Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
298

Onbirinci Hüccet‑i ÎmâniyeYirmiikinci Söz’ün Birinci Makamı

﴿
﴿وَيَضْرِبُ اللّٰهُ الْاَمْثَالَ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ
﴿وَتِلْكَ الْاَمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ
Bir zaman iki adam, bir havuzda yıkandılar. Fevkalâde bir te'sir altında kendilerinden geçtiler. Gözlerini açtıkları vakit gördüler ki: Acîb bir âleme götürülmüşler. Öyle bir âlem ki; kemâl‑i intizamından bir memleket hükmünde, belki bir şehir hükmünde, belki bir saray hükmündedir. Kemâl‑i hayretlerinden etraflarına baktılar, gördüler ki: Bir cihette bakılsa azîm bir âlem görünüyor. Bir cihette bakılsa muntazam bir memleket Bir cihette bakılsa mükemmel bir şehir Diğer bir cihette bakılsa, gayet muhteşem bir âlemi içine almış bir saraydır. Şu acâib âlemde gezerek seyran ettiler. Gördüler ki: Bir kısım mahlûklar var, bir tarz ile konuşuyorlar. Fakat bunlar, onların dillerini bilmiyorlar. Yalnız işâretlerinden anlaşılıyor ki, mühim işler görüyorlar ve ehemmiyetli vazifeler yapıyorlar.
O iki adamdan birisi, arkadaşına dedi ki: Şu acîb âlemin elbette bir müdebbiri ve şu muntazam memleketin bir mâliki, şu mükemmel şehrin bir sâhibi, şu musanna' sarayın bir ustası vardır. Biz çalışmalıyız, O’nu tanımalıyız. Çünkü; anlaşılıyor ki, bizi buraya getiren O’dur. O’nu tanımazsak kim bize medet verecek? Dillerini bilmediğimiz ve onlar bizi dinlemedikleri şu âciz mahlûklardan ne bekleyebiliriz? Hem koca bir âlemi bir memleket sûretinde, bir şehir tarzında, bir saray şeklinde yapan ve baştan başa hàrika şeylerle dolduran ve müzeyyenâtın envâ'ıyla tezyîn eden ve ibret‑nümâ mu'cizâtlarla donatan bir Zât, elbette bizden ve buraya gelenlerden bir istediği vardır. O’nu tanımalıyız. Hem, ne istediğini bilmekliğimiz lâzımdır.”
299
Öteki adam dedi: İnanmam, böyle bahsettiğin gibi bir zât bulunsun ve bütün bu âlemi tek başıyla idare etsin.”
Arkadaşı cevaben dedi ki: Bunu tanımazsak, lâkayd kalsak, menfaati hiç yok; zararı olsa pek azîmdir. Eğer tanımasına çalışsak, meşakkati pek hafiftir, menfaati olursa pek azîmdir. Onun için O’na karşı lâkayd kalmak, hiç kâr‑ı akıl değildir.”
O serseri adam dedi: Ben bütün rahatımı, keyfimi, O’nu düşünmemekte görüyorum. Hem böyle aklıma sığışmayan şeylerle uğraşmayacağım. Bütün bu işler, tesâdüfî ve karmakarışık işlerdir, kendi kendine dönüyor; benim neme lâzım!”
Akıllı arkadaşı ona dedi: Senin bu temerrüdün beni de, belki çokları da belâya atacaktır. Bir edebsizin yüzünden, bazen olur ki; bir memleket harâb olur.”
Yine o serseri dönüp dedi ki: Ya kat'iyyen bana isbât et ki; bu koca memleketin tek bir Mâliki, tek bir Sâni'i vardır. Yâhut bana ilişme!”
Cevaben arkadaşı dedi: Mâdem inâdın dîvânelik derecesine çıkmış, o inâdınla bizi ve belki memleketi bir kahre giriftâr edeceksin; ben de sana Oniki Bürhân ile göstereceğim ki: Bir saray gibi şu âlemin, bir şehir gibi şu memleketin tek bir ustası vardır ve o usta, herşeyi idare eden yalnız O’dur. Hiçbir cihette noksaniyeti yoktur. Bize görünmeyen o usta, bizi ve herşeyi görür ve sözlerini işitir. Bütün işleri mu'cize ve hàrikadır. Bütün bu gördüğümüz ve dillerini bilmediğimiz şu mahlûklar O’nun memurlarıdır.”

Birinci Bürhân

Gel her tarafa bak, herşeye dikkat et! Bütün bu işler içinde gizli bir el işliyor. Çünkü: Bak, bir dirhem (Hâşiye‑1) kadar kuvveti olmayan bir çekirdek küçüklüğünde bir şey, binler batman yükü kaldırıyor. Zerre kadar şuûru (Hâşiye‑2) olmayan, gayet hakîmâne işler görüyor. Demek bunlar kendi kendilerine işlemiyorlar. Onları işlettiren gizli bir kudret sâhibi vardır. Eğer kendi başına olsa, bütün baştan başa bu gördüğümüz memlekette her mu'cize, herşey mu'cizekâr bir hàrika olmak lâzım gelir. Bu ise, bir safsatadır.
300

İkinci Bürhân

Gel bütün bu ovaları, bu meydânları, bu menzilleri süslendiren şeyler üstünde dikkat et. Herbirisinde o gizli Zât’tan haber veren işler var. Âdeta herbiri birer tuğrâ, birer sikke gibi, o gaybî Zât’tan haber veriyorlar. İşte gözünün önünde, bak; bir dirhem pamuktan (Hâşiye‑1) ne yapıyor. Bak, kaç top çuha ve patiska ve çiçekli kumaş çıktı. Bak, ondan ne kadar şekerlemeler, yuvarlak tatlı köfteler yapılıyor ki; bizim gibi binler adam giyse ve yese, kâfî gelir. Hem de bak, bu demiri, toprağı, suyu, kömürü, bakırı, gümüşü, altını; gaybî avucuna aldı, bir et parçası (Hâşiye‑2) yaptı; bak, gör İşte ey akılsız adam! Bu işler öyle bir Zât’a mahsûstur ki; bütün bu memleket, bütün eczâsıyla O’nun mu'cize‑i kuvveti altında duruyor, her arzusuna râm oluyor.
301

Üçüncü Bürhân

Gel, bu müteharrik antika (Hâşiye‑3) san'atlarına bak! Herbirisi öyle bir tarzda yapılmış; âdeta bu koca sarayın bir küçük nüshasıdır. Bütün bu sarayda ne varsa, o küçücük müteharrik makinelerde bulunuyor. Hiç mümkün müdür ki; bu sarayın ustasından başka birisi gelip bu acîb sarayı küçük bir makinede dercetsin! Hem hiç mümkün müdür ki; bir kutu kadar bir makine bütün bir âlemi içine aldığı hâlde, tesâdüfî veyâhut abes bir , içinde bulunsun! Demek bütün gözün gördüğü ne kadar antika makineler var, o gizli Zât’ın birer sikkesi hükmündedirler. Belki birer dellâl, birer ilânnâme hükmündedirler. Lisân‑ı hâlleriyle derler ki: Biz öyle bir zâtın san'atıyız ki; bütün bu âlemimizi, bizi yaptığı ve sühûletle icâd ettiği gibi kolaylıkla yapabilir bir zâttır.”

Dördüncü Bürhân

Ey muannid arkadaş! Gel, sana daha acîbini göstereceğim. Bak, bu memlekette bütün bu işler, bu şeyler değişti, değişiyor. Bir hâlette durmuyor. Dikkat et ki; bu gördüğümüz câmid cisimler, hissiz kutular; birer hâkim‑i mutlak sûretini aldılar. Âdeta herbir şey, bütün eşyaya hükmediyor. İşte bu yanımızdaki bu makineye bak; (Hâşiye‑1) güyâ emrediyor. İşte onun tezyînâtına ve işlemesine lâzım levâzımat ve maddeler, uzak yerlerden koşup geliyorlar. İşte oraya bak! O şuûrsuz cisim (Hâşiye‑2) güyâ bir işâret ediyor, en büyük bir cismi, kendine hizmetkâr ediyor, kendi işlerinde çalıştırıyor. Daha başka şeyleri bunlara kıyâs et. Âdeta herbir şey, bütün bu âlemdeki hilkatleri musahhar ediyor.
Eğer o gizli Zât’ı kabûl etmezsen, bütün bu memleketteki taşında, toprağında, hayvanında, insana benzer mahlûklarda; O Zât’ın bütün hünerlerini, san'atlarını, kemâlâtlarını, birer birer (o şeylere) vereceksin. İşte, aklın uzak gördüğü bir tek mu'ciz‑nümâ Zât’ın bedeline, milyarlar onun gibi mu'ciz‑nümâ, hem birbirine zıd, hem birbirine misil, hem birbiri içinde bulunsun; bu intizam bozulmasın, ortalığı karıştırmasınlar.
Hâlbuki bu koca memlekette iki parmak karışsa, karıştırır. Çünkü; bir köyde iki müdür, bir şehirde iki vâli, bir memlekette iki pâdişah bulunsa karıştırır. Nerede kaldı, hadsiz hâkim‑i mutlak beraber bulunsun!
302

Beşinci Bürhân

Ey vesveseli arkadaş! Gel, bu azîm sarayın nakışlarına dikkat et ve bütün bu şehrin zînetlerine bak ve bütün bu memleketin tanzimâtını gör ve bütün bu âlemin san'atlarını tefekkür et! İşte bak! Eğer nihâyetsiz mu'cizeleri ve hünerleri olan gizli bir Zât’ın kalemi işlemezse bu nakışları, sâir şuûrsuz sebeblere, kör tesâdüfe, sağır tabiata verilse o vakit, ya bu memleketin herbir taşı, herbir otu, öyle mu'ciz‑nümâ nakkàş, öyle bir hàrikulâde kâtib olması lâzım gelir ki; bir harfte bin kitabı yazabilsin, bir nakışta milyonlar san'atı dercedebilsin. Çünkü, bak bu taşlardaki nakşa; (Hâşiye‑3) herbirisinde bütün sarayın nakışları var, bütün şehrin tanzimât kanunları var, bütün memleketin teşkilât programları var. Demek bu nakışları yapmak, bütün memleketi yapmak kadar hàrikadır. Öyle ise; herbir nakış, herbir san'at, o gizli Zât’ın bir ilânnâmesidir, bir hâtemidir.
Mâdem bir harf, kâtibini göstermeksizin olmaz. San'atlı bir nakış, nakkàşını bildirmemek olmaz Nasıl olur ki, bir harfte koca bir kitabı yazan, bir nakışta bin nakşı nakşeden nakkàş, kendi kitabıyla ve nakşıyla bilinmesin!‥
303

Altıncı Bürhân

Gel, bu geniş ovaya çıkacağız. (Hâşiye) İşte o ova içinde yüksek bir dağ var. Üstüne çıkacağız, bütün etrafı görülsün. Hem herşeyi yakınlaştıracak güzel dûrbînleri de beraber alacağız. Çünkü, bu acîb memlekette acîb işler oluyor. Her saatte hiç aklımıza gelmeyen işler oluyor. İşte bak! Bu dağlar ve ovalar ve şehirler, birden değişiyor. Hem nasıl değişiyor Öyle bir tarzda ki; milyonlarla birbiri içinde işler gayet muntazam sûrette değişiyor. Âdeta milyonlar mütenevvi' kumaşlar birbiri içinde beraber dokunuyor gibi pek acîb tahavvülât oluyor. Bak, o kadar ünsiyet ettiğimiz ve tanıdığımız çiçekli‑miçekli şeyler kayboldular. Muntazaman yerlerine ve mâhiyetçe onlara benzer, fakat sûretçe ayrı, başkaları geldiler. Âdeta şu ova, dağlar, birer sahife; yüzbinlerle ayrı ayrı kitaplar, içinde yazılıyor. Hem hatâsız, noksansız olarak yazılıyor. İşte bu işler, yüz derece muhâldir ki; kendi kendine olsun. Evet nihâyet derecede san'atlı, dikkatli şu işler, kendi kendine olmak bin derece muhâldir ki; kendilerinden ziyâde, san'atkârlarını gösteriyorlar. Hem bunları işleyici öyle mu'ciz‑nümâ bir Zât’tır ki; hiçbir , O’na ağır gelmez. Bin kitab yazmak, bir harf kadar O’na kolay gelir. Bununla beraber her tarafa bak ki, hem öyle bir hikmetle herşeyi yerli yerine koyuyor ve öyle mükrimâne herkese lâyık oldukları lütûfları yapıyor, hem öyle ihsân‑perverâne umumî perdeler ve kapılar açıyor ki; herkesin arzularını tatmin ediyor. Hem öyle sehàvet‑perverâne sofralar kuruyor ki; bütün bu memleketin halklarına, hayvanlarına, herbir tâifesine hàs ve lâyık, belki herbir ferdine mahsûs ismiyle ve resmiyle bir tabla‑i ni'met veriliyor.
İşte dünyada bundan muhâl bir şey var ki; bu gördüğümüz işler içinde tesâdüfî işler bulunsun veya abes ve fâidesiz olsun veya müteaddid eller karışsın veya ustası herşeye muktedir olmasın veya herşey O’na musahhar olmasın! İşte ey arkadaş! Haddin varsa buna karşı bir bahâne bul!

