Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
223

Dördüncü Hüccet‑i ÎmâniyeOtuzuncu Lem'anın İkinci Nüktesi

﴿وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَٓائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُٓ اِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ
Âyetinin bir nüktesi ve bir İsm‑i A'zam veyâhut İsm‑i A'zamın altı nurundan bir nuru olan Adl isminin bir cilvesi, Birinci Nükte gibi, Eskişehir Hapishânesinde uzaktan uzağa göründü. Onu yakınlaştırmak için yine temsîl yoluyla deriz:
Şu kâinât öyle bir saraydır ki, o sarayda mütemâdiyen tahrib ve tamir içinde çalkanan bir şehir var. Ve o şehirde her vakit harb ve hicret içinde kaynayan bir memleket var. Ve o memlekette her zaman mevt ve hayat içinde yuvarlanan bir âlem var. Hâlbuki; o sarayda, o şehirde, o memlekette, o âlemde o derece hayret‑engîz bir muvâzene, bir mîzan, bir tevzîn hükmediyor; bilbedâhe isbât eder ki, bu hadsiz mevcûdâtta olan hadsiz tahavvülât ve vâridât ve masârif, herbir ânda umum kâinâtı görür, nazar‑ı teftişinden geçirir bir tek Zâtın mîzanıyla ölçülür, tartılır. Yoksa, balıklardan bir balık, bin yumurtacık ile ve nebâtâttan haşhaş gibi bir çiçek, yirmi bin tohum ile ve sel gibi akan unsurların, inkılâbların hücumuyla, şiddetle muvâzeneyi bozmaya çalışan ve istilâ etmek isteyen esbâb başıboş olsalardı veyâhut maksadsız, serseri tesâdüf ve mîzansız, kör kuvvete ve şuûrsuz, zulmetli tabiata havâle edilseydi, o muvâzene‑i eşya ve muvâzene‑i kâinât öyle bozulacaktı ki, bir senede, belki bir günde herc ü merc olurdu. Yani deniz karmakarışık şeylerle dolacaktı, taaffün edecekti. Hava gazât‑ı muzırra ile zehirlenecekti. Zemin ise bir mezbele, bir mezbaha, bir bataklığa dönecekti. Dünya boğulacaktı.
224
İşte, cesed‑i hayvanînin hüceyrâtından ve kandaki küreyvât‑ı hamrâ ve beyzâdan ve zerrâtın tahavvülâtından ve cihâzât‑ı bedeniyenin tenâsübünden tut, denizlerin vâridât ve masârifine, zemin altındaki çeşmelerin gelir ve sarfiyatlarına, hayvanat ve nebâtâtın tevellüdât ve vefiyâtlarına, güz ve baharın tahribât ve tamiratlarına, unsurların ve yıldızların hidemât ve harekâtlarına, mevt ve hayatın, ziyâ ve zulmetin ve harâret ve bürûdetin değişmelerine ve döğüşmelerine ve çarpışmalarına kadar, o derece hassas bir mîzan ile ve o kadar ince bir ölçü ile tanzim edilir ve tartılır ki, akl‑ı beşer hiçbir yerde hakîki olarak hiçbir isrâf, hiçbir abes görmediği gibi; hikmet‑i insaniye dahi, herşeyde en mükemmel bir intizam, en güzel bir mevzûniyet görüyor ve gösteriyor. Belki, hikmet‑i insaniye, o intizam ve mevzûniyetin bir tezâhürüdür, bir tercümânıdır.
İşte, gel, güneş ile muhtelif oniki seyyârenin muvâzenelerine bak. Acaba bu muvâzene, güneş gibi, Adl ve Kadîr olan Zât‑ı Zülcelâl’i göstermiyor mu? Ve bilhassa, seyyârâttan olan gemimiz, yani küre‑i arz, bir senede yirmidört bin senelik bir dâirede gezer, seyahat eder. Ve o hàrika sür'atiyle beraber, zeminin yüzünde dizilmiş, istif edilmiş eşyayı dağıtmıyor, sarsmıyor, fezâya fırlatmıyor. Eğer sür'ati bir parça tezyîd veya tenkìs edilseydi, sekenesini havaya fırlatıp fezâda dağıtacaktı. Ve bir dakika belki bir sâniye muvâzenesini bozsa, dünyamızı bozacak, belki başkasıyla çarpışacak, bir kıyâmeti koparacak.
Ve bilhassa zeminin yüzünde, nebâtî ve hayvanî dörtyüz bin tâifenin tevellüdât ve vefiyâtça ve iâşe ve yaşayışça rahîmâne muvâzeneleri, ziyâ güneşi gösterdiği gibi, bir tek Zât‑ı Adl ve Rahîm’i gösteriyor.
225
Ve bilhassa o hadsiz milletlerin hadsiz efrâdından bir tek ferdin a'zâsı, cihâzâtı, duyguları o derece hassas bir mîzanla birbiriyle münâsebetdâr ve muvâzenettedir ki; o tenâsüb, o muvâzene, bedâhet derecesinde bir Sâni'‑i Adl ü Hakîm’i gösteriyor.
Ve bilhassa her ferd‑i hayvanînin bedenindeki hüceyrâtın ve kan mecrâlarının ve kandaki küreyvâtın ve o küreyvâttaki zerrelerin o derece ince ve hassas ve hàrika muvâzeneleri var; bilbedâhe isbât eder ki:
Herşeyin dizgini elinde ve herşeyin anahtarı yanında ve bir şey bir şeye mâni olmuyor, umum eşyayı bir tek şey gibi kolayca idare eden bir tek Hàlık‑ı Adl ü Hakîm’in mîzanıyla, kanunuyla, nizâmıyla terbiye ve idare oluyor. Haşrin Mahkeme‑i Kübrâ’sında, mîzan‑ı a'zam-ı adâletinde cin ve insin muvâzene‑i a'mâllerini istib'âd edip inanmayan, bu dünyada gözüyle gördüğü bu muvâzene‑i ekbere dikkat etse, elbette istib'âdı kalmaz.
Ey isrâflı, iktisadsız; ey zulümlü, adâletsiz; ey kirli, nezâfetsiz, bedbaht insan! Bütün kâinâtın ve bütün mevcûdâtın düstur‑u hareketi olan iktisad ve nezâfet ve adâleti yapmadığından, umum mevcûdâta muhâlefetinle, ma'nen onların nefretlerine ve hiddetlerine mazhar oluyorsun. Neye dayanıyorsun ki, umum mevcûdâtı zulmünle, mîzansızlığınla, isrâfınla, nezâfetsizliğinle kızdırıyorsun?
Evet, ism‑i Hakîm’in cilve‑i a'zamından olan hikmet‑i âmme-i kâinât, iktisad ve isrâfsızlık üzerinde hareket ediyor. İktisadı emrediyor.
226
Ve ism‑i Adl’in cilve‑i a'zamından gelen kâinâttaki adâlet‑i tâmme, umum eşyanın muvâzenelerini idare ediyor. Ve beşere de adâleti emrediyor. Sûre‑i Rahmân’da, ﴿وَالسَّمَٓاءَ رَفَعَهَا وَوَضَعَ الْم۪يزَانَ ❋ اَلَّا تَطْغَوْا فِي الْم۪يزَانِ ❋ وَاَق۪يمُوا الْوَزْنَ بِالْقِسْطِ وَلَا تُخْسِرُوا الْم۪يزَانَ âyetindeki, dört mertebe, dört nev'i mîzana işâret eden, dört defa mîzan zikretmesi, kâinâtta mîzanın derece‑i azametini ve fevkalâde, pek büyük ehemmiyetini gösteriyor. Evet, hiçbir şeyde isrâf olmadığı gibi, hiçbir şeyde de hakîki zulüm ve mîzansızlık yoktur.
Ve ism‑i Kuddûs’ün cilve‑i a'zamından gelen tanzîf ve nezâfet, bütün kâinâtın mevcûdâtını temizliyor, güzelleştiriyor. Beşerin bulaşık eli karışmamak şartıyla, hiçbir şeyde hakîki nezâfetsizlik ve çirkinlik görünmüyor!
İşte, hakàik‑ı Kur'âniye’den ve desâtir‑i İslâmiyeden olan adâlet, iktisad, nezâfet hayat‑ı beşeriyede ne derece esâslı birer düstur olduğunu anla. Ve ahkâm‑ı Kur'âniye ne derece kâinâtla alâkadar ve kâinât içine kök salmış ve sarmış bulunduğunu ve o hakàikı bozmak, kâinâtı bozmak ve sûretini değiştirmek gibi, mümkün olmadığını bil! Ve bu üç ziyâ‑yı a'zam gibi, rahmet, inâyet, hafîziyet misillû yüzer ihâtalı hakikatler haşri, âhireti iktiza ve istilzam ettikleri hâlde, hiç mümkün müdür ki; kâinâtta ve umum mevcûdâtta hüküm‑fermâ olan rahmet, inâyet, adâlet, hikmet, iktisad ve nezâfet gibi pek kuvvetli, ihâtalı hakikatler, haşrin ademiyle ve âhiretin gelmemesiyle merhametsizliğe, zulme, hikmetsizliğe, isrâfa, nezâfetsizliğe, abesiyete inkılâb etsinler? Hâşâ! Yüz bin defa hâşâ!
227
Bir sineğin hakk‑ı hayatını rahîmâne muhâfaza eden bir rahmet, bir hikmet; acaba haşri getirmemekle, umum zîşuûrların hadsiz hukuk‑u hayatlarını ve nihâyetsiz mevcûdâtın nihâyetsiz hukuklarını zâyi' eder mi? Ve, tâbiri câizse, rahmet ve şefkatte ve adâlet ve hikmette hadsiz hassâsiyet ve dikkat gösteren bir haşmet‑i Rubûbiyet ve kemâlâtını göstermek ve kendini tanıttırmak ve sevdirmek için bu kâinâtı hadsiz hàrika san'atlarıyla, ni'metleriyle süslendiren bir saltanat‑ı Ulûhiyet, böyle, hem umum kemâlâtını, hem bütün mahlûkatını hiçe indiren ve inkâr ettiren haşirsizliğe müsâade eder mi? Hâşâ! Böyle bir cemâl‑i mutlak, böyle bir kubh‑u mutlaka, bilbedâhe müsâade etmez.
Evet, âhireti inkâr etmek isteyen adam, evvelce bütün dünyayı bütün hakàikıyla inkâr etmeli. Yoksa dünya bütün hakàikıyla, yüz bin lisânla onu tekzîb ederek bu yalanında yüz bin derece yalancılığını isbât edecek. Onuncu Söz kat'î delillerle isbât etmiştir ki; âhiretin vücûdu, dünyanın vücûdu kadar kat'î ve şüphesizdir.
228

