Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç

153. Kur’ânî elmas müdaafalar, o kabîl emraz‑ı nefsaniyeyi çabuk çürütüyor

Sabri’nin fıkrasıdır
Üstad‑ı Ekremim!
Hikmetü'l‑İstiâze’nin İkinci Kısmı öyle kıymetdâr bir hazine‑i cevâhir ve maraz‑ı vesvesenin iksîr bir ilâcıdır ki, âlem‑i fânîden âlem‑i bekàya göçünceye kadar, nefis ve şeytanın hücumuna ma'rûz bulunan insan, kalbinin üzerine asıp beraberinde taşımalı. O iki düşman her zaman köpük gibi, zâhirde bir şeye benzeyip, hakikatte ele avuca girmeyen havâî i'tirâzât‑ı muannidâne yaparlar. Onlara karşı en rasîn tahassungâh ve en güzel esliha ve bu uğurda sarfedilecek hàlis sikkeler bunlardır. Zîra vücûdumda tecrübe yaptım. Suâlleri okuduğum vakit nefsim, suâl cihetine mâil bulunuyor ve ehemmiyet veriyor. Fakat elhamdülillâh akabinde, tevâlî eden Kur'ânî elmas müdafaalar, o kabîl emrâz‑ı nefsâniyeyi çabuk çürütüyor ve kökünden kurutuyor. Şu nurânî ve Kur'ânî hikmetleri, bihakkın takdir hususunda, zîrûh ve zîşuûrun mükemmeli bulunan nev'‑i beşerin, bidâyet‑i vahiyden haşre kadar, i'câz ve îcâzında, izhâr‑ı acz edegeldikleri, da'vâmızın bâriz ve zâhir bir delilidir.
261
Hülâsa: Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın ahkâm‑ı bî-nazîrinden olan şu Risale‑i İstiâze-yi Furkàniyeyi mütâlaamda, deryâ‑yı hakàikta sermest‑i hayran kalarak, kemâl‑i aşkla dedim: Yâ Rab, şu Kitab‑ı Mübîn’in infaz‑ı ahkâmını teshîl ve teysir ve dellâl‑ı Kur'ân’ı da, âmâl ve makàsıdında muvaffak ve cemî' ihvânımla beraber bu kemter kulunu da, hulûl‑i ecelime değin Kitab‑ı Mübîn’e hàdim buyur!” duâsıyla arîza‑i âciziyeye hâtime veririm.
Sabri

154. Bu işareti yazarken, vücud âlemine seyahate çıktım. İşârâttaki noktalar bir müfettiş hükmüne geçti

Hâfız Ali’nin fıkrasıdır
Sevgili Üstadım!
Bu defa irsâline inâyet buyurulan Hikmetü'l‑İstiâze’nin İkinci Kısmı’nı aldım. Sekizinci İşâret’te isbât edilip gösterilen hak ve hakikat, dalâlet vâdilerinde uçan serseri mudillerin yollarını pek vâzıh tenvir ile, onlara hem kendilerinin ne yaptıklarını, hem cadde‑i hakikati göstermekle, îcâzıyla azîm bir mes'ele tahayyül buyuruluyor.
262
Dokuzuncu İşârette ise, bütün ehl‑i îmân ve bilhassa Risale‑i envâr ile hilkat‑i insaniyenin gaye‑i hakîkisini anlamaya çalışan talebeleriniz, rûhen istikbâle gittikçe, bu mes'ele pek geniş bir dâire olarak, Hazret‑i Âdem’den beri bütün Peygamberân‑ı İzâm Hazerâtının ehl‑i dalâlete karşı mağlûbiyeti ve fecî hâdiseler çok düşündürüyor ve kalbi zedeliyordu. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي O geniş dâire öyle tenvir ediliyor ki, içinde Üstaddan, Fahrü'l‑Mürselîn’den, Hazret‑i Âdem’e kadar müşkülât, hak ve hakikat kılıncıyla fethedilip, akıl ve kalb (sadakte ve bilhakkı natakte) diye tasdik ediyorlar.
Onuncu İşâret’i yazarken elimden kalemi bırakarak hâzırûna okudum. İçinde temsîlin misâl değil, hakikat olduğunu ve böyle bir hakikati, ism‑i Hakîm ve ism‑i Nur ve ism‑i Bedî'in cilvesiyle görüleceğini derkettim ve hayâlen tatbikine çıktım. Pek doğru bir esâs olduğunu anladım. Cenâb‑ı Hakk’a şükrettim.
Onbirinci İşâret’te gösterilen zecr‑i Kur'ânî, kâinât tarlasının mahsulü, makinesinin mensûcâtı insan nev'i olduğu ve umum mevcûdât semerâtıyla o nev'e hizmet ettiklerinden insan, hodgâmlığıyla, bedbînliğiyle o azîm gaye‑i dünyayı hiçe indirmesiyle, büyük çarklar misillû anâsır‑ı külliyenin insan aleyhine hareket ettiklerini ve mühlik mes'ûliyetten kurtulmak ancak Kur'ân‑ı Hakîm’in dâire‑i kudsiyesine girmek ve Fahrü'l‑Mürselîne ittibâ' etmekle olacağını beyân ile insanı kendine veznettiriyorsunuz.
263
Onikinci İşâret ve dört suâlin cevabının ihtiva ettikleri hakikatler, bizi arasıra kendi hesabına çalıştırmak isteyen ve cüz'‑i ihtiyar ile kendisinde bir varlık görüp, istihkaka göz diken ve şöhret ve hodfürûşluk tahakkümüyle, hebâen çalışan nebâtî ve hayvanî nefis ve hevâ zincirlerini, altın makaslarla keserek halâs buyuruyorsunuz.
Onüçüncü İşâret ve üç nokta ile her zaman, hususuyla mübârek vakitlerde bizimle uğraşan ve bazı ye'se düşüren, yüzümüzün siyahlığını görmeyip, mü'min kardeşlerimizin ufak‑tefek çizgiler nev'inden karalarıyla onları, bütün siyahlıkla ittiham ettiren, Cenâb‑ı Hakk’ın rahmetini ve Gaffâr ve Rahîm isimlerini tenkide cür'et eden ve bu yüzden büyük tahribâtlara sebebiyet verdiren hizbü'ş‑şeytanın kuvveti gösteriliyor.
Muhterem Üstadım!
Bu işâreti yazarken, vücûd âlemine seyahate çıktım. İşârâttaki noktalar bir müfettiş hükmüne geçti. İzâh buyurulan kuvvetler yerinde görülüp, teslîm‑i silâh etmek üzere idiler. Bize bu kuvvetleri gösteren Kur'ân‑ı Hakîm’den istimdâd ve feyzi, her hatvelerimde istiyordum. Ve bize bu esâs hakikat‑i hayatın neticelerini, karanlıklarını gösteren Üstadımız, muvaffakıyetimizi Cenâb‑ı Hak’tan dilemekte olduğu, her ân kendini göstermektedir ve inşâallâh halâs edecektir.
Muhterem Üstadım, bu Onüç İşâret, onüç cevâhir kümesini muhtevîdir. Bunlardan bazılarını ipe çizip göstermekle ve çizmemekle ve görmemekle, o cevâhir hazinesine ve cevherlerine bir nâkìsa gelmeyeceğinden eğri ve doğru çizmek istediğim cevherler, inşâallâh hüsnünü zâyi' etmez.
Ey sevgili Üstadım! Ne kadar teşekkürât‑ı vefîre îfâ etsem ve hayli minnetdâr olsam, yine îfâ edemeyeceğime kàil olduğumdan, dilerim Cenâb‑ı Hak’tan, râzı olacağınız kadar nâil‑i mükâfât eylesin. Âmîn, bihürmeti Seyyidi'l‑Mürselîn.
Hâfız Ali (R.H.)
264

