18
Mukaddemât
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Bu acîb asırda ehl‑i îmân Risale‑i Nura ve ehl‑i fen ve mekteb muallimleri Asâ‑yı Mûsa’ya şiddetle muhtaç oldukları gibi; hâfızlar ve hocalar dahi Zülfikàr’a şiddetle muhtaçtırlar.
Evet, meselâ i'câz‑ı Kur'âniye bahsindeki ekser âyetlerin medâr‑ı şübhe ve i'tirâz olmuş aynı yerlerde, i'câzın lem'aları ve Kur'ân’ın güzel nükteleri isbât edilmiş.
Umum Risale‑i Nur Şâkirdleri NâmınaSAİD NURSÎ
19
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Mâdem Risale‑i Nur, makine ile taammüm etmeye başlamış ve mâdem felsefe ve hikmet‑i cedîdeyi okuyan mektebliler ve muallimler çoklukla Risale‑i Nura yapışıyorlar; elbette bir hakikat beyân etmek lâzım geliyor. Şöyle ki:
Risale‑i Nurun şiddetli tokat vurduğu ve hücum ettiği felsefe ise mutlak değildir. Belki muzır kısmınadır. Çünkü felsefenin hayat‑ı ictimâiye-i beşeriyeye ve ahlâk ve kemâlât‑ı insaniyeye ve san'atın terakkiyâtına hizmet eden felsefe ve hikmet kısmı ise, Kur'ân ile barışıktır. Belki Kur'ânın hikmetine hàdimdir, muâraza edemez. Bu kısma Risale‑i Nur ilişmiyor.
İkinci kısım felsefe, dalâlete ve ilhâda ve tabiat bataklığına düşürmeye vesile olduğu gibi, sefâhet ve lehviyât ile gaflet ve dalâleti netice verdiğinden ve sihir gibi hàrikalarıyla, Kur'ânın mu'cizekâr hakikatleri ile muâraza ettiği için, Risale‑i Nur ekser eczâlarında mîzanlarla ve kuvvetli ve bürhânlı muvâzenelerle felsefenin yoldan çıkmış bu kısmına ilişiyor, tokatlıyor; müstakîm menfaatdâr felsefeye ilişmiyor. Onun için mektebliler Risale‑i Nura i'tirâzsız çekinmeyerek giriyorlar ve girmelidirler.
Fakat gizli münâfıklar nasıl ki bir kısım hocaları bütün bütün mânâsız ve haksız bir tarzda ehl‑i medresenin ve hocaların hakîki malı olan Risale‑i Nur aleyhinde isti'mâl ettikleri gibi; bazı felsefecilerin enâniyet‑i ilmiyelerini tahrîk edip, Nurlar aleyhinde isti'mâl etmek ihtimaline binâen bu hakikat Asâ‑yı Mûsa ve Zülfikàr Mecmuaları’nın başında yazılsa münâsib olur.
SAİD NURSÎ
20
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
İmâm‑ı Ali (Radıyallahu Anh), Celcelûtiye’sinde pek kuvvetli ve sarâhate yakın bir tarzda Risale‑i Nurdan ve ehemmiyetli risalelerinden aynı numara ile haber verdiğini, Yirmisekizinci Lem'a ile Sekizinci Şuâ tam isbât etmişler ve İmâm‑ı Ali (Radıyallahu Anh), Risale‑i Nurun en son risalesini, Celcelûtiye’de وَاسْمُ عَصَا مُوسٰى بِهِ الظُّلْمَةُ انْجَلَتْ fıkrasıyla haber veriyor.
Biz bir‑iki sene evvel, Âyetü'l‑Kübrâ’yı en son zannetmiştik. Hâlbuki şimdi, altmışdörtte (Milâdî 1948) te'lifçe Risale‑i Nurun tamam olması ve bu cümle‑i Aleviyenin meâlini, yani “karanlığı dağıtacak, Asâ‑yı Mûsa (A.S.) gibi ışık verecek, sihirleri ibtal edecek bir risaleden” haber vermesi; ve bu mecmuanın “Meyve” kısmı, bir müdafaa hükmüne geçip başımıza çöken dehşetli, zulümlü zulmetleri dağıttığı gibi; “Hüccetler” kısmı da, Nurlara karşı cebhe alan felsefe karanlıklarını izâle edip Ankara ehl‑i vukûfunu teslîme ve takdire mecbur etmesi; ve istikbâldeki zulmetleri izâle edeceğine çok emâreler bulunması; ve Asâ‑yı Mûsa (A.S.) bir taşta oniki çeşme akıtmasına ve onbir mu'cizeye medâr olmasına mukâbil ve müşâbih, bu son mecmua dahi – “Meyve” onbir mes'ele‑i nurâniyesi ve “Hüccetullâhi'l‑Bâliğa” kısmı onbir hüccet‑i kàtıası bulunması cihetinde – bize kanâat verdi ki: İmâm‑ı Ali (Radıyallahu Anh), o fıkra ile doğrudan doğruya bu “Asâ‑yı Mûsa” ismindeki mecmuaya bakar ve ondan tahsinkârâne haber veriyor.
SAİD NURSÎ
21
Asâ‑yı Mûsa’dan Birinci KısımDenizli Hapsinin Bir Meyvesi
Zındıka ve küfr‑ü mutlaka karşı Risale‑i Nurun bir müdafaanâmesidir. Ve bu hapsimizde hakîki müdafaanâmemiz dahi budur. Çünkü, yalnız buna çalışıyoruz.
Bu risale, Denizli Hapishânesi’nin bir meyvesi ve bir hâtırası ve iki Cuma gününün mahsulüdür.
SAİD NURSÎ
﴿﷽﴾
﴿فَلَبِثَ فِي السِّجْنِ بِضْعَ سِن۪ينَ﴾ Âyetinin ihbarı ve sırrıyla Yûsuf Aleyhisselâm mahpusların pîridir, ve hapishâne bir nev'i Medrese‑i Yûsufiye olur. Mâdem Risale‑i Nur şâkirdleri, iki defadır çoklukla bu medreseye giriyorlar; elbette Risale‑i Nurun hapse temâs ve isbât ettiği bir kısım mes'elelerinin kısacık hülâsalarını, bu terbiye için açılan dershânede okumak ve okutmakla tam terbiye almak lâzım geliyor. İşte o hülâsalardan, beş‑altı tanesini beyân ediyoruz.
22
Birincisi
Dördüncü Söz’de izâhı bulunan, her gün yirmidört saat sermâye‑i hayatı, Hàlık’ımız bize ihsân ediyor; tâ ki, iki hayatımıza lâzım şeyler o sermâye ile alınsın.
Biz kısacık hayat‑ı dünyeviyeye yirmiüç saati sarfedip, beş farz namaza kâfî gelen bir saati, pek çok uzun olan hayat‑ı uhreviyemize sarfetmezsek; ne kadar hilâf‑ı akıl bir hatâ ve o hatânın cezası olarak hem kalbî, hem rûhî sıkıntıları çekmek ve o sıkıntılar yüzünden ahlâkını bozmak ve me'yûsâne hayatını geçirmek sebebiyle, değil terbiye almak, belki terbiyenin aksine gitmekle ne derece hasâret ederiz, kıyâs edilsin.
Eğer, bir saati beş farz namaza sarfetsek; o hâlde hapis ve musîbet müddetinin herbir saati, bazen bir gün ibâdet ve fânî bir saati, bâkî saatler hükmüne geçebilmesi ve kalbî ve rûhî me'yûsiyet ve sıkıntıların kısmen zevâl bulması ve hapse sebebiyet veren hatâlara keffâreten affettirmesi ve hapsin hikmeti olan terbiyeyi alması ne derece kârlı bir imtihan, bir ders ve musîbet arkadaşlarıyla tesellîdârâne bir hoş‑sohbet olduğu düşünülsün…
Dördüncü Söz’de denildiği gibi; bin lira ikramiye kazancı için, bin adam iştirâk etmiş bir piyango kumarına yirmidört lirasından beş‑on lirayı veren ve yirmidörtten birisini ebedî bir mücevherât hazinesinin biletine vermeyen – Hâlbuki dünyevî piyangoda o bin lirayı kazanmak ihtimali binden birdir, çünkü bin hissedar daha var.
Ve uhrevî mukadderât‑ı beşer piyangosunda, hüsn‑ü hâtimeye mazhar ehl‑i îmân için kazanç ihtimali binden dokuzyüz doksandokuz olduğuna yüzyirmidört bin Enbiyânın ona dair ihbarını keşf ile tasdik eden evliyâdan ve asfiyâdan hadd ü hesaba gelmez sâdık muhbirler haber verdikleri hâlde, evvelki piyangoya koşmak, ikincisinden kaçmak; ne derece maslahata muhâlif düşer mukayese edilsin.
23
Bu mes'elede hapishâne müdürleri ve ser‑gardiyanları ve belki memleketin idare müdebbirleri ve âsâyiş muhâfızları Risale‑i Nurun bu dersinden memnun olmaları gerektir. Çünkü bin mütedeyyin ve Cehennem hapsini her vakit tahattur eden adamların idare ve inzibatı, on namazsız ve i'tikàdsız, yalnız dünyevî hapsi düşünen ve haram‑helâl bilmeyen ve kısmen serseriliğe alışan adamlardan daha kolay olduğu çok tecrübelerle görülmüş.
24
İkinci Mes'elenin Hülâsası
Risale‑i Nurdan “Gençlik Rehberi”nin güzelce izâh ettiği gibi, ölüm o kadar kat'î ve zâhirdir ki; bugünün gecesi ve bu güzün kışı gelmesi gibi ölüm başımıza gelecek. Bu hapishâne nasıl ki, mütemâdiyen çıkanlar ve girenler için muvakkat bir misâfirhânedir; öyle de, bu zemin yüzü dahi, acele hareket eden kafilelerin yollarında bir gecelik konmak ve göçmek için bir handır. Herbir şehri yüz defa mezaristana boşaltan ölüm, elbette hayattan ziyâde bir istediği var. İşte bu dehşetli hakikatin muammâsını Risale‑i Nur hall ve keşfetmiş. Bir kısacık hülâsası şudur:
Mâdem ölüm öldürülmüyor ve kabir kapısı kapanmıyor; elbette bu ecel cellâdının elinden ve kabir haps‑i münferidinden kurtulmak çaresi varsa, insanın en büyük ve herşeyin fevkınde bir endişesi, bir mes'elesidir. Evet çaresi var ve Risale‑i Nur, Kur'ânın sırrıyla o çareyi “iki kere iki dört eder” derecesinde kat'î isbât etmiş. Kısacık hülâsası şudur ki:
Ölüm ya i'dâm‑ı ebedîdir; hem o insanı, hem bütün ahbabını ve akàribini asacak bir darağacıdır. Veyâhut başka bir bâkî âleme gitmek ve îmân vesikasıyla saâdet sarayına girmek için bir terhis tezkeresidir.