Beşinci Hüccet‑i Îmâniyeİsm‑i A'zamın Altı Nurundan Üçüncü Nuruna İşâret Eden Üçüncü Nükte

﴿اُدْعُ اِلٰى سَب۪يلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ Âyetinin bir nüktesi ve bir İsm‑i A'zam veya İsm‑i A'zamın altı nurundan bir nuru olan İsm‑i Hakemin bir cilvesi Ramazan‑ı Şerîfte Eskişehir Hapishânesinde görüldü. Ona yalnız bir işâret olarak, Beş Noktadan ibaret Üçüncü Nükte acele olarak yazıldı, müsvedde hâlinde kaldı.

Üçüncü Nüktenin Birinci Noktası

Onuncu Söz’de işâret edildiği gibi, ism‑i Hakem’in tecellî‑i a'zamı şu kâinâtı öyle bir kitab hükmüne getirmiş ki, her sahifesinde yüzer kitab yazılmış; ve her satırında yüzer sahife derc edilmiş; ve her kelimesinde yüzer satır mevcûddur; ve her harfinde yüzer kelime var; ve her noktasında kitabın muhtasar bir fihristeciği bulunur bir tarza getirmiştir. O kitabın sahifeleri, satırları, noktalarına kadar yüzer cihette Nakkàşını, Kâtibini öyle vuzûhla gösteriyor ki; o kitab‑ı kâinâtın müşâhedesi, kendi vücûdundan yüz derece daha ziyâde Kâtibinin vücûdunu ve vahdetini isbât eder. Çünkü bir harf kendi vücûdunu bir harf kadar ifâde ettiği hâlde, kâtibini bir satır kadar ifâde ediyor.
Evet, bu kitab‑ı kebîrin bir sahifesi, zemin yüzüdür. O sahifede nebâtât, hayvanat tâifeleri adedince kitaplar, birbiri içinde, beraber, bir vakitte, yanlışsız, gayet mükemmel bir sûrette, bahar mevsiminde yazıldığı gözle görünüyor. Bu sahifenin bir satırı, bir bahçedir. O bahçede bulunan çiçekler, ağaçlar, nebâtlar adedince manzûm kasideler, beraber, birbiri içinde, yanlışsız yazıldığını gözümüzle görüyoruz. O satırın bir kelimesi, çiçek açmış, meyve vermek üzere yaprağını vermiş bir ağaçtır. İşte bu kelime; muntazam, mevzûn, süslü yaprak, çiçek ve meyveleri adedince, Hakem‑i Zülcelâl’in medh ü senâsına dair mânidâr fıkralardır. Güyâ çiçek açmış her ağaç gibi, o ağaç dahi, Nakkàşının medîhalarını teğannî eden manzûm bir kasidedir.
229
Hem güyâ Hakem‑i Zülcelâl, zeminin meşherinde teşhîr ettiği antika ve acîb eserlerine binler gözle bakmak istiyor.
Hem güyâ O Sultan‑ı Ezelî’nin o ağaca verdiği murassa' hediye ve nişanları ve formaları, hususî bayramı ve resm‑i küşâdı olan baharda, pâdişahın nazarına arz etmek için, öyle müzeyyen, mevzûn, muntazam, mânidâr bir şekil almış ve öyle hikmetli bir şekil verilmiştir ki, herbir çiçeğinde, herbir meyvesinde, birbiri içinde çok vecihler ve delillerle, Nakkàşının vücûduna ve esmâsına şehâdet ederler.
Meselâ; herbir çiçekte, herbir meyvede bir mîzan var. Ve o mîzan, bir intizam içinde; ve o intizam, tazelenen bir tanzim ve tevzîn içinde; ve o tevzîn ve tanzim, bir zînet ve san'at içinde; ve o zînet ve san'at, mânidâr kokular ve hikmetli tatlar içinde bulunduğundan; herbir çiçek, o ağacın çiçekleri adedince, Hakem‑i Zülcelâl’e işâretler ediyor.
Ve bu bir kelime olan bu ağaçta, bir harf hükmünde olan bir meyvede bulunan bir çekirdek noktası, bütün ağacın fihristesini, programını taşıyan küçük bir sandukçadır. Ve hâkezâ...
Buna kıyâsen, kâinât kitabının bütün satırları, sahifeleri, böyle, ism‑i Hakem ve Hakîm’in cilvesiyle, yalnız herbir sahifesi değil, belki herbir satırı ve herbir kelimesi ve herbir harfi ve herbir noktası, birer mu'cize hükmüne getirilmiştir ki, bütün esbâb toplansa, bir noktasının nazîrini getiremezler, muâraza edemezler.
230
Evet, bu Kur'ân‑ı Azîm-i Kâinât’ın herbir âyet‑i tekvîniyesi, o âyetin noktaları ve hurûfu adedince mu'cizeler gösterdiklerinden; elbette serseri tesâdüf, kör kuvvet, gayesiz, mîzansız, şuûrsuz tabiat, hiçbir cihetle o hakîmâne, basîrâne olan hàs mîzana ve gayet ince intizama karışamazlar. Eğer karışsaydılar, elbette karışık eseri görünecekti. Hâlbuki hiçbir cihette intizamsızlık müşâhede olunmuyor.

Üçüncü Nüktenin İkinci Noktası

İki Mes'eledir.

Birinci Mes'elesi

Onuncu Söz’de beyân edildiği gibi; nihâyet kemâlde bir cemâl ve nihâyet cemâlde bir kemâl, elbette kendini görmek ve göstermek, teşhîr etmek istemesi, en esâslı bir kaidedir. İşte bu esâslı düstur‑u umumîye binâendir ki; bu Kitab‑ı Kebîr-i Kâinâtın Nakkàş-ı Ezelî’si, bu kâinâtla ve bu kâinâtın herbir sahifesiyle ve herbir satırıyla, hattâ harfleri ve noktalarıyla Kendini tanıttırmak ve kemâlâtını bildirmek ve cemâlini göstermek ve Kendisini sevdirmek için, en cüz'îden en küllîye kadar herbir mevcûdun müteaddid lisânlarıyla cemâl‑i kemâlini ve kemâl‑i cemâlini tanıttırıyor ve sevdiriyor.
İşte, ey gâfil insan! Bu Hâkim‑i Hakem-i Hakîm-i Zülcelâl-i Ve'l-Cemâl, sana karşı Kendisini herbir mahlûkuyla böyle hadsiz ve parlak tarzlarda tanıttırmak ve sevdirmek istediği hâlde, sen O’nun tanıttırmasına karşı îmânla tanımazsan ve O’nun sevdirmesine mukâbil ubûdiyetinle kendini O’na sevdirmezsen, ne derece hadsiz muzâaf bir cehâlet, bir hasâret olduğunu bil, ayıl!

İkinci Noktanın İkinci Mes'elesi

Bu kâinâtın Sâni'‑i Kadîr ve Hakîm’inin mülkünde iştirâk yeri yoktur. Çünkü herşeyde nihâyet derecede intizam bulunduğundan, şirki kabûl edemez. Çünkü müteaddid eller bir işe karışırsa, o karışır. Bir memlekette iki pâdişah, bir şehirde iki vâli, bir köyde iki müdür bulunsa, o memleket, o şehir, o köyün her işinde bir karışıklık başlayacağı gibi; en ednâ bir vazifedâr adam, o vazifesine başkasının müdâhalesini kabûl etmemesi gösteriyor ki, hâkimiyetin en esâslı hàssası, elbette istiklâl ve infiraddır. Demek intizam vahdeti ve hâkimiyet infiradı iktiza eder.
231
Mâdem hâkimiyetin bir muvakkat gölgesi, muâvenete muhtaç ve âciz insanlarda böyle müdâhaleyi reddederse; elbette, derece‑i Rubûbiyette hakîki bir hâkimiyet‑i mutlaka, bir Kadîr‑i Mutlak’ta, bütün şiddetiyle müdâhaleyi reddetmek gerektir. Eğer zerre kadar müdâhale olsaydı, intizam bozulacaktı.
Hâlbuki bu kâinât öyle bir tarzda yaratılmış ki, bir çekirdeği halk etmek için, bir ağacı halk edebilir bir kudret lâzımdır. Ve bir ağacı halk etmek için de, kâinâtı halk edebilir bir kudret gerektir. Ve kâinât içinde parmak karıştıran bir şerîk bulunsa, en küçük bir çekirdekte de hissedar olmak lâzım gelir. Çünkü o, onun nümûnesidir. O hâlde, koca kâinâtta yerleşmeyen iki rubûbiyet, bir çekirdekte, belki bir zerrede yerleşmek lâzım gelir. Bu ise, muhâlâtın ve bâtıl hayâlâtın en mânâsız ve en uzak bir muhâlidir. Koca kâinâtın umum ahvâl ve keyfiyâtını mîzan‑ı adlinde ve nizâm‑ı hikmetinde tutan bir Kadîr‑i Mutlak’ın aczini hattâ bir çekirdekte dahi iktiza eden şirk ve küfür ne kadar hadsiz derecede muzâaf bir hilâf, bir hatâ, bir yalan olduğunu ve Tevhid ne derece hadsiz muzâaf bir derecede hak ve hakikat ve doğru olduğunu bil, Elhamdülillâhi ale'l‑îmân de.

