Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
312

Nur Talebelerinin Mektûbları

Üniversite Nur Talebelerinden Mustafa Hilmi

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Şu kâinât semâsının gurûbu olmayan, manevî güneşi KUR'ÂN‑I KERÎM; şu mevcûdât kitab‑ı kebîrinin âyât‑ı tekvîniyesini okutturmak, mâhiyetini göstermek için şuâları hükmünde olan envârını neşrediyor. Beşerin aklını tenvir ile sırat‑ı müstakîmi gösteriyor. Beşeriyet âleminde her ferd, hilkatindeki maksadlar ve fıtratındaki arzular ve istikametindeki gayesini, o hidayet güneşinin nuru ile görür ve bilir. O hidayet nurunun tecellîsine mazhar olanlar, kalb kàbiliyeti nisbetinde ona âyinedârlık ederek yakınlık kesb eder. Eşya ve hayatın mâhiyeti, o nur ile tezâhür ederek ancak o nur ile görünür, anlaşılır ve bilinir. Ezelî Güneş’in manevî hidayet nurlarını temsîl eden Kur'ân‑ı Kerîm, akıl ve kalb gözüyle hak ve hakikati görmeyi te'min eder. O’nun nurundan uzakta kalanlar zulmette kalırlar. Zîra herşey nur ile görünür, anlaşılır ve bilinir.
İşte şu hakikatin manevî ve sermedî güneşi olan Kur'ân‑ı Kerîm’in nur tecellîsine bu asrımızda NUR ismiyle müsemmâ olan RİSALE‑İ NUR’un şahs‑ı manevîsi mazhar olmuştur. O nurlar ki; zulmetten ayrılmak istemeyen yarasa tabiatlı, gaflet uykusuyla gündüzünü gece yapan, sefâhet‑perest, aklı gözüne inmiş, zulmette kalarak gözü görmez olanlara ve yolunu şaşıranlara karşı projeksiyon gibi nurlarını, îmân hakikatlerine tevcîh ederek Sırat‑ı Müstakîmi büsbütün kör olmayanlara gösteriyor. Nur topuzunu ehl‑i küfür ve münkirlerin başına vurup: Ya aklını başından çıkar at, hayvan ol; yâhut da aklını başına al, insan ol diyor.
313
İlim bir nur olduğuna göre Risale‑i Nurun ilme olan en derin vukûfunu gösterecek bir‑iki delile kısaca işâret ederiz:
Evvelâ: Şunu hatırlamalıyız ki; Risale‑i Nur başka kitapları değil, yalnız Kur'ân‑ı Kerîm’i üstad olarak tanıması ve O’na hizmet etmesi itibariyle makbûliyeti hakkında bizim bu mevzûda söz söylememize hâcet bırakmıyor. Biz, ancak ilim erbâbı nazarında Risale‑i Nurun değerini belirtmek için deriz ki: Risale‑i Nur, şimdiye kadar hiçbir ilim adamının tam bir vuzûh ile isbât edemediği en muğlak mes'eleleri, gayet kolay bir şekilde en basit avâm tabakasından tut da en yüksek hàvâs tabakasına kadar herkesin isti'dâdı nisbetinde anlayabileceği bir tarzda şüphesiz tam iknâ edici bir şekilde izâh ve isbât etmesidir. Bu hususiyet hemen hemen hiçbir ilim adamının eserinde yoktur.
İkincisi: Bütün Nur eserleri, Kur'ân‑ı Kerîm’in bir kısım âyetlerinin tefsiri olup O’nun manevî parıltıları olduğunu her hususta göstermesidir.
Üçüncüsü: İnsanların en derin ihtiyaçlarına kat'î delil ve bürhânlarla ilmî mâhiyette cevab vermesidir. Meselâ: Allah’ın varlığı, âhiret ve sâir îmân rükünlerini, bir zerrenin lisân‑ı hâl ve kàl sûretinde tercümânlığını yaparak isbât etmesidir. En meşhûr İslâm feylesoflarından İbn‑i Sînâ, Fârâbî, İbn‑i Rüşd bu mes'elelerde bütün mevcûdâtı delil olarak gösterdikleri hâlde, Risale‑i Nur o hakikatleri bir zerre ve bir çekirdek lisânıyla isbât ediyor. Eğer Risale‑i Nurun ilmî kudretini şimdi onlara göstermek mümkün olsaydı, onlar hemen diz çöküp Risale‑i Nurdan ders alacaklar idi.
Dördüncüsü: Risale‑i Nur, insanın senelerce uğraşarak elde edemeyeceği bilgileri komprime hülâsalar nev'inden kısa bir zamanda te'min etmesidir.
Beşincisi: Risale‑i Nur, ilmin esâs gayesi olan rızâ‑yı İlâhîyi tahsile sebeb olması ve dünya menfaatine, ilmi hiçbir cihetle âlet etmeyerek tam mânâsıyla insaniyete hizmet gibi en ulvî vazifeyi temsîl etmesidir.
Altıncısı: Risale‑i Nur, kuvvetli ve kudsî ve îmânî bir tefekkür semeresi olup, bütün mevcûdâtın lisân‑ı hâl ve kàl sûretinde tercümânlığını yapar. Aynı zamanda îmân hakikatlerini ilmelyakìn ve aynelyakìn ve hakkalyakìn derecelerinde inkişaf ettirir.
314
Yedincisi: Risale‑i Nur, esâs bakımından bütün ilimleri câmi' oluşudur. Âdeta ilim iplikleriyle dokunmuş müzeyyen bir kumaş gibidir. Ve şimdiye kadar hiçbir ilim erbâbı tarafından söylenmemiş ve her ilme olan vukûfunu tebârüz ettiren vecîzeler mecmuasıdır. Misâl olarak birkaçını zikrederek, hey'et‑i mecmuası hakkında bir fikir edinmek isteyenlere Risale‑i Nur bahrine müracaat etmelerini tavsiye ederiz.
1 Sivrisineğin gözünü halkeden, Güneşi dahi O halketmiştir.
2 Pirenin midesini tanzim eden, Manzûme‑i Şemsi dahi O tanzim etmiştir.
3 Bir zerreyi icâd etmek için bütün kâinâtı icâd edecek bir kudret‑i gayr-ı mütenâhî lâzımdır. Zîra şu Kitab‑ı Kebîr-i Kâinâtın herbir harfinin, bâhusus zîhayat herbir harfinin, herbir cümlesine müteveccih birer yüzü ve nâzır birer gözü vardır.
4 Tabiat, misâlî bir matbaadır, tâbi' değil. Nakıştır, nakkàş değil. Mistardır, masdar değil. Nizâmdır, nâzım değil. Kanundur, kudret değil. Şerîat‑ı irâdiyedir, hakikat‑i hariciye değil.
5 Sâbit, dâim, fıtrî kanunlar gibi, rûh dahi, âlem‑i emirden, sıfat‑ı irâdeden gelmiş ve kudret ona vücûd‑u hissî giydirmiştir ve bir seyyâle‑i latîfeyi, o cevhere sadef etmiştir. Ve hâkezâ binlerce vecîzeler var.
El‑Bâkî Hüve'l-BâkîÜniversite Nur Talebelerinden Mustafa Hilmi
315