Yedinci Bürhân

Ey arkadaş gel! Şimdi bu cüz'iyâtı bırakıp saray şeklindeki bu acîb âlemin eczâlarının birbirine karşı olan vaziyetlerine dikkat edeceğiz. İşte bak: Bu âlemde o derece intizam ile küllî işler yapılıyor ve umumî inkılâblar oluyor ki; âdeta bütün bu saraydaki mevcûd taşlar, topraklar, ağaçlar, herbir şey, birer fâil‑i muhtar gibi bütün bu âlemin nizâmât‑ı külliyesini gözetip, ona göre tevfik‑i hareket ediyor. Birbirinden en uzak şeyler, birbirinin imdâdına koşuyor.
İşte bak! Gâibden acîb bir kafile (Hâşiye‑1) çıkıp geliyor. Merkebleri; ağaçlara, nebâtlara, dağlara benzerler. Başlarında birer tabla‑i erzâk taşıyorlar. İşte bak! Bu tarafta bekleyen muhtelif hayvanatın erzâklarını getiriyorlar. Hem de bak! Bu kubbede o azîm elektrik lambası, (Hâşiye‑2) onlara ışık verdiği gibi bütün taamlarını öyle güzel pişiriyor; yalnız pişirilecek taamlar, bir dest‑i gaybî tarafından birer ipe takılıp (Hâşiye‑3) ona karşı tutuluyor. Bu tarafa da bak! Bu bîçâre zaîf, nahîf, kuvvetsiz hayvancıklar nasıl onların başı önünde, latîf gıdâ ile dolu iki tulumbacık (Hâşiye‑4) takılmış, iki çeşme gibi; yalnız o kuvvetsiz mahlûk, onu ağzına yapıştırması kâfîdir.
304
Elhâsıl: Bütün bu âlemin bütün eşyası, birbirine bakar gibi birbirine yardım eder. Birbirini görür gibi birbirine el ele verir. Birbirinin işini tekmîl için birbirine omuz omuza veriyor. Bel bele verip beraber çalışıyorlar. Herşeyi buna kıyâs et; ta'dâd ile bitmez
İşte bütün bu hâller, iki kere iki dört eder derecesinde kat'î gösterir ki; şu saray‑ı acîbin ustasına, yani şu garîb âlemin sâhibine herşey musahhardır. Herşey O’nun hesabına çalışır. Herşey O’na bir emirber nefer hükmündedir. Herşey O’nun kuvvetiyle döner. Herşey O’nun emriyle hareket eder. Herşey O’nun hikmetiyle tanzim olunur. Herşey O’nun keremiyle muâvenet eder. Herşey O’nun merhametiyle başkasının imdâdına koşar, yani koşturulur. Ey arkadaş! Haddin varsa buna karşı bir söz söyle!

Sekizinci Bürhân:

Gel, ey nefsim gibi kendini âkıl zanneden akılsız arkadaş! Şu saray‑ı muhteşemin sâhibini tanımak istemiyorsun! Hâlbuki herşey, O’nu gösteriyor, O’na işâret ediyor, O’na şehâdet ediyor. Bütün bu şeylerin şehâdetini nasıl tekzîb ediyorsun? Öyle ise; bu sarayı da inkâr et ve Âlem yok, memleket yok.” de ve kendini de inkâr et, ortadan çık. Yâhut aklını başına al, beni dinle!
İşte bak: Şu saray içinde bulunan ve memleketi ihâta eden yeknesak unsurlar, mâdenler var. (Hâşiye) Âdeta memleketten çıkan herşey, o maddelerden yapılıyor. Demek o maddeler kimin mülkü ise, bütün ondan yapılan şeyler de onundur. Tarla kimin ise, mahsulât da onundur. Deniz kimin ise, içindekiler de onundur.
305
Hem bak, bu dokunan şeyler, bu nescolunan münakkaş kumaşlar, bir tek maddeden yapılıyor. O maddeyi getiren, ihzar eden ve ip hâline getiren, elbette bilbedâhe birdir. Çünkü; o , iştirâk kabûl etmez. Öyle ise; bütün nescolunan san'atlı şeyler, O’na mahsûstur. Hem de bak, bu dokunan, yapılan şeylerin herbir cinsi bütün memleketin her tarafında bulunuyor; bütün ebnâ‑yı cinsleriyle öyle intişar etmiş; beraber olarak birbiri içinde, bir tarzda, bir ânda yapılıyor, nescediliyor. Demek bir tek zâtın işidir, bir tek emirle hareket ediyor. Yoksa böyle bir ânda, bir tarzda, bir keyfiyette, bir hey'ette ittifak ve muvâfakat muhâldir. Öyle ise; bu san'atlı şeylerin herbirisi, o gizli Zât’ın bir ilânnâmesi hükmünde O’nu gösteriyor.
Güyâ herbir çiçekli kumaş, herbir san'atlı makine, herbir tatlı lokma, o mu'ciz‑nümâ Zât’ın birer sikkesi, birer hâtemi, birer nişanı, birer tuğrâsı hükmünde; lisân‑ı hâl ile herbirisi der: Ben kimin san'atıyım, bulunduğum sandıklar ve dükkânlar da onun mülküdür.” Ve herbir nakış der: Beni kim dokudu ise, bulunduğum top da onun dokumasıdır.” Herbir tatlı lokma der: Beni kim yapıyor, pişiriyorsa, bulunduğum kazan dahi onundur.” Herbir makine der: Beni kim yapmış ise, memlekette intişar eden bütün emsâlimi de o yapıyor ve bütün memleketin her tarafında bizi yetiştiren odur. Demek memleketin mâliki de odur. Öyle ise; bütün bu memlekete, bu saraya mâlik kimse o bize mâlik olabilir.” Meselâ, nasıl mîrîye mahsûs tek bir palaska veyâhut bir tek düğmeye mâlik olmak için onları yapan bütün fabrikalara mâlik olmak lâzımdır ki; onlara hakîki mâlik olsun. Yoksa o boşboğaz başı bozuktan, mîrî malıdır diye elinden alınıp tecziye edilir.
Elhâsıl: Nasıl bu memleketin anâsırı, memlekete muhît birer maddedir, onların mâliki de bütün memlekete mâlik bir tek zât olabilir; öyle de, bütün memlekette intişar eden san'atlar, birbirine benzediği ve bir tek sikke izhâr ettikleri için bütün memleket yüzünde intişar eden masnû'lar, herbir şeye hükmeden tek bir zâtın san'atları olduğunu gösteriyorlar.
İşte ey arkadaş! Mâdem şu memlekette, yani şu saray‑ı muhteşemde bir birlik alâmeti vardır, bir vahdet sikkesi var. Çünkü; bir kısım şeyler, bir iken ihâtası var. Bir kısım müteaddid ise fakat birbirine benzediği ve her tarafta bulunduğu için bir vahdet‑i nev'iye gösteriyor. Vahdet ise, bir Vâhid’i gösterir. Demek ustası da, mâliki de, sâhibi de, sâni'i de bir olmak lâzım gelir.
306
Bununla beraber sen buna dikkat et ki, bir perde‑i gaybdan kalınca bir ip çıkıyor. (Hâşiye‑1) Bak, sonra binler ipler ondan uzanmış. Herbir ipin başına bak! Birer elmas, birer nişan, birer ihsân, birer hediye takılmış. Herkese göre birer hediye veriyor. Acaba bilir misin ki; böyle garîb bir gayb perdesinden, böyle acîb ihsânatı, hedâyâyı, şu mahlûklara uzatan Zât’ı tanımamak, O’na teşekkür etmemek, ne kadar dîvânece bir harekettir? Çünkü, O’nu tanımazsan bilmecbûriye diyeceksin ki: Bu ipler, uçlarındaki elmasları, sâir hediyeleri kendileri yapıyorlar, veriyorlar.” O vakit her ipe, bir pâdişahlık mânâsını vermek lâzım gelir. Hâlbuki gözümüzün önünde bir dest‑i gaybî, o ipleri dahi yapıp o hedâyâyı onlara takıyor.
Demek bütün bu sarayda herşey, kendi nefsinden ziyâde, o mu'ciz‑nümâ Zât’ı gösteriyor. O’nu tanımazsan bütün bu şeyleri inkâr etmekle hayvandan yüz derece aşağı düşeceksin.

