz neşr‑i envâr-ı hakàik-ı Kur'ân’dır; bu mübârek ve kıymetdâr eser‑i girân-bahâ ise hakàik‑ı Kur'âniyenin hülâsası ve zübdesi ve tâbiri câiz ise, tam bir pişdârıdır ve miftâhü'n‑nusret ve mirkâtü'l‑fütûhtur.
Üstad‑ı Azîzim!
Mukaddimen, bu kıymetdâr eserleri avn‑i İlâhî ile vücûda getirdikçe, bu kusurlu talebenizi de bir muhâtab addederek herbir eseri irsâl ve tenvir buyurmakta idiniz. Fakat o zamanlar gayr‑ı ihtiyarî, nurla zulümât karşısında bulunmaklığım hasebiyle, nurlar ile aramdaki perde açılmamıştı. Şimdi o semm‑i kàtil tâbirine lâyık muhâlif, zıt, menfî cereyanların zevâliyle, envâr‑ı bînihâye-i Kur'âniyenin, elhamdülillâh kapıları açıldı. Sâlifü'l‑arz zulümâtın zebûnu bulunduğum sıralarda münteşir âsârı tekrar okuyup yazıyorum.
Risalelerin derece‑i kıymetlerini ve bahşettiği feyzi ve fevzi arzetmek, lisân ve kalemin fersah fersah iktidarının fevkındedir. Bu mübârek ve kudsî tereşşuhât‑ı Kur'âniye ve lemeât‑ı Furkàniyeyi, hakîki bir dellâl‑ı Kur'ân olmalı ki, hakkıyla takdir ve senâ edebilsin. Zîra bu hayat‑ı hakîkiye ve sermediye hazinelerindeki müsta'mel kelimât ve tâbiratın kâffesi, sâirlerine min‑külli'l-vücûh fâik ve bâkir beyânâtı hâvî, kemâl‑i selâset ve cezâlet ve şâyân‑ı gıbta ve hayret, dirayeti müştemil ve câmi' ve cümel ve fakarât, ism‑i Bedî' ve Hakîm’in bir cilve‑i hàssa ve mümtâzesidir, dersem binden bir hakkını bile vermiş olamam.
278
Hülâsa, bu nurların kâffesi, deccâllara mahsûs ve müstahzar, elmas gülleler ve ehl‑i îmân için menba'‑ı envâr-ı hakàik olan Kur'ân‑ı Hakîm’den son asırda nebeân etmiş, binler âb‑ı hayat-ı bâkiye hazineleridir.
Sabri
166. Umum risalelerin her parçasına ihtiyacımız olduğu gibi, her parçayı da birden görmeye şiddetle ihtiyaç varmış
Hâfız Ali’nin fıkrasıdır
Sevgili Üstadım Efendim Hazretleri!
Otuzbirinci Mektûbun Onbeşinci Lem'asının Birinci Kısmını, büyük bir meserretle aldım.
Sevgili Üstadım! Zâten fakir, âcizâne nazarımda, “Şems‑i hidayetten neşr‑i envâr eden Sözler” hak ve hem hakikat olarak, hakikat âleminin çarşısıdır. Hakikat âleminde ne varsa, o kadar zengin, o kadar mücehhez, o kadar bîpâyândır. Böyle bir çarşı‑yı âlem mallarını almak lâzım ki, bir pâdişah kuvveti olsun. Eğer görmekse, öyle bir keskin, nâfiz, seyyâr bir nazar olmalı ki, seyr ü seyahat ile görebilsin. Bu da pek ender bulunduğundan almak ve görmek için lâzım ki, bütün malların bir nümûne levhası bulunsun.
Ey sevgili Üstad!
Her nümûne levhaları mukaddemâ görülüyordu ki, yalnız bir parça ile topların ve küllîlerin nev'ilerini gösterir, daha bir şeye yaramaz. Fakat serâser nur olan hazine‑i bînihâyenin fihriste ve nümûne levhasının her parçasından “Hanîfen Müslimen” gömleği çıkacak. Hàrika derecede parçaları ve kıymetleri hâvîdirler. Nasıl umuma muhâlif külliyatla hàrika olduğu gibi, cüz'iyâtlarıyla hàrika bir hâtemi taşıyorlar.
Evet Üstadım, bu mektûbu istinsah ederken kalb ve rûhum cûş u hurûşa gelerek bütün envâr‑ı resâili, kemâl‑i şevk ve tahassürle görmek istiyordular.
279
Demek Üstadım, umum risalelerin her parçasına ihtiyacımız olduğu gibi, her parçayı da birden görmeye şiddetle ihtiyaç varmış. Cenâb‑ı Vâcibü'l-Vücûd, size kemâl‑i rahmet ve merhametinden, o rahmet ve merhametinin iktizasıyla nâil‑i mükâfât buyursun. Âmîn.
Hâfız Ali
167. Kardeşim Abdülmecid’in fıkrasıdır. Hulûsî Bey’e yazdığı mektuptandır
Kardeşim Abdülmecîd’in fıkrasıdır. Hulûsi Bey’e yazdığı mektûbdandır
Ey Elazîzin Azîzi, Hazret‑i Seydâ’nın Muhterem Tilmizi!