Ankara Üniversitesi Nur Talebelerinin Bir Mektûbu

Azîz, Sıddık Kardeşlerimiz!
Mektûbunuzdan, İslâm güneşinin bir ziyâsını sezer gibi olduk. Yüzlerce seneden beri insaniyet aleyhine, İslâmiyet zararına mütecâviz fikir neşreden ehl‑i küfrün tahriblerini tamir için ortaya atılan Risale‑i Nurun sizlerin mektûbunuzdan gençlerin arasına yayıldığını sezdik. Ebedî hayat yolunun hak‑perest yolcuları, hayâlî boş lafları terkedip, Risale‑i Nurla küfür tohumlarını eriteceklerdir. Nur’un talebeleri, ehl‑i kalb ve îmânın hakîki kardeşleridirler. Siz kardeşlerimizin mektûbları, bizlere hız veriyor ve verecek. Kur'ân’ın tefsiri olan Risale‑i Nur, bize dalâlette kalmanın ve küfürle mücâdele etmemenin bu zamanda büyük ahmaklık olduğunu bildiriyor. Komünistliğin, anarşistliğin, masonluğun kuvvet kazandığı bir devirde en mühim bir vazife, Nur’a hizmet etmek ve rızâ‑yı İlâhîyi tahsil için onu isteyene vermektir. Bu en baş ve en ehemmiyetli, en kıymetli ve mübârek vazifemizden bizi döndürmek isteyen en ağır hücumlar dahi, bizlerin hızını arttıracaktır.
Risale‑i Nur bize öğretiyor ve isbât ediyor ki: Bu dünya, bir misâfirhânedir. Ebedî hayatı isteyenler, misâfirhânedeki vazifelerine dikkat gösterdikleri nisbette memnun edilirler. Demek ki şimdi en esâslı vazifemiz bataklıktan kurtulmak isteyen ehl‑i dinin; karanlıktan usanmış, gıdâsız kalmış kalblerin yardımına koşmak, kendimizden başlayarak Nur’un dellâllığını yapmaktır.
Bilhassa ve bilhassa şurası çok ehemmiyetli ve pek mühimdir ki, en başta ve en evvel Risale‑i Nuru dikkat ve tefekkürle devamlı olarak okumak ve o muazzam eser külliyatındaki Kur'ân ve îmân hakikatleriyle kendimizi techiz etmek ve bu esâs ve şartlarla, o hàrika eser külliyatını bir ân evvel ikmal etmektir. İşte bu ni'met‑i uzmâya nâil olan her genç ve herkes, bire yüz, bin kuvvetinde, kendine, vatan ve milletine fâideli olur. Vatan, millet, gençlik ve Âlem‑i İslâm çapında hizmet edebilecek bir vaziyete gelebilir. Bunun için, başta Hazret‑i Üstadımız Bediüzzaman ve onun hakîki ve ihlâslı talebeleri olmaya lâyık sizlerden duâ istirham ediyoruz ki; Risale‑i Nurun mecmualarını bir ân evvel te'min edelim, arayalım, bulalım; dikkat, tefekkür ve ihlâsla okuyalım. Kur'ân ve îmân hizmetine bu vaziyette koşalım. Risale‑i Nurun bu asırdaki makbûliyetine işâret eden deliller fazlasıyla mevcûd olduğuna göre, insaf sâhibi her mü'min kardeşimiz, onun tabîi bir yardımcısıdır.
316
Hem mâdem, Risale‑i Nur bu asra hàs hususiyetler taşıyor; hem mâdem binlerce âlimlerin takdirleriyle karşılanıyor; hem mâdem Kur'ânın dellâllığını yapan kahraman Üstad, eşine rastlanmayacak bir mükemmeliyetle, dürüst adımlarla, hakîki prensiplerle, bütün hayatını îmân ve İslâmiyet’e vakfetmiş, dünyevî hiçbir menfaat aramadan, sırf Allah rızâsı uğruna çalışmıştır; hem mâdem bütün kuvvetiyle Nur talebeleri de, îmân ve İslâmiyet’e Ehl‑i Sünnet dâiresinde hizmet için hayatlarını dahi çekinmeden veriyor ve süflî menfaat peşinde değildirler ve mâdem yüz binlerce Nur talebeleri bütün tazyîk ve tehdidlere rağmen bu hakikati fiilen isbât etmişler; hem her talebe, bugün cereyan eden bâtıl felsefenin akîdelerine, hakîki, mantıkî cevablar vermek üzere yetişmişler ve yetişiyorlar; hem her ihtiyacımıza Kur'ân cevab veriyor, O’nda lâzım olan her hakikat sarîh olarak vardır ve mâdem Kur'ân, en güzel şekilde ders veren Allah’ın hediyesi, bir nuru ve rahmetidir öyle ise; bu hazine‑i rahmeti ve menba'‑ı hakikati ders veren ve hakîki sûrette, gençliğin ve avâmın anlayabileceği bir şekilde bildiren Risale‑i Nuru, dikkat ve tefekkürle ve devamlı olarak, müsâid vakitlerimizi boşa gidermeden okumak ve yazmak en büyük ibâdet ve zevk kaynağıdır. Hâl ve istikbâlin ve biz gençlerin, çok lezîz ve iştiyakla alacağı gayet nâfi' ve vâfî bir ilâç ve bir tiryâktır, bir manevî kurtarıcıdır. Bu kat'î hakikatler meydânda iken, ona bütün kuvvetimizle sarılmamak, baştan aşağı Risale‑i Nuru tedkik etmemek, alâkadar olmamak, ancak gafletin eseri olabilir.
317
Hem, kim hakikat peşinde koşuyorsa, Risale‑i Nurdan ders alması lâzımdır. Ve Nur yolunda giden her münevver, hakîki saâdete kavuşacak ve yeryüzünün mâhiyetini derkedecektir diye, biz Ankara Nur Talebeleri dahi ittifak ediyoruz. Ebedî hayat hazinesini gösteren Kur'ân‑ı Hakîm’in nuru olan Risale‑i Nur, elbette bir zaman dünyayı çınlatan nurlu sesini yükseltecektir.
Mâdem İslâm âlimleri Hadîs‑i Şerîfe göre dünya ikbâl ve heveslerinin peşinde koşmadıkça, peygamberlerin en emin vârisleridirler. Biz de Risale‑i Nuru, O’nun tam vârisi biliyoruz. Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsi, hakîki vâris olmanın esâsını yaşamış ve yaşıyor. Onun karşısına çıkan körler ve sağırlar ve hissiz gâfiller küçüleceklerdir. Böyle muazzam bir olgunluğa sâhib olan Risale‑i Nur, elbette bütün feylesofları, dünya ilim ve hak erbâbını çağıracak ve her akl‑ı selîm ve kalb‑i kerîm olan mübârek insanları talebesi yapacak. Bu da inşâallâh uzakta değil, yakında tahakkuk edecektir.
Dünya, ekserî feylesofların ve âlimlerin dediği gibi, yepyeni bir oluşun eşiğindedir. Dünya, nurunu arıyor. Hakikat şâiri Mehmed Âkif,
O nuru gönder İlâhî, asırlar oldu yeter!
Bunaldı milletin âfâkı, bir sabah ister.
diye, işte bu Nur’a işâret ettiği, bugün bizce bir hakikattir.
Ankara Üniversitesi Nur Talebeleri
318

