Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
490

Kastamonu ve Emirdağı hayatında iken yazılan mektûblardır

Bundan sonraki kısım Hazret‑i Üstadın Kastamonu ve Emirdağı hayatında iken yazılan ve el yazma nüshalarda derc edilen mektûblardır. ()

281. Risale‑i Nur’un faal bir şakirdi olan Ahmet Nazif Çelebi’nin bir istihracıdır ve bir fıkrasıdır

Risale‑i Nurun fa'âl bir şâkirdi olan Ahmed Nazîf Çelebi’nin bir istihrâcıdır ve bir fıkrasıdır. Bunu, hem Birinci Şuâ’nın otuzikinci âyeti olarak ve hem Yirmiyedinci Mektûb’un fıkralarında kaydetmek münâsib görüldü.
O kendisi diyor: Gelen âyetleri hâfızdan dinledim.
﴿
﴿يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اذْكُرُوا اللّٰهَ ذِكْرًا كَث۪يرًا ❋ وَسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَاَص۪يلًا ❋ هُوَ الَّذ۪ي يُصَلّ۪ي عَلَيْكُمْ وَمَلٰئِكَتُهُ لِيُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ وَكَانَ بِالْمُؤْمِن۪ينَ رَح۪يمًا ❋ تَحِيَّتُهُمْ يَوْمَ يَلْقَوْنَهُ سَلَامٌ وَاَعَدَّ لَهُمْ اَجْرًا كَر۪يمًا ❋ يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ اِنَّٓا اَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا وَنَذ۪يرًا ❋ وَدَاعِيًا اِلَى اللّٰهِ بِاِذْنِه۪ وَسِرَاجًا مُن۪يرًا ❋ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِن۪ينَ بِاَنَّ لَهُمْ مِنَ اللّٰهِ فَضْلًا كَب۪يرًا
Bu âyetlerde Risale‑i Nura îmâ ve remz ve belki işâret var, diye hissettim.
Evet, mâdem bu âyet gibi vazife‑i risalet ve dâvete bakan âyetler, her asra bakıyorlar ve her asırda efrâdları ve mâsadakları var
Ve mâdem bu âyetlerde, Resûl‑i Ekrem’e (A.S.M.) verilen sıfatlar ve ünvânlar, her zamanda cereyanı ve herbir asırda hükmetmek haysiyetiyle o ünvânların altında, mânâ‑yı remziyle Risale‑i Nur gibi, o vazifeyi yerine getiren eserler ve zâtlar, bu gibi âyâtın dâire‑i şümûllerine girmeleri, Kur'ân’daki i'câz‑ı manevîsinin şe'nidir belki muktezâsıdır ve lâzımıdır.
491
Mâdem Risale‑i Nur, bu acîb asırda, müstesnâ bir sûrette bu âyetin işâret ettiği vazifeyi yapıyor ve mânâsının dâire‑i külliyesinde bir ferdidir. Elbette müteaddid emâreler ve gizli karîneler ile diyebiliriz ki, bu âyette dahi, Birinci Şuâ’nın sâir otuzbir aded âyetleri gibi, Risale‑i Nura mânâ‑yı işâriyle bakar. Şöyle ki:
﴿لِيُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ وَكَانَ بِالْمُؤْمِن۪ينَ رَح۪يمًا cümlesi, mânâ‑yı işârîsiyle diyor: Bin üçyüz yetmişe kadar tecâvüz eden en karanlık bir zulüm, en karanlık bir zulmetten sizi, ey ehl‑i îmân ve'l-Kur'ân, Kur'ân’dan gelen nurlara ve îmânın ışıklarına çıkaran ve isminde Nur ve mânâsında Rahîmiyet bulunan ve ism‑i Nur ve ism‑i Rahîm’in mazharı olan bir lem'a‑i Kur'âniyeye ve bu asrımıza bakıp îmâ ediyor.”
Mânâ mutâbakatından başka, bir emâre ve karînesi budur ki:
﴿اِلَى النُّورِ وَكَانَ بِالْمُؤْمِن۪ينَ رَح۪يمًا fıkrasının (şedde ve tenvin sayılır) makam‑ı cifrîsi, dokuzyüz kırkyedi edip, Risaletü'n‑Nur veya Risalet‑i Nur isminin makamı olan, dokuzyüz kırkyedi adedine tam tamına tevâfuk ediyor.
﴿اِنَّٓا اَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا cümlesi, şeddeler sayılmaz ve âhirde tenvin vakftır (elif sayılır) makam‑ı cifrîsi ki, bin üçyüz yirmiüç tarihini gösterir. O tarihte, merkez‑i hilâfette, dehşetli bir inkılâbın mebde'‑i infilâkı içinde, ye'se düşen ehl‑i îmâna müjde verip, İslâmiyetin hakkâniyetine ve kuvvetine kuvvetli şehâdet eden ve veraset‑i Nübüvvet noktasında dâvette bulunan hakîki bir şâhide işâret eder.
492
﴿وَنَذ۪يرًا ❋ وَدَاعِيًا اِلَى اللّٰهِ cümlesi, (Hâşiye‑1) tenvinler vakf olmadığından sayılırlar. Makam‑ı cifrîsi, bin ikiyüz ellialtı tarihini göstermekle, bu asırda ve bu zamandaki İslâmiyetin inhisâfını, bir asır evvel izhâr eden mukaddemâtına bakarak, ﴿وَدَاعِيًا اِلَى اللّٰهِ kelimesi yüz doksanbir (191) ederek, Risale‑i Nurun bir hakîki ismi olan Bediüzzaman’ın makam‑ı cifrîsi bulunan, yüz doksanbir (191) adedine tam tamına tevâfukla îmâ eder ki; Risale‑i Nur dahi, o inhisâf içinde bir dâî‑i ilallâh”tır.
﴿بِاِذْنِه۪ وَسِرَاجًا مُن۪يرًا (Hâşiye‑2) ve yalnız ﴿سِرَاجًا مُن۪يرًا kelimesi ise, tam tamına Risale‑i Nurun bir ismi olan Sirâcü'n‑Nur”a lafzan ve ma'nen ve cifren tevâfukla bakar. ﴿مُن۪يرًا ’daki (mim), (ye) اَلنُّورِ ’daki şeddeli (nun)’a mukâbildir.
493
Evet İmâm‑ı Ali (R.A.) kerâmet‑i gaybiyesinde, Risale‑i Nura Sirâcü'n‑Nur nâmını vermesi, bu âyetin bu fıkrasından mülhemdir denilebilir ve çekinmeyerek deriz. ﴿وَبَشِّرِ الْمُؤْمِن۪ينَ بِاَنَّ لَهُمْ مِنَ اللّٰهِ cümlesi, (şedde sayılmak cihetiyle), makam‑ı cifriyesiyle bin üçyüz ellidokuz (1359) tarihini göstermekle, bu asrımızın, tam bulunduğumuz bu senesine bakarak ehl‑i îmâna bir büyük ihsânı var diye, mânâ‑yı remziyle haber veriyor.
Biz bakıyoruz, bu zamanda en büyük ihsân, îmânı kurtarmaktır ve görüyoruz, îmânı hàrika bürhânlarla kurtaran başta Risale‑i Nurdur.
Demek bu zamana nisbeten bir fazl‑ı kebîr de odur. Bu işâreti kuvvetlendiren şudur: ﴿فَضْلًا كَب۪يرًا ’daki فَضْلًا kelimesi, dokuzyüz altmış (960) edip, Risaletü'n‑Nurun bu ismi, izafeden tavsif tarzına geçmekle, Risaletü'n‑Nuriye olup makamı olan dokuzyüz altmışiki (962) adedine mânidâr iki farkla tevâfuku, onun başına remzen ve îmâen parmak basmasıdır.
İlâhî yâ Rab! Sen Risale‑i Nuru ve Risale‑i Nur Müellifi Üstadımız Said Nursî’yi ve Risale‑i Nur talebe ve şâkirdlerini ve mensûblarını, muhâfaza‑i hıfzında ve kal'a‑i İlâhiyen içinde muhâfaza ve emin eyle âmîn ve Hizmet‑i Kur'ân ve îmânda sâbit ve dâim eyle âmîn ve bu kudsî hizmetlerinde, muvaffakıyetlerle yardım ve muâvenetler ihsân eyle âmîn ve Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân-ı Azîmü'ş-Şân’ın sırr‑ı a'zamına, mârifetullâh, muhabbetullâh ve muhabbet‑i Resûlullâh sırr‑ı kudsîsine ve ﴿حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ sırr‑ı uzmâsına ve rızâullâh ve rü'yet‑i Cemâlullâh lütf ve ihsânına mazhar eyle, yâ Rabbe'l‑Âlemîn!
494
وَصَلَّى اللّٰهُ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِهِ وَاَصْحَابِهِ وَاَهْلِ بَيْتِهِ اَجْمَع۪ينَ الطَّيِّب۪ينَ الطَّاهِر۪ينَ اٰم۪ينَ اٰم۪ينَ بِحُرْمَةِ سَيِّدِ الْمُرْسَل۪ينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ
Fakir, âciz, zaîf, günahkâr talebe ve hizmetkârınız İnebolulu Ahmed Nazîf Çelebi