Teşnesi bulunduğum tebşîrnâmelerinizi memnuniyetle aldım. Var olunuz. Cevabları yazmak icâb eder amma ne yazayım. Rûh nâhoş, kalb bî‑hûş, kafam bomboş. Zîra, etraf‑ı erbaamdan takattur eden vahşetler, kasâvetler, ye'sler, beisleri tasavvur ettikçe biri cinnete yani cünûna, diğeri cennete yani Şam’a gitmek üzere, akl u rûhum seferber vaziyetini alıyorlar. Bunun içindir ki, ne Seydâ’nın yani Üstadın talebeliğini ve ne de sizin kardeşliğinizi bihakkın îfâ edemediğimden ne yazacağımı bilemiyorum.
Hem de sizden gelen mektûblar sâf, temiz, nurlu bir fikirden çıktığından okuyanlara ışık veriyor. Zulmetli fikrimden çıkan arîzalar ise, size zulmet vereceği ihtimalinden korkarak tez tez takdime cesâret edemiyorum.
Abdülmecîd
280
168. Sözler’in ve Mektubat’ın ve Pencerelerin fihristesi hakkında Re’fet Bey’in bir fıkrasıdır
Re'fet Bey’in bir fıkrasıdır
Azîz ve Muhterem Üstadım Efendim!
Sözler’in ve Mektûbat’ın ve Pencereler’in fihristesi, o kadar güzel olmuş ki, bir defa sathî bir nazar atfeden kimse, Risaletü'n‑Nur eczâlarının kıymet ve ehemmiyeti hakkında yek nazarda bir fikir edinebilir. Bu Fihriste umum risalelere bedeldir. Hiçbir müellif, yazmış olduğu yüzyirmi kadar kitabının, herbirisinin hülâsa‑i meâlinden ve bilhassa metnindeki âyâtı, birer birer münâsib ve mânidâr bir tarzda ta'dâd etmek sûretiyle risalelerin gâyâtından ve mâhiyetinden bahsetmek şartıyla, böyle ehemmiyetli dört risaleyi vücûda getiremez. Fihristenin bâriz bir vasfı daha var ki, o da kendi ihtiyarınızla olmayıp, sünûhât‑ı kalbiye ile olduğunu isbât ediyor. Biz bu hâlleri gördükçe, sizin gibi bir Üstada nâiliyetimizden dolayı Rabbimize çok şükür etmekteyiz.
Re'fet
169. Hulûsî Bey’in Eğirdir’de bir kardeşimize gönderdiği mektuptandır
Hulûsi Bey’in fıkrasıdır
Eğirdir’de bir kardeşimize gönderdiği mektûbdandır.
Üstad Hazretlerinin son Otuzbirinci Mektûb’un Onüç ve Ondördüncü Lem'aları’nı hâvî olan pek kıymetli, nurlu ve hikmetli, serâpâ nur olan hakàik derslerinden derin mânâlı, şirin lezzetli, asel‑i musaffâ nev'inden ekmel eserlerini almakla bahtiyar, cevab takdimine muvaffak olamamakla bedbahtım. Şuracıkta karalamaya niyet eylediğim birkaç satırla, o ders‑i hakàiktan aldığım feyzi izâh veya duygularımı nakletmek istemiyorum. Çünkü, bu dersin nihâyetindeki hususî hâşiye, sanki ma'nen beni bir müddet mektûb yazmaktan men'etti. Zâhirî mânâlar da bu işâretin doğrudan doğruya bu bîçâreye ait olduğunu göstermektedir. Bu nurlu dersi bir defa (Onüçüncü Lem'a kısmını) İmâm Ömer Efendi gibi arkadaşlara okuyabildim.
281
Sevgili Üstadımın emirleri, işâretleri, dersleri, tenbihleri, îkazları, irşadları, tehdidleri, şefkatleri hep hakikatlidir. Bugüne kadar söylenmişler böyle olmakla beraber, bundan sonrakiler de aynı mâhiyettedir. Asla şübhe ve tereddüdüm yoktur. Tabîi, sevk‑i tabîi, tesâdüfî değil; hakîki, fıtrî sevk‑i İlâhî. Kader‑i Sübhânî, her işimizde hâkim. Cüz'‑i ihtiyarımızla seyyiâtımızdan mes'ûl olmakla beraber, hasenât tevfik‑i Hudâ ile olduğuna, Kur'ân‑ı bâhirü'l-bürhân şâhid‑i sâdıktır.
Hulûsi
170. Eğirdir müftüsüne son ihtar: Hakkı Efendi’nin hatırı için gayet mülâyim bir surette ihtar edildi
Eğirdir Müftüsü’ne Son İhtar
Bir kardeşimiz olan Hakkı Efendi’nin hatırı için lâyık olduğu şiddeti bırakıp gayet mülâyim bir sûrette ihtar edildi.