İstanbul Üniversitesi Nur Talebeleri Nâmına Muhsin

Çok Azîz, Çok Mübârek, Çok Müşfik, Çok Sevgili Üstadımız Hazretleri!
Risale‑i Nuru, himmet ve duâlarınızla, dikkat ve tefekkürle okudukça, bu muazzam eser külliyatının tılsım‑ı kâinâtın muammâsını keşf ve halleden bir keşşâf olduğunu, hâl ve istikbâlin bir mürşid‑i ekberi ve bir rehber‑i a'zamı olduğunu, yine duâ ve himmetinizle idrak ediyoruz. Evet Üstadımız Hazretleri! Risale‑i Nuru okuyan her idrak sâhibi anlıyor ki; Risale‑i Nur, gerek bu asrın, gerekse önümüzdeki asrın beşeriyetini fikir karanlıklarından kurtarıp, tenvir ve irşad edecektir.
Risale‑i Nur, yalnız bu vatan ve millet için değil, Âlem‑i İslâm ve bütün beşeriyetin ihtiyacına cevab verecek bir külliyat olarak te'lif edilmiştir. Bugün, tarihte hiç görülmemiş bir fecâat ve felâket içerisinde çırpınan beşeriyet için, halâskâr olarak Risale‑i Nura sarılmaktan ve ne bahâsına olursa olsun, Risale‑i Nurun nurânî ve parlak eczâlarını elde edip dikkat ve tefekkürle okumaktan başka bir kurtuluş çaresi yoktur. Risale‑i Nuru okuyan herkes, bu hakikati idrak etmiş ve etmektedir. Eğer biz muktedir olsak; bu hakikati, kâinâta nâzır bir mahalle çıkıp, bütün kâinâta ilân edeceğiz. Fakat mâdemki buna muvaffak olamıyoruz ve mâdemki Risale‑i Nurun cihan‑şümûl kıymetini bu derece Üstadımızın himmetiyle idrak etmişiz; şu hâlde o nur ve feyiz hazinesi, irfan ve kemâlât menba'ı olan Risale‑i Nuru, bir dakikamızı bile boş geçirmeden, mütemâdi ve devamlı bir şekilde her gün ve her saat okuyacağız ve bu uğurda geceli gündüzlü çalışacağız inşâallâh. Fakat, her ân bütün işlerimizde olduğu gibi, bunda da büyük Üstadımızın duâ ve himmetiyle muvaffak olabileceğiz.
319
Hem şu hakikat zâhir ve bâhirdir ki: Bir kimse allâme dahi olsa, Risale‑i Nurun ve müellifinin talebesidir, Risale‑i Nuru okumak zarûret ve ihtiyacındadır. Eğer gaflet ederse, kendisini aldatan enâniyetine boyun eğip, Risale‑i Nur Külliyatı’nı okumazsa, büyük bir mahrumiyete dûçâr olur. Fakat biz, idrak ettiğimiz bu muazzam hakikat karşısında, beşeriyetin halâskârı ve milyarlarca insanların fevkınde olan bir memur‑u Rabbânîye nasıl minnetdâr ve medyûn olduğumuzu ta'rif edemiyoruz. Yine duâ ve himmetinizle idrak etmişiz ki; Kur'ân‑ı Kerîm’in bir mu'cize‑i maneviyesi olan hàrika Risale‑i Nur Külliyatı’nın bir satırından ettiğimiz istifadenin, bir mikdar‑ı mukâbilini dahi ödemeye gücümüz yetişmez. Bunun için, ancak, Cenâb‑ı Hakk’a şöyle yalvarmağa karar verdik:
Yâ Rab! Bizi ebedî haps‑i münferitten kurtarıp bâkî ve sermedî bir âlemin saâdetine nâil edecek bir hakàik hazinesinin anahtarını, Risale‑i Nur gibi nazîrsiz bir eseriyle bahşeden sevgili ve müşfik Üstadımızı, zâlimlerin ve düşmanların sû‑i kasdlarından muhâfaza eyle! Kur'ân ve îmân hizmetinde dâima muvaffak eyle. Ona sıhhat ve âfiyetler, uzun ömürler ihsân eyle!” diye duâ ediyoruz.
Evet Üstadımız Hazretleri! Risale‑i Nuru dikkat ve tefekkürle okumak ni'met‑i uzmâsına nâil olan biz bir kısım üniversite gençliği, bir hüsn‑ü zan veya bir tahmin ile değil, tahkîkî ve tedkikî bir sûrette, sarsılmaz ve sarsılmayacak olan ilmelyakìn bir kuvvet‑i îmâniye ile inanıyoruz ki, zemin yüzünün bu asra kadar görmediği bir vahşet ve dehşetin sebebi olan dinsizlik ve ilhâdı, Bediüzzaman ortadan kaldırmağa inâyet‑i Hak ile muvaffak olacaktır.
Bizim bu kanâatimiz, sâfdilâne veya tahminle değildir; ilmî ve delile müstenid bir tahkîk iledir. Bunun için, muârız olan dahi bu hakikati kalben tasdik edecektir. Duâ ve şefkat buyurun, Kur'ân ve îmân hizmetinde fedâi olalım. Risale‑i Nuru, bir dakikamızı bile kaybetmeden okuyalım, yazalım, ihlâs‑ı tâmme muvaffak olalım.
İstanbul Üniversitesi Nur Talebeleri nâmınaMUHSİN
320
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Şimdiye kadar gizli münâfıklar, Risale‑i Nura kanunla, adliye ile ve âsâyiş ve idare noktasından hükûmetin bazı erkânını iğfal edip tecâvüz ediyorlardı. Biz, müsbet hareket ettiğimiz için, mecburiyet olduğu zaman tedâfüî vaziyetinde idik. Şimdi plânları akîm kaldı. Bil'akis tecâvüzleri Risale‑i Nurun dâiresini genişlettirdi. Bu defa yeni hurûfla Asâ‑yı Mûsa’yı tab'etmek niyetimiz, ihtiyarımız olmadığı hâlde, tecâvüz vaziyeti Risale‑i Nura veriliyor gibidir. Bu hâdisenin ehemmiyetli bir hikmeti şu olmak gerektir:
Risale‑i Nur, bu mübârek vatanın manevî bir halâskârı olmak cihetiyle şimdi iki dehşetli manevî belâyı def'etmek için matbuât âlemi ile tezâhüre başlamak, ders vermek zamanı geldi veya gelecek gibidir zannederim.
O dehşetli belâdan birisi: Hıristiyan dinini mağlûb eden ve anarşiliği yetiştiren şimâlde çıkan dehşetli dinsizlik cereyanı, bu vatanı manevî istilâsına karşı Risalei'n‑Nur, Sedd‑i Zülkarneyn gibi bir Sedd‑i Kur'ânî vazifesini görebilir ve Âlem‑i İslâmın bu mübârek vatanın ahâlisine karşı pek şiddetli i'tirâz ve ittihamlarını izâle etmek için matbuât lisânıyla konuşmak lâzım gelmiş diye kalbime ihtar edildi.
Ben dünyanın hâlini bilmiyorum. Fakat Avrupa’da istilâkârâne hükmeden ve edyân‑ı semâviyeye dayanmayan dehşetli cereyanın istilâsına karşı Risale‑i Nur hakikatleri bir kale olduğu gibi, Âlem‑i İslâmın ve Asya Kıt'asının hâl‑i hâzırdaki i'tirâz ve ittihamını izâle ve eskideki muhabbet ve uhuvvetini iâde etmeğe vesile olan bir mu'cize‑i Kur'âniye’dir. Bu memleketin vatan‑perver siyâsîleri çabuk aklını başına alıp Risale‑i Nuru tab'ederek resmî neşretmeleri lâzımdır ki, bu iki belâya karşı siper olsun.
321
Acaba bu yirmi sene zarfında îmân‑ı tahkîkîyi pek kuvvetli bir sûrette bu vatanda neşreden Risale‑i Nur olmasaydı, bu dehşetli asırda acîb inkılâb ve infilâklarda bu mübârek vatan, Kur'ânını, îmânını dehşetli sadmelerden tam muhâfaza edebilir miydi? Her ne ise Risale‑i Nura, daha vatana, idareye zararı dokunmak bahânesiyle tecâvüz edilmez; daha kimseyi o bahâne ile inandıramazlar. Fakat cebheyi değiştirip, din perdesi altında bazı sâfdil hocaları veya bid'a tarafdârı veya enâniyetli sofî meşreblileri bazı kurnazlıklarla Risale‑i Nura karşı iki sene evvel İstanbul’da ve Denizli civarında olduğu gibi isti'mâl etmek ve Risale‑i Nura ve şâkirdlerine ayrı bir cebhede tecâvüz etmeğe münâfıklar çabalıyorlar. İnşâallâh muvaffak olamazlar. Risale‑i Nur şâkirdleri, tam ihtiyatla beraber, bir taarruz olduğu vakitte münâkaşa etmesinler, aldırmasınlar. Aldanan ehl‑i ilim ve îmânsa, dost olsunlar, Biz size ilişmiyoruz. Siz de bize ilişmeyiniz Biz ehl‑i îmânla kardeşiz.” deyip yatıştırsınlar.
Sâniyen:
Mübâreklerin pehlivanı hem Abdurrahman, hem Lütfi, hem Büyük Hâfız Ali mânâlarını taşıyan büyük rûhlu Küçük Ali kardeşimiz bir suâl soruyor. Hâlbuki o suâlin cevabı Risale‑i Nurda yüz yerde var. Risale‑i Nurun erkân‑ı îmâniye hakkında bu derece kesretli tahşidâtı ne içindir? Bir âmî mü'minin îmânı büyük bir velînin îmânı gibidir, diye eski hocalar bize ders vermişler.” diyor.
Elcevab: Başta Âyetü'l‑Kübrâ merâtib‑i îmâniye bahislerinde; ve âhire yakın müceddid‑i elf-i sânî İmâm-ı Rabbânî beyânı ve hükmü ki: Bütün tarîkatların müntehâsı ve en büyük maksadları, hakàik‑ı îmâniyenin inkişafıdır. Ve bir mes'ele‑i îmâniyenin kat'iyyetle vuzûhu, bin kerâmetlerden ve keşfiyâtlardan daha iyidir.” ve Âyetü'l‑Kübrâ’nın en âhirdeki ve Lâhika”dan alınan o mektûbun parçası ve tamamının beyânâtı cevab olduğu gibi, Meyve Risalesi”nin tekrârât‑ı Kur'âniye hakkında Onuncu Mes'elesi, tevhid ve îmân rükünleri hakkında tekrarlı ve kesretli tahşidât‑ı Kur'âniyenin hikmeti, aynen bitamâmihâ O’nun hakîki tefsiri olan Risale‑i Nurda cereyan etmesi de cevaptır.
322
Hem, îmân‑ı tahkîkî ve taklidî ve icmâlî ve tafsîlî ve îmânın bütün tehâcümâta ve vesveseler ve şübhelere karşı dayanıp sarsılmamasını beyân eden Risale‑i Nur parçalarının izâhatı, büyük rûhlu Küçük Ali’nin mektûbuna öyle bir cevaptır ki, bize hiçbir ihtiyaç bırakmıyor.
İkinci Cihet: Îmân, yalnız icmâlî ve taklidî bir tasdike münhasır değil; bir çekirdekten, büyük hurma ağacına kadar ve eldeki âyinede görünen misâlî güneşten deniz yüzündeki aksine, güneşe kadar mertebeleri ve inkişafları olduğu gibi, îmânın o derece kesretli hakikatleri var ki, binbir Esmâ‑i İlâhiye ve sâir erkân‑ı îmâniyenin kâinât hakikatleriyle alâkadar çok hakikatleri var ki Bütün ilimlerin ve mârifetlerin ve kemâlât‑ı insaniyenin en büyüğü îmândır ve îmân‑ı tahkîkîden gelen tafsîlli ve bürhânlı mârifet‑i kudsiyedir.” diye ehl‑i hakikat ittifak etmişler.
Evet, îmân‑ı taklidî, çabuk şübhelere mağlûb olur. Ondan çok kuvvetli ve çok geniş olan îmân‑ı tahkîkîde pek çok merâtib var. O merâtiblerden ilmelyakìn mertebesi, çok bürhânlarının kuvvetleriyle binler şübhelere karşı dayanır. Hâlbuki taklidî îmân, bir şübheye karşı bazen mağlûb olur.
323
Hem îmân‑ı tahkîkînin bir mertebesi de aynelyakìn derecesidir ki, pek çok mertebeleri var. Belki esmâ‑i İlâhiye adedince tezâhür dereceleri var. Bütün kâinâtı bir Kur'ân gibi okuyabilecek derecesine gelir.
Hem bir mertebesi de hakkalyakìndir. Onun da çok mertebeleri var. Böyle îmânlı zâtlara şübehât orduları hücum da etse bir halt edemez. Ve ulemâ‑i ilm-i kelâmın binler cild kitapları, akla ve mantığa istinâden te'lif edilip, yalnız o mârifet‑i îmâniyenin bürhânlı ve aklî bir yolunu göstermişler. Ve ehl‑i hakikatin yüzer kitapları keşfe, zevke istinâden o mârifet‑i îmâniyeyi daha başka bir cihette izhâr etmişler. Fakat, Kur'ânın mu'cizekâr cadde‑i kübrâsı, gösterdiği hakàik‑ı îmâniye ve mârifet‑i kudsiye; o ulemâ ve evliyânın pek çok fevkınde bir kuvvet ve yüksekliktedir.
İşte Risale‑i Nur, bu câmi' ve küllî ve yüksek mârifet caddesini tefsir edip, bin seneden beri Kur'ân aleyhine ve İslâmiyet ve insaniyet zararına ve adem âlemleri hesabına tahribâtçı küllî cereyanlara karşı Kur'ân ve îmân nâmına mukàbele ediyor, müdafaa ediyor. Elbette hadsiz tahşidâta ihtiyacı vardır ki, o hadsiz düşmanlara karşı dayanıp ehl‑i îmânın îmânını muhâfazasına Kur'ân nuruyla vesile olsun.
324
Hadîs‑i Şerîfte vardır ki: Bir adam seninle îmâna gelmesi, sana sahrâ dolusu kırmızı koyunlardan daha hayırlıdır.” Bazen bir saat tefekkür, bir sene ibâdetten daha hayırlı olur. Hattâ Nakşîlerin hafî zikre verdiği büyük ehemmiyet, bu nev'i tefekküre yetişmek içindir.
Umum kardeşlerime birer birer selâm ve duâ ediyoruz.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يKardeşinizSaid Nursî
325

