500
285. Hakaik‑ı âliye-i imaniyeyi tamamıyla Risale-i Nur ihata etmiş, başka yerlerde aramaya lüzum yok
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفَاتِ رَسَائِلِ الَّت۪ي كَتَبْتُمْ وَتَكْتُبُونَ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Onuncu Şuâ nâmında yazdığınız Fihristenin İkinci Kısmı, bana şöyle kuvvetli bir ümîd verdi ki: Risale‑i Nur, benim gibi âciz ve ihtiyar ve zaîf bir bîçâreye bedel, genç, kuvvetli çok Saidleri içinizde bulmuş ve bulacak. Onun için, bundan sonra Risaletü'n‑Nurun tekmîl ve izâhı ve hâşiyelerle beyânı ve isbâtı size tevdî' edilmiş, tahmin ediyorum. Bir emâresi de şudur ki:
Bu sene çok defa ihtar edilen hakikatleri kaydetmek için teşebbüs ettim ise de, çalıştırılamadım.
Evet, Risaletü'n‑Nur, size mükemmel bir me'haz olabilir. Ve ondan erkân‑ı îmâniyenin herbirisine, meselâ Kur'ân’ın Kelâmullâh olduğuna ve i'câzî nüktelerine dair, müteferrik risalelerdeki parçalar toplansa veya haşre dair ayrı ayrı bürhânlar cem'edilse ve hâkezâ, mükemmel bir izâh ve bir hâşiye ve bir şerh olabilir. Zannederim ki, hakàik‑ı àliye-i îmâniyeyi tamamıyla Risale‑i Nur ihâta etmiş, başka yerlerde aramaya lüzum yok. Yalnız bazen izâh ve tafsîle muhtaç kalmış. Onun için vazifem bitmiş gibi, bana geliyor. Sizin vazifeniz devam ediyor. Ve inşâallâh vazifeniz şerh ve izâhla ve tekmîl ve tahşiye ile ve neşir ve ta'lim ile, belki Yirmibeşinci ve Otuzikinci Mektûbları te'lif ile ve Dokuzuncu Şuâ’nın dokuz makamını tekmîl ile ve Risale‑i Nuru tanzim ve tertib ve tefsir ve tashih ile devam edecek.
501
Risaletü'n‑Nurun samîmî, hàlis şâkirdlerinin hey'et‑i mecmuasının kuvvet‑i ihlâsından ve tesânüdünden süzülen ve tezâhür eden bir şahs‑ı manevî bâkî ve muktedir bir kuvvet‑i zahrdır, bir rehberdir.
Buradan oraya gelen mektûbları, Mübârekler Hey'eti bir risale şeklinde toplamasını ve Husrev de cüz'î ve hususî bazı cümlelerini ve lüzumsuz bazı fıkralarını tayyetmeyi Hâfız Ali ve Sabri’ye havâle etmiş olduğunu yazıyorsunuz. Evet Risaletü'n‑Nur hakkında, kerâmetli ve dikkatli ve isabetli ve keskin Husrev’in nazarı doğrudur. Bâkî bir eserde, muvakkat ve cüz'î ve hususî kelimeler tayyedilse daha iyidir.
Bu defaki mektûbunuzda kerâmetkârâne üç nokta gördük.
Birincisi: Buranın bir Husrev’i olacak derecede ihlâs ve irtibat ve iktidarı gösteren – küçük Husrev – Mehmed Feyzi isminde Risaletü'n‑Nurun çalışkan bir talebesi askerden gelip, daha ikinci defa görüşüldüğü vakit, mektûbunuzda Feyzi ismini gördük. Dedik: Bu Risaletü'n‑Nurun şâkirdleri, birbirinden ne kadar uzak olsa da, birbirine pek yakındır ki, böyle birden hissedip yazdılar.
İkincisi: Bu – küçük Husrev – Feyzi, bu âhirlerde İstanbul’da iken, Risaletü'n‑Nur hesabına zihnime dokundu. Müteessir oluyordum. “Acaba rahatsızlığı mı var?” Birden zihnim yüzünü ondan çevirdi; Hâfız Ali ile şiddetli meşgul oldum. Anladım ki, teessür verecek var. Fakat Risaletü'n‑Nurun fa'âl merkezi olan Hâfız Ali cihetinde olacak. Hâfız Ali’ye şifâ duâsına başladım, devam ettim ve mektûb gelmeden evvel Feyzi’den sordum: “Sen bir hastalık çektin mi?” O dedi: “Yok.” Dedim: “Öyle ise, Isparta’da Risale‑i Nurun ehemmiyetli ve kuvvetli bir rüknünün bir rahatsızlığı var.” Fakat, hayâlim hakikatin sûretini şaşırmış. Sonra mektûbunuz geldi, hakikat anlaşıldı…
502
Üçüncüsü: Bundan yirmi gün evvel, eyyâm‑ı mübârekeden sonra hâtırıma geldi ki; vazifedârâne kalemi her gün isti'mâl etmeyenler, Risale‑i Nur talebeleri ünvân‑ı icmâlîsinde, her yirmidört saatte yüz defa hissedar olmak yeter diye, hususî isimlerle hàs şâkirdler dâiresi içinde, bir kısmın isimleri muvakkaten tayyedildi. Kardeşimiz Hakkı Efendi de onların içinde idi. Birkaç gün öyle devam etti. Sonra birden hiç sebeb hissetmeden, yine Hakkı, Hulûsi’ye arkadaş oldu. İsmi ile, resmi ile hàs dâiresine girdi. Hakkı’nın “Beni duâdan unutmasın.” diye, mektûbunuzdaki fıkranın yazıldığı aynı zamanda, hususî duâyı kazanmış hesabıyla tahmin ettik. Hattâ, bugünlerde bunun gibi inâyetin çok lem'aları var. Emin, bunları havadis‑i yevmiye diye, bir fıkra yazacak. Belki size de gönderecek.
(Risaletü'n‑Nurun küçük talebeleri ve istikbâlde çalışkan, kıymetdâr şâkirdleri olanlar, şimdi de talebeler dâiresinde olarak hissedardırlar.) İstanbul’da Mehmed Feyzi, Eski Said’in risalelerini ararken, aynı günde Kahraman Rüşdü, bir dükkânda mevcûdunu toplamış almış idi. Küçük Husrev müteessir olarak, başka yerde aramış, İşârâtü'l‑İ'câz’ı bulmuş, tahminen demiş ki: “Bana sebkat eden, herhalde benden ilerideki Ispartalı kardeşlerimdir.” Her neyse, bu İşârâtü'l‑İ'câz nüshasını Hâfız Ali ve Sabri’deki nüshalarda bulunan kerâmet‑i tevâfukiyeyi yazdırmak istiyor. En kolay bir çaresi; küçük bir defterde, her sahifesinde tefsirin bir sahifesine mukâbil, hurûf‑u hecânın (elif ve tâ ve sâire) kaydedersiniz. Kolayını bulmazsanız kalsın.