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Eski bir dost ve ilim noktasında bir arkadaş olmak üzere sizinle bir hasbihâl edeceğim. İkimize taalluk eden mühim bir musîbet‑i diniyeyi size haber veriyorum. Bunun telâfisine mümkün olduğu kadar beraber çalışmalıyız. Şöyle ki:
Zâtınız, herkesten ziyâde hizmetimize tarafdâr ve harâretle himâyetkâr olmak lâzım gelirken, maatteessüf mechûl sebeblerle aksimize tarafgirâne ve bize karşı soğukça, rakìbâne baktığınızdan, oğlunuzu bu köyde yerleştirip ona dost‑ahbab buldurmak için çalıştınız. Neticesinde burada öyle bir vaziyet hâsıl olmuş ki, mâhiyetini düşündükçe senin bedeline rûhum titriyor. Çünkü اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ kaidesince bu vaziyetten gelen günahlardan, seyyiâttan siz mes'ûlsünüz.
282
Zehire tiryâk nâmı vermekle tiryâk olmadığı gibi; zındıka hissiyatını veren ve dinsizliğe zemin ihzar eden bir hey'etin vaziyetine ne nâm verilirse verilsin. Genç Yurdu denilsin, hattâ Mübârekler Yurdu denilsin, ne denilirse denilsin o mânâ değişmez. Başka yerlerde, Genç Yurdu ve Türklük Meclisi, Teceddüd Mahfeli gibi isim ve ünvânlarla bulunan hey'etler, başka şekillerde zararsız bir sûrette bulunabilirler. Fakat bu köyde mâdem sekiz senedir ki, sırf esâsât‑ı îmâniye ve usûl‑ü hakàik-ı diniye ile meşgulüz; elbette bu köyde bize karşı muannidâne bir hey'etin takib edeceği esâs, îmânsızlığa ve usûl‑ü diniyeye muhâlif, hattâ zındıka hesabına bir hareket yerine girer. Bilinsin bilinmesin, netice öyle çıkar. Çünkü bu havâlide umumca tebeyyün etmiş ki, siyaset cereyanlarıyla alâkadar değilim, belki yalnız hakàik‑ı diniye ile meşgulüz. Şimdi burada birisi bize muhâlif hareket etse, hükûmet hesabına olamaz; çünkü mesleğimiz siyâsî değil. Hem yeni bid'alar hesabına da olamaz, çünkü hakîki meşgalemiz esâsât‑ı îmâniye ve Kur'âniye’dir.
Hem resmî diyânet dâiresinin emirleri hesabına dahi değil, çünkü emirlerini tenkid ve muhâlefet meşgalesi bizi kudsî hizmetimizden men'ettiği için o meşgaleyi başkasına bırakıp onunla meşgul olmuyoruz. Mümkün olduğu kadar o emirlere karşı temâs ettirmemeye çalışıyoruz.
Öyle ise, sekiz sene bu cereyan‑ı îmânî merkezi olan bu köyde bize karşı muhâlefetkârâne ve mütecâvizâne vaziyet alan, ne nâm verilirse verilsin muhâlefeti, zındıka hesabına ve îmânsızlık nâmına kaydedilecek.
İşte sizin ilminize ve makam‑ı ictimâînize ve mensab‑ı fetvânıza ve bu havâlideki nüfûzunuza ve evlâd hakkındaki müfrit şefkatinizden gelen teşvikkârâne muâvenetinize istinâd ederek, burada hem beni hem seni pek ciddi alâkadar edecek bir vaziyet vücûda geliyor.
283
Ben kendim burada muvakkatim, ıslahına da mükellef değilim, belki bir derece mes'ûliyetten kurtulabilirim. Fakat zâtınız hem sebeb, hem nokta‑i istinâd olduğunuzdan, o vaziyetten gelen müdhiş meyveler defter‑i a'mâlinize geçmemek için herşeyden evvel bu vaziyeti ıslah etmelisiniz veyâhut oğlunu buradan çek, o dâimî senin manevî zararına günah işleyecek tezgâhı tebdil etmeye çalış. Zâtınıza bu tezgâhın mahsulâtından nümûne olarak sizin hesabınıza, bana muhâlefet sûretinde gelen yalnız iki küçük nümûneyi göstereceğim:
Birincisi: Beni haddimden çok fazla hüsn‑ü zanda bulunan ve harekâtımı herkesten ziyâde hak telâkki eden bir ehl‑i ilim, sana i'timâden oğlunuza meslekçe dostluk etmiş. O adam bir gün yanıma geldi. Hususî odamda namazımı kılmak vakti geldi. Benimle beraber cemâatle kılmak onun yanında çok ehemmiyetli olduğu hâlde, gizli Ezân‑ı Muhammedî’yi işitmekten kulağı müteneffirâne, havftan gelen bir istikrâh ile kalktı, kaçtı. Bu işe sen fetvâ ver! Fahr‑i Âlem (A.S.M.)’ın en nurânî, lezîz, kudsî kelimâtını işitmekten kaçan bir kulağın altında olan kalbde bulunan îmân, ne hâle girdiğini sen söyle!
Bu böyle olsa, başka câhil yâhut gençler o meslekte nasıl boya alırlar, kıyâs ediniz. Benimle beraber bu işe ağlayınız.
İkincisi: Bir dostum var idi, takvâsı ifrat derecesinde idi. Benim yanıma geldiği vakit âhirete ait en güzel parçaları bana gösteriyordu ve ihtar ediyordu. Zâtınız, onu bir derece benden soğutmak ve senin oğluna dost yapmak sûretinde onunla konuşmuşsunuz.