Ve kabir ise, ya karanlıklı bir haps‑i münferid ve dipsiz bir kuyudur. Veyâhut bu zindân‑ı dünyadan bâkî ve nurânî bir ziyâfetgâh ve bağistana açılan bir kapıdır. Bu hakikati “Gençlik Rehberi” bir temsîl ile isbât etmiş.
Meselâ; bu hapsin bahçesinde asmak için darağaçları konulmuş ve onların dayandıkları duvarın arkasında gayet büyük ve umum dünya iştirâk etmiş bir piyango dâiresi kurulmuş. Biz bu hapisteki beşyüz kişi, her hâlde hiç müstesnâsı yok ve kurtulmak mümkün değil, bizi birer birer o meydâna çağıracaklar. Ya “Gel i'dâm ilânını al, darağacına çık!” veya “Dâimî haps‑i münferid pusulasını tut, bu açık kapıya gir!” veyâhut “Sana müjde!. Milyonlar altın bileti sana çıkmış, gel al!” diye her tarafta ilânatlar yapılıyor. Biz de gözümüzle görüyoruz ki, birbiri arkasında o darağaçlarına çıkıyorlar. Bir kısmın asıldıklarını müşâhede ediyoruz. Bir kısmı da, darağaçlarını basamak yapıp o duvarın arkasındaki piyango dâiresine girdiklerini; orada büyük ve ciddi memurların kat'î haberleri ile görür gibi bildiğimiz bir sırada, bu hapishânemize iki hey'et girdi.
25
Bir kafile ellerinde çalgılar, şarablar, zâhirde gayet tatlı helvalar, baklavalar var. Bizlere yedirmeğe çalıştılar. Fakat o tatlılar zehirlidir. İnsî şeytanlar içine zehir atmışlar.
İkinci cemâat ve hey'et, ellerinde terbiyenâmeler ve helâl yemekler ve mübârek şerbetler var. Bize hediye veriyorlar ve bil'ittifak beraber, pek ciddi ve kat'î diyorlar ki: “Eğer o evvelki hey'etin sizi tecrübe için verilen hediyelerini alsanız, yeseniz; bu gözümüz önündeki şu darağaçlarda başka gördükleriniz gibi asılacaksınız. Eğer bizim bu memleket Hâkiminin fermânıyla getirdiğimiz hediyeleri evvelkinin yerine kabûl edip ve terbiyenâmelerdeki duâları ve evrâdları okusanız, o asılmaktan kurtulacaksınız. O piyango dâiresinde ihsân‑ı şâhâne olarak herbiriniz milyon altun biletini alacağınızı, görür gibi ve gündüz gibi inanınız. Eğer o haram ve şübheli ve zehirli tatlıları yeseniz, asılmağa gittiğiniz zamana kadar dahi o zehirin sancısını çekeceğinizi, bu fermânlar ve bizler müttefikan size kat'î haber veriyoruz” diyorlar.
İşte bu temsîl gibi, her vakit gördüğümüz ecel darağacının arkasında mukadderât‑ı nev'-i beşer piyangosundan ehl‑i îmân ve tâat için – hüsn‑ü hâtime şartıyla – ebedî ve tükenmez bir hazinenin bileti çıkacağını yüzde yüz ihtimal ile; sefâhet ve haram ve i'tikàdsızlık ve fıskta devam edenler – tevbe etmemek şartıyla – ya i'dâm‑ı ebedî (âhirete inanmayanlara) veya dâimî ve karanlık haps‑i münferid (bekà‑i rûh’a inanan ve sefâhette gidenlere) ve şekàvet‑i ebediye i'lâmını alacaklarını yüzde doksandokuz ihtimal ile kat'î haber veren, başta ellerinde nişane‑i tasdik olan hadsiz mu'cizeler bulunan yüzyirmidört bin Peygamberler ve onların verdikleri haberlerin izlerini ve – sinemada gibi – gölgelerini, keşf ile, zevk ile görüp tasdik ederek imza basan yüzyirmidört milyondan ziyâde evliyâlar (Kaddesallâhu Esrârahüm) ve o iki kısım meşâhir‑i insaniyenin haberlerini aklen kat'î bürhânlarla ve kuvvetli hüccetlerle – fikren ve mantıken – yakìnî bir sûrette isbât ederek tasdik edip imza basan milyarlar gelen geçen muhakkìkler, (❋) müçtehidler ve sıddıkînler; bil'icmâ, mütevâtiren nev'‑i insanın güneşleri, kamerleri, yıldızları olan bu üç cemâat‑i azîme ve bu üç tâife‑i ehl-i hakikat ve beşerin kudsî kumandanları olan bu üç büyük ve àlî hey'etlerin fermânları ile verdikleri haberleri dinlemeyen ve saâdet‑i ebediyeye giden onların gösterdikleri yol olan Sırat‑ı Müstakîmde gitmeyenler, yüzde doksan dokuz dehşetli tehlike ihtimalini nazara almayan ve bir tek muhbirin bir yolda “tehlike var” demesiyle o yolu bırakan, başka uzun yolda hareket eden bir adam, elbette ve elbette vaziyeti şudur ki:
26
İki yolun – hadsiz muhbirlerin kat'î ihbarları ile – en kısa ve kolayı ve yüzde yüz Cennet ve saâdet‑i ebediyeyi kazandıranı bırakıp en dağdağalı ve uzun ve sıkıntılı ve yüzde doksandokuz Cehennem hapsini ve şekàvet‑i dâimeyi netice veren yolunu ihtiyar ettiği hâlde, dünyada iki yolun, bir tek muhbirin yalan olabilir haberiyle – yüzde bir tek ihtimal – tehlike ve bir ay hapis imkânı bulunan kısa yolu bırakıp, menfaatsiz – yalnız zararsız olduğu için – uzun yolu ihtiyar eden bedbaht, sarhoş dîvâneler gibi, dehşetli ve uzakta görünen ve ona musallat olan ejderhalara ehemmiyet vermez, sineklerle uğraşıyor, yalnız onlara ehemmiyet verir derecede aklını, kalbini, rûhunu, insaniyetini kaybetmiş oluyor.
27
Mâdem hakikat‑i hâl budur‥ biz mahpuslar, bu hapis musîbetinden intikamımızı tam almak için o mübârek ikinci hey'etin hediyelerini kabûl etmeliyiz. Yani, nasıl ki, bir dakika intikam lezzeti ve birkaç dakika veya bir‑iki saat sefâhet lezzetleriyle bu musîbet; bizi onbeş ve beş ve on ve iki‑üç sene bu hapse soktu, dünyamızı bize zindân eyledi; biz dahi bu musîbetin rağmına ve inâdına, bir‑iki saat müddet‑i hapsi bir‑iki gün ibâdete ve iki‑üç sene cezamızı – mübârek kafilenin hediyeleriyle – yirmi‑otuz sene bâkî bir ömre ve on ve yirmi sene hapiste cezamızı milyonlar sene Cehennem hapsinden affımıza vesile edip fânî dünyamızın ağlamasına mukâbil, bâkî hayatımızı güldürerek bu musîbetten tam intikamımızı almalıyız. Hapishâneyi terbiyehâne gösterip vatanımıza ve milletimize birer terbiyeli, emniyetli, menfaatli adam olmağa çalışmalıyız. Ve hapishâne memurları ve müdürleri ve müdebbirleri dahi, cânî ve eşkıyâ ve serseri ve kàtil ve sefâhetçi ve vatana muzır zannettikleri adamları, bir mübârek dershânede çalışan talebeler görsünler ve müftehirâne Allah’a şükretsinler.
28
Üçüncü Mes'ele
Gençlik Rehberi’nde izâhı bulunan ibretli bir hâdisenin hülâsası şudur:
Bir zaman, Eskişehir Hapishânesi’nin penceresinde bir Cumhûriyet Bayramında oturmuştum. Karşısındaki lise mektebinin büyük kızları, onun avlusunda gülerek raksediyorlardı.
Birden manevî bir sinema ile elli sene sonraki vaziyetleri bana göründü. Ve gördüm ki; o elli‑altmış kızlardan ve talebelerden kırk‑ellisi, kabirde toprak oluyorlar, azâb çekiyorlar. Ve on tanesi, yetmiş‑seksen yaşında çirkinleşmiş, gençliğinde iffetini muhâfaza etmediğinden sevmek beklediği nazarlardan nefret görüyorlar‥ kat'î müşâhede ettim. Onların o acınacak hâllerine ağladım. Hapishânedeki bir kısım arkadaşlar ağladığımı işittiler‥ geldiler, sordular. Ben dedim: “Şimdi beni kendi hâlime bırakınız, gidiniz.”
Evet gördüğüm hakikattir, hayâl değil. Nasıl ki, bu yaz ve güzün âhiri kıştır; öyle de, gençlik yazı ve ihtiyarlık güzünün arkası kabir ve berzah kışıdır. Geçmiş zamanın elli sene evvelki hâdisâtı sinema ile hâl‑i hâzırda gösterildiği gibi, gelecek zamanın elli sene sonraki istikbâl hâdisâtını gösteren bir sinema bulunsa, ehl‑i dalâlet ve sefâhetin elli‑altmış sene sonraki vaziyetleri onlara gösterilse idi, şimdiki güldüklerine ve gayr‑ı meşrû keyiflerine nefretler ve teellümlerle ağlayacaklardı.
Ben o Eskişehir Hapishânesi’ndeki müşâhede ile meşgul iken sefâhet ve dalâleti tervîc eden bir şahs‑ı manevî, insî bir şeytan gibi karşıma dikildi ve dedi:
“Biz hayatın herbir çeşit lezzetini ve keyiflerini tatmak ve tattırmak istiyoruz; bize karışma.”
Ben de cevaben dedim:
“Mâdem lezzet ve zevk için ölümü hâtıra getirmeyip dalâlet ve sefâhete atılıyorsun, kat'iyyen bil ki; senin dalâletin hükmüyle bütün geçmiş zaman‑ı mâzi ölmüş ve ma'dûmdur. Ve içinde cenazeleri çürümüş bir vahşetli mezaristandır. İnsaniyet alâkadarlığıyla ve dalâlet yoluyla senin başına ve varsa ve ölmemiş ise kalbine, o hadsiz firâklardan ve o nihâyetsiz dostlarının ebedî ölümlerinden gelen elemler, senin şimdiki sarhoşça, pek kısa bir zamandaki cüz'î lezzetini imha ettiği gibi, gelecek istikbâl zamanı dahi i'tikàdsızlığın cihetiyle yine ma'dûm ve karanlıklı ve ölü ve dehşetli bir vahşetgâhtır. Ve oradan gelen ve başını vücûda çıkaran ve zaman‑ı hâzıra uğrayan bîçârelerin başları, ecel cellâdının satırıyla kesilip hiçliğe atıldığından, mütemâdiyen akıl alâkadarlığıyla senin îmânsız başına hadsiz elîm endişeler yağdırıyor. Senin sefîhâne cüz'î lezzetini zîr ü zeber eder.
