249
Mektûbat’ın Üçüncü Kısmı
146. “Mirkâtü's‑Sünne ve Tiryâku Marazı'l-Bid'a” Risalesi ve Onikinci Lem'a hakkında: Akıl gördüğü hakikatler karşısında hayran oluyor
Husrev’in bir fıkrasıdır
Sevgili Üstadım!
“Mirkâtü's‑Sünne ve Tiryâku Marazı'l-Bid'a” ismine hakikaten elyak olan Otuzbirinci Mektûbun Onbirinci Lem'ası’nı kardeşlerimle ve dostlarımla defaatle okudum. Gayet azîm bir tebşîrat‑ı Peygamberî ile başlayan bu risalenin onbir nüktesinden herbir nüktesi başka bir hüsün ve başka bir letâfette yazılmakla beraber; ittibâ'‑ı sünnetin maddî ve manevî fevâidi ta'dâd edilirken, akıl açılan kapılardan içeriye giriyor. Her kapının içerisinde bulunan kapılar ve pencerelerden bakarak, gördüğü hakikatler karşısında hayran oluyor. Gösterdiği deliller ile mu'terizlerin i'tirâzlarına mükemmel ve muntazam cevablar vermekle mukàbele ediyor. Ehl‑i şevke, “Benim gösterdiğim kapılardan girseniz, müşkülâtsız ebedî bir saâdete kavuşmuş olacaksınız.” diyerek ittibâ'‑ı sünneti, herbir Müslümana, hayatında düstur ittihàz etmesini tavsiye ediyor. Talebelerine, anlayabilecekleri bir tarzda emr‑i azîm olan dersini takrîr ederken, “Ben zâhirde 15‑16 sahifeden ibaret küçük bir risaleyim; fakat hakikatte neşrettiğim nurla çok büyük denizleri geçecek bir azamette ve çok büyük yıldızların nurlarını setredecek kudretteyim. Bahtiyar ol kimsedir ki, beni hâfızasında nakşederek, benimle âmil olur.” diyerek belîğ ve çok yüksek ve nihâyet derecede latîf sözleriyle bizleri irşad ediyor.
250
Bu hakàikı gösteren bu risaleden, gücüm yetse de yüz tane, ikiyüz tane yazabilsem. Heyhât! Elim kısa, sa'yim mahdûd, aczim, herbir emr‑i hayrı arzuma kadar îfâya mâni… Bu kadar arzuya rağmen yazabildiğim bir nüshasını takdim etmiş bulunuyorum. Hüsn‑ü kabûl buyurulursa benim için ne büyük bir saâdettir.
Ahmed‑i Bedevî Hazretlerinin kerâmetkârâne harekâtıyla, semâvât ve arzın tabakàtından bahseden Onikinci Lem'ayı üç‑dört defa okudum. Sevgili Üstadım! Rızka muhtaç herbir zîhayatın rızkı, Rezzâk‑ı Hakîki tarafından taahhüd altına alındığı ve rızık ancak Mün'im‑i Hakîki’nin yed‑i kudretinde bulunduğu, o kadar güzel bir üslûb ile ta'rif buyuruluyor ki, ve talebelerine o kadar şirin ve àlî bir ders veriyor ki, akıl eğriliğe, nefis i'tirâza, kalb inkâra sapacak hiçbir yol bulamıyor. Zaferi kazanan ordular gibi insanın bütün kuvâsına, “Ey kıymetdâr risaleler ve ey nurânî feyyâz Sözler! Meydân sizindir! Size teslîm olmuşuz! Beşeriyete ve bütün mükevvenâta hükümrân olan Hàlık‑ı Azîm’in hak sözleriyle bizlere tarîk‑ı hidayeti ve istikameti gösteriyorsunuz!” dedirtiyor. Bilhassa arz ve semâvâtın yedişer tabaka olduğuna dair âyât‑ı azîmenin küllî ve umumî ve şümûllü maânîsinin tatlı ve lezzetli ve şirin hakàikını okurken, insanın hissiyatına kalemi tercümân olabilse de, bu risalelere mukàbele edebilse… Heyhât!
251
Her tarafını anlayabilmek imkânı olmamakla beraber – bu kısımda – arzın yedi iklimi ve birbirine muttasıl yedi tabakası ve bu tabakalardaki nurânî mahlûkatın mürûr‑u ubûruna hiçbir şeyin mâni olmaması hâlâtı; ve elektrik ve ziyâ ve harâreti nakil ve kâinâtı baştan başa istilâ eden madde‑i esîriyeden başlayarak semâvâtın yedi tabakasının kabûl edilmesine hiçbir mâni olamayacağı, fennen, aklen ve hikmeten muhtelif delâil ile isbât edilmesi ve en sonunda semâvâtın yedi tabaka ve arzın yedi kat olduğu hakkında Kur'ân‑ı Hakîm’in ifâdâtının tasdik edilişi, akıl ve kalb şübehâta atlayacak yol bulamaması, risalelerin büyüklüklerine hàs bir kerâmet‑i kübrâ olduğunu gösteriyor. Böyle azîm hakikat‑i Kur'âniyeyi göremeyen feylesofların ve kozmoğrafyacıların kulakları çınlasın!
Evet sevgili, kıymetdâr Üstadım! Bu nurlu misilsiz eserler, insanın şübehâtını izâle ettiğine ve şübheleri dâvet edecek karanlık bir nokta bırakmadığına kat'î bir kanâatle îmân ettiğim gibi, temâs ettiğim kardeşlerimden ve mütâlaasında bulunan zevâttan kanâatimin umumen tasdik edildiğini işittiğim anlar, her tarafımı meserret kapladığını hissediyorum.
Ey sevgili Üstadım! Her hususta size yapılacak duâ için kelimât bulamıyorum. Zât‑ı Zülcemâl, bu kadar güzelliklere, hazine‑i rahmetinden binler güzellikleri size ihsân etmekle mukàbele buyursun. Âmîn…
Ahmed Husrev
252
147. “Zararın neresinden dönsen kârdır” ders‑i ikazını vererek, hamden sümme hamden, zulümat vadisinden çıkararak şahika-i Nura yetiştirmişti
Sabri Efendi’nin bir fıkrasıdır
Eyyühe'l‑Üstad!
