Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
332

Üstad’ın şahsiyetini tekvîn eden başlıca sıfatlar

Ma'lûm ya, her şahsiyeti, muhtelif ve muayyen meziyetler çerçeveler. Binâenaleyh, Üstad’ın şahsiyetini tekvîn eden başlıca sıfatlar şunlardır:

Ferâğati

Bir da'vâ sâhibinin ve bilhassa ıslahatçının muvaffakıyet şartlarının en mühimmi ferâğattir. Zîra gözler ve gönüller, bu mühim noktayı en ince bir hassâsiyetle tedkik ve takibe meyyâldirler. Üstad’ın bütün hayatı ise, baştan başa ferâğatin şâheser misâlleri ile dolup taşmaktadır.
Allâme Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi merhumdan, ferâğate ait şöyle bir söz işitmiştim: İslâm, bugün öyle mücâhidler ister ki dünyasını değil, âhiretini dahi fedâ etmeye hazır olacak!‥”
Büyük adamdan sâdır olan bu büyük sözü tamamen kavrayamadığım için, mutasavvıfların istiğrak hâllerinde söyledikleri esrârlı sözlere benzeterek, herkese söylememiş ve olur olmaz yerlerde de açmamıştım. Vaktâ ki aynı sözü Bediüzzaman’ın ateşler saçan heyecanlı ifâdelerinde de okuyunca anladım ki, büyüklere göre ferâğatin ölçüsü de büyüyor Evet, İslâm için bu kadar acıklı bir ferâğate katlanmaya râzı olan mücâhidleri, Erhamürrâhimîn olan Allâh‑u Zülkerîm Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri bırakır ? O fedâi kulunu lütûf ve kereminden, inâyet ve merhametinden mahrum etmek şânına hâşâ yakışır ?
İşte Bediüzzaman, bu müstesnâ tecellînin en parlak misâlidir. Bütün ömrü boyunca mücerred yaşadı. Dünyanın bütün meşrû lezzetlerinden tamamen mahrum kaldı. Bir yuva kurmak ve orada mes'ûd bir aile hayatı geçirmek sevdâsına düşmeye vakit ve fırsat bulamadı. Fakat, Cenâb‑ı Hak, kendisine öyle şeyler ihsân etti ki, fânî kalemlerle ta'rif olunamayacak kadar muazzam ve muhteşemdir.
333
Bugün, dünyada hangi bir aile reisi ma'nen Bediüzzaman Hazretleri kadar mes'ûddur?! Hangi bir baba, milyonlarla evlâda sâhib olmuştur?! Hem de nasıl evlâdlar!!‥ Ve hangi bir üstad, bu kadar talebe yetiştirebilmiştir?
Bu kudsî ve rûhî râbıta Biiznillâhi Teâlâ dünyalar durdukça duracak ve nurdan bir sel hâlinde ebediyetlere kadar akıp gidecektir. Çünkü bu İlâhî da'vâ, Kur'ân‑ı Kerîm’in nur deryâsında tebellür eden bir varlık olduğu gibi, Kur'ân’dan doğmuş ve Kur'ânla beraber yaşayacaktır