155. Bu defa rüyada Fahr‑i Âlem (asm) Efendimiz Hazretlerini gördüm

Vezirzâde Mustafa’nın fıkrasıdır
Azîz, Kıymetdâr Üstadım!
Hesabsız hamd ve şükür, ol Hàlık‑ı Mennân Hazretlerine ki, ben ümmî olduğum hâlde, hissiyat ve emellerimi, şu fânî ve âfil olan hayat‑ı dünyadan tecrid ile, Risale‑i Nur talebeleri içine girdim ve hizbü'l‑Kur'ân âlimlerine arkadaş oldum. Hizmet‑i neşriyede ve ilimde onlara yetişemiyorum. Fakat inşâallâh irtibat ve muhabbet ve ihlâsta yetişmeye çalışacağım. Ve duâ ile onların kalemlerine yardım ediyorum. Risale‑i Nura karşı hissiyatımı, ümmîliğim münâsebetiyle yalnız rüyalarımla arz ediyorum.
Bu defa rüyada Fahr‑i Âlem (A.S.M.) Efendimiz Hazretlerini gördüğüm vakit Sûre‑i Hacc’ın nihâyetinde: ﴿مَا قَدَرُوا اللّٰهَ حَقَّ قَدْرِهِ اِنَّ اللّٰهَ لَقَوِيٌّ عَز۪يزٌ…الخ okuyarak ve Şah‑ı Geylânî (Kuddise Sırruhu) Hazretlerini gördüğüm vakit, Sûre‑i Nur’da ﴿لَيْسَ عَلَى الْاَعْمٰى حَرَجٌ âyetini kırâat ederek nevmden bîdâr oldum. Ve anladım ki, bu âhirde Sünnet‑i Seniye’ye dair mühim bir risale yazıldığı için, Resûl‑i Ekrem (A.S.M.)’ın makbûlü olmuş ki, rüyamda müşerref oldum. Ve o âyet, Risale‑i Nurun hülâsasını ifâde ettiği gibi, ehl‑i gafleti şiddetli tehdid eder. Şah‑ı Geylânî’yi gördüğümün sebebi, Risale‑i Nurun talebelerinin kudsî bir Üstadı, beni de şâkird kabûl ettiğine dair bir işâret anladım. Ve bu âyetler havsalamın haricinde olduğu hâlde, o kudsî zâtların hürmetine, kuvve‑i hâfızamda her zaman okur ve bir genişlik hâsıl olurdu.
265
Diğer bir rüyamda (pek geniş bir dâire, temelleri henüz inşâ ediliyor görmüştüm) bu defa o büyük bina ikmal edilmiş; içine girdiğimde sağ cihetini câmi‑i şerîf olarak gördüm. Ve namaz kıldıktan sonra, bütün yazılan Risale‑i Nuru bana verdiler. Ben de yalnız bir adedini orada okunmak üzere verdim. Binanın en yüksek ve ortasında bir dikmesinin değişmesi için ellerinde demir, vinç ile çalışanlar üç kişi idiler, gördüm. Tâbirini siz Üstadıma havâle ediyorum.
Ümmî talebeniz Mustafa

156. Bazı cümleler oluyor ki, namazdan evvel ve sonra fakirhaneye gelen ihvana müteaddid defalar okuyup feyizleniyoruz

Âsım Bey’in fıkrasıdır
Üstad‑ı Ekremim!
Bu kerre ikmaline muvaffak olabildiğim üç risale‑i şerîfe ki; Yirmidördüncü Söz, Yirmidokuzuncu Söz, Otuzbirinci Mektûb’un Beşinci Lem'ası Mirkâtü's‑Sünne Risaleleri berây‑ı tashih ve manzûr‑u Üstadânelerine buyurulmak üzere takdim edildi. Risale‑i şerîfelerin cümlesi, birer hakikat nuru fışkıran birer gülistan‑ı cinândır. Hele Otuzbirinci Mektûbun Lem'aları ki, Minhâcü's‑Sünne ve gerekse Tiryâku Marazı'l‑Bid'a olan Mirkâtü's‑Sünne okunmaya doyulmaz. Okudukça hissedilen manevî sürûr ve füyûzâtın hadd ü hududu bulunmaz bir ummân‑ı feyizdir. Bazı cümleler oluyor ki, namazdan evvel ve sonra fakirhâneye gelen ihvâna müteaddid defalar okuyup feyizleniyoruz. Hele Giritli Hasan Efendi, gözyaşlarından kendisini alamıyor. Ma'lûm‑u Üstadâneleri, kendisi Kàdirî şeyhidir. Zât‑ı Üstadânelerine ve bâhusus Gavs‑ı A'zam Şeyh Geylânî Hazretlerine merbûtiyet ve muhabbeti derece‑i nihâyettedir.
266
Üstad‑ı Ekremim!
Bu defa risale‑i şerîfeler bir parça te'hire uğradı. Bunu, fakirin atâlet, betâlet ve kesâletine haml buyurmayınız. Şikâyet değil müftehirâne arz ediyorum; bu sene Cenâb‑ı Hakk’ın fakire lütf u ihsân ve keremi çok oldu. Lehü'l‑hamdü ve'l-minnetü yüzbinlerce müteşekkirim. Ramazan Bayramından beri iki defadır hastalığım ki, el'ân nekâhet devrindeyim Risale‑i şerîfelerin istinsahına oldukça bir fâsıla vermiş oldu. Çok şükür elhamdülillâh bu hastalıklar bir in'âm‑ı İlâhîdir. Duâ‑yı Üstadâneleriyle sıhhatim yerine gelmektedir.
Âsım

157. İstifadem pek çok, siz Üstadımın manevî feyizlerini her vakit risalelerden alıyorum