Kelâmullâhi'l‑Azîzi'l-Mennân olan Hazret‑i Kur'ân, Şeâir‑i İslâmiyenin hàdimlerini cenâh‑ı himâye ve re'fetine alarak – bu defaki hâdise‑i elîmede – bir seneden beri mülhidlerin çevirdikleri plânlarını akîm bırakıp, zâhiren üç kardeşimizi berâet ve ma'nen milyonlar mü'min muvahhidînin zümresine nişane‑i berâetini bahş ve mülhidlere ebediyet ve ezeliyetini izhâr ile kendini müdafaa ve hàdimlerini muhâfaza ve himâye ettiğini ve edeceğini göstermekle, Kur'ân hàdimlerinin kulûbu, behçet ve sürûra müstağrak olarak, ilerlemek istedikleri hàlisâne emel ve gayelerinde adımlarını daha ziyâde uzatmaya ve dâirelerini daha ziyâde tevsî'e başlamışlardır.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
Azîz Üstadım! Cenâb‑ı Kibriyânın mahzâ bir lütûf ve nihâyetsiz bir kerem ve ihsânı olarak Nurlar Külliyatı, bu abd‑i pür-kusur gibi nice gâfillere ihsân buyurularak, sürekli yağmurların arz üzerinde tathîrat yaptığı gibi nurlar mahallesinde şu asr‑ı dalâlet ve devr‑i bid'atta çirkâb‑ı hayat-ı maddiye bataklığına batan bu âciz kula, “Zararın neresinden dönsen kârdır.” ders‑i îkazını vererek, – hamden sümme hamden – zulümât vâdisinden çıkararak, şâhika‑i Nura yetiştirmişti.
253
Her nasılsa, bir sene evvel; “Ey Sabri! Belki hubb‑u câha meyledersin, olur ki, o cihette bir arzu uyandırır. Gel o bedbahtların bulanık havuzcuğuna bir daha dal, çık.” denildi. Elhamdülillâh selâmet çıktım. Bundan halâsım, nazar‑ı fakirânemde pek ehemmiyetli bir kurtuluştur.
Talebeniz Sabri
148. Kitapların En Büyüğüsün, Kelâm‑ı Kadîm
Osman Nuri’nin bir fıkrasıdır
Kitapların en büyüğüsün, Kelâm‑ı Kadîm,
Hak kanunların anasısın, Kur'ân‑ı Azîm,
Kudsî tarihlerin nur babasısın, Kelâm‑ı Kadîm,
Sen, dinimizin bekçisisin, Kur'ân‑ı Azîm.
.
Dört İlâhî kitabın anası, yalnız sensin,
İftihar eder seninle, bütün Din‑i İslâm,
Sensiz yaşamak isteyen kalbler gebersin,
Sen hakikatin ilk ve son güneşisin.
.
Her varlığın üstünde, sönmeyecek güneşsin,
Bütün gizli ve âşikârın miftâhı sensin,
Seni tanımayan ve tâbi olmayan, her yerde
Sâhibinin gazabına uğrasın, gebersin…
.
Hükmün, muhakkak kıyâmete kadar bâkîdir,
Sana inanmayanlar âdi, zelîl, kâfirdir,
Sen, her varlığın üstünde doğan güneşsin,
Seni istemeyenler, dünyada Cehennem’e göçsün.
.
Hâşâ! Seni beğenmeyen ve yanlış diyenlerin,
Dilleri kesilsin, yere batsın,
Sana hor bakmak isteyenleri, Allah kahretsin,
Sen Hakikatin ilk ve son güneşisin…
Osman Nuri
254
149. Bu eser‑i âlî, bütün ehl-i iman ve zîşuura, menba-ı hakikîsi olan Kur’ân-ı Hakîm gibi, nurları ile âb-ı hayat serpiyor
Hâfız Ali’nin bir fıkrasıdır
Azîz Üstadım!
Otuzbirinci Mektûbun Onüçüncü Lem'ası, “Hikmetü'l‑İstiâze” nâm‑ı àlîyi taşıyan bir parça‑i nuru aldım. Elhamdülillâh istinsaha muvaffak oldum. Cenâb‑ı Hak, hazine‑i bînihâyesinden emsâl‑i sâiresini ihsân buyursun‥ âmîn, bihürmeti Seyyidi'l‑Mürselîn…
Üstadım Efendim, bu azîm hakikati taşıyan risale, fakir talebenizde pek azîm te'sirât yaparak dimağım ve bütün duygu ve hâsselerim, o azîm hakàik üzerine serpilerek, toplanmaz bir hâle geldiler. Gündüzde, güneşin ziyâsı karşısında kalan yıldız böceği gibi, gerek güneşin ta'rifini ve gerekse kendi şevkiyle dâire‑i muhîtinde bulunanları ta'rif edemediği gibi‥ fakir, aynı hâl kesbettim.
Evvelâ: Bu risale, diğer Tevhid’e dair büyük risalelerin bir büyük kardeşi olabilir. Zîra nasıl ki; öbür kütle‑i nur, Cenâb‑ı Hakk’ın âlem‑i kebîrde cilve‑i Cemâl ve Kemâl ve Esmâ‑i Hüsnâ’sını pek zâhir bir tarzda a'mâ olanlara da gösterdiler. Aynen bu parça‑i Nur, âlem‑i asğar olan ve Esmâ‑i Hüsnâ’ya âyine olan ve hilkat‑i dünyanın rûhu mesâbesindeki beşerin, kemâl ve sukùtuna, ebediyet ve ademine sebeb olan en büyük vesile ve desîseleri, pek yakìnen keşfedip gösteriyorlar.
255
Sâniyen: Bu hakikatleri düşünürken kalbime şöyle geldi ki: Nasıl ki, “Hüdhüd‑ü Süleymânî, zeminin suyu mechûl olan yerlerinde – hafriyatsız – suyu bulmaya vesile idi.” diyorlar. Aynen bu risale, Hüdhüd‑ü Süleymânî tarzında, âlem‑i asğar olan insanın, ezdâdlardan müteşekkil cism‑i vücûdunda “nur‑u îmân yatağı” olan kalbi, biaynihi gösteriyor. Zemin yüzünde zararlı ve zararsız otları teşhîs eden kimyagerin âb‑ı hayat bulduğu gibi binde bir hakikatini ancak görebildiğimi anladığım bu eser‑i àlî, bütün ehl‑i îmân ve zîşuûra, menba'‑ı hakîkisi olan Kur'ân‑ı Hakîm gibi, nurları ile âb‑ı hayatı serpiyor.
Hâfız Ali (R.H.)
150. Kalplerimiz serapa sürur ile doluyor. Rabb‑i Kerîm’imize karşı taşımakta olduğumuz muhabbetimiz tezayüd ediyor
Ahmed Husrev’in bir fıkrasıdır
Üstadım Efendim!
Bir hafta evvel “Hikmetü'l‑İstiâze” isimli risalenin bir kısmını ve birkaç gün evvel de diğer kısmıyla, Ondördüncü Lem'anın Birinci Makamı’nı aldım. Hikmetü'l‑İstiâze’nin Birinci Kısmı’nı müteaddid defalar kardeşlerimle okudum. Dedim:
Ey Sevgili Üstadım!