Dokuzuncu Bürhân

Gel, ey muhâkemesiz arkadaş! Sen şu sarayın sâhibini tanımıyorsun ve tanımak da istemiyorsun. Çünkü, istib'âd ediyorsun. O’nun acîb san'atlarını ve hâlâtını, akla sığıştıramadığından inkâra sapıyorsun. Hâlbuki asıl istib'âd, asıl müşkülât ve hakîki suûbetler ve dehşetli külfetler, O’nu tanımamaktadır.
Çünkü; O’nu tanısak, bütün bu saray, bu âlem, bir tek şey gibi kolay gelir, rahat olur, bu ortadaki ucuzluk ve mebzûliyete medâr olur.
Eğer tanımazsak ve O olmazsa, o vakit herbir şey, bütün bu saray kadar müşkülâtlı olur. Çünkü, herşey bu saray kadar san'atlıdır. O vakit ne ucuzluk ve ne de mebzûliyet kalır. Belki bu gördüğümüz şeylerin birisi, değil elimize, hiç kimsenin eline geçmezdi. Sen, yalnız şu ipe takılan tatlı konserve kutusuna bak. (Hâşiye‑2) Eğer O’nun gizli matbaha‑i mu'ciz-nümâsından çıkmasa idi, şimdi kırk para ile aldığımız hâlde, yüz liraya alamazdık.
307
Evet bütün istib'âd, müşkülât, suûbet, helâket, belki muhâliyet, O’nu tanımamaktadır. Çünkü; nasıl bir ağaca, bir kökte, bir kanunla, bir merkezde hayat veriliyor. Binler meyvelerin teşekkülü, bir meyve gibi sühûlet peydâ eder. Eğer o ağacın meyveleri, ayrı ayrı merkeze ve köke, ayrı ayrı kanunla rabtedilse; herbir meyve, bütün ağaç kadar müşkülâtlı olur.
Hem nasıl bütün ordunun techizâtı bir merkezde, bir kanunda, bir fabrikadan çıksa; kemiyetçe bir neferin techizâtı kadar kolaylaşır. Eğer herbir neferin ayrı ayrı yerlerde techizâtı yapılsa, alınsa; herbir neferin techizâtı için, bütün ordunun techizâtına lâzım fabrikalar bulunması lâzımdır.
Aynen bu iki misâl gibi: Şu muntazam sarayda, şu mükemmel şehirde, şu müterakki memlekette, şu muhteşem âlemde, bütün bu şeylerin icâdı, bir tek Zât’a verildiği vakit o kadar kolay olur, o kadar hìffet peydâ eder ki; gördüğümüz nihâyetsiz ucuzluğa ve mebzûliyete ve sehàvete sebebiyet verir. Yoksa herşey o kadar pahalı, o kadar müşkülâtlı olacak ki; dünya verilse birisi elde edilemez

Onuncu Bürhân

Gel, ey bir parça insafa gelmiş arkadaş! Onbeş gündür (Hâşiye‑1) biz buradayız. Eğer şu âlemin nizâmlarını bilmezsek, pâdişahını tanımazsak; cezaya müstehak oluruz. Özrümüz kalmadı. Zîra onbeş gün (güyâ bize mühlet verilmiş gibi) bize ilişmiyorlar. Elbette biz başıboş değiliz. Bu derece nâzik, san'atlı, mîzanlı, letâfetli, ibretli masnû'lar içinde hayvan gibi gezip bozamayız, bize bozdurmazlar. Şu memleketin haşmetli mâlikinin elbette cezası da dehşetlidir.
O Zât ne kadar kudretli, haşmetli bir zât olduğunu şununla anlayınız ki; şu koca âlemi, bir saray gibi tanzim ediyor, bir dolap gibi çeviriyor. Şu büyük memleketi, bir hâne gibi, hiçbir şey noksan bırakmayarak idare ediyor. İşte bak, vakit be‑vakit bir kabı doldurup boşaltmak gibi, şu sarayı, şu memleketi, şu şehri, kemâl‑i intizamla doldurup, kemâl‑i hikmetle boşalttırıyor. Bir sofrayı da kaldırıp indirmek gibi, koca memleketi baştan başa, çeşit çeşit sofralar, (Hâşiye‑2) bir dest‑i gaybî tarafından kaldırır, indirir tarzında mütenevvi' yemekleri sıra ile getirip yedirir, onu kaldırıp başkasını getirir. Sen de görüyorsun ve aklın varsa anlarsın ki, o dehşetli haşmet içinde hadsiz sehàvetli bir kerem var.
308
Hem de bak ki; o gaybî Zât’ın saltanatına, birliğine, bütün bu şeyler şehâdet ettiği gibi öyle de, kafile kafile arkasından gelip geçen, o hakîki perde perde arkasından açılıp kapanan bu inkılâblar, bu tahavvülâtlar, O Zât’ın devamına, bekàsına şehâdet eder. Çünkü; zevâl bulan eşya ile beraber esbâbları dahi kayboluyor. Hâlbuki onların arkasından, onlara isnâd ettiğimiz şeyler, tekrar oluyor. Demek o eserler, onların değilmiş; belki zevâlsiz birinin eserleri imiş.
Nasıl ki bir ırmağın kabarcıkları gidiyor, arkasından gelen kabarcıklar, gidenler gibi parladığından anlaşılıyor ki; onları parlattıran, dâimî ve yüksek bir ışık sâhibidir. Öyle de; bu işlerin sür'atle değişmesi, arkalarından gelenlerin aynı renk alması gösteriyor ki; zevâlsiz, dâimî bir tek zâtın cilveleridir, nakışlarıdır, âyineleridir, san'atlarıdır

Onbirinci Bürhân

Gel ey arkadaş! Şimdi sana geçmiş olan on bürhân kuvvetinde kat'î bir bürhân daha göstereceğim. Gel, bir gemiye bineceğiz, (Hâşiye‑1) şu uzakta bir cezîre var, oraya gideceğiz. Çünkü; bu tılsımlı âlemin anahtarları orada olacak. Hem, herkes o cezîreye bakıyor, oradan bir şeyler bekliyor, oradan emir alıyorlar.
İşte bak gidiyoruz. Şimdi şu cezîreye çıktık. Bak pek büyük bir ictimâ' var. Şu memleketin bütün büyükleri buraya toplanmış gibi mühim ihtifal görünüyor. İyi dikkat et! Bu cem'iyet‑i azîmenin bir reisi var. Gel daha yakın gideceğiz. O reisi tanımalıyız.
309
İşte bak! Ne kadar parlak ve binden (Hâşiye‑2) ziyâde nişanları var. Ne kadar kuvvetli söylüyor. Ne kadar tatlı bir sohbet ediyor. Şu onbeş gün zarfında, bunların dediklerini ben bir parça öğrendim. Sen de benden öğren. Bak, O Zât şu memleketin mu'ciz‑nümâ Sultan’ından bahsediyor. O Sultan‑ı Zîşan, beni sizlere gönderdiğini söylüyor. Bak, öyle hàrikalar gösteriyor, şübhe bırakmıyor ki; Bu Zât, O Pâdişah’ın bir memur‑u mahsûsudur. Sen dikkat et ki, bu Zât’ın söylediği sözü, değil yalnız şu cezîredeki mahlûklar dinliyorlar; belki hàrikulâde sûretinde bütün memlekete işittiriyor. Çünkü, uzaktan uzağa herkes buradaki nutkunu işitmeye çalışıyor. Değil yalnız insanlar dinliyor; belki hayvanlar da, hattâ bak, dağlar da O’nun getirdiği emirlerini dinliyorlar ki, yerlerinden kımıldanıyorlar. Şu ağaçlar, işâret ettiği yere gidiyorlar. Nerede istese su çıkarıyor. Hattâ parmağını da bir âb‑ı kevser memesi gibi yapar, ondan âb‑ı hayat içiriyor. Bak, şu sarayın kubbe‑i àlîsinde mühim lamba, (Hâşiye‑1) O’nun işâretiyle, bir iken ikileşiyor.
Demek bu memleket bütün mevcûdâtıyla O’nun memuriyetini tanıyor. O’nu Gaybî bir Zât‑ı Mu'ciz-nümâ’nın en hàs ve doğru bir tercümânıdır, bir dellâl‑ı saltanatı ve tılsımının keşşâfı ve evâmirinin tebliğine emin bir elçisi olduğunu biliyor gibi, O’nu dinleyip itâat ediyorlar.
İşte, bu Zât’ın her söylediği sözü, etrafındaki bütün aklı başında olanlar: Evet, evet, doğrudur!” derler, tasdik ederler. Belki şu memlekette dağlar, ağaçlar, bütün memleketleri ışıklandıran büyük nur lambası, (Hâşiye‑2) O Zât’ın işâret ve emirlerine baş eğmesiyle: Evet, evet, her dediğin doğrudur!” derler.
310
İşte ey sersem arkadaş! Şu pâdişahın hazine‑i hàssasına mahsûs bin nişan taşıyan şu nurânî ve muhteşem ve pek ciddi Zât’ın bütün kuvvetiyle, bütün memleketin ileri gelenlerinin taht‑ı tasdikinde bahsettiği bir Zât‑ı Mu'ciz-nümâ’da ve zikrettiği evsâfında ve tebliğ ettiği evâmirinde, hiçbir vecihle hilâf ve hile bulunabilir mi? Bunda hilâf‑ı hakikat kàbilse; şu sarayı, şu lambaları, şu cemâati; hem vücûdlarını, hem hakikatlerini tekzîb etmek lâzım gelir. Eğer haddin varsa buna karşı i'tirâz parmağını uzat! Gör, nasıl parmağın, bürhân kuvvetiyle kırılıp, senin gözüne sokulacak

Onikinci Bürhân

Gel, ey bir parça aklı başına gelen birader! Bütün onbir bürhân kuvvetinde bir bürhân daha göstereceğim. İşte bak! Yukarıdan inen ve herkes O’na hayretinden veya hürmetinden kemâl‑i dikkatle bakan, şu nurânî fermâna (Hâşiye‑3) bak. O bin nişanlı Zât, O’nun yanına durmuş, O fermânın meâlini umuma beyân ediyor.
İşte şu fermânın üslûbları, öyle bir tarzda parlıyor ki; herkesin nazar‑ı istihsânını celbediyor ve öyle ciddi, ehemmiyetli mes'eleleri zikrediyor ki; herkes kulak vermeye mecbur oluyor. Çünkü; bütün bu memleketi idare eden ve bu sarayı yapan ve bu acâibi izhâr eden Zât’ın şuûnâtını, ef'âlini, evâmirini, evsâfını birer birer beyân ediyor. O fermânın hey'et‑i umumiyesinde bir tuğrâ‑i a'zam olduğu gibi; bak, herbir satırında, herbir cümlesinde taklid edilmez bir tuğrâ olduğu misillû; ifâde ettiği mânâlar, hakikatler, emirler, hikmetler üstünde dahi O Zât’a mahsûs birer manevî hâtem hükmünde O’na hàs bir tarz görünüyor.
Elhâsıl: O Fermân‑ı A'zam, güneş gibi O Zât‑ı A'zamı gösterir, kör olmayan görür
İşte ey arkadaş! Aklın başına gelmiş ise, bu kadar kâfî Eğer bir sözün varsa, şimdi söyle!
O inâdcı adam cevaben dedi ki: Ben, senin bu bürhânlarına karşı yalnız derim: Elhamdülillâh inandım. Hem güneş gibi parlak ve gündüz gibi aydın bir tarzda inandım ki: Şu memleketin tek bir Mâlik‑i Zülkemâl’i, şu âlemin tek bir Sâhib‑i Zülcelâl’i, şu sarayın tek bir Sâni'‑i Zülcemâl’i bulunduğunu kabûl ettim. Allah senden râzı olsun ki, beni eski inâdımdan ve dîvâneliğimden kurtardın. Getirdiğin bürhânların herbirisi tek başıyla bu hakikati göstermeye kâfî idi. Fakat herbir bürhân geldikçe daha revnâkdâr, daha şirin, daha hoş, daha nurânî, daha güzel mârifet tabakaları, tanımak perdeleri, muhabbet pencereleri açıldığı için bekledim, dinledim….”
311
Tevhidin hakikat‑i uzmâsına ve Âmentü Billâh îmânına işâret eden hikâye‑i temsîliye tamam oldu. Fazl‑ı Rahmân, feyz‑i Kur'ân, nur‑u îmân sâyesinde tevhid‑i hakîkinin güneşinden, hikâye‑i temsîliyedeki oniki bürhâna mukâbil, Oniki Lem'a ile bir Mukaddimeyi göstereceğiz. () وَمِنَ اللّٰهِ التَّوْف۪يقُ وَالْهِدَايَةُ
312