Tarihçe‑i Hayat İçin Yazılan Önsöz

﴿
وَبِهِ نَسْتَع۪ينُ
Medine‑i Münevvere’de bulunan mühim bir âlimin Bediüzzaman Hazretlerinin Tarihçe‑i Hayat’ı için yazdığı bir Önsöz”dür

Üstad’ın Azametli Îmânı

Büyük İkbâl’e ait olan Önsöz”de demiştim ki: Büyüklerin tarih‑i hayatları okunurken, ulvî menkıbeler söylenip, azîz hâtıraları anılırken; insan, başka bir âleme girdiğini hissediyor. Gönlünü, tertemiz sevgi hislerinin ulvî ateşi yakıyor ve İlâhî feyzi sarıyor. Tarih öyle büyük insanlar kaydeder ki, birçok büyükler, onlara nisbetle küçük kalır.
Tarihe şerefler veren erler anılırken
Yükselmede rûh en geniş âlemlere, yerden
Bin râyihanın feyzi sarar rûhu derinden,
Geçmiş gibi, Cennet’teki gül bahçelerinden
Bu derin hakikati, Önsöz”ü yazarken bütün azamet ve ihtişamıyla idrak etmiş bulunuyorum. Zîra, azîz ve muhterem okuyucularımıza en derin bir ihlâs ve samîmiyetle takdim ettiğimiz bu eser, hemen bir asra yaklaşan uzun ve bereketli ömrünün her safhası, binlerle hàrikaya sahne olan gönüller fâtihi büyük Üstad Bediüzzaman Said Nursî’ye, onun yüzotuz parçadan ibaret olan Risale‑i Nur Külliyatına ve ahlâk ve faziletleri, ihlâs ve samîmiyetleri, îmân ve irfanları ile hayatın her safhasında sâdece bir ülkeye değil, bütün insanlık âlemine tertemiz örnekler vermekte devam eden Nur Talebelerine aittir.
Bir kitabın mukaddimesini, o kitabın hülâsası diye ta'rif ederler. Hâlbuki, her mevzûu müstakil bir esere sığmayacak kadar derin ve geniş olan bu muazzam kitabın muhteviyâtını böyle birkaç sahifelik mukaddimeye sığdırmak kàbil midir?
326
Bugüne kadar âcizâne yazdığım manzûm ve mensûr yazılarımın hiçbirisinde bu kadar acz ve hayret içerisinde kalmamıştım. Binâenaleyh, bu eseri derin bir zevk, İlâhî bir neş'e ve coşkun bir heyecanla okuyacak olanlar, hayranlıkla görecekler ki: Bediüzzaman, çocukluğundan beri müstesnâ bir şekilde yetişen ve bütün ömrü boyunca İlâhî tecellîlere mazhar olan bambaşka bir âlim ve mümtâz bir şahsiyettir.
Ben, bu büyük zâtı, eserlerini ve talebelerini inceden inceye tedkik edip de o nur âleminde hissen, fikren ve rûhen yaşadıktan sonra, büyük ve eski bir Arab şâirinin bir beytiyle, çok derin bir hakikati ifâde ettiğini öğrendim: Bütün âlemi bir şahsiyette toplamak, Cenâb‑ı Hakk’a zor gelmez…”
Gayesinin ulviyetinden, da'vâsının ihtişamından ve îmânının azametinden feyiz ve ilhâm alan bu kutbun câzibesine takılanların adedi, günden güne çoğalmaktadır.
Akıllara hayret veren bu ulvî hâdise; münkirleri kahrettiği gibi, mü'minleri de şâd ve mesrûr eylemekte devam edip gidiyor.
Îmânlı gönüllerde manevî bir râbıta hâlinde yaşayan bu İlâhî hâdiseyi büyük bir mücâhid, kalbleri vecd içinde bırakan bir üslûbla bakınız nasıl ifâde ediyor:
Ahlâksızlık çirkefinin bir tûfân hâlinde her istikamete taşıp uzanarak her fazileti boğmaya koyulduğu kara günlerde, O’nun yani Bediüzzaman’ın feyzini, bir sır gibi kalbden kalbe mukâvemeti imkânsız bir hamle hâlinde intikal eder görmekle tesellî buluyoruz Gecelerimiz çok karardı ve çok kararan gecelerin sabahları pek yakın olur.”
Evet, bir sır gibi kalbden kalbe mukâvemeti imkânsız bir hâlde yayılıp dağılan bu nurun, memleketin her köşesinde feyiz ve te'sirini görenler, hayret ve dehşetler içinde sormaya başladılar: Şöhreti memleketimizin her tarafını kaplayan bu zât kimdir? Hayatı, eserleri, meslek ve meşrebi nedir? Tuttuğu yol bir tarîkat , bir cem'iyet mi, yoksa siyâsî bir teşekkül müdür?”
327
Bununla da kalmadı, derhâl gerek idarî ve gerek adlî çok mühim takibler ve pek ciddi tedkikler, uzun ve müselsel mahkemeler cereyan etti Neticede, bu İlâhî tecellînin gönüller ülkesine kurulan bir Îmân ve İrfan Müessesesi”nden başka bir şey olmadığı tahakkuk edince, adâletin İlâhî bir sûrette tecellîsi şu şekilde zuhûr etti: Bediüzzaman Said Nursî ve bütün Risale‑i Nur eserlerinin berâeti kararı resmen ilân edildi. Ve artık, rûhun maddeye, hakkın bâtıla, nurun zulmete, îmânın küfre her zaman galebe çalacağı, ezelden ebede değişmeyecek olan İlâhî kanunların başında gelen bir hakikat olduğu güneşler gibi belirdi.
Herhangi bir iklimde zuhûr eden bir ıslahatçının mâhiyet ve hakikatini, sadâkat ve samîmiyetini gösteren en gerçek mi'yâr, Da'vâsını ilâna başladığı ilk günlerle, muzaffer olduğu son günler arasında ferdî ve ictimâî, uzvî ve rûhî hayatında vücûda gelen değişiklik farklarıdır derler.
Meselâ: O adam ilk günlerde mütevâzi, âlîcenâb, ferâğat ve mahviyetkâr hülâsa, bütün ahlâk ve fazilet bakımından cidden örnek olan gayet temiz ve son derece de mümtâz bir şahsiyetti. Bakalım, cihadında muzaffer olup; hislerde, emellerde, gönüllerde yer tuttuktan sonra yine o eski temiz ve örnek hâlinde kalabilmiş mi? Yoksa zafer neş'esiyle birçok büyük sanılan kimseler gibi yere göğe sığmaz olmuş?
İşte büyük‑küçük herhangi bir da'vâ ve gaye sâhibinin mâhiyet ve hakikatini, şahsiyet ve hüviyetini en hakîki çehresiyle aksettirecek olan en berrak ayna budur.
Tarih boyunca bu müdhiş imtihanı kazanmanın şâheser misâlini, evvelâ Peygamberler ve bilhassa Sultanü'l‑Enbiyâ Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Efendimiz, sonra O’nun Halife ve Sahâbeleri ve daha sonra onların nurlu yolunda yürüyen büyük zâtlar vermişlerdir.
328
Peygamber Efendimiz, şu اَلْعُلَمَاءُ وَرَثَةُ الْاَنْبِيَاءِ yani: Âlimler, Peygamberlerin vârisleridirler Hadîs‑i Şerîfleriyle âlim olmanın pek kolay bir şey olmadığını, i'câzkâr belâğatları ile beyân buyuruyorlar.
Zîra mâdemki bir âlim, Peygamberlerin vârisidir, o hâlde, hak ve hakikatin tebliğ ve neşri hususunda, aynen onların tutmuş oldukları yolu takib etmesi lâzımdır. Her ne kadar bu yol; bütün dağ, taş, çamur, çakıl, uçurum daha beteri; takib, tevkîf, muhâkeme, hapis, zindân, sürgün, tecrid, zehirlenme, i'dâm sehpaları ve daha akıl ve hayâle gelmeyen nice bin zulüm ve işkencelerle dolu da olsa
İşte Bediüzzaman, yarım asırdan fazla o mukaddes cihadı ile bütün ömrü boyunca bu çetin yolda yürüyen ve karşısına çıkan binlerle engeli bir yıldırım sür'ati ile aşan ve Peygamberlerin vârisi olan bir âlim olduğunu amelî bir sûrette isbât eden bir zâttır.