Üçüncü Nokta

Sâni'‑i Kadîr, ism‑i Hakem ve Hakîm’i ile, bu âlem içinde binler muntazam âlemleri derc etmiştir. O âlemler içinde en ziyâde kâinâttaki hikmetlere medâr ve mazhar olan insanı bir merkez, bir medâr hükmünde yaratmış. Ve o kâinât dâiresinin en mühim hikmetleri ve faydaları insana bakıyor. Ve insan dâiresi içinde dahi, rızkı bir merkez hükmüne getirmiş; âlem‑i insanîde ekser hikmetler, maslahatlar, o rızka bakar ve onunla tezâhür eder. Ve insanda şuûr ve rızıkta zevk vâsıtasıyla, ism‑i Hakîm’in cilvesi parlak bir sûrette görünüyor. Ve şuûr‑u insanî vâsıtasıyla keşfolunan yüzer fenlerden herbir fen, Hakem isminin, bir nev'ide bir cilvesini ta'rif ediyor.
232
Meselâ; tıb fenninden suâl olsa, Bu kâinât nedir?” Elbette diyecek ki: Gayet muntazam ve mükemmel bir eczâhâne‑i kübrâdır. İçinde herbir ilâç güzelce ihzar ve istif edilmiştir.”
Fenn‑i kimyadan sorulsa, Bu küre‑i arz nedir?” Diyecek: Gayet muntazam ve mükemmel bir kimyahânedir.”
Fenn‑i makine diyecek: Hiçbir kusuru olmayan, gayet mükemmel bir fabrikadır.”
Fenn‑i zirâat diyecek: Nihâyet derecede mahsuldâr, her nev'i hubûbu vaktinde yetiştiren muntazam bir tarladır ve mükemmel bir bahçedir.”
Fenn‑i ticâret diyecek: Gayet muntazam bir sergi ve çok intizamlı bir pazar ve malları çok san'atlı bir dükkândır.”
Fenn‑i iâşe diyecek: Gayet muntazam, bütün erzâkın envâ'ını câmi' bir anbardır.”
Fenn‑i rızık diyecek: Yüz binler lezîz taamlar beraber, kemâl‑i intizam ile içinde pişirilen bir matbah‑ı Rabbânî ve bir kazan‑ı Rahmânîdir.”
Fenn‑i askeriye diyecek ki: Arz bir ordugâhtır. Her bahar mevsiminde yeni taht‑ı silâha alınmış ve zemin yüzünde çadırları kurulmuş dört yüz bin muhtelif milletler o orduda bulunduğu hâlde, ayrı ayrı erzâkları, ayrı ayrı libâsları, silâhları, ayrı ayrı ta'limâtları, terhisâtları, kemâl‑i intizamla, hiçbirini unutmayarak ve şaşırmayarak, bir tek Kumandan‑ı A'zamın emriyle, kuvvetiyle, merhametiyle, hazinesiyle, gayet muntazam yapılıp idare ediliyor.”
233
Ve fenn‑i elektrikten sorulsa, Bu âlem nedir?” Elbette diyecek: Bu muhteşem saray‑ı kâinâtın damı, gayet intizamlı, mîzanlı, hadsiz elektrik lambalarıyla tezyîn edilmiştir. Fakat o kadar hàrika bir intizam ve mîzan iledir ki; başta güneş olarak, küre‑i arzdan bin defa büyük o semâvî lambalar, mütemâdiyen yandıkları hâlde muvâzenelerini bozmuyorlar, patlak vermiyorlar, yangın çıkarmıyorlar. Sarfiyatları hadsiz olduğu hâlde, vâridâtları ve gazyağları ve madde‑i iştiâlleri nereden geliyor? Neden tükenmiyor? Neden yanmak muvâzenesi bozulmuyor? Küçük bir lamba dahi muntazam bakılmazsa söner. Kozmoğrafyaca, küre‑i arzdan bir milyondan ziyâde büyük ve bir milyon seneden ziyâde yaşayan güneşi (Hâşiye) kömürsüz, yağsız yandıran, söndürmeyen Hakîm‑i Zülcelâl’in hikmetine, kudretine bak, Sübhânallâh de! Güneşin müddet‑i ömründe geçen dakikalarının âşirâtı adedince Mâşâallâh, Bârekallâh, Lâ ilâhe illâ Hû söyle!
Demek bu semâvî lambalarda gayet hàrika bir intizam var. Ve onlara çok dikkatle bakılıyor. Güyâ o pek büyük ve pek çok kütle‑i nâriyelerin ve gayet çok kanâdil‑i nuriyelerin buhar kazanı ise, harâreti tükenmez bir Cehennem’dir ki, onlara nursuz harâret veriyor. Ve o elektrik lambalarının makinesi ve merkezî fabrikası dâimî bir Cennet’tir ki, onlara nur ve ışık veriyor; ism‑i Hakem ve Hakîm’in cilve‑i a'zamıyla, intizamla yanmakları devam ediyor.” Ve hâkezâ
Bunlara kıyâsen, yüzer fennin herbirisinin kat'î şehâdetiyle, noksansız bir intizam‑ı ekmel içinde, hadsiz hikmetler, maslahatlarla bu kâinât tezyîn edilmiştir. Ve o hàrika ve ihâtalı hikmetle mecmû‑u kâinâta verdiği intizam ve hikmetleri, en küçük bir zîhayat ve bir çekirdekte, küçük bir mikyâsta derc etmiştir.
Ve ma'lûm ve bedîhîdir ki, intizam ile gayeleri ve hikmetleri ve faydaları takib etmek; ihtiyar ile, irâde ile, kasd ile, meşîet ile olabilir, başka olamaz. İhtiyarsız, irâdesiz, kasıdsız, şuûrsuz esbâb ve tabiatın işi olmadığı gibi, müdâhaleleri dahi olamaz. Demek bu kâinâtın bütün mevcûdâtındaki hadsiz intizamât ve hikmetleriyle iktiza ettikleri ve gösterdikleri bir Fâil‑i Muhtar’ı, bir Sâni'‑i Hakîm’i bilmemek veya inkâr etmek, ne kadar acîb bir cehâlet ve dîvânelik olduğu ta'rif edilmez.
234
Evet, dünyada en ziyâde hayret edilecek bir şey varsa, o da bu inkârdır. Çünkü kâinâtın mevcûdâtındaki hadsiz intizamât ve hikmetleriyle, vücûd ve vahdetine şâhidler bulunduğu hâlde, O’nu görmemek, bilmemek, ne derece körlük ve cehâlet olduğunu, en kör câhil de anlar. Hattâ diyebilirim ki, ehl‑i küfrün içinde, kâinâtın vücûdunu inkâr ettiklerinden ahmak zannedilen Sofestâiler, en akıllılarıdır. Çünkü; kâinâtın vücûdunu kabûl etmekle Allah’a ve Hàlık’ına inanmamak kàbil ve mümkün olmadığından, kâinâtı inkâra başladılar. Kendilerini de inkâr ettiler; Hiçbir şey yok diyerek, akıldan istifâ ederek, akıl perdesi altında sâir münkirlerin hadsiz akılsızlıklarından kurtulup bir derece akla yanaştılar.

Dördüncü Nokta

Onuncu Söz’de işâret edildiği gibi, bir Sâni'‑i Hakîm ve gayet hikmetli bir usta, bir sarayın herbir taşında yüzer hikmeti hassâsiyetle takib etse, sonra o saraya dam yapmayıp, boşu boşuna harâb olmasıyla, takib ettiği hadsiz hikmetleri zâyi' etmesini hiçbir zîşuûr kabûl etmediği ve bir Hakîm‑i Mutlak, kemâl‑i hikmetinden, bir dirhem kadar bir çekirdekten yüzer batman faydaları, gayeleri, hikmetleri dikkatle takib ettiği hâlde, dağ gibi koca ağaca bir dirhem kadar bir tek fayda, bir tek küçük gaye, bir tek meyve vermek için o koca ağacın pek çok masârifini yapmakla, kendi hikmetine bütün bütün zıt ve muhâlif olarak, müsrifâne bir sefâhet irtikâb etmesi hiçbir cihetle imkânı olmadığı gibi; aynen öyle de, bu kâinât sarayının herbir mevcûdâtına yüzer hikmet takan ve yüzer vazife ile techiz eden, hattâ herbir ağaca meyveleri adedince hikmetler ve çiçekleri adedince vazifeler veren bir Sâni'‑i Hakîm, kıyâmeti getirmemekle ve haşri yapmamakla, bütün bu had ve hesaba gelmeyen hikmetleri ve nihâyetsiz vazifeleri mânâsız, abes, boş, faydasız zâyi' etmesi, O Kadîr‑i Mutlak’ın kemâl‑i kudretine acz‑i mutlak verdiği gibi, O Hakîm‑i Mutlak’ın kemâl‑i hikmetine hadsiz abesiyet ve faydasızlığı ve O Rahîm‑i Mutlak’ın cemâl‑i rahmetine nihâyetsiz çirkinliği ve O Âdil‑i Mutlak’ın kemâl‑i adâletine nihâyetsiz zulmü vermek demektir. Âdeta, kâinâtta herkese görünen hikmet, rahmet, adâleti inkâr etmektir. Bu ise, en acîb bir muhâldir ki, hadsiz bâtıl şeyler, içinde bulunur.
235
Ehl‑i dalâlet gelsin, baksın: Gireceği ve düşündüğü kendi kabri gibi, kendi dalâletinde ne derece dehşetli bir zulmet, bir karanlık ve yılanların, akreplerin yuvası bir kuyu olduğunu görsün. Ve âhirete îmân ise, Cennet gibi güzel ve nurânî bir yol olduğunu bilsin, îmâna girsin.