Nur Talebelerinin Mektûbları

Üniversite Nur Talebelerinden Mustafa Hilmi

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Şu kâinât semâsının gurûbu olmayan, manevî güneşi KUR'ÂN‑I KERÎM; şu mevcûdât kitab‑ı kebîrinin âyât‑ı tekvîniyesini okutturmak, mâhiyetini göstermek için şuâları hükmünde olan envârını neşrediyor. Beşerin aklını tenvir ile sırat‑ı müstakîmi gösteriyor. Beşeriyet âleminde her ferd, hilkatindeki maksadlar ve fıtratındaki arzular ve istikametindeki gayesini, o hidayet güneşinin nuru ile görür ve bilir. O hidayet nurunun tecellîsine mazhar olanlar, kalb kàbiliyeti nisbetinde ona âyinedârlık ederek yakınlık kesb eder. Eşya ve hayatın mâhiyeti, o nur ile tezâhür ederek ancak o nur ile görünür, anlaşılır ve bilinir. Ezelî Güneş’in manevî hidayet nurlarını temsîl eden Kur'ân‑ı Kerîm, akıl ve kalb gözüyle hak ve hakikati görmeyi te'min eder. O’nun nurundan uzakta kalanlar zulmette kalırlar. Zîra herşey nur ile görünür, anlaşılır ve bilinir.
İşte şu hakikatin manevî ve sermedî güneşi olan Kur'ân‑ı Kerîm’in nur tecellîsine bu asrımızda NUR ismiyle müsemmâ olan RİSALE‑İ NUR’un şahs‑ı manevîsi mazhar olmuştur. O nurlar ki; zulmetten ayrılmak istemeyen yarasa tabiatlı, gaflet uykusuyla gündüzünü gece yapan, sefâhet‑perest, aklı gözüne inmiş, zulmette kalarak gözü görmez olanlara ve yolunu şaşıranlara karşı projeksiyon gibi nurlarını, îmân hakikatlerine tevcîh ederek Sırat‑ı Müstakîmi büsbütün kör olmayanlara gösteriyor. Nur topuzunu ehl‑i küfür ve münkirlerin başına vurup: Ya aklını başından çıkar at, hayvan ol; yâhut da aklını başına al, insan ol diyor.
313
İlim bir nur olduğuna göre Risale‑i Nurun ilme olan en derin vukûfunu gösterecek bir‑iki delile kısaca işâret ederiz:
Evvelâ: Şunu hatırlamalıyız ki; Risale‑i Nur başka kitapları değil, yalnız Kur'ân‑ı Kerîm’i üstad olarak tanıması ve O’na hizmet etmesi itibariyle makbûliyeti hakkında bizim bu mevzûda söz söylememize hâcet bırakmıyor. Biz, ancak ilim erbâbı nazarında Risale‑i Nurun değerini belirtmek için deriz ki: Risale‑i Nur, şimdiye kadar hiçbir ilim adamının tam bir vuzûh ile isbât edemediği en muğlak mes'eleleri, gayet kolay bir şekilde en basit avâm tabakasından tut da en yüksek hàvâs tabakasına kadar herkesin isti'dâdı nisbetinde anlayabileceği bir tarzda şüphesiz tam iknâ edici bir şekilde izâh ve isbât etmesidir. Bu hususiyet hemen hemen hiçbir ilim adamının eserinde yoktur.
İkincisi: Bütün Nur eserleri, Kur'ân‑ı Kerîm’in bir kısım âyetlerinin tefsiri olup O’nun manevî parıltıları olduğunu her hususta göstermesidir.
Üçüncüsü: İnsanların en derin ihtiyaçlarına kat'î delil ve bürhânlarla ilmî mâhiyette cevab vermesidir. Meselâ: Allah’ın varlığı, âhiret ve sâir îmân rükünlerini, bir zerrenin lisân‑ı hâl ve kàl sûretinde tercümânlığını yaparak isbât etmesidir. En meşhûr İslâm feylesoflarından İbn‑i Sînâ, Fârâbî, İbn‑i Rüşd bu mes'elelerde bütün mevcûdâtı delil olarak gösterdikleri hâlde, Risale‑i Nur o hakikatleri bir zerre ve bir çekirdek lisânıyla isbât ediyor. Eğer Risale‑i Nurun ilmî kudretini şimdi onlara göstermek mümkün olsaydı, onlar hemen diz çöküp Risale‑i Nurdan ders alacaklar idi.
Dördüncüsü: Risale‑i Nur, insanın senelerce uğraşarak elde edemeyeceği bilgileri komprime hülâsalar nev'inden kısa bir zamanda te'min etmesidir.
Beşincisi: Risale‑i Nur, ilmin esâs gayesi olan rızâ‑yı İlâhîyi tahsile sebeb olması ve dünya menfaatine, ilmi hiçbir cihetle âlet etmeyerek tam mânâsıyla insaniyete hizmet gibi en ulvî vazifeyi temsîl etmesidir.
Altıncısı: Risale‑i Nur, kuvvetli ve kudsî ve îmânî bir tefekkür semeresi olup, bütün mevcûdâtın lisân‑ı hâl ve kàl sûretinde tercümânlığını yapar. Aynı zamanda îmân hakikatlerini ilmelyakìn ve aynelyakìn ve hakkalyakìn derecelerinde inkişaf ettirir.
314
Yedincisi: Risale‑i Nur, esâs bakımından bütün ilimleri câmi' oluşudur. Âdeta ilim iplikleriyle dokunmuş müzeyyen bir kumaş gibidir. Ve şimdiye kadar hiçbir ilim erbâbı tarafından söylenmemiş ve her ilme olan vukûfunu tebârüz ettiren vecîzeler mecmuasıdır. Misâl olarak birkaçını zikrederek, hey'et‑i mecmuası hakkında bir fikir edinmek isteyenlere Risale‑i Nur bahrine müracaat etmelerini tavsiye ederiz.
1 Sivrisineğin gözünü halkeden, Güneşi dahi O halketmiştir.
2 Pirenin midesini tanzim eden, Manzûme‑i Şemsi dahi O tanzim etmiştir.
3 Bir zerreyi icâd etmek için bütün kâinâtı icâd edecek bir kudret‑i gayr-ı mütenâhî lâzımdır. Zîra şu Kitab‑ı Kebîr-i Kâinâtın herbir harfinin, bâhusus zîhayat herbir harfinin, herbir cümlesine müteveccih birer yüzü ve nâzır birer gözü vardır.
4 Tabiat, misâlî bir matbaadır, tâbi' değil. Nakıştır, nakkàş değil. Mistardır, masdar değil. Nizâmdır, nâzım değil. Kanundur, kudret değil. Şerîat‑ı irâdiyedir, hakikat‑i hariciye değil.
5 Sâbit, dâim, fıtrî kanunlar gibi, rûh dahi, âlem‑i emirden, sıfat‑ı irâdeden gelmiş ve kudret ona vücûd‑u hissî giydirmiştir ve bir seyyâle‑i latîfeyi, o cevhere sadef etmiştir. Ve hâkezâ binlerce vecîzeler var.
El‑Bâkî Hüve'l-BâkîÜniversite Nur Talebelerinden Mustafa Hilmi
315

Ankara Üniversitesi Nur Talebelerinin Bir Mektûbu

Azîz, Sıddık Kardeşlerimiz!
Mektûbunuzdan, İslâm güneşinin bir ziyâsını sezer gibi olduk. Yüzlerce seneden beri insaniyet aleyhine, İslâmiyet zararına mütecâviz fikir neşreden ehl‑i küfrün tahriblerini tamir için ortaya atılan Risale‑i Nurun sizlerin mektûbunuzdan gençlerin arasına yayıldığını sezdik. Ebedî hayat yolunun hak‑perest yolcuları, hayâlî boş lafları terkedip, Risale‑i Nurla küfür tohumlarını eriteceklerdir. Nur’un talebeleri, ehl‑i kalb ve îmânın hakîki kardeşleridirler. Siz kardeşlerimizin mektûbları, bizlere hız veriyor ve verecek. Kur'ân’ın tefsiri olan Risale‑i Nur, bize dalâlette kalmanın ve küfürle mücâdele etmemenin bu zamanda büyük ahmaklık olduğunu bildiriyor. Komünistliğin, anarşistliğin, masonluğun kuvvet kazandığı bir devirde en mühim bir vazife, Nur’a hizmet etmek ve rızâ‑yı İlâhîyi tahsil için onu isteyene vermektir. Bu en baş ve en ehemmiyetli, en kıymetli ve mübârek vazifemizden bizi döndürmek isteyen en ağır hücumlar dahi, bizlerin hızını arttıracaktır.
Risale‑i Nur bize öğretiyor ve isbât ediyor ki: Bu dünya, bir misâfirhânedir. Ebedî hayatı isteyenler, misâfirhânedeki vazifelerine dikkat gösterdikleri nisbette memnun edilirler. Demek ki şimdi en esâslı vazifemiz bataklıktan kurtulmak isteyen ehl‑i dinin; karanlıktan usanmış, gıdâsız kalmış kalblerin yardımına koşmak, kendimizden başlayarak Nur’un dellâllığını yapmaktır.
Bilhassa ve bilhassa şurası çok ehemmiyetli ve pek mühimdir ki, en başta ve en evvel Risale‑i Nuru dikkat ve tefekkürle devamlı olarak okumak ve o muazzam eser külliyatındaki Kur'ân ve îmân hakikatleriyle kendimizi techiz etmek ve bu esâs ve şartlarla, o hàrika eser külliyatını bir ân evvel ikmal etmektir. İşte bu ni'met‑i uzmâya nâil olan her genç ve herkes, bire yüz, bin kuvvetinde, kendine, vatan ve milletine fâideli olur. Vatan, millet, gençlik ve Âlem‑i İslâm çapında hizmet edebilecek bir vaziyete gelebilir. Bunun için, başta Hazret‑i Üstadımız Bediüzzaman ve onun hakîki ve ihlâslı talebeleri olmaya lâyık sizlerden duâ istirham ediyoruz ki; Risale‑i Nurun mecmualarını bir ân evvel te'min edelim, arayalım, bulalım; dikkat, tefekkür ve ihlâsla okuyalım. Kur'ân ve îmân hizmetine bu vaziyette koşalım. Risale‑i Nurun bu asırdaki makbûliyetine işâret eden deliller fazlasıyla mevcûd olduğuna göre, insaf sâhibi her mü'min kardeşimiz, onun tabîi bir yardımcısıdır.
316
Hem mâdem, Risale‑i Nur bu asra hàs hususiyetler taşıyor; hem mâdem binlerce âlimlerin takdirleriyle karşılanıyor; hem mâdem Kur'ânın dellâllığını yapan kahraman Üstad, eşine rastlanmayacak bir mükemmeliyetle, dürüst adımlarla, hakîki prensiplerle, bütün hayatını îmân ve İslâmiyet’e vakfetmiş, dünyevî hiçbir menfaat aramadan, sırf Allah rızâsı uğruna çalışmıştır; hem mâdem bütün kuvvetiyle Nur talebeleri de, îmân ve İslâmiyet’e Ehl‑i Sünnet dâiresinde hizmet için hayatlarını dahi çekinmeden veriyor ve süflî menfaat peşinde değildirler ve mâdem yüz binlerce Nur talebeleri bütün tazyîk ve tehdidlere rağmen bu hakikati fiilen isbât etmişler; hem her talebe, bugün cereyan eden bâtıl felsefenin akîdelerine, hakîki, mantıkî cevablar vermek üzere yetişmişler ve yetişiyorlar; hem her ihtiyacımıza Kur'ân cevab veriyor, O’nda lâzım olan her hakikat sarîh olarak vardır ve mâdem Kur'ân, en güzel şekilde ders veren Allah’ın hediyesi, bir nuru ve rahmetidir öyle ise; bu hazine‑i rahmeti ve menba'‑ı hakikati ders veren ve hakîki sûrette, gençliğin ve avâmın anlayabileceği bir şekilde bildiren Risale‑i Nuru, dikkat ve tefekkürle ve devamlı olarak, müsâid vakitlerimizi boşa gidermeden okumak ve yazmak en büyük ibâdet ve zevk kaynağıdır. Hâl ve istikbâlin ve biz gençlerin, çok lezîz ve iştiyakla alacağı gayet nâfi' ve vâfî bir ilâç ve bir tiryâktır, bir manevî kurtarıcıdır. Bu kat'î hakikatler meydânda iken, ona bütün kuvvetimizle sarılmamak, baştan aşağı Risale‑i Nuru tedkik etmemek, alâkadar olmamak, ancak gafletin eseri olabilir.
317
Hem, kim hakikat peşinde koşuyorsa, Risale‑i Nurdan ders alması lâzımdır. Ve Nur yolunda giden her münevver, hakîki saâdete kavuşacak ve yeryüzünün mâhiyetini derkedecektir diye, biz Ankara Nur Talebeleri dahi ittifak ediyoruz. Ebedî hayat hazinesini gösteren Kur'ân‑ı Hakîm’in nuru olan Risale‑i Nur, elbette bir zaman dünyayı çınlatan nurlu sesini yükseltecektir.
Mâdem İslâm âlimleri Hadîs‑i Şerîfe göre dünya ikbâl ve heveslerinin peşinde koşmadıkça, peygamberlerin en emin vârisleridirler. Biz de Risale‑i Nuru, O’nun tam vârisi biliyoruz. Risale‑i Nurun şahs‑ı manevîsi, hakîki vâris olmanın esâsını yaşamış ve yaşıyor. Onun karşısına çıkan körler ve sağırlar ve hissiz gâfiller küçüleceklerdir. Böyle muazzam bir olgunluğa sâhib olan Risale‑i Nur, elbette bütün feylesofları, dünya ilim ve hak erbâbını çağıracak ve her akl‑ı selîm ve kalb‑i kerîm olan mübârek insanları talebesi yapacak. Bu da inşâallâh uzakta değil, yakında tahakkuk edecektir.
Dünya, ekserî feylesofların ve âlimlerin dediği gibi, yepyeni bir oluşun eşiğindedir. Dünya, nurunu arıyor. Hakikat şâiri Mehmed Âkif,
O nuru gönder İlâhî, asırlar oldu yeter!
Bunaldı milletin âfâkı, bir sabah ister.
diye, işte bu Nur’a işâret ettiği, bugün bizce bir hakikattir.
Ankara Üniversitesi Nur Talebeleri
318