Umum kardeşlerime birer birer ve bilhassa risaleler ile çok meşgul olanlara selâm ve duâlar ederim ve duâlarını beklerim.
Not: Emin ve Küçük Husrev ve Hâfız Tevfik selâm ve arz‑ı hürmet ederler. Tahsin askere gitmiş.
Kardeşiniz Said Nursî
503
286. Türlü türlü evhamın açtıkları menfezlerden, rahnedar kalan ruhumu tamam ve muvafık buldum
Risale‑i Nurun ehemmiyetli bir şâkirdi olan Yûsuf’un bir fıkrasıdır
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ ❋ وَبِهِ نَسْتَع۪ينُ
Rahîm, Raûf ve Zü'l‑Minen Hazretlerinin inâyet ve lütûflarından olarak, tevbe ve istiğfar gibi kullarına ihdâ eylediği, miftâh‑ı kerem ve ihsâna, çok günahkâr ve terbiyesiz olan ben sefil Yûsuf Toprak, bütün fezâyıh ve i'tisaflarıma rağmen, tevessül ettikçe bana fazlından verdiği mazhariyetin kıymetini takdir etmek, ona şükür eylemek şöyle dursun, bil'akis küfran‑ı ni'met, defaatle nakz‑ı ahd, irtikâb‑ı kizb ve hıyânet eylediğim için, derin kasâvete, kesif zulmete, müdhiş dalâlete (hakkıyla) ma'rûz kalan kalbimin, rûhumun aldığı müzmin ve münkis yarayı tedâvi çaresini taharrî yolunda aklımı, zevkimi kaybetmiş, âdeta çılgın bir hâle girmiştim.
504
Başvurduğum her tabib‑i manevîden aldığım ilâçlar, yaramı tedâviye, aklımı iknâa, lehfemi iskâta kâfî gelmedi. Bizzarûre ﴿قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذ۪ينَ اَسْرَفُوا عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ﴾ âyet‑i celîlesinin mefhûmuna tevessülen, me'lûf olduğum denâetlerden mütehassıl koyu lekeleri kal' ve tathîre ve tarîk‑ı Hakta sebata muîn olacak bir rehberi ararken, ortada hiçbir sebeb‑i zâhirî olmadığı hâlde, memleketimden Kastamonu’ya nefyim, şüphesiz, nefsime girân gelmiş ve hattâ ye's ve teessüre kapılmıştım. Bilmiyordum ki, bu nefyim ile,﴿وَعَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَعَسٰٓى اَنْ تُحِبُّوا شَيْئًا وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ﴾﴿فَعَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَيَجْعَلَ اللّٰهُ ف۪يهِ خَيْرًا كَث۪يرًا﴾âyetlerinin sırrına mazhar edecek ve iltiyâmı ümîd ve imkânsız gördüğüm manevî yaralarımın tedâvisine muktedir doktorların ve yanlarındaki kuvvetli muâlecenin eserini, varlığını ve ism‑i Hayy ve Hakîm’in cilvesini şefkaten göstermek sûretiyle, bana minnet üstünde minnet‑i uhrevî yapmak içindir. Bu mülevves ahlâkımla ben neciyim ki, bu ihsân‑ı azîme nâil olayım diye şaştım. Fakat lehü'l‑hamdü ve'l-minne,مَنْ طَلَبَن۪ي وَجَدَن۪ي﴿وَكَانَ بِالْمُؤْمِن۪ينَ رَح۪يمًا﴾﴿يَجِدِ اللّٰهَ غَفُورًا رَح۪يمًا﴾gibi işârât‑ı celîle hâtırıma gelmekle, bir derece mütesellî oldum.
Ey yaramın doktoru! Ve ey dalâlet uçurumunda yuvarlanan rûhumun halâskârı! Ve ey İlâhî ve kudsî yolların rehberi!
Evvelden hiç muârefemiz yokken, seni kale üstünde ilk ve tesâdüfen gördüğümde “Dalâletten halâsın, Allah’ın rahmetine vusûlün en kısa yolu var mı?” diye sordum. “Çok kısa bir çare‑i Kur'âniye vardır.” diye buyurdunuz. Fakat dalâletim, gafletim, enâniyetim itibariyle bu kısa ve merdâne cevaptaki hikmet‑i azîme, nebeân‑ı rahmete dikkat etmedim. Rûhuma ihanet ederek aldırmadım ve felâket‑i maneviyede bir müddet daha kalmış oldum.
505
Vaktâ ki, Risale‑i Nur hattâ “enhâr‑ı nur” demesine şâyeste olan mektûblardan, yine tesâdüfen elime geçen bir nüshayı görünce ve münderecâtındaki hakàika dalınca, inâyet‑i Rabbânî, mu'cizât‑ı Kur'ânî, himemât‑ı Sübhânî, kerâmât‑ı rûhâni eseri olmalıdır ki, kàsî kalbime, âsî rûhuma, gâfil aklıma, mağrûr vicdânıma, sakîm düşünceme “tâk” diye bir tokmak vuruldu. Bir intibâh halkası takıldı. Hemen düşündüm. Ulemânın midâd‑ı aklâmı, şühedânın kanından mübecceldir ve اَلْعُلَمَاءُ وَرَثَةُ الْاَنْبِيَاءِعُلَمَاءُ اُمَّت۪ي كَاَنْبِيَاءِ بَن۪ي اِسْرَائ۪يلَ gibi hadîsler ile Hazret‑i İsâ’nın (A.S.) Havâriyyûn’a, Hazret‑i Muhammed’in (A.S.M.) Ensâr’a tekliflerini ve onların icâbetini hatırladım.
Âdeta, fetret devri denmeğe sezâ olan bu zamanda, irsiyet‑i Nübüvvet makamında, İ'lâ‑yı Kelimetullâh uğrunda maddeten uğraşan seyl‑i dalâletle kapanmış olan râh‑ı Hakk’a çığır açan, bir recül‑ü fedâkâra iltihak ve muâvenet etmek ve bu vesile ile fırsatı ganîmet bilerek, zulümâttan nura mazhar olmak lüzumunu his ve intikal ettim. Pek âdi bir mahlûk olduğum ve kalbime müstevlî, ağır dalâlet darbesi, kalın perdesi altında hasta bulunduğum için, fazileti, maneviyatı anlamam. Zîra, fazileti takdir edebilmek, fazileti bilmekle mümkündür. Yalnız, bunca mesâvî ve mütereddid hareketlerimle huzur‑u sâmîlerine lütfen kabûlümde, yüksek rûhunuzdan yağan samîmî şefkat, hakîki re'fet, halîmâne iltifat, kerîmâne hüsn‑ü kabûlünüz beni birtakım ümîdlere, ihtiyarsız muhabbetlere sevk ve büyük sürûrlara gark etti. Ancak Allah’ın en âciz, en aşağı, en günahkâr, en zâlim bir mahlûkunu arkadaşlığına kabûl ve tahammül eden, bir şahsiyet‑i alelâde olamayıp, kuvvetli püştibâne, futur götürmez bir mesnede mâlik olmak lâzım geldiğini teyakkun edebildim.