Rüşdü Efendi’nin fıkrasıdır
Ey Azîz Üstadım!
Bu kadar azîm ihsânınız, beni sevgili Üstadımızın nezdinde talebelerin en sonuncusu olmak şerefini kazandırdığını tahattur ettirdikçe, Cenâb‑ı Vâcibü'l-Vücûd Hazretlerine gece ve gündüz duâ ediyorum ve bazı vakitlerde başım secdede olduğu hâlde, mütemâdiyen ağlıyorum. Günahımın azameti, cürmümün hadsizliği, beni titretirken sevgili Üstadımın duâsı, Cenâb‑ı Hakk’ın rahmeti, beni tesellî ediyor.
Her gönderdiğiniz risaleyi kemâl‑i iştiyakla okuyorum. Kıymetli kardeşlerimle belki her gün bir yerdeyim. İstifadem pek çok; siz Üstadımın manevî feyizlerini her vakit risalelerden alıyorum.
267
Evet azîz Üstadım, hissiyatımı yazabilsem her hafta mektûblarımla mukàbele edecektim ve size mektûb yazmak da benim için en büyük meserrettir. Affınıza istinâd ederek, zâhiren sükûtla ve ma'nen dergâh‑ı Hudâ’ya el açtığım vakitlerde, size âciz Rüşdü talebeniz, aczini takdim ettikçe, sevgili Üstadımdan bilmukabele gördüğüm lütûflar karşısında, gözyaşlarımla cevablar i'tâ eyliyorum, Efendim.
Talebeniz Rüşdü

158. Hafız Ali’nin dersini ne tarzda anladığını gösteren bir fıkrasıdır

Hâfız Ali’nin dersini ne tarzda anladığını gösteren bir fıkrasıdır
Muhterem Üstadım!
Otuzbirinci Mektûbun Ondördüncü Lem'asının İkinci Makamı’nı bir defa kendim okudum. Bir cüz'î istifade ile dimağımda bir lezzet hissettim. İkinci, üçüncü tekrarlarımda öyle bir zevk‑i rûhâni uyandırdı ki; eğer kalb ve kalemim rûhuma tercümân olabilse idiler belki bir derece siz Üstadıma minnetdârâne arza cür'et eylerdim. Heyhât ne kalbim ve ne kalemim ve ne rûhum, acz ile önüme çıktılar ve itiraf‑ı kusur ediyordular.
Sevgili Hocam! Sözler ünvânıyla neşr‑i envâr ve feth‑i bâb-ı rahmet eden envâr‑ı Kur'âniye esâsen hàs, mahsûs bir sikke‑i hâtemi taşımaktadırlar. Herbir parçasından, şümûllü Rahmet‑i İlâhiye’ye cüz'î küllî bir kapısı var, gösteriyor ve göstermekle kapıları açık bırakıyorlar. Bu mübârek risaleyi, Süleyman, Zekî Zekâi ve Lütfi kardeşlerimle okurken, hayâlime bir büyük müzeyyen bir saray gösterildi. Asıl ve hakikatini ve vüs'atini ve müzeyyenâtını temâşâ için rûhen çıktım baktım ki, yorgun ve nazarım kesik bir tarzda geriye döndüm. Zekâi kardaşım devam ediyordu. Tekrar o saray şeklinde mutantan, revnâkdâr, kıymetçe, mâhiyetçe aynı, ufak bir saray‑ı vücûd âlemimi gördüm. Ve feth‑i bâb edip temâşâ etmek istedim. Anahtarı yoktu. Birden kardaşımın ağzından ﴿ işittim. Kapı açıldı.
268
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى نُورِ الْا۪يمَانِ وَهِدَايَةِ الرَّحْمٰنِ dedim. Gördüm ki, büyük sarayın müştemilâtı ve tezyînâtı, o küçük sarayda dercedilmiş. Âdeta çarklardan mürekkeb bir saat ve çok ipleri hâvî bir nessâcdır. Dikkat ettim, o saati kuran ve işleteni ve o ipleri gûnâ‑gûnâ boyayıp dokuyanı, gündüzü gündüz eden güneş olduğu gibi pek parlak bir sûrette izâh buyurulunca gördüm. Tekrar اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ dedim ve şu âlem‑i kübrânın fihristesini ve nümûnesini elime alınca artık pervâsız seyahate çıktım.
Muhterem Üstadım!
Şu söz öyle bir hakikati ders veriyor ki, daha insana yabancı ve bilinmesi mümkün olmayan bir şey kalmıyor. Her gördüğü mûnis bir arkadaş oluyor ve susuz vâdiler ve geniş sahrâlar ve koca küre‑i arz bir bahçe hükmünde Hàlık‑ı Rahîm tarafından ihzar edilmiş ve tılsımı da ﴿ olduğu ve tılsımı bulunmazsa ve alınmazsa o bahçede yaşamak mümkün olmadığı ve yaşasa da her tarafta yabancı olarak ve her hatvesinde istiskàl edilerek, hayat değil belki câmid olarak bulunacağını izâh buyuruyorsunuz. Hele bizi her zaman günde kırk defa havsalamız almayarak âh!” ile geri dönen mi'râc‑ı mü'min olan namazda ﴿اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ sırrı, öyle bir düğme olarak gösteriliyor ki; her mü'min kendi vücûd âleminde bir elektrik fabrikası görüyor ve düğmesini açınca bütün dünyayı ziyâ ile gösteriyor.
Sevgili Üstadım! Cenâb‑ı Hak bu kıymetli eserleri kıyâmete kadar mü'min kullarına yetiştirsin, duâsıyla hatm‑i kelâm eylerim efendim.
Kusurlu talebeniz Hâfız Ali
269

159. Haddimden pek çok fazla olan sena ve medhi, risalelere ve esrar‑ı Kur’ân’a ait olduğu için kabul ettim

Yeni mühim bir kardeşimiz Müftü Ahmed Feyzi Efendi’nin fıkrasıdır.
Bu fıkra çendan şahsıma bakıyor. O zât şahsımı görmemiş; dellâllığım eseri olan Risaleleri gördüğünden, haddimden pek çok fazla olan senâ ve medhi, Risalelere ve esrâr‑ı Kur'ân’a ait olduğu için kabûl ettim.
﴿
Hamd‑i bînihâye Kerîm‑i Müteâl’e, salât ü selâm Habîb‑i Zülcelâl’e ve Onun âl ve ashâbına.
Ey bâkîye vâsıl olmuş fânî! Ve ey matlûbun bâb‑ı rahmetinde oturan mahbûb! Ve ey derecâtın ekmeli olan sıfat‑ı abdiyete sülûk edebilmiş bahtiyar! Ve ey şems‑i tâbân-ı Zülcemâl’in karanlıklara aksettirdiği ziyâ‑yı hidayet! Ve ey Habîb‑i Kuddûs’ün tarîk‑ı ulviyetinde karanlıkları yararak uçan şihâb‑ı şa'şaa-nisâr! Hatîât ve ma'siyet deryâsının korkunç dalgaları arasında inleyen, Hàlık‑ı Kerîm’in bunca eltâfını nankörlükle karşılamaktan başka bir vaziyeti bulunmayan bu ednâ‑yı mevcûdât, nâil olduğun derece‑i makbûliyetten bir katresinin olsun, kendine ihdâ’sını, senin şefkat ve kereminden bekliyor. Ne olur beni kendine alıp, hizmetinle müşerref kılsan! Ne olur, Habîb‑i Kibriyâ’ya benim de kendisinin hizmetine intisabım için ve Onun uşşâkının asğarı ve hikmet ve nurunun dellâlı olmaklığım için yalvarsan, âh!‥
Her ân ayaklarının altını öpmek ateşiyle mütehassir ve nâlân, ahkar‑ı mahlûkat Ahmed Feyzi
270