Beşinci Nokta

İki Mes'ele’dir.

Birinci Mes'ele

Sâni'‑i Zülcelâl, ism‑i Hakîm’in muktezâsıyla, herşeyde en hafif sûreti, en kısa yolu, en kolay tarzı, en faydalı şekli ehemmiyetle takib ettiği gösteriyor ki; isrâf, abesiyet, faydasızlık, fıtratta yoktur. İsrâf ise, ism‑i Hakîm’in zıddı olduğu gibi, iktisad onun lâzımıdır ve düstur‑u esâsıdır.
Ey iktisadsız, isrâflı insan! Bütün kâinâtın en esâslı düsturu olan iktisadı yapmadığından, ne kadar hilâf‑ı hakikat hareket ettiğini bil; ﴿كُلُوا وَاشْرَبُوا وَلَا تُسْرِفُوا âyeti ne kadar esâslı, geniş bir düsturu ders verdiğini anla!
236

İkinci Mes'ele

İsm‑i Hakem ve Hakîm, bedâhet derecesinde, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın risaletine delâlet ve istilzam ediyor denilebilir. Evet, mâdem gayet mânidâr bir kitab, onu ders verecek bir muallim ister. Ve gayet güzel bir cemâl, kendini görecek ve gösterecek bir ayna iktiza eder. Ve gayet kemâlde bir san'at, teşhîrci bir dellâl ister. Elbette, herbir harfinde yüzer mânâlar, hikmetler bulunan bu Kitab‑ı Kebîr-i Kâinâtın muhâtabı olan nev'‑i insan içinde, elbette bir rehber‑i ekmel, bir muallim‑i ekber bulunacak. ki, o kitapta bulunan kudsî ve hakîki hikmetleri ders verecek; belki kâinâttaki hikmetlerin vücûdunu bildirecek; belki kâinâtın hilkatindeki makàsıd‑ı Rabbâniye’nin zuhûruna, belki husûlüne vesile olacak; ve umum kâinâtta Hàlık tarafından gayet ehemmiyetle izhârını irâde ettiği kemâl‑i san'atını, cemâl‑i esmâsını bildirecek, âyinedârlık edecek; ve O Hàlık, bütün mevcûdâtla Kendini sevdirmek ve zîşuûr mahlûklarından mukàbele istediğinden, o zîşuûrların nâmına birisi o geniş tezâhürat‑ı Rubûbiyete karşı geniş bir ubûdiyet ile mukàbele edip, berr ve bahri cezbeye getirecek, semâvât ve arzı çınlatacak bir velvele‑i teşhîr ve takdis ile, o zîşuûrların nazarını o san'atların Sâni'ine çevirecek; ve kudsî dersler ve ta'limâtla bütün ehl‑i aklın kulaklarını kendine çevirecek bir Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’la, O Sâni'‑i Hakem-i Hakîm’in makàsıd‑ı İlâhiye’sini en güzel bir sûrette gösterecek; ve bütün hikmetlerinin tezâhürüne ve tezâhürat‑ı cemâliye ve celâliyesine karşı en ekmel bir mukàbele edecek bir Zât, güneşin vücûdu gibi bu kâinâta lâzımdır, zarûrîdir. Ve öyle eden ve en ekmel bir sûrette o vazifeleri yapan, bilmüşâhede, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dır. Öyle ise; güneş ziyâyı, ziyâ gündüzü istilzam ettiği derecede, kâinâttaki hikmetler Risalet‑i Ahmediye’yi istilzam eder.
237
Evet, nasıl ki, ism‑i Hakem ve Hakîmin cilve‑i a'zamı ile, a'zamî derecede Risalet‑i Ahmediye’yi iktiza ediyor; öyle de, Esmâ‑i Hüsnâ’dan Allah, Rahmân, Rahîm, Vedûd, Mün'im, Kerîm, Cemîl, Rab gibi çok isimlerin herbiri, kâinâtta görünen bir cilve‑i a'zamla, a'zamî derecede ve mertebe‑i kat'iyyette Risalet‑i Ahmediye’yi istilzam ederler.
Meselâ; ism‑i Rahmân’ın cilvesi olan rahmet‑i vâsia, O Rahmeten li'l‑âlemîn ile tezâhür eder. Ve ism‑i Vedûd’un cilvesi olan tahabbüb‑ü İlâhî ve taarrüf‑ü Rabbânî O Habîb‑i Rabbü'l-Âlemîn ile netice verir, mukàbele görür. Ve ism‑i Cemîl’in bir cilvesi olan bütün cemâller, yani cemâl‑i Zât, cemâl‑i Esmâ, cemâl‑i san'at, cemâl‑i masnûât o âyine‑i Ahmediye’de görülür, gösterilir. Ve haşmet‑i Rubûbiyet ve saltanat‑ı Ulûhiyet’in cilveleri dahi, o dellâl‑ı Saltanat-ı Rubûbiyet olan Zât‑ı Ahmediye’nin risaletiyle bilinir, görünür, anlaşılır, tasdik edilir. Ve hâkezâ Bu misâller gibi, ekser Esmâ‑i Hüsnâ’nın herbiri, Risalet‑i Ahmediye’ye birer parlak bürhândır.
238
Elhâsıl; mâdem kâinât mevcûddur ve inkâr edilmiyor. Elbette kâinâtın renkleri, zînetleri, ışıkları, ziyâları, san'atları, hayatları, râbıtaları hükmünde olan hikmet, inâyet, rahmet, cemâl, nizâm, mîzan, zînet gibi meşhûd hakikatler, hiçbir cihetle inkâr edilmez. Mâdem bu sıfatların, fiillerin inkârı mümkün değildir. Elbette o sıfatların mevsufu ve o fiillerin fâili ve o ziyâların güneşi olan Zât‑ı Vâcibü'l-Vücûd, Hakîm, Kerîm, Rahîm, Cemîl, Hakem, Adl dahi hiçbir cihetle inkâr edilmez ve inkârı kàbil olmaz. Ve elbette o sıfatların ve o fiillerin medâr‑ı zuhûrları, belki medâr‑ı kemâlleri, belki medâr‑ı tahakkukları olan rehber‑i ekber, muallim‑i ekmel ve dellâl‑ı a'zam ve tılsım‑ı kâinâtın keşşâfı ve âyine‑i Samedânî ve Habîb‑i Rahmânî olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın risaleti hiçbir cihetle inkâr edilmez. Âlem‑i hakikatin ve hakikat‑i kâinâtın ziyâları gibi, Bunun risaleti dahi, kâinâtın en parlak bir ziyâsıdır.
عَلَيْهِ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ الْاَيَّامِ وَذَرَّاتِ الْاَنَامِ
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
239