282. Bayram münasebetiyle kabul edilmeyen bir hediye için yazılmıştır

Ahmed Nazîf Çelebi’nin bir fıkrasıdır.
Bayram münâsebetiyle kabûl edilmeyen bir hediye için yazmıştır.
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Çok Azîz ve Çok Kıymetli, Müşfik ve Fedâkâr Üstad‑ı A'zam Efendim Hazretleri!
Hazineler dolusu mücevherâttan daha fazla, hattâ bu fânî dünya hayatının zînetleriyle ölçülemeyecek derecede kıymetdâr mektûbunuzu, mübârek Ramazan‑ı Şerîfin yirmiüçüncü günü akşamı, iftardan on dakika evvel postadan aldım. Cenâb‑ı Allah kabûl buyursun, iki iftarı bir yaptım.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
495
Evvelce yazdığım uzun satırların mâlâyanî ve boşluğundan, fazla meşgul ettiğimden ve gerek bizim ve gerekse mübârek Zekeriya kardeşimizin kıymetsiz, değersiz hediyelerini, me'zuniyetsiz kabûl ederek, takdim etmek cesâretinde bulunduğumdan mütevellid, azîz Üstadımın adem‑i kabûl ve hoşnudsuzluğuyla tekdirâtına ma'rûz kalacağımdan korkarak intizarda iken, müvezzi' iki mektûb verdi. İftar vakti dar olduğundan, ayakta zarfı açtıktan sonra, kıymet takdir edemediğim çok şirin ve câzib olan hatt‑ı fâzılâneniz, sanki, Korkma!” diye hitâb ediyormuş gibi, tebessüm ederek gözüme ilişince, sürûrumdan okuyamadım. Hemen hâneme koştum, iftar ile beraber okumağa başladım.
Sevgili ve müşfik Üstadım!
Muhyiddin‑i Arabî Hazretlerinin tebşîratı hâtırıma geldi. Zât‑ı fâzılânelerindeki gördüğüm şefkat‑i pederânenin, o büyük zâtın haber verdiği şefkat‑i pederâneyi hâiz bulunduğunuza îmân ettim. Kàdir‑i Mutlak Hazretleri siz Üstadımızdan kat kat râzı olsun ve bizleri de, hizmetinizde ve Hizmet‑i Kur'ân’da dâim ve sâbit eylesin ve Üstadımızın kıymetli ve kudsî işâretlerine ve kıymetli duâlarına mazhar eylesin. Âmîn bihürmeti Seyyidi'l‑Mürselîn
Şefkatli Üstadım!‥
Hizmet‑i Kur'ân’da ve Risale‑i Nurun neşriyatındaki zerre‑i vâhide kabîlinden olan mesâînin, nezd‑i àlî-i Üstadânelerinde hüsn‑ü kabûle mazhariyeti; zaîf, âciz, fakir hizmetkârınız ve iktidarsız, idraki nâkıs, ihâtası dar, şuûru muhtell talebenizi ne derece sevinç ve sürûra kalbettiğini ta'rif edemem.
Böyle manevî ve kudsî takdirâta mazhar buyurulan ve bizim gibi günahkârlara, otuz senelik iştiyakla, on senelik münâcât ve niyâz mukâbilinde siz Üstadımızı ihsân buyuran ve kullarının isyanlarına bakmayarak her istediklerini bilen, işiten ve (bâliğan mâ belağ) veren ve bütün mükevvenâtı yed‑i kudretinde tutan ve herşeye sâhib ve mâlik ve hâkim bulunan Cenâb‑ı Hak ve Feyyâz‑ı Mutlak Hazretlerine ne sûretle hamd ve şükür edeceğimi bilemiyorum.
496
Kıymetli Üstadım!‥ Siz tavassut buyurunuz, değersiz hizmetimizle pek az ve kısa olan şu dünya hayatı içinde, belki bir katre mesâbesindeki hamd ve şükrümüzü, Tekabbelallâh sırrına mazhar buyursun. İnşâallâh.
Mektûbat Risalesi’nin İkinci Mektûbu’nu dâima hatırlayarak, bu emirlerinize riâyet etmeğe çalıştığım hâlde, bir mücbir‑i gaybî bendenizi tahrîk ederek, İkinci Mektûb’a muhâlefete sevkediyor.
Niyetim hàlis, sadâkat ve merbûtiyetim ciddi ve çok sağlam. Her türlü riyâdan ârî ve hiçbir maddî menfaate mâtuf ve müstenid olmayan, Allah rızâsı yolunda Kur'ân nâmına ve Risaletü'n‑Nura hizmet gayesine mâtuf ve bilhassa bizim gibi âciz, âsî ve günahkârların hidayet ve irşad ve îsâline ve ehl‑i dalâleti ve ehl‑i bid'ayı tarîk‑ı Hakka dâvet ve hakàik‑ı îmâniyeye hàdim bir kudsî zât, bizlere ve memleketimize vedîatullâh olarak ihsân buyurulmuş. Kıymetli misâfirimiz nasıl ki, biz günahkârların manevî yardımına koşuyor ve gece ve gündüz mağfiret‑i İlâhiye’ye ve irşadımıza çalışıyorsa, bizler de bu azîz misâfirimizin maddî yardımına, seve seve ve iştiyakla ve ancak Allah için koşmak ve çalışmak vazifesiyle mükellef bulunduğumuzu hissediyoruz.
Hem bizlere Kur'ân ve Hazret‑i Peygamber (A.S.M.) emrediyor: تَعَاوَنُوا(Gurabâya muâvenet)
Af dilerim, kıymetli ve sevgili Üstadım!‥ Bilirim ki, hediyeleri kabûl etmiyorsun. Fakat zekât ve sadaka gibi muâveneti, arkadaşlarımızın ısrarı üzerine yazmaya mecbur oldum. Hem de maddî ihtiyaçlarınıza, ikametgâh kirası, odun ve kömür gibi mübrem ihtiyaçlar için lâzım olduğunu düşünmüştüm.
497
Esâsen kaide‑i Üstadâneleri bozulmamak için, arkadaşlarıma dâima tavsiye ve telkinâtım, hiçbir maddî menfaat düşünülmemesidir. Çünkü din dünyaya âlet olmaz ve din vâsıta‑i cerr ve maddî menfaati kat'iyyen kabûl edemez. Hattâ Risale‑i Nurun neşriyatında, kimsenin minnetini almamak için, kıymetli Üstadımı taklid ederim.
Kıymetli ve müşfik Üstadım!‥ Şu kadar var ki; hizmetkârınız, Üstad nâmına değil, kıymetli ve garîb bir misâfirimiz nâmına ve rızâen‑lillâh maddî yardım etmek istiyoruz. Hem manevî zarar görmemeniz için, kuvvet ve kudret ve azamet sâhibi Cenâb‑ı Allah’a niyâz ve tazarru ederek, Dergâh‑ı İlâhiye’sinde hüsn‑ü kabûle mazhar eylemesini duâ ediyoruz.
Kıymetli Üstadım!‥ Bayramda ziyaret ve arz‑ı ta'zîm makamına kàim olmak üzere, bütün arkadaşlarımızla beraber hem Ramazan‑ı Şerîf, hem Leyle‑i Kadr’i, hem mübârek Îd‑i Saîd-i Fıtr’ı, Risaletü'n‑Nurun umum talebe ve şâkirdleri ve Kur'ân’ın kıymetli hizmetçileri makamında ve hükmünde kıymetli Üstadımızı tebrik ederek, Cenâb‑ı Hak’tan daha çok kardeş ve arkadaşlarımız ile birlikte ve siz Üstadımız başımızda olarak, Ramazan‑ı Şerîf’in emsâl‑i kesîresiyle müşerref olmaklığımızı niyâz ve tazarru eyleriz. Ve mübârek iki ellerinizden öperek, duâ‑yı hayriyenizi ve kudsî irşadlarınızı istirham eyleriz, kıymetli Üstadımız.
Dâimî kudsî duâlarınıza muhtaç, günahkâr hizmetkâr ve talebeniz Ahmed Nazîf
498