160. Ahmed Hüsrev’in Otuz Birinci Mektub'un On Dördüncü Lem’asının İkinci Makamı münasebetiyle yazdığı fıkradır

Ahmed Husrev’in Otuzbirinci Mektûbun, Ondördüncü Lem'asının İkinci Makamı münâsebetiyle yazdığı fıkradır
Sevgili Üstadım Efendim Hazretleri!
Üç‑dört gün evvel Cenâb‑ı Hakk’ın o mukaddes kelâmından müjdeler çıkararak, aktâr‑ı âleme saçan, coşkun denizlerin akıntıları gibi, feyizleriyle bizi mest eden, âfil güneşin her gündüze mahsûs sönmez ziyâsı gibi, ardı arası kesilmeyen nurlarıyla bizi nurlandıran, hiçbir ferdi, şübehâtta boğmamak esâsı üzerine yürüyen, kendisine hàs belâğatıyla ukùlü teshìr edecek bir kàbiliyetle söyleyen, sâmiaları ve bâsıraları kendisine müteveccih kılan o azametli külliyat‑ı nurdan bir nur daha aldım.
Bu nur, o güzel İslâm nişanı ve o büyük rahmet hazinesinin keşşâfı olan ﴿ ’in, binler esrârından otuz sırra mukâbil, altı sırla nurlu şuâlarını ezhânımıza nakşetmiş ve rahmetin binbir esmâ‑i İlâhiye’den gelen şuâlarıyla, insana had ve hesaba gelmeyen niam‑ı Sübhâniyenin medet elleriyle yardıma gönderildiğini öğretmekle, bizi sonsuz bir deryâ‑yı feyze gark etmiştir.
Bu kudsî mübârek kelimenin her sûre başında zikriyle, ehemmiyet ve azameti ve her hayırlı işlerde tekrarıyla mübârek bir şefâatçi olması, ferşte gezen insana, arşa çıkacak kàmet giydirmesi ve acz‑i mutlakta çırpınan insanı, Kadîr‑i Mutlak’a rabt etmekle, insanın kıymet ve izzeti gösterildikten sonra اِنَّ اللّٰهَ خَلَقَ الْاِنْسَانَ عَلٰى صُورَةِ الرَّحْمٰنِ Hadîs‑i Şerîfiyle Mün'im‑i Hakîki’nin binbir Esmâ‑i Hüsnâ’sının cilvelerinin şuâlarından tezâhür eden rahmetiyle perverde edilmek sûretiyle de, rahmetin bir cilve‑i etemmi olduğu izâh buyurulmuştur.
271
Sevgili Üstadım,
Rûh‑u insanın nazarını, akıl ve kalbini ve muhayyilesini ﴿بِسْمِ اللّٰهِ ile kâinât sîmâsına, اَلرَّحْمٰنِ ile arz sîmâsına, اَلرَّح۪يمِ ile ebnâ‑yı cinsinin sîmâ‑yı maneviyesine dağıtıyor. Oralardaki rahmet‑i vâsia-i külliyenin azametini, letâfetini gösteriyor.
Azîz Üstadım!
Nazarım nereye ilişse, aklım herhangi bir hâli muhâkeme etse, muhayyilem ne ile meşgul olsa, sâmiam ne duysa, kalbim nereye gitse, dolaştıkları yerlerde ve tesâdüf ettikleri şeylerde, beşere bakan pek büyük âsâr‑ı rahmeti görüyor. Semâvât ve arş, bütün heybetiyle insanların seyrangâhı; Cennet, mesken‑i hakîkisi oluyor. Zemin bir hâne şekline giriyor. Mele‑i a'lânın sekeneleri ve zemin yüzüne serpilen yüzbinlerce mahlûkat ve nebâtât envâ'ının, insanların hâcetleri için koşuştuklarını, sineklerden balıklara, zerrelerden yıldızlara kadar küçük büyük herbir masnû', insanların yüzüne vahşetle değil, gülerek baktıklarını görüyor.
272
Sonsuz rahîm olan Hàlık‑ı Azîm’in kusursuz olan bu kasrını temâşâya doyamayan rûh, kendine avdet ediyor. Rahmetin nihâyet derecede incelikleriyle tanzim ve idare edilen cisme bakıyor. Duyguları arasında yalnız muhayyilesine hasr‑ı nazar ediyor. Bu muhayyilenin dimağda kendisine tahsîs edilen mahalli, bir hardal dânesi kadarken, her zaman bütün âlemi sinema şeritleri gibi hayâl hânesinde dolaştırır. Hâfıza bir çeşit, akıl ayrı bir çeşit, fikir başka bir hâlde, kalb daha başka, kâmil insanlarda hâl‑i fa'âliyette olan diğer letâif daha başka bir şekilde, bâsıra, sâmia, zâika, lâmise, şâmme gibi havâss‑ı zâhirînin istiâb ettikleri manevî sahalara nisbetle, nihâyet derecede küçük bir dimağımda yerleştikleri hâlde, yekdiğerine karışmayarak, biri diğerinin vazifesine müdâhale etmeyerek, ayrı ayrı vazifelerde, ayrı ayrı dâirelerde gayet muntazam çalıştıklarını ve hattâ etıbbânın bile senelerce tahsil ederek içinden çıkamadıkları vücûd‑u beşerin herbir kısmının, herbir uzvunun inceliklerini görüyor. Bu derece rahmetle tanzim edilen, bu kadar muhtelif vezâif ile çalıştırılan, bu muhayyirü'l‑ukùl makineyi temâşâ eden rûh, bu makine üzerindeki derece‑i mâlikiyetini düşünüyor. Hükmünün hiçbir uzva te'sir etmediğini görünce, sığınacak bir yer, ilticâ edecek bir mahal, perverde edilecek bir varlık arıyor. İşte o vakit bu kadar rahmetiyle perverde eden Hallâk‑ı Azîm’e karşı secde‑i şükrâna kapanarak ağlıyor, ağlıyor, ağlıyor. Bütün dertlerini döküyor. Onun, yalnız Onun lütf u keremine ilticâ ederek affolunmak, dünyada olduğu gibi ukbâda da sevdikleriyle birlikte va'dettiği Cennet’te bulundurulmasını istiyor ve yalvarıyor.
Ahmed Husrev