Altıncı Hüccet‑i ÎmâniyeOnuncu Söz’ün Dokuzuncu Hakikati

Bâb‑ı İhyâ ve İmâte’dir. İsm‑i Hayy-ı Kayyûm’un, Muhyî ve Mümît’in cilvesidir
Hiç mümkün müdür ki; ölmüş, kurumuş koca Arz’ı ihyâ eden ve o ihyâ içinde herbiri, beşer haşri gibi acîb, üçyüz binden ziyâde envâ'‑ı mahlûkatı haşr ve neşredip kudretini gösteren ve o haşr ve neşr içinde nihâyet derecede karışık ve ihtilât içinde, nihâyet derecede imtiyaz ve tefrik ile ihâta‑i ilmiyesini gösteren; ve bütün semâvî fermânlarıyla beşerin haşrini va'detmekle, bütün ibâdının enzârını saâdet‑i ebediyeye çeviren ve bütün mevcûdâtı baş başa, omuz omuza, el ele verdirip, emir ve irâdesi dâiresinde döndürüp birbirine yardımcı ve musahhar kılmakla Azamet‑i Rubûbiyet’ini gösteren; ve beşeri, şecere‑i kâinâtın en câmi' ve en nâzik ve en nâzenîn, en nâzdâr, en niyâzdâr bir meyvesi yaratıp, kendine muhâtab ittihàz ederek herşeyi ona musahhar kılmakla, insana bu kadar ehemmiyet verdiğini gösteren bir Kadîr‑i Rahîm, bir Alîm‑i Hakîm; Kıyâmet’i getirmesin! Haşr’i yapmasın ve yapamasın! Beşeri ihyâ etmesin veya edemesin! Mahkeme‑i Kübrâ’yı açamasın! Cennet ve Cehennem’i yaratamasın! Hâşâ ve kellâ!‥
Evet, şu âlemin Mutasarrıf‑ı Zîşan’ı, her asırda, her senede, her günde bu dar, muvakkat rû‑yi zeminde Haşr‑i Ekberin ve meydân‑ı Kıyâmet’in pek çok emsâlini ve nümûnelerini ve işârâtını icâd ediyor.
240
Ezcümle: Haşr‑i baharîde görüyoruz ki: Beş‑altı gün zarfında küçük ve büyük hayvanat ve nebâtâttan üçyüz binden ziyâde envâ'ı haşredip neşrediyor. Bütün ağaçların, otların köklerini ve bir kısım hayvanları aynen ihyâ edip iâde ediyor. Başkalarını ayniyet derecesinde bir misliyet sûretinde icâd ediyor. Hâlbuki, maddeten farkları pek az olan tohumcuklar, o kadar karışmışken kemâl‑i imtiyaz ve teşhîs ile, o kadar sür'at ve vüs'at ve sühûlet içinde kemâl‑i intizam ve mîzan ile altı gün veya altı hafta zarfında ihyâ ediliyor. Hiç kàbil midir ki, bu işleri yapan Zât’a bir şey ağır gelebilsin! Semâvât ve arzı altı günde halkedemesin! İnsanı bir sayha ile haşredemesin! Hâşâ!‥
Acaba; mu'ciz‑nümâ bir kâtib bulunsa, harfleri, ya bozulmuş veya mahvolmuş üçyüz bin kitabı, tek bir sahifede karıştırmaksızın, galatsız, sehivsiz, noksansız, hepsini beraber, gayet güzel bir sûrette bir saatte yazarsa; birisi sana dese: Şu kâtib, kendi te'lif ettiği senin suya düşmüş olan kitabını yeniden, bir dakika zarfında hâfızasından yazacak.” Sen diyebilir misin ki: Yapamaz ve inanmam…”
Veyâhut, bir sultan‑ı mu'cizekâr, kendi iktidarını göstermek için veya ibret ve tenezzüh için bir işâretle dağları kaldırır, memleketleri tebdil eder, denizi karaya çevirdiğini gördüğün hâlde, sonra görsen ki; büyük bir taş dereye yuvarlanmış. O zâtın kendi ziyâfetine dâvet ettiği misâfirlerin yolunu kesmiş, geçemiyorlar. Biri sana dese: O zât, bir işâretle o taşı, ne kadar büyük olursa olsun kaldıracak veya dağıtacak. Misâfirlerini yolda bırakmayacak.” Sen desen ki: Kaldırmaz veya kaldıramaz…”
Veyâhut, bir zât bir günde, yeniden büyük bir orduyu teşkil ettiği hâlde, biri dese: O zât bir boru sesiyle, efrâdı, istirahat için dağılmış olan taburları toplar. Taburlar, nizâmı altına girerler.” Sen desen ki: İnanmam!” Ne kadar dîvânece hareket ettiğini anlarsın
İşte şu üç temsîli fehmettin ise, bak! Nakkàş‑ı Ezelî, gözümüzün önünde kışın beyaz sahifesini çevirip, bahar ve yaz yeşil yaprağını açıp, rû‑yi arzın sahifesinde üçyüz binden ziyâde envâ'ı, Kudret ve Kader kalemiyle ahsen‑i sûret üzere yazar. Birbiri içinde, birbirine karışmaz. Beraber yazar. Birbirine mâni olmaz. Teşkilce, sûretçe birbirinden ayrı, hiç şaşırtmaz. Yanlış yazmaz.
Evet, en büyük bir ağacın rûh programını, bir nokta gibi en küçük bir çekirdekte dercedip, muhâfaza eden Zât‑ı Hakîm-i Hafîz; Vefât edenlerin rûhlarını nasıl muhâfaza eder.” denilir mi?
241
Ve küre‑i arzı bir sapan taşı gibi çeviren Zât‑ı Kadîr; Âhiret’e giden misâfirlerinin yolunda, Nasıl bu Arz’ı kaldıracak veya dağıtacak.” denilir mi?
Hem hiçten, yeniden bütün zîhayatın ordularını bütün cesedlerinin taburlarında kemâl‑i intizamla, zerrâtı emr‑i ﴿كُنْ فَيَكُونُ ile kaydedip yerleştiren, ordular icâd eden Zât‑ı Zülcelâl; tabur‑misâl cesedin nizâmı altına girmekle, Birbiriyle tanışan zerrât‑ı esâsiye ve eczâ‑yı asliyesini bir sayha ile nasıl toplayabilir.” denilir mi?
Hem bu bahar haşrine benzeyen, dünyanın her devrinde, her asrında, hattâ gece‑gündüzün tebdilinde, hattâ cevv‑i havada bulutların icâd ve ifnâsında, Haşr’e nümûne ve misâl ve emâre olacak ne kadar nakışlar yaptığını gözünle görüyorsun. Hattâ eğer hayâlen bin sene evvel kendini farzetsen, sonra zamanın iki cenâhı olan mâzi ile müstakbeli birbirine karşılaştırsan; asırlar, günler adedince misâl‑i haşir ve kıyâmetin nümûnelerini göreceksin. Sonra, bu kadar nümûne ve misâlleri müşâhede ettiğin hâlde, haşr‑i cismânîyi akıldan uzak görüp istib'âd etmekle inkâr etsen; ne kadar dîvânelik olduğunu sen de anlarsın Bak! Fermân‑ı A'zam, bahsettiğimiz hakikate dair ne diyor: ﴿فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِ الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
Elhâsıl: Haşre mâni hiçbir şey yoktur. Muktazî ise, herşeydir. Evet, mahşer‑i acâib olan şu koca arzı, âdi bir hayvan gibi imâte ve ihyâ eden ve beşer ve hayvana hoş bir beşik, güzel bir gemi yapan ve güneşi onlara şu misâfirhânede ışık verici ve ısındırıcı bir lamba eden, seyyârâtı meleklerine tayyare yapan bir Zât’ın, bu derece muhteşem ve sermedî Rubûbiyet’i ve bu derece muazzam ve muhît hâkimiyeti; elbette, yalnız böyle geçici, devamsız, bî‑karar, ehemmiyetsiz, müteğayyir, bekàsız, nâkıs, tekemmülsüz umûr‑u dünya üzerinde kurulmaz ve durmaz.
242
Demek, O’na şâyeste, dâimî, berkarar, zevâlsiz, muhteşem bir diyar‑ı âher var. Başka bâkî bir memleketi vardır. Bizi onun için çalıştırır. Oraya dâvet eder ve oraya nakledeceğine; zâhirden hakikate geçen ve kurb‑u huzuruna müşerref olan bütün ervâh‑ı neyyire ashâbı, bütün kulûb‑u münevvere aktâbı, bütün ukùl‑ü nurâniye erbâbı şehâdet ediyorlar ve bir mükâfât ve mücâzât ihzar ettiğini, müttefikan haber veriyorlar ve mükerreren pek kuvvetli va'd ve pek şiddetli tehdid eder, naklederler.
Hulfü'l‑va'd ise; hem zillet, hem tezellüldür. Hiçbir cihetle celâl ve kudsiyetine yanaşamaz. Hulfü'l‑vaîd ise; ya afvdan, ya aczden gelir. Hâlbuki küfür; cinayet‑i mutlakadır. (Hâşiye) Affa kàbil değil Kadîr‑i Mutlak ise, aczden münezzeh ve mukaddestir.
243
Şâhidler, muhbirler ise; mesleklerinde, meşreblerinde, mezheblerinde muhtelif oldukları hâlde kemâl‑i ittifak ile şu mes'elenin esâsında müttehiddirler. Kesretçe tevâtür derecesindedirler; keyfiyetçe icmâ kuvvetindedirler. Mevkice herbiri nev'‑i beşerin bir yıldızı, bir tâifenin gözü, bir milletin azîzidirler. Ehemmiyetçe şu mes'elede hem ehl‑i ihtisàs, hem ehl‑i isbâttırlar. Hâlbuki; bir fende veya bir san'atta iki ehl‑i ihtisàs, binler başkalardan müreccahtırlar ve ihbarda iki müsbit, binler nâfîlere tercih edilir. Meselâ: Ramazan hilâlinin sübûtunu ihbar eden iki adam, binler münkirlerin inkârlarını hiçe atarlar.
Elhâsıl: Dünyada bundan daha doğru bir haber, daha sağlam bir da'vâ, daha zâhir bir hakikat olamaz Demek, şüphesiz dünya bir mezraadır. Mahşer ise bir beyderdir, harmandır. Cennet, Cehennem ise birer mahzendir.
244