506
﴿وَابْتَغُٓوا اِلَيْهِ الْوَس۪يلَةَ وَجَاهِدُوا ف۪ي سَب۪يلِهِ﴾﴿وَحَسُنَ اُو۬لٰٓئِكَ رَف۪يقًا﴾
Riyâkârlık olmasın, selîm fikrinizden, ciddi tavrınızdan, Kur'ân’a ittibâ' ve temessük yolundaki doğru irşadınızdan, hakîki sözlerinizden, samîmî telkininizden, umumî hayırhâh hissiyatınızdan kalbime, mecrûh rûhuma uzanan tîğ‑i şifâ, neşter‑i ümîdin te'siriyle dilşâd ve mutmain oldum. Türlü türlü evhâmın açtıkları menfezlerden, rahnedâr kalan rûhuma tamam ve muvâfık buldum. Zîra ﴿وَاتَّبَعُوا النُّورَ الَّذ۪ٓي اُنْزِلَ مَعَهُ ❋ وَالَّذ۪ينَ يُمَسِّكُونَ بِالْكِتَابِ ❋ وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَم۪يعًا ❋ وَمَنْ يَعْتَصِمْ بِاللّٰهِ فَقَدْ هُدِيَ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ ❋ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰى ❋ وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْاٰنِ مَا هُوَ شِفَٓاءٌ وَرَحْمَةٌ ❋ هٰذَا بَيَانٌ لِلنَّاسِ وَهُدًى وَمَوْعِظَةٌ لِلْمُتَّق۪ينَ ❋ تِلْكَ حُدُودُ اللّٰهِ ❋ قَدْ جَٓاءَكُمْ مِنَ اللّٰهِ نُورٌ وَكِتَابٌ مُب۪ينٌ ❋ وَاَنَّ هٰذَا صِرَاط۪ي مُسْتَق۪يمًا ❋ مَنِ اتَّبَعَ رِضْوَانَهُ سُبُلَ السَّلَامِ﴾ vesâire gibi hakikatler dimağıma yerleşti.
507
Elbette bu keyfiyet bana hacc‑ı ekber, râh‑ı saâdet, ömr‑ü ebed, tayr‑ı devlet, enfâl‑i ganîmet sebebi olunca, sürûrumdan ne kadar kabarsam ve siz halâskâr ve hakîm‑i derdime, ne kadar teşekkür ve izhâr‑ı mahmidet eylesem hakkım olmaz mı?
İşte bu vesiledir ki, beni Kur'ân dellâlının, Risale‑i Nur müellifinin şâkirdliğine tahsîs ve kabûl ettirmek gibi, azîm lütûflarına mazhar kılan Rabb‑i Rahîm’ime karşı, dünyada kaldığım ve imkân bulduğum müddetçe kalemimi, hayatımı bu uğurda isti'mâl etmeye söz ve karar verdirdi.
Fazlaca söz söylemeye salâhiyetim ve o mertebeye istihkakım olmadığından, şimdilik kısa kesiyorum. Hizmetiniz umumî ve müessir, âmâliniz muvaffak, himmetiniz àlî ve dâim, emeğiniz makbûl, sa'yiniz meşkûr, hayatınız mes'ûd, ömrünüz efzûn, sıhhatiniz mahfûz olsun. Sonsuz minnetdârlığımın kabûlünü, manevî himmet ve teveccühünüzün devamını ricâ eder, Nur ile meşgul, nurlu ellerinizi öperim, Efendimiz, Büyüğümüz. (15 Şubat 1359)
Talebe namzedi, sefil Yûsuf Toprak
508
287. İrşâdât‑ı âliyenize muhtaç bulunduğumu arz ederim
Risale‑i Nurun istikbâlde ehemmiyetli bir talebesi olan İhsân Sırrı’nın bir fıkrasıdır
﴿﷽﴾
Vâkıf‑ı esrâr-ı Sübhân, Ferîd‑i Bediüzzaman, Es‑Seyyid Saidi'l-Kürdî Hazretleri huzur‑u sâmîsine,
Esselâmü Aleyküm Ey Mürşid‑i Kâmil!
Kemâl‑i ta'zîmle hâk‑i pâyinize yüzlerimi sürmeme ve mübârek ellerinizi takbîl etmeme müsâadenizi yalvarırım. Bendeniz, şu ilticânâmemi zât‑ı àlînize sunan Sarac Ahmed Efendi fakirinizin oğluyum. Üstad‑ı kaderin, ezelde levh‑i kazâya çizdiği yazılar hükmüyle mahkûm olmuş, zavallı bir âvâreyim.
Makam‑ı Yûsuf’ta tâli'in cilvelerini takdir‑i İlâhîye tam bir inkıyad ile seyretmekte iken, babamdan aldığım bir şefkatnâmede zât‑ı mürşidânenizin muhabbet‑i manevîlerinin mübeşşiri olan selâmlarınızı tebliğiyle, vîran gönlüm şâd ve bünyâd edildi. Şu muzlim ânımı nurlandıran huzur‑u manevîniz müvâcehesinde satırlarım gibi kapkara yüzümü, seyyiât‑ı mâzi ile, a'mâl‑i kabîhamın nişanelerini gizlemeğe muktedir olamamaktan mütevellid hicâbımı setre kudret‑yâb olamadım.
509
Yolunu şaşırmış, nur‑u hakikati görmekten mahrum mâsivâ‑perestlere Risale‑i Nur ile dest‑gîr ve şefî' olduğunuzu yıllardan beri bildiğim için, kapınıza boynumu uzatarak, hidayet yolcularınız meyânında yer alabilmek emel‑i hàlisânesiyle halka‑i irşadınıza bütün rûhumla şitâb ediyorum. İrşadât‑ı àliyenize muhtaç bulunduğumu arzederken cür'etimin nazar‑ı affınıza mazhar buyurulmasını yalvarır, kemâl‑i ta'zîmle mübârek ellerinizi takbîl ve tevkîr ile kesb‑i şeref ve can eylerim, büyük mürşidim, Efendim Hazretleri.
Bir gün zâlimlere dedirir Hazret‑i Mevlâ,
(Tallâhi lekad âserakallâhu aleynâ)
Risale‑i Nur şâkirdlerinden İhsân Sırrı
288. Küçük Husrev Mehmed Feyzi’nin bir kasîdesi
Küçük Husrev Mehmed Feyzi’nin bir fıkrasıdır
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Kıymetdâr Üstadım, Efendim!