29
Eğer dalâleti ve sefâheti bırakıp îmân‑ı tahkîkî ve istikamet dâiresine girsen, îmân nuruyla göreceksin ki; o geçmiş zaman‑ı mâzi ma'dûm ve herşeyi çürüten bir mezaristan değil, belki mevcûd ve istikbâle inkılâb eden nurânî bir âlem ve bâkî rûhların istikbâldeki saâdet saraylarına girmelerine bir intizar salonu görünmesi haysiyetiyle, değil elem, belki îmânın kuvvetine göre Cennet’in bir nev'i manevî lezzetini dünyada dahi tattırdığı gibi; gelecek istikbâl zamanı, değil vahşetgâh ve karanlık, belki îmân gözüyle görünür ki; saâdet‑i ebediye saraylarında hadsiz rahmeti ve keremi bulunan ve her bahar ve yazı birer sofra yapan ve ni'metlerle dolduran bir Rahmân‑ı Rahîm-i Zülcelâl-i ve'l-İkram’ın ziyâfetleri kurulmuş ve ihsânlarının sergileri açılmış, oraya sevkiyât var diye îmân sinemasıyla müşâhede ettiğinden, derecesine göre bâkî âlemin bir nev'i lezzetini hissedebilir.
Demek hakîki ve elemsiz lezzet yalnız îmânda ve îmân ile olabilir. Îmânın bu dünyada dahi verdiği binler fâide ve neticelerinden yalnız bir tek fâide ve lezzetini – bu mezkûr bahsimiz münâsebetiyle “Gençlik Rehberi”nde bir hâşiye olarak yazılan – bir temsîl ile beyân edeceğiz. Şöyle ki:
Meselâ senin gayet sevdiğin bir tek evlâdın sekerâtta ölmek üzere iken ve me'yûsâne elîm ebedî firâkını düşünürken; birden Hazret‑i Hızır ve Hakîm‑i Lokman gibi bir doktor geldi, tiryâk gibi bir mâcun içirdi, o sevimli ve güzel evlâdın gözünü açtı, ölümden kurtuldu. Ne kadar sevinç ve ferâh veriyor anlarsın.
30
İşte o çocuk gibi sevdiğin ve ciddi alâkadar olduğun milyonlar sence mahbûb insanlar, o mâzi mezaristanında – senin nazarında – çürüyüp mahvolmak üzere iken, birden hakikat‑i îmân, Hakîm‑i Lokman gibi o büyük i'dâmhâne tevehhüm edilen mezaristana kalb penceresinden bir ışık verdi. Onunla baştan başa bütün ölüler dirildiler. Ve “Biz ölmemişiz ve ölmeyeceğiz, yine sizinle görüşeceğiz.” lisân‑ı hâl ile dediklerinden aldığın hadsiz sevinçler ve ferâhları îmân bu dünyada dahi vermesiyle isbât eder ki:
“Îmân hakikati öyle bir çekirdektir ki, eğer tecessüm etse, bir Cennet‑i hususiye ondan çıkar, o çekirdeğin şecere‑i tûbâsı olur.” dedim.
O muannid döndü dedi: “Hiç olmazsa hayvan gibi hayatımızı keyf ve lezzetle geçirmek için sefâhet ve eğlencelerle bu ince şeyleri düşünmeyerek yaşayacağız.”
Cevaben dedim: “Hayvan gibi olamazsın. Çünkü, hayvanın mâzi ve müstakbeli yok. Ne geçmişten elemler ve teessüfler alır ve ne de gelecekten endişeler ve korkular gelir. Lezzetini tam alır. Rahatla yaşar, yatar, Hàlık’ına şükreder. Hattâ kesilmek için yatırılan bir hayvan, bir şey hissetmez. Yalnız bıçak kestiği vakit hissetmek ister; fakat, o his dahi gider, o elemden de kurtulur. Demek en büyük bir rahmet, bir şefkat‑i İlâhiye, gaybı bildirmemektedir. Ve başa gelen şeyleri setretmektedir. Hususan masûm hayvanlar hakkında daha mükemmeldir. Fakat ey insan, senin mâzi ve müstakbelin akıl cihetiyle bir derece gaybîlikten çıkmasıyla, setr‑i gaybdan hayvana gelen istirahatten tamamen mahrumsun. Geçmişten çıkan teessüfler, elîm firâklar ve gelecekten gelen korkular endişeler, senin cüz'î lezzetini hiçe indirir. Lezzet cihetinde yüz derece hayvandan aşağı düşürür. Mâdem hakikat budur. Ya aklını çıkar at, hayvan ol kurtul‥ veya aklını îmânla başına al, Kur'ânı dinle… Yüz derece hayvandan ziyâde bu fânî dünyada dahi sâfî lezzetleri kazan!‥” diyerek onu ilzam ettim.
Yine o mütemerrid şahıs döndü dedi: “Hiç olmazsa ecnebî dinsizleri gibi yaşarız.”
31
Cevaben dedim: “Ecnebî dinsizleri gibi de olamazsın. Çünkü onlar bir Peygamberi inkâr etse, diğerlerine inanabilirler. Peygamberleri bilmese de, Allah’a inanabilir. Bunu da bilmezse, kemâlâta medâr bazı seciyeleri bulunabilir. Fakat bir Müslüman, en âhir ve en büyük ve dini ve dâveti umumî olan Âhirzaman Peygamberi Aleyhissalâtü Vesselâm’ı inkâr etse ve zincirinden çıksa, daha hiçbir Peygamberi, hattâ Allah’ı kabûl etmez. Çünkü bütün Peygamberleri ve Allah’ı ve kemâlâtı onunla bilmiş. Onlar onsuz kalbinde kalmaz. Bunun içindir ki, eskiden beri her dinden İslâmiyete giriyorlar, ve hiçbir Müslüman, hakîki Yahudî veya Mecûsî veya Nasrânî olmaz. Belki dinsiz olur; seciyeleri bozulur, vatana, millete muzır bir hâlete girer‥” isbât ettim. O muannid ve mütemerrid şahsın daha tutunacak bir yeri kalmadı. Kayboldu, Cehennem’e gitti.
İşte ey bu Medrese‑i Yûsufiye’de benim ders arkadaşlarım! Mâdem hakikat budur ve bu hakikati Risale‑i Nur o derece kat'î ve güneş gibi isbât etmiş ki; yirmi senedir mütemerridlerin inâdlarını kırıp îmâna getiriyor. Biz dahi hem dünyamıza, hem istikbâlimize, hem âhiretimize, hem vatanımıza, hem milletimize tam menfaatli ve kolay ve selâmetli olan îmân ve istikamet yolunu takib edip boş vaktimizi sıkıntılı hülyalar yerinde Kur'ân’dan bildiğimiz sûreleri okumak ve mânâlarını bildiren arkadaşlardan öğrenmek ve kazâya kalmış farz namazlarımızı kazâ etmek ve birbirinin güzel huylarından istifade edip bu hapishâneyi güzel seciyeli fidanlar yetiştiren bir mübârek bahçeye çevirmek gibi a'mâl‑i sâliha ile hapishâne müdür ve alâkadarları, cânî ve kàtillerin başlarında zebâni gibi azâb memurları değil, belki Medrese‑i Yûsufiye’de Cennet’e adam yetiştirmek ve onların terbiyesine nezâret etmek vazifesiyle memur birer müstakîm üstad ve birer şefkatli rehber olmalarına çalışmalıyız.
32
Dördüncü Mes'ele
Yine Gençlik Rehberi’nde izâhı var. Bir zaman bana hizmet eden kardeşlerim tarafından suâl edildi ki: “Küre‑i arzı herc ü merce getiren ve İslâm mukadderâtıyla alâkadar olan bu dehşetli Harb‑i Umumî’den elli gündür – şimdi yedi seneden geçti aynı hâl (❋) – hiç sormuyorsun ve merak etmiyorsun. Hâlbuki bir kısım mütedeyyin ve âlim insanlar, cemâati ve câmii bırakıp radyo dinlemeğe koşuyorlar. Acaba bundan daha büyük bir hâdise mi var? Veya onunla meşgul olmanın zararı mı var?” dediler. Cevaben dedim ki:
Ömür sermâyesi pek azdır; lüzumlu işler pek çoktur. Birbiri içinde mütedâhil dâireler gibi, her insanın kalb ve mide dâiresinden ve cesed ve hâne dâiresinden, mahalle ve şehir dâiresinden ve vatan ve memleket dâiresinden ve küre‑i arz ve nev'‑i beşer dâiresinden tut, tâ zîhayat ve dünya dâiresine kadar, birbiri içinde dâireler var. Herbir dâirede, herbir insanın bir nev'i vazifesi bulunabilir. Fakat en küçük dâirede en büyük ve ehemmiyetli ve dâimî vazife var. Ve en büyük dâirede en küçük ve muvakkat arasıra vazife bulunabilir. Bu kıyâs ile – küçüklük ve büyüklük ma'kûsen mütenâsib – vazifeler bulunabilir.
Fakat büyük dâirenin câzibedârlığı cihetiyle küçük dâiredeki lüzumlu ve ehemmiyetli hizmeti bıraktırıp lüzumsuz, mâlâyanî ve âfâkî işlerle meşgul eder. Sermâye‑i hayatını boş yerde imha eder. O kıymetdâr ömrünü kıymetsiz şeylerde öldürür. Ve bazen bu harb boğuşmalarını merak ile takib eden, bir tarafa kalben tarafdâr olur. Onun zulümlerini hoş görür, zulmüne şerîk olur.
Birinci noktaya cevab ise: Evet, bu Cihan Harbi’nden daha büyük bir hâdise ve bu zemin yüzündeki hâkimiyet‑i âmme da'vâsından daha ehemmiyetli bir da'vâ, herkesin ve bilhassa Müslümanların başına öyle bir hâdise ve öyle bir da'vâ açılmış ki; her adam, eğer Alman ve İngiliz kadar kuvveti ve serveti olsa ve aklı da varsa, o tek da'vâyı kazanmak için bilâ‑tereddüd sarfedecek.
