197
Üçüncü Hüccet‑i ÎmâniyeYirmiüçüncü Lem'a
Tabiattan gelen fikr‑i küfrîyi dirilmeyecek bir sûrette öldürüyor; küfrün temel taşını zîr ü zeber ediyor.
İhtar:Şu Notada, tabîiyyûnun münkir kısmının gittikleri yolun iç yüzü ne kadar akıldan uzak ve ne kadar çirkin ve ne derece hurâfe olduğu, lâakal doksan muhâli tazammun eden dokuz muhâl ile beyân edilmiş. Sâir risalelerde o muhâller kısmen izâh edildiğinden, burada gayet muhtasar olmak haysiyetiyle, bazı basamaklar tayyedilmiştir. Onun için, birdenbire, “Bu kadar zâhir ve âşikâre bir hurâfeyi nasıl bu meşhûr âkıl feylesoflar kabûl etmişler, o yolda gidiyorlar?” hâtıra geliyor.
Evet, onlar mesleklerinin içyüzünü görememişler. Hem, hakikat‑i meslekleri ve mesleklerinin lâzımı ve muktezâsı odur ki, yazılmış herbir muhâlin ucunda beyân edilen o çirkin ve müstekreh ve gayr‑ı ma'kul (Hâşiye) hülâsa‑i mezhebleri; mesleklerinin lâzımı ve zarûrî muktezâsı olduğunu gayet bedîhî ve kat'î bürhânlarla, şübhesi olanlara tafsîlen beyân ve isbât etmeye hazırım.
198
﴿﷽﴾
﴿قَالَتْ رُسُلُهُمْ اَفِي اللّٰهِ شَكٌّ فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ﴾
Şu âyet‑i kerîme, istifhâm‑ı inkârî ile, “Cenâb‑ı Hak hakkında şek olmaz ve olmamalı” demekle, Vücûd ve Vahdâniyet‑i İlâhiye bedâhet derecesinde olduğunu gösteriyor.
Şu sırrı izâhtan evvel bir ihtar:
Bin üçyüz otuzsekizde bundan oniki sene evvel (şimdi yirmi seneden geçti) Ankara’ya gittim. İslâm ordusunun Yunan’a galebesinden neş'e alan ehl‑i îmânın kuvvetli efkârı içinde, gayet müdhiş bir zındıka fikri, içine girmek ve bozmak ve zehirlendirmek için dessâsâne çalıştığını gördüm. “Eyvâh!” dedim, “Bu ejderha îmânın erkânına ilişecek!” O vakit, şu âyet‑i kerîme bedâhet derecesinde Vücûd ve Vahdâniyeti ifhâm ettiği cihetle, ondan istimdâd edip, o zındıkanın başını dağıtacak derecede Kur'ân‑ı Hakîm’den alınan kuvvetli bir bürhânı, Nur’un Arabî risalesinde yazdım. Ankara’da, Yeni Gün Matbaasında tab' ettirmiştim. Fakat maatteessüf Arabî bilen az ve ehemmiyetle bakanlar da nâdir olmakla beraber, gayet muhtasar ve mücmel bir sûrette o kuvvetli bürhân te'sirini göstermedi. Maatteessüf, o dinsizlik fikri hem inkişaf etti, hem kuvvet buldu. Bilmecbûriye, o bürhânı Türkçe olarak bir derece beyân edeceğim. O bürhânın bazı parçaları, bazı risalelerde tam izâh edildiğinden, burada icmâlen yazılacaktır. Sâir risalelerde inkısam etmiş olan müteaddid bürhânlar, bu bürhânda kısmen ittihâd ediyor, herbiri bunun bir cüz'ü hükmüne geçiyor.
Mukaddime
Ey insan! Bil ki, insanların ağzından çıkan ve dinsizliği işmâm eden dehşetli kelimeler var; ehl‑i îmân bilmeyerek isti'mâl ediyorlar. Mühimlerinden üç tanesini beyân edeceğiz.
199
Birincisi: “Evcedethü'l‑esbâb” yani; “Esbâb bu şeyi icâd ediyor.”
İkincisi: “Teşekkele binefsihî” yani; “Kendi kendine teşekkül ediyor, oluyor, bitiyor.”
Üçüncüsü: “İktezathu't‑tabiat” yani; “Tabîidir; tabiat iktiza edip icâd ediyor.”
Evet, mâdem mevcûdât var ve inkâr edilmez. Hem, her mevcûd san'atlı ve hikmetli vücûda geliyor. Hem, mâdem kadîm değil, yeniden oluyor. Herhalde, ey mülhid; bu mevcûdu, meselâ bu hayvanı, ya diyeceksin ki; esbâb‑ı âlem onu icâd ediyor, yani esbâbın ictimâ'ında o mevcûd vücûd buluyor; veyâhut o kendi kendine teşekkül ediyor; veyâhut, tabiat muktezâsı olarak, tabiatın te'siriyle vücûda geliyor; veyâhut bir Kadîr‑i Zülcelâl’in kudretiyle icâd edilir.
Mâdem aklen bu dört yoldan başka yol yoktur. Evvelki üç yol muhâl, battal, mümteni', gayr‑ı kàbil oldukları kat'î isbât edilse; bizzarûre ve bilbedâhe, dördüncü yol olan tarîk‑ı Vahdâniyet şeksiz, şüphesiz sâbit olur.
Birinci Kelime: Esbâb‑ı âlemin ictimâ'ıyla teşkil-i eşya ve vücûd-u mahlûkat
Amma Birinci Yol ki; esbâb‑ı âlemin ictimâ'ıyla teşkil‑i eşya ve vücûd‑u mahlûkattır. Pek çok muhâlâtından yalnız üç tanesini zikrediyoruz.
Birincisi
Bir eczâhânede, gayet muhtelif maddelerle dolu, yüzer kavanoz şişeler bulunuyor. O edviyelerden, zîhayat bir mâcun istenildi. Hem hayatdâr, hàrika bir tiryâk, onlardan yapılmak icâb etti. Geldik, o eczâhânede, o zîhayat mâcunun ve hayatdâr tiryâkın çoklukla efrâdını gördük. O mâcunlardan herbirisini tedkik ettik. Görüyoruz ki; o kavanoz şişelerden herbirisinden, bir mîzan‑ı mahsûs ile, bir‑iki dirhem bundan, üç‑dört dirhem ötekinden, altı‑yedi dirhem başkasından ve hâkezâ‥ muhtelif mikdarlarda eczâlar alınmış. Eğer birinden, bir dirhem ya noksan veya fazla alınsa, o mâcun zîhayat olamaz, hâsiyetini gösteremez. Hem o hayatdâr tiryâkı da tedkik ettik. Herbir kavanozdan bir mîzan‑ı mahsûs ile bir madde alınmış ki, zerre mikdarı noksan veya ziyâde olsa, tiryâk hàssasını kaybeder. O kavanozlar elliden ziyâde iken, herbirisinden ayrı bir mîzan ile alınmış gibi, ayrı ayrı mikdarda eczâları alınmış.
200
Acaba hiçbir cihette imkân ve ihtimal var mı ki; o şişelerden alınan muhtelif mikdarlar, şişelerin garîb bir tesâdüf veya fırtınalı bir havanın çarpmasıyla devrilmesinden, herbirisinden alınan mikdar kadar, yalnız o mikdar aksın, beraber gitsinler ve toplanıp o mâcunu teşkil etsinler? Acaba bundan daha hurâfe, muhâl, bâtıl bir şey var mı? Eşek muzâaf bir eşekliğe girse, sonra insan olsa, “Bu fikri kabûl etmem” diye kaçacaktır.
İşte bu misâl gibi; herbir zîhayat, elbette zîhayat bir mâcundur. Ve herbir nebât, hayatdâr bir tiryâk gibidir ki; çok müteaddid eczâlardan, çok muhtelif maddelerden, gayet hassas bir ölçü ile alınan maddelerden terkîb edilmiştir. Eğer esbâba, anâsıra isnâd edilse ve “Esbâb icâd etti” denilse; aynen eczâhânedeki mâcunun, şişelerin devrilmesinden vücûd bulması gibi, yüz derece akıldan uzak, muhâl ve bâtıldır.
Elhâsıl: Şu eczâhâne‑i kübrâ-yı âlemde, Hakîm‑i Ezelî’nin mîzan‑ı kazâ ve kaderiyle alınan mevâdd‑ı hayatiye, hadsiz bir hikmet ve nihâyetsiz bir ilim ve herşeye şâmil bir irâde ile vücûd bulabilir. “Kör, sağır, hududsuz, sel gibi akan küllî anâsır ve tabâyi ve esbâbın işidir” diyen bedbaht; “O tiryâk‑ı acîb, kendi kendine, şişelerin devrilmesinden çıkıp olmuştur” diyen dîvâne bir hezeyancı, sarhoş bulunan bir ahmaktan daha ziyâde ahmaktır. Evet, o küfür; ahmakàne, sarhoşâne, dîvânece bir hezeyandır.
İkinci Muhâl
Eğer herşey, Vâhid‑i Ehad olan Kadîr‑i Zülcelâl’e verilmezse, belki esbâba isnâd edilse, lâzım gelir ki; âlemin pek çok anâsır ve esbâbı, herbir zîhayatın vücûdunda müdâhalesi bulunsun. Hâlbuki, sinek gibi bir küçük mahlûkun vücûdunda, kemâl‑i intizam ile, gayet hassas bir mîzan ve tamam bir ittifak ile, muhtelif ve birbirine zıt, mübâyin esbâbın ictimâ'ı o kadar zâhir bir muhâldir ki, sinek kanadı kadar şuûru bulunan, “Bu muhâldir, olamaz” diyecektir.
201
Evet, bir sineğin küçücük cismi, kâinâtın ekser anâsır ve esbâbı ile alâkadardır; belki bir hülâsasıdır. Eğer Kadîr‑i Ezelî’ye verilmezse, o esbâb‑ı maddiye, onun vücûdu yanında bizzat hazır bulunmak lâzım; belki onun küçücük cismine girmek gerektir. Belki, cisminin küçük bir nümûnesi olan, gözündeki bir hücresine girmeleri icâb ediyor. Çünkü; sebeb maddî ise, müsebbebin yanında ve içinde bulunması lâzım geliyor. Şu hâlde, iki sineğin iğne ucu gibi parmakları yerleşmeyen o hücrecikte, erkân‑ı âlem ve anâsır ve tabâyiin, maddeten içinde bulunup, usta gibi içinde çalıştıklarını kabûl etmek lâzım geliyor.
İşte, Sofestâinin en eblehleri dahi böyle bir meslekten utanıyorlar.
Üçüncü Muhâl
اَلْوَاحِدُ لَا يَصْدُرُ اِلَّا عَنِ الْوَاحِدِ kaide‑i mukarreresiyle; “Bir mevcûdun vahdeti varsa, elbette bir vâhidden, bir elden sudûr edebilir.” Hususan o mevcûd, gayet mükemmel bir intizam ve hassas bir mîzan içinde ve câmi' bir hayata mazhar ise, bilbedâhe, sebeb‑i ihtilâf ve keşmekeş olan müteaddid ellerden çıkmadığını, belki gayet kadîr, hakîm olan bir tek elden çıktığını gösterdiği hâlde; hadsiz ve câmid ve câhil, mütecâviz, şuûrsuz, karmakarışıklık içinde, kör, sağır esbâb‑ı tabîiyenin karmakarışık ellerine – hadsiz imkânât yolları içinde ve ictimâ' ve ihtilât ile o esbâbın körlüğü, sağırlığı ziyâdeleştiği hâlde – o muntazam ve mevzûn ve vâhid bir mevcûdu onlara isnâd etmek, yüz muhâli birden kabûl etmek gibi akıldan uzaktır.
202
Haydi bu muhâlden kat'‑ı nazar, esbâb‑ı maddiyenin elbette te'sirleri, mübâşeretle ve temâsla olur. Hâlbuki o esbâb‑ı tabîiyenin temâsları, zîhayat mevcûdların zâhirleriyledir. Hâlbuki görüyoruz ki; o esbâb‑ı maddiyenin elleri yetişmediği ve temâs edemedikleri o zîhayatın bâtını, on defa zâhirinden daha muntazam, daha latîf, san'atça daha mükemmeldir.
Esbâb‑ı maddiyenin elleri ve âletleriyle hiçbir cihetle yerleşemedikleri, belki tam zâhirine de temâs edemedikleri küçücük zîhayat, küçücük hayvancıklar, en büyük mahlûklardan daha ziyâde san'atça acîb, hilkatçe bedî' bir sûrette oldukları hâlde; o câmid, câhil, kaba, uzak, büyük ve birbirine zıt olan sağır, kör esbâba isnâd etmek, yüz derece kör, bin derece sağır olmakla olur!
İkinci Kelime: Kendi kendine teşekkül ediyor
Amma İkinci Mes'ele: “Teşekkele binefsihî”dir. Yani; “Kendi kendine teşekkül ediyor.” İşte bu cümlenin dahi çok muhâlâtı var; çok cihetle bâtıldır, muhâldir. Nümûne için, muhâlâtından üç tanesini beyân ederiz.
Birincisi
Ey muannid münkir! Senin enâniyetin seni o kadar ahmaklaştırmış ki, yüz muhâli birden kabûl etmeyi, bir derece hükmediyorsun. Çünkü sen mevcûdsun. Ve basit bir madde ve câmid ve tağayyürsüz değilsin. Belki, dâima teceddüdde olarak, gayet muntazam bir makine ve hàrika ve dâima tahavvülde bir saray gibisin. Senin vücûdunda her vakit zerreler çalışıyorlar. Senin vücûdun kâinâtla, hususan rızık münâsebetiyle, hususan bekà‑i nev'î itibariyle alâkadar ve alışverişi vardır. Senin vücûdunda çalışan zerreler, o münâsebâtı bozmamak ve o alâkadarlığı kırmamak için dikkat ediyorlar, öylece ihtiyatla ayaklarını atıyorlar. Güyâ bütün kâinâta bakıyorlar, senin münâsebâtını kâinâtta görüp öyle vaziyet alıyorlar. Sen zâhirî ve bâtınî duygularınla, o zerrelerin o hàrika vaziyetine göre istifade edersin.
203
Eğer sen vücûdundaki zerreleri, Kadîr‑i Ezelî’nin kanunuyla hareket eden küçücük memurları veya bir ordusu veya kalem‑i Kaderin uçları – herbir zerre bir kalem ucu – veya kalem‑i Kudretin noktaları – herbir zerre bir nokta – olduğunu kabûl etmezsen; o vakit senin gözünde çalışan herbir zerreye öyle bir göz lâzım ki, senin mecmû‑u cesedinin her tarafını görmekle beraber, münâsebetdâr olduğun bütün kâinâtı dahi görecek bir gözü ve bütün senin mâzi ve müstakbel ve nesil ve aslın ve anâsırının menba'larını ve rızkının mâdenlerini bilecek, tanıyacak, yüz dâhî kadar bir akıl vermek lâzım geliyor. Senin gibi bu mes'elelerde zerre kadar aklı olmayanın bir zerresine bin Eflâtun kadar bir ilim ve şuûr vermek, bin derece dîvânece bir hurâfeciliktir!
İkinci Muhâl
Senin vücûdun bin kubbeli hàrika bir saraya benzer ki; her kubbesinde taşlar, direksiz birbirine baş başa verip muallakta durdurulmuş. Belki senin vücûdun, bin defa bu saraydan daha acîbdir. Çünkü; o saray‑ı vücûdun, dâima, kemâl‑i intizamla tazelenmektedir. Gayet hàrika olan rûh, kalb ve manevî letâiften kat'‑ı nazar, yalnız cesedindeki herbir a'zâ, bir kubbeli menzil hükmündedir. Zerreler, o kubbedeki taşlar gibi birbirleriyle kemâl‑i muvâzene ve intizam ile baş başa verip, hàrika bir bina, fevkalâde bir san'at, göz ve dil gibi acîb birer mu'cize‑i kudret gösteriyorlar.
Eğer bu zerreler, şu âlemin ustasının emrine tâbi birer memur olmasalar, o vakit herbir zerre, umum o ceseddeki zerrelere; hem hâkim‑i mutlak‥ hem herbirisine mahkûm‑u mutlak‥ Hem herbirisine misil‥ Hem hâkimiyet noktasında zıt‥ Hem yalnız Vâcibü'l‑Vücûd’a mahsûs olan ekser sıfâtın masdarı, menba'ı‥ Hem gayet mukayyed‥ Hem gayet mutlak bir sûrette olmakla beraber, sırr‑ı vahdetle yalnız bir Vâhid‑i Ehad’in eseri olabilen gayet muntazam bir masnû'‑u vâhidi, o hadsiz zerrâta isnâd etmek; zerre kadar şuûru olan, bunun pek zâhir bir muhâl, belki yüz muhâl olduğunu derk eder.
204
Üçüncü Muhâl
Eğer senin vücûdun, Vâhid‑i Ehad olan Kadîr‑i Ezelî’nin kalemiyle mektûb olmazsa ve tabiata, esbâba mensûb matbu' ise, o vakit senin vücûdundaki bir hüceyre‑i bedenden tut, birbiri içinde dâireler misillû, binler mürekkebler adedince tabiat kalıplarının bulunması lâzım gelir.