283. Sehil ve muvaffakıyetime hayırlı dualarınızı rica ederim

Abdurrahman Tahsin’in fıkrasıdır
Ey Yüce Üstad!‥
Risale‑i Nur dâiresi içine kabûl ve bu âb‑ı kevser-i hayat ile menba'‑ı feyz-i îmân, gayet değerli ve kıymetdâr bu ebedî ders ile, kendimi dâima mes'ûd ve bahtiyar addediyorum. Yalnız sür'at‑i kalemim olmadığından, yazıyı biraz te'hirinden müteessirim. Sehil ve muvaffakıyetime hayırlı duâlarınızı ricâ eder, kemâl‑i edeble ellerinizi öperim, muhterem Üstadım.
Rûz sâim, leyl kàim,
Çû makam‑ı âşıkan
Leyle‑i nısf-ı Regâib,
Târik‑i dünya ve tâib.
.
Nâşir‑i Risale-i Nur,
Bediüzzaman muhibb‑i Bâz-ı Geylân.
Ey ferîd‑i asri'z-zaman
Sensin hakîm‑i kalbân
Fakir talebeniz Abdurrahman Tahsin

284. Maddî ve manevî borcumuz olan hizmetleri ifadan kendimizi çekmek, hissizlik ve bîgânelik fıtratımızda yoktur

Ahmed Nazîf’in bir parça mektûbundandır
Maddî ve manevî borcumuz olan hizmetleri îfâdan kendimizi çekmek, hissizlik ve bîgânelik fıtratımızda ve yaratılışımızda yoktur ki kalalım. Mâdem Cenâb‑ı Hàlık-ı Rahîm bizleri insan yaratmıştır; insanlığın emrettiği vezâifin binde birini dahi îfâ edemediğimiz hâlde, büsbütün nasıl bîgâne kalalım.
499
Bu hususta mâzûr görmenizle beraber, azîmkâr ve cefâkâr ve fedâkâr ve hadsiz mütehammil, garîb ve kudsî ve azîz bir misâfirimiz olan çok kıymetli Üstadımızın, biz âsî ve günahkârların kalblerini nurlarla doldurduğu hâlde, mukâbil borcumuzu, maneviyata uzanamadığımızdan ancak değersiz ve kıymetsiz olan maddiyâtla ödeyebiliriz, zannıyla tesellî bulmaktayız. Af buyurunuz Üstadım!‥ Dellâl‑ı Kur'ân’ın nidâlarını işiten hangi Müslüman vardır ki, kulaklarını tıkasın. Hâşâ!‥ sümme hâşâ!‥
Nurlarınızın şuâı gözlerimizi kamaştırıyor. Kalblerimizi bütün sâfiyetiyle Allah’a, Kur'ân’a ve Resûl‑i Müctebâ’ya (A.S.M.) ve o iki cihan serverinin azîz vârislerine bağlıyor ve bağlamıştır. Bu bağ öyle bir bağ ki; inâyet‑i Hak’la, hiçbir maddiyûnun ve hiçbir mülhid ve fırak‑ı dâllenin değil, dünya kâfirlerinin bütün kuvvetleri bir araya gelse, bu kudsî râbıta‑i kalbiye bağını koparamaz.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي
Zât‑ı fâzılânelerince lüzum görülüp icâb etmeden, hiçbir zaman mektûb yazmak zahmetlerini ihtiyar etmenize râzı olamam. Bu hususta gücenmek şöyle dursun, kıymetli Üstadımın kudsî vazifelerinin îfâsına mâni teşkil eden işgali, en büyük hatâ ve hürmetsizlik sayarım.
Ahmed Nazîf Çelebi
500