Çeşm‑i im'ânımla kıldım, Risale‑i Nura nazar
Yoktur imkân yaza mislin, efrâd‑ı beşer.
.
Bu ne elfâz, bu ne mânâ, bu ne üslûb‑u hasen,
Okudukça müncelî olmakta, dâim bir hüsün.
.
Bârekallâh, ey mukaddes Nur‑u Hüdâ,
Sendedir envâr‑ı tevfik-i İlâhî, rûşenâ.
.
Âfitâbın nuru zâildir, bu nur emân verir,
Subh‑u mahşerde uyûn‑u mü'minîne incilâ.
.
510
Her harfi şem'a‑i feyz-i İlâhî, cilveger,
Zevk alır baktıkça insan, bütün eşyadan geçer.
.
Eyliyor ta'lim‑i îmân-ı tahkîkî cümle âleme,
Kim okur sıdk ile, iner feyz‑i Rahmân kalbine.
.
Hall eder tılsım‑ı kâinâtı, her harfi dünyaya değer,
İlm‑i nâfi'dir, yazılır ecr‑i cezîl, tâ kıyâmet bîkeder.
.
Hâsılı, bilcümle meknûzât‑ı hikmet-perverin,
Herbiridir ehline, bir âfitâb‑ı Hak-nümâ.
.
İlâhî bihakkı esmâike'l‑hüsnâ,
Tâ kıyâmet münteşir olsun, uyûn‑u ehl-i hak bulsun cilâ.
.
Ey müellif‑i Risale-i Nur, ger edersin iftihar, becâdır,
Gıbta ederse cümle ihvânın sana, çok sezâdır.
.
Çünkü eyledin îmân‑ı tahkîke bir memer,
Elde ettin şah‑ı eserle zuhr‑i yevmi'l-mefer.
.
Bilirim değilsin enbiyâdan bir nebî (Hâşiye),
Lâkin elinde nedir bu nur‑u mu'teber?
.
Feyziyâ! Sen etme tatvîl‑i kelâm,
Eyler elbet ehl‑i irfan, arz‑ı tahsin-i eser.
Fakir talebeniz Küçük Husrev Mehmed Feyzi
511
289. Sizin bayramınızı ve nurlarla iştigalinizi ve Nur dersinde ve sadâkatinde birinciliği muhafaza etmenizi tebrik ederim
بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ اَيَّامِ الْفِرَاقِ
Azîz, Sıddık, Muhlis, Hàlis Kardeşim!
Evvelâ: Sizin bayramınızı ve nurlarla ciddi iştigâlinizi ve dâima birinciliği Nur dersinde ve sadâkatinde muhâfaza etmenizi, bütün rûh u canımla tebrik ederim‥
Sâniyen: Hiç merak etme, seninle muhâbere ma'nen devam eder. Bütün mektûblarımda “Azîz, sıddık kardeşlerim” dediğim zaman muhlis Hulûsi saff‑ı evvel muhâtabların içindedir.
Sâlisen: Nurlar pek parlak ve gâlibâne fütûhâtı, geniş bir dâirede devam ediyor. “Sırran tenevveret” sırrıyla, perde altında daha ziyâde işliyor. İki makine, bin ve beşyüz kalemli iki kâtib olmasıyla, inşâallâh zemin yüzünü de ışıklandıracak derecede ders verecek.
Kardeşim, ben de senin fikrindeyim ki, Nur hizmeti için, kader‑i İlâhî seni gezdiriyor. En muhtaç yerlere sevk eder. Hususan, o havâli, memleketim. Güzel levha‑i hakikatin lâhikalarına geçirmek için, Nur şâkirdlerine gönderdik. O civarda Nurlarla alâkadar zâtlara selâm. Biraderzâdem Nihad’ın gözlerinden öperim. O da babası ile beraber dâima duâmdadır.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Seni unutmayan hasta kardeşiniz Said Nursî
512
290. Siracünnur perde altında daha ziyade tenvir edecek diye bir işaret‑i gaybiye telâkki ediyoruz
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Umumunuzun hesabına Tahiri’yi gördüm ve kendi hesabımıza da, umumunuza tam bir Said ve canlı bir mektûb olarak gönderdim. Ve Sandıklı’dan Edhem Hoca ile Mustafa Hoca bugün geldiler, Nurlu vazifelerine gittiler.
Sâniyen: Hulûsi Bey kardeşimiz Zülfikàr ve Sirâcü'n‑Nur’u ve sonra Sikke‑i Gaybiye’yi istiyor. Nur santralı Sabri muhâbere etsin, göndermeye çalışsın.
Sâlisen: Risale‑i Nur kendi kendine, hem dâhilde, hem hariçte intişar edip fütûhât yapıyor. En muannid dinsizleri de, teslîme mecbur ettiğini haberler alıyoruz. Yalnız şimdilik, bir derece ihtiyatın lüzumu olduğuna, hususan – Beşinci Şuâ içinde bulunan – Sirâcü'n‑Nur, lâyık olmayan ellere verilmemelidir.
İmâm‑ı Ali (R.A.) Risale‑i Nura, Sirâcü'n‑Nur nâmı vermesi ve “Sırran tenevveret” demesiyle işâret ediyor ki, Sirâcü'n‑Nur perde altında daha ziyâde tenvir edecek, diye bir işâret‑i gaybiye telâkki ediyoruz.
Umumunuza selâm ederiz.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Kardeşiniz Said Nursî
513
291. Lillâhilhamd, Nurların her tarafta fütuhatları var. En ehemmiyetli yerlere sizin gibi kahramanlar gönderiliyor
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Azîz, Sıddık, Muhlis Kardeşim ve Îmân Hizmetinde Sebatkâr, Metîn Arkadaşım!
Evvelâ: Kat'iyyen bil, sen eski mevkiini Nur dâiresinde, tam muhâfaza ediyorsun. Ve senin ile muhâbere hiç kesilmemiş. Ben, kardeşlere yazdığım mektûbumda “Azîz, sıddık” dediğim vakit dâima saff‑ı evvelde Hulûsi de muhâtabdır. Senin bu ağır şerâit altındaki nurlu hizmetlerine, bin Bârekallâh deriz. Ve bu bîçâre hasta kardeşine ettiğin çok yüksek duâna binler âmîn deyip, Allah senden râzı olsun, sizi tebrik ederiz.