33
İşte o da'vâ ise, yüzbin meşâhir‑i insaniyenin ve hadsiz nev'‑i beşerin yıldızları ve mürşidlerinin müttefikan, kâinât sâhibinin ve mutasarrıfının binler va'd ve ahdlerine istinâden haber verdikleri ve bir kısmı gözleriyle gördükleri şu ki: Herkesin, îmân mukâbilinde bu zemin yüzü kadar bağlar ve kasırlar ile müzeyyen ve bâkî ve dâimî bir tarla ve mülkü kazanmak veya kaybetmek da'vâsı başına açılmış. Eğer îmân vesikasını sağlam elde etmezse kaybedecek. Ve bu asırda, maddiyûnluk tâunuyla çoklar o da'vâsını kaybediyor. Hattâ bir ehl‑i keşf ve tahkîk, bir yerde kırk vefiyâttan yalnız birkaç tanesi kazandığını sekerâtta müşâhede etmiş; ötekiler kaybetmişler. Acaba bu kaybettiği da'vânın yerini, bütün dünya saltanatı o adama verilse doldurabilir mi?
İşte o da'vâyı kazandıracak olan hizmetleri ve yüzde doksanına o da'vâyı kaybettirmeyen hàrika bir da'vâ vekilini, o işte çalıştıran vazifeleri bırakıp ebedî dünyada kalacak gibi âfâkî mâlâyaniyât ile iştigâl etmek tam bir akılsızlık bildiğimizden, biz Risale‑i Nur şâkirdleri, herbirimizin yüz derece aklımız ziyâde olsa da ancak bu vazifeye sarfetmek lâzımdır diye kanâatimiz var.
Ey hapis musîbetinde benim yeni kardeşlerim! Sizler, benim ile beraber gelen eski kardeşlerim gibi Risale‑i Nuru görmemişsiniz. Ben onları ve onlar gibi binler şâkirdleri şâhid göstererek derim ve isbât ederim ve isbât etmişim ki: O büyük da'vâyı yüzde doksanına kazandıran ve yirmi senede yirmi bin adama o da'vânın kazancının vesikası ve senedi ve berâtı olan îmân‑ı tahkîkîyi eline veren ve Kur'ân‑ı Hakîm’in mu'cize‑i maneviyesinden neş'et edip çıkan ve bu zamanın birinci bir da'vâ vekili bulunan Risale‑i Nurdur.
Bu onsekiz senedir benim düşmanlarım ve zındıklar ve maddiyûnlar, aleyhimde gayet gaddârâne desîselerle hükûmetin bazı erkânlarını iğfal ederek bizi imha için bu defa gibi eskide dahi hapislere, zindânlara soktukları hâlde, Risale‑i Nurun çelik kalesinde yüzotuz parça cihâzâtından ancak iki‑üç parçasına ilişebilmişler. Demek avukat tutmak isteyen onu elde etse yeter.
Hem korkmayınız, Risale‑i Nur yasak olmaz; hükûmet‑i cumhûriyenin meb'ûsları ve erkânlarının ellerinde mühim risaleleri iki‑üçü müstesnâ olarak serbest geziyorlardı. İnşâallâh, bir zaman hapishâneleri tam bir ıslahhâne yapmak için bahtiyar müdürler ve memurlar, o nurları mahpuslara, ekmek ve ilâç gibi tevzî' edecekler.
34
Beşinci Mes'ele
Gençlik Rehberi’nde izâh edildiği gibi; gençlik hiç şübhe yok ki gidecek. Yaz güze ve kışa yer vermesi ve gündüz akşama ve geceye değişmesi kat'iyyetinde, gençlik dahi ihtiyarlığa ve ölüme değişecek. Eğer o fânî ve geçici gençliğini iffetle hayrata – istikamet dâiresinde – sarfetse, onunla ebedî, bâkî bir gençliği kazanacağını bütün semâvî fermânlar müjde veriyorlar.
Eğer sefâhete sarf etse, nasıl ki bir dakika hiddet yüzünden bir katl, milyonlar dakika hapis cezasını çektirir; öyle de, gayr‑ı meşrû dâiredeki gençlik keyifleri ve lezzetleri, âhiret mes'ûliyetinden ve kabir azâbından ve zevâlinden gelen teessüflerden ve günahlardan ve dünyevî mücâzâtlarından başka, aynı lezzet içinde o lezzetten ziyâde elemler olduğunu aklı başında her genç tecrübe ile tasdik eder.
Meselâ, haram sevmekte, bir kıskançlık elemi ve firâk elemi ve mukàbele görmemek elemi gibi çok ârızalar ile o cüz'î lezzet zehirli bir bal hükmüne geçer. Ve o gençliğin sû‑i isti'mâli ile gelen hastalıkla hastahânelere ve taşkınlıklarıyla hapishânelere ve kalb ve rûhun gıdâsızlık ve vazifesizliğinden neş'et eden sıkıntılarla meyhânelere, sefâhethânelere veya mezaristana düşeceklerini bilmek istersen, git hastahânelerden ve hapishânelerden ve meyhânelerden ve kabristandan sor. Elbette ekseriyetle, gençlerin gençliğinin sû‑i isti'mâlinden ve taşkınlıklarından ve gayr‑ı meşrû keyiflerin cezası olarak gelen tokatlardan eyvâhlar ve ağlamalar ve esefler işiteceksin.
Eğer istikamet dâiresinde gitse, gençlik gayet şirin ve güzel bir ni'met‑i İlâhiye ve tatlı ve kuvvetli bir vâsıta‑i hayrat olarak âhirette gayet parlak ve bâkî bir gençlik netice vereceğini, başta Kur'ân olarak çok kat'î âyâtıyla bütün semâvî kitaplar ve fermânlar haber verip müjde ediyorlar.
Mâdem hakikat budur. Ve mâdem helâl dâiresi keyfe kâfîdir. Ve mâdem haram dâiresindeki bir saat lezzet, bazen bir sene ve on sene hapis cezasını çektirir. Elbette gençlik ni'metine bir şükür olarak, o tatlı ni'meti, iffette, istikamette sarf etmek lâzım ve elzemdir.
35
Altıncı Mes'ele
Risale‑i Nurun çok yerlerinde izâhı ve kat'î hadsiz hüccetleri bulunan Îmân‑ı Billâh rüknünün binler küllî bürhânlarından bir tek bürhâna kısaca bir işârettir.
Kastamonu’da lise talebelerinden bir kısmı yanıma geldiler. “Bize Hàlık’ımızı tanıttır, muallimlerimiz Allah’tan bahsetmiyorlar” dediler.
Ben dedim: “Sizin okuduğunuz fenlerden her fen, kendi lisân‑ı mahsûsuyla mütemâdiyen Allah’tan bahsedip Hàlık’ı tanıttırıyorlar. Muallimleri değil onları dinleyiniz.
Meselâ, nasıl ki mükemmel bir eczâhâne ki; her kavanozunda hàrika ve hassas mîzanlarla alınmış hayatdâr mâcunlar ve tiryâklar var; şüphesiz gayet mehâretli ve kimyager ve hakîm bir eczâcıyı gösterir.
Öyle de; küre‑i arz eczâhânesinde bulunan dörtyüz bin çeşit nebâtât ve hayvanat kavanozlarındaki zîhayat mâcunlar ve tiryâklar cihetiyle bu çarşıdaki eczâhâneden ne derece ziyâde mükemmel ve büyük olması nisbetinde, – okuduğunuz fenn‑i tıb mikyâsıyla – küre‑i arz eczâhâne‑i kübrâsının eczâcısı olan Hakîm‑i Zülcelâl’i hattâ kör gözlere de gösterir, tanıttırır.
Hem, meselâ, nasıl bir hàrika fabrika ki; binler çeşit çeşit kumaşları basit bir maddeden dokuyor; şeksiz, bir fabrikatörü ve mehâretli bir makinisti tanıttırır.
Öyle de; küre‑i arz denilen yüzbinler başlı, her başında yüzbinler mükemmel fabrika bulunan bu seyyâr makine‑i Rabbâniye ne derece bu insan fabrikasından büyükse, mükemmelse; o derecede – okuduğunuz fenn‑i makine mikyâsıyla – küre‑i arzın Ustasını ve Sâhibini bildirir, tanıttırır.
Hem meselâ, nasıl ki; gayet mükemmel binbir çeşit erzâk etrafından celbedip içinde muntazaman istif ve ihzar edilmiş depo ve iâşe anbarı ve dükkân, şeksiz, bir fevkalâde iâşe ve erzâk mâlikini ve sâhibini ve memurunu bildirir.
36
Öyle de; bir senede yirmidört bin senelik bir dâirede muntazaman seyahat eden ve yüzbinler ve ayrı ayrı erzâk isteyen tâifeleri içine alan ve seyahatiyle mevsimlere uğrayıp, baharı bir büyük vagon gibi, binler ayrı ayrı taamlarla doldurarak, kışta erzâkı tükenen bîçâre zîhayatlara getiren ve küre‑i arz denilen bu Rahmânî iâşe anbarı ve bu sefîne‑i Sübhâniye ve binbir çeşit cihâzâtı ve malları ve konserve paketleri taşıyan bu depo ve dükkân‑ı Rabbânî, ne derece o fabrikadan büyük ve mükemmel ise; – okuduğunuz veya okuyacağınız fenn‑i iâşe mikyâsıyla – o kat'iyyette ve o derecede küre‑i arz deposunun sâhibini, mutasarrıfını, müdebbirini bildirir, tanıttırır, sevdirir.
Hem nasıl ki; dörtyüz bin millet, içinde bulunan ve her milletin istediği erzâkı ayrı ve isti'mâl ettiği silâhı ayrı ve giydiği elbisesi ayrı ve ta'limâtı ayrı ve terhisâtı ayrı olan bir ordunun mu'cizekâr bir kumandanı, tek başıyla bütün o ayrı ayrı milletlerin ayrı ayrı erzâklarını ve çeşit çeşit eslihalarını ve elbiselerini ve cihâzâtlarını, hiçbirini unutmayarak ve şaşırmayarak verdiği o acîb ordu ve ordugâh; şüphesiz, bedâhetle o hàrika kumandanı gösterir, takdirkârâne sevdirir.
Aynen öyle de; zemin yüzünün ordugâhında ve her baharda yeniden silâh altına alınmış bir yeni ordu‑yu Sübhânî’de nebâtât ve hayvanat milletlerinden dörtyüz bin nev'in çeşit çeşit elbise, erzâk, esliha, ta'lim, terhisleri gayet mükemmel ve muntazam ve hiçbirini unutmayarak ve şaşırmayarak bir tek kumandan‑ı a'zam tarafından verilen küre‑i arzın bahar ordugâhı, ne derece mezkûr insan ordu ve ordugâhından büyük ve mükemmel ise, – sizin okuyacağınız fenn‑i askerî mikyâsıyla – dikkatli ve aklı başında olanlara o derece küre‑i arzın Hâkimini ve Rabbini ve Müdebbirini ve Kumandan‑ı Akdes’ini hayretler ve takdislerle bildirir ve tahmîd ve tesbihle sevdirir.