Şefkat ve Merhameti

Büyük Üstad, hak ve hakikati çocukluğunda bulmuştu. Kalbinin feryâdını ve rûhunun münâcâtını dinlemek için mağaralara kapandığı günlerde bile, ibâdet ve tâatten, tefekkür ve murâkabelerden feyiz ve huzur almanın zevkine ermiş olan bir Ârif‑i billâh idi.
Lâkin; karanlık gece dalgalarını andıran korkunç küfür ve ilhâd kâbusunun Müslüman Dünyasını ve dolayısıyla memleketimizi kaplamak üzere olduğu o tehlikeli günlerde, yatağından fırlayan bir arslan gibi, yanardağları andıran bir kükreyişle cihad meydânına atıldı. Bütün rahat ve huzurunu bu mukaddes da'vâya fedâ etti. Ve işte bu hikmete mebnîdir ki, o günden beri her sözü bir dilim lâv, her fikri bir ateş parçası olmuş; düştüğü gönülleri yakıyor, hisleri, fikirleri alevlendiriyor
Büyük Üstad’ın tam bir uzlet ve inzivadan sonra, tekrar irşad ve cem'iyet hayatına atılması, aynen İmâm‑ı Gazâlî’nin hayatında geçirmiş olduğu o mühim ve tarihî merhaleye benzemektedir. Demek ki, Cenâb‑ı Hak, büyük mürşidleri böyle bir müddet inzivada terbiye, tasfiye ve tezkiye ettikten sonra tenvir ve irşad vazifesiyle mükellef kılıyor. Ve bu sebebledir ki, bir mâ‑i mukattardan daha temiz ve berrak olan yüreklerinden kopup gelen nefesler, kalblere akseder etmez bambaşka te'sirler icra ediyor
334
Arzettiğim gibi, İmâm‑ı Gazâlî’nin bundan dokuz yüz sene evvel ahlâk ve fazilet sahasında yapmış olduğu fütûhâtı; bu asırda Bediüzzaman, îmân ve ihlâs vâdisinde başarmıştır.
Evet; Hazret‑i Üstadı bu müdhiş cihad meydânlarına sevkeden, hep bu eşsiz şefkat ve merhameti olmuştur. Ve bunu bizzat kendisinden dinleyelim:
Bana: Sen şuna buna niçin sataştın?’ diyorlar. Farkında değilim; karşımda müdhiş bir yangın var, alevleri göklere yükseliyor; içinde evlâdım yanıyor, îmânım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, îmânımı kurtarmaya koşuyorum. Yolda birisi beni kösteklemek istemiş de, ayağım ona çarpmış; ne ehemmiyeti var? O müdhiş yangın karşısında bu küçük hâdise, bir kıymet ifâde eder mi? Dar düşünceler, dar görüşler…”

İstiğnâsı

Üstad’ın, hayatı boyunca cem'iyetimizin her tabakasına vermekte olduğu binlerle istiğnâ örnekleri, dillere destan olmuş bir ulviyeti hâizdir. Mâsivâdan tam mânâsıyla istiğnâ ederek, uzvî ve rûhî bütün varlığı ile Rabbü'l‑Âlemîn’in bitmez ve tükenmez hazinesine dayanmayı, müddet‑i hayatında bir i'tiyâd değil, âdeta bir mezheb, meşreb ve meslek olarak kabûl etmiştir. Ve bunda da ne bahâsına olursa olsun sebat eylemekte hâlâ devam etmektedir.
İşin orijinal tarafı; bu meslek, kendi şahsına münhasır kalmamış, talebelerine de kudsî bir mefkûre hâlinde intikal etmiştir. Nur deryâsında yıkanmak şerefine mazhar olan bir Nur Talebesinin istiğnâsına hayran olmamak kàbil değildir!…
Bakınız, Üstad; Mektûbat ünvânını taşıyan şâheserin İkinci Mektûb’unda, bu mühim noktayı altı vecih ile ne kadar asîl bir îmân ve irfan şuûru ile izâh eder:
Birincisi: Ehl‑i dalâlet; ehl‑i ilmi, ilmi, vâsıta‑i cerr etmekle ittiham ediyorlar ilmi ve dini kendilerine medâr‑ı maîşet yapıyorlar deyip insafsızcasına onlara hücum ediyorlar. Binâenaleyh bunları fiilen tekzîb lâzımdır.”
335
İkincisi: Neşr‑i hak için, Enbiyâya ittibâ' etmekle mükellefiz. Kur'ân‑ı Hakîm’de, hakkı neşredenler ﴿اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ﴿اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ diyerek, insanlardan istiğnâ göstermişler…”
İşte; Risale‑i Nur Külliyatının mazhar olduğu İlâhî fütûhât, hep bu Enbiyâ mesleğinde sebat kahramanlığının şâheser misâli ve hàrikulâde neticesidir. Ve bu sâyede Üstad, izzet‑i ilmiyesini, cihan‑kıymet bir elmas gibi muhâfaza eylemiştir.
Artık herkesin, uğrunda esir olduğu maaş, rütbe, servet ve daha nice bin şahsî ve maddî menfaatlerle asla alâkası olmayan bir insan, nasıl olur da gönüller fâtihi olmaz? Îmânlı gönüller, nasıl onun feyiz ve nuru ile dolmaz?