İşte o zât, o telkinâttan sonra geçen Ramazanda bir gün, bana Hülâgu ve Cengiz vâkıalarını okutmak için gösterdi. “Aman bunları oku.” dedi. Ben kemâl‑i taaccüb ve hayretten dedim: “Kardeşim sen dîvâne mi oldun? Benim Delâil‑i Hayrat’ı okumağa vaktim yok. Böyle zalemelerin sergüzeşt‑i zâlimânelerini bu Ramazan‑ı Şerîfte bana okutmak hissini nereden kaptın?” dedim. Haftada iki defa yanıma gelen o hàs dostumu iki ayda bir defa daha göremedim. Fakat hakkında inâyet vardı, o hâlden kurtuldu.
284
Her ne ise… Bu nev'den olan elîm hâdiseler çoktur. Hakikatli bir kardeşimin neseben kardeşi olduğunuzdan haşînâne değil, mülâyimâne bir sûrette olan bu dertleşmekten gücenmeyiniz. (Hâşiye)
Said Nursî
171. Ehl‑i bid’anın şiddetli hücumuna maruz kalan Süleyman hakkındadır
Ehl‑i bid'anın şiddetli hücumuna ma'rûz kalan Süleyman hakkındadır.
Suâl: Süleyman nasıl adamdır? Başta buranın memuru, çok adamlar onu tenkid ediyorlar. “Lüzumsuz sözleri hocaya söylüyor, yanlış ediyor, âdeta münâfıklık ediyor.” derler. Sana çoktan beri hizmet ediyor; mâhiyeti nedir, bildir?
Elcevab: Süleyman, sekiz sene, benim gibi asabî, hiddetli bir adamı hiçbir vakit gücendirmeyen, hiçbir menfaat‑i maddî mukâbilinde olmayarak, kendi işini bırakıp kemâl‑i sadâkatle Allah için hizmeti, bu köyce ma'lûmdur. Böyle bir adamla bu köy değil, belki bu vilâyet iftihar etmeli. Bu tarz ahlâk, bu zamanda bulunması, medâr‑ı ibrettir. Ben hem garîb, hem misâfirim. Benim istirahatimi te'min etmek köyün borcu idi. Bu köy nâmına Cenâb‑ı Hak onu ve Mustafa Çavuş’u ve Muhâcir Hâfız Ahmed’i ve Abdullâh Çavuş’u bana ihsân etti. Ben de Cenâb‑ı Hakk’a şükrediyorum. Bunlar, bana yüzer dost kadar kıymetdâr göründüler, vatanımı bana unutturdular. Gurbet ve misâfirlik elemini bana çektirmediler. Bunların yüzünden ben, bu köyün hayatta ve vefât edenleriyle alâkadar olup, onlara her zaman duâ ediyorum. Sadâkatçe Süleyman’dan geri kalmayan Mustafa Çavuş’la Muhâcir Hâfız Ahmed, şimdilik hücuma ma'rûz olmadığından iyiliklerinden bahsedilmedi. Bir parça Süleyman’dan bahsedeceğiz. Şöyle ki:
285
Süleyman, benim her hususî işimi ve kitabetimi kemâl‑i şevk ile, minnet etmeyerek, mukâbilinde bir şey kabûl etmeyerek, kemâl‑i sadâkatle yapmış. Hattâ o derece hizmeti sâfî ve hàlis, Allah için yapıyordu; belki yüz defadan ziyâde arzu ettiğim dakikada, ümîd edilmediği bir tarzda geliyor; fesübhânallâh diyorum: “Benim arzu‑yu kalbimi bu işitiyor mu?” Anladım ki; o istihdam olunuyor, sadâkatinin kerâmetidir. Hattâ hizmetimde bulunduğu bir gün, bir yaşındaki kız çocuğuna bakılmamış. Yüksek bir damdan, taş üstüne çocuk düştü. O hizmet sadâkatinin bir ikram‑ı İlâhî olarak o çocuk hiçbir teessür ve hastalık görmediği gibi, sütten, memeden bile kesilmedi. Her ne ise‥ bu tarz sadâkatinin lem'alarını çok gördüm.
Süleyman’da sadâkatle beraber esâslı bir ihlâs gördüm. Evet bugünlerde insafsız insanlar, onun şeref ve haysiyetini kıracak derecede, hakkında işâalar izhâr ettikleri zaman, ona tesellî nev'inden dedim ki: “Sana bu sû‑i şöhreti takmakla riyâdan kurtulursun.” O da kemâl‑i sürûr ve ciddi bir sûrette o tesellîyi kabûl etti.
Gelelim gıybet hakkındaki mesleğine: Bu zât, bende gıybet hakkında ne kadar şiddetli bir nefret olduğunu bildiği cihetle, beni kızdırmamak için mümkün olduğu kadar cevâz da olsa söylemiyor. Ve bilhassa Ramazanda, bütün bütün ictinâb eder. Zâten ahlâkında, başkasına muzırlık yok. İnsafsızların işâasına sebeb, bu kadar olmuş: Birisi sormuş, “Hoca Efendi, filân adama şöyle demiş mi?” O da geldi bana aynı sözü söyledi ki, o adama cevab versin. Hâlbuki o sözde ne gıybet var, ne de bir şey. Her ne ise…
286
Ben bu köyde ümîd etmiyordum ki, benim en ziyâde i'timâd ettiğim ve tam ahlâklarına ve diyânetlerine kanâat ettiğim Mustafa Çavuş, Süleyman Efendi gibi kardeşlerimi tenkid etsinler. Zannederdim ki, ben gittikten sonra, burada benim yerimde, bana ettikleri hürmeti onlara edecekler. Ümîdim budur ki, köy halkının yüzde doksanı onların kıymetini takdir edecekler. Birkaç insafsızlar tenkid ededursunlar, o tenkidlerden ne çıkar? Bunlara ilişmek, doğrudan doğruya bana ilişmektir.