Kendisinin, ilmî, ahlâkî, edebî birçok fazilet ve meziyetleri arasında beni en çok meftûn eden şey; O’nun o dağlardan daha sağlam, denizlerden daha derin, semâlardan daha yüksek ve geniş olan îmânıdır.
Rabbim, o ne muazzam îmân! O ne bitmez ve tükenmez sabır! O ne çelikten irâde! Hayâl ve hâtıralara ürpermeler veren bunca tazyîk, tehdid, tâzib ve işkencelere rağmen; o ne eğilmez baş, ne boğulmaz ses ve nasıl kısılmaz nefestir!
Büyük İkbâl’in heyecanlı şiirlerinden aldığım coşkun bir ilhâm neş'esi ile vaktiyle yazdığım Mücâhid ünvânını taşıyan bir manzûmede, aşağıdaki mısraları okuyanlardan, belki şâirâne bir mübâlağada bulunduğumu söyleyenler olmuştur.
Lâkin şu mukaddimesini yazmakla şeref duyduğum şâheseri okuyanlar, vecdle dolu bir hayranlıkla anlayacaklar ki, Allah’ın ne kulları varmış! Eğer bir îmân, kemâlini bulursa, neler yapar ve ne hàrikalar doğururmuş?!
329
Bir azm, eğer îmân dolu bir kalbe girerse
İnsan da, o îmândaki son sırra ererse
En azgın ölümler ona zincir vuramazlar,
Volkan gibi coşkun akıyor durduramazlar
Rabbimden iner azmine kuvvet veren ilhâm,
Peygamberi rüyada görür belki her akşam
Hep nur onun îmân dolu kalbindeki mihrab,
Kandil olamaz ufkuna dünyadaki mehtâb
Kar, kış demez, irkilmez, üzülmez, acı duymaz,
Mevsim, bütün ömrünce ılık gölgeli bir yaz
Cennet’teki âlemleri dünyada görür de,
Mahvolsa eğilmez sıra dağlar gibi derde
En sarp uçurumlar gelip etrafını sarsa
Ay batsa, güneş sönse, ufuklar da kararsa
Gökler yıkılıp çökse, yolundan yine dönmez,
Rûhundaki îmânla yanan meş'ale sönmez!‥
Kalbinde yanardağ gibi, îmân ne mukaddes!
Vicdânına her ân şunu haykırmada bir ses:
Ey yolcu! Şafaklar sökecek durma, ilerle!
Zulmetlere kan ağlatacak meş'alelerle
Yıldızlara bas, çık yüce âlemlere yüksel!
İnsanlığı kurtarmaya Cennet’ten inen el!‥
Sanki bu mısralar îmân kahramanı büyük mücâhid Bediüzzaman Hazretleri için yazılmış. Zîra bu yüksek sıfatlar, hep onun sıfatlarıdır. Cenâb‑ı Hak şu âyet‑i kerîmede bakınız mücâhidlere neler va'dediyor:
﴿وَالَّذ۪ينَ جَاهَدُوا ف۪ينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا وَاِنَّ اللّٰهَ لَمَعَ الْمُحْسِن۪ينَ
Meâl‑i Şerîfi: Bizim uğrumuzda mücâhede edenlere mutlaka yollarımızı gösteririz. Ve hiç şübhe yok ki, Allah muhsinlerle Allah’ı görür gibi ibâdet eden mücâhidlerle beraberdir.”
Demek ki, îmân ve Kur'ân uğrunda, candan ve cihandan geçen mücâhidlere, büyük Allah, hakikat ve hidayet yollarını göstereceğini va'd buyuruyor. Hâşâ, Cenâb‑ı Hak va'dinde hulfetmez; yeter ki, bu azîm va'd‑i İlâhîyi icâb ettirecek şartlar tahakkuk etsin.
330
Bu âyet‑i kerîme, Üstad’ın karakter ve şahsiyetini tahlil hususunda bize nurdan bir rehber oluyor ve o nurun billûr ışığı altında artık en ince çizgileri ve en hassas noktaları görüp sezebiliyoruz. Zîra, mâdemki bir insan Cenâb‑ı Hakk’ın hıfz ve himâyesinde bulunmak ni'metine mazhar olmuştur; artık onun için korku, endişe, üzüntü, yılma, usanma vesâire gibi şeyler bahis mevzûu olamaz.
Allah’ın nuru ile nurlanan bir gönlün semâsını hangi bulutlar kaplayabilir? Her ân huzur‑u İlâhî’de bulunmak bahtiyarlığına eren bir kulun rûhunu, hangi fânî emel ve arzular, hangi zavallı teveccüh ve iltifatlar ve hangi pespâye gaye ve ihtiraslar tatmin, teskin ve tesellî edebilir?
Allah’tır onun yârı, mürebbîsi, velîsi;
Andıkça bütün nur oluyor duygusu, hissi!
Yükselmededir mârifet iklimine her ân,
Bambaşka ufuklar açıyor rûhuna Kur'ân
Kur'ân ona yâdettiriyor Bezm‑i Elest”i,
Âşık, o tecellînin ezelden beri mesti
İşte Bediüzzaman böyle hàrikalar hàrikası bir inâyete mazhar olan mübârek bir şahsiyettir. Ve bunun içindir ki; zindânlar ona bir gülistan olmuş; oradan ebediyetlerin nurlu ufuklarını görür. İ'dâm sehpaları; birer va'z ve irşad kürsüsüdür; oradan insanlığa ulvî bir gaye uğrunda sabır ve sebat, metânet ve celâdet dersleri verir. Hapishâneler birer Medrese‑i Yûsufiye’ye inkılâb eder; oraya girerken, bir profesörün üniversiteye ders vermek için girdiği gibi girer. Zîra oradakiler onun feyz ve irşadına muhtaç olan talebeleridir. Her gün birkaç vatandaşın îmânını kurtarmak ve cânîleri melek gibi bir insan hâline getirmek onun için dünyalara değişilmez bir saâdettir.
331
Böyle bir yüksek îmân ve ihlâs şuûruna mâlik olan insan, hiç şüphesiz ki, zaman ve mekân mefhûmlarının fânîler üzerinde bıraktığı yaldızlı te'sirleri kesif madde âleminde bırakarak; rûhu ile maneviyat âleminin pırıl pırıl nurlar saçan ufuklarına yükselmiş bir hâldedir.
Büyük mutasavvıfların (Radıyallahu Anhüm) fenâ fillâh, bekà billâh diye ta'rif ve tavsif buyurdukları yüksek mertebe, işte bu kudsî şerefe nâil olmaktır.
Evet, her mü'minin kendine mahsûs bir huzur, huşû, tefeyyüz, tecerrüd ve istiğrak hâli vardır ve herkes, îmân ve irfanı, salâh ve takvâsı, feyiz ve maneviyatı nisbetinde bu İlâhî hazdan feyizyâb olabilir. Lâkin bu güzel hâl, bu tatlı visâl ve bu emsâlsiz haz; geçen âyet‑i kerîmedeki ihsân erbâbı olan o büyük mücâhidlerde her zaman devam ediyor. Ve işte onlar bu sebebden dolayıdır ki, Mevlâyı unutmak gafletine düşmüyorlar. Nefisleri ile, arslanlar gibi bütün ömürleri boyunca çarpışıyorlar. Ve hayatlarının her lahzası, en yüksek terakkî ve tekâmül hâtıraları kaydediyor. Ve bütün varlıkları, O cemâl, kemâl ve celâl sıfatları ile muttasıf olan Rabbü'l‑Âlemîn’in rızâsında erimiş bulunuyorlar.
Mevlâ, bizleri de o bahtiyarlar zümresine ilhâk eylesin, âmîn
Yukarıdaki sahifelerde, Büyük Üstad’ın, dostlarını meftûn ve hayran ettiği kadar da düşmanlarını dehşetler içerisinde bırakan azametli îmânından bahsettik. Biraz da mümtâz şahsiyeti, nurdan bir hâle hâlinde sarmakta olan üstün meziyetlerinden, ahlâk ve kemâlâtından bahsedelim.
332

Üstad’ın şahsiyetini tekvîn eden başlıca sıfatlar

Ma'lûm ya, her şahsiyeti, muhtelif ve muayyen meziyetler çerçeveler. Binâenaleyh, Üstad’ın şahsiyetini tekvîn eden başlıca sıfatlar şunlardır:

Ferâğati

Bir da'vâ sâhibinin ve bilhassa ıslahatçının muvaffakıyet şartlarının en mühimmi ferâğattir. Zîra gözler ve gönüller, bu mühim noktayı en ince bir hassâsiyetle tedkik ve takibe meyyâldirler. Üstad’ın bütün hayatı ise, baştan başa ferâğatin şâheser misâlleri ile dolup taşmaktadır.
Allâme Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi merhumdan, ferâğate ait şöyle bir söz işitmiştim: İslâm, bugün öyle mücâhidler ister ki dünyasını değil, âhiretini dahi fedâ etmeye hazır olacak!‥”
Büyük adamdan sâdır olan bu büyük sözü tamamen kavrayamadığım için, mutasavvıfların istiğrak hâllerinde söyledikleri esrârlı sözlere benzeterek, herkese söylememiş ve olur olmaz yerlerde de açmamıştım. Vaktâ ki aynı sözü Bediüzzaman’ın ateşler saçan heyecanlı ifâdelerinde de okuyunca anladım ki, büyüklere göre ferâğatin ölçüsü de büyüyor Evet, İslâm için bu kadar acıklı bir ferâğate katlanmaya râzı olan mücâhidleri, Erhamürrâhimîn olan Allâh‑u Zülkerîm Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri bırakır ? O fedâi kulunu lütûf ve kereminden, inâyet ve merhametinden mahrum etmek şânına hâşâ yakışır ?
İşte Bediüzzaman, bu müstesnâ tecellînin en parlak misâlidir. Bütün ömrü boyunca mücerred yaşadı. Dünyanın bütün meşrû lezzetlerinden tamamen mahrum kaldı. Bir yuva kurmak ve orada mes'ûd bir aile hayatı geçirmek sevdâsına düşmeye vakit ve fırsat bulamadı. Fakat, Cenâb‑ı Hak, kendisine öyle şeyler ihsân etti ki, fânî kalemlerle ta'rif olunamayacak kadar muazzam ve muhteşemdir.
333
Bugün, dünyada hangi bir aile reisi ma'nen Bediüzzaman Hazretleri kadar mes'ûddur?! Hangi bir baba, milyonlarla evlâda sâhib olmuştur?! Hem de nasıl evlâdlar!!‥ Ve hangi bir üstad, bu kadar talebe yetiştirebilmiştir?
Bu kudsî ve rûhî râbıta Biiznillâhi Teâlâ dünyalar durdukça duracak ve nurdan bir sel hâlinde ebediyetlere kadar akıp gidecektir. Çünkü bu İlâhî da'vâ, Kur'ân‑ı Kerîm’in nur deryâsında tebellür eden bir varlık olduğu gibi, Kur'ân’dan doğmuş ve Kur'ânla beraber yaşayacaktır

Şefkat ve Merhameti

Büyük Üstad, hak ve hakikati çocukluğunda bulmuştu. Kalbinin feryâdını ve rûhunun münâcâtını dinlemek için mağaralara kapandığı günlerde bile, ibâdet ve tâatten, tefekkür ve murâkabelerden feyiz ve huzur almanın zevkine ermiş olan bir Ârif‑i billâh idi.
Lâkin; karanlık gece dalgalarını andıran korkunç küfür ve ilhâd kâbusunun Müslüman Dünyasını ve dolayısıyla memleketimizi kaplamak üzere olduğu o tehlikeli günlerde, yatağından fırlayan bir arslan gibi, yanardağları andıran bir kükreyişle cihad meydânına atıldı. Bütün rahat ve huzurunu bu mukaddes da'vâya fedâ etti. Ve işte bu hikmete mebnîdir ki, o günden beri her sözü bir dilim lâv, her fikri bir ateş parçası olmuş; düştüğü gönülleri yakıyor, hisleri, fikirleri alevlendiriyor
Büyük Üstad’ın tam bir uzlet ve inzivadan sonra, tekrar irşad ve cem'iyet hayatına atılması, aynen İmâm‑ı Gazâlî’nin hayatında geçirmiş olduğu o mühim ve tarihî merhaleye benzemektedir. Demek ki, Cenâb‑ı Hak, büyük mürşidleri böyle bir müddet inzivada terbiye, tasfiye ve tezkiye ettikten sonra tenvir ve irşad vazifesiyle mükellef kılıyor. Ve bu sebebledir ki, bir mâ‑i mukattardan daha temiz ve berrak olan yüreklerinden kopup gelen nefesler, kalblere akseder etmez bambaşka te'sirler icra ediyor
334
Arzettiğim gibi, İmâm‑ı Gazâlî’nin bundan dokuz yüz sene evvel ahlâk ve fazilet sahasında yapmış olduğu fütûhâtı; bu asırda Bediüzzaman, îmân ve ihlâs vâdisinde başarmıştır.
Evet; Hazret‑i Üstadı bu müdhiş cihad meydânlarına sevkeden, hep bu eşsiz şefkat ve merhameti olmuştur. Ve bunu bizzat kendisinden dinleyelim:
Bana: Sen şuna buna niçin sataştın?’ diyorlar. Farkında değilim; karşımda müdhiş bir yangın var, alevleri göklere yükseliyor; içinde evlâdım yanıyor, îmânım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, îmânımı kurtarmaya koşuyorum. Yolda birisi beni kösteklemek istemiş de, ayağım ona çarpmış; ne ehemmiyeti var? O müdhiş yangın karşısında bu küçük hâdise, bir kıymet ifâde eder mi? Dar düşünceler, dar görüşler…”

İstiğnâsı

Üstad’ın, hayatı boyunca cem'iyetimizin her tabakasına vermekte olduğu binlerle istiğnâ örnekleri, dillere destan olmuş bir ulviyeti hâizdir. Mâsivâdan tam mânâsıyla istiğnâ ederek, uzvî ve rûhî bütün varlığı ile Rabbü'l‑Âlemîn’in bitmez ve tükenmez hazinesine dayanmayı, müddet‑i hayatında bir i'tiyâd değil, âdeta bir mezheb, meşreb ve meslek olarak kabûl etmiştir. Ve bunda da ne bahâsına olursa olsun sebat eylemekte hâlâ devam etmektedir.
İşin orijinal tarafı; bu meslek, kendi şahsına münhasır kalmamış, talebelerine de kudsî bir mefkûre hâlinde intikal etmiştir. Nur deryâsında yıkanmak şerefine mazhar olan bir Nur Talebesinin istiğnâsına hayran olmamak kàbil değildir!…
Bakınız, Üstad; Mektûbat ünvânını taşıyan şâheserin İkinci Mektûb’unda, bu mühim noktayı altı vecih ile ne kadar asîl bir îmân ve irfan şuûru ile izâh eder:
Birincisi: Ehl‑i dalâlet; ehl‑i ilmi, ilmi, vâsıta‑i cerr etmekle ittiham ediyorlar ilmi ve dini kendilerine medâr‑ı maîşet yapıyorlar deyip insafsızcasına onlara hücum ediyorlar. Binâenaleyh bunları fiilen tekzîb lâzımdır.”
335
İkincisi: Neşr‑i hak için, Enbiyâya ittibâ' etmekle mükellefiz. Kur'ân‑ı Hakîm’de, hakkı neşredenler ﴿اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ﴿اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ diyerek, insanlardan istiğnâ göstermişler…”
İşte; Risale‑i Nur Külliyatının mazhar olduğu İlâhî fütûhât, hep bu Enbiyâ mesleğinde sebat kahramanlığının şâheser misâli ve hàrikulâde neticesidir. Ve bu sâyede Üstad, izzet‑i ilmiyesini, cihan‑kıymet bir elmas gibi muhâfaza eylemiştir.
Artık herkesin, uğrunda esir olduğu maaş, rütbe, servet ve daha nice bin şahsî ve maddî menfaatlerle asla alâkası olmayan bir insan, nasıl olur da gönüller fâtihi olmaz? Îmânlı gönüller, nasıl onun feyiz ve nuru ile dolmaz?