Yedinci Hüccet‑i ÎmâniyeOtuzüçüncü Mektûb’un Onyedinci Penceresi

﴿اِنَّ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ لَاٰيَاتٍ لِلْمُؤْمِن۪ينَ
Zeminin yüzünü yaz zamanında temâşâ edip görüyoruz ki: İcâd‑ı eşyada müşevveşiyeti iktiza eden ve intizamsızlığa sebeb olan nihâyetsiz sehàvet ve bir cûd‑u mutlak, gayet derecede bir insicam ve intizam içinde görünüyor. İşte zemin yüzünü tezyîn eden bütün nebâtâtı gör.
Hem mîzansızlığı ve kabalığı iktiza eden icâd‑ı eşyadaki sür'at‑i mutlaka dahi, kemâl‑i mevzûniyet içinde görünüyor. İşte zemin yüzünü süslendiren bütün meyvelere bak.
Hem ehemmiyetsizliği, belki çirkinliği iktiza eden kesret‑i mutlaka dahi, kemâl‑i hüsn-ü san'at içinde görünüyor. İşte yeryüzünü yaldızlıyan bütün çiçeklere bak.
Hem san'atsızlığı, basitliği iktiza eden icâd‑ı eşyadaki sühûlet‑i mutlaka dahi, nihâyetsiz derecede san'atkârlık ve mehâret ve ihtimamkârlık içinde görünüyor. İşte yer yüzündeki ağaç ve nebâtât cihâzâtının sandukçaları ve programları ve tarihçe‑i hayatlarının kutucukları hükmünde olan bütün tohumlara, çekirdeklere dikkatle bak.
Hem ihtilâf ve ayrılığı iktiza eden uzaklık ve bu'd‑u mutlak dahi bir ittifak‑ı mutlak içinde görünüyor. İşte bütün aktâr‑ı zeminde zer'edilen her nev'i hubûbata bak.
245
Hem karışmayı ve bulaşmayı iktiza eden kemâl‑i ihtilât, bil'akis kemâl‑i imtiyaz ve tefrik içinde görünüyor. İşte bütün yer altına karışık atılan ve madde itibariyle birbirine benzeyen tohumların, sünbül vaktinde kemâl‑i imtiyazları ve ağaçlara giren muhtelif maddelerin yaprak, çiçek ve meyvelere, kemâl‑i imtiyaz ile tefrikleri ve mideye giren karışık gıdâların muhtelif a'zâ ve hüceyrâta göre kemâl‑i imtiyazla ayrılmalarına bak, kemâl‑i hikmet içinde kemâl‑i kudreti gör.
Hem ehemmiyetsizliği, kıymetsizliği iktiza eden gayet derecede mebzûliyet ve nihâyet derecede ucuzluk dahi, yeryüzünde masnûâtça, san'atça nihâyet derecede kıymetdâr ve pahalı bir keyfiyette görünüyor. İşte o hadsiz acâib‑i san'at içinde yeryüzünün Rahmânî sofrasında yalnız kudretin şekerlemeleri olan dutların nev'ilerine bak! Kemâl‑i rahmeti, kemâl‑i san'at içinde gör.
İşte, bütün rû‑yi zeminde gayet kıymetdârlık ile beraber, hadsiz ucuzluk; ve hadsiz ucuzluk içinde, hadsiz ihtilât ve karışıklık ile beraber, hadsiz imtiyaz ve tefrik; ve hadsiz imtiyaz ve tefrik içinde, gayet uzaklık ile beraber son derecede muvâfakat ve benzeyiş; ve son derece benzemek içinde, gayet derecede sühûlet ve kolaylık ile beraber, gayet derecede ihtimamkârâne yapılış; ve gayet derecede güzel yapılış içerisinde sür'at‑i mutlaka ve çabuklukla beraber, gayet derecede mevzûn ve mîzanlı ve isrâfsızlık; ve gayet derecede isrâfsızlık içinde son derece çokluk ve kesret ile beraber son derecede hüsn‑ü san'at; ve son derece hüsn‑ü san'at içinde nihâyet derecede sehàvet ile beraber intizam‑ı mutlak Elbette gündüz ışığı; ışık, güneşi gösterdiği gibi, bir Kadîr‑i Zülcelâl’in, bir Hakîm‑i Zülkemâl’in, bir Rahîm‑i Zülcemâl’in vücûb‑u vücûduna ve Kemâl‑i Kudret’ine ve Cemâl‑i Rubûbiyet’ine ve Vahdâniyet’ine ve Ehadiyet’ine şehâdet ederler. ﴿لَهُ الْاَسْمَٓاءُ الْحُسْنٰى sırrını gösterirler.
246
Şimdi ey bîçâre câhil, gâfil, muannid, muattıl! Bu hakikat‑i uzmâyı ne ile tefsir edebilirsin? Bu nihâyet derecede mu'cize ve hàrika keyfiyeti ne ile izâh edebilirsin? Bu hadsiz derecede acîb şu san'atları neye isnâd edebilirsin? Bu yeryüzü derecesinde geniş bu pencereye hangi perde‑i gafleti atıp kapatabilirsin? Senin tesâdüfün nerede, tabiat dediğin ve güvendiğin şuûrsuz yoldaşın ve dalâlette istinâdgâhın ve arkadaşın nerede? Bu işlere tesâdüfün karışması yüz derece muhâl değil mi? Ve şu hàrika işlerin binden birinin tabiata havâlesi, bin derece muhâl olmuyor mu? Yoksa câmid, âciz tabiatın; herbir şeyin içinde o şeyden yapılan eşya adedince, manevî makine ve matbaaları var?
247

Sekizinci Hüccet‑i ÎmâniyeMünâcât

Bu Sekizinci Hüccet‑i Îmâniye; Vücûb‑u vücûda ve vahdâniyete delâlet ettiği gibi, hem delâil‑i kat'iyye ile rubûbiyetin ihâtasına ve kudretinin azametine delâlet eder. Hem hâkimiyetinin ihâtasına ve rahmetinin şümûlüne dahi delâlet ve isbât eder. Hem kâinâtın bütün eczâsına hikmetinin ihâtasını ve ilminin şümûlünü isbât eder.
Elhâsıl: Bu Sekizinci Hüccet‑i Îmâniye’nin herbir mukaddimesinin sekiz neticesi var. Sekiz mukaddimelerin herbirinde, sekiz neticeyi delilleriyle isbât eder ki; bu cihette bu Sekizinci Hüccet‑i Îmâniye’de yüksek meziyetler vardır.
Said Nursî
﴿
﴿اِنَّ ف۪ي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّت۪ي تَجْر۪ي فِي الْبَحْرِ بِمَا يَنْفَعُ النَّاسَ وَمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ مِنَ السَّمَٓاءِ مِنْ مَٓاءٍ فَاَحْيَا بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ ف۪يهَا مِنْ كُلِّ دَٓابَّةٍ وَتَصْر۪يفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَيْنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ

Birinci Fıkra (Semâvât)

İlâhî ve yâ Rabbî!
Ben îmânın gözüyle ve Kur'ânın ta'limiyle ve nuruyla ve Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın dersiyle ve ism‑i Hakîm’in göstermesiyle görüyorum ki: Semâvâtta hiçbir deverân ve hareket yoktur ki; böyle intizamıyla Senin mevcûdiyetine işâret ve delâlet etmesin.
248
Ve hiçbir ecrâm‑ı semâviye yoktur ki; sükûtuyla gürültüsüz vazife görerek direksiz durmalarıyla, Senin rubûbiyetine ve vahdetine şehâdeti ve işâreti olmasın.
Ve hiçbir yıldız yoktur ki; mevzûn hilkatiyle, muntazam vaziyetiyle ve nurânî tebessümüyle ve bütün yıldızlara mümâselet ve müşâbehet sikkesiyle Senin haşmet‑i ulûhiyetine ve vahdâniyetine işâret ve şehâdette bulunmasın.
Ve oniki seyyâreden hiçbir seyyâre yıldız yoktur ki; hikmetli hareketiyle ve itâatli musahhariyetiyle ve intizamlı vazifesiyle ve ehemmiyetli peykleriyle Senin vücûb‑u vücûduna şehâdet ve saltanat‑ı ulûhiyet’ine işâret etmesin!‥
Evet gökler sekeneleriyle, herbiri tek başıyla şehâdet ettikleri gibi, hey'et‑i mecmuasıyla derece‑i bedâhette ey zemin ve gökleri yaratan Yaratıcı! Senin vücûb‑u vücûduna öyle zâhir şehâdet ve ey zerrâtı, muntazam mürekkebâtıyla tedbirini gören ve idare eden ve bu seyyâre yıldızları manzûm peykleriyle döndüren, emrine itâat ettiren! Senin vahdetine ve birliğine öyle kuvvetli şehâdet ederler ki, göğün yüzünde bulunan yıldızlar sayısınca nurânî bürhânlar ve parlak deliller o şehâdeti tasdik ederler.
Hem bu sâfî, temiz, güzel gökler, fevkalâde büyük ve fevkalâde sür'atli ecrâmıyla muntazam bir ordu ve elektrik lambalarıyla süslenmiş bir saltanat donanması vaziyetini göstermek cihetiyle; Senin rubûbiyetinin haşmetine ve herşeyi icâd eden kudretinin azametine zâhir delâlet ve hadsiz semâvâtı ihâta eden hâkimiyetinin ve herbir zîhayatı kucağına alan rahmetinin hadsiz genişliklerine kuvvetli işâret ve bütün mahlûkat‑ı semâviyenin bütün işlerine ve keyfiyetlerine taalluk eden ve avucuna alan, tanzim eden ilminin herşeye ihâtasına ve hikmetinin her işe şümûlüne şüphesiz şehâdet ederler. Ve o şehâdet ve delâlet o kadar zâhirdir ki; güyâ yıldızlar, şâhid olan göklerin şehâdet kelimeleri ve tecessüm etmiş nurânî delilleridirler.
249
Hem semâvât meydânında, denizinde, fezâsındaki yıldızlar ise; mutî' neferler, muntazam sefîneler, hàrika tayyareler, acâib lambalar gibi vaziyetiyle, Senin saltanat‑ı ulûhiyet’inin şa'şaasını gösteriyorlar.
Ve o ordunun efrâdından bir yıldız olan güneşimizin seyyârelerinde ve zeminimizdeki vazifelerinin delâlet ve ihtarıyla güneşin sâir arkadaşları olan yıldızların bir kısmı âhiret âlemlerine bakarlar ve vazifesiz değiller; belki bâkî olan âlemlerin güneşleridirler.
Ey Vâcibü'l‑Vücûd! Ey Vâhid‑i Ehad!
Bu hàrika yıldızlar, bu acîb güneşler, aylar; Senin mülkünde, Senin semâvâtında, Senin emrin ile ve kuvvetin ve kudretin ile ve Senin idare ve tedbirin ile teshìr ve tanzim ve tavzif edilmişlerdir. Bütün o ecrâm‑ı ulviye, kendilerini yaratan ve döndüren ve idare eden bir tek Hàlıka tesbih ederler, tekbir ederler, lisân‑ı hâl ile Sübhânallâh, Allâhu Ekber derler.
Ben dahi onların bütün tesbihâtıyla Seni takdis ederim.