Bu kıymetdâr Risale ile mücâhid talebelerinize öyle güzel bir ilâç takdim ediyorsunuz ki, bu ilâçlarla manevî yaralarımızı o kadar güzel ve çabuk tedâvi ediyorsunuz ki; o pek müdhiş yaralarımız bir ânda iltiyâm buluyor, ızdırâblarımız o ânda zâil oluyor, kalblerimiz serâpâ sürûr ile doluyor. Rabb‑i Kerîmimize karşı taşımakta olduğumuz muhabbetimiz tezâyüd ediyor. Ve Hàlık‑ı Rahîm’e karşı olan âdâbımıza bile halel gelmeyeceğini okudukça, vazifedeki şevk ve gayretimizi artırıyor.
256
Evet azîz Üstadım!‥ Ekser zamanlar ins ve cin şeytanlarının hücumlarından ve terbiye edemediğim âsî nefsimden gelen bir takım havâtır‑ı şeytaniyeden kurtulmak için, pek çok çabaladığım zamanlarım oluyordu. Kalb, bu gibi hâletten kurtulmak için inziva ararken, Nakşî kahramanlarının
“Terk‑i dünya, terk-i ukbâ, terk-i hestî, terk-i terk.” diye olan esâsâtı, dimağıma ilişiyordu. Fakat bu söze cevab veren azîz Üstadımın beyânâtı arasında, “İnsan bir kalbden ibaret olsa idi bu söz doğru olabilirdi. Hâlbuki insanda, kalbden başka akıl, rûh, sır, nefis gibi mevcûd olan letâif ve hâsseleri, kendilerine mahsûs vezâife sevk ederek zengin bir dâirede, kalbin kumandası altında îfâ‑yı ubûdiyeti” tavsiye buyuruluyor. Güneş gibi böyle hakikatleri izhâr eden böyle nurlu düsturlar, talebelerinde esâs olduğu için, sâlifü'l‑arz havâtıra çare arıyordum…
Talebelerinin her ân ihtiyaçlarını düşünüp çareler arayan, ilâçlar hazırlayan, ihzarâtını zahmetsiz olarak talebelerine isti'mâl ettiren, mukâbilinde hiçbir şey istemeyerek minnet ve medhin Cenâb‑ı Hakk’a yapılmasını emreden sevgili Üstadım! Size evvelden beri “Lokman” nazarıyla bakmaktayım… Evet hakikaten bir Lokman’sınız. Lokman Hekim gibi kalbî arzularımızı işiterek bu risaleler ile muâlece uzatıyorsunuz. Bedî' olan Cenâb‑ı Hakk’ın, bedâyi'i içinde, kemâliyle her cihette derece‑i nihâyeye vâsıl olan bedî' kelâmından, bedî' bir kulu ile ihsân ettiği bu bedâyi'i medhedebilmek, intak‑ı bilhak olmadıkça elbette imkânsızdır. Beşer bu vâdide ne kadar söz söylese yine azdır…
Sevgili Üstadım, herhangi bir risaleyi açıp okuyacak olsam, hissem kadar dersimi alıyorum. Hâlbuki evvelce bu risaleleri mütemâdiyen yazdığım için, okumağa pek az vakit bulabiliyordum ve el'ân da öyleyim. Evvelce okuduğum zamanlar istifadem az oluyordu. Şimdi ise Nurların hakikatlerini gördükçe minnet ve şükrüm tezâyüd ediyor, kalbim Nurlar ile doluyor, rûhum Nurlarla istirahat ediyor, letâifim bu Nurlar ile hisseleri kadar feyizyâb oluyor. Ve yine Cenâb‑ı Hak’tan ümîd ediyorum ki, hissem ve istifadem, gün geçtikçe çoğalacaktır ve nasîbim artacaktır…
257
Bu hâdisât gösteriyor ki, bedî' âsârın büyük bir hâsiyeti ve bir kerâmetidir ki, talebelerini başka ellere vermiyor ve nurlandırmak için başka kapılara boyun büktürmüyor. Ağlayan kalblerimize tesellîler veriyor. Îmânlarımızı takviye ediyor. Likà‑i İlâhîyi iştiyakla istetiyor ve sonunda da, “Yâ Rab! Sen Üstadımızdan hoşnud olacağı tarzda râzı ol!” nidâlarını, lisânen ve kalben söylettiriyor.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Talebeniz Ahmed Husrev
151. Bu risaleleri okudukça ruhum güller gibi açılıyor, hayat‑ı fâniyeden gelen âlâm ve meşakkati, kaldırıp atıyor
Sabri’nin bir fıkrasıdır
Eyyühe'l‑Üstad!
Eyyâm‑ı baharın herbir gününün, birer letâfet ve tarâvet‑i bî-misâli ve acîb tebeddülü, Fâtır‑ı Akdes Hazretlerinin nihâyetsiz kudret ve azametini irâe eylediği gibi, deryâ‑yı Nurun da bî‑nazîr ve hayret‑bahş bir baharı, Minhâclar, Mirkâtler, İstiâzeler ve emsâli latîf, şirin, nurânî ezhâr ve esmâr‑ı bînihâyeleri, ehl‑i îmân ve tevhide taze hayat bahşediyorlar. Bu nurlar öyle manevî gıdâlar ki, herkesi, her ân doyurmağa kâfî ve bu elmaslar öyle kıymetdâr birer ridâlardır ki, herkesi her zaman ısıtmağa vâfîdir. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
258
Azîz büyük Üstadım! Bu risaleleri okudukça rûhum güller gibi açılıyor, hayat‑ı fâniyeden gelen âlâm ve meşakkati kaldırıp atıyor. Yerine, kanâat gibi bir kenz‑i mahfîyi iddihar ediyor. Ve diyorum:
“Ey rûh! Şimdiye kadar manevî taleb ve arzularını te'min eden nur fabrikasının elmas ve cevherlerinden herbirerlerinin ayrı ayrı kıymet ve zarâfetlerini görünce, bundan daha kıymetdâr bir eser olamaz.” deyip, sen hâlen, ben kàlen hükmediyorduk. Envâr‑ı Kur'âniye ve reşehât‑ı Furkàniye ve lemeât‑ı bekàiyenin işte nihâyeti yokmuş… Elhamdülillâh hakàik‑ı Kur'âniye’den yevmen feyevmen nasîbedâr oluyoruz ve olacağız inşâallâh. Hemen Cenâb‑ı Kibriyâ, şu enhâr‑ı kevseri hayat‑ı bâkiye harmanı olan mahşere kadar akıtsın. Âmîn…
Üstadım Efendim, bugün harekât‑ı mâziyem ile ahvâl‑i hâzıramı mukayese ciheti ihtar edildi. – Alâ‑kadri'l-istitâa – tedkik ettim. Neticede ahvâl‑i hâzıramı – hamden sümme hamden – sıklet cihetinde pek hafif ve kıymet hususunda pek ağır buldum. Harekât‑ı sâbıkam ise bunun hilâfınadır. Elhamdülillâh Cenâb‑ı Feyyâz-ı Hakîki, âciz, fakir, muhtaç kullarından rahmet‑i Rabbâniyesini esirgemedi… “Armut piş, ağzıma düş” kabîlinden her nev'i malzeme‑i cerrâhiye-i rûhiyeyi, hâzık bir operatörle beraber ihsân buyurdu. Eğer bizler, bu ameliyâtı görmeseydik ve bu nurlu ve zevkli, şevkli ihrama girmeseydik, hubb‑u câh yüzünden acaba hangi bid'attan geri duracaktık.