Bana hizmet eden mezkûr kardeşlerim, hiçbir maddî menfaati düşünmeyerek ve kabûl etmeyerek ve bil'akis kendi keselerinden bana ve misâfirlerime bakıyorlar. Hattâ Süleyman’a bazı yemediğim bir ekmek verdiğim vakit hatırımı kırmayarak alır. Fakat kat'iyyen mukàbelesiz almıyor, ona mukâbil evinden getiriyor. Ara sıra birer bardak çay ısrar ediyordum, ilhâhıma karşı istinkâf ediyordu. “Ne için böyle yapıyorsun?” derdim; “Hizmetimize maddî fâide girmeyip, fîsebîlillâh, ihlâslı olmak istiyoruz.” derdi.
Hattâ bu Süleyman ve Mustafa Çavuş, misâfirlerim için çok hizmet ettikleri hâlde, hiçbir vakit hiçbir misâfir bu iki zâta bir hediye getirdiğini görmedim, bilmedim. Yalnız Bekir Bey, bir defa Süleyman’ın küçük kızına birkaç meyve vermiş. Ona mukâbil Süleyman – bildiğime göre – birkaç defa patlıcan, biber, kavun gibi sebzeler hediye edip ona göndermekle beraber, Bekir Bey buraya geldikçe onun, hem başka misâfirlerin hayvanatına saman, arpa verir.
Bunun bu ahlâkı, zâtında vardı. Yanıma geldiği vakit, benim bir düstur‑u hayatım olan istiğnâ ve insanların hediyelerini almamak kaidesi, onun aslî ahlâkına muvâfık gelmiş. Daha ziyâde, insanların değil hediyesini kabûl etmek, onlara ettiği iyiliklere mukâbil dahi bir şey kabûl etmiyor. Hattâ, yüz defa ben ısrar etmişim, benden fazla kalan bir şeyi kabûl etmiyor.
Hattâ bir defa, bir kıyye kadar üzüm, kayısı kurusu, bir kıyye bal; ben yemiyordum. Misâfirlere de yedirmek istemiyordum. Ona ısrar ettim, “Bu hediyemdir, teberrükümdür, çocuklarınıza hediye ediyorum, almaya mecbursun.” dedim. Aldı, iki şinik buğdayını bana – değirmende öğüterek – getirdi. Dört aydır daha bitmemiş.
İşte bu zâtın hakîki hâli bu sûrette iken, insafsız insanlar bunun hakkında işâa ediyorlar ki; Said’in sâyesinde yaşıyor. O da kemâl‑i iftiharla dedi: “Evet Üstadımın sâyesinde, kanâati ve iktisadı öğrendim, rahatla yaşıyorum. Halkların bu sözleri bana iyidir. Beni riyâdan kurtarır‥ ihlâsa sevk eder.” dedi.
287
Ben de dedim: “Sana iyidir, Hizmet‑i Kur'ân’a zarardır. Onun için hakikat‑i hâli beyân ediyorum, tâ ehl‑i bid'a bilsin ki, ihlâs ile Allah için çalışıyorlar.”
Said Nursî
172. Hulûsi Bey’in Bazı Risaleler Hakkındaki Hisleri
Hulûsi’nin fıkrasıdır
Onsekiz Receb tarihli, Otuzbirinci Mektûbun Birinci, İkinci Lem'alarıyla Yirmidokuzuncu Mektûbun Birinci Remzi’nin Birinci Makamı’nı, Şâbân’ın birinci günü, yani yazıldığından onüç gün sonra aldım. Demek oluyor ki, Receb’in onsekiz rakamına, onüç daha ilâve ederek, mübârek mektûbun numarasını te'yid etmek gibi, gaybî bir işâret ibraz edilmiş oluyor. Bu nurlu mektûbdan aldığım hisseyi, kendisinden evvel gelmiş olan manevî feyzinden, àlî affınıza güvenerek bahsetmek sûretiyle arzedeceğim. Şöyle ki:
Mektûbun bura postahânesinde kaldığı gece, âlem‑i menâmda şöyle garîb bir hâlet gördüm. Allah hayretsin. Kamer, batn‑ı arzdan sür'atle çıkarak, şâkulen semâvâta yükselmeye başladı. Çıkışı ile sür'atle yükselişinde hiçbir ziyâ eseri görülmüyordu. Sükûnetle hareketi takib etmekle beraber, sanki gaybî bir ses bana, “Alâmet‑i kübrâ başladı!” diyor gibi geldi. Kamer bu hızla çıkışı esnâsında, bir hadde geldi ki; parladı, büyüdü. Bedr‑i tâmm hâlinin birkaç misli cesâmet arzetti. Bu vaziyette içinde bir insan şekli göründü. Kısa bir zaman sonra bu şekil ve kamer kayboldu. Cihan serâser zulmet içinde kaldı. Mağrib cihetinde, ufuktan bir mızrak boyu yüksekliğinde, şems sönük bir ziyâ ile göründü. Ufku takiben bir müddet şimâle doğru gayet sür'atle gitti ve kayboldu. Tekrar zulmet başladı. Soğukkanlılığımı muhâfaza etmekle beraber, kıyâmet kopuyor diye uyandım.