37
Hem nasıl ki; bir hàrika şehirde milyonlar elektrik lambaları hareket ederek her yeri gezerler. Yanmak maddeleri tükenmiyor bir tarzdaki elektrik lambaları ve fabrikası, şeksiz bedâhetle elektriği idare eden ve seyyâr lambaları yapan ve fabrikayı kuran ve iştiâl maddelerini getiren bir mu'cizekâr ustayı ve fevkalâde kudretli bir elektrikçiyi hayretler ve tebriklerle tanıttırır, yaşasınlar ile sevdirir.
Aynen öyle de; bu âlem şehrinde dünya sarayının damındaki yıldız lambaları, bir kısmı – kozmoğrafyanın dediğine bakılsa – küre‑i arzdan bin defa büyük ve top güllesinden yetmiş defa sür'atli hareket ettikleri hâlde, intizamını bozmuyor, birbirine çarpmıyor, sönmüyor, yanmak maddeleri tükenmiyor.
Okuduğunuz kozmoğrafyanın dediğine göre, küre‑i arzdan bir milyon defadan ziyâde büyük ve bir milyon seneden ziyâde yaşayan ve bir misâfirhâne‑i Rahmâniyede bir lamba ve soba olan güneşimizin yanmasının devamı için, her gün küre‑i arzın denizleri kadar gazyağı ve dağları kadar kömür veya bin arz kadar odun yığınları lâzımdır ki sönmesin.
Ve onu ve onun gibi ulvî yıldızları gazyağsız, odunsuz, kömürsüz yandıran ve söndürmeyen ve beraber ve çabuk gezdiren ve birbirine çarptırmayan bir nihâyetsiz kudreti ve saltanatı, ışık parmaklarıyla gösteren bu kâinât şehr‑i muhteşemindeki dünya sarayının elektrik lambaları ve idareleri ne derece o misâlden daha büyük, daha mükemmeldir‥ o derecede – sizin okuduğunuz veya okuyacağınız, fenn‑i elektrik mikyâsıyla – bu meşher‑i a'zam-ı kâinâtın Sultanını, Münevvirini, Müdebbirini, Sâni'ini, o nurânî yıldızları şâhid göstererek tanıttırır, tesbihâtla, takdisâtla sevdirir, perestiş ettirir.
Hem meselâ, nasıl ki bir kitab bulunsa ki; bir satırında bir kitab ince yazılmış ve herbir kelimesinde ince kalemle bir Sûre‑i Kur'âniye yazılmış. Gayet mânidâr ve bütün mes'eleleri birbirini te'yid eder ve kâtibini ve müellifini fevkalâde mehâretli ve iktidarlı gösteren bir acîb mecmua; şeksiz, gündüz gibi kâtib ve musannifini kemâlâtıyla, hünerleriyle bildirir, tanıttırır. Mâşâallâh, Bârekallâh cümleleriyle takdir ettirir.
38
Aynen öyle de; bu kâinât kitab‑ı kebîri ki, bir tek sahifesi olan zemin yüzünde ve bir tek forması olan baharda, üçyüz bin ayrı ayrı kitaplar hükmündeki üçyüz bin nebâtî ve hayvanî tâifeleri beraber, birbiri içinde, yanlışsız, hatâsız, karıştırmayarak, şaşırmayarak, mükemmel, muntazam ve bazen ağaç gibi bir kelimede bir kasideyi ve çekirdek gibi bir noktada bir kitabın tamam bir fihristesini yazan bir kalem işlediğini gözümüzle gördüğümüz bu nihâyetsiz mânidâr ve her kelimesinde çok hikmetler bulunan şu mecmua‑i kâinât ve bu mücessem Kur'ân‑ı ekber-i âlem, mezkûr misâldeki kitaptan ne derece büyük ve mükemmel ve mânidâr ise; o derecede – sizin okuduğunuz fenn‑i hikmetü'l-eşya ve mektebde bilfiil mübâşeret ettiğiniz fenn‑i kırâat ve fenn‑i kitabet geniş mikyâslarıyla ve dûrbîn gözleriyle – bu kitab‑ı kâinâtın Nakkàşını, Kâtibini hadsiz kemâlâtıyla tanıttırır, “Allâhu Ekber” cümlesiyle bildirir, “Sübhânallâh” takdisiyle ta'rif eder, “Elhamdülillâh” senâlarıyla sevdirir.
İşte bu fenlere kıyâsen, yüzer fünûndan herbir fen, geniş mikyâsıyla ve hususî aynasıyla ve dûrbînli gözüyle ve ibretli nazarıyla bu kâinâtın Hàlık‑ı Zülcelâl’ini esmâsıyla bildirir; sıfâtını, kemâlâtını tanıttırır.
İşte bu muhteşem ve parlak bir bürhân‑ı vahdâniyet olan mezkûr hücceti ders vermek içindir ki; Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân çok tekrar ile en ziyâde ﴿رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ﴾ ve ﴿خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ﴾ âyetleriyle Hàlık’ımızı bize tanıttırıyor” diye o mektebli gençlere dedim. Onlar dahi tamamıyla kabûl edip tasdik ederek “Hadsiz şükür olsun Rabbimize ki, tam kudsî ve ayn‑ı hakikat bir ders aldık. Allah senden râzı olsun” dediler! Ben de dedim:
39
“İnsan, binler çeşit elemler ile müteellim ve binler nev'î lezzetler ile mütelezziz olacak bir zîhayat makine ve gayet derece acziyle beraber hadsiz maddî‑manevî düşmanları ve nihâyetsiz fakrıyla beraber hadsiz zâhirî ve bâtınî ihtiyaçları bulunan ve mütemâdiyen zevâl ve firâk tokatlarını yiyen bir bîçâre mahlûk iken, birden îmân ve ubûdiyetle böyle bir Pâdişah‑ı Zülcelâl’e intisab edip bütün düşmanlarına karşı bir nokta‑i istinâd ve bütün hâcâtına medâr bir nokta‑i istimdâd bularak herkes mensûb olduğu efendisinin şerefiyle, makamıyla iftihar ettiği gibi; o da böyle nihâyetsiz kadîr ve rahîm bir pâdişaha îmân ile intisab etse ve ubûdiyetle hizmetine girse ve ecelin i'dâm ilânını kendi hakkında terhis tezkeresine çevirse ne kadar memnun ve minnetdâr ve ne kadar müteşekkirâne iftihar edebilir kıyâs ediniz.”
O mektebli gençlere dediğim gibi musîbet‑zede mahpuslara da tekrar ile derim: O’nu tanıyan ve itâat eden zindânda dahi olsa bahtiyardır. O’nu unutan saraylarda da olsa zindândadır, bedbahttır.
Hattâ bir bahtiyar mazlum i'dâm olunurken bedbaht zâlimlere demiş: “Ben i'dâm olmuyorum, belki terhis ile saâdete gidiyorum. Fakat, ben de sizi i'dâm‑ı ebedî ile mahkûm gördüğümden sizden tam intikamımı alıyorum. لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ” diyerek sürûr ile teslîm‑i rûh eder.
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
40
Yedinci Mes'ele
Denizli hapsinde bir Cuma gününün meyvesidir.
﴿﷽﴾
﴿وَمَٓا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُ﴾﴿مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ﴾﴿فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِ الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ﴾
Bir zaman Kastamonu’da “Hàlık’ımızı bize tanıttır” diyen lise talebelerine sâbık Altıncı Mes'elede mekteb fünûnunun dilleriyle verdiğim dersi, Denizli Hapishânesi’nde benimle temâs edebilen mahpuslar okudular. Tam bir kanâat‑ı îmâniye aldıklarından âhirete bir iştiyak hissedip, “Bize âhiretimizi de tam bildir. Tâ ki, nefsimiz ve zamanın şeytanları bizi yoldan çıkarmasın, daha böyle hapislere sokmasın” dediler. Ve Denizli hapsindeki Risale‑i Nur şâkirdlerinin ve sâbıkan Altıncı Mes'eleyi okuyanların arzuları ile âhiret rüknünün dahi bir hülâsasının beyânı lâzım geldi. Ben de Risale‑i Nurdan bir kısacık hülâsa ile derim:
Nasıl ki, Altıncı Mes'elede biz Hàlık’ımızı arzdan, semâvâttan sorduk; onlar fenlerin dilleri ile güneş gibi Hàlık’ımızı bize tanıttırdılar. Aynen biz de, âhiretimizi başta O bildiğimiz Rabbimizden, sonra Peygamberimizden, sonra Kur'ânımızdan, sonra sâir Peygamberler ve mukaddes kitaplardan, sonra melâikelerden, sonra kâinâttan soracağız.
41
İşte birinci mertebede âhireti Allah’tan soruyoruz. O da bütün gönderdiği elçileriyle ve fermânlarıyla ve bütün isimleriyle ve sıfatlarıyla: “Evet âhiret vardır ve sizi oraya sevkediyorum.” fermân ediyor. Onuncu Söz, oniki parlak ve kat'î hakikatler ile bir kısım isimlerin âhirete dair cevablarını isbât ve izâh eylemiş. Burada, o izâha iktifâen gayet kısa bir işâret ederiz.
Evet, mâdem hiçbir saltanat yoktur ki, o saltanata itâat edenlere mükâfâtı ve isyan edenlere mücâzâtı bulunmasın. Elbette rubûbiyet‑i mutlaka mertebesinde bir saltanat‑ı sermediyenin, o saltanata îmân ile intisab ve tâat ile fermânlarına teslîm olanlara mükâfâtı ve o izzetli saltanatı küfür ve isyanla inkâr edenlere de mücâzâtı; o rahmet ve cemâle, o izzet ve celâle lâyık bir tarzda olacak diye “Rabbü'l‑Âlemîn” ve “Sultanü'd‑Deyyân” isimleri cevab veriyorlar.
Hem mâdem güneş gibi, gündüz gibi, zemin yüzünde bir umumî rahmet ve ihâtalı bir şefkat ve kerem gözümüzle görüyoruz. Meselâ o rahmet, her baharda umum ağaçları ve meyveli nebâtları Cennet hûrileri gibi giydirip, süslendirip, ellerine her çeşit meyveleri verip bizlere uzatıp “Haydi alınız, yiyiniz” dediği gibi; bir zehirli sineğin eliyle bizlere şifâlı, tatlı balı yedirdiği ve elsiz bir böceğin eliyle en yumuşak ipeği bizlere giydirdiği gibi, bir avuç kadar küçücük çekirdeklerde, tohumcuklarda binler batman taamları bizim için saklayan ve ihtiyat zahîresi olarak o küçücük depolarda yerleştiren bir rahmet, bir şefkat, elbette hiç şübhe olamaz ki:
Bu derece nâzenînâne beslediği bu sevimli ve minnetdârları ve perestişkârları olan mü'min insanları i'dâm etmez. Belki, onları daha parlak rahmetlere mazhar etmek için, hayat‑ı dünyeviye vazifesinden terhis eder diye “Rahîm” ve “Kerîm” isimleri suâlimize cevab veriyorlar, “El‑Cennetü hakkun” diyorlar.