161. Sözlerinizin her satırı, bir kitap teşkil edecek kadar şümullü ve manidardır

Re'fet Bey’in fıkrasıdır
Azîz ve Muhterem Üstadım Efendim!
Geçen hafta aldığım mektûbda, Senin ve Şerîf Efendi’nin ifâdeleri kısadır, bir şey anlaşılmıyor. Tenkid mi, takdir mi?” buyurdunuz. Bütün eserlerinizi takdir ve kemâl‑i istihsân ile karşıladığımız ma'lûm‑u àlîleridir. Esâsen tenkid edecek kudret‑i ilmiye değil bizde, Türkiye ulemâsında olmadığı hâdisât ile sâbittir.
Sinn‑i sabâvetinizde şark ulemâsını ilzam etmeniz ve ondan sonra İstanbul’a gelerek bil'umum ulemânın nazar‑ı takdir ve hürmetini celb etmeniz, bu hususu isbâta kâfîdir. Gerek Şerîf Efendi ve gerekse Hikmetü'l‑İstiâze ve Besmele sırrını okuyan diğer arkadaşlar, duydukları hazz‑ı manevîden gaşyolmuşlardır.
273
Fakire gelince, Sözler hakkında hiçbir şey yazmazsam bile o kemâl‑i takdirdendir. Zîra, şimdiye kadar büyük bir zevk ile mükerreren okuduğum ve dâima okumaktan hàlî kalmadığım Sözler ve Mektûbat hakkında kanâatlerimi dâima Üstadıma arz ettiğimden, yazacak kelime bulamıyorum. O da âcizliğimden olsa gerektir. Bir risale ne kadar parlaksa, onu takib eden ondan çok ziyâde parlaktır. Binâenaleyh, ne yazsak hakkıyla ifâde‑i merâm etmiş olamıyorum.
Şimdi hayatım çok zevklidir. Sözler’in tedkîkàtıyla meşgulüm. Evvelki okuyuşlarımda hazmedemiyordum. Şimdi gayet yavaş ve dikkatli okuyup anlamaya çalışıyorum. Takıldığım noktalar oluyor, soruyorum. Bu vesile ile istifade fazladır. Nitekim Yirmidördüncü Sözün Birinci ve İkinci Dalı’nda çok tevakkuf ettim. Lâyıkıyla anlayamadım. Üstadımızla görüştüğümde bu iki dalın şifâhen izâhını ricâ edeceğim.
Muhterem Üstadım, fakirin, bir nokta çok hayretini mûcib oluyor: Sizden bir mes'elenin izâhını ricâ ediyorum. İzâh ediyorsunuz. O izâhta da muhtac‑ı izâh noktalar bulunuyor. Öyle latîf ve şümûllü cümlelerle cevab veriyorsunuz ki, o cümleleri de anlamak için suâl icâb ediyor. Bundan şu netice çıkıyor ki, Sözler’inizin her satırı, bir kitab teşkil edecek kadar şümûllü ve mânidârdır. İstenildiği kadar izâh olunabilecektir.
Re'fet
274

162. Risale‑i Nur eczaları gibi feyiz ve marifet güneşlerinin haberlerini işittikçe ruhum huzura müstağrak oluyor

Doktor İbrahim’in fıkrasıdır
Efendim,
Nurânî ve ziyâdâr cadde‑i kübrâ-yı maneviyede seyr ü seyahat eden umum âhiret kardeşlerimle her hafta görüşüyor ve ârâmsız tulû' eden Risale‑i Nur eczâları gibi feyiz ve mârifet güneşlerinin haberlerini işittikçe rûhum güller gibi açılıyor, hubur ve ibtihâca müstağrak oluyor ve isti'dâdım nisbetinde bir‑iki mes'elecik öğrenmeye sa'y ediyor isem de bu envâr‑ı bahr-i muhîtten kardeşlerimin rûhlarına in'ikâs eden mesâilden bahis, arîzaları tahrir ve takdim ettiklerini gördükçe, adem‑i muvaffakıyetimden mütevellid esef ve kederim hasebiyle cehlimden el‑amân çekiyorum. Ümmîlik ne güç imiş diye rûhum ağlıyor. Mu'terifâne İbrahim, müstehaksın.” diyorum. Nihâyet yine ümîdimi Rabbimden kesmeyerek diyorum: Bir müessesenin baş müdürü, muâvini, kâtibi, müvezzi'i, tahsildârı, hademesi olur. Fakir de kısmen müvezzi'lik, kısmen hademelik sıfatıyla bulunsam ne zararı var?” deyip mütesellî oluyorum.
İbrahim

163. Kur'ân‑ı Azîm

Osman Nuri’nin bir fıkrasıdır
Kur'ân‑ı Azîm
Bir kelimeni, milyonlar defa tekrar okusam,
İlk başladığım lezzeti, dâima duyarım.
Sen İslâm ocaklarının sönmez bir lem'asısın,
Sen o misilsiz Zâtın emsâlsiz kelâmısın.
Rabbin en sevgili Resûlüne kısmet olan,
Değerli, binbir çeşit isbâtlı kelâmısın.
.
Hangi kitab var ki, asırlarca böyle hürmetle okunsun,
Nasıl bir nankör var ki, gelsin sana dokunsun,
Hâşâ, sana inanmayanlar kâfirse bile,
Gelsin onun dellâlının yanına otursun.
.
O dellâldan alınca ders‑i ilhâmı,
Lânetler eder, inkâr ettiğine Kur'ânı,
İlmin en derin hocası, bürhânı,
Zelîl eder, karşısında seni tanımayanı.
.
Kudsî kitabın çok ünlü, Onun dellâlı Üstadım Said
Gönül ister ki, o ayarda bulunsun binler Said.
275
Aynı günün sabahı okuduğum, büyük ve kudsî kitabımız olan Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’dan aldığım nurlu ilhâm‑ı İlâhîden, dolayısıyla güneş gibi kuvvetli olan Risale‑i àliyelerinizin âcizde bıraktığı derin his ve te'sirlerden doğmuştur.
Osman Nuri

164. Bu rüya, Abdülkadir‑i Geylânî Hazretlerinin duâ ve himmetlerinin hizbü'l-Kur'ân üzerinde mevcûd bulunduğunu gösteriyor