285. Hakaik‑ı âliye-i imaniyeyi tamamıyla Risale-i Nur ihata etmiş, başka yerlerde aramaya lüzum yok

بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ حُرُوفَاتِ رَسَائِلِ الَّت۪ي كَتَبْتُمْ وَتَكْتُبُونَ
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Onuncu Şuâ nâmında yazdığınız Fihristenin İkinci Kısmı, bana şöyle kuvvetli bir ümîd verdi ki: Risale‑i Nur, benim gibi âciz ve ihtiyar ve zaîf bir bîçâreye bedel, genç, kuvvetli çok Saidleri içinizde bulmuş ve bulacak. Onun için, bundan sonra Risaletü'n‑Nurun tekmîl ve izâhı ve hâşiyelerle beyânı ve isbâtı size tevdî' edilmiş, tahmin ediyorum. Bir emâresi de şudur ki:
Bu sene çok defa ihtar edilen hakikatleri kaydetmek için teşebbüs ettim ise de, çalıştırılamadım.
Evet, Risaletü'n‑Nur, size mükemmel bir me'haz olabilir. Ve ondan erkân‑ı îmâniyenin herbirisine, meselâ Kur'ân’ın Kelâmullâh olduğuna ve i'câzî nüktelerine dair, müteferrik risalelerdeki parçalar toplansa veya haşre dair ayrı ayrı bürhânlar cem'edilse ve hâkezâ, mükemmel bir izâh ve bir hâşiye ve bir şerh olabilir. Zannederim ki, hakàik‑ı àliye-i îmâniyeyi tamamıyla Risale‑i Nur ihâta etmiş, başka yerlerde aramaya lüzum yok. Yalnız bazen izâh ve tafsîle muhtaç kalmış. Onun için vazifem bitmiş gibi, bana geliyor. Sizin vazifeniz devam ediyor. Ve inşâallâh vazifeniz şerh ve izâhla ve tekmîl ve tahşiye ile ve neşir ve ta'lim ile, belki Yirmibeşinci ve Otuzikinci Mektûbları te'lif ile ve Dokuzuncu Şuâ’nın dokuz makamını tekmîl ile ve Risale‑i Nuru tanzim ve tertib ve tefsir ve tashih ile devam edecek.
501
Risaletü'n‑Nurun samîmî, hàlis şâkirdlerinin hey'et‑i mecmuasının kuvvet‑i ihlâsından ve tesânüdünden süzülen ve tezâhür eden bir şahs‑ı manevî bâkî ve muktedir bir kuvvet‑i zahrdır, bir rehberdir.
Buradan oraya gelen mektûbları, Mübârekler Hey'eti bir risale şeklinde toplamasını ve Husrev de cüz'î ve hususî bazı cümlelerini ve lüzumsuz bazı fıkralarını tayyetmeyi Hâfız Ali ve Sabri’ye havâle etmiş olduğunu yazıyorsunuz. Evet Risaletü'n‑Nur hakkında, kerâmetli ve dikkatli ve isabetli ve keskin Husrev’in nazarı doğrudur. Bâkî bir eserde, muvakkat ve cüz'î ve hususî kelimeler tayyedilse daha iyidir.
Bu defaki mektûbunuzda kerâmetkârâne üç nokta gördük.
Birincisi: Buranın bir Husrev’i olacak derecede ihlâs ve irtibat ve iktidarı gösteren küçük Husrev Mehmed Feyzi isminde Risaletü'n‑Nurun çalışkan bir talebesi askerden gelip, daha ikinci defa görüşüldüğü vakit, mektûbunuzda Feyzi ismini gördük. Dedik: Bu Risaletü'n‑Nurun şâkirdleri, birbirinden ne kadar uzak olsa da, birbirine pek yakındır ki, böyle birden hissedip yazdılar.
İkincisi: Bu küçük Husrev Feyzi, bu âhirlerde İstanbul’da iken, Risaletü'n‑Nur hesabına zihnime dokundu. Müteessir oluyordum. Acaba rahatsızlığı var?” Birden zihnim yüzünü ondan çevirdi; Hâfız Ali ile şiddetli meşgul oldum. Anladım ki, teessür verecek var. Fakat Risaletü'n‑Nurun fa'âl merkezi olan Hâfız Ali cihetinde olacak. Hâfız Ali’ye şifâ duâsına başladım, devam ettim ve mektûb gelmeden evvel Feyzi’den sordum: Sen bir hastalık çektin mi?” O dedi: Yok.” Dedim: Öyle ise, Isparta’da Risale‑i Nurun ehemmiyetli ve kuvvetli bir rüknünün bir rahatsızlığı var.” Fakat, hayâlim hakikatin sûretini şaşırmış. Sonra mektûbunuz geldi, hakikat anlaşıldı
502
Üçüncüsü: Bundan yirmi gün evvel, eyyâm‑ı mübârekeden sonra hâtırıma geldi ki; vazifedârâne kalemi her gün isti'mâl etmeyenler, Risale‑i Nur talebeleri ünvân‑ı icmâlîsinde, her yirmidört saatte yüz defa hissedar olmak yeter diye, hususî isimlerle hàs şâkirdler dâiresi içinde, bir kısmın isimleri muvakkaten tayyedildi. Kardeşimiz Hakkı Efendi de onların içinde idi. Birkaç gün öyle devam etti. Sonra birden hiç sebeb hissetmeden, yine Hakkı, Hulûsi’ye arkadaş oldu. İsmi ile, resmi ile hàs dâiresine girdi. Hakkı’nın Beni duâdan unutmasın.” diye, mektûbunuzdaki fıkranın yazıldığı aynı zamanda, hususî duâyı kazanmış hesabıyla tahmin ettik. Hattâ, bugünlerde bunun gibi inâyetin çok lem'aları var. Emin, bunları havadis‑i yevmiye diye, bir fıkra yazacak. Belki size de gönderecek.
(Risaletü'n‑Nurun küçük talebeleri ve istikbâlde çalışkan, kıymetdâr şâkirdleri olanlar, şimdi de talebeler dâiresinde olarak hissedardırlar.) İstanbul’da Mehmed Feyzi, Eski Said’in risalelerini ararken, aynı günde Kahraman Rüşdü, bir dükkânda mevcûdunu toplamış almış idi. Küçük Husrev müteessir olarak, başka yerde aramış, İşârâtü'l‑İ'câz’ı bulmuş, tahminen demiş ki: Bana sebkat eden, herhalde benden ilerideki Ispartalı kardeşlerimdir.” Her neyse, bu İşârâtü'l‑İ'câz nüshasını Hâfız Ali ve Sabri’deki nüshalarda bulunan kerâmet‑i tevâfukiyeyi yazdırmak istiyor. En kolay bir çaresi; küçük bir defterde, her sahifesinde tefsirin bir sahifesine mukâbil, hurûf‑u hecânın (elif ve ve sâire) kaydedersiniz. Kolayını bulmazsanız kalsın.
Umum kardeşlerime birer birer ve bilhassa risaleler ile çok meşgul olanlara selâm ve duâlar ederim ve duâlarını beklerim.
Not: Emin ve Küçük Husrev ve Hâfız Tevfik selâm ve arz‑ı hürmet ederler. Tahsin askere gitmiş.
Kardeşiniz Said Nursî
503