Çünkü; meselâ bu elimizdeki kitab eğer mektûb olsa, bir tek kalem, kâtibinin ilmine istinâd edip, bütün onları yazar. Eğer o, mektûb olmazsa ve onun kalemine verilmezse, “Kendi kendine olmuş” denilse veya tabiata verilse, o vakit matbu' kitab gibi herbir harfi için ayrı bir demir kalem lâzımdır ki, tab' edilsin. Nasıl ki, matbaada hurûfât adedince demir harfler bulunur, sonra o harfler vücûd bulur; o vakit bir tek kaleme bedel, o hurûfât adedince kalemler bulunması lâzım gelir. Belki o hurûfât içinde – bazen olduğu gibi – küçük kalem ile bir büyük harfte bir sahife ince hatla yazılmış ise, binler kalem bir tek harf için lâzım geliyor. Belki, birbirinin içine girip muntazam bir vaziyetle, senin cesedin gibi bir şekil alıyorsa, o vakit herbir dâirede, herbir cüz' için, o mürekkebât adedince kalıplar lâzım geliyor.
Haydi, yüz muhâl içinde bulunan bu tarzı mümkün desen dahi, bu muntazam san'atlı demir harfleri ve mükemmel kalıpları ve kalemleri yapmak için, yine bir tek kaleme verilmezse; o kalemler, o kalıplar, o demir harflerin yapılması için, onların adedlerince yine kalemler, kalıplar ve harfler lâzım. Çünkü onlar da yapılmışlar ve onlar da muntazam san'atlıdırlar. Ve hâkezâ, müteselsilen gittikçe gidecek…
İşte sen de anla! Bu öyle bir fikirdir ki, senin zerrâtın adedince muhâlât ve hurâfeler, içinde bulunuyor. Ey muannid muattıl! Sen de utan, bu dalâletten vazgeç!
Üçüncü Kelime: Tabiat iktiza ediyor, tabiat yapıyor
Üçüncü Kelime “İktezathu't‑tabiat” yani; “Tabiat iktiza ediyor, tabiat yapıyor.” İşte bu hükmün çok muhâlâtı var. Nümûne için üçünü zikrediyoruz.
Birincisi
Eğer mevcûdâtta, hususan zîhayatta görünen, basîrâne, hakîmâne olan san'at ve icâd, Şems‑i Ezelî’nin kalem‑i kader ve kudretine verilmezse; belki kör, sağır, düşüncesiz olan tabiata ve kuvvete isnâd edilse, lâzım gelir ki; tabiat, icâd için herşeyde hadsiz manevî makine ve matbaaları bulundursun; veyâhut herşeyde, kâinâtı halk ve idare edecek bir kudret ve hikmet dercetsin.
205
Çünkü; nasıl şemsin cilveleri ve akisleri, zemin yüzündeki zerrecik cam parçalarında ve katrelerde görünüyor. Eğer o misâlî ve aksî güneşçikler semâdaki tek güneşe isnâd edilmese, lâzım gelir ki; bir kibrit başı yerleşmeyen bir zerrecik cam parçasında tabîi, fıtrî ve güneşin hâsiyetlerine mâlik, zâhiren küçük, ma'nen çok derin bir güneşin haricî vücûdunu kabûl ederek, zerrât‑ı zücâciye adedince tabîi güneşleri kabûl etmek lâzım geldiği gibi...
Aynen bu misâl gibi, mevcûdât ve zîhayat doğrudan doğruya Şems‑i Ezelî’nin cilve‑i esmâsına verilmezse, herbir mevcûdda, hususan herbir zîhayatta, hadsiz bir kudret ve irâde ve nihâyetsiz bir ilim ve hikmet taşıyacak bir tabiatı, bir kuvveti, âdeta bir ilâhı, içinde kabûl etmek lâzım gelir. Bu tarz‑ı fikir ise, kâinâttaki muhâlâtın en bâtılı, en hurâfesidir. Hàlık‑ı Kâinât’ın san'atını mevhûm, ehemmiyetsiz, şuûrsuz bir tabiata veren insan, elbette yüz defa hayvandan daha hayvan, daha şuûrsuz olduğunu gösterir.
İkinci Muhâl
Eğer gayet intizamlı, mîzanlı, san'atlı, hikmetli şu mevcûdât, nihâyetsiz kadîr, hakîm bir Zâta verilmezse, belki tabiata isnâd edilse, lâzım gelir ki; tabiat, herbir parça toprakta, Avrupa’nın umum matbaaları ve fabrikaları adedince makineleri, matbaaları bulundursun; tâ, o parça toprak, menşe' ve tezgâh olduğu hadsiz çiçekler ve meyvelerin yetişmelerine ve teşkillerine medâr olabilsin.
Çünkü; çiçekler için saksılık vazifesini gören bir kâse toprak; içine tohumları nöbetle atılan umum çiçeklerin birbirinden çok ayrı olan şekil ve hey'etlerini teşkil ve tasvir edebilir bir kàbiliyeti, bilfiil görülüyor.
206
Eğer Kadîr‑i Zülcelâl’e verilmezse; o vakit, o kâsedeki toprakta, herbir çiçek için manevî, ayrı, tabîi bir makinesi bulunmazsa, bu hâl vücûda gelemez. Çünkü tohumlar ise, nutfeler ve yumurtalar gibi, maddeleri birdir. Yani; müvellidü'l‑mâ, müvellidü'l‑humuza, karbon, azotun intizamsız, şekilsiz, hamur gibi halîtasından ibaret olmakla beraber; hava, su, harâret, ziyâ dahi, herbiri basit ve şuûrsuz ve herşeye karşı sel gibi bir tarzda gittiğinden, o hadsiz çiçeklerin teşkilleri ayrı ayrı ve gayet muntazam ve san'atlı olarak o topraktan çıkması, bilbedâhe ve bizzarûre iktiza ediyor ki, o kâsede bulunan toprakta, ma'nen Avrupa kadar, manevî ve küçük mikyâsta matbaaları ve fabrikaları bulunsun. Tâ ki, bu kadar hayatdâr kumaşları ve binler ayrı ayrı nakışlı mensûcâtları dokuyabilsin.
İşte, tabîiyyûnların fikr‑i küfrîleri ne derece dâire‑i akıldan hariç saptığını kıyâs et. Ve tabiatı mûcid zanneden insan sûretindeki ahmak sarhoşlar “mütefennin ve akıllıyız” diye da'vâ ettikleri hâlde, akıl ve fenden ne kadar uzak düştüklerini ve mümteni' ve hiçbir cihetle mümkün olmayan bir hurâfeyi kendilerine meslek ittihàz ettiklerini gör, gül ve tükür!
Eğer desen: Mevcûdât tabiata isnâd edilse böyle acîb muhâller olur, imtina' derecesinde müşkülât olur. Acaba Zât‑ı Ehad ve Samed’e verildiği vakit, o müşkülât nasıl kalkıyor? Ve o suûbetli imtina', o sühûletli vücûba nasıl inkılâb eder?
Elcevab: Birinci Muhâlde, nasıl ki güneşin cilve‑i in'ikâsı kemâl‑i sühûletle, külfetsiz, en küçük zerrecik camdan tut, tâ en büyük bir denizin yüzüne kadar feyzini ve te'sirini misâlî güneşçiklerle gayet kolaylıkla gösterdikleri hâlde; eğer güneşten nisbeti kesilse, o vakit herbir zerrecikte tabîi ve bizzat bir güneşin haricî vücûdu, imtina' derecesinde bir suûbetle olabilmesi kabûl edilmek lâzım gelir.
Öyle de; herbir mevcûd, doğrudan doğruya Zât‑ı Ehad ve Samed’e verilse, vücûb derecesinde bir sühûlet, bir kolaylık ile ve bir intisab ve cilve ile, herbir mevcûda lâzım herbir şey ona yetiştirilebilir.
Eğer o intisab kesilse ve o memuriyet başıbozukluğa dönse ve herbir mevcûd kendi başına ve tabiata bırakılsa, o vakit imtina' derecesinde yüz bin müşkülât ve suûbetle, sinek gibi bir zîhayatın, kâinâtın küçük bir fihristesi olan gayet hàrika makine‑i vücûdunu icâd eden, içindeki kör tabiatın, kâinâtı halk ve idare edecek bir kudret ve hikmet sâhibi olduğunu farz etmek lâzım gelir. Bu ise bir muhâl değil, belki binler muhâldir.
207
Elhâsıl; nasıl ki, Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd’un şerîk ve nazîri mümteni' ve muhâldir; öyle de, Rubûbiyetinde ve icâd‑ı eşyada başkalarının müdâhalesi, şerîk‑i zâtî gibi mümteni' ve muhâldir.
Amma İkinci Muhâldeki müşkülât ise: Müteaddid risalelerde isbât edildiği gibi, eğer bütün eşya Vâhid‑i Ehad’e verilse, bütün eşya bir tek şey gibi sühûletli ve kolay olur. Eğer esbâba ve tabiata verilse, bir tek şey umum eşya kadar müşkülâtlı olduğu, müteaddid ve kat'î bürhânlarla isbât edilmiş. Bir bürhânın hülâsası şudur ki:
Nasıl ki; bir adam, bir pâdişaha askerlik veya memuriyet cihetiyle intisab etse, o memur ve o asker, o intisab kuvvetiyle, yüz bin defa kuvvet‑i şahsiyesinden fazla işlere medâr olabilir. Ve pâdişahı nâmına, bazen bir şahı esir eder. Çünkü gördüğü işlerin ve yaptığı eserlerin cihâzâtını ve kuvvetini kendi taşımıyor ve taşımaya mecbur olmuyor. O intisab münâsebetiyle, pâdişahın hazineleri ve arkasındaki nokta‑i istinâdı olan ordu, o kuvveti, o cihâzâtı taşıyor. Demek gördüğü işler, şâhâne olarak bir pâdişahın işi gibi ve gösterdiği eserler bir ordu eseri misillû hàrika olabilir.
Nasıl ki; karınca, o memuriyet cihetiyle Fir'avun’un sarayını harâb ediyor. Sinek o intisab ile Nemrud’u gebertiyor. Ve o intisab ile, buğday dânesi gibi bir çam çekirdeği, koca çam ağacının bütün cihâzâtını yetiştiriyor. (Hâşiye)
208
Eğer o intisab kesilse, o memuriyetten terhis edilse, yapacağı işlerin cihâzâtını ve kuvvetini belinde ve bileğinde taşımağa mecburdur. O vakit, o küçücük bileğindeki kuvvet mikdarınca ve belindeki cephane adedince iş görebilir. Evvelki vaziyette gayet kolaylıkla gördüğü işleri bu vaziyette ondan istenilse, elbette bileğinde bir ordu kuvvetini ve belinde bir pâdişahın cihâzât‑ı harbiye fabrikasını yüklemek lâzım gelir ki, güldürmek için acîb hurâfeleri ve masalları hikâye eden maskaralar dahi bu hayâlden utanıyorlar!
Elhâsıl: Vâcibü'l‑Vücûd’a her mevcûdu vermek, vücûb derecesinde bir sühûleti var. Ve tabiata icâd cihetinde vermek, imtina' derecesinde müşkül ve haric‑i dâire-i akliyedir.
Üçüncü Muhâl
Bu muhâli izâh edecek, bazı risalelerde beyân edilen iki misâl:
Birinci Misâl: Bütün âsâr‑ı medeniyetle tekmîl ve tezyîn edilmiş, hàlî bir sahrâda kurulmuş, yapılmış bir saraya gayet vahşî bir adam girmiş, içine bakmış. Binlerle muntazam san'atlı eşyayı görmüş. Vahşetinden, ahmaklığından, “Hariçten kimse müdâhale etmeyip, o saray içinde o eşyadan birisi o sarayı müştemilâtıyla beraber yapmıştır” diye taharrîye başlıyor. Hangi şeye bakıyor, o vahşetli aklı dahi kàbil görmüyor ki, o şey bunları yapsın.
Sonra, o sarayın teşkilât programını ve mevcûdât fihristesini ve idare kanunları içinde yazılı olan bir defteri görür. Çendan, elsiz ve gözsüz ve çekiçsiz olan o defter dahi, sâir içindeki şeyler gibi, hiçbir kàbiliyeti yoktur ki, o sarayı teşkil ve tezyîn etsin. Fakat muztar kalarak, bilmecbûriye, eşya‑yı âhere nisbeten, kavânîn‑i ilmiyenin bir ünvânı olmak cihetiyle, o sarayın mecmûuna bu defteri münâsebetdâr gördüğünden, “İşte bu defterdir ki; o sarayı teşkil, tanzim ve tezyîn edip bu eşyayı yapmış, takmış, yerleştirmiş” diyerek, vahşetini ahmakların, sarhoşların hezeyanına çevirmiş.
209
İşte, aynen bu misâl gibi; hadsiz derecede misâldeki saraydan daha muntazam, daha mükemmel ve bütün etrafı mu'cizâne hikmetle dolu şu saray‑ı âlemin içine, inkâr‑ı Ulûhiyet’e giden “tabîiyyûn” fikrini taşıyan vahşî bir insan girer. Dâire‑i mümkinât haricinde olan Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd’un eser‑i san'atı olduğunu düşünmeyerek ve O’ndan i'râz ederek, dâire‑i mümkinât içinde, kader‑i İlâhî’nin yazar bozar bir levhası hükmünde ve kudret‑i İlâhiye’nin kavânîn‑i icraatına tebeddül ve tağayyür eden bir defteri olabilen ve pek yanlış ve hatâ olarak “tabiat” nâmı verilen bir mecmua‑i kavânîn-i âdât-ı İlâhiye ve bir fihriste‑i san'at-ı Rabbâniye’yi görür. Ve der ki:
“Mâdem bu eşya bir sebeb ister; hiçbir şeyin bu defter gibi münâsebeti görünmüyor. Çendan hiçbir cihetle akıl kabûl etmez ki; gözsüz, şuûrsuz, kudretsiz bu defter, Rubûbiyet‑i Mutlakanın işi olan ve hadsiz bir kudreti iktiza eden icâdı yapamaz. Fakat mâdem Sâni'‑i Kadîm’i kabûl etmiyorum; öyle ise, en münâsibi, ‘Bu defter bunu yapmış ve yapar’ diyeceğim” der. Biz de deriz:
Ey ahmaku'l‑humakàdan tahammuk etmiş sarhoş ahmak! Başını tabiat bataklığından çıkar, arkana bak! Zerrâttan seyyârâta kadar bütün mevcûdât, ayrı ayrı lisânlarla şehâdet ettikleri ve parmaklarıyla işâret ettikleri bir Sâni'‑i Zülcelâl’i gör. Ve o sarayı yapan ve o defterde sarayın programını yazan Nakkàş‑ı Ezelî’nin cilvesini gör, fermânına bak, Kur'ânını dinle, o hezeyanlardan kurtul!
İkinci Misâl: Gayet vahşî bir adam, muhteşem bir kışla dâiresine girer. Gayet muntazam bir ordunun umumî, beraber ta'limlerini, muntazam hareketlerini görür. Bir neferin hareketiyle bir tabur, bir alay, bir fırka kalkar, oturur, gider; bir ateş emriyle ateş ettiklerini müşâhede eder. Onun kaba, vahşî aklı, bir kumandanın, devletin nizâmâtıyla ve kanun‑u pâdişahî ile o kumandanın emrini, kumandasını anlamayıp inkâr ettiğinden, o askerlerin iplerle birbiriyle bağlı olduklarını tahayyül eder. O hayâlî ip ne kadar hàrikalı bir ip olduğunu düşünür, hayrette kalır.
210
Sonra gider, Ayasofya gibi gayet muazzam bir câmiye, Cuma gününde dâhil olur. O cemâat‑i Müslimînin, bir adamın sesiyle kalkar, eğilir, secde ederek oturduklarını müşâhede eder. Manevî ve semâvî kanunların mecmûundan ibaret olan Şerîatı ve Şerîat sâhibinin emirlerinden gelen manevî düsturlarını anlamadığından, o cemâatin maddî iplerle bağlandığını ve o acîb ipler onları esir edip oynattığını tahayyül ederek, en vahşî, insan sûretindeki canavar hayvanları dahi güldürecek derecede maskaralı bir fikirle çıkar, gider.
İşte, aynı bu misâl gibi; Sultan‑ı Ezel ve Ebed’in hadsiz cünûdunun muhteşem bir kışlası olan şu âleme ve O Ma'bûd‑u Ezelî’nin muntazam bir mescidi olan şu kâinâta, mahz‑ı vahşet olan inkârlı fikr‑i tabiatı taşıyan bir münkir giriyor. O Sultan‑ı Ezelî’nin hikmetinden gelen nizâmât‑ı kâinâtın manevî kanunlarını birer maddî madde tasavvur ederek ve Saltanat‑ı Rubûbiyet’in kavânîn‑i itibariyesi ve O Ma'bûd‑u Ezelî’nin Şerîat‑ı Fıtriye-i Kübrâsının, manevî ve yalnız vücûd‑u ilmîsi bulunan ahkâmlarını ve düsturlarını, birer mevcûd‑u haricî ve maddî birer madde tahayyül ederek, kudret‑i İlâhiye’nin yerine, o ilim ve kelâmdan gelen ve yalnız vücûd‑u ilmîsi bulunan o kanunları ikame etmek ve ellerine icâd vermek, sonra da onlara “tabiat” nâmını takmak ve yalnız bir cilve‑i kudret-i Rabbâniye olan kuvveti, bir zîkudret ve müstakil bir kadîr telâkki etmek, misâldeki vahşîden bin defa aşağı bir vahşettir!