259
İşte lâyuadd ve lâyuhsâ nurların bîpâyân füyûzâtı, zümre‑i muvahhidîni medyûn‑u şükrân bırakmıştır. ﴿اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ﴾
Hemen Cenâb‑ı Hak cümle Ümmet‑i Muhammed’i envâr‑ı Kur'âniye’den müstefîd ve hakîki muvahhidîn sınıfına ilhâk ve şimdiye kadar gafletle geçirdiğimiz zamanlardan, defter‑i a'mâlimize yazılan seyyiâtımızı, rahmetiyle afv buyursun‥ âmîn.
Hulûsi‑i Sânî Sabri
152. İnsanlar ya göründüğü gibi olsa, yâhut olduğu gibi görünseler idi
Zekâi’nin bir fıkrasıdır
Üstadım!
Bir meydân‑ı mücâdele ve imtihan olan şu dünyanın her köşesinde beşere ders‑i ibret olacak bir hâdise, bir nümûne eksik değil. Her yerde muhtelifü'l‑mizâc insanlarda ayrı ayrı temâyülât‑ı kalbiye bulunuyor. Hâdisât‑ı dünyeviye içinde, en elîm olan şeyin, meslek‑i uhreviye ve diniye perdesi altında, vahşet ve hayvaniyet rûhlarıyla karşılaşmak olduğunu tecrübelerim ve müşâhedelerim bana öğretiyor.
Evet, ehl‑i îmân için mûcib‑i teessür şeyler, kendisini ıslah‑ı hâle ircâ etmek üzere, ubûdiyetle Hàlık’ına yalvarırken, bir mülhidin uysal bir mahlûk gibi sokularak, birkaç zaman hileli etvâr gösterdikten sonra, rûhunun çirkinliği ile karşısındakine hücum ederek, kendine onu benzetmek istemelerini ve hattâ karşısındaki mü'min hakkında, sû‑i zan ve sû‑i tefehhüme düştüğünü görmektir.
260
Âh Üstadım! Ne vardı, insanlar ya göründüğü gibi olsa, yâhut olduğu gibi görünseler idi. Ehl‑i irşad, ahkâm‑ı Kur'âniye’yi tebliğ hususunda müşkülât çekmeyecek ve inkâr edilmeyecekti. Benim gibi henüz kendini ıslah edemeyenler de, bazı budalaların rûhlarında sâfiyet ve hüsn‑ü insaniyet aramaya çalışmayacaktı.
Azîz Üstadım, inşâallâh Cenâb‑ı Hak, hak ve hakikatin güneş gibi yükseldiğini size ve bize göstersin. Bir zindân hayatına benzeyen, birçok manevî mahrumiyetler içerisinde geçen şu günleri, sürûrlu ve serbest günlere tebdil eylesin. Âmîn.
Talebeniz Zekâi
153. Kur’ânî elmas müdaafalar, o kabîl emraz‑ı nefsaniyeyi çabuk çürütüyor
Sabri’nin fıkrasıdır
Üstad‑ı Ekremim!
Hikmetü'l‑İstiâze’nin İkinci Kısmı öyle kıymetdâr bir hazine‑i cevâhir ve maraz‑ı vesvesenin iksîr bir ilâcıdır ki, âlem‑i fânîden âlem‑i bekàya göçünceye kadar, nefis ve şeytanın hücumuna ma'rûz bulunan insan, kalbinin üzerine asıp beraberinde taşımalı. O iki düşman her zaman köpük gibi, zâhirde bir şeye benzeyip, hakikatte ele avuca girmeyen havâî i'tirâzât‑ı muannidâne yaparlar. Onlara karşı en rasîn tahassungâh ve en güzel esliha ve bu uğurda sarfedilecek hàlis sikkeler bunlardır. Zîra vücûdumda tecrübe yaptım. Suâlleri okuduğum vakit nefsim, suâl cihetine mâil bulunuyor ve ehemmiyet veriyor. Fakat elhamdülillâh akabinde, tevâlî eden Kur'ânî elmas müdafaalar, o kabîl emrâz‑ı nefsâniyeyi çabuk çürütüyor ve kökünden kurutuyor. Şu nurânî ve Kur'ânî hikmetleri, bihakkın takdir hususunda, zîrûh ve zîşuûrun mükemmeli bulunan nev'‑i beşerin, bidâyet‑i vahiyden tâ haşre kadar, i'câz ve îcâzında, izhâr‑ı acz edegeldikleri, da'vâmızın bâriz ve zâhir bir delilidir.
261
Hülâsa: Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın ahkâm‑ı bî-nazîrinden olan şu Risale‑i İstiâze-yi Furkàniyeyi mütâlaamda, deryâ‑yı hakàikta sermest‑i hayran kalarak, kemâl‑i aşkla dedim: “Yâ Rab, şu Kitab‑ı Mübîn’in infaz‑ı ahkâmını teshîl ve teysir ve dellâl‑ı Kur'ân’ı da, âmâl ve makàsıdında muvaffak ve cemî' ihvânımla beraber bu kemter kulunu da, hulûl‑i ecelime değin Kitab‑ı Mübîn’e hàdim buyur!” duâsıyla arîza‑i âciziyeye hâtime veririm.
Sabri
154. Bu işareti yazarken, vücud âlemine seyahate çıktım. İşârâttaki noktalar bir müfettiş hükmüne geçti
Hâfız Ali’nin fıkrasıdır
Sevgili Üstadım!
Bu defa irsâline inâyet buyurulan Hikmetü'l‑İstiâze’nin İkinci Kısmı’nı aldım. Sekizinci İşâret’te isbât edilip gösterilen hak ve hakikat, dalâlet vâdilerinde uçan serseri mudillerin yollarını pek vâzıh tenvir ile, onlara hem kendilerinin ne yaptıklarını, hem cadde‑i hakikati göstermekle, îcâzıyla azîm bir mes'ele tahayyül buyuruluyor.