İktisadçılığı

İktisad, bundan evvel bahsettiğimiz İstiğnâ”nın tefsir ve izâhından başka bir şey değildir. Zâten iktisad sarayına girebilmek için, evvelâ istiğnâ denilen kapıdan girmek lâzımdır. Bu sebeble iktisadla istiğnâ, lâzımla mülzem kabîlindendir.
Üstad gibi; istiğnâ hususunda Peygamberleri kendine örnek kabûl eden bir mücâhidin iktisadçılığı, kendiliğinden husûle gelecek kadar tabîi bir haslet hâlini alır. Ve artık ona günde bir tas çorba, bir bardak su ve bir parça ekmek kâfî gelebilir Zîra bu büyük insan; büyük ve munsıf Fransız şâiri Lamartin’in dediği gibi: Yemek için yaşamıyor, belki yaşamak için yiyor.”
Üstad’ın meşreb ve mesleğini tamamen anladıktan sonra, artık onun yüksek iktisadçılığını böyle yemek içmek gibi basit şeylerle mukayese etmeyi çok görüyorum. Zîra, bu büyük insanın yüksek iktisadçılığını manevî sahalarda tatbik etmek ve maddî olmayan ölçülerle ölçmek lâzımgelir.
336
Meselâ Üstad, bu yüksek iktisadçılık kudretini sırf yemek, içmek, giymek gibi basit şeylerle değil; bil'akis fikir, zihin, isti'dâd, kàbiliyet, vakit, zaman, nefis ve nefes gibi manevî ve mücerred kıymetlerin isrâf ve heder edilmemesi ile ölçen bir dâhîdir. Ve bütün ömrü boyunca bir karakter hâlinde takib ettiği bu titiz muhâsebe ve murâkabe usûlünü, bütün talebelerine de telkin etmiştir. Binâenaleyh bir Nur Talebesine olur olmaz eseri okutturmak ve her sözü dinlettirmek kolay bir şey değildir. Zîra onun, gönlünün mihrâk noktasında yazılı olan şu Dikkat!” kelimesi, en hassas bir kontrol vazifesi görmektedir.
İşte Bediüzzaman, kudretli bir ıslahatçı ve hàrikalar hàrikası bir pedagog mürebbî olduğunu, yetiştirdiği tertemiz nesille fiilen isbât etmiş ve iktisad tarihine nurdan pırıltılarla yazılan bir atlas sahife daha ilâve eden bir nâdire‑i fıtrattır.