211
Elhâsıl; tabîiyyûnların, mevhûm ve hakikatsiz, tabiat dedikleri şey, olsa olsa ve hakikat‑i hariciye sâhibi ise, ancak bir san'at olabilir, sâni' olamaz. Bir nakıştır, nakkàş olamaz. Ahkâmdır, hâkim olamaz. Bir şerîat‑ı fıtriyedir, şâri' olamaz. Mahlûk bir perde‑i izzettir, hàlık olamaz. Münfail bir fıtrattır, fâtır bir fâil olamaz. Kanundur, kudret değildir, kàdir olamaz. Mistardır, masdar olamaz.
Elhâsıl: Mâdem mevcûdât var. Mâdem “Onaltıncı Nota”nın başında denildiği gibi, mevcûdun vücûduna, taksim‑i aklî ile, dört yoldan başka yol tahayyül edilmez. O dört cihetten üçünün – herbirinin üç zâhir muhâller ile – butlânı kat'î bir sûrette isbât edildi. Elbette, bizzarûre ve bilbedâhe, dördüncü yol olan Vahdet yolu, kat'î bir sûrette isbât olunuyor. O dördüncü yol ise; baştaki ﴿اَفِي اللّٰهِ شَكٌّ فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ﴾ âyeti şeksiz ve şüphesiz, bedâhet derecesinde, Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd’un ulûhiyetini ve herşey doğrudan doğruya dest‑i kudretinden çıktığını ve semâvât ve arz kabza‑i tasarrufunda bulunduğunu gösteriyor.
Ey esbâb‑perest ve tabiata tapan bîçâre adam! Mâdem herşeyin tabiatı, herşey gibi mahlûktur; çünkü san'atlıdır ve yeni oluyor. Hem her müsebbeb gibi, zâhirî sebebi dahi masnû'dur. Ve mâdem herşeyin vücûdu pek çok cihâzât ve âletlere muhtaçtır. O hâlde, o tabiatı icâd eden ve o sebebi halk eden bir Kadîr‑i Mutlak var. Ve O Kadîr‑i Mutlak’ın ne ihtiyacı var ki, âciz vesâiti Rubûbiyetine ve icâdına teşrîk etsin? Hâşâ! Belki doğrudan doğruya, müsebbebi sebeb ile beraber halk ederek, cilve‑i esmâsını ve hikmetini göstermek için, bir tertib ve tanzim ile zâhirî bir sebebiyet, bir mukàrenet vermekle, eşyadaki zâhirî kusurlara, merhametsizliklere ve noksaniyetlere merci' olmak için, esbâb ve tabiatı dest‑i kudretine perde etmiş; izzetini o sûretle muhâfaza etmiş.
212
Acaba bir saatçi, saatin çarklarını yapsın, sonra saati çarklarla tertib edip tanzim etsin, daha mı kolaydır? Yoksa hàrika bir makineyi o çarklar içinde yapsın, sonra saatin yapılmasını o makinenin câmid ellerine versin, tâ saati yapsın, daha mı kolaydır? Acaba imkân haricinde değil midir? Haydi, o insafsız aklınla sen söyle, sen hâkim ol!
Veyâhut bir kâtib; mürekkeb, kalem, kağıdı getirdi. Onunla kendi bizzat o kitabı yazsa daha mı kolaydır? Yoksa o kağıt, mürekkeb, kalem içinde, o kitaptan daha san'atlı, daha zahmetli, yalnız o tek kitaba mahsûs olarak bir yazı makinesi icâd etsin, sonra o şuûrsuz makineye “Haydi sen yaz” desin de kendi karışmasın, daha mı kolaydır? Acaba yüz defa yazıdan daha müşkül değil midir?
Eğer desen: Evet, bir kitabı yazan makinenin icâdı o kitaptan yüz defa daha müşküldür. Fakat o makine, aynı kitabın birçok nüshalarını yazmasına vâsıta olmak cihetiyle, belki bir kolaylık var.
Elcevab: Nakkàş‑ı Ezelî, hadsiz kudretiyle, nihâyetsiz cilve‑i esmâsını her vakit tazelendirmekle, ayrı ayrı şekilde göstermek için, eşyadaki teşahhusları ve hususî sîmâları öyle bir sûrette halk etmiştir ki; hiçbir mektûb‑u Samedânî ve hiçbir kitab‑ı Rabbânî, diğer kitapların aynı aynına olamıyor. Alâ külli hâl, ayrı mânâları ifâde etmek için, ayrı bir sîmâsı bulunacak.
Eğer gözün varsa, insanın sîmâsına bak, gör ki; zaman‑ı Âdem’den şimdiye kadar, belki ebede kadar, bu küçük sîmâda, a'zâ‑yı esâsîde ittifak ile beraber, herbir sîmâ, umum sîmâlara nisbeten, herbirisine karşı birer alâmet‑i fârikası var olduğu kat'iyyen sâbittir.
Bunun için, herbir sîmâ ayrı bir kitaptır. Yalnız san'atın tanzimi için ayrı bir yazı takımı ve ayrı bir tertib ve te'lif ister. Ve maddelerini hem getirmek, hem yerleştirmek ve hem de vücûda lâzım olan herşeyi dercetmek için, bütün bütün başka bir tezgâh ister.
213
Haydi, farz‑ı muhâl olarak, tabiata bir matbaa nazarıyla baktık. Fakat bir matbaaya ait olan tanzim ve basmak, yani, muayyen intizamını kalıba sokmaktan başka, o tanzimin icâdından, icâdları yüz derece daha müşkül bir zîhayatın cismindeki maddeleri aktâr‑ı âlemden mîzan‑ı mahsûsla ve hàs bir intizamla icâd etmek ve getirmek ve matbaa eline vermek için, yine o matbaayı icâd eden Kadîr‑i Mutlak’ın kudret ve irâdesine muhtaçtır. Demek bu matbaalık ihtimali ve farzı, bütün bütün mânâsız bir hurâfedir.
İşte bu saat ve kitab misâlleri gibi; Sâni'‑i Zülcelâl, Kadîr‑i Külli Şey, esbâbı halk etmiş, müsebbebâtı da halk ediyor. Hikmetiyle, müsebbebâtı esbâba bağlıyor. Kâinâtın harekâtının tanzimine dair kavânîn‑i âdetullâhtan ibaret olan Şerîat‑ı Fıtriye-i Kübrâ-yı İlâhiye’nin bir cilvesini ve eşyadaki o cilvesine yalnız bir âyine ve bir ma'kes olan tabiat‑ı eşyayı, irâdesiyle ta'yin etmiştir. Ve o tabiatın vücûd‑u haricîye mazhar olan vechini, kudretiyle icâd etmiş ve eşyayı o tabiat üzerinde halk etmiş, birbirine mezc etmiş. Acaba gayet derecede ma'kul ve hadsiz bürhânların neticesi olan bu hakikatin kabûlü mü daha kolaydır? Acaba vücûb derecesinde lâzım değil midir? Yoksa câmid, şuûrsuz, mahlûk, masnû', basit olan o sebeb ve tabiat dediğiniz maddelere, herbir şeyin vücûduna lâzım hadsiz cihâzât ve âlâtı verip hakîmâne, basîrâne olan işleri kendi kendilerine yaptırmak mı daha kolaydır? Acaba imtina' derecesinde, imkân haricinde değil midir? Senin o insafsız aklının insafına havâle ediyoruz.
Münkir ve tabiat‑perest diyor ki: Mâdem beni insafa dâvet ediyorsun. Ben de diyorum ki: Şimdiye kadar yanlış gittiğimiz yol hem yüz derece muhâl, hem gayet zararlı ve nihâyet derecede çirkin bir meslek olduğunu itiraf ediyorum. Sâbık tahkîkatınızdan, zerre mikdar şuûru bulunan anlayacak ki; esbâba, tabiata icâd vermek mümteni'dir, muhâldir. Ve herşeyi doğrudan doğruya Vâcibü'l‑Vücûd’a vermek vâcibdir, zarûrîdir. “Elhamdülillâhi ale'l‑îmân” deyip îmân ediyorum.
214
Yalnız Bir Şübhem Var: Cenâb‑ı Hakk’ın Hàlık olduğunu kabûl ediyorum. Fakat bazı cüz'î esbâbın ehemmiyetsiz şeylerde icâda müdâhaleleri ve bir parça medh ü senâ kazanmaları, Saltanat‑ı Rubûbiyet’ine ne zarar verir? Saltanatına noksaniyet gelir mi?
Elcevab: Bazı Risalelerde gayet kat'î isbât ettiğimiz gibi; hâkimiyetin şe'ni, müdâhaleyi reddetmektir. Hattâ en ednâ bir hâkim, bir memur; dâire‑i hâkimiyetinde oğlunun müdâhalesini kabûl etmiyor. Hattâ hâkimiyetine müdâhale tevehhümüyle, bazı dindar pâdişahlar, Halife oldukları hâlde, masûm evlâdlarını katletmeleri, bu “redd‑i müdâhale kanunu”nun hâkimiyette ne kadar esâslı hükmettiğini gösteriyor. Bir nahiyede iki müdürden tut, tâ bir memlekette iki pâdişaha kadar, hâkimiyetteki istiklâliyetin iktiza ettiği “Men'‑i iştirâk kanunu” tarih‑i beşerde çok acîb herc ü merc ile kuvvetini göstermiş.
Acaba, âciz ve muâvenete muhtaç insanlardaki âmiriyet ve hâkimiyetin bir gölgesi, bu derece müdâhaleyi reddetmeyi ve başkasının müdâhalesini men' etmeyi ve hâkimiyetinde iştirâk kabûl etmemeyi ve makamında istiklâliyetini nihâyet taassubla muhâfazaya çalışmayı gör; sonra hâkimiyet‑i mutlaka, Rubûbiyet derecesinde‥ ve âmiriyet‑i mutlaka, Ulûhiyet derecesinde‥ ve istiklâliyet‑i mutlaka, Ehadiyet derecesinde‥ ve istiğnâ‑yı mutlak, Kàdiriyet‑i mutlaka derecesinde bir Zât‑ı Zülcelâl’de, bu redd‑i müdâhale ve men'‑i iştirâk ve tard‑ı şerîk, ne derece o hâkimiyetin zarûrî bir lâzımı ve vâcib bir muktezâsı olduğunu kıyâs edebilirsen et.
215
Amma İkinci Şık Şübhen Ki: Bazı esbâb, bazı cüz'iyâtın bazı ubûdiyetlerine merci' olsa, O Ma'bûd‑u Mutlak olan Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd’a müteveccih zerrâttan seyyârâta kadar mahlûkatın ubûdiyetlerinden ne noksan gelir?
Elcevab: Şu kâinâtın Hàlık‑ı Hakîm’i, kâinâtı bir ağaç hükmünde halkedip, en mükemmel meyvesini zîşuûr ve zîşuûrun içinde en câmi' meyvesini insan yapmıştır. Ve insanın en ehemmiyetli, belki insanın netice‑i hilkati ve gaye‑i fıtratı ve semere‑i hayatı olan şükür ve ibâdeti; O Hâkim‑i Mutlak ve Âmir‑i Müstakil, kendini sevdirmek ve tanıttırmak için kâinâtı halkeden O Vâhid‑i Ehad, bütün kâinâtın meyvesi olan insanı ve insanın en yüksek meyvesi olan şükür ve ibâdetini başka ellere verir mi? Bütün bütün hikmetine zıd olarak, netice‑i hilkati ve semere‑i kâinâtı abes eder mi? Hâşâ ve kellâ!‥ Hem, hikmetini ve Rubûbiyetini inkâr ettirecek bir tarzda mahlûkatın ibâdetlerini başkalara vermeye rızâ gösterir mi, hiç müsâade eder mi? Ve hem hadsiz bir derecede kendini sevdirmeyi ve tanıttırmayı ef'âliyle gösterdiği hâlde, en mükemmel mahlûkatının şükür ve minnetdârlıklarını, tahabbüb ve ubûdiyetlerini başka esbâba vermekle kendini unutturup, kâinâttaki makàsıd‑ı àliyesini inkâr ettirir mi? Ey tabiat‑perestlikten vazgeçen arkadaş! Haydi sen söyle!
O diyor: “Elhamdülillâh bu iki şübhem hallolmakla beraber; vahdâniyet‑i İlâhiye’ye dair ve Ma'bûd‑u Bilhak O olduğuna ve O’ndan başkaları ibâdete lâyık olmadığına o kadar parlak ve kuvvetli iki delil gösterdin ki; onları inkâr etmek, güneşi ve gündüzü inkâr etmek gibi bir mükâberedir.”
216
Hâtime
Tabiat fikr‑i küfrîsini terk eden ve îmâna gelen zât diyor ki: Elhamdülillâh, benim şübhelerim kalmadı. Yalnız merakımı mûcib olan birkaç suâlim var.
Birinci Suâl
Çok tenbellerden ve târikü's‑salâtlardan işitiyoruz. Diyorlar ki: “Cenâb‑ı Hakk’ın bizim ibâdetimize ne ihtiyacı var ki, Kur'ân’da çok şiddet ve ısrar ile, ibâdeti terk edeni zecredip Cehennem gibi dehşetli bir ceza ile tehdid ediyor? Îtidâlli ve istikametli ve adâletli olan ifâde‑i Kur'âniye’ye nasıl yakışıyor ki, ehemmiyetsiz bir cüz'î hatâya karşı nihâyet şiddeti gösteriyor?”
Elcevab: Evet, Cenâb‑ı Hak senin ibâdetine, belki hiçbir şeye muhtaç değil. Fakat sen ibâdete muhtaçsın, ma'nen hastasın. İbâdet ise, manevî yaralarına tiryâklar hükmünde olduğunu çok risalelerde isbât etmişiz. Acaba bir hasta, o hastalık hakkında, şefkatli bir hekimin ona nâfi' ilâçları içirmek hususunda ettiği ısrara mukâbil, hekime dese: “Senin ne ihtiyacın var, bana böyle ısrar ediyorsun?” Ne kadar mânâsız olduğunu anlarsın.
Amma Kur'ânın, terk‑i ibâdet hakkında şiddetli tehdidâtı ve dehşetli cezaları ise: Nasıl ki; bir pâdişah, raiyetinin hukukunu muhâfaza etmek için, âdi bir adamın, raiyetinin hukukuna zarar veren bir hatâsına göre, şiddetli cezaya çarpar.
Öyle de; ibâdeti ve namazı terk eden adam, Sultan‑ı Ezel ve Ebed’in raiyeti hükmünde olan mevcûdâtın hukukuna ehemmiyetli bir tecâvüz ve manevî bir zulüm eder. Çünkü; mevcûdâtın kemâlleri, Sâni'a müteveccih yüzlerinde tesbih ve ibâdet ile tezâhür eder. İbâdeti terk eden, mevcûdâtın ibâdetini görmez ve göremez. Belki de inkâr eder. O vakit, ibâdet ve tesbih noktasında yüksek makamda bulunan ve herbiri birer mektûb‑u Samedânî ve birer âyine‑i esmâ-i Rabbâniye olan mevcûdâtı àlî makamlarından tenzîl ettiğinden ve ehemmiyetsiz, vazifesiz, câmid, perîşan bir vaziyette telâkki ettiğinden; mevcûdâtı tahkîr eder, kemâlâtını inkâr ve tecâvüz eder.
217
Evet, herkes kâinâtı kendi aynasıyla görür. Cenâb‑ı Hak, insanı kâinât için bir mikyâs, bir mîzan sûretinde yaratmıştır. Her insan için, bu âlemden hususî bir âlem vermiş; o âlemin rengini, o insanın i'tikàd‑ı kalbîsine göre gösteriyor.
Meselâ; gayet me'yûs ve mâtemli olarak ağlayan bir insan, mevcûdâtı ağlar ve me'yûs sûretinde görür. Gayet sürûrlu ve neş'eli, müjdeli ve kemâl‑i neş'esinden gülen bir adam, kâinâtı, neş'eli, güler gördüğü gibi; mütefekkirâne ve ciddi bir sûrette ibâdet ve tesbih eden adam, mevcûdâtın hakikaten mevcûd ve muhakkak olan ibâdet ve tesbihâtlarını bir derece keşfeder ve görür. Gafletle veya inkârla ibâdeti terk eden adam, mevcûdâtı, hakikat‑i kemâlâtına tamamıyla zıt ve muhâlif ve hatâ bir sûrette tevehhüm eder ve ma'nen onların hukukuna tecâvüz eder.
Hem o târikü's‑salât, kendi kendine mâlik olmadığı için, kendi mâlikinin bir abdi olan kendi nefsine zulmeder. Onun mâliki, o abdinin hakkını onun nefs‑i emmâresinden almak için, dehşetli tehdid eder. Hem netice‑i hilkati ve gaye‑i fıtratı olan ibâdeti terk ettiğinden, Hikmet‑i İlâhiye ve Meşîet‑i Rabbâniye’ye karşı bir tecâvüz hükmüne geçer. Onun için cezaya çarpılır.
Elhâsıl: İbâdeti terk eden hem kendi nefsine zulmeder – nefis ise Cenâb‑ı Hakk’ın abdi ve memlûküdür – hem kâinâtın hukuk‑u kemâlâtına karşı bir tecâvüz, bir zulümdür. Evet, nasıl ki küfür, mevcûdâta karşı bir tahkîrdir; terk‑i ibâdet dahi, kâinâtın kemâlâtını bir inkârdır. Hem Hikmet‑i İlâhiye’ye karşı bir tecâvüz olduğundan, dehşetli tehdide, şiddetli cezaya müstehak olur.