288
İşte bu dehşetli gecenin gündüzünde Otuzbirinci Mektûbun Bir ve İkinci Lem'alarını hâvî kıymetli eseri aldım, okudum. Kendi kendime geceki hâleti düşündüm. Dedim: Bu mübârek mektûb, bana şu dersi veriyor: Sen bir sefîneye râkibsin ki, o azametli sefînen başdöndürücü sür'atle, fezâ‑yı nâmütenâhîde koşturuluyor. Bu sefîneyi böyle pırıl pırıl çeviren Kadîr‑i Kayyûm, sana musahhar ettiği, muntazam tulû' ve gurûb eden Şems ile incelerek, büyüyerek mükemmel bir takvim‑i semâvî vaziyetini gösteren Kamer gibi azîm cisimleri de istihdam ediyor. Bir küre ﴿كُنْ فَيَكُونُ﴾ emrini aldığı zaman bu muazzam küreler gibi milyonlarca seyyârât birbirine karışacak, nizâm‑ı âlem bozulacak, herşey harâb olacak.
﴿كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ﴾ sırrı zâhir olacak. Öyle ise en metîn, en àlî, en müzeyyen görünen bu saray‑ı kâinâtın bir ânda yıkılacağı, harâb olacağı, bütün sekenesinin mahv u nâbud olacaklarını düşün. Hiç ender hiç olduğunu hatırla; senin minimini hayat tekneni, dağlar gibi dalgaları bulunan, kısacık ömrünün denizinde aldanarak boğdurma‥ ve hayat‑ı ebediyeni söndürmek isteyen, en büyük ve en yakın olan nefsinin hilesinden kurtulmaya çalış. Bunun için sana çok kolay ve ucuz, te'siri mücerreb ve kat'î ve
﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَ اِنّ۪ي كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَ﴾
رَبِّ اِنّ۪ي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَ
gibi halâs ve şifâ ve necât vâsıtalarını tavsiye ederim. Bunlara bilhassa mağrib ve işâ ortasında, otuzüçer defa devam et, demekte olduğunu hissettim.
289
O küçük rüyanın tâbiri, muhterem Üstadıma aittir ve arzusuna bağlıdır. Bu defa manevî mahrumiyetin uzaması, beni cidden müteessir etmişti. Sabra gayret ettim, fakat garîbdir ki, bu mübârek mektûbun bura postahânesine vürûdu gününün sabahında ﴿اِنَّ اللّٰهَ مَعَ الصَّابِر۪ينَ﴾ emr‑i celîlinin kuvvetine dayanarak tahammül etmekte olduğumu, fakat meraktan da hasbe'l‑beşeriye kurtulamadığımı nâtık küçük bir mektûbu, uhrevî kardeşimiz Hakkı Efendi’ye göndermiştim.
Bu nurlu mektûbun başını işgal eden beş nükteli İkinci Lem'a, başıma tokmak vurarak: Ey bîçâre, sabırdan bahsetmek sana yakışır mı? Gözünü aç da Hazret‑i Eyyûb Aleyhisselâm’ın sabrına bak; aklın varsa O Peygamber‑i Zîşan’ın (A.S.) sabırdaki kahramanlığını taklide çalış ve korkunç manevî yaralarından kurtulmak için رَبِّ اِنّ۪ي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِم۪ينَ duâsını vird‑i zebân et, diye tenbih ve îkazda bulunduğuna yakìn hâsıl ettim. Elhamdülillâh dedim.
Yirmidokuzuncu Mektûbun Sekizinci Kısmının Birinci Remzinin Birinci Makamının Birinci Bâbı, Mu'cizât‑ı Ahmediye’nin en büyüğü ve kıyâmete kadar i'câzının devam edeceğine şübhe olmayan Kur'ân‑ı Kerîm’in otuz cüz'ünden otuzuncu, yüz ondört sûresinden yüz onuncu, lafız itibariyle küçük, fakat makam ve mânâ itibariyle àlî ve şümûllü Sûretü'n‑Nasr’daki çok mühim sırlardan muazzez ve muhterem Üstadımız vâsıtasıyla zâhir olan tevâfukâta münâsebetli bir tek sırrından beyân buyurulan üç Mes'ele, bana öyle bir kanâat getirdi ki, bu küçük sûrenin üç âyetinden sülüs ve tamamında otuz cüz Kur'ân’a, hattâ her harfinde bir sûreye işâret ve delâlet mevcûd olduğunu cezmettim.
Bu nurânî mektûb hakkındaki, muhtasar tahassüsâtımı âcizâne yukarıda arzettim. Feyiz menba'ına maddeten ve ma'nen çok yakın olan kardeşlerime, şu perîşan ifâdâtım kapı açmak ve buradan içeri geçmeye sizler lâyıksınız, diyecek kadar fâide‑bahş olduğu hakkındaki emirlerinizden çok sevindim.