262
Dokuzuncu İşârette ise, bütün ehl‑i îmân ve bilhassa Risale‑i envâr ile hilkat‑i insaniyenin gaye‑i hakîkisini anlamaya çalışan talebeleriniz, rûhen istikbâle gittikçe, bu mes'ele pek geniş bir dâire olarak, Hazret‑i Âdem’den beri bütün Peygamberân‑ı İzâm Hazerâtının ehl‑i dalâlete karşı mağlûbiyeti ve fecî hâdiseler çok düşündürüyor ve kalbi zedeliyordu. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي O geniş dâire öyle tenvir ediliyor ki, içinde Üstaddan, Fahrü'l‑Mürselîn’den, Hazret‑i Âdem’e kadar müşkülât, hak ve hakikat kılıncıyla fethedilip, akıl ve kalb (sadakte ve bilhakkı natakte) diye tasdik ediyorlar.
Onuncu İşâret’i yazarken elimden kalemi bırakarak hâzırûna okudum. İçinde temsîlin misâl değil, hakikat olduğunu ve böyle bir hakikati, ism‑i Hakîm ve ism‑i Nur ve ism‑i Bedî'in cilvesiyle görüleceğini derkettim ve hayâlen tatbikine çıktım. Pek doğru bir esâs olduğunu anladım. Cenâb‑ı Hakk’a şükrettim.
Onbirinci İşâret’te gösterilen zecr‑i Kur'ânî, kâinât tarlasının mahsulü, makinesinin mensûcâtı insan nev'i olduğu ve umum mevcûdât semerâtıyla o nev'e hizmet ettiklerinden insan, hodgâmlığıyla, bedbînliğiyle o azîm gaye‑i dünyayı hiçe indirmesiyle, büyük çarklar misillû anâsır‑ı külliyenin insan aleyhine hareket ettiklerini ve mühlik mes'ûliyetten kurtulmak ancak Kur'ân‑ı Hakîm’in dâire‑i kudsiyesine girmek ve Fahrü'l‑Mürselîne ittibâ' etmekle olacağını beyân ile insanı kendine veznettiriyorsunuz.
263
Onikinci İşâret ve dört suâlin cevabının ihtiva ettikleri hakikatler, bizi arasıra kendi hesabına çalıştırmak isteyen ve cüz'‑i ihtiyar ile kendisinde bir varlık görüp, istihkaka göz diken ve şöhret ve hodfürûşluk tahakkümüyle, hebâen çalışan nebâtî ve hayvanî nefis ve hevâ zincirlerini, altın makaslarla keserek halâs buyuruyorsunuz.
Onüçüncü İşâret ve üç nokta ile her zaman, hususuyla mübârek vakitlerde bizimle uğraşan ve bazı ye'se düşüren, yüzümüzün siyahlığını görmeyip, mü'min kardeşlerimizin ufak‑tefek çizgiler nev'inden karalarıyla onları, bütün siyahlıkla ittiham ettiren, Cenâb‑ı Hakk’ın rahmetini ve Gaffâr ve Rahîm isimlerini tenkide cür'et eden ve bu yüzden büyük tahribâtlara sebebiyet verdiren hizbü'ş‑şeytanın kuvveti gösteriliyor.
Muhterem Üstadım!
Bu işâreti yazarken, vücûd âlemine seyahate çıktım. İşârâttaki noktalar bir müfettiş hükmüne geçti. İzâh buyurulan kuvvetler yerinde görülüp, teslîm‑i silâh etmek üzere idiler. Bize bu kuvvetleri gösteren Kur'ân‑ı Hakîm’den istimdâd ve feyzi, her hatvelerimde istiyordum. Ve bize bu esâs hakikat‑i hayatın neticelerini, karanlıklarını gösteren Üstadımız, muvaffakıyetimizi Cenâb‑ı Hak’tan dilemekte olduğu, her ân kendini göstermektedir ve inşâallâh halâs edecektir.
Muhterem Üstadım, bu Onüç İşâret, onüç cevâhir kümesini muhtevîdir. Bunlardan bazılarını ipe çizip göstermekle ve çizmemekle ve görmemekle, o cevâhir hazinesine ve cevherlerine bir nâkìsa gelmeyeceğinden eğri ve doğru çizmek istediğim cevherler, inşâallâh hüsnünü zâyi' etmez.
Ey sevgili Üstadım! Ne kadar teşekkürât‑ı vefîre îfâ etsem ve hayli minnetdâr olsam, yine îfâ edemeyeceğime kàil olduğumdan, dilerim Cenâb‑ı Hak’tan, râzı olacağınız kadar nâil‑i mükâfât eylesin. Âmîn, bihürmeti Seyyidi'l‑Mürselîn.
Hâfız Ali (R.H.)
264
155. Bu defa rüyada Fahr‑i Âlem (asm) Efendimiz Hazretlerini gördüm
Vezirzâde Mustafa’nın fıkrasıdır
Azîz, Kıymetdâr Üstadım!
Hesabsız hamd ve şükür, ol Hàlık‑ı Mennân Hazretlerine ki, ben ümmî olduğum hâlde, hissiyat ve emellerimi, şu fânî ve âfil olan hayat‑ı dünyadan tecrid ile, Risale‑i Nur talebeleri içine girdim ve hizbü'l‑Kur'ân âlimlerine arkadaş oldum. Hizmet‑i neşriyede ve ilimde onlara yetişemiyorum. Fakat inşâallâh irtibat ve muhabbet ve ihlâsta yetişmeye çalışacağım. Ve duâ ile onların kalemlerine yardım ediyorum. Risale‑i Nura karşı hissiyatımı, ümmîliğim münâsebetiyle yalnız rüyalarımla arz ediyorum.
Bu defa rüyada Fahr‑i Âlem (A.S.M.) Efendimiz Hazretlerini gördüğüm vakit Sûre‑i Hacc’ın nihâyetinde: ﴿مَا قَدَرُوا اللّٰهَ حَقَّ قَدْرِهِ اِنَّ اللّٰهَ لَقَوِيٌّ عَز۪يزٌ…الخ﴾ okuyarak ve Şah‑ı Geylânî (Kuddise Sırruhu) Hazretlerini gördüğüm vakit, Sûre‑i Nur’da ﴿لَيْسَ عَلَى الْاَعْمٰى حَرَجٌ﴾ âyetini kırâat ederek nevmden bîdâr oldum. Ve anladım ki, bu âhirde Sünnet‑i Seniye’ye dair mühim bir risale yazıldığı için, Resûl‑i Ekrem (A.S.M.)’ın makbûlü olmuş ki, rüyamda müşerref oldum. Ve o âyet, Risale‑i Nurun hülâsasını ifâde ettiği gibi, ehl‑i gafleti şiddetli tehdid eder. Şah‑ı Geylânî’yi gördüğümün sebebi, Risale‑i Nurun talebelerinin kudsî bir Üstadı, beni de şâkird kabûl ettiğine dair bir işâret anladım. Ve bu âyetler havsalamın haricinde olduğu hâlde, o kudsî zâtların hürmetine, kuvve‑i hâfızamda her zaman okur ve bir genişlik hâsıl olurdu.