İşte bu istihkakı ve mezkûr hakikati ifâde etmek için, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, mu'cizâne bir sûrette o şiddetli tarz‑ı ifâdeyi ihtiyar ederek, tam tamına hakikat‑i belâğat olan, mutâbık‑ı muktezâ-yı hâle mutâbakat ediyor.
218
İkinci Suâl
Tabiattan vazgeçen ve îmâna gelen zât diyor ki:
Her mevcûd, her cihette, her işinde ve herşeyinde ve her şe'ninde Meşîet‑i İlâhiye’ye ve Kudret‑i Rabbâniye’ye tâbi olması, çok azîm bir hakikattir. Azameti cihetinde dar zihinlerimize sıkışmıyor. Hâlbuki gözümüzle gördüğümüz bu nihâyet derecede mebzûliyet, hem hilkat ve icâd‑ı eşyadaki hadsiz sühûlet, hem sâbık bürhânlarınızla tahakkuk eden, Vahdet yolundaki icâd‑ı eşyada nihâyet derecede kolaylık ve sühûlet, hem nass‑ı Kur'ân ile beyân edilen, ﴿مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ﴾﴿وَمَٓا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُ﴾ gibi âyetlerin sarâhaten gösterdikleri nihâyet derecede kolaylık, o hakikat‑i azîmeyi, en makbûl ve en ma'kul bir mes'ele olduğunu gösteriyorlar. Bu kolaylığın sırrı ve hikmeti nedir?
Elcevab: Yirminci Mektûb’un Onuncu Kelimesi olan ﴿وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ﴾ beyânında, o sır gayet vâzıh ve kat'î ve mukni' bir tarzda beyân edilmiş. Hususan o mektûbun zeylinde daha ziyâde vuzûh ile isbât edilmiş ki; bütün mevcûdât, Sâni'‑i Vâhid’e isnâd edildiği vakit, bir tek mevcûd hükmünde kolaylaşır. Eğer Vâhid‑i Ehad’e verilmezse, bir tek mahlûkun icâdı bütün mevcûdât kadar müşkülleşir. Ve bir çekirdek, bir ağaç kadar suûbetli olur.
219
Eğer Sâni'‑i Hakîki’sine verilse, kâinât bir ağaç gibi ve ağaç bir çekirdek gibi ve Cennet bir bahar gibi ve bahar bir çiçek gibi kolaylaşır, sühûlet peydâ eder. Ve bilmüşâhede görünen hadsiz mebzûliyet ve ucuzluğun ve her nev'in sühûletle kesret‑i efrâdı bulunmasının ve kesret‑i sühûlet ve sür'atle muntazam, san'atlı, kıymetli mevcûdâtın kolayca vücûda gelmesinin sırlarına medâr olan ve hikmetlerini gösteren yüzer delillerinden ve başka risalelerde tafsîlen beyân edilen bir‑ikisine muhtasar bir işâret ederiz.
Meselâ; nasıl ki yüz nefer bir zâbitin idaresine verilse, bir neferin yüz zâbitin idarelerine verilmesinden yüz derece daha kolay olduğu gibi; bir ordunun techizât‑ı askeriyesi bir merkez, bir kanun, bir fabrika ve bir pâdişahın emrine verildiği vakit, âdeta kemiyeten bir neferin techizâtı kadar kolaylaştığı gibi; bir neferin techizât‑ı askeriyesi müteaddid merkezlere, müteaddid fabrikalara, müteaddid kumandanlara havâlesi de, âdeta bir ordunun techizâtı kadar kemiyeten müşkülâtlı oluyor. Çünkü; bir tek neferin techizâtı için, bütün orduya lâzım olan fabrikaların bulunması gerektir.
Hem bir ağacın, sırr‑ı vahdet cihetiyle, bir kökte, bir merkezde, bir kanun ile mevâdd‑ı hayatiyesi verildiğinden, binler meyve veren o ağaç, bir meyve kadar sühûletli olduğu bilmüşâhede görünür. Eğer vahdetten kesrete gidilse, herbir meyveye lâzım mevâdd‑ı hayatiye başka yerden verilse, herbir meyve bir ağaç kadar müşkülât peydâ eder. Belki ağacın bir enmûzeci ve fihristesi olan bir tek çekirdek dahi, o ağaç kadar suûbetli olur. Çünkü bir ağacın hayatına lâzım olan bütün mevâdd‑ı hayatiye, bir tek çekirdek için de lâzım oluyor.
İşte bu misâller gibi yüzler misâller var, gösteriyorlar ki; Vahdette nihâyet derecede sühûletle vücûda gelen binler mevcûd, şirkte ve kesrette bir tek mevcûddan daha ziyâde kolay olur.
Sâir risalelerde bu hakikat iki kere iki dört eder derecede isbât edildiğinden, onlara havâle edip, burada yalnız bu sühûlet ve kolaylığın, ilim ve kader‑i İlâhî ve kudret‑i Rabbâniye nokta‑i nazarında gayet mühim bir sırrını beyân edeceğiz. Şöyle ki:
220
Sen bir mevcûdsun. Eğer Kadîr‑i Ezelî’ye kendini versen, bir kibrit çakar gibi, hiçten, yoktan, bir emirle, hadsiz kudretiyle, seni bir ânda halk eder. Eğer sen kendini O’na vermezsen, belki esbâb‑ı maddiyeye ve tabiata isnâd etsen, o vakit sen kâinâtın muntazam bir hülâsası, meyvesi ve küçük bir fihristesi ve listesi olduğundan; seni yapmak için kâinâtı ve anâsırı ince elek ile eleyip hassas ölçülerle aktâr‑ı âlemden senin vücûdundaki maddeleri toplamak lâzım gelir.
Çünkü esbâb‑ı maddiye yalnız terkîb eder, toplar. Kendilerinde bulunmayanı hiçten, yoktan yapamadıkları, bütün ehl‑i akıl yanında musaddaktır. Öyle ise; küçük bir zîhayatın cismini aktâr‑ı âlemden toplamaya mecbur olurlar.
İşte Vahdette ve Tevhidde ne kadar kolaylık ve şirkte ve dalâlette ne kadar müşkülât var olduğunu anla.
İkincisi: İlim noktasında hadsiz bir sühûlet vardır. Şöyle ki:
Kader, ilmin bir nev'idir ki, herşeyin manevî ve mahsûs kalıbı hükmünde bir mikdar ta'yin eder. Ve o mikdar‑ı kaderî, o şeyin vücûduna bir plân, bir model hükmüne geçer. Kudret icâd ettiği vakit, gayet sühûletle, o kaderî mikdar üstünde icâd eder.
Eğer o şey muhît ve hadsiz ve ezelî bir ilmin sâhibi olan Kadîr‑i Zülcelâl’e verilmezse, sâbıkan geçtiği gibi, binler müşkülât değil, belki yüz muhâlât ortaya düşer. Çünkü o mikdar‑ı kaderî ve mikdar‑ı ilmî olmazsa, binler haricî ve maddî kalıplar, küçücük bir hayvanın cesedinde isti'mâl edilmek lâzım gelir.
İşte Vahdette nihâyetsiz kolaylık ve dalâlette ve şirkte hadsiz müşkülâtın bir sırrını anla; ﴿وَمَٓا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُ﴾ âyeti ne kadar hakikatli ve doğru ve yüksek bir hakikati ifâde ettiğini bil!
Üçüncü Suâl
Eskiden düşman, şimdi dost olan mühtedî diyor ki: Şu zamanda çok ileri giden feylesoflar diyorlar ki; “Hiçten, hiçbir şey icâd edilmiyor ve hiçbir şey i'dâm edilmiyor; yalnız bir terkîb, bir tahlildir ki, kâinât fabrikasını işlettiriyor.”
221
Elcevab: Nur‑u Kur'ân ile mevcûdâta bakmayan feylesofların en ileri gidenleri bakmışlar ki, tabiat ve esbâb vâsıtasıyla bu mevcûdâtın teşekkülât ve vücûdlarını – sâbıkan isbât ettiğimiz tarzda – imtina' derecesinde müşkülâtlı gördüklerinden, iki kısma ayrıldılar.
Bir kısmı Sofestâi olup, insanın hàssası olan akıldan istifâ ederek, ahmak hayvanlardan daha aşağı düşerek, kâinâtın vücûdunu inkâr etmeyi, hattâ kendilerinin vücûdlarını dahi inkâr etmesini, dalâlet mesleğinde esbâb ve tabiatın icâd sâhibi olmalarından daha ziyâde kolay gördüklerinden; hem kendilerini, hem kâinâtı inkâr edip, cehl‑i mutlaka düşmüşler.
İkinci gürûh bakmışlar ki; dalâlette, esbâb ve tabiat mûcid olmak noktasında, bir sinek ve bir çekirdeğin icâdı, hadsiz müşkülâtı var. Ve tavr‑ı aklın haricinde bir iktidar iktiza ediyor. Onun için, bilmecbûriye, icâdı inkâr ediyorlar, “Yoktan var olmaz” diyorlar. Ve i'dâmı da muhâl görüyorlar, “Var yok olmaz” hükmediyorlar. Yalnız, harekât‑ı zerrât ile, tesâdüf rüzgârlarıyla bir terkîb ve tahlil ve dağılmak ve toplanmak sûretinde bir vaziyet‑i itibariye tahayyül ediyorlar.
İşte, sen gel, ahmaklığın ve cehâletin en aşağı derecesinde, en yüksek akıllı kendini zanneden adamları gör! Ve dalâlet, insanı ne kadar maskara ve süflî ve echel yaptığını bil, ibret al!
Acaba her senede dört yüz bin envâ'ı birden zemin yüzünde icâd eden; ve semâvât ve arzı altı günde halk eden; ve altı haftada, her baharda, kâinâttan daha san'atlı, hikmetli, zîhayat bir kâinâtı inşâ eden bir Kudret‑i Ezeliye, bir İlm‑i Ezelînin dâiresinde plânları ve mikdarları taayyün eden mevcûdât‑ı ilmiyeyi, göze göstermeyen bir eczâ ile yazılan ve görünmeyen bir yazıyı göstermek için sürülen bir eczâ misillû, gayet kolay o ma'dûmât‑ı hariciye olan mevcûdât‑ı ilmiyeye vücûd‑u haricî vermeyi O Kudret‑i Ezeliyeden uzak görmek ve icâdı inkâr etmek, evvelki gürûh olan Sofestâilerden daha ziyâde ahmakàne ve câhilânedir.
222
Bu bedbahtlar, âciz‑i mutlak ve yalnız bir cüz'‑ü ihtiyarîden başka ellerinde olmayan, fir'avunlaşmış kendi nefisleri hiçbir şeyi i'dâm ve yok edemediklerinden ve hiçbir zerreyi, bir maddeyi hiçten, yoktan icâd edemediklerinden ve güvendikleri esbâb ve tabiatın ellerinde hiçten icâd gelmediği cihetle, ahmaklıklarından diyorlar: “Yoktan var olmaz, var da yok olmaz” deyip, bu bâtıl ve hatâ düsturu, Kadîr‑i Mutlak’a teşmîl etmek istiyorlar.
Evet, Kadîr‑i Zülcelâl’in iki tarzda icâdı var. Biri ihtirâ' ve ibdâ' iledir. Yani; hiçten, yoktan vücûd veriyor ve ona lâzım herşeyi de hiçten icâd edip eline veriyor. Diğeri inşâ ile, san'at iledir. Yani; kemâl‑i hikmetini ve çok esmâsının cilvelerini göstermek gibi çok dakîk hikmetler için, kâinâtın anâsırından bir kısım mevcûdâtı inşâ ediyor; her emrine tâbi olan zerrâtları ve maddeleri, rezzâkıyet kanunuyla onlara gönderir ve onlarda çalıştırır.
Evet, Kadîr‑i Mutlak’ın iki tarzda; hem ibdâ', hem inşâ sûretinde icâdı var. Varı yok etmek ve yoğu var etmek en kolay, en sühûletli, belki dâimî, umumî bir kanunudur. Bir baharda, üçyüz bin envâ'‑ı zîhayat mahlûkatın şekillerini, sıfatlarını, belki zerrâtlarından başka bütün keyfiyât ve ahvâllerini hiçten var eden bir Kudrete karşı “Yoğu var edemez” diyen adam, yok olmalı!
Tabiatı bırakan ve hakikate geçen zât diyor ki: Cenâb‑ı Hakk’a zerrât adedince şükür ve hamd ve senâ ediyorum ki; kemâl‑i îmânı kazandım, evhâm ve dalâletlerden kurtuldum ve hiçbir şübhem de kalmadı.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى د۪ينِ الْاِسْلَامِ وَكَمَالِ الْا۪يمَانِ
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
223
Dördüncü Hüccet‑i ÎmâniyeOtuzuncu Lem'anın İkinci Nüktesi
﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَٓائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُٓ اِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ﴾
Âyetinin bir nüktesi ve bir İsm‑i A'zam veyâhut İsm‑i A'zamın altı nurundan bir nuru olan “Adl” isminin bir cilvesi, Birinci Nükte gibi, Eskişehir Hapishânesinde uzaktan uzağa göründü. Onu yakınlaştırmak için yine temsîl yoluyla deriz:
Şu kâinât öyle bir saraydır ki, o sarayda mütemâdiyen tahrib ve tamir içinde çalkanan bir şehir var. Ve o şehirde her vakit harb ve hicret içinde kaynayan bir memleket var. Ve o memlekette her zaman mevt ve hayat içinde yuvarlanan bir âlem var. Hâlbuki; o sarayda, o şehirde, o memlekette, o âlemde o derece hayret‑engîz bir muvâzene, bir mîzan, bir tevzîn hükmediyor; bilbedâhe isbât eder ki, bu hadsiz mevcûdâtta olan hadsiz tahavvülât ve vâridât ve masârif, herbir ânda umum kâinâtı görür, nazar‑ı teftişinden geçirir bir tek Zâtın mîzanıyla ölçülür, tartılır. Yoksa, balıklardan bir balık, bin yumurtacık ile ve nebâtâttan haşhaş gibi bir çiçek, yirmi bin tohum ile ve sel gibi akan unsurların, inkılâbların hücumuyla, şiddetle muvâzeneyi bozmaya çalışan ve istilâ etmek isteyen esbâb başıboş olsalardı veyâhut maksadsız, serseri tesâdüf ve mîzansız, kör kuvvete ve şuûrsuz, zulmetli tabiata havâle edilseydi, o muvâzene‑i eşya ve muvâzene‑i kâinât öyle bozulacaktı ki, bir senede, belki bir günde herc ü merc olurdu. Yani deniz karmakarışık şeylerle dolacaktı, taaffün edecekti. Hava gazât‑ı muzırra ile zehirlenecekti. Zemin ise bir mezbele, bir mezbaha, bir bataklığa dönecekti. Dünya boğulacaktı.
224
İşte, cesed‑i hayvanînin hüceyrâtından ve kandaki küreyvât‑ı hamrâ ve beyzâdan ve zerrâtın tahavvülâtından ve cihâzât‑ı bedeniyenin tenâsübünden tut, tâ denizlerin vâridât ve masârifine, tâ zemin altındaki çeşmelerin gelir ve sarfiyatlarına, tâ hayvanat ve nebâtâtın tevellüdât ve vefiyâtlarına, tâ güz ve baharın tahribât ve tamiratlarına, tâ unsurların ve yıldızların hidemât ve harekâtlarına, tâ mevt ve hayatın, ziyâ ve zulmetin ve harâret ve bürûdetin değişmelerine ve döğüşmelerine ve çarpışmalarına kadar, o derece hassas bir mîzan ile ve o kadar ince bir ölçü ile tanzim edilir ve tartılır ki, akl‑ı beşer hiçbir yerde hakîki olarak hiçbir isrâf, hiçbir abes görmediği gibi; hikmet‑i insaniye dahi, herşeyde en mükemmel bir intizam, en güzel bir mevzûniyet görüyor ve gösteriyor. Belki, hikmet‑i insaniye, o intizam ve mevzûniyetin bir tezâhürüdür, bir tercümânıdır.
İşte, gel, güneş ile muhtelif oniki seyyârenin muvâzenelerine bak. Acaba bu muvâzene, güneş gibi, Adl ve Kadîr olan Zât‑ı Zülcelâl’i göstermiyor mu? Ve bilhassa, seyyârâttan olan gemimiz, yani küre‑i arz, bir senede yirmidört bin senelik bir dâirede gezer, seyahat eder. Ve o hàrika sür'atiyle beraber, zeminin yüzünde dizilmiş, istif edilmiş eşyayı dağıtmıyor, sarsmıyor, fezâya fırlatmıyor. Eğer sür'ati bir parça tezyîd veya tenkìs edilseydi, sekenesini havaya fırlatıp fezâda dağıtacaktı. Ve bir dakika belki bir sâniye muvâzenesini bozsa, dünyamızı bozacak, belki başkasıyla çarpışacak, bir kıyâmeti koparacak.
Ve bilhassa zeminin yüzünde, nebâtî ve hayvanî dörtyüz bin tâifenin tevellüdât ve vefiyâtça ve iâşe ve yaşayışça rahîmâne muvâzeneleri, ziyâ güneşi gösterdiği gibi, bir tek Zât‑ı Adl ve Rahîm’i gösteriyor.