286. Türlü türlü evhamın açtıkları menfezlerden, rahnedar kalan ruhumu tamam ve muvafık buldum

Risale‑i Nurun ehemmiyetli bir şâkirdi olan Yûsuf’un bir fıkrasıdır
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ ❋ وَبِهِ نَسْتَع۪ينُ
Rahîm, Raûf ve Zü'l‑Minen Hazretlerinin inâyet ve lütûflarından olarak, tevbe ve istiğfar gibi kullarına ihdâ eylediği, miftâh‑ı kerem ve ihsâna, çok günahkâr ve terbiyesiz olan ben sefil Yûsuf Toprak, bütün fezâyıh ve i'tisaflarıma rağmen, tevessül ettikçe bana fazlından verdiği mazhariyetin kıymetini takdir etmek, ona şükür eylemek şöyle dursun, bil'akis küfran‑ı ni'met, defaatle nakz‑ı ahd, irtikâb‑ı kizb ve hıyânet eylediğim için, derin kasâvete, kesif zulmete, müdhiş dalâlete (hakkıyla) ma'rûz kalan kalbimin, rûhumun aldığı müzmin ve münkis yarayı tedâvi çaresini taharrî yolunda aklımı, zevkimi kaybetmiş, âdeta çılgın bir hâle girmiştim.
504
Başvurduğum her tabib‑i manevîden aldığım ilâçlar, yaramı tedâviye, aklımı iknâa, lehfemi iskâta kâfî gelmedi. Bizzarûre ﴿قُلْ يَا عِبَادِيَ الَّذ۪ينَ اَسْرَفُوا عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ âyet‑i celîlesinin mefhûmuna tevessülen, me'lûf olduğum denâetlerden mütehassıl koyu lekeleri kal' ve tathîre ve tarîk‑ı Hakta sebata muîn olacak bir rehberi ararken, ortada hiçbir sebeb‑i zâhirî olmadığı hâlde, memleketimden Kastamonu’ya nefyim, şüphesiz, nefsime girân gelmiş ve hattâ ye's ve teessüre kapılmıştım. Bilmiyordum ki, bu nefyim ile,﴿وَعَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَعَسٰٓى اَنْ تُحِبُّوا شَيْئًا وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ﴿فَعَسٰٓى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَيَجْعَلَ اللّٰهُ ف۪يهِ خَيْرًا كَث۪يرًاâyetlerinin sırrına mazhar edecek ve iltiyâmı ümîd ve imkânsız gördüğüm manevî yaralarımın tedâvisine muktedir doktorların ve yanlarındaki kuvvetli muâlecenin eserini, varlığını ve ism‑i Hayy ve Hakîm’in cilvesini şefkaten göstermek sûretiyle, bana minnet üstünde minnet‑i uhrevî yapmak içindir. Bu mülevves ahlâkımla ben neciyim ki, bu ihsân‑ı azîme nâil olayım diye şaştım. Fakat lehü'l‑hamdü ve'l-minne,مَنْ طَلَبَن۪ي وَجَدَن۪ي﴿وَكَانَ بِالْمُؤْمِن۪ينَ رَح۪يمًا﴿يَجِدِ اللّٰهَ غَفُورًا رَح۪يمًاgibi işârât‑ı celîle hâtırıma gelmekle, bir derece mütesellî oldum.
Ey yaramın doktoru! Ve ey dalâlet uçurumunda yuvarlanan rûhumun halâskârı! Ve ey İlâhî ve kudsî yolların rehberi!
Evvelden hiç muârefemiz yokken, seni kale üstünde ilk ve tesâdüfen gördüğümde Dalâletten halâsın, Allah’ın rahmetine vusûlün en kısa yolu var ?” diye sordum. Çok kısa bir çare‑i Kur'âniye vardır.” diye buyurdunuz. Fakat dalâletim, gafletim, enâniyetim itibariyle bu kısa ve merdâne cevaptaki hikmet‑i azîme, nebeân‑ı rahmete dikkat etmedim. Rûhuma ihanet ederek aldırmadım ve felâket‑i maneviyede bir müddet daha kalmış oldum.
505
Vaktâ ki, Risale‑i Nur hattâ enhâr‑ı nur demesine şâyeste olan mektûblardan, yine tesâdüfen elime geçen bir nüshayı görünce ve münderecâtındaki hakàika dalınca, inâyet‑i Rabbânî, mu'cizât‑ı Kur'ânî, himemât‑ı Sübhânî, kerâmât‑ı rûhâni eseri olmalıdır ki, kàsî kalbime, âsî rûhuma, gâfil aklıma, mağrûr vicdânıma, sakîm düşünceme tâk diye bir tokmak vuruldu. Bir intibâh halkası takıldı. Hemen düşündüm. Ulemânın midâd‑ı aklâmı, şühedânın kanından mübecceldir ve اَلْعُلَمَاءُ وَرَثَةُ الْاَنْبِيَاءِعُلَمَاءُ اُمَّت۪ي كَاَنْبِيَاءِ بَن۪ي اِسْرَائ۪يلَ gibi hadîsler ile Hazret‑i İsâ’nın (A.S.) Havâriyyûn’a, Hazret‑i Muhammed’in (A.S.M.) Ensâr’a tekliflerini ve onların icâbetini hatırladım.