Sâniyen: Lillâhi'l‑Hamd, Nurların her tarafta fütûhâtları var. En ehemmiyetli yerlere sizin gibi kahramanlar gönderiliyor. O havâlide ve Kars’ta Nurlarla alâkadar kardeşlere, hususan biraderzâdem Nihad’a, çok selâm ve selâmetlerine duâ edip duâlarını isteriz. Buradaki Nurcular size arz‑ı hürmetle çok selâm ediyorlar.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Kardeşiniz ve seni unutmayan Said Nursî
514
292. Cenab‑ı Hakkın inayeti devam ediyor. Dünya madem geçer, meraka değmiyor
Azîz Kardeşim!
Beni merak etme, Cenâb‑ı Hakk’ın inâyeti devam ediyor. Hem de dünya mâdem geçer, meraka değmiyor. Sen her günde belki yirmi defa duâda tahattur edilirsin.
S. A.
293. Kasr‑ı namazda ne esas alınmalı? Zahmet olmadığı hâlde tayyare ve trende namaz kasredilir mi?
Nur’un makinistleri, Medresetü'z‑Zehrâ’nın fa'âl, muktedir şâkirdlerinden Terzi Mehmed, Halîl İbrahim, masûmların küçük kahramanlarından Talat ve arkadaşları hem bizleri, hem bütün Nur şâkirdlerini memnun ettikleri gibi, inşâallâh ileride bu memlekete, bu Hizmet‑i Nuriye ile çok büyük fâide ve netice verecekler.
Sordukları mes'ele‑i şer'iye ise, şimdiki mesleğimiz ve hâlimiz, o mes'elelerle meşgul olmaya müsâade etmiyor. Yalnız bu kadar var ki:
Ruhsat‑ı şer'iye olan kasr‑ı namaz ve takdim‑te'hir; vesâit‑i nakliye bir kararda olmadığı için, onlara bina edilmez. Belki kaide‑i şer'iye olan kasr‑ı namaz, sâbit olan mesâfeye bina edilebilir.
Eğer denilse ki, tayyare ile ve şimendifer ile bir saatte giden, zahmet çekmiyor ki, ruhsata müstehak olsun.
Elcevab: Tayyare ve şimendiferde abdest alıp, vaktinde namazını kılmak, yayan serbest gidenlerden daha ziyâde müşkülât bulunduğu için, ruhsata sebebiyet verir.
Her ne ise, şimdilik bu kadar yazılabildi. Bu mes'ele‑i şer'iyeyi ulemâ‑i İslâm halletmişler, bize ihtiyaç bırakmamışlar. Şimdi hazır Doktor Hayri ve Terzi Mustafa, kendi hisselerine arz‑ı hürmet ve selâm ederler.
Said Nursî
515
294. Bu hâdise dahi, Abdurrahman hâdisesi gibi bir hüccettir ki, bize şimdiki tarz‑ı hayat yaramaz
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَاَحْسَنَ اللّٰهُ عَزَاكُمْ وَاَعْطَاكُمْ صَبْرًا جَم۪يلًا وَغَفَرَ لِمَيِّتِكُمْ وَنَوَّرَ قَبْرَهُ بِنُورِ الْا۪يمَانِ وَالْقُرْاٰنِ وَجَعَلَهُ ف۪ي قَبْرِهِ مُشْتَغِلًا بِرِسَالَةِ النُّورِ بَدَلَ الْفَلْسَفَةِ السَّق۪يمَةِ اٰم۪ينَ
Azîz Kardeşim!
Bu hâdise dahi, Abdurrahman hâdisesi gibi bir hüccettir ki, bize şimdiki tarz‑ı hayat yaramaz. Bize bu dünyada daha sâfî ve àlî ve kudsî bir hayat‑ı masûmâne ihsân edildiğinden ona kanâat lâzımdı. Merhum Abdurrahman gerçi muvakkaten aldandı, fakat İstanbul’da Risale‑i Nur mukaddemâtına büyük bir hizmeti var. Hem Onuncu Söz ile tam kurtuldu, sonra gitti.
Merhum Fuâd dahi, inşâallâh Risale‑i Nurun feyziyle îmânını kurtarmış ve mektûbu dahi, senin dediğin gibi gösteriyor ve size ve hânedânınıza mensûbiyetiyle, samîmî iftiharı ve kuvvetli irtibatı Risale‑i Nur cihetiyle olduğunu hissettim.
Ben size tâziye vermek değil, belki hem onu hem sizi tebrik ederim ki, bu zamanın dehşetli ve dalâletli hayatından kurtuldu, daha masûm ve çok bulaşmadan gitti ve size Cennet’te lâyık bir evlâd ve ﴿وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ﴾ sırrına mazhar oldu. Ben şimdiye kadar merhum Molla Abdullâh ile beraber Abdurrahman’ı ve Ubeyd’i ekser duâlarımda zikrettiğim gibi, merhum Fuâd’ı dahi onlarla beraber her vakit yâd edeceğim, inşâallâh.
516
Evet kardeşim, dediğin gibi, Fuâd’ın (R.H.) mektûbu aynen Abdurrahman’ın (R.H.) mektûbu misillû, Risale‑i Nurun bir şu'le‑i kerâmetini gösteriyor. Yalnız Abdurrahman’ın gayet hàlis ve şimdiki tarz‑ı hayattan ve tâbirlerinden müberrâ, sâfî ifâdesi onda yoktur. Eğer dünyada kalsa idi, mağlûb olmak ihtimali vardı.
Cenâb‑ı Erhamürrâhimîn hem ona, hem Risale‑i Nur hânedânına ve dâiresine merhamet edip, onu rahmetine ve Cennet’e aldı, mağlûb ettirmedi. Risale‑i Nurun küçük talebeleri dâiresindeki makamında ibkà etti. Hadsiz şükür olsun ki, bu iki kahraman biraderzâdelerim vefâtlarının ilânnâmeleriyle, Risale‑i Nur şâkirdleri îmânla kabre gireceklerine dair olan müjde‑i Kur'âniyeye iki misâl ve iki delil gösterdiler.
Benim tarafımdan Risale‑i Nurla alâkadar veya bizimle dost olanlara selâm ve duâ ile, Dâvud ve Nihad, iki Muhammed ve Abdülmecîd ile beraber, bütün manevî kazançlarıma her gün hissedardırlar.
Kardeşiniz Said Nursî
517
Onuncu Lem'a“Şefkat Tokatları” Risalesi
﴿﷽﴾
﴿يَوْمَ تَجِدُ كُلُّ نَفْسٍ مَا عَمِلَتْ مِنْ خَيْرٍ مُحْضَرًا وَمَا عَمِلَتْ مِنْ سُٓوءٍ تَوَدُّ لَوْ اَنَّ بَيْنَهَا وَبَيْنَهُٓ اَمَدًا بَع۪يدًا وَيُحَذِّرُكُمُ اللّٰهُ نَفْسَهُ وَاللّٰهُ رَؤُ۫فٌ بِالْعِبَادِ﴾ âyetinin bir sırrını Hizmet‑i Kur'âniye’de arkadaşlarımın beşeriyet muktezâsı olarak sehiv ve hatâlarının neticesinde yedikleri şefkat tokatlarını beyân etmekle tefsir ediyor. Hizmet‑i Kur'âniyenin bir silsile‑i kerâmeti ve o hizmet‑i kudsiyenin etrafında İzn‑i İlâhî ile nezâret eden ve himmet ve duâsıyla yardım eden Gavs‑ı A'zam’ın bir nev'i kerâmeti beyân edilecek. Tâ ki, bu hizmet‑i kudsiyede bulunanlar; ciddiyetlerinde, hizmetlerinde sebat etsinler.