Tevâzu' ve Mahviyetkârlığı

Nur Risalelerinin bu kadar hàrikulâde bir şekilde cihana yayılmasında, bu iki hasletin çok faydası olmuş ve pek derin te'sirleri görülmüştür.
Çünkü, Üstad; sohbet ve te'liflerinde kendine bir Kutbu'l‑Ârifîn ve bir Gavsü'l‑Vâsılîn süsü vermediği için, gönüller ona pek çabuk ısınmış, onu tertemiz bir samîmiyetle sevmiş ve derhâl ulvî gayesini benimsemiştir.
Meselâ ahlâk ve fazilete, hikmet ve ibrete ait olan birçok sohbet ve telkinlerini, doğrudan doğruya nefsine tevcîh eder! Keskin ve ateşîn hitâbelerinin ilk ve yegâne muhâtabı öz nefsidir. Oradan merkezden muhîte yayılırcasına bütün nur ve sürûra, saâdet ve huzura müştâk olan gönüllere yayılır.
Üstad, hususî hayatında gayet halîm‑selîm ve son derece mütevâzidir. Bir ferdi değil, hiçbir zerreyi incitmemek için a'zamî fedâkârlıklar gösterir. Sayısız zahmet ve meşakkatlere, ızdırâb ve mahrumiyetlere katlanır; fakat îmânına, Kur'ânına dokunulmamak şartıyla!‥
Artık o zaman bakmışsınız ki; o sâkin deniz, dalgaları semâlara yükselen bir tûfân, sâhillere heybet ve dehşet saçan bir ummân kesilmiştir. Çünkü O, Kur'ân‑ı Kerîm’in sâdık hizmetkârı ve îmân hududlarını bekleyen kahraman ve fedâi bir neferidir. Kendisi bu hakikati vecîz bir cümle ile şu şekilde ifâde eder: Bir nefer nöbette iken, başkumandan da gelse, silâhını bırakmayacak. Ben de, Kur'ânın bir hizmetkârı ve bir neferiyim. Vazife başında iken karşıma kim çıkarsa çıksın, hak budur derim, başımı eğmem!‥”
337
Vazife başında ve cihad meydânında iken şu mısralar, lisân‑ı hâlidir:
Şahlanan bir ata benzer, kırarım kanlı gem’i,
Sinsî düşmanlara, hâşâ, satamam benliğimi
.
Benliğimden uzak olmaktır esâret bence,
Böyle bir zillete düşmek ne hazîn işkence
.
Ebedî vuslatın aşkıyla geçer her ânım,
Dest‑i kudretle yapılmış kaledir îmânım,
.
Bu mukaddes emelimden ne kadar dilşâdım,
Görmek ister beni Cennet’te şehîd ecdâdım
.
Rûhum oldukça müebbed, ebedîdir ömrüm,
En büyük vuslata, Allah’a çıkan yoldur ölüm
Kitaba girmezden evvel, Üstadı; ilmî, fikrî, tasavvufî ve edebî cebheleri ile de mütâlaa etmek isterdim Fakat çok derin ve pek şümûllü olan bu mevzûların birkaç sahife ile hülâsa edilemeyeceğini kat'î bir sûrette idrak ettikten sonra; artık, adı geçen mevzûlara birkaç cümle ile temâs etmeyi münâsib gördüm.
Rabbim imkânlar lütfederse, bu derin mevzûları, Risale‑i Nur Külliyatı ve Nur Talebeleri ile birlikte, büyük ve müstakil bir eserle, tahlilî bir sûrette tedkik ve mütâlaa etmeyi bütün rûhumla arzu ediyorum. Bu hususta, Büyük Üstadımızın ve azîz kardeşlerimin kıymetli duâlarını niyâz eylerim!

Üstad’ın İlmî Cebhesi

Merhum Ziya Paşa, şu:
Âyinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz.
Şahsın görünür rütbe‑i aklı eserinde.
beyti ile, nesilden nesile bir düstur hâlinde intikal edecek olan çok büyük bir hakikati ifâde etmiştir.
338
Evet, müslüman ırkımıza Risale‑i Nur Külliyatı gibi muazzam bir îmân ve irfan kütübhânesini hediye eden, gönüller üzerinde, mukaddes bir nur müessesesi kuran mümtâz ve müstesnâ zâtın kudret‑i ilmiyesi hakkında tafsilâta girişmek; öğle vakti, güneşi ta'rif etmek kadar fuzûlî bir iştir. Yalnız, yanık bir şâirimizin:
Hüsn olur kim, seyrederken ihtiyar elden gider.
dediği gibi, hayatının her lahzasında İlâhî tecellîlere mazhar bulunan bu mübârek zâtın; ilim ve irfanından, ahlâk ve kemâlâtından bahsetmek, insana bambaşka bir zevk ve İlâhî bir haz veriyor Bunun için sözü uzatmaktan kendimi alamıyorum.
Üstad, Risale‑i Nur Külliyatı’nda; dinî, ictimâî, ahlâkî, edebî, hukukî, felsefî ve tasavvufî en mühim mevzûlara temâs etmiş ve hepsinde de hàrikulâde bir sûrette muvaffak olmuştur. İşin asıl hayret veren noktası; birçok ulemânın tehlikeli yollara saptıkları en çetin mevzûları, gayet açık bir şekilde ve en kat'î bir sûrette hallettiği gibi, en girdablı derinliklerden, Ehl‑i Sünnet ve Cemâatin tuttuğu nurlu yolu takib ederek sâhil‑i selâmete çıkmış ve eserlerini okuyanları da öylece çıkarmıştır.
Bu sebeble, Risale‑i Nur Külliyatı’nı azîz milletimizin her tabakasına kemâl‑i emniyet ve samîmiyetle takdim etmekle şeref duyuyoruz. Nur Risaleleri, Kur'ân‑ı Kerîm’in nur deryâsından alınan berrak katreler ve hidayet güneşinden süzülen billûr huzmelerdir. Binâenaleyh; her Müslümana düşen en mukaddes vazife, îmânı kurtaracak olan bu nurlu eserlerin yayılmasına çalışmaktır. Zîra, tarihte pek çok defalar görülmüştür ki, bir eser; nice ferdlerin, ailelerin, cem'iyetlerin ve sayısız insan kitlelerinin hidayet ve saâdetine sebeb olmuştur Âh! Ne bahtiyardır o insan ki, bir mü'min kardeşinin îmânının kurtulmasına sebeb olur!
339