Âdeta, fetret devri denmeğe sezâ olan bu zamanda, irsiyet‑i Nübüvvet makamında, İ'lâ‑yı Kelimetullâh uğrunda maddeten uğraşan seyl‑i dalâletle kapanmış olan râh‑ı Hakk’a çığır açan, bir recül‑ü fedâkâra iltihak ve muâvenet etmek ve bu vesile ile fırsatı ganîmet bilerek, zulümâttan nura mazhar olmak lüzumunu his ve intikal ettim. Pek âdi bir mahlûk olduğum ve kalbime müstevlî, ağır dalâlet darbesi, kalın perdesi altında hasta bulunduğum için, fazileti, maneviyatı anlamam. Zîra, fazileti takdir edebilmek, fazileti bilmekle mümkündür. Yalnız, bunca mesâvî ve mütereddid hareketlerimle huzur‑u sâmîlerine lütfen kabûlümde, yüksek rûhunuzdan yağan samîmî şefkat, hakîki re'fet, halîmâne iltifat, kerîmâne hüsn‑ü kabûlünüz beni birtakım ümîdlere, ihtiyarsız muhabbetlere sevk ve büyük sürûrlara gark etti. Ancak Allah’ın en âciz, en aşağı, en günahkâr, en zâlim bir mahlûkunu arkadaşlığına kabûl ve tahammül eden, bir şahsiyet‑i alelâde olamayıp, kuvvetli püştibâne, futur götürmez bir mesnede mâlik olmak lâzım geldiğini teyakkun edebildim.
506
﴿وَابْتَغُٓوا اِلَيْهِ الْوَس۪يلَةَ وَجَاهِدُوا ف۪ي سَب۪يلِهِ﴿وَحَسُنَ اُو۬لٰٓئِكَ رَف۪يقًا
Riyâkârlık olmasın, selîm fikrinizden, ciddi tavrınızdan, Kur'ân’a ittibâ' ve temessük yolundaki doğru irşadınızdan, hakîki sözlerinizden, samîmî telkininizden, umumî hayırhâh hissiyatınızdan kalbime, mecrûh rûhuma uzanan tîğ‑i şifâ, neşter‑i ümîdin te'siriyle dilşâd ve mutmain oldum. Türlü türlü evhâmın açtıkları menfezlerden, rahnedâr kalan rûhuma tamam ve muvâfık buldum. Zîra ﴿وَاتَّبَعُوا النُّورَ الَّذ۪ٓي اُنْزِلَ مَعَهُ ❋ وَالَّذ۪ينَ يُمَسِّكُونَ بِالْكِتَابِ ❋ وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَم۪يعًا ❋ وَمَنْ يَعْتَصِمْ بِاللّٰهِ فَقَدْ هُدِيَ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ ❋ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰى ❋ وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْاٰنِ مَا هُوَ شِفَٓاءٌ وَرَحْمَةٌ ❋ هٰذَا بَيَانٌ لِلنَّاسِ وَهُدًى وَمَوْعِظَةٌ لِلْمُتَّق۪ينَ ❋ تِلْكَ حُدُودُ اللّٰهِ ❋ قَدْ جَٓاءَكُمْ مِنَ اللّٰهِ نُورٌ وَكِتَابٌ مُب۪ينٌ ❋ وَاَنَّ هٰذَا صِرَاط۪ي مُسْتَق۪يمًا ❋ مَنِ اتَّبَعَ رِضْوَانَهُ سُبُلَ السَّلَامِ vesâire gibi hakikatler dimağıma yerleşti.
507
Elbette bu keyfiyet bana hacc‑ı ekber, râh‑ı saâdet, ömr‑ü ebed, tayr‑ı devlet, enfâl‑i ganîmet sebebi olunca, sürûrumdan ne kadar kabarsam ve siz halâskâr ve hakîm‑i derdime, ne kadar teşekkür ve izhâr‑ı mahmidet eylesem hakkım olmaz ?
İşte bu vesiledir ki, beni Kur'ân dellâlının, Risale‑i Nur müellifinin şâkirdliğine tahsîs ve kabûl ettirmek gibi, azîm lütûflarına mazhar kılan Rabb‑i Rahîm’ime karşı, dünyada kaldığım ve imkân bulduğum müddetçe kalemimi, hayatımı bu uğurda isti'mâl etmeye söz ve karar verdirdi.
Fazlaca söz söylemeye salâhiyetim ve o mertebeye istihkakım olmadığından, şimdilik kısa kesiyorum. Hizmetiniz umumî ve müessir, âmâliniz muvaffak, himmetiniz àlî ve dâim, emeğiniz makbûl, sa'yiniz meşkûr, hayatınız mes'ûd, ömrünüz efzûn, sıhhatiniz mahfûz olsun. Sonsuz minnetdârlığımın kabûlünü, manevî himmet ve teveccühünüzün devamını ricâ eder, Nur ile meşgul, nurlu ellerinizi öperim, Efendimiz, Büyüğümüz. (15 Şubat 1359)
Talebe namzedi, sefil Yûsuf Toprak
508