Bu hizmet‑i kudsiyenin kerâmeti üç nev'idir:
Birinci Nev'i: O hizmeti ihzar etmek ve hàdimlerini o hizmete sevk etmek cihetidir.
İkinci Kısım: Mânileri bertaraf etmek ve muzırların şerrini def'edip onları tokatlamaktır.
Bu iki kısmın hâdiseleri çoktur, hem çok uzundur. (❋) Başka vakte ta'likan, en hafif olan üçüncü bir kısımdan bahsedeceğiz.
518
Üçüncü Kısım Şudur Ki: Hizmette hàlisen çalışanlara fütûr geldiği vakit şefkatli bir tokat yerler, intibâha gelerek yine o hizmete girerler. Bu kısmın hâdisâtı yüzden fazladır. Yalnız yirmi hâdiseden onüç, ondördü şefkatli tokat yemişler, altı‑yedisi zecr tokadı görmüşler.
Birincisi
Bu bîçâre Said’dir. Her ne vakit hizmete fütûr verir, “neme lâzım” deyip hususî, nefsime ait işlerle meşgul olduğum zaman tokat yemişim. Hem de kanâatim geliyor ki, ihmalimden tokat yedim. Çünkü, hangi maksadım beni iğfale sevk etmişse, onun aksi ile tokat yerdim. Sâir hàlis arkadaşlarımın da yedikleri şefkat tokatları, dikkat ede ede, benim gibi, hangi maksad için ihmal etmişse, onun aksiyle şefkat tokatlarını yediklerinden, kanâatimiz gelmiş ki, o hâdiseler Hizmet‑i Kur'âniyenin kerâmetindendir.
Meselâ, bu bîçâre Said, Van’da ders‑i hakàik-ı Kur'âniye ile meşgul olduğum mikdarca, Şeyh Said hâdisâtı zamanında vesveseli hükûmet, hiçbir cihette bana ilişmedi ve ilişemedi. Vaktâ ki, “neme lâzım” dedim, kendi nefsimi düşündüm, âhiretimi kurtarmak için Erek Dağında harâbe mağara gibi bir yere çekildim. O vakit sebebsiz beni aldılar, nefyettiler. Burdur’a getirildim.
Orada yine Hizmet‑i Kur'âniye’de bulunduğum mikdarca – o vakit menfîlere çok dikkat ediliyordu – her akşam isbât‑ı vücûd etmekle mükellef oldukları hâlde, ben ve hàlis talebelerim müstesnâ kaldık. Ben hiçbir vakit isbât‑ı vücûda gitmedim, hükûmeti tanımadım. Oranın vâlisi, oraya gelen Fevzi Paşaya şikâyet etmiş. Fevzi Paşa demiş: “Ona ilişmeyiniz, hürmet ediniz!” Bu sözü ona söylettiren, Hizmet‑i Kur'âniyenin kudsiyetidir. Ne vakit nefsimi kurtarmak, yalnız âhiretimi düşünmek fikri bana galebe etti, Hizmet‑i Kur'âniye’de muvakkat fütûr geldi, aks‑i maksadımla tokat yedim. Yani, bir menfâdan diğerine, Isparta’ya gönderildim.
Isparta’da yine hizmet başına geçtim. Yirmi gün geçtikten sonra bazı korkak insanların ihtarlarıyla: “Belki bu vaziyeti hükûmet hoş görmeyecek. Bir parça teennî etsen daha iyi olur.” dediler. Bende, tekrar yalnız kendimi düşünmek hâtırası kuvvet buldu. “Aman, halklar gelmesin.” dedim. Yine o menfâdan dahi üçüncü nefiy olarak Barla’ya verildim.
519
Barla’da ne vakit bana fütûr gelmiş ise, yalnız kendimi düşünmek hâtırası kuvvet bulmuş ise, bu ehl‑i dünyanın yılanlarından, münâfıklarından birisi bana musallat olmuş. Bu sekiz senede seksen hâdiseyi, kendi başımdan geçtiği için hikâye edebilirim. Usandırmamak için kısa kesiyorum.
Ey kardeşlerim! Başıma gelen şefkat tokatlarını söyledim. Sizlerin de başınıza gelen şefkat tokatlarını, izin verirseniz ve helâl etseniz, söyleyeceğim. Gücenmeyiniz. Gücenen olursa ismini tasrîh etmeyeceğim.
İkincisi
Öz kardeşim ve en birinci ve yüksek ve fedâkâr bir talebem olan Abdülmecîd’in Van’da güzel bir evi vardı. İdaresi yerinde, hem muallim idi. Hizmet‑i Kur'âniyenin daha revâclı bir yeri olan hududa gitmekliğim için arzumun hilâfına olarak teşebbüs edenlere, ictihâdınca, güyâ menfaatim için iştirâk etmedi, re'y vermedi. Güyâ, ben hududa gitseydim, hem Hizmet‑i Kur'âniye siyasetsiz, sâfî olmayacak, hem onu Van’dan çıkaracak idiler diye iştirâk etmedi. Maksadının aksiyle şefkatli bir tokat yedi. Hem Van’dan, hem o güzel evinden, hem memleketinden ayrıldı. Ergani’ye gitmeye mecbur kaldı.
Üçüncüsü
Hizmet‑i Kur'âniyenin pek mühim bir a'zâsı olan Hulûsi Bey, Eğirdir’den memlekete gittiği vakit, saâdet‑i dünyeviyeyi tam zevk ettirecek ve te'min edecek esbâb bulunduğundan, bir derece, sırf uhrevî olan Hizmet‑i Kur'âniye’de fütûra yüz göstermeye dair esbâb hazırlandı. Çünkü, hem çoktan görmediği peder ve vâlidesine kavuştu, hem vatanını gördü, hem şerefli, rütbeli bir sûrette gittiği için dünya ona güldü, güzel göründü. Hâlbuki Hizmet‑i Kur'âniye’de bulunana, ya dünya ona küsmeli veya o dünyaya küsmeli. Tâ ihlâsla, ciddiyetle Hizmet‑i Kur'âniye’de bulunsun.