Üstad’ın Fikrî Cebhesi

Ma'lûm ya; her mütefekkirin kendine mahsûs bir tefekkür sistemi, fikrî hayatında takib ettiği bir gayesi ve bütün gönlü ile bağlandığı bir ideali vardır. Ve onun tefekkür sisteminden, gaye ve idealinden bahsetmek için uzun mukaddimeler serdedilir. Fakat Bediüzzaman’ın tefekkür sistemi, gaye ve ideali, uzun mukaddimelerle filân yorulmaksızın bir cümle ile hülâsa edilebilir:
Bütün Semâvî kitapların ve bil'umum Peygamberlerin yegâne da'vâları olan Hàlık‑ı Kâinâtın ulûhiyet ve vahdâniyetini ilân ve bu büyük da'vâyı da, ilmî, mantıkî ve felsefî delillerle isbât eylemektir.”
O hâlde Üstad’ın mantık, felsefe ve müsbet ilimlerle de alâkası var?
Evet, mantık ve felsefe, Kur'ânla barışıp hak ve hakikate hizmet ettikleri müddetçe Üstad en büyük mantıkçı ve en kudretli bir feylesoftur. Mukaddes ve cihan‑şümûl da'vâsını isbât vâdisinde kullandığı en parlak delilleri ve en kat'î bürhânları, Kur'ân‑ı Kerîm’in Allah kelâmı olduğunu her gün bir kat daha isbât ve ilân eden müsbet ilim”dir.
Zâten felsefe, aslında hikmet mânâsına geldikçe, Vâcibü'l‑Vücûd Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerini, Zât‑ı Bârî’sine lâyık sıfatlarla isbâta çalışan her eser en büyük hikmet ve o eserin sâhibi de en büyük hakîmdir.
İşte Üstad; böyle ilmî bir yolu, yani Kur'ân‑ı Kerîm’in nurlu yolunu takib ettiği için binlerle üniversitelinin îmânını kurtarmak şerefine mazhar olmuştur. Hazretin, bu hususta hâiz olduğu ilmî, edebî ve felsefî daha pek çok meziyetleri vardır. Fakat onları, eserlerinden misâller getirerek inşâallâh müstakil bir eserde arzetmek emelindeyim. Ve minallâhi't‑tevfîk.
340