287. İrşâdât‑ı âliyenize muhtaç bulunduğumu arz ederim

Risale‑i Nurun istikbâlde ehemmiyetli bir talebesi olan İhsân Sırrı’nın bir fıkrasıdır
﴿
Vâkıf‑ı esrâr-ı Sübhân, Ferîd‑i Bediüzzaman, Es‑Seyyid Saidi'l-Kürdî Hazretleri huzur‑u sâmîsine,
Esselâmü Aleyküm Ey Mürşid‑i Kâmil!
Kemâl‑i ta'zîmle hâk‑i pâyinize yüzlerimi sürmeme ve mübârek ellerinizi takbîl etmeme müsâadenizi yalvarırım. Bendeniz, şu ilticânâmemi zât‑ı àlînize sunan Sarac Ahmed Efendi fakirinizin oğluyum. Üstad‑ı kaderin, ezelde levh‑i kazâya çizdiği yazılar hükmüyle mahkûm olmuş, zavallı bir âvâreyim.
Makam‑ı Yûsuf’ta tâli'in cilvelerini takdir‑i İlâhîye tam bir inkıyad ile seyretmekte iken, babamdan aldığım bir şefkatnâmede zât‑ı mürşidânenizin muhabbet‑i manevîlerinin mübeşşiri olan selâmlarınızı tebliğiyle, vîran gönlüm şâd ve bünyâd edildi. Şu muzlim ânımı nurlandıran huzur‑u manevîniz müvâcehesinde satırlarım gibi kapkara yüzümü, seyyiât‑ı mâzi ile, a'mâl‑i kabîhamın nişanelerini gizlemeğe muktedir olamamaktan mütevellid hicâbımı setre kudret‑yâb olamadım.
509
Yolunu şaşırmış, nur‑u hakikati görmekten mahrum mâsivâ‑perestlere Risale‑i Nur ile dest‑gîr ve şefî' olduğunuzu yıllardan beri bildiğim için, kapınıza boynumu uzatarak, hidayet yolcularınız meyânında yer alabilmek emel‑i hàlisânesiyle halka‑i irşadınıza bütün rûhumla şitâb ediyorum. İrşadât‑ı àliyenize muhtaç bulunduğumu arzederken cür'etimin nazar‑ı affınıza mazhar buyurulmasını yalvarır, kemâl‑i ta'zîmle mübârek ellerinizi takbîl ve tevkîr ile kesb‑i şeref ve can eylerim, büyük mürşidim, Efendim Hazretleri.
Bir gün zâlimlere dedirir Hazret‑i Mevlâ,
(Tallâhi lekad âserakallâhu aleynâ)
Risale‑i Nur şâkirdlerinden İhsân Sırrı