265
Diğer bir rüyamda (pek geniş bir dâire, temelleri henüz inşâ ediliyor görmüştüm) bu defa o büyük bina ikmal edilmiş; içine girdiğimde sağ cihetini câmi‑i şerîf olarak gördüm. Ve namaz kıldıktan sonra, bütün yazılan Risale‑i Nuru bana verdiler. Ben de yalnız bir adedini orada okunmak üzere verdim. Binanın en yüksek ve ortasında bir dikmesinin değişmesi için ellerinde demir, vinç ile çalışanlar üç kişi idiler, gördüm. Tâbirini siz Üstadıma havâle ediyorum.
Ümmî talebeniz Mustafa
156. Bazı cümleler oluyor ki, namazdan evvel ve sonra fakirhaneye gelen ihvana müteaddid defalar okuyup feyizleniyoruz
Âsım Bey’in fıkrasıdır
Üstad‑ı Ekremim!
Bu kerre ikmaline muvaffak olabildiğim üç risale‑i şerîfe ki; Yirmidördüncü Söz, Yirmidokuzuncu Söz, Otuzbirinci Mektûb’un Beşinci Lem'ası Mirkâtü's‑Sünne Risaleleri berây‑ı tashih ve manzûr‑u Üstadânelerine buyurulmak üzere takdim edildi. Risale‑i şerîfelerin cümlesi, birer hakikat nuru fışkıran birer gülistan‑ı cinândır. Hele Otuzbirinci Mektûbun Lem'aları ki, Minhâcü's‑Sünne ve gerekse Tiryâku Marazı'l‑Bid'a olan Mirkâtü's‑Sünne okunmaya doyulmaz. Okudukça hissedilen manevî sürûr ve füyûzâtın hadd ü hududu bulunmaz bir ummân‑ı feyizdir. Bazı cümleler oluyor ki, namazdan evvel ve sonra fakirhâneye gelen ihvâna müteaddid defalar okuyup feyizleniyoruz. Hele Giritli Hasan Efendi, gözyaşlarından kendisini alamıyor. Ma'lûm‑u Üstadâneleri, kendisi Kàdirî şeyhidir. Zât‑ı Üstadânelerine ve bâhusus Gavs‑ı A'zam Şeyh Geylânî Hazretlerine merbûtiyet ve muhabbeti derece‑i nihâyettedir.
266
Üstad‑ı Ekremim!
Bu defa risale‑i şerîfeler bir parça te'hire uğradı. Bunu, fakirin atâlet, betâlet ve kesâletine haml buyurmayınız. Şikâyet değil müftehirâne arz ediyorum; bu sene Cenâb‑ı Hakk’ın fakire lütf u ihsân ve keremi çok oldu. “Lehü'l‑hamdü ve'l-minnetü” yüzbinlerce müteşekkirim. Ramazan Bayramından beri iki defadır hastalığım ki, – el'ân nekâhet devrindeyim – Risale‑i şerîfelerin istinsahına oldukça bir fâsıla vermiş oldu. Çok şükür elhamdülillâh bu hastalıklar bir in'âm‑ı İlâhîdir. Duâ‑yı Üstadâneleriyle sıhhatim yerine gelmektedir.
Âsım
157. İstifadem pek çok, siz Üstadımın manevî feyizlerini her vakit risalelerden alıyorum
Rüşdü Efendi’nin fıkrasıdır
Ey Azîz Üstadım!
Bu kadar azîm ihsânınız, beni sevgili Üstadımızın nezdinde talebelerin en sonuncusu olmak şerefini kazandırdığını tahattur ettirdikçe, Cenâb‑ı Vâcibü'l-Vücûd Hazretlerine gece ve gündüz duâ ediyorum ve bazı vakitlerde başım secdede olduğu hâlde, mütemâdiyen ağlıyorum. Günahımın azameti, cürmümün hadsizliği, beni titretirken sevgili Üstadımın duâsı, Cenâb‑ı Hakk’ın rahmeti, beni tesellî ediyor.
Her gönderdiğiniz risaleyi kemâl‑i iştiyakla okuyorum. Kıymetli kardeşlerimle belki her gün bir yerdeyim. İstifadem pek çok; siz Üstadımın manevî feyizlerini her vakit risalelerden alıyorum.
267
Evet azîz Üstadım, hissiyatımı yazabilsem her hafta mektûblarımla mukàbele edecektim ve size mektûb yazmak da benim için en büyük meserrettir. Affınıza istinâd ederek, zâhiren sükûtla ve ma'nen dergâh‑ı Hudâ’ya el açtığım vakitlerde, size âciz Rüşdü talebeniz, aczini takdim ettikçe, sevgili Üstadımdan bilmukabele gördüğüm lütûflar karşısında, gözyaşlarımla cevablar i'tâ eyliyorum, Efendim.
Talebeniz Rüşdü
158. Hafız Ali’nin dersini ne tarzda anladığını gösteren bir fıkrasıdır
Hâfız Ali’nin dersini ne tarzda anladığını gösteren bir fıkrasıdır
Muhterem Üstadım!
Otuzbirinci Mektûbun Ondördüncü Lem'asının İkinci Makamı’nı bir defa kendim okudum. Bir cüz'î istifade ile dimağımda bir lezzet hissettim. İkinci, üçüncü tekrarlarımda öyle bir zevk‑i rûhâni uyandırdı ki; eğer kalb ve kalemim rûhuma tercümân olabilse idiler belki bir derece siz Üstadıma minnetdârâne arza cür'et eylerdim. Heyhât ne kalbim ve ne kalemim ve ne rûhum, acz ile önüme çıktılar ve itiraf‑ı kusur ediyordular.
Sevgili Hocam! Sözler ünvânıyla neşr‑i envâr ve feth‑i bâb-ı rahmet eden envâr‑ı Kur'âniye esâsen hàs, mahsûs bir sikke‑i hâtemi taşımaktadırlar. Herbir parçasından, şümûllü Rahmet‑i İlâhiye’ye cüz'î küllî bir kapısı var, gösteriyor ve göstermekle kapıları açık bırakıyorlar. Bu mübârek risaleyi, Süleyman, Zekî Zekâi ve Lütfi kardeşlerimle okurken, hayâlime bir büyük müzeyyen bir saray gösterildi. Asıl ve hakikatini ve vüs'atini ve müzeyyenâtını temâşâ için rûhen çıktım baktım ki, yorgun ve nazarım kesik bir tarzda geriye döndüm. Zekâi kardaşım devam ediyordu. Tekrar o saray şeklinde mutantan, revnâkdâr, kıymetçe, mâhiyetçe aynı, ufak bir saray‑ı vücûd âlemimi gördüm. Ve feth‑i bâb edip temâşâ etmek istedim. Anahtarı yoktu. Birden kardaşımın ağzından ﴿﷽﴾ işittim. Kapı açıldı.