Tasavvuf Cebhesi

Nakşibendî meşâyihinden, her harekâtını Peygamber‑i Zîşan Efendimiz Hazretlerinin harekâtına tatbik etmeye çalışan ve büyük bir âlim olan bir zâta sordum:
Efendi hazretleri, ulemâ ile mutasavvife arasındaki gerginliğin sebebi nedir?
Ulemâ, Resûl‑i Ekrem Efendimizin ilmine, mutasavvıflar da ameline vâris olmuşlar. İşte bu sebebden dolayıdır ki, Fahr‑i Cihan Efendimizin hem ilmine ve hem ameline vâris olan bir zâta zülcenâheyn”, yani iki kanatlı deniliyor Binâenaleyh, tarîkattan maksad, ruhsatlarla değil, azîmetlerle amel edip Ahlâk‑ı Peygamberî ile ahlâklanarak bütün manevî hastalıklardan temizlenip Cenâb‑ı Hakk’ın rızâsında fânî olmaktır. İşte bu ulvî dereceyi kazanan kimseler, şüphesiz ki ehl‑i hakikattirler. Yani, tarîkattan maksûd ve matlûb olan gayeye ermişler demektir. Fakat bu yüksek mertebeyi kazanmak, her adama müyesser olamayacağı için, büyüklerimiz matlûb olan hedefe kolaylıkla erebilmek için, muayyen kaideler vaz'eylemişlerdir. Hülâsa; tarîkat, şerîat dâiresinin içinde bir dâiredir. Tarîkattan düşen şerîata düşer, fakat maâzallâh şerîattan düşen ebedî hüsrânda kalır.
Bu büyük zâtın beyânâtına göre, Bediüzzaman’ın açtığı nur yolu ile, hakîki ve şâibesiz tasavvuf arasında cevherî hiçbir ihtilâf yoktur. Her ikisi de Rızâ‑yı Bârî’ye ve binnetice Cennet‑i a'lâya ve dîdâr‑ı Mevlâya götüren yollardır.
Binâenaleyh; bu asîl gayeyi istihdaf eden herhangi mutasavvıf bir kardeşimizin, Risale‑i Nur Külliyatını seve seve okumasına hiçbir mâni kalmadığı gibi, bil'akis, Risale‑i Nur; tasavvuftaki murâkabe dâiresini, Kur'ân‑ı Kerîm yolu ile genişleterek, ona bir de tefekkür vazifesini en mühim bir vird olarak ilâve etmiştir.
341
Evet; insanın gözüne, gönlüne bambaşka ufuklar açan bu Tefekkür sebebiyle sâdece kalbinin murâkabesi ile meşgul olan bir sâlik, kalbi ve bütün letâifi ile birlikte zerrelerden kürelere kadar bütün kâinâtı azamet ve ihtişamı ile seyir ve temâşâ, murâkabe ve müşâhede ederek, Cenâb‑ı Hakk’ın o âlemlerde binbir şekilde tecellî etmekte olan Esmâ‑i Hüsnâ’sını, Sıfât‑ı Ulyâsını kemâl‑i vecd ile görerek, artık sonsuz bir ma'bedde olduğunu aynelyakìn, ilmelyakìn ve hakkalyakìn derecesinde hisseder. Çünkü içine girdiği ma'bed öyle ulu bir ma'beddir ki; milyarlara sığmayan cemâatin hepsi aşk ve şevk, huşû ve istiğraklar içinde Hàlık’ını zikrediyor. Yanık, tatlı ve güzel lisânları, şîve, nağme, âhenk ve besteleri ile bir ağızdan سُبْحَانَ اللّٰهِ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ وَلَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاللّٰهُ اَكْبَرُdiyorlar.
Risale‑i Nurun açtığı îmân ve irfan ve Kur'ân yolunu takib eden, işte böyle muazzam ve muhteşem bir ma'bede girer ve herkes de, îmân ve irfanı, feyiz ve ihlâsı nisbetinde feyizyâb olur.