42
Hem mâdem biz gözümüzle görüyoruz ki; umum mahlûklarda ve zemin yüzünde öyle bir hikmet eli işliyor ve öyle bir adâlet ölçüleriyle işler dönüyor ki, akl‑ı beşer onun fevkınde düşünemiyor. Meselâ, insanın bin cihâzâtına takılan hikmetlerinden yalnız bir küçük çekirdek kadar kuvve‑i hâfızasında bütün tarihçe‑i hayatını ve ona temâs eden hadsiz hâdisâtı o kuvvecikte yazıp, onu bir kütübhâne hükmüne getirip ve insanın haşirde muhâkemesi için neşir olacak olan defter‑i a'mâlinin bir küçük senedi olarak her vakit hatırlatmak sırrı ile her insanın eline vererek dimağının cebine koyan bir ezelî hikmet ve bütün masnûâtta gayet hassas mîzanlar ile a'zâlarını yerleştiren, mikroptan gergedana, sinekten simurga kuşuna, bir çiçekli nebâttan milyarlar, trilyonlarla çiçekler açan bahar çiçeğine kadar, isrâfsız ölçülerle bir tenâsüb, bir muvâzene, bir intizam ve bir cemâl içinde masnûâtı bir hüsn‑ü san'at yapan ve her zîhayatın hukuk‑u hayatını kemâl‑i mîzanla veren; iyiliklere güzel neticeler ve fenâlıklara fenâ neticeler verdiren ve Âdem zamanından beri tâğî ve zâlim kavimlere vurduğu tokatlarla kendini pek kuvvetli ihsâs ettiren bir adâlet‑i sermediye, elbette ve hiç şübhe getirmez ki:
Güneş gündüzsüz olmadığı gibi – o hikmet‑i ezeliye, o adâlet‑i sermediye âhiretsiz olmazlar ve ölümde en zâlimlerin ve en mazlumların bir tarzda gitmelerindeki âkıbetsiz bir dehşetli haksızlığa, adâletsizliğe ve hikmetsizliğe hiçbir vecihle müsâade etmezler diye “Hakîm” ve “Hakem” ve “Adl” ve “Âdil” isimleri bizim suâlimize kat'î cevab veriyorlar.
Hem mâdem bütün zîhayat mahlûkların, elleri yetişmediği ve iktidarları dâiresinde olmayan bütün hâcâtlarını, bütün fıtrî matlablarını bir nev'i duâ bulunan isti'dâd‑ı fıtrî ve ihtiyac‑ı zarûrî dilleriyle istedikleri vakitte, gayet rahîm ve işitici ve şefkatli bir dest‑i gaybî tarafından verildiğinden ve ihtiyarî olan daavât‑ı insaniyenin, hususan hàvâsların ve Nebîlerin duâlarının on adetten altı‑yedisi hilâf‑ı âdet makbûl olmasından kat'î anlaşılıyor ki:
43
Her dertlinin âhını, her muhtacın duâsını işiten ve dinleyen bir Semi' ve Mucîb perde arkasında var, bakar ki; en küçük bir zîhayatın en küçük bir ihtiyacını görür ve en gizli bir âhını işitir, şefkat eder, fiilen cevab verir, memnun eder.
Elbette ve herhalde hiçbir şübhe ihtimali kalmaz ki; mahlûkların en ehemmiyetlisi olan nev'‑i insanın en ehemmiyetli ve umumî ve umum kâinâtı ve umum esmâ ve sıfât‑ı İlâhiye’yi alâkadar eden bekà‑i uhreviyeye ait duâlarını içine alan ve nev'‑i insanın güneşleri ve yıldızları ve kumandanları olan bütün Peygamberleri arkasına alıp onlara duâsına “âmîn, âmîn” dedirten ve ümmetinden her gün her ferd‑i mütedeyyin, hiç olmazsa kaç defa O’na salavât getirmekle O’nun duâsına “âmîn, âmîn” diyen ve belki bütün mahlûkat o duâsına iştirâk ederek “Evet ya Rabbenâ!. İstediğini ver; biz de O’nun istediğini istiyoruz!” diyorlar. Bütün bu reddedilmez şerâit altında bekà‑i uhrevî ve saâdet‑i ebediye için Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın – haşrin hadsiz esbâb‑ı mûcibesinden – yalnız tek duâsı, Cennet’in vücûduna ve baharın icâdı kadar kudretine kolay olan âhiretin icâdına kâfî bir sebebdir diye Mucîb ve Semi' ve Rahîm isimleri bizim suâlimize cevab veriyorlar.
Hem mâdem, gündüz bedâhetle güneşi gösterdiği gibi, zemin yüzünde, mevsimlerin tebeddülünde küllî ölmek ve dirilmekte, perde arkasında bir mutasarrıf; gayet intizamla koca küre‑i arzı bir bahçe, belki bir ağaç kolaylığında ve intizamında ve azametli baharı bir çiçek sühûletinde ve mîzanlı zînetinde ve zemin sahifesinde üçyüz bin haşir ve neşrin nümûne ve misâllerini gösteren üçyüz bin kitab hükmündeki nebâtât ve hayvanat tâifelerini (onda) yazar, beraber ve birbiri içinde şaşırmayarak, karışık iken karıştırmayarak, birbirine benzemekle beraber iltibassız, sehivsiz, hatâsız, mükemmel, muntazam, mânidâr yazan bir kalem‑i kudret, bu azameti içinde hadsiz bir rahmet, nihâyetsiz bir hikmet ile işlediği gibi; koca kâinâtı bir hânesi misillû insana musahhar ve müzeyyen ve tefriş etmek ve o insanı halife‑i zemin ederek ve dağ ve gök ve yer tahammülünden çekindikleri emânet‑i kübrâyı ona vermesi ve sâir zîhayatlara bir derece zâbitlik mertebesiyle mükerrem etmesi ve Hitâbât‑ı Sübhâniyesine ve sohbetine müşerref eylemesi ile fevkalâde bir makam verdiği ve bütün semâvî fermânlarda ona saâdet‑i ebediyeyi ve bekà‑i uhreviyeyi kat'î va'd ve ahdettiği hâlde, elbette ve hiçbir şübhe olmaz ki:
44
Bahar kadar kudretine kolay gelen dâr‑ı saâdeti o mükerrem ve müşerref insanlar için açacak ve yapacak ve haşir ve kıyâmeti getirecek diye Muhyî ve Mümît ve Hayy ve Kayyûm ve Kadîr ve Alîm isimleri, Hàlık’ımızdan sormamıza cevab veriyorlar.
Evet, her baharda bütün ağaçları ve otların köklerini aynen ihyâ ve nebâtî ve hayvanî üçyüz bin nev'i haşrin ve neşrin nümûnelerini icâd eden bir kudret, Muhammed ve Mûsa Aleyhimessalâtü Vesselâm’ların herbirinin ümmetinin geçirdiği bin senelik zaman, karşı karşıya hayâlen getirilip bakılsa, haşrin ve neşrin bin misâlini ve bin delilini iki bin baharda (❋) gösterdiği görülecek. Ve, böyle bir kudretten haşr‑i cismânîyi uzak görmek, bin derece körlük ve akılsızlıktır.
Hem mâdem nev'‑i beşerin en meşhûrları olan yüzyirmidört bin Peygamberler ittifak ile saâdet‑i ebediyeyi ve bekà‑yı uhrevîyi Cenâb‑ı Hakk’ın binler va'd ve ahdlerine istinâden ilân edip mu'cizeleriyle doğru olduklarını isbât ettikleri gibi, hadsiz ehl‑i velâyet, keşf ile ve zevk ile aynı hakikate imza basıyorlar. Elbette o hakikat güneş gibi zâhir olur, şübhe eden dîvâne olur…
45
Evet, bir fende ve bir san'atta mütehassıs bir‑iki zâtın o fen ve o san'ata ait hükümleri ve fikirleri, onda ihtisàsı olmayan bin adamın, – hattâ başka fenlerde âlim ve ehl‑i ihtisàs da olsalar – muhâlif fikirlerini hükümden iskàt ettikleri gibi; bir mes'elede, meselâ, Ramazan hilâlini yevm‑i şekte isbât etmek ve “süt konservelerine benzeyen ceviz‑i hindî bahçesi rû‑yi zeminde var” diye da'vâ etmekte iki isbât edici, bin inkâr edici ve nefyedicilere galebe edip da'vâyı kazanıyorlar. Çünkü, isbât eden yalnız bir ceviz‑i hindîyi veyâhut yerini gösterse kolayca da'vâyı kazanır.
Onu nefy ve inkâr eden, bütün rû‑yi zemini aramak, taramakla hiçbir yerde bulunmadığını göstermekle da'vâsını isbât edebildiği gibi; Cennet’i ve dâr‑ı saâdeti ihbar ve isbât eden yalnız bir izini, sinemada gibi keşfen bir gölgesini, bir tereşşuhunu göstermekle da'vâyı kazandığı hâlde, onu nefy ve inkâr eden, bütün kâinâtı ve ezelden ebede kadar zamanları görmek ve göstermekle ancak inkârını ve nefyini isbât ile da'vâyı kazanabilir.
Ve bu ehemmiyetli sırdandır ki, “hususî bir yere bakmayan ve îmânî hakikatler gibi umum kâinâta bakan nefiyler, inkârlar (zâtında muhâl olmamak şartıyla) isbât edilmez” diye ehl‑i tahkîk ittifak edip bir düstur‑u esâsî kabûl etmişler.
İşte bu kat'î hakikate binâen binler feylesofların muhâlif fikirleri, böyle îmânî mes'elelerde bir tek muhbir‑i sâdıka karşı hiçbir şübhe hattâ vesvese vermemek lâzım iken, yüzyirmi bin isbât edici ehl‑i ihtisàs ve muhbir‑i sâdıkın ve hadsiz ve nihâyetsiz müsbit ve mütehassıs ehl‑i hakikat ve ashâb‑ı tahkîkin ittifak ettikleri erkân‑ı îmâniyede, aklı gözüne inmiş, kalbsiz, maneviyattan uzaklaşmış, körleşmiş birkaç feylesofun inkârlarıyla şübheye düşmenin ne kadar ahmaklık ve dîvânelik olduğunu kıyâs ediniz.