225
Ve bilhassa o hadsiz milletlerin hadsiz efrâdından bir tek ferdin a'zâsı, cihâzâtı, duyguları o derece hassas bir mîzanla birbiriyle münâsebetdâr ve muvâzenettedir ki; o tenâsüb, o muvâzene, bedâhet derecesinde bir Sâni'‑i Adl ü Hakîm’i gösteriyor.
Ve bilhassa her ferd‑i hayvanînin bedenindeki hüceyrâtın ve kan mecrâlarının ve kandaki küreyvâtın ve o küreyvâttaki zerrelerin o derece ince ve hassas ve hàrika muvâzeneleri var; bilbedâhe isbât eder ki:
Herşeyin dizgini elinde ve herşeyin anahtarı yanında ve bir şey bir şeye mâni olmuyor, umum eşyayı bir tek şey gibi kolayca idare eden bir tek Hàlık‑ı Adl ü Hakîm’in mîzanıyla, kanunuyla, nizâmıyla terbiye ve idare oluyor. Haşrin Mahkeme‑i Kübrâ’sında, mîzan‑ı a'zam-ı adâletinde cin ve insin muvâzene‑i a'mâllerini istib'âd edip inanmayan, bu dünyada gözüyle gördüğü bu muvâzene‑i ekbere dikkat etse, elbette istib'âdı kalmaz.
Ey isrâflı, iktisadsız; ey zulümlü, adâletsiz; ey kirli, nezâfetsiz, bedbaht insan! Bütün kâinâtın ve bütün mevcûdâtın düstur‑u hareketi olan iktisad ve nezâfet ve adâleti yapmadığından, umum mevcûdâta muhâlefetinle, ma'nen onların nefretlerine ve hiddetlerine mazhar oluyorsun. Neye dayanıyorsun ki, umum mevcûdâtı zulmünle, mîzansızlığınla, isrâfınla, nezâfetsizliğinle kızdırıyorsun?
Evet, ism‑i Hakîm’in cilve‑i a'zamından olan hikmet‑i âmme-i kâinât, iktisad ve isrâfsızlık üzerinde hareket ediyor. İktisadı emrediyor.
226
Ve ism‑i Adl’in cilve‑i a'zamından gelen kâinâttaki adâlet‑i tâmme, umum eşyanın muvâzenelerini idare ediyor. Ve beşere de adâleti emrediyor. Sûre‑i Rahmân’da, ﴿وَالسَّمَٓاءَ رَفَعَهَا وَوَضَعَ الْم۪يزَانَ ❋ اَلَّا تَطْغَوْا فِي الْم۪يزَانِ ❋ وَاَق۪يمُوا الْوَزْنَ بِالْقِسْطِ وَلَا تُخْسِرُوا الْم۪يزَانَ﴾ âyetindeki, dört mertebe, dört nev'i mîzana işâret eden, dört defa mîzan zikretmesi, kâinâtta mîzanın derece‑i azametini ve fevkalâde, pek büyük ehemmiyetini gösteriyor. Evet, hiçbir şeyde isrâf olmadığı gibi, hiçbir şeyde de hakîki zulüm ve mîzansızlık yoktur.
Ve ism‑i Kuddûs’ün cilve‑i a'zamından gelen tanzîf ve nezâfet, bütün kâinâtın mevcûdâtını temizliyor, güzelleştiriyor. Beşerin bulaşık eli karışmamak şartıyla, hiçbir şeyde hakîki nezâfetsizlik ve çirkinlik görünmüyor!
İşte, hakàik‑ı Kur'âniye’den ve desâtir‑i İslâmiyeden olan adâlet, iktisad, nezâfet hayat‑ı beşeriyede ne derece esâslı birer düstur olduğunu anla. Ve ahkâm‑ı Kur'âniye ne derece kâinâtla alâkadar ve kâinât içine kök salmış ve sarmış bulunduğunu ve o hakàikı bozmak, kâinâtı bozmak ve sûretini değiştirmek gibi, mümkün olmadığını bil! Ve bu üç ziyâ‑yı a'zam gibi, rahmet, inâyet, hafîziyet misillû yüzer ihâtalı hakikatler haşri, âhireti iktiza ve istilzam ettikleri hâlde, hiç mümkün müdür ki; kâinâtta ve umum mevcûdâtta hüküm‑fermâ olan rahmet, inâyet, adâlet, hikmet, iktisad ve nezâfet gibi pek kuvvetli, ihâtalı hakikatler, haşrin ademiyle ve âhiretin gelmemesiyle merhametsizliğe, zulme, hikmetsizliğe, isrâfa, nezâfetsizliğe, abesiyete inkılâb etsinler? Hâşâ! Yüz bin defa hâşâ!
227
Bir sineğin hakk‑ı hayatını rahîmâne muhâfaza eden bir rahmet, bir hikmet; acaba haşri getirmemekle, umum zîşuûrların hadsiz hukuk‑u hayatlarını ve nihâyetsiz mevcûdâtın nihâyetsiz hukuklarını zâyi' eder mi? Ve, tâbiri câizse, rahmet ve şefkatte ve adâlet ve hikmette hadsiz hassâsiyet ve dikkat gösteren bir haşmet‑i Rubûbiyet ve kemâlâtını göstermek ve kendini tanıttırmak ve sevdirmek için bu kâinâtı hadsiz hàrika san'atlarıyla, ni'metleriyle süslendiren bir saltanat‑ı Ulûhiyet, böyle, hem umum kemâlâtını, hem bütün mahlûkatını hiçe indiren ve inkâr ettiren haşirsizliğe müsâade eder mi? Hâşâ! Böyle bir cemâl‑i mutlak, böyle bir kubh‑u mutlaka, bilbedâhe müsâade etmez.
Evet, âhireti inkâr etmek isteyen adam, evvelce bütün dünyayı bütün hakàikıyla inkâr etmeli. Yoksa dünya bütün hakàikıyla, yüz bin lisânla onu tekzîb ederek bu yalanında yüz bin derece yalancılığını isbât edecek. Onuncu Söz kat'î delillerle isbât etmiştir ki; âhiretin vücûdu, dünyanın vücûdu kadar kat'î ve şüphesizdir.
228
Beşinci Hüccet‑i Îmâniyeİsm‑i A'zamın Altı Nurundan Üçüncü Nuruna İşâret Eden Üçüncü Nükte
﴿اُدْعُ اِلٰى سَب۪يلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ﴾ Âyetinin bir nüktesi ve bir İsm‑i A'zam veya İsm‑i A'zamın altı nurundan bir nuru olan “İsm‑i Hakem”in bir cilvesi Ramazan‑ı Şerîfte Eskişehir Hapishânesinde görüldü. Ona yalnız bir işâret olarak, Beş Noktadan ibaret Üçüncü Nükte acele olarak yazıldı, müsvedde hâlinde kaldı.
Üçüncü Nüktenin Birinci Noktası
Onuncu Söz’de işâret edildiği gibi, ism‑i Hakem’in tecellî‑i a'zamı şu kâinâtı öyle bir kitab hükmüne getirmiş ki, her sahifesinde yüzer kitab yazılmış; ve her satırında yüzer sahife derc edilmiş; ve her kelimesinde yüzer satır mevcûddur; ve her harfinde yüzer kelime var; ve her noktasında kitabın muhtasar bir fihristeciği bulunur bir tarza getirmiştir. O kitabın sahifeleri, satırları, tâ noktalarına kadar yüzer cihette Nakkàşını, Kâtibini öyle vuzûhla gösteriyor ki; o kitab‑ı kâinâtın müşâhedesi, kendi vücûdundan yüz derece daha ziyâde Kâtibinin vücûdunu ve vahdetini isbât eder. Çünkü bir harf kendi vücûdunu bir harf kadar ifâde ettiği hâlde, kâtibini bir satır kadar ifâde ediyor.
Evet, bu kitab‑ı kebîrin bir sahifesi, zemin yüzüdür. O sahifede nebâtât, hayvanat tâifeleri adedince kitaplar, birbiri içinde, beraber, bir vakitte, yanlışsız, gayet mükemmel bir sûrette, bahar mevsiminde yazıldığı gözle görünüyor. Bu sahifenin bir satırı, bir bahçedir. O bahçede bulunan çiçekler, ağaçlar, nebâtlar adedince manzûm kasideler, beraber, birbiri içinde, yanlışsız yazıldığını gözümüzle görüyoruz. O satırın bir kelimesi, çiçek açmış, meyve vermek üzere yaprağını vermiş bir ağaçtır. İşte bu kelime; muntazam, mevzûn, süslü yaprak, çiçek ve meyveleri adedince, Hakem‑i Zülcelâl’in medh ü senâsına dair mânidâr fıkralardır. Güyâ çiçek açmış her ağaç gibi, o ağaç dahi, Nakkàşının medîhalarını teğannî eden manzûm bir kasidedir.
229
Hem güyâ Hakem‑i Zülcelâl, zeminin meşherinde teşhîr ettiği antika ve acîb eserlerine binler gözle bakmak istiyor.
Hem güyâ O Sultan‑ı Ezelî’nin o ağaca verdiği murassa' hediye ve nişanları ve formaları, hususî bayramı ve resm‑i küşâdı olan baharda, pâdişahın nazarına arz etmek için, öyle müzeyyen, mevzûn, muntazam, mânidâr bir şekil almış ve öyle hikmetli bir şekil verilmiştir ki, herbir çiçeğinde, herbir meyvesinde, birbiri içinde çok vecihler ve delillerle, Nakkàşının vücûduna ve esmâsına şehâdet ederler.
Meselâ; herbir çiçekte, herbir meyvede bir mîzan var. Ve o mîzan, bir intizam içinde; ve o intizam, tazelenen bir tanzim ve tevzîn içinde; ve o tevzîn ve tanzim, bir zînet ve san'at içinde; ve o zînet ve san'at, mânidâr kokular ve hikmetli tatlar içinde bulunduğundan; herbir çiçek, o ağacın çiçekleri adedince, Hakem‑i Zülcelâl’e işâretler ediyor.
Ve bu bir kelime olan bu ağaçta, bir harf hükmünde olan bir meyvede bulunan bir çekirdek noktası, bütün ağacın fihristesini, programını taşıyan küçük bir sandukçadır. Ve hâkezâ...
Buna kıyâsen, kâinât kitabının bütün satırları, sahifeleri, böyle, ism‑i Hakem ve Hakîm’in cilvesiyle, yalnız herbir sahifesi değil, belki herbir satırı ve herbir kelimesi ve herbir harfi ve herbir noktası, birer mu'cize hükmüne getirilmiştir ki, bütün esbâb toplansa, bir noktasının nazîrini getiremezler, muâraza edemezler.
230
Evet, bu Kur'ân‑ı Azîm-i Kâinât’ın herbir âyet‑i tekvîniyesi, o âyetin noktaları ve hurûfu adedince mu'cizeler gösterdiklerinden; elbette serseri tesâdüf, kör kuvvet, gayesiz, mîzansız, şuûrsuz tabiat, hiçbir cihetle o hakîmâne, basîrâne olan hàs mîzana ve gayet ince intizama karışamazlar. Eğer karışsaydılar, elbette karışık eseri görünecekti. Hâlbuki hiçbir cihette intizamsızlık müşâhede olunmuyor.
Üçüncü Nüktenin İkinci Noktası
İki Mes'eledir.
Birinci Mes'elesi
Onuncu Söz’de beyân edildiği gibi; nihâyet kemâlde bir cemâl ve nihâyet cemâlde bir kemâl, elbette kendini görmek ve göstermek, teşhîr etmek istemesi, en esâslı bir kaidedir. İşte bu esâslı düstur‑u umumîye binâendir ki; bu Kitab‑ı Kebîr-i Kâinâtın Nakkàş-ı Ezelî’si, bu kâinâtla ve bu kâinâtın herbir sahifesiyle ve herbir satırıyla, hattâ harfleri ve noktalarıyla Kendini tanıttırmak ve kemâlâtını bildirmek ve cemâlini göstermek ve Kendisini sevdirmek için, en cüz'îden en küllîye kadar herbir mevcûdun müteaddid lisânlarıyla cemâl‑i kemâlini ve kemâl‑i cemâlini tanıttırıyor ve sevdiriyor.
İşte, ey gâfil insan! Bu Hâkim‑i Hakem-i Hakîm-i Zülcelâl-i Ve'l-Cemâl, sana karşı Kendisini herbir mahlûkuyla böyle hadsiz ve parlak tarzlarda tanıttırmak ve sevdirmek istediği hâlde, sen O’nun tanıttırmasına karşı îmânla tanımazsan ve O’nun sevdirmesine mukâbil ubûdiyetinle kendini O’na sevdirmezsen, ne derece hadsiz muzâaf bir cehâlet, bir hasâret olduğunu bil, ayıl!
İkinci Noktanın İkinci Mes'elesi
Bu kâinâtın Sâni'‑i Kadîr ve Hakîm’inin mülkünde iştirâk yeri yoktur. Çünkü herşeyde nihâyet derecede intizam bulunduğundan, şirki kabûl edemez. Çünkü müteaddid eller bir işe karışırsa, o iş karışır. Bir memlekette iki pâdişah, bir şehirde iki vâli, bir köyde iki müdür bulunsa, o memleket, o şehir, o köyün her işinde bir karışıklık başlayacağı gibi; en ednâ bir vazifedâr adam, o vazifesine başkasının müdâhalesini kabûl etmemesi gösteriyor ki, hâkimiyetin en esâslı hàssası, elbette istiklâl ve infiraddır. Demek intizam vahdeti ve hâkimiyet infiradı iktiza eder.
231
Mâdem hâkimiyetin bir muvakkat gölgesi, muâvenete muhtaç ve âciz insanlarda böyle müdâhaleyi reddederse; elbette, derece‑i Rubûbiyette hakîki bir hâkimiyet‑i mutlaka, bir Kadîr‑i Mutlak’ta, bütün şiddetiyle müdâhaleyi reddetmek gerektir. Eğer zerre kadar müdâhale olsaydı, intizam bozulacaktı.
Hâlbuki bu kâinât öyle bir tarzda yaratılmış ki, bir çekirdeği halk etmek için, bir ağacı halk edebilir bir kudret lâzımdır. Ve bir ağacı halk etmek için de, kâinâtı halk edebilir bir kudret gerektir. Ve kâinât içinde parmak karıştıran bir şerîk bulunsa, en küçük bir çekirdekte de hissedar olmak lâzım gelir. Çünkü o, onun nümûnesidir. O hâlde, koca kâinâtta yerleşmeyen iki rubûbiyet, bir çekirdekte, belki bir zerrede yerleşmek lâzım gelir. Bu ise, muhâlâtın ve bâtıl hayâlâtın en mânâsız ve en uzak bir muhâlidir. Koca kâinâtın umum ahvâl ve keyfiyâtını mîzan‑ı adlinde ve nizâm‑ı hikmetinde tutan bir Kadîr‑i Mutlak’ın aczini – hattâ bir çekirdekte dahi – iktiza eden şirk ve küfür ne kadar hadsiz derecede muzâaf bir hilâf, bir hatâ, bir yalan olduğunu ve Tevhid ne derece hadsiz muzâaf bir derecede hak ve hakikat ve doğru olduğunu bil, “Elhamdülillâhi ale'l‑îmân” de.
Üçüncü Nokta
Sâni'‑i Kadîr, ism‑i Hakem ve Hakîm’i ile, bu âlem içinde binler muntazam âlemleri derc etmiştir. O âlemler içinde en ziyâde kâinâttaki hikmetlere medâr ve mazhar olan insanı bir merkez, bir medâr hükmünde yaratmış. Ve o kâinât dâiresinin en mühim hikmetleri ve faydaları insana bakıyor. Ve insan dâiresi içinde dahi, rızkı bir merkez hükmüne getirmiş; âlem‑i insanîde ekser hikmetler, maslahatlar, o rızka bakar ve onunla tezâhür eder. Ve insanda şuûr ve rızıkta zevk vâsıtasıyla, ism‑i Hakîm’in cilvesi parlak bir sûrette görünüyor. Ve şuûr‑u insanî vâsıtasıyla keşfolunan yüzer fenlerden herbir fen, Hakem isminin, bir nev'ide bir cilvesini ta'rif ediyor.
232
Meselâ; tıb fenninden suâl olsa, “Bu kâinât nedir?” Elbette diyecek ki: “Gayet muntazam ve mükemmel bir eczâhâne‑i kübrâdır. İçinde herbir ilâç güzelce ihzar ve istif edilmiştir.”
Fenn‑i kimyadan sorulsa, “Bu küre‑i arz nedir?” Diyecek: “Gayet muntazam ve mükemmel bir kimyahânedir.”
Fenn‑i makine diyecek: “Hiçbir kusuru olmayan, gayet mükemmel bir fabrikadır.”
Fenn‑i zirâat diyecek: “Nihâyet derecede mahsuldâr, her nev'i hubûbu vaktinde yetiştiren muntazam bir tarladır ve mükemmel bir bahçedir.”
Fenn‑i ticâret diyecek: “Gayet muntazam bir sergi ve çok intizamlı bir pazar ve malları çok san'atlı bir dükkândır.”
Fenn‑i iâşe diyecek: “Gayet muntazam, bütün erzâkın envâ'ını câmi' bir anbardır.”
Fenn‑i rızık diyecek: “Yüz binler lezîz taamlar beraber, kemâl‑i intizam ile içinde pişirilen bir matbah‑ı Rabbânî ve bir kazan‑ı Rahmânîdir.”