288. Küçük Husrev Mehmed Feyzi’nin bir kasîdesi

Küçük Husrev Mehmed Feyzi’nin bir fıkrasıdır
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Kıymetdâr Üstadım, Efendim!
Çeşm‑i im'ânımla kıldım, Risale‑i Nura nazar
Yoktur imkân yaza mislin, efrâd‑ı beşer.
.
Bu ne elfâz, bu ne mânâ, bu ne üslûb‑u hasen,
Okudukça müncelî olmakta, dâim bir hüsün.
.
Bârekallâh, ey mukaddes Nur‑u Hüdâ,
Sendedir envâr‑ı tevfik-i İlâhî, rûşenâ.
.
Âfitâbın nuru zâildir, bu nur emân verir,
Subh‑u mahşerde uyûn‑u mü'minîne incilâ.
.
510
Her harfi şem'a‑i feyz-i İlâhî, cilveger,
Zevk alır baktıkça insan, bütün eşyadan geçer.
.
Eyliyor ta'lim‑i îmân-ı tahkîkî cümle âleme,
Kim okur sıdk ile, iner feyz‑i Rahmân kalbine.
.
Hall eder tılsım‑ı kâinâtı, her harfi dünyaya değer,
İlm‑i nâfi'dir, yazılır ecr‑i cezîl, kıyâmet bîkeder.
.
Hâsılı, bilcümle meknûzât‑ı hikmet-perverin,
Herbiridir ehline, bir âfitâb‑ı Hak-nümâ.
.
İlâhî bihakkı esmâike'l‑hüsnâ,
kıyâmet münteşir olsun, uyûn‑u ehl-i hak bulsun cilâ.
.
Ey müellif‑i Risale-i Nur, ger edersin iftihar, becâdır,
Gıbta ederse cümle ihvânın sana, çok sezâdır.
.
Çünkü eyledin îmân‑ı tahkîke bir memer,
Elde ettin şah‑ı eserle zuhr‑i yevmi'l-mefer.
.
Bilirim değilsin enbiyâdan bir nebî (Hâşiye),
Lâkin elinde nedir bu nur‑u mu'teber?
.
Feyziyâ! Sen etme tatvîl‑i kelâm,
Eyler elbet ehl‑i irfan, arz‑ı tahsin-i eser.
Fakir talebeniz Küçük Husrev Mehmed Feyzi
511

289. Sizin bayramınızı ve nurlarla iştigalinizi ve Nur dersinde ve sadâkatinde birinciliği muhafaza etmenizi tebrik ederim

بِاسْمِهِ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ اَيَّامِ الْفِرَاقِ
Azîz, Sıddık, Muhlis, Hàlis Kardeşim!
Evvelâ: Sizin bayramınızı ve nurlarla ciddi iştigâlinizi ve dâima birinciliği Nur dersinde ve sadâkatinde muhâfaza etmenizi, bütün rûh u canımla tebrik ederim
Sâniyen: Hiç merak etme, seninle muhâbere ma'nen devam eder. Bütün mektûblarımda Azîz, sıddık kardeşlerim dediğim zaman muhlis Hulûsi saff‑ı evvel muhâtabların içindedir.
Sâlisen: Nurlar pek parlak ve gâlibâne fütûhâtı, geniş bir dâirede devam ediyor. Sırran tenevveret sırrıyla, perde altında daha ziyâde işliyor. İki makine, bin ve beşyüz kalemli iki kâtib olmasıyla, inşâallâh zemin yüzünü de ışıklandıracak derecede ders verecek.
Kardeşim, ben de senin fikrindeyim ki, Nur hizmeti için, kader‑i İlâhî seni gezdiriyor. En muhtaç yerlere sevk eder. Hususan, o havâli, memleketim. Güzel levha‑i hakikatin lâhikalarına geçirmek için, Nur şâkirdlerine gönderdik. O civarda Nurlarla alâkadar zâtlara selâm. Biraderzâdem Nihad’ın gözlerinden öperim. O da babası ile beraber dâima duâmdadır.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي Seni unutmayan hasta kardeşiniz Said Nursî
512

290. Siracünnur perde altında daha ziyade tenvir edecek diye bir işaret‑i gaybiye telâkki ediyoruz

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Evvelâ: Umumunuzun hesabına Tahiri’yi gördüm ve kendi hesabımıza da, umumunuza tam bir Said ve canlı bir mektûb olarak gönderdim. Ve Sandıklı’dan Edhem Hoca ile Mustafa Hoca bugün geldiler, Nurlu vazifelerine gittiler.
Sâniyen: Hulûsi Bey kardeşimiz Zülfikàr ve Sirâcü'n‑Nur’u ve sonra Sikke‑i Gaybiye’yi istiyor. Nur santralı Sabri muhâbere etsin, göndermeye çalışsın.
Sâlisen: Risale‑i Nur kendi kendine, hem dâhilde, hem hariçte intişar edip fütûhât yapıyor. En muannid dinsizleri de, teslîme mecbur ettiğini haberler alıyoruz. Yalnız şimdilik, bir derece ihtiyatın lüzumu olduğuna, hususan Beşinci Şuâ içinde bulunan Sirâcü'n‑Nur, lâyık olmayan ellere verilmemelidir.
İmâm‑ı Ali (R.A.) Risale‑i Nura, Sirâcü'n‑Nur nâmı vermesi ve Sırran tenevveret demesiyle işâret ediyor ki, Sirâcü'n‑Nur perde altında daha ziyâde tenvir edecek, diye bir işâret‑i gaybiye telâkki ediyoruz.
Umumunuza selâm ederiz.