Hulûsi’nin fıkrasıdır
Bir Mirkâtü's‑Sünnet olan mübârek mektûb hakkındaki ihtisaslarımı arza maalesef muktedir değilim. Fakat istikametli tefsir, i'câzlı beyân, nurlu ilân gibi şânına lâyık tâbirle tavsif edebileceğim Beşinci Lem'a’nın, Onbir Nükteyi ihtiva edişini mânidâr buldum. Sanki, ma'nen diyor: Îfâ‑yı sünnet ile mükellef olduğumuz, ol Nebi‑yi Zîşan’ın taraf‑ı İlâhî’den getirip haber verdiği yakìnen ma'lûm olan şeylerin hak olduğunu bilip, kalb ile tasdik ve dil ile ikrar etmek sûretiyle, ta'rif olunan îmân ve İslâmın şartlarının mecmûu olan onbir adediyle, bu nurlu mektûbdaki nüktelerde sarîh tevâfuk vardır. Mâdem böyledir, mü'minim diyen ittibâ'‑ı sünnet etmeli. Elhamdülillâh Müslümanım, iddiasında bulunan ve
276
﴿لِمَ تَقُولُونَ مَا لَا تَفْعَلُونَ itâbından kurtulmak isteyen, sünnete yapışmalı ilâ âhir hakàikı ders veriyor. Bu mektûbu almazdan evvel Allah hayretsin, bir gece rüyamda büyük bir câmide bulunuyorum. Namaz kılındıktan sonra, ben kapıya yakın bir yerde ayakta duruyorum. Baktım, mihrabın sol tarafından küçük ve toplu bir cemâat geliyor. Bana yaklaştıkları zaman, İşte Abdülkadir‑i Geylânî Hazretleri diye kulağıma bir ses geldi. Gayr‑ı ihtiyarî Medet Gavs‑ı A'zam!” diyerek, ağlayarak ayağına kapandım. Mübârek sol elleriyle beni yerden kaldırdılar ve şefkat gösterdiler. Kendileri uzun boylu, çok mehîb ve üzerlerinde siyah bir sako, mübârek sakalları siyah, pek az ağarmış. Beşûş ve nurânî bir çehre Mübârek başlarında bir mahrût‑u nâkıs şeklinde yüksek ve çok beyaz bir sarık vardı. Câmiden çıkınca, bitişik bir odada cemâatle beraber oturduğumuzu da hatırlıyorum. Bu rüya bana çok zevk vermekle beraber, duâ ve himmetlerinin hizbü'l‑Kur'ân üzerinde her zaman mevcûd bulunduğuna daha ziyâde yakìn hâsıl ettirdi.
Hulûsi

165. Risalelerin kıymetini ve bahşettiği feyzi ve fevzi arz etmek, iktidarımın fevkindedir

Sabri’nin fıkrasıdır
Bu kerre bir kıt'a lütûfnâme‑i fâzılâne-i merğûbeleriyle tereşşuhât‑ı Kitab-ı Mübîn’in bir zübdesi bulunan, Fihriste‑i Mübînin Dördüncü Kısmını, Süleyman Efendi kardeşimiz yed’iyle aldım, okudum. Müellifine, kâtibine, nâşirine, hàdimlerine binler duâlar ettim. Hakikaten vakt‑i kırâatim olan iki saat zarfında, Risalatü'n‑Nur ve Mektûbatü'n‑Nur’un kâffesini icmâlen okumuş kadar mütelezziz ve müstefîd oldum ve şöyle dedim: Lütûfnâme‑i keremkârîlerinde işâret buyurulduğu üzere, dört nüsha değil, belki birkaç ay, her vazifeye tercihen Fihristeyi teksir ve neşre sa'yetmeliyiz.
277
Mâdemki, gayemiz neşr‑i envâr-ı hakàik-ı Kur'ân’dır; bu mübârek ve kıymetdâr eser‑i girân-bahâ ise hakàik‑ı Kur'âniyenin hülâsası ve zübdesi ve tâbiri câiz ise, tam bir pişdârıdır ve miftâhü'n‑nusret ve mirkâtü'l‑fütûhtur.
Üstad‑ı Azîzim!
Mukaddimen, bu kıymetdâr eserleri avn‑i İlâhî ile vücûda getirdikçe, bu kusurlu talebenizi de bir muhâtab addederek herbir eseri irsâl ve tenvir buyurmakta idiniz. Fakat o zamanlar gayr‑ı ihtiyarî, nurla zulümât karşısında bulunmaklığım hasebiyle, nurlar ile aramdaki perde açılmamıştı. Şimdi o semm‑i kàtil tâbirine lâyık muhâlif, zıt, menfî cereyanların zevâliyle, envâr‑ı bînihâye-i Kur'âniyenin, elhamdülillâh kapıları açıldı. Sâlifü'l‑arz zulümâtın zebûnu bulunduğum sıralarda münteşir âsârı tekrar okuyup yazıyorum.
Risalelerin derece‑i kıymetlerini ve bahşettiği feyzi ve fevzi arzetmek, lisân ve kalemin fersah fersah iktidarının fevkındedir. Bu mübârek ve kudsî tereşşuhât‑ı Kur'âniye ve lemeât‑ı Furkàniyeyi, hakîki bir dellâl‑ı Kur'ân olmalı ki, hakkıyla takdir ve senâ edebilsin. Zîra bu hayat‑ı hakîkiye ve sermediye hazinelerindeki müsta'mel kelimât ve tâbiratın kâffesi, sâirlerine min‑külli'l-vücûh fâik ve bâkir beyânâtı hâvî, kemâl‑i selâset ve cezâlet ve şâyân‑ı gıbta ve hayret, dirayeti müştemil ve câmi' ve cümel ve fakarât, ism‑i Bedî' ve Hakîm’in bir cilve‑i hàssa ve mümtâzesidir, dersem binden bir hakkını bile vermiş olamam.
278
Hülâsa, bu nurların kâffesi, deccâllara mahsûs ve müstahzar, elmas gülleler ve ehl‑i îmân için menba'‑ı envâr-ı hakàik olan Kur'ân‑ı Hakîm’den son asırda nebeân etmiş, binler âb‑ı hayat-ı bâkiye hazineleridir.
Sabri