İkinci Fıkra (Cevv‑i Semâ)

Ey şiddet‑i zuhûrundan gizlenmiş ve ey azamet‑i kibriyâsından ihtifâ etmiş olan Kadîr‑i Zülcelâl! Ey Kàdir‑i Mutlak!
Kur'ân‑ı Hakîm’in dersiyle ve Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ta'limiyle anladım: Nasıl ki gökler, yıldızlar Senin mevcûdiyetine ve vahdetine şehâdet ederler; öyle de, cevv‑i semâ, bulutlarıyla ve şimşekleri ve ra'dları ve rüzgârlarıyla ve yağmurlarıyla, Senin vücûb‑u vücûduna ve vahdetine şehâdet ederler.
250
Evet, câmid, şuûrsuz bulut, âb‑ı hayat olan yağmuru, muhtaç olan zîhayatların imdâdına göndermesi, ancak Senin rahmetin ve hikmetin iledir; karışık tesâdüf karışamaz.
Hem, elektriğin en büyüğü bulunan ve fevâid‑i tenviriyesine işâret ederek ondan istifadeye teşvik eden şimşek ise, Senin fezâdaki kudretini güzelce tenvir eder.
Hem yağmurun gelmesini müjdeleyen ve koca fezâyı konuşturan ve tesbihâtının gürültüsüyle gökleri çınlatan ra'dât dahi, lisân‑ı kàl ile konuşarak Seni takdis edip, rubûbiyetine şehâdet eder.
Hem, zîhayatların yaşamasına en lüzumlu rızkı ve istifadece en kolayı ve nefesleri vermek ve nüfûsları rahatlandırmak gibi çok vazifeler ile tavzif edilen rüzgârlar dahi; cevvi âdeta bir hikmete binâen Levh‑i mahv ve isbât ve Yazar, ifâde eder, sonra bozar tahtası sûretine çevirmekle, Senin fa'âliyet‑i kudretine işâret ve Senin vücûduna şehâdet ettiği gibi, Senin merhametinle bulutlardan sağıp zîhayatlara gönderilen rahmet dahi; mevzûn, muntazam katreleri kelimeleriyle Senin vüs'at‑i rahmetine ve geniş şefkatine şehâdet eder.
Ey Mutasarrıf‑ı Fa'âl ve ey Feyyâz‑ı Müteâl!
Senin vücûb‑u vücûduna şehâdet eden bulut, berk, ra'd, rüzgâr, yağmur; birer birer şehâdet ettikleri gibi, hey'et‑i mecmuasıyla, keyfiyetçe birbirinden uzak, mâhiyetçe birbirine muhâlif olmakla beraber, birlik, beraberlik, birbiri içine girmek ve birbirinin vazifesine yardım etmek haysiyetiyle, Senin vahdetine ve birliğine gayet kuvvetli işâret ederler.
Hem, koca fezâyı mahşer‑i acâib yapan ve bazı günlerde birkaç defa doldurup boşaltan rubûbiyetinin haşmetine ve o geniş cevvi, yazar‑değiştirir bir levha gibi ve sıkar ve onunla zemin bahçesini sulattırır bir sünger gibi tasarruf eden kudretinin azametine ve herbir şeye şümûlüne şehâdet ettikleri gibi umum zemine ve bütün mahlûkata cevv perdesi altında bakan ve idare eden rahmetinin ve hâkimiyetinin hadsiz genişliklerine ve herşeye yetişmelerine delâlet eder.
251
Hem fezâdaki hava, o kadar hakîmâne vazifelerde istihdam ve bulut ve yağmur, o kadar alîmâne fâidelerde isti'mâl olunur ki; herşeye ihâta eden bir ilim ve herşeye şâmil bir hikmet olmazsa, o isti'mâl, o istihdam olamaz.
Ey Fa'âlün limâ yürîd!
Cevv‑i fezâdaki fa'âliyetinle her vakit bir nümûne‑i haşir ve kıyâmet göstermek, bir saatte yazı kışa ve kışı yaza döndürmek, bir âlem getirmek, bir âlem gayba göndermek misillû şuûnâtta bulunan kudretin; dünyayı âhirete çevirecek ve âhirette şuûnât‑ı Sermediyeyi gösterecek işâretini veriyor.
Ey Kadîr‑i Zülcelâl!
Cevv‑i fezâdaki hava, bulut ve yağmur, berk ve ra'd; Senin mülkünde, Senin emrin ve havlin ile, Senin kuvvet ve kudretinle musahhar ve vazifedârdırlar. Mâhiyetçe birbirinden uzak olan bu fezâ mahlûkatı, gayet sür'atli ve ânî emirlere ve çabuk ve acele kumandalara itâat ettiren âmir ve hâkimlerini takdis ederek rahmetini medh ü senâ ederler.

Üçüncü Fıkra (Arz)

Ey arz ve semâvâtın Hàlık‑ı Zülcelâl’i!
Senin Kur'ân‑ı Hakîm’inin ta'limiyle ve Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın dersiyle îmân ettim ve bildim ki: Nasıl semâvât yıldızlarıyla ve cevv‑i fezâ müştemilâtıyla Senin vücûb‑u vücûduna ve Senin birliğine ve vahdetine şehâdet ediyorlar; öyle de, arz, bütün mahlûkatıyla ve ahvâliyle Senin mevcûdiyetine ve vahdetine, mevcûdâtı adedince şehâdetler ve işâretler ederler.
252
Evet, zeminde hiçbir tahavvül ve ağaç ve hayvanlarında her senede urbasını değiştirmek gibi hiçbir tebeddül cüz'î olsun, küllî olsun yoktur ki, intizamıyla Senin vücûduna ve vahdetine işâret etmesin.
Hem, hiçbir hayvan yoktur ki, za'fiyet ve ihtiyacının derecesine göre verilen rahîmâne rızkıyla ve yaşamasına lüzumu bulunan cihâzâtın hakîmâne verilmesiyle, Senin varlığına ve birliğine şehâdeti olmasın.
Hem, her baharda gözümüz önünde icâd edilen nebâtât ve hayvanattan hiçbir tanesi yoktur ki, san'at‑ı acîbesiyle ve latîf zînetiyle ve tam temeyyüzüyle ve intizamıyla ve mevzûniyetiyle Seni bildirmesin.
Ve zemin yüzünü dolduran ve nebâtât ve hayvanat denilen kudretinin hàrikaları ve mu'cizeleri, mahdûd ve maddeleri bir ve müteşâbih olan yumurta ve yumurtacıklardan ve katrelerden ve habbe ve habbeciklerden ve çekirdeklerden yanlışsız, mükemmel, süslü, alâmet‑i fârikalı olarak yaratılışları, Sâni'‑i Hakîm’lerinin vücûduna ve vahdetine ve hikmetine ve hadsiz kudretine öyle bir şehâdettir ki, ziyânın güneşe şehâdetinden daha kuvvetli ve parlaktır.
Hem, hava, su, nur, ateş, toprak gibi hiçbir unsur yoktur ki, şuûrsuzluklarıyla beraber, şuûrkârâne, mükemmel vazifeleri görmesiyle, basit ve istilâ edici, intizamsız, her yere dağılmakla beraber, gayet muntazam ve mütenevvi' meyveleri ve mahsulleri hazine‑i gaybdan getirmesiyle, Senin birliğine ve varlığına şehâdeti bulunmasın.
Ey Fâtır‑ı Kàdir! Ey Fettâh‑ı Allâm! Ey Fa'âl‑i Hallâk!
Nasıl arz bütün sekenesiyle Hàlık’ının Vâcibü'l‑Vücûd olduğuna şehâdet eder; öyle de, Senin Ey Vâhid‑i Ehad! Ey Hannân‑ı Mennân! Ey Vehhâb‑ı Rezzâk! vahdetine ve ehadiyetine, yüzündeki sikkesiyle ve sekenesinin yüzlerindeki sikkeleriyle ve birlik ve beraberlik ve birbiri içine girmek ve birbirine yardım etmek ve onlara bakan rubûbiyet isimlerinin ve fiillerinin bir olmak cihetinde, bedâhet derecesinde Senin vahdetine ve ehadiyetine şehâdet, belki mevcûdât adedince şehâdetler eder.
253
Hem nasıl, zemin bir ordugâh, bir meşher, bir ta'limgâh vaziyetiyle ve nebâtât ve hayvanat fırkalarında bulunan dörtyüz bin muhtelif milletlerin ayrı ayrı cihâzâtları muntazaman verilmesiyle, Senin rubûbiyetinin haşmetine ve kudretinin herşeye yetişmesine delâlet eder; öyle de; hadsiz bütün zîhayatın ayrı ayrı rızıkları, vakti vaktine kuru ve basit bir topraktan, rahîmâne, kerîmâne verilmesi ve hadsiz o efrâdın kemâl‑i musahhariyetle evâmir‑i Rabbâniyeye itâatleri, rahmetinin herşeye şümûlünü ve hâkimiyetinin herşeye ihâtasını gösteriyor.
Hem, zeminde değişmekte bulunan mahlûkat kafilelerinin sevk ve idareleri, mevt ve hayat münâvebeleri ve hayvan ve nebâtâtın idare ve tedbirleri dahi, herşeye taalluk eden bir ilim ile ve herşeyde hükmeden nihâyetsiz bir hikmetle olabilmesi, Senin ihâta‑i ilmine ve hikmetine delâlet eder.
Hem, zeminde kısa bir zamanda hadsiz vazifeler gören ve hadsiz bir zaman yaşayacak gibi isti'dâd ve manevî cihâzât ile techiz edilen ve zemin mevcûdâtına tasarruf eden insan için, bu ta'limgâh‑ı dünyada ve bu muvakkat ordugâh‑ı zeminde ve bu muvakkat meşherde, bu kadar ehemmiyet, bu hadsiz masraf, bu nihâyetsiz tecelliyât‑ı Rubûbiyet, bu hadsiz hitâbât‑ı Sübhâniye ve bu gayetsiz ihsânat‑ı İlâhiye; elbette ve herhalde, bu kısacık ve hüzünlü ömre ve bu karışık kederli hayata, bu belâlı ve fânî dünyaya sığışmaz. Belki, ancak başka ve ebedî bir ömür ve bâkî bir dâr‑ı saâdet için olabildiği cihetinden, âlem‑i bekàda bulunan ihsânat‑ı uhreviyeye işâret, belki şehâdet eder.
254
Ey Hàlık‑ı Külli Şey!
Zeminin bütün mahlûkatı, Senin mülkünde, Senin arzında, Senin havl ve kuvvetin ile ve Senin kudretin ve irâdetin ile ve ilmin ve hikmetin ile idare olunuyorlar ve musahhardırlar. Ve zemin yüzünde fa'âliyeti müşâhede edilen bir Rubûbiyet, öyle ihâta ve şümûl gösteriyor ve O’nun idaresi ve tedbiri ve terbiyesi öyle mükemmel ve öyle hassastır ve her taraftaki icraatı öyle birlik ve beraberlik ve benzemeklik içindedir ki, tecezzî kabûl etmeyen bir küll ve inkısamı imkânsız bulunan bir küllî hükmünde bir tasarruf, bir Rubûbiyet olduğunu bildiriyor
Hem zemin bütün sekenesiyle beraber, lisân‑ı kàlden daha zâhir hadsiz lisânlarla Hàlık’ını takdis ve tesbih ve nihâyetsiz ni'metlerinin lisân‑ı hâlleriyle Rezzâk‑ı Zülcelâl’inin hamd ve medh ü senâsını ediyorlar
Ey şiddet‑i zuhûrundan gizlenmiş ve ey azamet‑i kibriyâsından istitar etmiş olan Zât‑ı Akdes!
Zeminin bütün takdisât ve tesbihâtıyla Seni; kusurdan, aczden, şerîkten takdis ve bütün tahmîdât ve senâlarıyla Sana hamd ve şükrederim.