İktisadçılığı

İktisad, bundan evvel bahsettiğimiz İstiğnâ”nın tefsir ve izâhından başka bir şey değildir. Zâten iktisad sarayına girebilmek için, evvelâ istiğnâ denilen kapıdan girmek lâzımdır. Bu sebeble iktisadla istiğnâ, lâzımla mülzem kabîlindendir.
Üstad gibi; istiğnâ hususunda Peygamberleri kendine örnek kabûl eden bir mücâhidin iktisadçılığı, kendiliğinden husûle gelecek kadar tabîi bir haslet hâlini alır. Ve artık ona günde bir tas çorba, bir bardak su ve bir parça ekmek kâfî gelebilir Zîra bu büyük insan; büyük ve munsıf Fransız şâiri Lamartin’in dediği gibi: Yemek için yaşamıyor, belki yaşamak için yiyor.”
Üstad’ın meşreb ve mesleğini tamamen anladıktan sonra, artık onun yüksek iktisadçılığını böyle yemek içmek gibi basit şeylerle mukayese etmeyi çok görüyorum. Zîra, bu büyük insanın yüksek iktisadçılığını manevî sahalarda tatbik etmek ve maddî olmayan ölçülerle ölçmek lâzımgelir.
336
Meselâ Üstad, bu yüksek iktisadçılık kudretini sırf yemek, içmek, giymek gibi basit şeylerle değil; bil'akis fikir, zihin, isti'dâd, kàbiliyet, vakit, zaman, nefis ve nefes gibi manevî ve mücerred kıymetlerin isrâf ve heder edilmemesi ile ölçen bir dâhîdir. Ve bütün ömrü boyunca bir karakter hâlinde takib ettiği bu titiz muhâsebe ve murâkabe usûlünü, bütün talebelerine de telkin etmiştir. Binâenaleyh bir Nur Talebesine olur olmaz eseri okutturmak ve her sözü dinlettirmek kolay bir şey değildir. Zîra onun, gönlünün mihrâk noktasında yazılı olan şu Dikkat!” kelimesi, en hassas bir kontrol vazifesi görmektedir.
İşte Bediüzzaman, kudretli bir ıslahatçı ve hàrikalar hàrikası bir pedagog mürebbî olduğunu, yetiştirdiği tertemiz nesille fiilen isbât etmiş ve iktisad tarihine nurdan pırıltılarla yazılan bir atlas sahife daha ilâve eden bir nâdire‑i fıtrattır.

Tevâzu' ve Mahviyetkârlığı

Nur Risalelerinin bu kadar hàrikulâde bir şekilde cihana yayılmasında, bu iki hasletin çok faydası olmuş ve pek derin te'sirleri görülmüştür.
Çünkü, Üstad; sohbet ve te'liflerinde kendine bir Kutbu'l‑Ârifîn ve bir Gavsü'l‑Vâsılîn süsü vermediği için, gönüller ona pek çabuk ısınmış, onu tertemiz bir samîmiyetle sevmiş ve derhâl ulvî gayesini benimsemiştir.
Meselâ ahlâk ve fazilete, hikmet ve ibrete ait olan birçok sohbet ve telkinlerini, doğrudan doğruya nefsine tevcîh eder! Keskin ve ateşîn hitâbelerinin ilk ve yegâne muhâtabı öz nefsidir. Oradan merkezden muhîte yayılırcasına bütün nur ve sürûra, saâdet ve huzura müştâk olan gönüllere yayılır.
Üstad, hususî hayatında gayet halîm‑selîm ve son derece mütevâzidir. Bir ferdi değil, hiçbir zerreyi incitmemek için a'zamî fedâkârlıklar gösterir. Sayısız zahmet ve meşakkatlere, ızdırâb ve mahrumiyetlere katlanır; fakat îmânına, Kur'ânına dokunulmamak şartıyla!‥
Artık o zaman bakmışsınız ki; o sâkin deniz, dalgaları semâlara yükselen bir tûfân, sâhillere heybet ve dehşet saçan bir ummân kesilmiştir. Çünkü O, Kur'ân‑ı Kerîm’in sâdık hizmetkârı ve îmân hududlarını bekleyen kahraman ve fedâi bir neferidir. Kendisi bu hakikati vecîz bir cümle ile şu şekilde ifâde eder: Bir nefer nöbette iken, başkumandan da gelse, silâhını bırakmayacak. Ben de, Kur'ânın bir hizmetkârı ve bir neferiyim. Vazife başında iken karşıma kim çıkarsa çıksın, hak budur derim, başımı eğmem!‥”
337
Vazife başında ve cihad meydânında iken şu mısralar, lisân‑ı hâlidir:
Şahlanan bir ata benzer, kırarım kanlı gem’i,
Sinsî düşmanlara, hâşâ, satamam benliğimi
.
Benliğimden uzak olmaktır esâret bence,
Böyle bir zillete düşmek ne hazîn işkence
.
Ebedî vuslatın aşkıyla geçer her ânım,
Dest‑i kudretle yapılmış kaledir îmânım,
.
Bu mukaddes emelimden ne kadar dilşâdım,
Görmek ister beni Cennet’te şehîd ecdâdım
.
Rûhum oldukça müebbed, ebedîdir ömrüm,
En büyük vuslata, Allah’a çıkan yoldur ölüm
Kitaba girmezden evvel, Üstadı; ilmî, fikrî, tasavvufî ve edebî cebheleri ile de mütâlaa etmek isterdim Fakat çok derin ve pek şümûllü olan bu mevzûların birkaç sahife ile hülâsa edilemeyeceğini kat'î bir sûrette idrak ettikten sonra; artık, adı geçen mevzûlara birkaç cümle ile temâs etmeyi münâsib gördüm.
Rabbim imkânlar lütfederse, bu derin mevzûları, Risale‑i Nur Külliyatı ve Nur Talebeleri ile birlikte, büyük ve müstakil bir eserle, tahlilî bir sûrette tedkik ve mütâlaa etmeyi bütün rûhumla arzu ediyorum. Bu hususta, Büyük Üstadımızın ve azîz kardeşlerimin kıymetli duâlarını niyâz eylerim!

Üstad’ın İlmî Cebhesi

Merhum Ziya Paşa, şu:
Âyinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz.
Şahsın görünür rütbe‑i aklı eserinde.
beyti ile, nesilden nesile bir düstur hâlinde intikal edecek olan çok büyük bir hakikati ifâde etmiştir.
338
Evet, müslüman ırkımıza Risale‑i Nur Külliyatı gibi muazzam bir îmân ve irfan kütübhânesini hediye eden, gönüller üzerinde, mukaddes bir nur müessesesi kuran mümtâz ve müstesnâ zâtın kudret‑i ilmiyesi hakkında tafsilâta girişmek; öğle vakti, güneşi ta'rif etmek kadar fuzûlî bir iştir. Yalnız, yanık bir şâirimizin:
Hüsn olur kim, seyrederken ihtiyar elden gider.
dediği gibi, hayatının her lahzasında İlâhî tecellîlere mazhar bulunan bu mübârek zâtın; ilim ve irfanından, ahlâk ve kemâlâtından bahsetmek, insana bambaşka bir zevk ve İlâhî bir haz veriyor Bunun için sözü uzatmaktan kendimi alamıyorum.
Üstad, Risale‑i Nur Külliyatı’nda; dinî, ictimâî, ahlâkî, edebî, hukukî, felsefî ve tasavvufî en mühim mevzûlara temâs etmiş ve hepsinde de hàrikulâde bir sûrette muvaffak olmuştur. İşin asıl hayret veren noktası; birçok ulemânın tehlikeli yollara saptıkları en çetin mevzûları, gayet açık bir şekilde ve en kat'î bir sûrette hallettiği gibi, en girdablı derinliklerden, Ehl‑i Sünnet ve Cemâatin tuttuğu nurlu yolu takib ederek sâhil‑i selâmete çıkmış ve eserlerini okuyanları da öylece çıkarmıştır.
Bu sebeble, Risale‑i Nur Külliyatı’nı azîz milletimizin her tabakasına kemâl‑i emniyet ve samîmiyetle takdim etmekle şeref duyuyoruz. Nur Risaleleri, Kur'ân‑ı Kerîm’in nur deryâsından alınan berrak katreler ve hidayet güneşinden süzülen billûr huzmelerdir. Binâenaleyh; her Müslümana düşen en mukaddes vazife, îmânı kurtaracak olan bu nurlu eserlerin yayılmasına çalışmaktır. Zîra, tarihte pek çok defalar görülmüştür ki, bir eser; nice ferdlerin, ailelerin, cem'iyetlerin ve sayısız insan kitlelerinin hidayet ve saâdetine sebeb olmuştur Âh! Ne bahtiyardır o insan ki, bir mü'min kardeşinin îmânının kurtulmasına sebeb olur!
339

Üstad’ın Fikrî Cebhesi

Ma'lûm ya; her mütefekkirin kendine mahsûs bir tefekkür sistemi, fikrî hayatında takib ettiği bir gayesi ve bütün gönlü ile bağlandığı bir ideali vardır. Ve onun tefekkür sisteminden, gaye ve idealinden bahsetmek için uzun mukaddimeler serdedilir. Fakat Bediüzzaman’ın tefekkür sistemi, gaye ve ideali, uzun mukaddimelerle filân yorulmaksızın bir cümle ile hülâsa edilebilir:
Bütün Semâvî kitapların ve bil'umum Peygamberlerin yegâne da'vâları olan Hàlık‑ı Kâinâtın ulûhiyet ve vahdâniyetini ilân ve bu büyük da'vâyı da, ilmî, mantıkî ve felsefî delillerle isbât eylemektir.”
O hâlde Üstad’ın mantık, felsefe ve müsbet ilimlerle de alâkası var?
Evet, mantık ve felsefe, Kur'ânla barışıp hak ve hakikate hizmet ettikleri müddetçe Üstad en büyük mantıkçı ve en kudretli bir feylesoftur. Mukaddes ve cihan‑şümûl da'vâsını isbât vâdisinde kullandığı en parlak delilleri ve en kat'î bürhânları, Kur'ân‑ı Kerîm’in Allah kelâmı olduğunu her gün bir kat daha isbât ve ilân eden müsbet ilim”dir.
Zâten felsefe, aslında hikmet mânâsına geldikçe, Vâcibü'l‑Vücûd Teâlâ ve Tekaddes Hazretlerini, Zât‑ı Bârî’sine lâyık sıfatlarla isbâta çalışan her eser en büyük hikmet ve o eserin sâhibi de en büyük hakîmdir.
İşte Üstad; böyle ilmî bir yolu, yani Kur'ân‑ı Kerîm’in nurlu yolunu takib ettiği için binlerle üniversitelinin îmânını kurtarmak şerefine mazhar olmuştur. Hazretin, bu hususta hâiz olduğu ilmî, edebî ve felsefî daha pek çok meziyetleri vardır. Fakat onları, eserlerinden misâller getirerek inşâallâh müstakil bir eserde arzetmek emelindeyim. Ve minallâhi't‑tevfîk.
340