166. Umum risalelerin her parçasına ihtiyacımız olduğu gibi, her parçayı da birden görmeye şiddetle ihtiyaç varmış

Hâfız Ali’nin fıkrasıdır
Sevgili Üstadım Efendim Hazretleri!
Otuzbirinci Mektûbun Onbeşinci Lem'asının Birinci Kısmını, büyük bir meserretle aldım.
Sevgili Üstadım! Zâten fakir, âcizâne nazarımda, Şems‑i hidayetten neşr‑i envâr eden Sözler hak ve hem hakikat olarak, hakikat âleminin çarşısıdır. Hakikat âleminde ne varsa, o kadar zengin, o kadar mücehhez, o kadar bîpâyândır. Böyle bir çarşı‑yı âlem mallarını almak lâzım ki, bir pâdişah kuvveti olsun. Eğer görmekse, öyle bir keskin, nâfiz, seyyâr bir nazar olmalı ki, seyr ü seyahat ile görebilsin. Bu da pek ender bulunduğundan almak ve görmek için lâzım ki, bütün malların bir nümûne levhası bulunsun.
Ey sevgili Üstad!
Her nümûne levhaları mukaddemâ görülüyordu ki, yalnız bir parça ile topların ve küllîlerin nev'ilerini gösterir, daha bir şeye yaramaz. Fakat serâser nur olan hazine‑i bînihâyenin fihriste ve nümûne levhasının her parçasından Hanîfen Müslimen gömleği çıkacak. Hàrika derecede parçaları ve kıymetleri hâvîdirler. Nasıl umuma muhâlif külliyatla hàrika olduğu gibi, cüz'iyâtlarıyla hàrika bir hâtemi taşıyorlar.
Evet Üstadım, bu mektûbu istinsah ederken kalb ve rûhum cûş u hurûşa gelerek bütün envâr‑ı resâili, kemâl‑i şevk ve tahassürle görmek istiyordular.
279
Demek Üstadım, umum risalelerin her parçasına ihtiyacımız olduğu gibi, her parçayı da birden görmeye şiddetle ihtiyaç varmış. Cenâb‑ı Vâcibü'l-Vücûd, size kemâl‑i rahmet ve merhametinden, o rahmet ve merhametinin iktizasıyla nâil‑i mükâfât buyursun. Âmîn.
Hâfız Ali

167. Kardeşim Abdülmecid’in fıkrasıdır. Hulûsî Bey’e yazdığı mektuptandır

Kardeşim Abdülmecîd’in fıkrasıdır. Hulûsi Bey’e yazdığı mektûbdandır
Ey Elazîzin Azîzi, Hazret‑i Seydâ’nın Muhterem Tilmizi!
Teşnesi bulunduğum tebşîrnâmelerinizi memnuniyetle aldım. Var olunuz. Cevabları yazmak icâb eder amma ne yazayım. Rûh nâhoş, kalb bî‑hûş, kafam bomboş. Zîra, etraf‑ı erbaamdan takattur eden vahşetler, kasâvetler, ye'sler, beisleri tasavvur ettikçe biri cinnete yani cünûna, diğeri cennete yani Şam’a gitmek üzere, akl u rûhum seferber vaziyetini alıyorlar. Bunun içindir ki, ne Seydâ’nın yani Üstadın talebeliğini ve ne de sizin kardeşliğinizi bihakkın îfâ edemediğimden ne yazacağımı bilemiyorum.
Hem de sizden gelen mektûblar sâf, temiz, nurlu bir fikirden çıktığından okuyanlara ışık veriyor. Zulmetli fikrimden çıkan arîzalar ise, size zulmet vereceği ihtimalinden korkarak tez tez takdime cesâret edemiyorum.
Abdülmecîd
280

168. Sözler’in ve Mektubat’ın ve Pencerelerin fihristesi hakkında Re’fet Bey’in bir fıkrasıdır

Re'fet Bey’in bir fıkrasıdır
Azîz ve Muhterem Üstadım Efendim!
Sözler’in ve Mektûbat’ın ve Pencereler’in fihristesi, o kadar güzel olmuş ki, bir defa sathî bir nazar atfeden kimse, Risaletü'n‑Nur eczâlarının kıymet ve ehemmiyeti hakkında yek nazarda bir fikir edinebilir. Bu Fihriste umum risalelere bedeldir. Hiçbir müellif, yazmış olduğu yüzyirmi kadar kitabının, herbirisinin hülâsa‑i meâlinden ve bilhassa metnindeki âyâtı, birer birer münâsib ve mânidâr bir tarzda ta'dâd etmek sûretiyle risalelerin gâyâtından ve mâhiyetinden bahsetmek şartıyla, böyle ehemmiyetli dört risaleyi vücûda getiremez. Fihristenin bâriz bir vasfı daha var ki, o da kendi ihtiyarınızla olmayıp, sünûhât‑ı kalbiye ile olduğunu isbât ediyor. Biz bu hâlleri gördükçe, sizin gibi bir Üstada nâiliyetimizden dolayı Rabbimize çok şükür etmekteyiz.
Re'fet

169. Hulûsî Bey’in Eğirdir’de bir kardeşimize gönderdiği mektuptandır

Hulûsi Bey’in fıkrasıdır
Eğirdir’de bir kardeşimize gönderdiği mektûbdandır.
Üstad Hazretlerinin son Otuzbirinci Mektûb’un Onüç ve Ondördüncü Lem'aları’nı hâvî olan pek kıymetli, nurlu ve hikmetli, serâpâ nur olan hakàik derslerinden derin mânâlı, şirin lezzetli, asel‑i musaffâ nev'inden ekmel eserlerini almakla bahtiyar, cevab takdimine muvaffak olamamakla bedbahtım. Şuracıkta karalamaya niyet eylediğim birkaç satırla, o ders‑i hakàiktan aldığım feyzi izâh veya duygularımı nakletmek istemiyorum. Çünkü, bu dersin nihâyetindeki hususî hâşiye, sanki ma'nen beni bir müddet mektûb yazmaktan men'etti. Zâhirî mânâlar da bu işâretin doğrudan doğruya bu bîçâreye ait olduğunu göstermektedir. Bu nurlu dersi bir defa (Onüçüncü Lem'a kısmını) İmâm Ömer Efendi gibi arkadaşlara okuyabildim.
281
Sevgili Üstadımın emirleri, işâretleri, dersleri, tenbihleri, îkazları, irşadları, tehdidleri, şefkatleri hep hakikatlidir. Bugüne kadar söylenmişler böyle olmakla beraber, bundan sonrakiler de aynı mâhiyettedir. Asla şübhe ve tereddüdüm yoktur. Tabîi, sevk‑i tabîi, tesâdüfî değil; hakîki, fıtrî sevk‑i İlâhî. Kader‑i Sübhânî, her işimizde hâkim. Cüz'‑i ihtiyarımızla seyyiâtımızdan mes'ûl olmakla beraber, hasenât tevfik‑i Hudâ ile olduğuna, Kur'ân‑ı bâhirü'l-bürhân şâhid‑i sâdıktır.
Hulûsi