İşte, Hulûsi’nin kalbi çendan lâyetezelzel idi. Fakat bu vaziyet onu fütûra sevk ettiğinden, şefkatli tokat yedi. Tam bir‑iki sene bazı münâfıklar ona musallat oldular. Dünyanın lezzetini de kaçırdılar. Hem dünyayı ondan, hem onu dünyadan küstürdüler. O vakit vazife‑i maneviyesindeki ciddiyete tam mânâsıyla sarıldı.
520
Dördüncüsü
Muhâcir Hâfız Ahmed’dir. O kendisi söylüyor:
“Evet, ben itiraf ediyorum ki, Hizmet‑i Kur'âniye’de âhiretim nokta‑i nazarında ictihâdımda hatâ ettim. Hizmete fütûr verecek bir arzuda bulundum. Şefkatli, fakat şiddetli ve keffâretli bir tokat yedim. Şöyle ki: Üstadım yeni icâdlara (❋) tarafdâr olmadığı için – benim câmim onun komşusudur; şühûr‑u selâse geliyor – câmimi terk etsem, hem ben çok sevâb kaybediyorum, hem mahalle namazsızlığa alışacak. Yeni usûl yapmazsam men'edileceğim. İşte bu ictihâda göre, rûhum kadar sevdiğim Üstadımın muvakkaten başka bir köye gitmesini arzu ettim. Bilmedim ki, o yerini değiştirse, başka bir memlekete gitse, Hizmet‑i Kur'âniyeye muvakkaten fütûr gelir. Tam o sıralarda ben tokat yedim. Şefkatli, fakat öyle dehşetli bir tokat yedim ki, üç aydır daha aklım başıma gelmedi. Fakat, Lillâhi'l‑Hamd, Üstadımın kat'î ihbarıyla, ona ihtar edilmiş ki, o musîbetin her dakikası bir gün ibâdet kadar hükmünde olduğunu Rahmet‑i İlâhiye’den ümîdvâr olabiliriz. Çünkü o hatâ bir garaza binâen değildi. Sırf âhiretimi düşünmek noktasında o arzu geldi.”
Beşincisi
Hakkı Efendi’dir. Şimdi burada olmadığı için, Hulûsi’ye vekâlet ettiğim gibi ona da vekâleten derim ki:
Hakkı Efendi talebelik vazifesini hakkıyla îfâ ederken, ahlâksız bir kaymakam geldi. Hem Üstadına, hem de kendine zarar gelmemek için, yazdıklarını sakladı. Muvakkaten Hizmet‑i Nuriyeyi terketti. Birden, bir şefkat tokadı mânâsında, bin lirayı vermeye mükellef olacak bir da'vâ başına açıldı. Bir sene o tehdid altında kaldı. Tâ geldi, burada görüştük; avdetinde Hizmet‑i Kur'âniyeye, talebelik vazifesine girdi. Şefkat tokadının hükmü kalktı, tebrie etti.
521
Sonra Kur'ânı yeni bir tarzda (Hâşiye) yazmak hususunda talebelere bir vazife açıldı. Hakkı Efendiye de hisse verildi. Elhak o, hissesine sâhib çıktı. Bir cüz'ü güzel yazdı. Fakat derd‑i maîşet zarûretiyle kendini mecbur bilip, gizli da'vâ vekâletine teşebbüs etti. Birden bir şefkat tokadı daha yedi. Kalemi tutan parmağı muvakkaten kırıldı. “Bu parmakla hem da'vâ vekâleti yapmak, hem Kur'ânı yazmak olmayacak.” diye, lisân‑ı mânâ ile ihtar edildi. Da'vâ vekâletine teşebbüsünü bilmediğimiz için parmağına hayret ediyorduk. Sonra anlaşıldı ki; kudsî, sâfî Hizmet‑i Kur'âniye, gayet temiz, kendine mahsûs parmakları başka işe karıştırmak istemiyor.
Her ne ise… Hulûsi Bey’i kendim gibi bildim, ona bedel konuştum. Hakkı Efendi de aynen onun gibidir. Eğer benim vekâletime râzı olmazsa, kendi tokadını kendi yazsın.
Altıncısı
Bekir Efendi’dir. Şimdi hazır olmadığı için, ben, kardeşim Abdülmecîd’e vekâlet ettiğim gibi, onun i'timâd ve sadâkatine i'timâdım ve Şamlı Hâfız ve Süleyman Efendi gibi bütün hàs dostlarımın hükümlerine (bildiklerine) istinâden diyorum ki:
Bekir Efendi Onuncu Sözü tab' etti. İ'câz‑ı Kur'ân’a dair Yirmibeşinci Söz’ü yeni hurûf çıkmadan tab' etmek için ona gönderdik. Onuncu Sözün matbaa fiatını gönderdiğimiz gibi, onu da göndereceğiz diye yazdık. Bekir Efendi, benim fakr‑ı hâlimi düşünüp, matbaa fiatı dörtyüz banknot kadar olduğunu mülâhaza ederek ve kendi kesesinden vermek, belki Hoca râzı olmaz diye onun nefsi onu aldattı. Tab' edilmedi. Hizmet‑i Kur'âniyeye mühim bir zarar oldu. İki ay sonra dokuzyüz lira hırsızların eline geçti. Şefkatli ve şiddetli bir tokat yedi. İnşâallâh, ziya'a giden dokuzyüz lira, sadaka hükmüne geçti.
Yedincisi
Şamlı Hâfız Tevfik’tir. O kendisi diyor:
“Evet, itiraf ediyorum ki, ben bilmeyerek ve yanlış düşünerek Hizmet‑i Kur'âniye’de fütûr verecek harekâtım sebebiyle iki şefkatli tokat yedim. Şübhem de kalmadı ki, bu tokat o cihetten geldi.
522
Birincisi: Lillâhi'l‑Hamd, benim hatt‑ı Arabiyem Kur'ân’a bir derece uygun bir tarzda ihsân edilmişti. Üstadım en evvel üç cüz bana yazdırmakla sâir arkadaşlarıma taksim etti. Kur'ân yazmak iştiyakı, risalelerin tebyiz ve tesvîdindeki hizmetime arzumu kırdı. Hem Arabî hattı bulunmayan sâir arkadaşlara tefevvuk edeceğim diye gururkârâne bir tavırda bulundum. Hattâ Üstadım yazıya ait bir tedbir bana söylediği vakit, ‘Bu iş bana aittir.’ o vakit dedim. ‘Ben bunu biliyorum, ders almaya ihtiyacım yoktur.’ gibi mağrûrâne söyledim. İşte bu hatâma göre, fevkalâde, hiç hâtıra gelmeyen bir tokat yedim. En az Arabî hattı olan bir kardeşime (Husrev’e) yetişemedim. Bizler bütün hayret ettik. Şimdi anladık ki, o bir tokattır.