46
Hem mâdem, gözümüzle gündüz gibi; hem nefsimizde, hem etrafımızda bir rahmet‑i âmme ve bir hikmet‑i şâmile ve bir inâyet‑i dâime müşâhede ediyoruz ve dehşetli bir saltanat‑ı rubûbiyet ve dikkatli bir adâlet‑i àliye ve izzetli icraat‑ı celâliyenin âsârını ve cilvelerini görüyoruz. Hattâ bir ağacın meyveleri, çiçekleri sayısınca o ağaca hikmetler takan bir hikmet ve herbir insanın cihâzâtı ve hissiyatı ve kuvveleri adedince ihsânları, in'âmları ona bağlamış bir rahmet ve Kavm‑i Nuh ve Hûd ve Sâlih Aleyhimüsselâm ve Kavm‑i Âd ve Semûd ve Fir'avun gibi âsî milletlere tokat vuran ve en küçük bir zîhayatın hakkını muhâfaza eden izzetli ve inâyetli bir adâlet ve ﴿وَمِنْ اٰيَاتِه۪ٓ اَنْ تَقُومَ السَّمَٓاءُ وَالْاَرْضُ بِاَمْرِه۪ ثُمَّ اِذَا دَعَاكُمْ دَعْوَةً مِنَ الْاَرْضِ اِذَٓا اَنْتُمْ تَخْرُجُونَ﴾ âyeti, azametli bir îcâz ile der:
Nasıl ki, iki kışlada yatan ve duran mutî' askerler, bir kumandanın çağırmasıyla silâh başına ve vazife başına boru sesiyle gelmeleri gibi, aynen öyle de; bu iki kışlanın misâlinde ve emre itâatinde koca semâvât ve küre‑i arz Sultan‑ı Ezelî’nin askerlerine iki mutî' kışla gibi, ne vakit Hazret‑i İsrâfil Aleyhisselâm’ın borusuyla o kışlalarda ölüm ile yatanlar çağrılsa, derhâl cesed libâslarını giyip dışarı fırlamalarını isbât edip gösteren; her baharda arz kışlası içindekiler, melek‑i ra'dın borusuyla aynı vaziyeti göstermesiyle nihâyetsiz azameti anlaşılan bir saltanat‑ı rubûbiyet; elbette ve elbette ve herhalde ve hiç şübhe getirmez ki:
Onuncu Söz’de isbâtına binâen – o rahmet ve hikmet ve inâyet ve adâlet ve saltanat‑ı sermediyenin gayet kat'î istedikleri dâr‑ı âhiret ve dâire‑i haşir ve neşrin açılmamasıyla o nihâyetsiz cemâl‑i rahmet, nihâyetsiz bir çirkin merhametsizliğe inkılâb etmesi ve o hadsiz kemâl‑i hikmet, hadsiz kusurlu abesiyete ve faydasız isrâfâta dönmesi ve o gayet şirin inâyet, gayet acı ihanetlere değişmesi ve o gayet mîzanlı ve hakkâniyetli adâlet, gayet şiddetli zulümlere kalbolması ve o gayet derecede haşmetli ve kuvvetli saltanat‑ı sermediye, sukùt etmesi ve haşrin gelmemesiyle bütün haşmeti kaybolması ve kemâlât‑ı rubûbiyeti acz ve kusur ile lekedâr olması, hiçbir cihet‑i imkânı yok; hiçbir akıl ihtimal vermez, yüz muhâl içinde birden bulunur, dâire‑i imkân haricinde bâtıl ve mümteni'dir.
47
Çünkü nâzenîn ve nâzdâr beslediği ve akıl ve kalb gibi cihâzâtla saâdet‑i ebediyeye ve âhirette bekà‑i dâimîye iştiyak hissini verdiği hâlde onu ebedî i'dâm etmek, ne kadar gadirli bir merhametsizlik ve onun yalnız dimağına yüzer hikmetler ve faydalar taktığı hâlde onu dirilmemek üzere bütün cihâzâtını ve binler fâideleri bulunan isti'dâdâtını âkıbetsiz bir ölümle fâidesiz, neticesiz, hikmetsiz bütün bütün isrâf etmek, ne derece hilâf‑ı hikmet ve binler va'd ve ahidlerini yerine getirmemek ile – hâşâ – aczini ve cehlini göstermek, ne kadar o haşmet‑i saltanata ve o kemâl‑i rubûbiyet’e zıttır, her zîşuûr anlar. Bunlara kıyâsen inâyet ve adâleti tatbik eyle…
İşte Hàlık’ımızdan sorduğumuz âhirete dair suâlimize Rahmân, Hakîm, Adl, Kerîm, Hâkim isimleri mezkûr hakikatle cevab veriyorlar, şeksiz, şüphesiz, güneş gibi âhireti isbât ediyorlar.
Hem mâdem biz gözümüzle görüyoruz; öyle ihâtalı ve azametli bir hafîziyet hükmeder ki, zîhayat herşeyin ve her hâdisenin çok sûretlerini ve gördüğü fıtrî vazifesinin defterini ve esmâ‑i İlâhiye’ye karşı lisân‑ı hâl ile tesbihâtına dair sahife‑i a'mâlini, misâlî levhalarda ve çekirdeklerinde ve tohumcuklarında ve levh‑i mahfûz’un nümûnecikleri olan kuvâ‑yı hâfızalarında ve bilhassa insanın dimağındaki pek büyük ve pek küçük kütübhânesi olan kuvve‑i hâfızasında ve sâir maddî ve manevî in'ikâs âyinelerinde kaydeder, yazdırır; zaptederek muhâfaza altına alır. Sonra mevsimi geldikçe bütün o manevî yazıları maddî bir tarzda da gözümüze gösterip milyonlarla misâller ve deliller ve nümûneler kuvvetiyle ﴿وَاِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ﴾ âyetindeki en acîb bir hakikat‑i haşriyeyi kudretin bir çiçeği olan her bahar, kendi çiçek‑i ekberinde milyarlar dil ile kâinâta ilân eder.
48
Ve başta insan olarak eşya, fenâya düşmek ve ademe sukùt etmek ve hiçlikte mahvolmak ve başta nev'‑i beşer olarak zîhayatlar i'dâm edilmek için yaratılmamışlar. Belki bekàya terakkî ile ve devama tasaffî ile ve sermedî vazifeye isti'dâdıyla girmek için halk olunduklarını gayet kuvvetli isbât eder.
Evet, her baharda müşâhede ediyoruz ki; güz mevsimi kıyâmetinde vefât eden hadsiz nebâtât, bahar haşrinde herbir ağaç, herbir kök, herbir çekirdek, herbir tohum ﴿وَاِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ﴾ âyetini okuyup bir mânâsını, bir ferdini kendi diliyle, geçmiş senelerde gördüğü vazifenin misâlleriyle tefsir ederek o azametli Hafîziyete şehâdet eder, ﴿هُوَ الْاَوَّلُ وَالْاٰخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ﴾ âyetindeki dört muazzam hakikatleri herşeyde gösterip hafîziyeti a'zamî derecede ve haşri bahar kolaylığında ve kat'iyyetinde bizlere ders verir.
Evet, bu dört ismin cilveleri en cüz'îden en küllîye kadar cereyan ederler. Meselâ: Nasıl ki, bu ağacın menşe'i olan bir çekirdek اَلْاَوَّلُ ismine mazhariyetle o ağacın gayet mükemmel programını ve icâdının noksansız cihâzâtını ve teşekkülünün bütün şerâitini câmi' bir kutucuktur ki, Hafîziyetin azametini isbât eder.
49
وَالْاٰخِرُ ismine mazhar olan meyvesi ise, çekirdekleriyle o ağacın işlediği bütün fıtrî vazifelerinin fihristesini ve amellerinin listesini ve hayat‑ı sâniyesinin düsturlarını ihtiva eden bir sandukçuktur ki, a'zamî derecede Hafîziyete şehâdet eder.
وَالظَّاهِرُ ismine mazhar olan o ağacın sûret‑i cismâniyesi ise, öyle tenâsüblü ve san'atlı ve süslü bir hulle, bir libâs ve ayrı ayrı nakışlar ve zînetler ve yaldızlı nişanlar ile tezyîn edilmiş; güyâ yetmiş renkli bir hûri elbisesidir ki, Hafîziyet içinde azamet‑i kudret ve kemâl‑i hikmet ve cemâl‑i rahmeti gözlere gösterir.
وَالْبَاطِنُ ismine âyine olan o ağacın içindeki makinesi ise, öyle muntazam ve mükemmel ve mu'cizâtlı bir fabrika, bir tezgâh, bir kimyahâne ve hiçbir dalı ve meyveyi ve yaprağı gıdâsız bırakmayan mîzanlı bir kazan‑ı erzâktır ki; Hafîziyet içinde kemâl‑i kudret ve adâlet ve cemâl‑i rahmet ve hikmeti güneş gibi isbât eder.
Aynen öyle de, küre‑i arz, senevî mevsimler cihetinde bir ağaçtır. “İsm‑i Evvel” cilvesiyle güz mevsiminde Hafîziyete emânet edilen bütün tohumlar ve çekirdekler, bahar çarşafını giyen zemin yüzünün milyarlar dal, budak, meyve veren ve çiçek açan ağacının teşkilâtına dair İlâhî emirlerin mecmuacıkları ve kaderden gelen düsturların listeleri ve geçen yazın işlediği vazifelerin küçücük sahife‑i amelleri ve defter‑i hidemâtıdır ki; bilbedâhe bir Hafîz‑i Zülcelâl-i ve'l-İkram’ın hadsiz kudret, adâlet, hikmet, rahmet ile iş gördüğünü gösteriyor.
50
Ve senevî zemin ağacının âhiri ise, ikinci güzde o ağacın gördüğü bütün vazifelerini ve esmâ‑i İlâhiye’ye karşı ettiği bütün fıtrî tesbihâtlarını ve gelecek bahar haşrinde neşir olabilen bütün sahâif‑i a'mâllerini, zerrecik ve küçücük kutucukların içine koyup, Hafîz‑i Zülcelâl’in dest‑i hikmetine teslîm eder, هُوَ الْاٰخِرُ ismini hadsiz dillerle kâinât yüzünde okur.
Ve bu ağacın zâhiri ise, haşrin üçyüzbin misâllerini ve emârelerini gösteren üçyüzbin küllî ve çeşit çeşit çiçekler açıp hadsiz rahmâniyet ve rezzâkıyet ve rahîmiyet ve kerîmiyet sofralarını sererek zîhayatlara ziyâfetler vermekle هُوَ الظَّاهِرُ ismini, meyveleri, çiçekleri, taamları sayısınca lisânlarıyla zikredip medh ü senâ eder, gündüz gibi ﴿وَاِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ﴾ hakikatini gösterir.
Bu haşmetli ağacın bâtını ise, hadsiz ve hesaba gelmez muntazam makineleri ve mîzanlı fabrikaları kemâl‑i dikkat ve intizamla işlettiren öyle bir kazan ve tezgâhtır ki, bir dirhemden bin batman taamları pişirir, açlara yetiştirir. Ve öyle bir mîzan ve dikkatle işler ki, zerre kadar tesâdüfün karışmasına bir yer bırakmıyor. هُوَ الْبَاطِنُ ismini zeminin iç yüzüyle yüzbin dil ile tesbih eden bazı melâike gibi yüzbin tarzlarda ilân edip isbât eder.