Edebî Cebhesi

Eskiden beri, lafz ve mânâ, üslûb ve muhtevâ bakımından, edîbler ve şâirler, mütefekkirler ve âlimler ikiye ayrılmışlardır. Bunlardan bazıları, sâdece üslûb ve ifâdeye, vezin ve kafiyeye kıymet vererek, mânâyı ifâdeye fedâ etmişlerdir. Ve bu hâl de, kendini, en çok şiirde gösterir.
Diğer zümre ise en çok mânâ ve muhtevâya ehemmiyet vererek, özü söze kurban etmemişlerdir.
342
Artık Bediüzzaman gibi büyük bir mütefekkirin edebî cebhesi, bu küçük mukaddime ile kolayca anlaşılır sanırım. Zîra Üstad, o kıymetli ve bereketli ömrünü, kulaklarda kalacak olan sözlerin tanzim ve tertibi ile değil, bil'akis; kalblerde, rûhlarda, vicdân ve fikirlerde kudsî bir ideal hâlinde insanlıkla beraber yaşayacak olan din hissinin, îmân şuûrunun, ahlâk ve fazilet mefhûmunun asırlara, nesillere telkini ile meşgul olan bir dâhîdir. Artık, bu kadar ulvî bir gayenin tahakkuku için candan ve cihandan geçen bir mücâhid, pek tabîidir ki, fânî şekillerle meşgul olamaz.
Bununla beraber, Üstad; zevk inceliği, gönül hassâsiyeti, fikir derinliği ve hayâl yüksekliği bakımından hàrikulâde denecek derecede edebî bir kudret ve melekeyi hâizdir. Ve bu sebeble, üslûb ve ifâdesi, mevzûa göre değişir. Meselâ ilmî ve felsefî mevzûlarda mantıkî ve riyâzî delillerle aklı iknâ ederken, gayet vecîz terkîbler kullanır. Fakat gönlü mest edip, rûhu yükselteceği ânlarda ifâde o kadar berraklaşır ki ta'rif edilemez. Meselâ semâlardan, güneşlerden, yıldızlardan, mehtâblardan ve bilhassa bahar âleminden ve Cenâb‑ı Hakk’ın o âlemlerde tecellî etmekte olan kudret ve azametini tasvir ederken, üslûb o kadar latîf bir şekil alır ki; artık her teşbih, en tatlı renklerle çerçevelenmiş bir levhayı andırır ve her tasvir, hàrikalar hàrikası bir âlemi canlandırır
İşte, bu hikmete mebnîdir ki bir Nur Talebesi, Risale‑i Nur Külliyatını mütâlaası ile üniversitenin herhangi bir fakültesine mensûb da olsa hissen, fikren, rûhen, vicdânen ve hayâlen tam mânâsıyla tatmin edilmiş oluyor.
Nasıl tatmin edilmez ki; Risale‑i Nur Külliyatı, Kur'ân‑ı Kerîm’in cihan‑şümûl bahçesinden derilen bir gül demetidir. Binâenaleyh, onda; O mübârek ve İlâhî bahçenin nuru, havası, ziyâsı ve kokusu vardır!‥
Rûhun, bu ihtiyacını söyler akan sular,
Kur'ân’a, her zaman, beşerin ihtiyacı var
Ali Ulvî Kurucu
343

Duâ

﴿
يَا اَللّٰهُ ❋ يَا رَحْمٰنُ ❋ يَا رَح۪يمُ ❋ يَا فَرْدُ ❋ يَا حَيُّ ❋
يَا قَيُّومُ ❋ يَا حَكَمُ ❋ يَا عَدْلُ ❋ يَا قُدُّوسُ ❋
İsm‑i A'zamın hakkına ve Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın hürmetine ve Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın şerefine, bu mecmuayı bastıran Risale‑i Nur talebelerini Cennetü'l‑Firdevs’te saâdet‑i ebediyeye mazhar eyle Âmîn.
Ve hizmet‑i îmâniye ve Kur'âniye’de dâima muvaffak eyle Âmîn.
Ve defter‑i hasenâtlarına Asâ‑yı Mûsa’nın herbir harfine mukâbil bin hasene yazdır Âmîn.
Ve nurların neşrinde sebat ve devam ve ihlâs ihsân eyle Âmîn.
Erhamerrâhimîn! Umum Risale‑i Nur şâkirdlerini iki cihanda mes'ûd eyle Âmîn. İnsî ve cinnî şeytanların şerlerinden muhâfaza eyle Âmîn. Ve bu âciz ve bîçâre Said’in kusurâtını affeyle Âmîn.
Umum Nur Şâkirdleri nâmına Said Nursî