İstanbul Üniversitesi Nur Talebeleri Nâmına Muhsin

Çok Azîz, Çok Mübârek, Çok Müşfik, Çok Sevgili Üstadımız Hazretleri!
Risale‑i Nuru, himmet ve duâlarınızla, dikkat ve tefekkürle okudukça, bu muazzam eser külliyatının tılsım‑ı kâinâtın muammâsını keşf ve halleden bir keşşâf olduğunu, hâl ve istikbâlin bir mürşid‑i ekberi ve bir rehber‑i a'zamı olduğunu, yine duâ ve himmetinizle idrak ediyoruz. Evet Üstadımız Hazretleri! Risale‑i Nuru okuyan her idrak sâhibi anlıyor ki; Risale‑i Nur, gerek bu asrın, gerekse önümüzdeki asrın beşeriyetini fikir karanlıklarından kurtarıp, tenvir ve irşad edecektir.
Risale‑i Nur, yalnız bu vatan ve millet için değil, Âlem‑i İslâm ve bütün beşeriyetin ihtiyacına cevab verecek bir külliyat olarak te'lif edilmiştir. Bugün, tarihte hiç görülmemiş bir fecâat ve felâket içerisinde çırpınan beşeriyet için, halâskâr olarak Risale‑i Nura sarılmaktan ve ne bahâsına olursa olsun, Risale‑i Nurun nurânî ve parlak eczâlarını elde edip dikkat ve tefekkürle okumaktan başka bir kurtuluş çaresi yoktur. Risale‑i Nuru okuyan herkes, bu hakikati idrak etmiş ve etmektedir. Eğer biz muktedir olsak; bu hakikati, kâinâta nâzır bir mahalle çıkıp, bütün kâinâta ilân edeceğiz. Fakat mâdemki buna muvaffak olamıyoruz ve mâdemki Risale‑i Nurun cihan‑şümûl kıymetini bu derece Üstadımızın himmetiyle idrak etmişiz; şu hâlde o nur ve feyiz hazinesi, irfan ve kemâlât menba'ı olan Risale‑i Nuru, bir dakikamızı bile boş geçirmeden, mütemâdi ve devamlı bir şekilde her gün ve her saat okuyacağız ve bu uğurda geceli gündüzlü çalışacağız inşâallâh. Fakat, her ân bütün işlerimizde olduğu gibi, bunda da büyük Üstadımızın duâ ve himmetiyle muvaffak olabileceğiz.
319
Hem şu hakikat zâhir ve bâhirdir ki: Bir kimse allâme dahi olsa, Risale‑i Nurun ve müellifinin talebesidir, Risale‑i Nuru okumak zarûret ve ihtiyacındadır. Eğer gaflet ederse, kendisini aldatan enâniyetine boyun eğip, Risale‑i Nur Külliyatı’nı okumazsa, büyük bir mahrumiyete dûçâr olur. Fakat biz, idrak ettiğimiz bu muazzam hakikat karşısında, beşeriyetin halâskârı ve milyarlarca insanların fevkınde olan bir memur‑u Rabbânîye nasıl minnetdâr ve medyûn olduğumuzu ta'rif edemiyoruz. Yine duâ ve himmetinizle idrak etmişiz ki; Kur'ân‑ı Kerîm’in bir mu'cize‑i maneviyesi olan hàrika Risale‑i Nur Külliyatı’nın bir satırından ettiğimiz istifadenin, bir mikdar‑ı mukâbilini dahi ödemeye gücümüz yetişmez. Bunun için, ancak, Cenâb‑ı Hakk’a şöyle yalvarmağa karar verdik:
Yâ Rab! Bizi ebedî haps‑i münferitten kurtarıp bâkî ve sermedî bir âlemin saâdetine nâil edecek bir hakàik hazinesinin anahtarını, Risale‑i Nur gibi nazîrsiz bir eseriyle bahşeden sevgili ve müşfik Üstadımızı, zâlimlerin ve düşmanların sû‑i kasdlarından muhâfaza eyle! Kur'ân ve îmân hizmetinde dâima muvaffak eyle. Ona sıhhat ve âfiyetler, uzun ömürler ihsân eyle!” diye duâ ediyoruz.
Evet Üstadımız Hazretleri! Risale‑i Nuru dikkat ve tefekkürle okumak ni'met‑i uzmâsına nâil olan biz bir kısım üniversite gençliği, bir hüsn‑ü zan veya bir tahmin ile değil, tahkîkî ve tedkikî bir sûrette, sarsılmaz ve sarsılmayacak olan ilmelyakìn bir kuvvet‑i îmâniye ile inanıyoruz ki, zemin yüzünün bu asra kadar görmediği bir vahşet ve dehşetin sebebi olan dinsizlik ve ilhâdı, Bediüzzaman ortadan kaldırmağa inâyet‑i Hak ile muvaffak olacaktır.
Bizim bu kanâatimiz, sâfdilâne veya tahminle değildir; ilmî ve delile müstenid bir tahkîk iledir. Bunun için, muârız olan dahi bu hakikati kalben tasdik edecektir. Duâ ve şefkat buyurun, Kur'ân ve îmân hizmetinde fedâi olalım. Risale‑i Nuru, bir dakikamızı bile kaybetmeden okuyalım, yazalım, ihlâs‑ı tâmme muvaffak olalım.
İstanbul Üniversitesi Nur Talebeleri nâmınaMUHSİN
320
Azîz, Sıddık Kardeşlerim!
Şimdiye kadar gizli münâfıklar, Risale‑i Nura kanunla, adliye ile ve âsâyiş ve idare noktasından hükûmetin bazı erkânını iğfal edip tecâvüz ediyorlardı. Biz, müsbet hareket ettiğimiz için, mecburiyet olduğu zaman tedâfüî vaziyetinde idik. Şimdi plânları akîm kaldı. Bil'akis tecâvüzleri Risale‑i Nurun dâiresini genişlettirdi. Bu defa yeni hurûfla Asâ‑yı Mûsa’yı tab'etmek niyetimiz, ihtiyarımız olmadığı hâlde, tecâvüz vaziyeti Risale‑i Nura veriliyor gibidir. Bu hâdisenin ehemmiyetli bir hikmeti şu olmak gerektir:
Risale‑i Nur, bu mübârek vatanın manevî bir halâskârı olmak cihetiyle şimdi iki dehşetli manevî belâyı def'etmek için matbuât âlemi ile tezâhüre başlamak, ders vermek zamanı geldi veya gelecek gibidir zannederim.
O dehşetli belâdan birisi: Hıristiyan dinini mağlûb eden ve anarşiliği yetiştiren şimâlde çıkan dehşetli dinsizlik cereyanı, bu vatanı manevî istilâsına karşı Risalei'n‑Nur, Sedd‑i Zülkarneyn gibi bir Sedd‑i Kur'ânî vazifesini görebilir ve Âlem‑i İslâmın bu mübârek vatanın ahâlisine karşı pek şiddetli i'tirâz ve ittihamlarını izâle etmek için matbuât lisânıyla konuşmak lâzım gelmiş diye kalbime ihtar edildi.
Ben dünyanın hâlini bilmiyorum. Fakat Avrupa’da istilâkârâne hükmeden ve edyân‑ı semâviyeye dayanmayan dehşetli cereyanın istilâsına karşı Risale‑i Nur hakikatleri bir kale olduğu gibi, Âlem‑i İslâmın ve Asya Kıt'asının hâl‑i hâzırdaki i'tirâz ve ittihamını izâle ve eskideki muhabbet ve uhuvvetini iâde etmeğe vesile olan bir mu'cize‑i Kur'âniye’dir. Bu memleketin vatan‑perver siyâsîleri çabuk aklını başına alıp Risale‑i Nuru tab'ederek resmî neşretmeleri lâzımdır ki, bu iki belâya karşı siper olsun.
321
Acaba bu yirmi sene zarfında îmân‑ı tahkîkîyi pek kuvvetli bir sûrette bu vatanda neşreden Risale‑i Nur olmasaydı, bu dehşetli asırda acîb inkılâb ve infilâklarda bu mübârek vatan, Kur'ânını, îmânını dehşetli sadmelerden tam muhâfaza edebilir miydi? Her ne ise Risale‑i Nura, daha vatana, idareye zararı dokunmak bahânesiyle tecâvüz edilmez; daha kimseyi o bahâne ile inandıramazlar. Fakat cebheyi değiştirip, din perdesi altında bazı sâfdil hocaları veya bid'a tarafdârı veya enâniyetli sofî meşreblileri bazı kurnazlıklarla Risale‑i Nura karşı iki sene evvel İstanbul’da ve Denizli civarında olduğu gibi isti'mâl etmek ve Risale‑i Nura ve şâkirdlerine ayrı bir cebhede tecâvüz etmeğe münâfıklar çabalıyorlar. İnşâallâh muvaffak olamazlar. Risale‑i Nur şâkirdleri, tam ihtiyatla beraber, bir taarruz olduğu vakitte münâkaşa etmesinler, aldırmasınlar. Aldanan ehl‑i ilim ve îmânsa, dost olsunlar, Biz size ilişmiyoruz. Siz de bize ilişmeyiniz Biz ehl‑i îmânla kardeşiz.” deyip yatıştırsınlar.
Sâniyen:
Mübâreklerin pehlivanı hem Abdurrahman, hem Lütfi, hem Büyük Hâfız Ali mânâlarını taşıyan büyük rûhlu Küçük Ali kardeşimiz bir suâl soruyor. Hâlbuki o suâlin cevabı Risale‑i Nurda yüz yerde var. Risale‑i Nurun erkân‑ı îmâniye hakkında bu derece kesretli tahşidâtı ne içindir? Bir âmî mü'minin îmânı büyük bir velînin îmânı gibidir, diye eski hocalar bize ders vermişler.” diyor.
Elcevab: Başta Âyetü'l‑Kübrâ merâtib‑i îmâniye bahislerinde; ve âhire yakın müceddid‑i elf-i sânî İmâm-ı Rabbânî beyânı ve hükmü ki: Bütün tarîkatların müntehâsı ve en büyük maksadları, hakàik‑ı îmâniyenin inkişafıdır. Ve bir mes'ele‑i îmâniyenin kat'iyyetle vuzûhu, bin kerâmetlerden ve keşfiyâtlardan daha iyidir.” ve Âyetü'l‑Kübrâ’nın en âhirdeki ve Lâhika”dan alınan o mektûbun parçası ve tamamının beyânâtı cevab olduğu gibi, Meyve Risalesi”nin tekrârât‑ı Kur'âniye hakkında Onuncu Mes'elesi, tevhid ve îmân rükünleri hakkında tekrarlı ve kesretli tahşidât‑ı Kur'âniyenin hikmeti, aynen bitamâmihâ O’nun hakîki tefsiri olan Risale‑i Nurda cereyan etmesi de cevaptır.
322
Hem, îmân‑ı tahkîkî ve taklidî ve icmâlî ve tafsîlî ve îmânın bütün tehâcümâta ve vesveseler ve şübhelere karşı dayanıp sarsılmamasını beyân eden Risale‑i Nur parçalarının izâhatı, büyük rûhlu Küçük Ali’nin mektûbuna öyle bir cevaptır ki, bize hiçbir ihtiyaç bırakmıyor.
İkinci Cihet: Îmân, yalnız icmâlî ve taklidî bir tasdike münhasır değil; bir çekirdekten, büyük hurma ağacına kadar ve eldeki âyinede görünen misâlî güneşten deniz yüzündeki aksine, güneşe kadar mertebeleri ve inkişafları olduğu gibi, îmânın o derece kesretli hakikatleri var ki, binbir Esmâ‑i İlâhiye ve sâir erkân‑ı îmâniyenin kâinât hakikatleriyle alâkadar çok hakikatleri var ki Bütün ilimlerin ve mârifetlerin ve kemâlât‑ı insaniyenin en büyüğü îmândır ve îmân‑ı tahkîkîden gelen tafsîlli ve bürhânlı mârifet‑i kudsiyedir.” diye ehl‑i hakikat ittifak etmişler.
Evet, îmân‑ı taklidî, çabuk şübhelere mağlûb olur. Ondan çok kuvvetli ve çok geniş olan îmân‑ı tahkîkîde pek çok merâtib var. O merâtiblerden ilmelyakìn mertebesi, çok bürhânlarının kuvvetleriyle binler şübhelere karşı dayanır. Hâlbuki taklidî îmân, bir şübheye karşı bazen mağlûb olur.
323
Hem îmân‑ı tahkîkînin bir mertebesi de aynelyakìn derecesidir ki, pek çok mertebeleri var. Belki esmâ‑i İlâhiye adedince tezâhür dereceleri var. Bütün kâinâtı bir Kur'ân gibi okuyabilecek derecesine gelir.
Hem bir mertebesi de hakkalyakìndir. Onun da çok mertebeleri var. Böyle îmânlı zâtlara şübehât orduları hücum da etse bir halt edemez. Ve ulemâ‑i ilm-i kelâmın binler cild kitapları, akla ve mantığa istinâden te'lif edilip, yalnız o mârifet‑i îmâniyenin bürhânlı ve aklî bir yolunu göstermişler. Ve ehl‑i hakikatin yüzer kitapları keşfe, zevke istinâden o mârifet‑i îmâniyeyi daha başka bir cihette izhâr etmişler. Fakat, Kur'ânın mu'cizekâr cadde‑i kübrâsı, gösterdiği hakàik‑ı îmâniye ve mârifet‑i kudsiye; o ulemâ ve evliyânın pek çok fevkınde bir kuvvet ve yüksekliktedir.
İşte Risale‑i Nur, bu câmi' ve küllî ve yüksek mârifet caddesini tefsir edip, bin seneden beri Kur'ân aleyhine ve İslâmiyet ve insaniyet zararına ve adem âlemleri hesabına tahribâtçı küllî cereyanlara karşı Kur'ân ve îmân nâmına mukàbele ediyor, müdafaa ediyor. Elbette hadsiz tahşidâta ihtiyacı vardır ki, o hadsiz düşmanlara karşı dayanıp ehl‑i îmânın îmânını muhâfazasına Kur'ân nuruyla vesile olsun.
324
Hadîs‑i Şerîfte vardır ki: Bir adam seninle îmâna gelmesi, sana sahrâ dolusu kırmızı koyunlardan daha hayırlıdır.” Bazen bir saat tefekkür, bir sene ibâdetten daha hayırlı olur. Hattâ Nakşîlerin hafî zikre verdiği büyük ehemmiyet, bu nev'i tefekküre yetişmek içindir.
Umum kardeşlerime birer birer selâm ve duâ ediyoruz.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪يKardeşinizSaid Nursî
325