290
Sevgili Üstadım! Allah için sevenler, Kur'ân’a hàdim olmayı yürekten isteyenler, musîbetin büyüğünü, dine gelen mesâib bilenler, zâhiren ne kadar şa'şaalı, mutantan görünse de her bid'akârâne hareketten mutlak ve muhakkak, Kur'ân’a ve îmâna bir hücum hissedenler‥ ilâ âhir. İşte bunlar niyetlerindeki ihlâs, kalblerindeki sâfiyet ve îmânlarındaki kuvvet ve Kur'ân’a ciddi merbûtiyetleri derecesinde, felillâhilhamd merkez‑i menba' ve masdar‑ı feyze yakın bulunduruyorlar. Elbette böyle ulvî rûhlu, ciddi, ihlâslı, metîn, îmânlı kardeşlerimi çok sever ve mazhar oldukları niam‑ı İlâhiye’ye şâkirînden olmalarını tazarru eylerim. Hasbe'l‑kader dünyaya dalmış, ma'siyette bunalmış, hakikatte acıklı bir gurbete düşmüş olan bu bîçâre kardeşlerine duâ etmelerini ricâ ederim. Cümlesine, ale'l‑husus isimleri zikrolunan Gâlib, Husrev, Hâfız Ali, Süleyman Efendilere ve nurların başkâtibi Şamlı Hâfız Tevfik, hasta olduğundan müteessir olduğum ve inşâallâh iâde‑i âfiyet etmiş olan Muhâcir Hâfız Ahmed Efendi’ye ve sâir mukarreblere selâm ve duâlar ederim.
Hulûsi
173. Nurlar heyetini umum ehl‑i hak ve hakikat manevî elektrik âyinelerine hedef etmişlerdir
Sabri Efendi’nin fıkrasıdır
Eyyühe'l‑Üstadü'l-A'zam!
Şah‑ı Geylânî Hazretlerinin mânidâr ve ihâtalı bir beyt‑i kıymetdârilerinin, Dellâl‑ı Kitab-ı Mübîn’i manevî parmağıyla irâe ve müntesiblerine îmâ ve işâret ettiği tefe'ülnâmenin nihâyet fıkrasında okudum ve dedim: “Evet, nurlar hey'etini umum ehl‑i hak ve hakikat manevî elektrik âyinelerine hedef etmişlerdir. Ve hattâ Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın ve ehâdîs‑i Nebeviyenin bu hususu alenen veya sırran ve remzen ihbarıyla bile vardır.” demekte asla tereddüd etmiyorum.
291
Bu zümre‑i sâfiye ve hàlisa arasında, sânî Hulûsi tesmiyesine bile lâyık ve müstaid olmayan ve hiç‑ender hiç olan bir abd‑i pür-kusura da haddinin fersah fersah fevkınde bir yer veriliyor. Hâlbuki, bu aczi bîpâyân, kusuru çok, hatâsı azîm Sabri, sahâif‑i a'mâline baktığında çok kara ve mûcib‑i nefret görüyor. Ve bu mevkide işâret edilen şahıs ismiyle, a'mâl ve harekâtıyla, sabır ve teennîsi müsbet ve müsellem bulunan başka kardeşlerimiz olduklarına hükmediyor. Çünkü kıymetdâr bir hazine ve defineyi keşfeden ve o zemin ve zamanda gayyûr keşşâfa, taharriyâtta bezl‑i vücûd eden sâîler, o yolda acaba o defineyi bulabilir miyiz gibi bir eser‑i tereddüd göstermeyerek, sarf‑ı mesâîde bulunan, pek kıymetdâr semere‑i sa'yi ve âlem kıymetindeki mahsul‑ü gayretleriyle herkesi terğîb ve teşvik ve tenvire hasr‑ı vücûd eden zevât, hakikaten şâyân‑ı takdir ve tebriktirler.
Hulûsi ise, Şah‑ı Geylânî, İmâm‑ı Rabbânî ve Şah‑ı Nakşibendî gibi, nice zevât‑ı mübârekenin mâziden şiddetle bastıkları adımlarının kuvvetiyle, istikbâlde coşup fışkıracak olan menâbiü'l‑envârı – mümâileyh ayrı bir meslek, bir meşrebde olduğu hâlde – her türlü vezâife tercih ederek “Dahîlek, yâ Dellâl‑ı Kur'ân!” nidâ‑yı âşıkâne ve müştâkànesiyle dehàlet etmesi, fevkalâde bir tefeyyüze mazhar olduğuna ve olacağına yegâne delil ve hüccettir. Onun içindir ki, Risaletü'n‑Nur ve Mektûbatü'n‑Nur’a birinci muhâtablığı, hakkıyla ihrâz etmiştir ve müstehaktır. Ve hâkezâ, Süleyman Efendi kardeşimiz de ma'nen ve maddeten teşrîk‑i mesâî etmiş ve hiçbir ferdin yapamayacağı fedâkârâne hidemâtı yapmış olmasıyla, saâdet‑i ebediye sikke‑i hàlisalarının teksir ve ta'mîmine çalışmış, اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ mefhûmunca, kezâ bu zât da her türlü takdire sezâ ve lâyıktır.