268
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى نُورِ الْا۪يمَانِ وَهِدَايَةِ الرَّحْمٰنِ dedim. Gördüm ki, büyük sarayın müştemilâtı ve tezyînâtı, o küçük sarayda dercedilmiş. Âdeta çarklardan mürekkeb bir saat ve çok ipleri hâvî bir nessâcdır. Dikkat ettim, o saati kuran ve işleteni ve o ipleri gûnâ‑gûnâ boyayıp dokuyanı, gündüzü gündüz eden güneş olduğu gibi pek parlak bir sûrette izâh buyurulunca gördüm. Tekrar اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ dedim ve şu âlem‑i kübrânın fihristesini ve nümûnesini elime alınca artık pervâsız seyahate çıktım.
Muhterem Üstadım!
Şu söz öyle bir hakikati ders veriyor ki, daha insana yabancı ve bilinmesi mümkün olmayan bir şey kalmıyor. Her gördüğü mûnis bir arkadaş oluyor ve susuz vâdiler ve geniş sahrâlar ve koca küre‑i arz bir bahçe hükmünde Hàlık‑ı Rahîm tarafından ihzar edilmiş ve tılsımı da ﴿﷽﴾ olduğu ve tılsımı bulunmazsa ve alınmazsa o bahçede yaşamak mümkün olmadığı ve yaşasa da her tarafta yabancı olarak ve her hatvesinde istiskàl edilerek, hayat değil belki câmid olarak bulunacağını izâh buyuruyorsunuz. Hele bizi her zaman günde kırk defa havsalamız almayarak “âh!” ile geri dönen mi'râc‑ı mü'min olan namazda ﴿اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ﴾ sırrı, öyle bir düğme olarak gösteriliyor ki; her mü'min kendi vücûd âleminde bir elektrik fabrikası görüyor ve düğmesini açınca bütün dünyayı ziyâ ile gösteriyor.
Sevgili Üstadım! Cenâb‑ı Hak bu kıymetli eserleri kıyâmete kadar mü'min kullarına yetiştirsin, duâsıyla hatm‑i kelâm eylerim efendim.
Kusurlu talebeniz Hâfız Ali
269
159. Haddimden pek çok fazla olan sena ve medhi, risalelere ve esrar‑ı Kur’ân’a ait olduğu için kabul ettim
Yeni mühim bir kardeşimiz Müftü Ahmed Feyzi Efendi’nin fıkrasıdır.
Bu fıkra çendan şahsıma bakıyor. O zât şahsımı görmemiş; dellâllığım eseri olan Risaleleri gördüğünden, haddimden pek çok fazla olan senâ ve medhi, Risalelere ve esrâr‑ı Kur'ân’a ait olduğu için kabûl ettim.
﴿﷽﴾
Hamd‑i bînihâye Kerîm‑i Müteâl’e, salât ü selâm Habîb‑i Zülcelâl’e ve Onun âl ve ashâbına.
Ey bâkîye vâsıl olmuş fânî! Ve ey matlûbun bâb‑ı rahmetinde oturan mahbûb! Ve ey derecâtın ekmeli olan sıfat‑ı abdiyete sülûk edebilmiş bahtiyar! Ve ey şems‑i tâbân-ı Zülcemâl’in karanlıklara aksettirdiği ziyâ‑yı hidayet! Ve ey Habîb‑i Kuddûs’ün tarîk‑ı ulviyetinde karanlıkları yararak uçan şihâb‑ı şa'şaa-nisâr! Hatîât ve ma'siyet deryâsının korkunç dalgaları arasında inleyen, Hàlık‑ı Kerîm’in bunca eltâfını nankörlükle karşılamaktan başka bir vaziyeti bulunmayan bu ednâ‑yı mevcûdât, nâil olduğun derece‑i makbûliyetten bir katresinin olsun, kendine ihdâ’sını, senin şefkat ve kereminden bekliyor. Ne olur beni kendine alıp, hizmetinle müşerref kılsan! Ne olur, Habîb‑i Kibriyâ’ya benim de kendisinin hizmetine intisabım için ve Onun uşşâkının asğarı ve hikmet ve nurunun dellâlı olmaklığım için yalvarsan, âh!‥
Her ân ayaklarının altını öpmek ateşiyle mütehassir ve nâlân, ahkar‑ı mahlûkat Ahmed Feyzi
270
160. Ahmed Hüsrev’in Otuz Birinci Mektub'un On Dördüncü Lem’asının İkinci Makamı münasebetiyle yazdığı fıkradır
Ahmed Husrev’in Otuzbirinci Mektûbun, Ondördüncü Lem'asının İkinci Makamı münâsebetiyle yazdığı fıkradır
Sevgili Üstadım Efendim Hazretleri!
Üç‑dört gün evvel Cenâb‑ı Hakk’ın o mukaddes kelâmından müjdeler çıkararak, aktâr‑ı âleme saçan, coşkun denizlerin akıntıları gibi, feyizleriyle bizi mest eden, âfil güneşin her gündüze mahsûs sönmez ziyâsı gibi, ardı arası kesilmeyen nurlarıyla bizi nurlandıran, hiçbir ferdi, şübehâtta boğmamak esâsı üzerine yürüyen, kendisine hàs belâğatıyla ukùlü teshìr edecek bir kàbiliyetle söyleyen, sâmiaları ve bâsıraları kendisine müteveccih kılan o azametli külliyat‑ı nurdan bir nur daha aldım.
Bu nur, o güzel İslâm nişanı ve o büyük rahmet hazinesinin keşşâfı olan ﴿﷽﴾ ’in, binler esrârından otuz sırra mukâbil, altı sırla nurlu şuâlarını ezhânımıza nakşetmiş ve rahmetin binbir esmâ‑i İlâhiye’den gelen şuâlarıyla, insana had ve hesaba gelmeyen niam‑ı Sübhâniyenin medet elleriyle yardıma gönderildiğini öğretmekle, bizi sonsuz bir deryâ‑yı feyze gark etmiştir.
Bu kudsî mübârek kelimenin her sûre başında zikriyle, ehemmiyet ve azameti ve her hayırlı işlerde tekrarıyla mübârek bir şefâatçi olması, ferşte gezen insana, arşa çıkacak kàmet giydirmesi ve acz‑i mutlakta çırpınan insanı, Kadîr‑i Mutlak’a rabt etmekle, insanın kıymet ve izzeti gösterildikten sonra اِنَّ اللّٰهَ خَلَقَ الْاِنْسَانَ عَلٰى صُورَةِ الرَّحْمٰنِ Hadîs‑i Şerîfiyle Mün'im‑i Hakîki’nin binbir Esmâ‑i Hüsnâ’sının cilvelerinin şuâlarından tezâhür eden rahmetiyle perverde edilmek sûretiyle de, rahmetin bir cilve‑i etemmi olduğu izâh buyurulmuştur.