İkincisi: Ben itiraf ediyorum ki, hizmet‑i Kur'âniyeʹdeki kemâl‑i ihlâs ve sırf livechillâh için hizmeti, iki vaziyetim ihlâl ediyordu. Şiddetli bir tokat yedim. Çünkü ben bu memlekette garîb hükmündeyim, garîbim. Hem, şekvâ olmasın, Üstadımın en mühim bir düsturu olan iktisada ve kanâate riâyet etmediğimden, fakr‑ı hâle ma'rûzum. Hodbîn, mağrûr insanlarla ihtilâta mecbur olduğumdan – Cenâb‑ı Hak affetsin – mürüvvetkârâne bir sûrette riyâya ve tabasbusa da mecbur oluyordum. Üstadım çok defa beni îkaz ve ihtar ve tekdir ediyordu. Maatteessüf kendimi kurtaramıyordum. Hâlbuki, Kur'ân‑ı Hakîm’in rûh‑u hizmetine zıt olan bu vaziyetimden şeytan‑ı cinnî ve insî istifade etmekle beraber, hizmetimize de bir soğukluk, bir fütûr veriyordu.
İşte ben bu kusuruma karşı şiddetli – fakat inşâallâh şefkatli – bir tokat yedim. Şübhemiz kalmadı ki, bu tokat, o kusura binâen gelmiş. O tokat da şudur:
Sekiz senedir ben Üstadımın hem muhâtabı, hem müsevvidi, hem mübeyyizi olduğum hâlde, sekiz ay kadar Nurlardan istifade edemedim. Bu hâle hayret ettik. Ben de ve Üstadım da, ‘Bu neden böyle oluyor?’ diye esbâb arıyorduk. Şimdi kat'î kanâatimiz geldi ki, o hakàik‑ı Kur'âniye nurdur, ziyâdır. Tasannu', temelluk, tezellül zulmetleriyle birleşemiyor. Onun için, bu nurların hakikatlerinin meâli benden uzaklaşıyor tarzında bulunarak bana yabânî görünüyor, yabânî kalıyordu. Cenâb‑ı Hak’tan niyâz ediyorum ki, bundan sonra Cenâb‑ı Hak bana o hizmete lâyık ihlâs ihsân etsin, ehl‑i dünyaya tasannu' ve riyâdan kurtarsın. Başta Üstadım olarak kardeşlerimden duâ ricâ ediyorum.”
Pür‑kusur Şamlı Hâfız Tevfik
523
Sekizincisi
Seyrânî’dir. Bu zât, Husrev gibi Nura müştâk ve dirayetli bir talebemdi. Esrâr‑ı Kur'âniyenin bir anahtarı ve ilm‑i cifrin mühim bir miftâhı olan tevâfukâta dair Isparta’daki talebelerin fikirlerini istimzâc ettim. Ondan başkaları kemâl‑i şevkle iştirâk ettiler. O zât başka bir fikirde ve başka bir merakta bulunduğu için, iştirâk etmemekle beraber, beni de kat'î bildiğim hakikatten vazgeçirmek istedi. Cidden bana dokunmuş bir mektûb yazdı. “Eyvâh!” dedim, “Bu talebemi kaybettim.” Çendan fikrini tenvir etmek istedim. Başka bir mânâ daha karıştı. Bir şefkat tokadını yedi. Bir seneye karîb, bir halvethânede (yani hapiste) bekledi.
Dokuzuncusu
Büyük Hâfız Zühtü’dür. Bu zât, Ağrus’taki Nur talebelerinin başında nâzırları hükmünde olduğu bir zaman, Sünnet‑i Seniye’ye ittibâ' ve bid'alardan ictinâbı meslek ittihàz eden talebelerin manevî şerefini kâfî görmeyerek ve ehl‑i dünyanın nazarında bir mevki kazanmak emeliyle, mühim bir bid'anın muallimliğini derûhde etti. Tamamıyla mesleğimize zıt bir hatâ işledi. Pek müdhiş bir şefkat tokadını yedi. Hânedânının şerefini zîr ü zeber edecek bir hâdiseye ma'rûz kaldı. Fakat, maatteessüf, Küçük Hâfız Zühtü, hiç tokada istihkakı yokken, o elîm hâdise ona da temâs etti. Belki, inşâallâh, o hâdise onun kalbini dünyadan kurtarıp tamamıyla Kur'ân’a vermek için bir ameliyât‑ı cerrâhiye-i nâfia hükmüne geçer.
524
Onuncusu
Hâfız Ahmed (R.H.) nâmında bir adamdır. Bu zât, risalelerin yazmasında iki‑üç sene teşvikkârâne bir sûrette bulunuyordu ve istifade ediyordu. Sonra ehl‑i dünya zayıf bir damarından istifade etti. O şevk zedelendi. Ehl‑i dünyaya temâs etti, belki o cihetle ehl‑i dünyanın zararını görmesin, hem onlara sözünü geçirsin ve bir nev'i mevki kazansın ve dar olan maîşetine bir sühûlet olsun. İşte, Hizmet‑i Kur'âniyeye o sûretle, o yüzden gelen fütûr ve zarara mukâbil iki tokat yedi. Biri: Dar maîşetiyle beraber beş nüfûs daha ilâve edildi, perîşaniyeti ehemmiyet kesbetti. İkinci tokat: Şeref ve haysiyet noktasında hassas ve hattâ bir tek adamın tenkid ve i'tirâzını çekemeyen o zât, bilmeyerek bazı dessâs insanlar onu öyle bir sûrette kendilerine perde ettiler ki, şerefi zîr ü zeber oldu, yüzde doksanını kaybetti ve yüzde doksan adamı aleyhine çevirdi. Her ne ise… Allah affetsin, belki inşâallâh bundan intibâha gelir, yine kısmen vazifesine döner.
Onbirincisi
Belki rızâsı yok diye yazılmadı.
Onikincisi
Muallim Gâlib’dir (R.H.). Evet, bu zât, sâdıkane ve takdirkârâne, risalelerin tebyizinde çok hizmet etti ve hiçbir müşkülât karşısında za'f göstermedi. Ekser günlerde geliyordu, kemâl‑i şevkle dinliyordu ve istinsah ediyordu. Sonra kendine otuz lira ücret mukâbilinde umum Sözler’i ve Mektûbat’ı yazdırdı. Onun maksadı, memleketinde neşretmek ve hem hemşehrilerini tenvir etmekti. Sonra bazı düşünceler neticesinde, risaleleri tasavvur ettiği gibi neşretmedi, sandığa bıraktı. Birden, elîm bir hâdise yüzünden bir sene gam ve gussa çekti. Risalelerin neşri ile ona adâvet edecek resmî birkaç düşmanlara bedel, zâlim, insafsız çok düşmanları buldu; bir kısım dostlarını kaybetti.