Fenn‑i askeriye diyecek ki: “Arz bir ordugâhtır. Her bahar mevsiminde yeni taht‑ı silâha alınmış ve zemin yüzünde çadırları kurulmuş dört yüz bin muhtelif milletler o orduda bulunduğu hâlde, ayrı ayrı erzâkları, ayrı ayrı libâsları, silâhları, ayrı ayrı ta'limâtları, terhisâtları, kemâl‑i intizamla, hiçbirini unutmayarak ve şaşırmayarak, bir tek Kumandan‑ı A'zamın emriyle, kuvvetiyle, merhametiyle, hazinesiyle, gayet muntazam yapılıp idare ediliyor.”
233
Ve fenn‑i elektrikten sorulsa, “Bu âlem nedir?” Elbette diyecek: “Bu muhteşem saray‑ı kâinâtın damı, gayet intizamlı, mîzanlı, hadsiz elektrik lambalarıyla tezyîn edilmiştir. Fakat o kadar hàrika bir intizam ve mîzan iledir ki; başta güneş olarak, küre‑i arzdan bin defa büyük o semâvî lambalar, mütemâdiyen yandıkları hâlde muvâzenelerini bozmuyorlar, patlak vermiyorlar, yangın çıkarmıyorlar. Sarfiyatları hadsiz olduğu hâlde, vâridâtları ve gazyağları ve madde‑i iştiâlleri nereden geliyor? Neden tükenmiyor? Neden yanmak muvâzenesi bozulmuyor? Küçük bir lamba dahi muntazam bakılmazsa söner. Kozmoğrafyaca, küre‑i arzdan bir milyondan ziyâde büyük ve bir milyon seneden ziyâde yaşayan güneşi (Hâşiye) kömürsüz, yağsız yandıran, söndürmeyen Hakîm‑i Zülcelâl’in hikmetine, kudretine bak, ‘Sübhânallâh’ de! Güneşin müddet‑i ömründe geçen dakikalarının âşirâtı adedince ‘Mâşâallâh, Bârekallâh, Lâ ilâhe illâ Hû’ söyle!
Demek bu semâvî lambalarda gayet hàrika bir intizam var. Ve onlara çok dikkatle bakılıyor. Güyâ o pek büyük ve pek çok kütle‑i nâriyelerin ve gayet çok kanâdil‑i nuriyelerin buhar kazanı ise, harâreti tükenmez bir Cehennem’dir ki, onlara nursuz harâret veriyor. Ve o elektrik lambalarının makinesi ve merkezî fabrikası dâimî bir Cennet’tir ki, onlara nur ve ışık veriyor; ism‑i Hakem ve Hakîm’in cilve‑i a'zamıyla, intizamla yanmakları devam ediyor.” Ve hâkezâ…
Bunlara kıyâsen, yüzer fennin herbirisinin kat'î şehâdetiyle, noksansız bir intizam‑ı ekmel içinde, hadsiz hikmetler, maslahatlarla bu kâinât tezyîn edilmiştir. Ve o hàrika ve ihâtalı hikmetle mecmû‑u kâinâta verdiği intizam ve hikmetleri, en küçük bir zîhayat ve bir çekirdekte, küçük bir mikyâsta derc etmiştir.
Ve ma'lûm ve bedîhîdir ki, intizam ile gayeleri ve hikmetleri ve faydaları takib etmek; ihtiyar ile, irâde ile, kasd ile, meşîet ile olabilir, başka olamaz. İhtiyarsız, irâdesiz, kasıdsız, şuûrsuz esbâb ve tabiatın işi olmadığı gibi, müdâhaleleri dahi olamaz. Demek bu kâinâtın bütün mevcûdâtındaki hadsiz intizamât ve hikmetleriyle iktiza ettikleri ve gösterdikleri bir Fâil‑i Muhtar’ı, bir Sâni'‑i Hakîm’i bilmemek veya inkâr etmek, ne kadar acîb bir cehâlet ve dîvânelik olduğu ta'rif edilmez.
234
Evet, dünyada en ziyâde hayret edilecek bir şey varsa, o da bu inkârdır. Çünkü kâinâtın mevcûdâtındaki hadsiz intizamât ve hikmetleriyle, vücûd ve vahdetine şâhidler bulunduğu hâlde, O’nu görmemek, bilmemek, ne derece körlük ve cehâlet olduğunu, en kör câhil de anlar. Hattâ diyebilirim ki, ehl‑i küfrün içinde, kâinâtın vücûdunu inkâr ettiklerinden ahmak zannedilen Sofestâiler, en akıllılarıdır. Çünkü; kâinâtın vücûdunu kabûl etmekle Allah’a ve Hàlık’ına inanmamak kàbil ve mümkün olmadığından, kâinâtı inkâra başladılar. Kendilerini de inkâr ettiler; “Hiçbir şey yok” diyerek, akıldan istifâ ederek, akıl perdesi altında sâir münkirlerin hadsiz akılsızlıklarından kurtulup bir derece akla yanaştılar.
Dördüncü Nokta
Onuncu Söz’de işâret edildiği gibi, bir Sâni'‑i Hakîm ve gayet hikmetli bir usta, bir sarayın herbir taşında yüzer hikmeti hassâsiyetle takib etse, sonra o saraya dam yapmayıp, boşu boşuna harâb olmasıyla, takib ettiği hadsiz hikmetleri zâyi' etmesini hiçbir zîşuûr kabûl etmediği ve bir Hakîm‑i Mutlak, kemâl‑i hikmetinden, bir dirhem kadar bir çekirdekten yüzer batman faydaları, gayeleri, hikmetleri dikkatle takib ettiği hâlde, dağ gibi koca ağaca bir dirhem kadar bir tek fayda, bir tek küçük gaye, bir tek meyve vermek için o koca ağacın pek çok masârifini yapmakla, kendi hikmetine bütün bütün zıt ve muhâlif olarak, müsrifâne bir sefâhet irtikâb etmesi hiçbir cihetle imkânı olmadığı gibi; aynen öyle de, bu kâinât sarayının herbir mevcûdâtına yüzer hikmet takan ve yüzer vazife ile techiz eden, hattâ herbir ağaca meyveleri adedince hikmetler ve çiçekleri adedince vazifeler veren bir Sâni'‑i Hakîm, kıyâmeti getirmemekle ve haşri yapmamakla, bütün bu had ve hesaba gelmeyen hikmetleri ve nihâyetsiz vazifeleri mânâsız, abes, boş, faydasız zâyi' etmesi, O Kadîr‑i Mutlak’ın kemâl‑i kudretine acz‑i mutlak verdiği gibi, O Hakîm‑i Mutlak’ın kemâl‑i hikmetine hadsiz abesiyet ve faydasızlığı ve O Rahîm‑i Mutlak’ın cemâl‑i rahmetine nihâyetsiz çirkinliği ve O Âdil‑i Mutlak’ın kemâl‑i adâletine nihâyetsiz zulmü vermek demektir. Âdeta, kâinâtta herkese görünen hikmet, rahmet, adâleti inkâr etmektir. Bu ise, en acîb bir muhâldir ki, hadsiz bâtıl şeyler, içinde bulunur.
235
Ehl‑i dalâlet gelsin, baksın: Gireceği ve düşündüğü kendi kabri gibi, kendi dalâletinde ne derece dehşetli bir zulmet, bir karanlık ve yılanların, akreplerin yuvası bir kuyu olduğunu görsün. Ve âhirete îmân ise, Cennet gibi güzel ve nurânî bir yol olduğunu bilsin, îmâna girsin.
Beşinci Nokta
İki Mes'ele’dir.
Birinci Mes'ele
Sâni'‑i Zülcelâl, ism‑i Hakîm’in muktezâsıyla, herşeyde en hafif sûreti, en kısa yolu, en kolay tarzı, en faydalı şekli ehemmiyetle takib ettiği gösteriyor ki; isrâf, abesiyet, faydasızlık, fıtratta yoktur. İsrâf ise, ism‑i Hakîm’in zıddı olduğu gibi, iktisad onun lâzımıdır ve düstur‑u esâsıdır.
Ey iktisadsız, isrâflı insan! Bütün kâinâtın en esâslı düsturu olan iktisadı yapmadığından, ne kadar hilâf‑ı hakikat hareket ettiğini bil; ﴿كُلُوا وَاشْرَبُوا وَلَا تُسْرِفُوا﴾ âyeti ne kadar esâslı, geniş bir düsturu ders verdiğini anla!
236
İkinci Mes'ele
İsm‑i Hakem ve Hakîm, bedâhet derecesinde, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın risaletine delâlet ve istilzam ediyor denilebilir. Evet, mâdem gayet mânidâr bir kitab, onu ders verecek bir muallim ister. Ve gayet güzel bir cemâl, kendini görecek ve gösterecek bir ayna iktiza eder. Ve gayet kemâlde bir san'at, teşhîrci bir dellâl ister. Elbette, herbir harfinde yüzer mânâlar, hikmetler bulunan bu Kitab‑ı Kebîr-i Kâinâtın muhâtabı olan nev'‑i insan içinde, elbette bir rehber‑i ekmel, bir muallim‑i ekber bulunacak. Tâ ki, o kitapta bulunan kudsî ve hakîki hikmetleri ders verecek; belki kâinâttaki hikmetlerin vücûdunu bildirecek; belki kâinâtın hilkatindeki makàsıd‑ı Rabbâniye’nin zuhûruna, belki husûlüne vesile olacak; ve umum kâinâtta Hàlık tarafından gayet ehemmiyetle izhârını irâde ettiği kemâl‑i san'atını, cemâl‑i esmâsını bildirecek, âyinedârlık edecek; ve O Hàlık, bütün mevcûdâtla Kendini sevdirmek ve zîşuûr mahlûklarından mukàbele istediğinden, o zîşuûrların nâmına birisi o geniş tezâhürat‑ı Rubûbiyete karşı geniş bir ubûdiyet ile mukàbele edip, berr ve bahri cezbeye getirecek, semâvât ve arzı çınlatacak bir velvele‑i teşhîr ve takdis ile, o zîşuûrların nazarını o san'atların Sâni'ine çevirecek; ve kudsî dersler ve ta'limâtla bütün ehl‑i aklın kulaklarını kendine çevirecek bir Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’la, O Sâni'‑i Hakem-i Hakîm’in makàsıd‑ı İlâhiye’sini en güzel bir sûrette gösterecek; ve bütün hikmetlerinin tezâhürüne ve tezâhürat‑ı cemâliye ve celâliyesine karşı en ekmel bir mukàbele edecek bir Zât, güneşin vücûdu gibi bu kâinâta lâzımdır, zarûrîdir. Ve öyle eden ve en ekmel bir sûrette o vazifeleri yapan, bilmüşâhede, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dır. Öyle ise; güneş ziyâyı, ziyâ gündüzü istilzam ettiği derecede, kâinâttaki hikmetler Risalet‑i Ahmediye’yi istilzam eder.
237
Evet, nasıl ki, ism‑i Hakem ve Hakîmin cilve‑i a'zamı ile, a'zamî derecede Risalet‑i Ahmediye’yi iktiza ediyor; öyle de, Esmâ‑i Hüsnâ’dan Allah, Rahmân, Rahîm, Vedûd, Mün'im, Kerîm, Cemîl, Rab gibi çok isimlerin herbiri, kâinâtta görünen bir cilve‑i a'zamla, a'zamî derecede ve mertebe‑i kat'iyyette Risalet‑i Ahmediye’yi istilzam ederler.
Meselâ; ism‑i Rahmân’ın cilvesi olan rahmet‑i vâsia, O Rahmeten li'l‑âlemîn ile tezâhür eder. Ve ism‑i Vedûd’un cilvesi olan tahabbüb‑ü İlâhî ve taarrüf‑ü Rabbânî O Habîb‑i Rabbü'l-Âlemîn ile netice verir, mukàbele görür. Ve ism‑i Cemîl’in bir cilvesi olan bütün cemâller, yani cemâl‑i Zât, cemâl‑i Esmâ, cemâl‑i san'at, cemâl‑i masnûât o âyine‑i Ahmediye’de görülür, gösterilir. Ve haşmet‑i Rubûbiyet ve saltanat‑ı Ulûhiyet’in cilveleri dahi, o dellâl‑ı Saltanat-ı Rubûbiyet olan Zât‑ı Ahmediye’nin risaletiyle bilinir, görünür, anlaşılır, tasdik edilir. Ve hâkezâ… Bu misâller gibi, ekser Esmâ‑i Hüsnâ’nın herbiri, Risalet‑i Ahmediye’ye birer parlak bürhândır.
238
Elhâsıl; mâdem kâinât mevcûddur ve inkâr edilmiyor. Elbette kâinâtın renkleri, zînetleri, ışıkları, ziyâları, san'atları, hayatları, râbıtaları hükmünde olan hikmet, inâyet, rahmet, cemâl, nizâm, mîzan, zînet gibi meşhûd hakikatler, hiçbir cihetle inkâr edilmez. Mâdem bu sıfatların, fiillerin inkârı mümkün değildir. Elbette o sıfatların mevsufu ve o fiillerin fâili ve o ziyâların güneşi olan Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd, Hakîm, Kerîm, Rahîm, Cemîl, Hakem, Adl dahi hiçbir cihetle inkâr edilmez ve inkârı kàbil olmaz. Ve elbette o sıfatların ve o fiillerin medâr‑ı zuhûrları, belki medâr‑ı kemâlleri, belki medâr‑ı tahakkukları olan rehber‑i ekber, muallim‑i ekmel ve dellâl‑ı a'zam ve tılsım‑ı kâinâtın keşşâfı ve âyine‑i Samedânî ve Habîb‑i Rahmânî olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın risaleti hiçbir cihetle inkâr edilmez. Âlem‑i hakikatin ve hakikat‑i kâinâtın ziyâları gibi, Bunun risaleti dahi, kâinâtın en parlak bir ziyâsıdır.
عَلَيْهِ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ الْاَيَّامِ وَذَرَّاتِ الْاَنَامِ
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
239
Altıncı Hüccet‑i ÎmâniyeOnuncu Söz’ün Dokuzuncu Hakikati
Bâb‑ı İhyâ ve İmâte’dir. İsm‑i Hayy-ı Kayyûm’un, Muhyî ve Mümît’in cilvesidir
Hiç mümkün müdür ki; ölmüş, kurumuş koca Arz’ı ihyâ eden ve o ihyâ içinde herbiri, beşer haşri gibi acîb, üçyüz binden ziyâde envâ'‑ı mahlûkatı haşr ve neşredip kudretini gösteren ve o haşr ve neşr içinde nihâyet derecede karışık ve ihtilât içinde, nihâyet derecede imtiyaz ve tefrik ile ihâta‑i ilmiyesini gösteren; ve bütün semâvî fermânlarıyla beşerin haşrini va'detmekle, bütün ibâdının enzârını saâdet‑i ebediyeye çeviren ve bütün mevcûdâtı baş başa, omuz omuza, el ele verdirip, emir ve irâdesi dâiresinde döndürüp birbirine yardımcı ve musahhar kılmakla Azamet‑i Rubûbiyet’ini gösteren; ve beşeri, şecere‑i kâinâtın en câmi' ve en nâzik ve en nâzenîn, en nâzdâr, en niyâzdâr bir meyvesi yaratıp, kendine muhâtab ittihàz ederek herşeyi ona musahhar kılmakla, insana bu kadar ehemmiyet verdiğini gösteren bir Kadîr‑i Rahîm, bir Alîm‑i Hakîm; Kıyâmet’i getirmesin! Haşr’i yapmasın ve yapamasın! Beşeri ihyâ etmesin veya edemesin! Mahkeme‑i Kübrâ’yı açamasın! Cennet ve Cehennem’i yaratamasın! Hâşâ ve kellâ!‥
Evet, şu âlemin Mutasarrıf‑ı Zîşan’ı, her asırda, her senede, her günde bu dar, muvakkat rû‑yi zeminde Haşr‑i Ekberin ve meydân‑ı Kıyâmet’in pek çok emsâlini ve nümûnelerini ve işârâtını icâd ediyor.