170. Eğirdir müftüsüne son ihtar: Hakkı Efendi’nin hatırı için gayet mülâyim bir surette ihtar edildi

Eğirdir Müftüsü’ne Son İhtar
Bir kardeşimiz olan Hakkı Efendi’nin hatırı için lâyık olduğu şiddeti bırakıp gayet mülâyim bir sûrette ihtar edildi.
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Eski bir dost ve ilim noktasında bir arkadaş olmak üzere sizinle bir hasbihâl edeceğim. İkimize taalluk eden mühim bir musîbet‑i diniyeyi size haber veriyorum. Bunun telâfisine mümkün olduğu kadar beraber çalışmalıyız. Şöyle ki:
Zâtınız, herkesten ziyâde hizmetimize tarafdâr ve harâretle himâyetkâr olmak lâzım gelirken, maatteessüf mechûl sebeblerle aksimize tarafgirâne ve bize karşı soğukça, rakìbâne baktığınızdan, oğlunuzu bu köyde yerleştirip ona dost‑ahbab buldurmak için çalıştınız. Neticesinde burada öyle bir vaziyet hâsıl olmuş ki, mâhiyetini düşündükçe senin bedeline rûhum titriyor. Çünkü اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ kaidesince bu vaziyetten gelen günahlardan, seyyiâttan siz mes'ûlsünüz.
282
Zehire tiryâk nâmı vermekle tiryâk olmadığı gibi; zındıka hissiyatını veren ve dinsizliğe zemin ihzar eden bir hey'etin vaziyetine ne nâm verilirse verilsin. Genç Yurdu denilsin, hattâ Mübârekler Yurdu denilsin, ne denilirse denilsin o mânâ değişmez. Başka yerlerde, Genç Yurdu ve Türklük Meclisi, Teceddüd Mahfeli gibi isim ve ünvânlarla bulunan hey'etler, başka şekillerde zararsız bir sûrette bulunabilirler. Fakat bu köyde mâdem sekiz senedir ki, sırf esâsât‑ı îmâniye ve usûl‑ü hakàik-ı diniye ile meşgulüz; elbette bu köyde bize karşı muannidâne bir hey'etin takib edeceği esâs, îmânsızlığa ve usûl‑ü diniyeye muhâlif, hattâ zındıka hesabına bir hareket yerine girer. Bilinsin bilinmesin, netice öyle çıkar. Çünkü bu havâlide umumca tebeyyün etmiş ki, siyaset cereyanlarıyla alâkadar değilim, belki yalnız hakàik‑ı diniye ile meşgulüz. Şimdi burada birisi bize muhâlif hareket etse, hükûmet hesabına olamaz; çünkü mesleğimiz siyâsî değil. Hem yeni bid'alar hesabına da olamaz, çünkü hakîki meşgalemiz esâsât‑ı îmâniye ve Kur'âniye’dir.
Hem resmî diyânet dâiresinin emirleri hesabına dahi değil, çünkü emirlerini tenkid ve muhâlefet meşgalesi bizi kudsî hizmetimizden men'ettiği için o meşgaleyi başkasına bırakıp onunla meşgul olmuyoruz. Mümkün olduğu kadar o emirlere karşı temâs ettirmemeye çalışıyoruz.
Öyle ise, sekiz sene bu cereyan‑ı îmânî merkezi olan bu köyde bize karşı muhâlefetkârâne ve mütecâvizâne vaziyet alan, ne nâm verilirse verilsin muhâlefeti, zındıka hesabına ve îmânsızlık nâmına kaydedilecek.
İşte sizin ilminize ve makam‑ı ictimâînize ve mensab‑ı fetvânıza ve bu havâlideki nüfûzunuza ve evlâd hakkındaki müfrit şefkatinizden gelen teşvikkârâne muâvenetinize istinâd ederek, burada hem beni hem seni pek ciddi alâkadar edecek bir vaziyet vücûda geliyor.
283
Ben kendim burada muvakkatim, ıslahına da mükellef değilim, belki bir derece mes'ûliyetten kurtulabilirim. Fakat zâtınız hem sebeb, hem nokta‑i istinâd olduğunuzdan, o vaziyetten gelen müdhiş meyveler defter‑i a'mâlinize geçmemek için herşeyden evvel bu vaziyeti ıslah etmelisiniz veyâhut oğlunu buradan çek, o dâimî senin manevî zararına günah işleyecek tezgâhı tebdil etmeye çalış. Zâtınıza bu tezgâhın mahsulâtından nümûne olarak sizin hesabınıza, bana muhâlefet sûretinde gelen yalnız iki küçük nümûneyi göstereceğim:
Birincisi: Beni haddimden çok fazla hüsn‑ü zanda bulunan ve harekâtımı herkesten ziyâde hak telâkki eden bir ehl‑i ilim, sana i'timâden oğlunuza meslekçe dostluk etmiş. O adam bir gün yanıma geldi. Hususî odamda namazımı kılmak vakti geldi. Benimle beraber cemâatle kılmak onun yanında çok ehemmiyetli olduğu hâlde, gizli Ezân‑ı Muhammedî’yi işitmekten kulağı müteneffirâne, havftan gelen bir istikrâh ile kalktı, kaçtı. Bu işe sen fetvâ ver! Fahr‑i Âlem (A.S.M.)’ın en nurânî, lezîz, kudsî kelimâtını işitmekten kaçan bir kulağın altında olan kalbde bulunan îmân, ne hâle girdiğini sen söyle!
Bu böyle olsa, başka câhil yâhut gençler o meslekte nasıl boya alırlar, kıyâs ediniz. Benimle beraber bu işe ağlayınız.
İkincisi: Bir dostum var idi, takvâsı ifrat derecesinde idi. Benim yanıma geldiği vakit âhirete ait en güzel parçaları bana gösteriyordu ve ihtar ediyordu. Zâtınız, onu bir derece benden soğutmak ve senin oğluna dost yapmak sûretinde onunla konuşmuşsunuz.
İşte o zât, o telkinâttan sonra geçen Ramazanda bir gün, bana Hülâgu ve Cengiz vâkıalarını okutmak için gösterdi. Aman bunları oku.” dedi. Ben kemâl‑i taaccüb ve hayretten dedim: Kardeşim sen dîvâne mi oldun? Benim Delâil‑i Hayrat’ı okumağa vaktim yok. Böyle zalemelerin sergüzeşt‑i zâlimânelerini bu Ramazan‑ı Şerîfte bana okutmak hissini nereden kaptın?” dedim. Haftada iki defa yanıma gelen o hàs dostumu iki ayda bir defa daha göremedim. Fakat hakkında inâyet vardı, o hâlden kurtuldu.
284
Her ne ise Bu nev'den olan elîm hâdiseler çoktur. Hakikatli bir kardeşimin neseben kardeşi olduğunuzdan haşînâne değil, mülâyimâne bir sûrette olan bu dertleşmekten gücenmeyiniz. (Hâşiye)
Said Nursî

171. Ehl‑i bid’anın şiddetli hücumuna maruz kalan Süleyman hakkındadır