292
Bu günahkâr ise, maalesef sâlifü'l‑arz zevâtın hiçbirisiyle kàbil‑i kıyâs değildir. Mâdem Üstad‑ı àlî böyle görmüşler ve bu şekilde buyurmuşlar, küfran‑ı ni'met etmeyip, tahdîs‑i ni'met sûretinde kabûl eder ve gördüğüm sahife‑i siyahımın, sahife‑i beyaza tahvîlini, Cenâb‑ı Hak’tan tazarru ve niyâz eder ve Rahmet‑i Rahmân’a ilticâ eylerken, teveccühât‑ı Üstadânelerinin bekàsını yürekten dilerim; Efendim.
Sabri
174. Bu hakikatler gösterilen dokuz‑on delil ile ispat edildikten sonra, bu risale-i şerife ile ilân ediliyordu
Ahmed Husrev’in fıkrasıdır
Sevgili Üstadım!
Aktâb‑ı hamse-i azîmenin birincisi ve Gavs‑ı A'zam nâmıyla müştehir Şeyh‑i Geylânî Hazretlerinin, şimdiki Kur'ânın hàdimlerine bakan kasidesindeki ihbarât‑ı gaybiye-i mühimmeyi hâvî, kıymetdâr risaleyi kardeşlerime ve dostlarıma okudum ve inşâallâh fırsat buldukça yine okuyacağım. Rahatsızlığım, bir sûretinin takdimine fırsat bahşetmediği gibi, Otuzikinci Sözün Birinci ve İkinci Mevkıfları’ndan da üç‑dört sahifeden daha fazla yazmaklığıma mâni oldu.
293
Sevgili Üstadım, o büyük Şeyhin mazhar olduğu o büyük tecellî ve nâil olduğu o büyük eltâf‑ı Sübhâniye ile sekizyüz senelik mesâfeyi gören ve bu müddet arasında gelip geçenlere ve bugünün dehşetini ehl‑i zevk ve keşfe gösteren yazılarındaki o derin ve pek ince mânâlar, idrak edebildiğim kadarını düşünürken, ehl‑i gafletin nazarından saklanmış olan ve fakat ehl‑i hakikatin görmesine mâni olmayan mâziyi hatırladım. Ve bu risalenin feyziyle mücâhede‑i maneviyenizden ve etrafınızda toplanmış olan fedâkâr, mücâhid talebelerinizden ve ma'rûz kaldığınız mühlik felâketlerden ve nâil olduğunuz bu kadar azîm eltâf‑ı İlâhiye’den başlayarak, Şah‑ı Geylânî’ye kadar ve ondan Asr‑ı Saâdet’e kadar uzanan, o uzun zamanı hayâlen gezdim. O büyük Gavs’ın sekizyüz sene evvel ilân ettiği bu hakikatin karşısında hayran oldum. O büyük Şeyh, Eski Said gibi bir mürîd ile, Yeni Said gibi bir ders arkadaşıyla konuşuyor ve konuşmaya da zaman ve mekân mâni olamıyor. İster arzın öbür tarafında olsun, ister semâvâtın en uzak köşelerinde olsun, ister Hazret‑i Âdem Safiyyullâh zamanında dünyaya vedâ etmiş olsun…
İşte bu muhâvere neticesinde bu ihbarât‑ı gaybiyeyi ve acîbeyi sekiz‑on sene evvel öğrenmiş ve şimdi de talebelerinize ders veriyorsunuz. Bu hizmette temâyüz eden arkadaşlarınıza irâe ederek, her hususta sitâyişe lâyık Hulûsi’yi ve ona refîk olacak bir kàbiliyette bulunan mütevâzi Sabri’yi ve hizmet ve gayretleriyle sâdıkane çalışan Süleyman ve Bekir Ağa gibi talebelerinize işâret eyliyorsunuz. Ve bu küçük cemâatin istinâdgâhı olan, azîm cemâatlerin himmetlerini ve bu cemâatlerin içindeki nurânî sîmâları tanıttırdığınız gibi, Şah‑ı Geylânî zamanındaki Hülâgu vak'asıyla da zamanımızın riyâkâr münâfıklarına ve bu münâfıkların re'skârlarına hitâb ederek “Yakın bir istikbâlde kahhâr bir el, size cezanızı tamamen vermekle, masûmların intikamını alacaktır.” diyorsunuz. Bu hakikatler, gösterilen dokuz‑on delil ile isbât edildikten sonra bu risale‑i şerîfe ile ilân ediliyordu.
294
Sevgili Üstadım, Hulûsi Bey’in bir fıkrasında söylediği gibi, ben de diyorum ki: Kur'ânın feyziyle açtığınız bu cadde‑i nurâniyede acz ve fakr kanatlarıyla tayerân ederken, ne büyük hàrika kerâmetlerle karşılaşıyorsunuz ve ne azîm hâdisât‑ı acîbeye şâhid oluyorsunuz. Kim bilir, daha neler göreceksiniz. Ve mazhar olduğunuz bu inâyetlerden bizleri de hissedar ederek, vazifemizde her ân gayret ve ciddiyet tavsiye ediyorsunuz.