240
Ezcümle: Haşr‑i baharîde görüyoruz ki: Beş‑altı gün zarfında küçük ve büyük hayvanat ve nebâtâttan üçyüz binden ziyâde envâ'ı haşredip neşrediyor. Bütün ağaçların, otların köklerini ve bir kısım hayvanları aynen ihyâ edip iâde ediyor. Başkalarını ayniyet derecesinde bir misliyet sûretinde icâd ediyor. Hâlbuki, maddeten farkları pek az olan tohumcuklar, o kadar karışmışken kemâl‑i imtiyaz ve teşhîs ile, o kadar sür'at ve vüs'at ve sühûlet içinde kemâl‑i intizam ve mîzan ile altı gün veya altı hafta zarfında ihyâ ediliyor. Hiç kàbil midir ki, bu işleri yapan Zât’a bir şey ağır gelebilsin! Semâvât ve arzı altı günde halkedemesin! İnsanı bir sayha ile haşredemesin! Hâşâ!‥
Acaba; mu'ciz‑nümâ bir kâtib bulunsa, harfleri, ya bozulmuş veya mahvolmuş üçyüz bin kitabı, tek bir sahifede karıştırmaksızın, galatsız, sehivsiz, noksansız, hepsini beraber, gayet güzel bir sûrette bir saatte yazarsa; birisi sana dese: “Şu kâtib, kendi te'lif ettiği senin suya düşmüş olan kitabını yeniden, bir dakika zarfında hâfızasından yazacak.” Sen diyebilir misin ki: “Yapamaz ve inanmam…”
Veyâhut, bir sultan‑ı mu'cizekâr, kendi iktidarını göstermek için veya ibret ve tenezzüh için bir işâretle dağları kaldırır, memleketleri tebdil eder, denizi karaya çevirdiğini gördüğün hâlde, sonra görsen ki; büyük bir taş dereye yuvarlanmış. O zâtın kendi ziyâfetine dâvet ettiği misâfirlerin yolunu kesmiş, geçemiyorlar. Biri sana dese: “O zât, bir işâretle o taşı, ne kadar büyük olursa olsun kaldıracak veya dağıtacak. Misâfirlerini yolda bırakmayacak.” Sen desen ki: “Kaldırmaz veya kaldıramaz…”
Veyâhut, bir zât bir günde, yeniden büyük bir orduyu teşkil ettiği hâlde, biri dese: “O zât bir boru sesiyle, efrâdı, istirahat için dağılmış olan taburları toplar. Taburlar, nizâmı altına girerler.” Sen desen ki: “İnanmam!” Ne kadar dîvânece hareket ettiğini anlarsın…
İşte şu üç temsîli fehmettin ise, bak! Nakkàş‑ı Ezelî, gözümüzün önünde kışın beyaz sahifesini çevirip, bahar ve yaz yeşil yaprağını açıp, rû‑yi arzın sahifesinde üçyüz binden ziyâde envâ'ı, Kudret ve Kader kalemiyle ahsen‑i sûret üzere yazar. Birbiri içinde, birbirine karışmaz. Beraber yazar. Birbirine mâni olmaz. Teşkilce, sûretçe birbirinden ayrı, hiç şaşırtmaz. Yanlış yazmaz.
Evet, en büyük bir ağacın rûh programını, bir nokta gibi en küçük bir çekirdekte dercedip, muhâfaza eden Zât‑ı Hakîm-i Hafîz; “Vefât edenlerin rûhlarını nasıl muhâfaza eder.” denilir mi?
241
Ve küre‑i arzı bir sapan taşı gibi çeviren Zât‑ı Kadîr; Âhiret’e giden misâfirlerinin yolunda, “Nasıl bu Arz’ı kaldıracak veya dağıtacak.” denilir mi?
Hem hiçten, yeniden bütün zîhayatın ordularını bütün cesedlerinin taburlarında kemâl‑i intizamla, zerrâtı emr‑i ﴿كُنْ فَيَكُونُ﴾ ile kaydedip yerleştiren, ordular icâd eden Zât‑ı Zülcelâl; tabur‑misâl cesedin nizâmı altına girmekle, “Birbiriyle tanışan zerrât‑ı esâsiye ve eczâ‑yı asliyesini bir sayha ile nasıl toplayabilir.” denilir mi?
Hem bu bahar haşrine benzeyen, dünyanın her devrinde, her asrında, hattâ gece‑gündüzün tebdilinde, hattâ cevv‑i havada bulutların icâd ve ifnâsında, Haşr’e nümûne ve misâl ve emâre olacak ne kadar nakışlar yaptığını gözünle görüyorsun. Hattâ eğer hayâlen bin sene evvel kendini farzetsen, sonra zamanın iki cenâhı olan mâzi ile müstakbeli birbirine karşılaştırsan; asırlar, günler adedince misâl‑i haşir ve kıyâmetin nümûnelerini göreceksin. Sonra, bu kadar nümûne ve misâlleri müşâhede ettiğin hâlde, haşr‑i cismânîyi akıldan uzak görüp istib'âd etmekle inkâr etsen; ne kadar dîvânelik olduğunu sen de anlarsın… Bak! Fermân‑ı A'zam, bahsettiğimiz hakikate dair ne diyor: ﴿فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِ الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ﴾
Elhâsıl: Haşre mâni hiçbir şey yoktur. Muktazî ise, herşeydir. Evet, mahşer‑i acâib olan şu koca arzı, âdi bir hayvan gibi imâte ve ihyâ eden ve beşer ve hayvana hoş bir beşik, güzel bir gemi yapan ve güneşi onlara şu misâfirhânede ışık verici ve ısındırıcı bir lamba eden, seyyârâtı meleklerine tayyare yapan bir Zât’ın, bu derece muhteşem ve sermedî Rubûbiyet’i ve bu derece muazzam ve muhît hâkimiyeti; elbette, yalnız böyle geçici, devamsız, bî‑karar, ehemmiyetsiz, müteğayyir, bekàsız, nâkıs, tekemmülsüz umûr‑u dünya üzerinde kurulmaz ve durmaz.
242
Demek, O’na şâyeste, dâimî, berkarar, zevâlsiz, muhteşem bir diyar‑ı âher var. Başka bâkî bir memleketi vardır. Bizi onun için çalıştırır. Oraya dâvet eder ve oraya nakledeceğine; zâhirden hakikate geçen ve kurb‑u huzuruna müşerref olan bütün ervâh‑ı neyyire ashâbı, bütün kulûb‑u münevvere aktâbı, bütün ukùl‑ü nurâniye erbâbı şehâdet ediyorlar ve bir mükâfât ve mücâzât ihzar ettiğini, müttefikan haber veriyorlar ve mükerreren pek kuvvetli va'd ve pek şiddetli tehdid eder, naklederler.
Hulfü'l‑va'd ise; hem zillet, hem tezellüldür. Hiçbir cihetle celâl ve kudsiyetine yanaşamaz. Hulfü'l‑vaîd ise; ya afvdan, ya aczden gelir. Hâlbuki küfür; cinayet‑i mutlakadır. (Hâşiye) Affa kàbil değil… Kadîr‑i Mutlak ise, aczden münezzeh ve mukaddestir.
243
Şâhidler, muhbirler ise; mesleklerinde, meşreblerinde, mezheblerinde muhtelif oldukları hâlde kemâl‑i ittifak ile şu mes'elenin esâsında müttehiddirler. Kesretçe tevâtür derecesindedirler; keyfiyetçe icmâ kuvvetindedirler. Mevkice herbiri nev'‑i beşerin bir yıldızı, bir tâifenin gözü, bir milletin azîzidirler. Ehemmiyetçe şu mes'elede hem ehl‑i ihtisàs, hem ehl‑i isbâttırlar. Hâlbuki; bir fende veya bir san'atta iki ehl‑i ihtisàs, binler başkalardan müreccahtırlar ve ihbarda iki müsbit, binler nâfîlere tercih edilir. Meselâ: Ramazan hilâlinin sübûtunu ihbar eden iki adam, binler münkirlerin inkârlarını hiçe atarlar.
Elhâsıl: Dünyada bundan daha doğru bir haber, daha sağlam bir da'vâ, daha zâhir bir hakikat olamaz… Demek, şüphesiz dünya bir mezraadır. Mahşer ise bir beyderdir, harmandır. Cennet, Cehennem ise birer mahzendir.
244
Yedinci Hüccet‑i ÎmâniyeOtuzüçüncü Mektûb’un Onyedinci Penceresi
﴿اِنَّ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ لَاٰيَاتٍ لِلْمُؤْمِن۪ينَ﴾
Zeminin yüzünü yaz zamanında temâşâ edip görüyoruz ki: İcâd‑ı eşyada müşevveşiyeti iktiza eden ve intizamsızlığa sebeb olan nihâyetsiz sehàvet ve bir cûd‑u mutlak, gayet derecede bir insicam ve intizam içinde görünüyor. İşte zemin yüzünü tezyîn eden bütün nebâtâtı gör.
Hem mîzansızlığı ve kabalığı iktiza eden icâd‑ı eşyadaki sür'at‑i mutlaka dahi, kemâl‑i mevzûniyet içinde görünüyor. İşte zemin yüzünü süslendiren bütün meyvelere bak.
Hem ehemmiyetsizliği, belki çirkinliği iktiza eden kesret‑i mutlaka dahi, kemâl‑i hüsn-ü san'at içinde görünüyor. İşte yeryüzünü yaldızlıyan bütün çiçeklere bak.
Hem san'atsızlığı, basitliği iktiza eden icâd‑ı eşyadaki sühûlet‑i mutlaka dahi, nihâyetsiz derecede san'atkârlık ve mehâret ve ihtimamkârlık içinde görünüyor. İşte yer yüzündeki ağaç ve nebâtât cihâzâtının sandukçaları ve programları ve tarihçe‑i hayatlarının kutucukları hükmünde olan bütün tohumlara, çekirdeklere dikkatle bak.
Hem ihtilâf ve ayrılığı iktiza eden uzaklık ve bu'd‑u mutlak dahi bir ittifak‑ı mutlak içinde görünüyor. İşte bütün aktâr‑ı zeminde zer'edilen her nev'i hubûbata bak.
245
Hem karışmayı ve bulaşmayı iktiza eden kemâl‑i ihtilât, bil'akis kemâl‑i imtiyaz ve tefrik içinde görünüyor. İşte bütün yer altına karışık atılan ve madde itibariyle birbirine benzeyen tohumların, sünbül vaktinde kemâl‑i imtiyazları ve ağaçlara giren muhtelif maddelerin yaprak, çiçek ve meyvelere, kemâl‑i imtiyaz ile tefrikleri ve mideye giren karışık gıdâların muhtelif a'zâ ve hüceyrâta göre kemâl‑i imtiyazla ayrılmalarına bak, kemâl‑i hikmet içinde kemâl‑i kudreti gör.
Hem ehemmiyetsizliği, kıymetsizliği iktiza eden gayet derecede mebzûliyet ve nihâyet derecede ucuzluk dahi, yeryüzünde masnûâtça, san'atça nihâyet derecede kıymetdâr ve pahalı bir keyfiyette görünüyor. İşte o hadsiz acâib‑i san'at içinde yeryüzünün Rahmânî sofrasında yalnız kudretin şekerlemeleri olan dutların nev'ilerine bak! Kemâl‑i rahmeti, kemâl‑i san'at içinde gör.
İşte, bütün rû‑yi zeminde gayet kıymetdârlık ile beraber, hadsiz ucuzluk; ve hadsiz ucuzluk içinde, hadsiz ihtilât ve karışıklık ile beraber, hadsiz imtiyaz ve tefrik; ve hadsiz imtiyaz ve tefrik içinde, gayet uzaklık ile beraber son derecede muvâfakat ve benzeyiş; ve son derece benzemek içinde, gayet derecede sühûlet ve kolaylık ile beraber, gayet derecede ihtimamkârâne yapılış; ve gayet derecede güzel yapılış içerisinde sür'at‑i mutlaka ve çabuklukla beraber, gayet derecede mevzûn ve mîzanlı ve isrâfsızlık; ve gayet derecede isrâfsızlık içinde son derece çokluk ve kesret ile beraber son derecede hüsn‑ü san'at; ve son derece hüsn‑ü san'at içinde nihâyet derecede sehàvet ile beraber intizam‑ı mutlak… Elbette gündüz ışığı; ışık, güneşi gösterdiği gibi, bir Kadîr‑i Zülcelâl’in, bir Hakîm‑i Zülkemâl’in, bir Rahîm‑i Zülcemâl’in vücûb‑u vücûduna ve Kemâl‑i Kudret’ine ve Cemâl‑i Rubûbiyet’ine ve Vahdâniyet’ine ve Ehadiyet’ine şehâdet ederler. ﴿لَهُ الْاَسْمَٓاءُ الْحُسْنٰى﴾ sırrını gösterirler.
246
Şimdi ey bîçâre câhil, gâfil, muannid, muattıl! Bu hakikat‑i uzmâyı ne ile tefsir edebilirsin? Bu nihâyet derecede mu'cize ve hàrika keyfiyeti ne ile izâh edebilirsin? Bu hadsiz derecede acîb şu san'atları neye isnâd edebilirsin? Bu yeryüzü derecesinde geniş bu pencereye hangi perde‑i gafleti atıp kapatabilirsin? Senin tesâdüfün nerede, tabiat dediğin ve güvendiğin şuûrsuz yoldaşın ve dalâlette istinâdgâhın ve arkadaşın nerede? Bu işlere tesâdüfün karışması yüz derece muhâl değil mi? Ve şu hàrika işlerin binden birinin tabiata havâlesi, bin derece muhâl olmuyor mu? Yoksa câmid, âciz tabiatın; herbir şeyin içinde o şeyden yapılan eşya adedince, manevî makine ve matbaaları mı var?
247
Sekizinci Hüccet‑i ÎmâniyeMünâcât
Bu Sekizinci Hüccet‑i Îmâniye; Vücûb‑u vücûda ve vahdâniyete delâlet ettiği gibi, hem delâil‑i kat'iyye ile rubûbiyetin ihâtasına ve kudretinin azametine delâlet eder. Hem hâkimiyetinin ihâtasına ve rahmetinin şümûlüne dahi delâlet ve isbât eder. Hem kâinâtın bütün eczâsına hikmetinin ihâtasını ve ilminin şümûlünü isbât eder.
Elhâsıl: Bu Sekizinci Hüccet‑i Îmâniye’nin herbir mukaddimesinin sekiz neticesi var. Sekiz mukaddimelerin herbirinde, sekiz neticeyi delilleriyle isbât eder ki; bu cihette bu Sekizinci Hüccet‑i Îmâniye’de yüksek meziyetler vardır.
Said Nursî
﴿﷽﴾
﴿اِنَّ ف۪ي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّت۪ي تَجْر۪ي فِي الْبَحْرِ بِمَا يَنْفَعُ النَّاسَ وَمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ مَٓاءٍ فَاَحْيَا بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ ف۪يهَا مِنْ كُلِّ دَٓابَّةٍ وَتَصْر۪يفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَيْنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ﴾
Birinci Fıkra (Semâvât)
Yâ İlâhî ve yâ Rabbî!
Ben îmânın gözüyle ve Kur'ânın ta'limiyle ve nuruyla ve Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın dersiyle ve ism‑i Hakîm’in göstermesiyle görüyorum ki: Semâvâtta hiçbir deverân ve hareket yoktur ki; böyle intizamıyla Senin mevcûdiyetine işâret ve delâlet etmesin.
248
Ve hiçbir ecrâm‑ı semâviye yoktur ki; sükûtuyla gürültüsüz vazife görerek direksiz durmalarıyla, Senin rubûbiyetine ve vahdetine şehâdeti ve işâreti olmasın.
Ve hiçbir yıldız yoktur ki; mevzûn hilkatiyle, muntazam vaziyetiyle ve nurânî tebessümüyle ve bütün yıldızlara mümâselet ve müşâbehet sikkesiyle Senin haşmet‑i ulûhiyetine ve vahdâniyetine işâret ve şehâdette bulunmasın.
Ve oniki seyyâreden hiçbir seyyâre yıldız yoktur ki; hikmetli hareketiyle ve itâatli musahhariyetiyle ve intizamlı vazifesiyle ve ehemmiyetli peykleriyle Senin vücûb‑u vücûduna şehâdet ve saltanat‑ı ulûhiyet’ine işâret etmesin!‥
Evet gökler sekeneleriyle, herbiri tek başıyla şehâdet ettikleri gibi, hey'et‑i mecmuasıyla derece‑i bedâhette – ey zemin ve gökleri yaratan Yaratıcı! – Senin vücûb‑u vücûduna öyle zâhir şehâdet – ve ey zerrâtı, muntazam mürekkebâtıyla tedbirini gören ve idare eden ve bu seyyâre yıldızları manzûm peykleriyle döndüren, emrine itâat ettiren! – Senin vahdetine ve birliğine öyle kuvvetli şehâdet ederler ki, göğün yüzünde bulunan yıldızlar sayısınca nurânî bürhânlar ve parlak deliller o şehâdeti tasdik ederler.
Hem bu sâfî, temiz, güzel gökler, fevkalâde büyük ve fevkalâde sür'atli ecrâmıyla muntazam bir ordu ve elektrik lambalarıyla süslenmiş bir saltanat donanması vaziyetini göstermek cihetiyle; Senin rubûbiyetinin haşmetine ve herşeyi icâd eden kudretinin azametine zâhir delâlet ve hadsiz semâvâtı ihâta eden hâkimiyetinin ve herbir zîhayatı kucağına alan rahmetinin hadsiz genişliklerine kuvvetli işâret ve bütün mahlûkat‑ı semâviyenin bütün işlerine ve keyfiyetlerine taalluk eden ve avucuna alan, tanzim eden ilminin herşeye ihâtasına ve hikmetinin her işe şümûlüne şüphesiz şehâdet ederler. Ve o şehâdet ve delâlet o kadar zâhirdir ki; güyâ yıldızlar, şâhid olan göklerin şehâdet kelimeleri ve tecessüm etmiş nurânî delilleridirler.
249
Hem semâvât meydânında, denizinde, fezâsındaki yıldızlar ise; mutî' neferler, muntazam sefîneler, hàrika tayyareler, acâib lambalar gibi vaziyetiyle, Senin saltanat‑ı ulûhiyet’inin şa'şaasını gösteriyorlar.
Ve o ordunun efrâdından bir yıldız olan güneşimizin seyyârelerinde ve zeminimizdeki vazifelerinin delâlet ve ihtarıyla güneşin sâir arkadaşları olan yıldızların bir kısmı âhiret âlemlerine bakarlar ve vazifesiz değiller; belki bâkî olan âlemlerin güneşleridirler.
Ey Vâcibü'l‑Vücûd! Ey Vâhid‑i Ehad!