Hem arz, senevî hayatı haysiyetiyle bir ağaç olduğu ve o dört isim içinde Hafîziyeti ve onunla haşir kapısına bir anahtar yaptığı gibi, aynen öyle de; dehrî ve dünya hayatı cihetiyle yine meyveleri âhiret pazarına gönderilen bir muntazam ağaçtır. Ve o dört isme öyle bir mazhar, bir âyine ve âhirete giden bir yol açar ki, genişliğini ihâtaya ve tâbire aklımız kâfî gelmiyor. Yalnız bu kadar deriz:
51
Nasıl ki, bir saatin sâniyeleri ve dakikaları ve saatleri ve günleri sayan haftalık saatin milleri birbirine benzer, birbirini isbât eder. Sâniyelerin hareketini gören, sâir çarkların hareketlerini tasdik etmeğe mecbur olur.
Aynen öyle de; semâvât ve arzın Hàlık‑ı Zülcelâl’inin bir saat‑ı ekberi olan bu dünyanın sâniyelerini sayan günler ve dakikalarını hesab eden seneler ve saatlerini gösteren asırlar ve günlerini bildiren devirler birbirine benzer, birbirini isbât eder. Ve bu gecenin sabahı ve bu kışın baharı kat'iyyetinde fânî dünyanın karanlıklı kışının bâkî bir baharı ve sermedî bir sabahı geleceğini hadsiz emârelerle haber verir diye, Hafîz ismi ile ﴿هُوَ الْاَوَّلُ وَالْاٰخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ﴾ isimleri, biz Hàlık’ımızdan sorduğumuz haşir mes'elesine, mezkûr hakikatle cevab veriyorlar.
Hem mâdem gözümüzle görüyoruz ve aklımızla anlıyoruz ki:
• İnsan şu kâinât ağacının en son ve en cem'iyetli meyvesi‥
• Ve Hakikat‑i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm cihetiyle çekirdek‑i aslîsi‥
• Ve kâinât Kur'ânının âyet‑i kübrâsı‥
• Ve ism‑i a'zamı taşıyan âyete'l‑kürsîsi‥
• Ve kâinât sarayının en mükerrem misâfiri‥
• Ve o saraydaki sâir sekenelerde tasarrufa me'zun en fa'âl memuru‥
• Ve kâinât şehrinin zemin mahallesinin bahçesinde ve tarlasında, vâridât ve sarfiyatına ve zer' ve ekilmesine nezârete memur‥
• Ve yüzer fenler ve binler san'atlarla techiz edilmiş en gürültülü ve mes'ûliyetli nâzırı‥
• Ve kâinât ülkesinin arz memleketinde, Pâdişah‑ı Ezel ve Ebed’in gayet dikkat altında bir müfettişi, bir nev'i halife‑i arzı‥
52
• Ve cüz'î ve küllî harekâtı kaydedilen bir mutasarrıfı‥
• Ve semâ ve arz ve cibâlin kaldırmasından çekindikleri emânet‑i kübrâyı omuzuna alan‥
• Ve önüne iki acîb yol açılan, bir yolda zîhayatın en bedbahtı ve diğerinde en bahtiyarı‥
• Çok geniş bir ubûdiyetle mükellef bir abd‑i küllî‥
• Ve kâinât Sultanının ism‑i a'zamına mazhar ve bütün esmâsına en câmi' bir âyinesi‥
• Ve Hitâbât‑ı Sübhâniyesine ve konuşmalarına en anlayışlı bir muhâtab‑ı hàssı‥
• Ve kâinâtın zîhayatları içinde en ziyâde ihtiyaçlısı‥
• Ve hadsiz fakrıyla ve aczi ile beraber hadsiz maksadları ve arzuları ve nihâyetsiz düşmanları ve onu inciten zararlı şeyleri bulunan bir bîçâre zîhayatı‥
• Ve isti'dâdca en zengini‥
• Ve lezzet‑i hayat cihetinde en müteellimi ve lezzetleri dehşetli elemlerle âlûde‥
• Ve bekàya en ziyâde müştâk ve muhtaç ve en çok lâyık ve müstehak‥
Ve devamı ve saâdet‑i ebediyeyi hadsiz duâlarla isteyen ve yalvaran‥
Ve bütün dünya lezzetleri ona verilse, onun bekàya karşı arzusunu tatmin etmeyen‥
Ve ona ihsânlar eden Zâtı perestiş derecesinde seven ve sevdiren ve sevilen çok hàrika bir mu'cize‑i kudret-i samedâniye ve bir acûbe‑i hilkat‥
Ve kâinâtı içine alan ve ebede gitmek için yaratıldığına bütün cihâzât‑ı insaniyesi şehâdet eden…
53
Böyle yirmi küllî hakikatler ile Cenâb‑ı Hakk’ın Hak ismine bağlanan ve en küçük zîhayatın en cüz'î ihtiyacını gören ve niyâzını işiten ve fiilen cevab veren Hafîz‑i Zülcelâl’in, Hafîz ismiyle mütemâdiyen amelleri kaydedilen‥ ve kâinâtı alâkadar edecek ef'âlleri o ismin Kâtibîn‑i Kirâmlarıyla yazılan‥ ve herşeyden ziyâde o ismin nazar‑ı dikkatine mazhar bulunan bu insanlar, elbette ve elbette ve herhalde ve hiçbir şübhe getirmez ki; bu yirmi hakikatin hükmüyle, insanlar için bir haşir ve neşir olacak ve Hak ismiyle evvelki hizmetlerinin mükâfâtını ve kusurâtının mücâzâtını çekecek ve Hafîz ismiyle cüz'î‑küllî kayd altına alınan her amelinden muhâsebe ve sorguya çekilecek ve dâr‑ı bekàda saâdet‑i ebediye ziyâfetgâhının ve şekàvet‑i dâime hapishânesinin kapıları açılacak ve bu âlemde çok tâifelere kumandanlık yapan ve karışan ve bazen karıştıran bir zâbit, toprağa girip her amelinden suâl olunmamak ve uyandırılmamak üzere yatıp saklanmayacaktır.
Yoksa, sineğin sesini işitip hakk‑ı hayatını vermekle fiilen cevab verdiği hâlde, gök gürültüsü kuvvetinde bekàya ait hadsiz hukuk‑u insaniyenin, mezkûr yirmi hakikatler lisânları ile edilen ve arşı ve ferşi çınlatan duâlarını işitmemek ve o hadsiz hukuku zâyi' etmek ve sinek kanadının intizamı şehâdetiyle sinek kanadı kadar isrâf etmeyen bir hikmet, bütün o hakikatlerin bağlandıkları insanî isti'dâdâtı ve ebede uzanan emelleri ve arzuları ve o isti'dâd ve arzuları besleyen kâinâtın pek çok râbıtalarını ve hakikatlerini bütün bütün isrâf etmek öyle bir haksızlıktır ve imkân haricinde ve zâlimâne bir çirkinliktir ki; Hak ve Hafîz ve Hakîm ve Cemîl ve Rahîm isimlerine şehâdet eden bütün mevcûdât onu reddeder, yüz derece muhâl ve bin vecihle mümteni'dir derler.
54
İşte biz Hàlık’ımızdan haşre dair sorduğumuz suâle Hak, Hafîz, Hakîm, Cemîl, Rahîm isimleri cevab verip derler: “Biz, hak ve hakikat olduğumuz gibi ve hem bize şehâdet eden mevcûdâtın tahakkuku misillû, haşir haktır ve muhakkaktır.”
Hem mâdem…
Daha yazacaktım, fakat güneş gibi ma'lûm olmasından kısa kestim.
İşte geçmiş misâllerde ve mâdemlerdeki maddelere kıyâsen, Cenâb‑ı Hakk’ın yüz, belki bin esmâsının kâinâta bakan isimlerinin herbirisi, nasıl ki mevcûdâttaki âyine ve cilveleriyle müsemmâsını bedâhetle isbât eder; aynen öyle de, haşri ve dâr‑ı âhireti de gösterirler ve kat'iyyetle isbât ederler.
Hem nasıl Hàlık’ımızdan sorduğumuz suâlimize, O Rabbimiz bütün fermânlarıyla ve nâzil ettiği bütün kitaplarıyla ve müsemmâ olduğu ekser isimleriyle bize kudsî ve kat'î cevab veriyor; aynen öyle de, melâikeleriyle ve onların diliyle daha başka bir tarzda dedirir‥ Şöyle ki: Melekler derler:
“Sizin zaman‑ı Âdem’den beri hem rûhânilerle, hem bizimle görüşmenizin yüzer tevâtür kuvvetinde hâdiseleri var ve bizim ve rûhânilerin vücûdlarına ve ubûdiyetlerine delâlet eden hadsiz emâre ve deliller var. Ve biz âhiret salonlarında ve bazı dâirelerinde gezdiğimizi, birbirimize mutâbık olarak sizin kumandanlarınız ile görüştüğümüz zaman söylemişiz ve dâima da söylüyoruz. Elbette bu gezdiğimiz bâkî ve mükemmel salonlar ve bu salonların arkalarında tefriş ve tezyîn edilmiş olan saraylar ve menziller, hiç şübhemiz yoktur ki, gayet ehemmiyetli misâfirleri o yerlerde iskân etmek üzere bekliyorlar. Size kat'î beyân ediyoruz.” diye suâlimize cevab veriyorlar.
55
Hem mâdem Hàlık’ımız, bize en büyük muallim ve en mükemmel üstad ve şaşırmaz ve şaşırtmaz en doğru rehber olarak Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ı ta'yin etmiş, ve en son elçi olarak göndermiş. Biz dahi, ilmelyakìn mertebesinden aynelyakìn ve hakkalyakìn mertebelerine terakkî ve tekemmül etmek üzere herşeyden evvel bu Üstadımızdan, Hàlık’ımızdan sorduğumuz suâli sormaklığımız lâzım geliyor. Çünkü O Zât, Hàlık’ımız tarafından herbiri birer nişane‑i tasdik olan bin mu'cizâtıyla, Kur'ânın bir mu'cizesi olarak Kur'ânın hak ve Kelâmullâh olduğunu isbât ettiği gibi; Kur'ân dahi, kırk nev'i i'câz ile, O Zâtın bir mu'cizesi olup, O’nun doğru ve Resûlullâh olduğunu isbât ederek ikisi beraber, biri âlem‑i şehâdet lisânı – bütün hayatında, bütün Enbiyâ ve evliyânın tasdikleri altında – diğeri, âlem‑i gayb lisânı – bütün semâvî fermânların ve kâinât hakikatlerinin tasdikleri içinde – binler âyâtıyla iddia ve isbât ettikleri hakikat‑i haşriye elbette güneş ve gündüz gibi bir kat'iyyettedir.