Tarihçe‑i Hayat İçin Yazılan Önsöz

﴿
وَبِهِ نَسْتَع۪ينُ
Medine‑i Münevvere’de bulunan mühim bir âlimin Bediüzzaman Hazretlerinin Tarihçe‑i Hayat’ı için yazdığı bir Önsöz”dür

Üstad’ın Azametli Îmânı

Büyük İkbâl’e ait olan Önsöz”de demiştim ki: Büyüklerin tarih‑i hayatları okunurken, ulvî menkıbeler söylenip, azîz hâtıraları anılırken; insan, başka bir âleme girdiğini hissediyor. Gönlünü, tertemiz sevgi hislerinin ulvî ateşi yakıyor ve İlâhî feyzi sarıyor. Tarih öyle büyük insanlar kaydeder ki, birçok büyükler, onlara nisbetle küçük kalır.
Tarihe şerefler veren erler anılırken
Yükselmede rûh en geniş âlemlere, yerden
Bin râyihanın feyzi sarar rûhu derinden,
Geçmiş gibi, Cennet’teki gül bahçelerinden
Bu derin hakikati, Önsöz”ü yazarken bütün azamet ve ihtişamıyla idrak etmiş bulunuyorum. Zîra, azîz ve muhterem okuyucularımıza en derin bir ihlâs ve samîmiyetle takdim ettiğimiz bu eser, hemen bir asra yaklaşan uzun ve bereketli ömrünün her safhası, binlerle hàrikaya sahne olan gönüller fâtihi büyük Üstad Bediüzzaman Said Nursî’ye, onun yüzotuz parçadan ibaret olan Risale‑i Nur Külliyatına ve ahlâk ve faziletleri, ihlâs ve samîmiyetleri, îmân ve irfanları ile hayatın her safhasında sâdece bir ülkeye değil, bütün insanlık âlemine tertemiz örnekler vermekte devam eden Nur Talebelerine aittir.
Bir kitabın mukaddimesini, o kitabın hülâsası diye ta'rif ederler. Hâlbuki, her mevzûu müstakil bir esere sığmayacak kadar derin ve geniş olan bu muazzam kitabın muhteviyâtını böyle birkaç sahifelik mukaddimeye sığdırmak kàbil midir?
326
Bugüne kadar âcizâne yazdığım manzûm ve mensûr yazılarımın hiçbirisinde bu kadar acz ve hayret içerisinde kalmamıştım. Binâenaleyh, bu eseri derin bir zevk, İlâhî bir neş'e ve coşkun bir heyecanla okuyacak olanlar, hayranlıkla görecekler ki: Bediüzzaman, çocukluğundan beri müstesnâ bir şekilde yetişen ve bütün ömrü boyunca İlâhî tecellîlere mazhar olan bambaşka bir âlim ve mümtâz bir şahsiyettir.
Ben, bu büyük zâtı, eserlerini ve talebelerini inceden inceye tedkik edip de o nur âleminde hissen, fikren ve rûhen yaşadıktan sonra, büyük ve eski bir Arab şâirinin bir beytiyle, çok derin bir hakikati ifâde ettiğini öğrendim: Bütün âlemi bir şahsiyette toplamak, Cenâb‑ı Hakk’a zor gelmez…”
Gayesinin ulviyetinden, da'vâsının ihtişamından ve îmânının azametinden feyiz ve ilhâm alan bu kutbun câzibesine takılanların adedi, günden güne çoğalmaktadır.
Akıllara hayret veren bu ulvî hâdise; münkirleri kahrettiği gibi, mü'minleri de şâd ve mesrûr eylemekte devam edip gidiyor.
Îmânlı gönüllerde manevî bir râbıta hâlinde yaşayan bu İlâhî hâdiseyi büyük bir mücâhid, kalbleri vecd içinde bırakan bir üslûbla bakınız nasıl ifâde ediyor:
Ahlâksızlık çirkefinin bir tûfân hâlinde her istikamete taşıp uzanarak her fazileti boğmaya koyulduğu kara günlerde, O’nun yani Bediüzzaman’ın feyzini, bir sır gibi kalbden kalbe mukâvemeti imkânsız bir hamle hâlinde intikal eder görmekle tesellî buluyoruz Gecelerimiz çok karardı ve çok kararan gecelerin sabahları pek yakın olur.”
Evet, bir sır gibi kalbden kalbe mukâvemeti imkânsız bir hâlde yayılıp dağılan bu nurun, memleketin her köşesinde feyiz ve te'sirini görenler, hayret ve dehşetler içinde sormaya başladılar: Şöhreti memleketimizin her tarafını kaplayan bu zât kimdir? Hayatı, eserleri, meslek ve meşrebi nedir? Tuttuğu yol bir tarîkat , bir cem'iyet mi, yoksa siyâsî bir teşekkül müdür?”
327
Bununla da kalmadı, derhâl gerek idarî ve gerek adlî çok mühim takibler ve pek ciddi tedkikler, uzun ve müselsel mahkemeler cereyan etti Neticede, bu İlâhî tecellînin gönüller ülkesine kurulan bir Îmân ve İrfan Müessesesi”nden başka bir şey olmadığı tahakkuk edince, adâletin İlâhî bir sûrette tecellîsi şu şekilde zuhûr etti: Bediüzzaman Said Nursî ve bütün Risale‑i Nur eserlerinin berâeti kararı resmen ilân edildi. Ve artık, rûhun maddeye, hakkın bâtıla, nurun zulmete, îmânın küfre her zaman galebe çalacağı, ezelden ebede değişmeyecek olan İlâhî kanunların başında gelen bir hakikat olduğu güneşler gibi belirdi.
Herhangi bir iklimde zuhûr eden bir ıslahatçının mâhiyet ve hakikatini, sadâkat ve samîmiyetini gösteren en gerçek mi'yâr, Da'vâsını ilâna başladığı ilk günlerle, muzaffer olduğu son günler arasında ferdî ve ictimâî, uzvî ve rûhî hayatında vücûda gelen değişiklik farklarıdır derler.
Meselâ: O adam ilk günlerde mütevâzi, âlîcenâb, ferâğat ve mahviyetkâr hülâsa, bütün ahlâk ve fazilet bakımından cidden örnek olan gayet temiz ve son derece de mümtâz bir şahsiyetti. Bakalım, cihadında muzaffer olup; hislerde, emellerde, gönüllerde yer tuttuktan sonra yine o eski temiz ve örnek hâlinde kalabilmiş mi? Yoksa zafer neş'esiyle birçok büyük sanılan kimseler gibi yere göğe sığmaz olmuş?
İşte büyük‑küçük herhangi bir da'vâ ve gaye sâhibinin mâhiyet ve hakikatini, şahsiyet ve hüviyetini en hakîki çehresiyle aksettirecek olan en berrak ayna budur.
Tarih boyunca bu müdhiş imtihanı kazanmanın şâheser misâlini, evvelâ Peygamberler ve bilhassa Sultanü'l‑Enbiyâ Sallallâhu Aleyhi ve Sellem Efendimiz, sonra O’nun Halife ve Sahâbeleri ve daha sonra onların nurlu yolunda yürüyen büyük zâtlar vermişlerdir.
328
Peygamber Efendimiz, şu اَلْعُلَمَاءُ وَرَثَةُ الْاَنْبِيَاءِ yani: Âlimler, Peygamberlerin vârisleridirler Hadîs‑i Şerîfleriyle âlim olmanın pek kolay bir şey olmadığını, i'câzkâr belâğatları ile beyân buyuruyorlar.
Zîra mâdemki bir âlim, Peygamberlerin vârisidir, o hâlde, hak ve hakikatin tebliğ ve neşri hususunda, aynen onların tutmuş oldukları yolu takib etmesi lâzımdır. Her ne kadar bu yol; bütün dağ, taş, çamur, çakıl, uçurum daha beteri; takib, tevkîf, muhâkeme, hapis, zindân, sürgün, tecrid, zehirlenme, i'dâm sehpaları ve daha akıl ve hayâle gelmeyen nice bin zulüm ve işkencelerle dolu da olsa
İşte Bediüzzaman, yarım asırdan fazla o mukaddes cihadı ile bütün ömrü boyunca bu çetin yolda yürüyen ve karşısına çıkan binlerle engeli bir yıldırım sür'ati ile aşan ve Peygamberlerin vârisi olan bir âlim olduğunu amelî bir sûrette isbât eden bir zâttır.