Bu hàrika yıldızlar, bu acîb güneşler, aylar; Senin mülkünde, Senin semâvâtında, Senin emrin ile ve kuvvetin ve kudretin ile ve Senin idare ve tedbirin ile teshìr ve tanzim ve tavzif edilmişlerdir. Bütün o ecrâm‑ı ulviye, kendilerini yaratan ve döndüren ve idare eden bir tek Hàlıka tesbih ederler, tekbir ederler, lisân‑ı hâl ile “Sübhânallâh, Allâhu Ekber” derler.
Ben dahi onların bütün tesbihâtıyla Seni takdis ederim.
İkinci Fıkra (Cevv‑i Semâ)
Ey şiddet‑i zuhûrundan gizlenmiş ve ey azamet‑i kibriyâsından ihtifâ etmiş olan Kadîr‑i Zülcelâl! Ey Kàdir‑i Mutlak!
Kur'ân‑ı Hakîm’in dersiyle ve Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ta'limiyle anladım: Nasıl ki gökler, yıldızlar Senin mevcûdiyetine ve vahdetine şehâdet ederler; öyle de, cevv‑i semâ, bulutlarıyla ve şimşekleri ve ra'dları ve rüzgârlarıyla ve yağmurlarıyla, Senin vücûb‑u vücûduna ve vahdetine şehâdet ederler.
250
Evet, câmid, şuûrsuz bulut, âb‑ı hayat olan yağmuru, muhtaç olan zîhayatların imdâdına göndermesi, ancak Senin rahmetin ve hikmetin iledir; karışık tesâdüf karışamaz.
Hem, elektriğin en büyüğü bulunan ve fevâid‑i tenviriyesine işâret ederek ondan istifadeye teşvik eden şimşek ise, Senin fezâdaki kudretini güzelce tenvir eder.
Hem yağmurun gelmesini müjdeleyen ve koca fezâyı konuşturan ve tesbihâtının gürültüsüyle gökleri çınlatan ra'dât dahi, lisân‑ı kàl ile konuşarak Seni takdis edip, rubûbiyetine şehâdet eder.
Hem, zîhayatların yaşamasına en lüzumlu rızkı ve istifadece en kolayı ve nefesleri vermek ve nüfûsları rahatlandırmak gibi çok vazifeler ile tavzif edilen rüzgârlar dahi; cevvi âdeta bir hikmete binâen “Levh‑i mahv ve isbât” ve “Yazar, ifâde eder, sonra bozar tahtası” sûretine çevirmekle, Senin fa'âliyet‑i kudretine işâret ve Senin vücûduna şehâdet ettiği gibi, Senin merhametinle bulutlardan sağıp zîhayatlara gönderilen rahmet dahi; mevzûn, muntazam katreleri kelimeleriyle Senin vüs'at‑i rahmetine ve geniş şefkatine şehâdet eder.
Ey Mutasarrıf‑ı Fa'âl ve ey Feyyâz‑ı Müteâl!
Senin vücûb‑u vücûduna şehâdet eden bulut, berk, ra'd, rüzgâr, yağmur; birer birer şehâdet ettikleri gibi, hey'et‑i mecmuasıyla, keyfiyetçe birbirinden uzak, mâhiyetçe birbirine muhâlif olmakla beraber, birlik, beraberlik, birbiri içine girmek ve birbirinin vazifesine yardım etmek haysiyetiyle, Senin vahdetine ve birliğine gayet kuvvetli işâret ederler.
Hem, koca fezâyı mahşer‑i acâib yapan ve bazı günlerde birkaç defa doldurup boşaltan rubûbiyetinin haşmetine ve o geniş cevvi, yazar‑değiştirir bir levha gibi ve sıkar ve onunla zemin bahçesini sulattırır bir sünger gibi tasarruf eden kudretinin azametine ve herbir şeye şümûlüne şehâdet ettikleri gibi umum zemine ve bütün mahlûkata cevv perdesi altında bakan ve idare eden rahmetinin ve hâkimiyetinin hadsiz genişliklerine ve herşeye yetişmelerine delâlet eder.
251
Hem fezâdaki hava, o kadar hakîmâne vazifelerde istihdam ve bulut ve yağmur, o kadar alîmâne fâidelerde isti'mâl olunur ki; herşeye ihâta eden bir ilim ve herşeye şâmil bir hikmet olmazsa, o isti'mâl, o istihdam olamaz.
Ey Fa'âlün limâ yürîd!
Cevv‑i fezâdaki fa'âliyetinle her vakit bir nümûne‑i haşir ve kıyâmet göstermek, bir saatte yazı kışa ve kışı yaza döndürmek, bir âlem getirmek, bir âlem gayba göndermek misillû şuûnâtta bulunan kudretin; dünyayı âhirete çevirecek ve âhirette şuûnât‑ı Sermediyeyi gösterecek işâretini veriyor.
Ey Kadîr‑i Zülcelâl!
Cevv‑i fezâdaki hava, bulut ve yağmur, berk ve ra'd; Senin mülkünde, Senin emrin ve havlin ile, Senin kuvvet ve kudretinle musahhar ve vazifedârdırlar. Mâhiyetçe birbirinden uzak olan bu fezâ mahlûkatı, gayet sür'atli ve ânî emirlere ve çabuk ve acele kumandalara itâat ettiren âmir ve hâkimlerini takdis ederek rahmetini medh ü senâ ederler.
Üçüncü Fıkra (Arz)
Ey arz ve semâvâtın Hàlık‑ı Zülcelâl’i!
Senin Kur'ân‑ı Hakîm’inin ta'limiyle ve Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın dersiyle îmân ettim ve bildim ki: Nasıl semâvât yıldızlarıyla ve cevv‑i fezâ müştemilâtıyla Senin vücûb‑u vücûduna ve Senin birliğine ve vahdetine şehâdet ediyorlar; öyle de, arz, bütün mahlûkatıyla ve ahvâliyle Senin mevcûdiyetine ve vahdetine, mevcûdâtı adedince şehâdetler ve işâretler ederler.
252
Evet, zeminde hiçbir tahavvül ve ağaç ve hayvanlarında her senede urbasını değiştirmek gibi hiçbir tebeddül – cüz'î olsun, küllî olsun – yoktur ki, intizamıyla Senin vücûduna ve vahdetine işâret etmesin.
Hem, hiçbir hayvan yoktur ki, za'fiyet ve ihtiyacının derecesine göre verilen rahîmâne rızkıyla ve yaşamasına lüzumu bulunan cihâzâtın hakîmâne verilmesiyle, Senin varlığına ve birliğine şehâdeti olmasın.
Hem, her baharda gözümüz önünde icâd edilen nebâtât ve hayvanattan hiçbir tanesi yoktur ki, san'at‑ı acîbesiyle ve latîf zînetiyle ve tam temeyyüzüyle ve intizamıyla ve mevzûniyetiyle Seni bildirmesin.
Ve zemin yüzünü dolduran ve nebâtât ve hayvanat denilen kudretinin hàrikaları ve mu'cizeleri, mahdûd ve maddeleri bir ve müteşâbih olan yumurta ve yumurtacıklardan ve katrelerden ve habbe ve habbeciklerden ve çekirdeklerden yanlışsız, mükemmel, süslü, alâmet‑i fârikalı olarak yaratılışları, Sâni'‑i Hakîm’lerinin vücûduna ve vahdetine ve hikmetine ve hadsiz kudretine öyle bir şehâdettir ki, ziyânın güneşe şehâdetinden daha kuvvetli ve parlaktır.
Hem, hava, su, nur, ateş, toprak gibi hiçbir unsur yoktur ki, şuûrsuzluklarıyla beraber, şuûrkârâne, mükemmel vazifeleri görmesiyle, basit ve istilâ edici, intizamsız, her yere dağılmakla beraber, gayet muntazam ve mütenevvi' meyveleri ve mahsulleri hazine‑i gaybdan getirmesiyle, Senin birliğine ve varlığına şehâdeti bulunmasın.
Ey Fâtır‑ı Kàdir! Ey Fettâh‑ı Allâm! Ey Fa'âl‑i Hallâk!
Nasıl arz bütün sekenesiyle Hàlık’ının Vâcibü'l‑Vücûd olduğuna şehâdet eder; öyle de, Senin – Ey Vâhid‑i Ehad! Ey Hannân‑ı Mennân! Ey Vehhâb‑ı Rezzâk! – vahdetine ve ehadiyetine, yüzündeki sikkesiyle ve sekenesinin yüzlerindeki sikkeleriyle ve birlik ve beraberlik ve birbiri içine girmek ve birbirine yardım etmek ve onlara bakan rubûbiyet isimlerinin ve fiillerinin bir olmak cihetinde, bedâhet derecesinde Senin vahdetine ve ehadiyetine şehâdet, belki mevcûdât adedince şehâdetler eder.
253
Hem nasıl, zemin bir ordugâh, bir meşher, bir ta'limgâh vaziyetiyle ve nebâtât ve hayvanat fırkalarında bulunan dörtyüz bin muhtelif milletlerin ayrı ayrı cihâzâtları muntazaman verilmesiyle, Senin rubûbiyetinin haşmetine ve kudretinin herşeye yetişmesine delâlet eder; öyle de; hadsiz bütün zîhayatın ayrı ayrı rızıkları, vakti vaktine kuru ve basit bir topraktan, rahîmâne, kerîmâne verilmesi ve hadsiz o efrâdın kemâl‑i musahhariyetle evâmir‑i Rabbâniyeye itâatleri, rahmetinin herşeye şümûlünü ve hâkimiyetinin herşeye ihâtasını gösteriyor.
Hem, zeminde değişmekte bulunan mahlûkat kafilelerinin sevk ve idareleri, mevt ve hayat münâvebeleri ve hayvan ve nebâtâtın idare ve tedbirleri dahi, herşeye taalluk eden bir ilim ile ve herşeyde hükmeden nihâyetsiz bir hikmetle olabilmesi, Senin ihâta‑i ilmine ve hikmetine delâlet eder.
Hem, zeminde kısa bir zamanda hadsiz vazifeler gören ve hadsiz bir zaman yaşayacak gibi isti'dâd ve manevî cihâzât ile techiz edilen ve zemin mevcûdâtına tasarruf eden insan için, bu ta'limgâh‑ı dünyada ve bu muvakkat ordugâh‑ı zeminde ve bu muvakkat meşherde, bu kadar ehemmiyet, bu hadsiz masraf, bu nihâyetsiz tecelliyât‑ı Rubûbiyet, bu hadsiz hitâbât‑ı Sübhâniye ve bu gayetsiz ihsânat‑ı İlâhiye; elbette ve herhalde, bu kısacık ve hüzünlü ömre ve bu karışık kederli hayata, bu belâlı ve fânî dünyaya sığışmaz. Belki, ancak başka ve ebedî bir ömür ve bâkî bir dâr‑ı saâdet için olabildiği cihetinden, âlem‑i bekàda bulunan ihsânat‑ı uhreviyeye işâret, belki şehâdet eder.
254
Ey Hàlık‑ı Külli Şey!
Zeminin bütün mahlûkatı, Senin mülkünde, Senin arzında, Senin havl ve kuvvetin ile ve Senin kudretin ve irâdetin ile ve ilmin ve hikmetin ile idare olunuyorlar ve musahhardırlar. Ve zemin yüzünde fa'âliyeti müşâhede edilen bir Rubûbiyet, öyle ihâta ve şümûl gösteriyor ve O’nun idaresi ve tedbiri ve terbiyesi öyle mükemmel ve öyle hassastır ve her taraftaki icraatı öyle birlik ve beraberlik ve benzemeklik içindedir ki, tecezzî kabûl etmeyen bir küll ve inkısamı imkânsız bulunan bir küllî hükmünde bir tasarruf, bir Rubûbiyet olduğunu bildiriyor…
Hem zemin bütün sekenesiyle beraber, lisân‑ı kàlden daha zâhir hadsiz lisânlarla Hàlık’ını takdis ve tesbih ve nihâyetsiz ni'metlerinin lisân‑ı hâlleriyle Rezzâk‑ı Zülcelâl’inin hamd ve medh ü senâsını ediyorlar…
Ey şiddet‑i zuhûrundan gizlenmiş ve ey azamet‑i kibriyâsından istitar etmiş olan Zât‑ı Akdes!
Zeminin bütün takdisât ve tesbihâtıyla Seni; kusurdan, aczden, şerîkten takdis ve bütün tahmîdât ve senâlarıyla Sana hamd ve şükrederim.
Dördüncü Fıkra (Bahirler, Nehirler, Çeşmeler, Irmaklar)
Ey Rabbü'l‑berri ve'l-bahr!
Kur'ânın dersiyle ve Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ta'limiyle anladım ki: Nasıl gökler ve fezâ ve zemin, Senin birliğine ve varlığına şehâdet ederler, öyle de, bahirler, nehirler ve çeşmeler ve ırmaklar, Senin vücûb‑u vücûduna ve vahdetine bedâhet derecesinde şehâdet ederler.
255
Evet, bu dünyamızın menba'‑ı acâib buhar kazanları hükmünde olan denizlerde hiçbir mevcûd hattâ hiçbir katre su yoktur ki; vücûduyla, intizamıyla, menfaatiyle ve vaziyetiyle Hàlık’ını bildirmesin.
Ve basit bir kumda ve basit bir suda rızıkları mükemmel bir sûrette verilen garîb mahlûklardan ve hilkatleri gayet muntazam hayvanat‑ı bahriyeden, hususan bir tanesi bir milyon yumurtacıkları ile denizleri şenlendiren balıklardan hiçbirisi yoktur ki, hilkatiyle ve vazifesiyle ve idare ve iâşesiyle ve tedbir ve terbiyesiyle Yaratanına işâret ve Rezzâkına şehâdet etmesin.
Hem, denizde; kıymetdâr, hâsiyetli, zînetli cevherlerden hiçbirisi yoktur ki, güzel hilkatiyle ve câzibedâr fıtratıyla ve menfaatli hâsiyetiyle Seni tanımasın, bildirmesin.
Evet, onlar birer birer şehâdet ettikleri gibi, hey'et‑i mecmuasıyla, beraberlik ve birbiri içinde karışmak ve sikke‑i hilkatte birlik ve icâdca gayet kolay ve efrâdca gayet çokluk noktalarından, Senin vahdetine şehâdet ettikleri gibi; arzı, toprağıyla beraber bu küre‑i arzı kuşatan muhît denizlerini muallakta durdurmak ve dökmeden ve dağıtmadan güneşin etrafında gezdirmek ve toprağı istilâ ettirmemek ve basit kumundan ve suyundan, mütenevvi' ve muntazam hayvanatını ve cevherlerini halketmek ve erzâk vesâir umûrlarını küllî ve tam bir sûrette idare etmek ve tedbirlerini görmek ve yüzünde bulunmak lâzım gelen hadsiz cenazelerinden hiçbirisi bulunmamak noktalarından, Senin varlığına ve Vâcibü'l‑Vücûd olduğuna mevcûdâtı adedince işâretler ederek şehâdet eder.
Ve Senin Saltanat‑ı Rubûbiyet’inin haşmetine ve herşeye muhît olan kudretinin azametine pek zâhir delâlet ettikleri gibi, göklerin fevkındeki gayet büyük ve muntazam yıldızlardan, tâ denizlerin dibinde bulunan gayet küçücük ve intizamla iâşe edilen balıklara kadar herşeye yetişen ve hükmeden rahmetinin ve hâkimiyetinin hadsiz genişliklerine delâlet ve intizamâtıyla ve fâideleriyle ve hikmetleriyle ve mîzan ve mevzûniyetleriyle, Senin herşeye muhît ilmine ve herşeye şâmil hikmetine işâret ederler.
256
Ve Senin, bu misâfirhâne‑i dünyada, yolcular için böyle rahmet havuzları bulunması ve insanın seyr ü seyahatine ve gemisine ve istifadesine musahhar olması işâret eder ki; yolda yapılmış bir handa, bir gece misâfirlerine bu kadar deniz hediyeleriyle ikram eden Zât, elbette makarr‑ı saltanat-ı ebediyesinde öyle ebedî rahmet denizleri bulundurmuş ki, bunlar onların fânî ve küçük nümûneleridirler.
İşte denizlerin böyle gayet hàrika bir tarzda arzın etrafında vaziyet‑i acîbesiyle bulunması ve denizlerin mahlûkatı dahi, gayet muntazam idare ve terbiye edilmesi bilbedâhe gösterir ki, yalnız Senin kuvvetin ve kudretin ile ve Senin irâde ve tedbirin ile, Senin mülkünde, Senin emrine musahhardırlar ve lisân‑ı hâlleriyle Hàlık’ını takdis edip “Allâhu Ekber” derler.
Beşinci Fıkra (Dağlar)
Ey dağları zemin sefînesine hazineli direkler yapan Kadîr‑i Zülcelâl!
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ta'limiyle ve Kur'ân‑ı Hakîm’inin dersiyle anladım ki, nasıl denizler acâibleriyle Seni tanıyorlar ve tanıttırıyorlar; öyle de dağlar dahi, zelzele te'sirâtından zeminin sükûnetine ve içindeki dâhilî inkılâbât fırtınalarından sükûtuna ve denizlerin istilâsından kurtulmasına ve havanın gazât‑ı muzırradan tasfiyesine ve suyun muhâfaza ve iddiharlarına ve zîhayatlara lâzım olan mâdenlerin hazinedarlığına ettiği hizmetleriyle ve hikmetleriyle Seni tanıyorlar ve tanıttırıyorlar.
257