Tasavvuf Cebhesi

Nakşibendî meşâyihinden, her harekâtını Peygamber‑i Zîşan Efendimiz Hazretlerinin harekâtına tatbik etmeye çalışan ve büyük bir âlim olan bir zâta sordum:
Efendi hazretleri, ulemâ ile mutasavvife arasındaki gerginliğin sebebi nedir?
Ulemâ, Resûl‑i Ekrem Efendimizin ilmine, mutasavvıflar da ameline vâris olmuşlar. İşte bu sebebden dolayıdır ki, Fahr‑i Cihan Efendimizin hem ilmine ve hem ameline vâris olan bir zâta zülcenâheyn”, yani iki kanatlı deniliyor Binâenaleyh, tarîkattan maksad, ruhsatlarla değil, azîmetlerle amel edip Ahlâk‑ı Peygamberî ile ahlâklanarak bütün manevî hastalıklardan temizlenip Cenâb‑ı Hakk’ın rızâsında fânî olmaktır. İşte bu ulvî dereceyi kazanan kimseler, şüphesiz ki ehl‑i hakikattirler. Yani, tarîkattan maksûd ve matlûb olan gayeye ermişler demektir. Fakat bu yüksek mertebeyi kazanmak, her adama müyesser olamayacağı için, büyüklerimiz matlûb olan hedefe kolaylıkla erebilmek için, muayyen kaideler vaz'eylemişlerdir. Hülâsa; tarîkat, şerîat dâiresinin içinde bir dâiredir. Tarîkattan düşen şerîata düşer, fakat maâzallâh şerîattan düşen ebedî hüsrânda kalır.
Bu büyük zâtın beyânâtına göre, Bediüzzaman’ın açtığı nur yolu ile, hakîki ve şâibesiz tasavvuf arasında cevherî hiçbir ihtilâf yoktur. Her ikisi de Rızâ‑yı Bârî’ye ve binnetice Cennet‑i a'lâya ve dîdâr‑ı Mevlâya götüren yollardır.
Binâenaleyh; bu asîl gayeyi istihdaf eden herhangi mutasavvıf bir kardeşimizin, Risale‑i Nur Külliyatını seve seve okumasına hiçbir mâni kalmadığı gibi, bil'akis, Risale‑i Nur; tasavvuftaki murâkabe dâiresini, Kur'ân‑ı Kerîm yolu ile genişleterek, ona bir de tefekkür vazifesini en mühim bir vird olarak ilâve etmiştir.
341
Evet; insanın gözüne, gönlüne bambaşka ufuklar açan bu Tefekkür sebebiyle sâdece kalbinin murâkabesi ile meşgul olan bir sâlik, kalbi ve bütün letâifi ile birlikte zerrelerden kürelere kadar bütün kâinâtı azamet ve ihtişamı ile seyir ve temâşâ, murâkabe ve müşâhede ederek, Cenâb‑ı Hakk’ın o âlemlerde binbir şekilde tecellî etmekte olan Esmâ‑i Hüsnâ’sını, Sıfât‑ı Ulyâsını kemâl‑i vecd ile görerek, artık sonsuz bir ma'bedde olduğunu aynelyakìn, ilmelyakìn ve hakkalyakìn derecesinde hisseder. Çünkü içine girdiği ma'bed öyle ulu bir ma'beddir ki; milyarlara sığmayan cemâatin hepsi aşk ve şevk, huşû ve istiğraklar içinde Hàlık’ını zikrediyor. Yanık, tatlı ve güzel lisânları, şîve, nağme, âhenk ve besteleri ile bir ağızdan سُبْحَانَ اللّٰهِ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ وَلَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاللّٰهُ اَكْبَرُdiyorlar.
Risale‑i Nurun açtığı îmân ve irfan ve Kur'ân yolunu takib eden, işte böyle muazzam ve muhteşem bir ma'bede girer ve herkes de, îmân ve irfanı, feyiz ve ihlâsı nisbetinde feyizyâb olur.

Edebî Cebhesi

Eskiden beri, lafz ve mânâ, üslûb ve muhtevâ bakımından, edîbler ve şâirler, mütefekkirler ve âlimler ikiye ayrılmışlardır. Bunlardan bazıları, sâdece üslûb ve ifâdeye, vezin ve kafiyeye kıymet vererek, mânâyı ifâdeye fedâ etmişlerdir. Ve bu hâl de, kendini, en çok şiirde gösterir.
Diğer zümre ise en çok mânâ ve muhtevâya ehemmiyet vererek, özü söze kurban etmemişlerdir.
342
Artık Bediüzzaman gibi büyük bir mütefekkirin edebî cebhesi, bu küçük mukaddime ile kolayca anlaşılır sanırım. Zîra Üstad, o kıymetli ve bereketli ömrünü, kulaklarda kalacak olan sözlerin tanzim ve tertibi ile değil, bil'akis; kalblerde, rûhlarda, vicdân ve fikirlerde kudsî bir ideal hâlinde insanlıkla beraber yaşayacak olan din hissinin, îmân şuûrunun, ahlâk ve fazilet mefhûmunun asırlara, nesillere telkini ile meşgul olan bir dâhîdir. Artık, bu kadar ulvî bir gayenin tahakkuku için candan ve cihandan geçen bir mücâhid, pek tabîidir ki, fânî şekillerle meşgul olamaz.
Bununla beraber, Üstad; zevk inceliği, gönül hassâsiyeti, fikir derinliği ve hayâl yüksekliği bakımından hàrikulâde denecek derecede edebî bir kudret ve melekeyi hâizdir. Ve bu sebeble, üslûb ve ifâdesi, mevzûa göre değişir. Meselâ ilmî ve felsefî mevzûlarda mantıkî ve riyâzî delillerle aklı iknâ ederken, gayet vecîz terkîbler kullanır. Fakat gönlü mest edip, rûhu yükselteceği ânlarda ifâde o kadar berraklaşır ki ta'rif edilemez. Meselâ semâlardan, güneşlerden, yıldızlardan, mehtâblardan ve bilhassa bahar âleminden ve Cenâb‑ı Hakk’ın o âlemlerde tecellî etmekte olan kudret ve azametini tasvir ederken, üslûb o kadar latîf bir şekil alır ki; artık her teşbih, en tatlı renklerle çerçevelenmiş bir levhayı andırır ve her tasvir, hàrikalar hàrikası bir âlemi canlandırır
İşte, bu hikmete mebnîdir ki bir Nur Talebesi, Risale‑i Nur Külliyatını mütâlaası ile üniversitenin herhangi bir fakültesine mensûb da olsa hissen, fikren, rûhen, vicdânen ve hayâlen tam mânâsıyla tatmin edilmiş oluyor.
Nasıl tatmin edilmez ki; Risale‑i Nur Külliyatı, Kur'ân‑ı Kerîm’in cihan‑şümûl bahçesinden derilen bir gül demetidir. Binâenaleyh, onda; O mübârek ve İlâhî bahçenin nuru, havası, ziyâsı ve kokusu vardır!‥
Rûhun, bu ihtiyacını söyler akan sular,
Kur'ân’a, her zaman, beşerin ihtiyacı var
Ali Ulvî Kurucu
343

Duâ

﴿
يَا اَللّٰهُ ❋ يَا رَحْمٰنُ ❋ يَا رَح۪يمُ ❋ يَا فَرْدُ ❋ يَا حَيُّ ❋
يَا قَيُّومُ ❋ يَا حَكَمُ ❋ يَا عَدْلُ ❋ يَا قُدُّوسُ ❋
İsm‑i A'zamın hakkına ve Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın hürmetine ve Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın şerefine, bu mecmuayı bastıran Risale‑i Nur talebelerini Cennetü'l‑Firdevs’te saâdet‑i ebediyeye mazhar eyle Âmîn.
Ve hizmet‑i îmâniye ve Kur'âniye’de dâima muvaffak eyle Âmîn.
Ve defter‑i hasenâtlarına Asâ‑yı Mûsa’nın herbir harfine mukâbil bin hasene yazdır Âmîn.
Ve nurların neşrinde sebat ve devam ve ihlâs ihsân eyle Âmîn.
Erhamerrâhimîn! Umum Risale‑i Nur şâkirdlerini iki cihanda mes'ûd eyle Âmîn. İnsî ve cinnî şeytanların şerlerinden muhâfaza eyle Âmîn. Ve bu âciz ve bîçâre Said’in kusurâtını affeyle Âmîn.
Umum Nur Şâkirdleri nâmına Said Nursî