Kendisinin, ilmî, ahlâkî, edebî birçok fazilet ve meziyetleri arasında beni en çok meftûn eden şey; O’nun o dağlardan daha sağlam, denizlerden daha derin, semâlardan daha yüksek ve geniş olan îmânıdır.
Rabbim, o ne muazzam îmân! O ne bitmez ve tükenmez sabır! O ne çelikten irâde! Hayâl ve hâtıralara ürpermeler veren bunca tazyîk, tehdid, tâzib ve işkencelere rağmen; o ne eğilmez baş, ne boğulmaz ses ve nasıl kısılmaz nefestir!
Büyük İkbâl’in heyecanlı şiirlerinden aldığım coşkun bir ilhâm neş'esi ile vaktiyle yazdığım Mücâhid ünvânını taşıyan bir manzûmede, aşağıdaki mısraları okuyanlardan, belki şâirâne bir mübâlağada bulunduğumu söyleyenler olmuştur.
Lâkin şu mukaddimesini yazmakla şeref duyduğum şâheseri okuyanlar, vecdle dolu bir hayranlıkla anlayacaklar ki, Allah’ın ne kulları varmış! Eğer bir îmân, kemâlini bulursa, neler yapar ve ne hàrikalar doğururmuş?!
329
Bir azm, eğer îmân dolu bir kalbe girerse
İnsan da, o îmândaki son sırra ererse
En azgın ölümler ona zincir vuramazlar,
Volkan gibi coşkun akıyor durduramazlar
Rabbimden iner azmine kuvvet veren ilhâm,
Peygamberi rüyada görür belki her akşam
Hep nur onun îmân dolu kalbindeki mihrab,
Kandil olamaz ufkuna dünyadaki mehtâb
Kar, kış demez, irkilmez, üzülmez, acı duymaz,
Mevsim, bütün ömrünce ılık gölgeli bir yaz
Cennet’teki âlemleri dünyada görür de,
Mahvolsa eğilmez sıra dağlar gibi derde
En sarp uçurumlar gelip etrafını sarsa
Ay batsa, güneş sönse, ufuklar da kararsa
Gökler yıkılıp çökse, yolundan yine dönmez,
Rûhundaki îmânla yanan meş'ale sönmez!‥
Kalbinde yanardağ gibi, îmân ne mukaddes!
Vicdânına her ân şunu haykırmada bir ses:
Ey yolcu! Şafaklar sökecek durma, ilerle!
Zulmetlere kan ağlatacak meş'alelerle
Yıldızlara bas, çık yüce âlemlere yüksel!
İnsanlığı kurtarmaya Cennet’ten inen el!‥
Sanki bu mısralar îmân kahramanı büyük mücâhid Bediüzzaman Hazretleri için yazılmış. Zîra bu yüksek sıfatlar, hep onun sıfatlarıdır. Cenâb‑ı Hak şu âyet‑i kerîmede bakınız mücâhidlere neler va'dediyor:
﴿وَالَّذ۪ينَ جَاهَدُوا ف۪ينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَا وَاِنَّ اللّٰهَ لَمَعَ الْمُحْسِن۪ينَ
Meâl‑i Şerîfi: Bizim uğrumuzda mücâhede edenlere mutlaka yollarımızı gösteririz. Ve hiç şübhe yok ki, Allah muhsinlerle Allah’ı görür gibi ibâdet eden mücâhidlerle beraberdir.”
Demek ki, îmân ve Kur'ân uğrunda, candan ve cihandan geçen mücâhidlere, büyük Allah, hakikat ve hidayet yollarını göstereceğini va'd buyuruyor. Hâşâ, Cenâb‑ı Hak va'dinde hulfetmez; yeter ki, bu azîm va'd‑i İlâhîyi icâb ettirecek şartlar tahakkuk etsin.
330
Bu âyet‑i kerîme, Üstad’ın karakter ve şahsiyetini tahlil hususunda bize nurdan bir rehber oluyor ve o nurun billûr ışığı altında artık en ince çizgileri ve en hassas noktaları görüp sezebiliyoruz. Zîra, mâdemki bir insan Cenâb‑ı Hakk’ın hıfz ve himâyesinde bulunmak ni'metine mazhar olmuştur; artık onun için korku, endişe, üzüntü, yılma, usanma vesâire gibi şeyler bahis mevzûu olamaz.
Allah’ın nuru ile nurlanan bir gönlün semâsını hangi bulutlar kaplayabilir? Her ân huzur‑u İlâhî’de bulunmak bahtiyarlığına eren bir kulun rûhunu, hangi fânî emel ve arzular, hangi zavallı teveccüh ve iltifatlar ve hangi pespâye gaye ve ihtiraslar tatmin, teskin ve tesellî edebilir?
Allah’tır onun yârı, mürebbîsi, velîsi;
Andıkça bütün nur oluyor duygusu, hissi!
Yükselmededir mârifet iklimine her ân,
Bambaşka ufuklar açıyor rûhuna Kur'ân
Kur'ân ona yâdettiriyor Bezm‑i Elest”i,
Âşık, o tecellînin ezelden beri mesti
İşte Bediüzzaman böyle hàrikalar hàrikası bir inâyete mazhar olan mübârek bir şahsiyettir. Ve bunun içindir ki; zindânlar ona bir gülistan olmuş; oradan ebediyetlerin nurlu ufuklarını görür. İ'dâm sehpaları; birer va'z ve irşad kürsüsüdür; oradan insanlığa ulvî bir gaye uğrunda sabır ve sebat, metânet ve celâdet dersleri verir. Hapishâneler birer Medrese‑i Yûsufiye’ye inkılâb eder; oraya girerken, bir profesörün üniversiteye ders vermek için girdiği gibi girer. Zîra oradakiler onun feyz ve irşadına muhtaç olan talebeleridir. Her gün birkaç vatandaşın îmânını kurtarmak ve cânîleri melek gibi bir insan hâline getirmek onun için dünyalara değişilmez bir saâdettir.
331
Böyle bir yüksek îmân ve ihlâs şuûruna mâlik olan insan, hiç şüphesiz ki, zaman ve mekân mefhûmlarının fânîler üzerinde bıraktığı yaldızlı te'sirleri kesif madde âleminde bırakarak; rûhu ile maneviyat âleminin pırıl pırıl nurlar saçan ufuklarına yükselmiş bir hâldedir.
Büyük mutasavvıfların (Radıyallahu Anhüm) fenâ fillâh, bekà billâh diye ta'rif ve tavsif buyurdukları yüksek mertebe, işte bu kudsî şerefe nâil olmaktır.
Evet, her mü'minin kendine mahsûs bir huzur, huşû, tefeyyüz, tecerrüd ve istiğrak hâli vardır ve herkes, îmân ve irfanı, salâh ve takvâsı, feyiz ve maneviyatı nisbetinde bu İlâhî hazdan feyizyâb olabilir. Lâkin bu güzel hâl, bu tatlı visâl ve bu emsâlsiz haz; geçen âyet‑i kerîmedeki ihsân erbâbı olan o büyük mücâhidlerde her zaman devam ediyor. Ve işte onlar bu sebebden dolayıdır ki, Mevlâyı unutmak gafletine düşmüyorlar. Nefisleri ile, arslanlar gibi bütün ömürleri boyunca çarpışıyorlar. Ve hayatlarının her lahzası, en yüksek terakkî ve tekâmül hâtıraları kaydediyor. Ve bütün varlıkları, O cemâl, kemâl ve celâl sıfatları ile muttasıf olan Rabbü'l‑Âlemîn’in rızâsında erimiş bulunuyorlar.
Mevlâ, bizleri de o bahtiyarlar zümresine ilhâk eylesin, âmîn
Yukarıdaki sahifelerde, Büyük Üstad’ın, dostlarını meftûn ve hayran ettiği kadar da düşmanlarını dehşetler içerisinde bırakan azametli îmânından bahsettik. Biraz da mümtâz şahsiyeti, nurdan bir hâle hâlinde sarmakta olan üstün meziyetlerinden, ahlâk ve kemâlâtından bahsedelim.
332

Üstad’ın şahsiyetini tekvîn eden başlıca sıfatlar

Ma'lûm ya, her şahsiyeti, muhtelif ve muayyen meziyetler çerçeveler. Binâenaleyh, Üstad’ın şahsiyetini tekvîn eden başlıca sıfatlar şunlardır:

Ferâğati

Bir da'vâ sâhibinin ve bilhassa ıslahatçının muvaffakıyet şartlarının en mühimmi ferâğattir. Zîra gözler ve gönüller, bu mühim noktayı en ince bir hassâsiyetle tedkik ve takibe meyyâldirler. Üstad’ın bütün hayatı ise, baştan başa ferâğatin şâheser misâlleri ile dolup taşmaktadır.
Allâme Şeyhülislâm Mustafa Sabri Efendi merhumdan, ferâğate ait şöyle bir söz işitmiştim: İslâm, bugün öyle mücâhidler ister ki dünyasını değil, âhiretini dahi fedâ etmeye hazır olacak!‥”
Büyük adamdan sâdır olan bu büyük sözü tamamen kavrayamadığım için, mutasavvıfların istiğrak hâllerinde söyledikleri esrârlı sözlere benzeterek, herkese söylememiş ve olur olmaz yerlerde de açmamıştım. Vaktâ ki aynı sözü Bediüzzaman’ın ateşler saçan heyecanlı ifâdelerinde de okuyunca anladım ki, büyüklere göre ferâğatin ölçüsü de büyüyor Evet, İslâm için bu kadar acıklı bir ferâğate katlanmaya râzı olan mücâhidleri, Erhamürrâhimîn olan Allâh‑u Zülkerîm Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri bırakır ? O fedâi kulunu lütûf ve kereminden, inâyet ve merhametinden mahrum etmek şânına hâşâ yakışır ?
İşte Bediüzzaman, bu müstesnâ tecellînin en parlak misâlidir. Bütün ömrü boyunca mücerred yaşadı. Dünyanın bütün meşrû lezzetlerinden tamamen mahrum kaldı. Bir yuva kurmak ve orada mes'ûd bir aile hayatı geçirmek sevdâsına düşmeye vakit ve fırsat bulamadı. Fakat, Cenâb‑ı Hak, kendisine öyle şeyler ihsân etti ki, fânî kalemlerle ta'rif olunamayacak kadar muazzam ve muhteşemdir.
333
Bugün, dünyada hangi bir aile reisi ma'nen Bediüzzaman Hazretleri kadar mes'ûddur?! Hangi bir baba, milyonlarla evlâda sâhib olmuştur?! Hem de nasıl evlâdlar!!‥ Ve hangi bir üstad, bu kadar talebe yetiştirebilmiştir?
Bu kudsî ve rûhî râbıta Biiznillâhi Teâlâ dünyalar durdukça duracak ve nurdan bir sel hâlinde ebediyetlere kadar akıp gidecektir. Çünkü bu İlâhî da'vâ, Kur'ân‑ı Kerîm’in nur deryâsında tebellür eden bir varlık olduğu gibi, Kur'ân’dan doğmuş ve Kur'ânla beraber yaşayacaktır

Şefkat ve Merhameti

Büyük Üstad, hak ve hakikati çocukluğunda bulmuştu. Kalbinin feryâdını ve rûhunun münâcâtını dinlemek için mağaralara kapandığı günlerde bile, ibâdet ve tâatten, tefekkür ve murâkabelerden feyiz ve huzur almanın zevkine ermiş olan bir Ârif‑i billâh idi.
Lâkin; karanlık gece dalgalarını andıran korkunç küfür ve ilhâd kâbusunun Müslüman Dünyasını ve dolayısıyla memleketimizi kaplamak üzere olduğu o tehlikeli günlerde, yatağından fırlayan bir arslan gibi, yanardağları andıran bir kükreyişle cihad meydânına atıldı. Bütün rahat ve huzurunu bu mukaddes da'vâya fedâ etti. Ve işte bu hikmete mebnîdir ki, o günden beri her sözü bir dilim lâv, her fikri bir ateş parçası olmuş; düştüğü gönülleri yakıyor, hisleri, fikirleri alevlendiriyor
Büyük Üstad’ın tam bir uzlet ve inzivadan sonra, tekrar irşad ve cem'iyet hayatına atılması, aynen İmâm‑ı Gazâlî’nin hayatında geçirmiş olduğu o mühim ve tarihî merhaleye benzemektedir. Demek ki, Cenâb‑ı Hak, büyük mürşidleri böyle bir müddet inzivada terbiye, tasfiye ve tezkiye ettikten sonra tenvir ve irşad vazifesiyle mükellef kılıyor. Ve bu sebebledir ki, bir mâ‑i mukattardan daha temiz ve berrak olan yüreklerinden kopup gelen nefesler, kalblere akseder etmez bambaşka te'sirler icra ediyor
334
Arzettiğim gibi, İmâm‑ı Gazâlî’nin bundan dokuz yüz sene evvel ahlâk ve fazilet sahasında yapmış olduğu fütûhâtı; bu asırda Bediüzzaman, îmân ve ihlâs vâdisinde başarmıştır.
Evet; Hazret‑i Üstadı bu müdhiş cihad meydânlarına sevkeden, hep bu eşsiz şefkat ve merhameti olmuştur. Ve bunu bizzat kendisinden dinleyelim:
Bana: Sen şuna buna niçin sataştın?’ diyorlar. Farkında değilim; karşımda müdhiş bir yangın var, alevleri göklere yükseliyor; içinde evlâdım yanıyor, îmânım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, îmânımı kurtarmaya koşuyorum. Yolda birisi beni kösteklemek istemiş de, ayağım ona çarpmış; ne ehemmiyeti var? O müdhiş yangın karşısında bu küçük hâdise, bir kıymet ifâde eder mi? Dar düşünceler, dar görüşler…”

İstiğnâsı

Üstad’ın, hayatı boyunca cem'iyetimizin her tabakasına vermekte olduğu binlerle istiğnâ örnekleri, dillere destan olmuş bir ulviyeti hâizdir. Mâsivâdan tam mânâsıyla istiğnâ ederek, uzvî ve rûhî bütün varlığı ile Rabbü'l‑Âlemîn’in bitmez ve tükenmez hazinesine dayanmayı, müddet‑i hayatında bir i'tiyâd değil, âdeta bir mezheb, meşreb ve meslek olarak kabûl etmiştir. Ve bunda da ne bahâsına olursa olsun sebat eylemekte hâlâ devam etmektedir.
İşin orijinal tarafı; bu meslek, kendi şahsına münhasır kalmamış, talebelerine de kudsî bir mefkûre hâlinde intikal etmiştir. Nur deryâsında yıkanmak şerefine mazhar olan bir Nur Talebesinin istiğnâsına hayran olmamak kàbil değildir!…
Bakınız, Üstad; Mektûbat ünvânını taşıyan şâheserin İkinci Mektûb’unda, bu mühim noktayı altı vecih ile ne kadar asîl bir îmân ve irfan şuûru ile izâh eder:
Birincisi: Ehl‑i dalâlet; ehl‑i ilmi, ilmi, vâsıta‑i cerr etmekle ittiham ediyorlar ilmi ve dini kendilerine medâr‑ı maîşet yapıyorlar deyip insafsızcasına onlara hücum ediyorlar. Binâenaleyh bunları fiilen tekzîb lâzımdır.”
335
İkincisi: Neşr‑i hak için, Enbiyâya ittibâ' etmekle mükellefiz. Kur'ân‑ı Hakîm’de, hakkı neşredenler ﴿اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ﴿اِنْ اَجْرِيَ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ diyerek, insanlardan istiğnâ göstermişler…”
İşte; Risale‑i Nur Külliyatının mazhar olduğu İlâhî fütûhât, hep bu Enbiyâ mesleğinde sebat kahramanlığının şâheser misâli ve hàrikulâde neticesidir. Ve bu sâyede Üstad, izzet‑i ilmiyesini, cihan‑kıymet bir elmas gibi muhâfaza eylemiştir.
Artık herkesin, uğrunda esir olduğu maaş, rütbe, servet ve daha nice bin şahsî ve maddî menfaatlerle asla alâkası olmayan bir insan, nasıl olur da gönüller fâtihi olmaz? Îmânlı gönüller, nasıl onun feyiz ve nuru ile dolmaz?

İktisadçılığı

İktisad, bundan evvel bahsettiğimiz İstiğnâ”nın tefsir ve izâhından başka bir şey değildir. Zâten iktisad sarayına girebilmek için, evvelâ istiğnâ denilen kapıdan girmek lâzımdır. Bu sebeble iktisadla istiğnâ, lâzımla mülzem kabîlindendir.
Üstad gibi; istiğnâ hususunda Peygamberleri kendine örnek kabûl eden bir mücâhidin iktisadçılığı, kendiliğinden husûle gelecek kadar tabîi bir haslet hâlini alır. Ve artık ona günde bir tas çorba, bir bardak su ve bir parça ekmek kâfî gelebilir Zîra bu büyük insan; büyük ve munsıf Fransız şâiri Lamartin’in dediği gibi: Yemek için yaşamıyor, belki yaşamak için yiyor.”
Üstad’ın meşreb ve mesleğini tamamen anladıktan sonra, artık onun yüksek iktisadçılığını böyle yemek içmek gibi basit şeylerle mukayese etmeyi çok görüyorum. Zîra, bu büyük insanın yüksek iktisadçılığını manevî sahalarda tatbik etmek ve maddî olmayan ölçülerle ölçmek lâzımgelir.
336
Meselâ Üstad, bu yüksek iktisadçılık kudretini sırf yemek, içmek, giymek gibi basit şeylerle değil; bil'akis fikir, zihin, isti'dâd, kàbiliyet, vakit, zaman, nefis ve nefes gibi manevî ve mücerred kıymetlerin isrâf ve heder edilmemesi ile ölçen bir dâhîdir. Ve bütün ömrü boyunca bir karakter hâlinde takib ettiği bu titiz muhâsebe ve murâkabe usûlünü, bütün talebelerine de telkin etmiştir. Binâenaleyh bir Nur Talebesine olur olmaz eseri okutturmak ve her sözü dinlettirmek kolay bir şey değildir. Zîra onun, gönlünün mihrâk noktasında yazılı olan şu Dikkat!” kelimesi, en hassas bir kontrol vazifesi görmektedir.
İşte Bediüzzaman, kudretli bir ıslahatçı ve hàrikalar hàrikası bir pedagog mürebbî olduğunu, yetiştirdiği tertemiz nesille fiilen isbât etmiş ve iktisad tarihine nurdan pırıltılarla yazılan bir atlas sahife daha ilâve eden bir nâdire‑i fıtrattır.

Tevâzu' ve Mahviyetkârlığı

Nur Risalelerinin bu kadar hàrikulâde bir şekilde cihana yayılmasında, bu iki hasletin çok faydası olmuş ve pek derin te'sirleri görülmüştür.
Çünkü, Üstad; sohbet ve te'liflerinde kendine bir Kutbu'l‑Ârifîn ve bir Gavsü'l‑Vâsılîn süsü vermediği için, gönüller ona pek çabuk ısınmış, onu tertemiz bir samîmiyetle sevmiş ve derhâl ulvî gayesini benimsemiştir.
Meselâ ahlâk ve fazilete, hikmet ve ibrete ait olan birçok sohbet ve telkinlerini, doğrudan doğruya nefsine tevcîh eder! Keskin ve ateşîn hitâbelerinin ilk ve yegâne muhâtabı öz nefsidir. Oradan merkezden muhîte yayılırcasına bütün nur ve sürûra, saâdet ve huzura müştâk olan gönüllere yayılır.
Üstad, hususî hayatında gayet halîm‑selîm ve son derece mütevâzidir. Bir ferdi değil, hiçbir zerreyi incitmemek için a'zamî fedâkârlıklar gösterir. Sayısız zahmet ve meşakkatlere, ızdırâb ve mahrumiyetlere katlanır; fakat îmânına, Kur'ânına dokunulmamak şartıyla!‥
Artık o zaman bakmışsınız ki; o sâkin deniz, dalgaları semâlara yükselen bir tûfân, sâhillere heybet ve dehşet saçan bir ummân kesilmiştir. Çünkü O, Kur'ân‑ı Kerîm’in sâdık hizmetkârı ve îmân hududlarını bekleyen kahraman ve fedâi bir neferidir. Kendisi bu hakikati vecîz bir cümle ile şu şekilde ifâde eder: Bir nefer nöbette iken, başkumandan da gelse, silâhını bırakmayacak. Ben de, Kur'ânın bir hizmetkârı ve bir neferiyim. Vazife başında iken karşıma kim çıkarsa çıksın, hak budur derim, başımı eğmem!‥”
337
Vazife başında ve cihad meydânında iken şu mısralar, lisân‑ı hâlidir:
Şahlanan bir ata benzer, kırarım kanlı gem’i,