271
Sevgili Üstadım,
Rûh‑u insanın nazarını, akıl ve kalbini ve muhayyilesini ﴿بِسْمِ اللّٰهِ﴾ ile kâinât sîmâsına, اَلرَّحْمٰنِ ile arz sîmâsına, اَلرَّح۪يمِ ile ebnâ‑yı cinsinin sîmâ‑yı maneviyesine dağıtıyor. Oralardaki rahmet‑i vâsia-i külliyenin azametini, letâfetini gösteriyor.
Azîz Üstadım!
Nazarım nereye ilişse, aklım herhangi bir hâli muhâkeme etse, muhayyilem ne ile meşgul olsa, sâmiam ne duysa, kalbim nereye gitse, dolaştıkları yerlerde ve tesâdüf ettikleri şeylerde, beşere bakan pek büyük âsâr‑ı rahmeti görüyor. Semâvât ve arş, bütün heybetiyle insanların seyrangâhı; Cennet, mesken‑i hakîkisi oluyor. Zemin bir hâne şekline giriyor. Mele‑i a'lânın sekeneleri ve zemin yüzüne serpilen yüzbinlerce mahlûkat ve nebâtât envâ'ının, insanların hâcetleri için koşuştuklarını, sineklerden balıklara, zerrelerden yıldızlara kadar küçük büyük herbir masnû', insanların yüzüne vahşetle değil, gülerek baktıklarını görüyor.
272
Sonsuz rahîm olan Hàlık‑ı Azîm’in kusursuz olan bu kasrını temâşâya doyamayan rûh, kendine avdet ediyor. Rahmetin nihâyet derecede incelikleriyle tanzim ve idare edilen cisme bakıyor. Duyguları arasında yalnız muhayyilesine hasr‑ı nazar ediyor. Bu muhayyilenin dimağda kendisine tahsîs edilen mahalli, bir hardal dânesi kadarken, her zaman bütün âlemi sinema şeritleri gibi hayâl hânesinde dolaştırır. Hâfıza bir çeşit, akıl ayrı bir çeşit, fikir başka bir hâlde, kalb daha başka, kâmil insanlarda hâl‑i fa'âliyette olan diğer letâif daha başka bir şekilde, bâsıra, sâmia, zâika, lâmise, şâmme gibi havâss‑ı zâhirînin istiâb ettikleri manevî sahalara nisbetle, nihâyet derecede küçük bir dimağımda yerleştikleri hâlde, yekdiğerine karışmayarak, biri diğerinin vazifesine müdâhale etmeyerek, ayrı ayrı vazifelerde, ayrı ayrı dâirelerde gayet muntazam çalıştıklarını ve hattâ etıbbânın bile senelerce tahsil ederek içinden çıkamadıkları vücûd‑u beşerin herbir kısmının, herbir uzvunun inceliklerini görüyor. Bu derece rahmetle tanzim edilen, bu kadar muhtelif vezâif ile çalıştırılan, bu muhayyirü'l‑ukùl makineyi temâşâ eden rûh, bu makine üzerindeki derece‑i mâlikiyetini düşünüyor. Hükmünün hiçbir uzva te'sir etmediğini görünce, sığınacak bir yer, ilticâ edecek bir mahal, perverde edilecek bir varlık arıyor. İşte o vakit bu kadar rahmetiyle perverde eden Hallâk‑ı Azîm’e karşı secde‑i şükrâna kapanarak ağlıyor, ağlıyor, ağlıyor. Bütün dertlerini döküyor. Onun, yalnız Onun lütf u keremine ilticâ ederek affolunmak, dünyada olduğu gibi ukbâda da sevdikleriyle birlikte va'dettiği Cennet’te bulundurulmasını istiyor ve yalvarıyor.
Ahmed Husrev
161. Sözlerinizin her satırı, bir kitap teşkil edecek kadar şümullü ve manidardır
Re'fet Bey’in fıkrasıdır
Azîz ve Muhterem Üstadım Efendim!
Geçen hafta aldığım mektûbda, “Senin ve Şerîf Efendi’nin ifâdeleri kısadır, bir şey anlaşılmıyor. Tenkid mi, takdir mi?” buyurdunuz. Bütün eserlerinizi takdir ve kemâl‑i istihsân ile karşıladığımız ma'lûm‑u àlîleridir. Esâsen tenkid edecek kudret‑i ilmiye değil bizde, Türkiye ulemâsında olmadığı hâdisât ile sâbittir.
Sinn‑i sabâvetinizde şark ulemâsını ilzam etmeniz ve ondan sonra İstanbul’a gelerek bil'umum ulemânın nazar‑ı takdir ve hürmetini celb etmeniz, bu hususu isbâta kâfîdir. Gerek Şerîf Efendi ve gerekse Hikmetü'l‑İstiâze ve Besmele sırrını okuyan diğer arkadaşlar, duydukları hazz‑ı manevîden gaşyolmuşlardır.
273
Fakire gelince, Sözler hakkında hiçbir şey yazmazsam bile o kemâl‑i takdirdendir. Zîra, şimdiye kadar büyük bir zevk ile mükerreren okuduğum ve dâima okumaktan hàlî kalmadığım Sözler ve Mektûbat hakkında kanâatlerimi dâima Üstadıma arz ettiğimden, yazacak kelime bulamıyorum. O da âcizliğimden olsa gerektir. Bir risale ne kadar parlaksa, onu takib eden ondan çok ziyâde parlaktır. Binâenaleyh, ne yazsak hakkıyla ifâde‑i merâm etmiş olamıyorum.
Şimdi hayatım çok zevklidir. Sözler’in tedkîkàtıyla meşgulüm. Evvelki okuyuşlarımda hazmedemiyordum. Şimdi gayet yavaş ve dikkatli okuyup anlamaya çalışıyorum. Takıldığım noktalar oluyor, soruyorum. Bu vesile ile istifade fazladır. Nitekim Yirmidördüncü Sözün Birinci ve İkinci Dalı’nda çok tevakkuf ettim. Lâyıkıyla anlayamadım. Üstadımızla görüştüğümde bu iki dalın şifâhen izâhını ricâ edeceğim.
Muhterem Üstadım, fakirin, bir nokta çok hayretini mûcib oluyor: Sizden bir mes'elenin izâhını ricâ ediyorum. İzâh ediyorsunuz. O izâhta da muhtac‑ı izâh noktalar bulunuyor. Öyle latîf ve şümûllü cümlelerle cevab veriyorsunuz ki, o cümleleri de anlamak için suâl icâb ediyor. Bundan şu netice çıkıyor ki, Sözler’inizin her satırı, bir kitab teşkil edecek kadar şümûllü ve mânidârdır. İstenildiği kadar izâh olunabilecektir.