Dördüncü Fıkra (Bahirler, Nehirler, Çeşmeler, Irmaklar)

Ey Rabbü'l‑berri ve'l-bahr!
Kur'ânın dersiyle ve Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ta'limiyle anladım ki: Nasıl gökler ve fezâ ve zemin, Senin birliğine ve varlığına şehâdet ederler, öyle de, bahirler, nehirler ve çeşmeler ve ırmaklar, Senin vücûb‑u vücûduna ve vahdetine bedâhet derecesinde şehâdet ederler.
255
Evet, bu dünyamızın menba'‑ı acâib buhar kazanları hükmünde olan denizlerde hiçbir mevcûd hattâ hiçbir katre su yoktur ki; vücûduyla, intizamıyla, menfaatiyle ve vaziyetiyle Hàlık’ını bildirmesin.
Ve basit bir kumda ve basit bir suda rızıkları mükemmel bir sûrette verilen garîb mahlûklardan ve hilkatleri gayet muntazam hayvanat‑ı bahriyeden, hususan bir tanesi bir milyon yumurtacıkları ile denizleri şenlendiren balıklardan hiçbirisi yoktur ki, hilkatiyle ve vazifesiyle ve idare ve iâşesiyle ve tedbir ve terbiyesiyle Yaratanına işâret ve Rezzâkına şehâdet etmesin.
Hem, denizde; kıymetdâr, hâsiyetli, zînetli cevherlerden hiçbirisi yoktur ki, güzel hilkatiyle ve câzibedâr fıtratıyla ve menfaatli hâsiyetiyle Seni tanımasın, bildirmesin.
Evet, onlar birer birer şehâdet ettikleri gibi, hey'et‑i mecmuasıyla, beraberlik ve birbiri içinde karışmak ve sikke‑i hilkatte birlik ve icâdca gayet kolay ve efrâdca gayet çokluk noktalarından, Senin vahdetine şehâdet ettikleri gibi; arzı, toprağıyla beraber bu küre‑i arzı kuşatan muhît denizlerini muallakta durdurmak ve dökmeden ve dağıtmadan güneşin etrafında gezdirmek ve toprağı istilâ ettirmemek ve basit kumundan ve suyundan, mütenevvi' ve muntazam hayvanatını ve cevherlerini halketmek ve erzâk vesâir umûrlarını küllî ve tam bir sûrette idare etmek ve tedbirlerini görmek ve yüzünde bulunmak lâzım gelen hadsiz cenazelerinden hiçbirisi bulunmamak noktalarından, Senin varlığına ve Vâcibü'l‑Vücûd olduğuna mevcûdâtı adedince işâretler ederek şehâdet eder.
Ve Senin Saltanat‑ı Rubûbiyet’inin haşmetine ve herşeye muhît olan kudretinin azametine pek zâhir delâlet ettikleri gibi, göklerin fevkındeki gayet büyük ve muntazam yıldızlardan, denizlerin dibinde bulunan gayet küçücük ve intizamla iâşe edilen balıklara kadar herşeye yetişen ve hükmeden rahmetinin ve hâkimiyetinin hadsiz genişliklerine delâlet ve intizamâtıyla ve fâideleriyle ve hikmetleriyle ve mîzan ve mevzûniyetleriyle, Senin herşeye muhît ilmine ve herşeye şâmil hikmetine işâret ederler.
256
Ve Senin, bu misâfirhâne‑i dünyada, yolcular için böyle rahmet havuzları bulunması ve insanın seyr ü seyahatine ve gemisine ve istifadesine musahhar olması işâret eder ki; yolda yapılmış bir handa, bir gece misâfirlerine bu kadar deniz hediyeleriyle ikram eden Zât, elbette makarr‑ı saltanat-ı ebediyesinde öyle ebedî rahmet denizleri bulundurmuş ki, bunlar onların fânî ve küçük nümûneleridirler.
İşte denizlerin böyle gayet hàrika bir tarzda arzın etrafında vaziyet‑i acîbesiyle bulunması ve denizlerin mahlûkatı dahi, gayet muntazam idare ve terbiye edilmesi bilbedâhe gösterir ki, yalnız Senin kuvvetin ve kudretin ile ve Senin irâde ve tedbirin ile, Senin mülkünde, Senin emrine musahhardırlar ve lisân‑ı hâlleriyle Hàlık’ını takdis edip Allâhu Ekber derler.

Beşinci Fıkra (Dağlar)

Ey dağları zemin sefînesine hazineli direkler yapan Kadîr‑i Zülcelâl!
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ta'limiyle ve Kur'ân‑ı Hakîm’inin dersiyle anladım ki, nasıl denizler acâibleriyle Seni tanıyorlar ve tanıttırıyorlar; öyle de dağlar dahi, zelzele te'sirâtından zeminin sükûnetine ve içindeki dâhilî inkılâbât fırtınalarından sükûtuna ve denizlerin istilâsından kurtulmasına ve havanın gazât‑ı muzırradan tasfiyesine ve suyun muhâfaza ve iddiharlarına ve zîhayatlara lâzım olan mâdenlerin hazinedarlığına ettiği hizmetleriyle ve hikmetleriyle Seni tanıyorlar ve tanıttırıyorlar.
257
Evet, dağlardaki taşların envâ'ından ve muhtelif hastalıklara ilâç olan maddelerin aksâmından ve zîhayata, hususan insanlara çok lâzım ve çok mütenevvi' olan mâdeniyâtın ecnâsından ve dağları, sahrâları çiçekleriyle süslendiren ve meyveleriyle şenlendiren nebâtâtın esnâfından hiçbirisi yoktur ki; tesâdüfe havâlesi mümkün olmayan hikmetleriyle, intizamıyla, hüsn‑ü hilkatiyle, fâideleriyle, hususan mâdeniyâtın tuz, limon tuzu, sulfato ve şap gibi sûreten birbirine benzemekle beraber, tatlarının şiddet‑i muhâlefetiyle ve bilhassa nebâtâtın basit bir topraktan çeşit çeşit envâ'larıyla, ayrı ayrı çiçek ve meyveleriyle, nihâyetsiz Kadîr, nihâyetsiz Hakîm, nihâyetsiz Rahîm ve Kerîm bir Sâni'in vücûb‑u vücûduna bedâhetle şehâdet ettikleri gibi, hey'et‑i mecmuasındaki vahdet‑i idare ve vahdet‑i tedbir ve menşe' ve mesken ve hilkat ve san'atça beraberlik ve birlik ve ucuzluk ve kolaylık ve çokluk ve yapılmakta çabukluk noktalarından Sâni'in vahdetine ve ehadiyetine şehâdet ederler.
Hem nasıl ki, dağların yüzünde ve karnındaki masnû'lar, zeminin her tarafında, herbir nev'i aynı zamanda, aynı tarzda, yanlışsız, gayet mükemmel ve çabuk yapılmaları ve bir bir işe mâni olmadan, sâir nev'iler ile beraber karışık iken karıştırmaksızın icâdları, Senin rubûbiyetinin haşmetine ve hiçbir şey ona ağır gelmeyen kudretinin azametine delâlet eder.
Öyle de, zeminin yüzündeki bütün zîhayat mahlûkların hadsiz hâcetlerini, hattâ mütenevvi' hastalıklarını, hattâ muhtelif zevklerini ve ayrı ayrı iştihâlarını tatmin edecek bir sûrette, dağların yüzlerini ve içlerini muntazam eşcâr ve nebâtât ve mâdeniyâtla doldurmak ve muhtaçlara teshìr etmek cihetiyle, Senin rahmetinin hadsiz genişliğine ve hâkimiyetinin nihâyetsiz vüs'atine delâlet ve toprak tabakàtı içinde gizli ve karanlık ve karışık bulunduğu hâlde; bilerek, görerek, şaşırmayarak, intizamla hâcetlere göre ihzar edilmeleriyle Senin herşeye taalluk eden ilminin ihâtasına ve herbir şeyi tanzim eden hikmetinin bütün eşyaya şümûlüne ve ilâçların ihzarâtı ve mâdenî maddelerin iddiharâtıyla rubûbiyetinin rahîmâne ve kerîmâne olan tedâbirinin mehâsinine ve inâyetinin ihtiyatlı letâifine pek zâhir bir sûrette işâret ve delâlet ederler.
258
Hem, bu dünya hanında misâfir yolcular için, koca dağları levâzımatlarına ve istikbâldeki ihtiyaçlarına muntazam ihtiyat deposu ve cihâzât anbarı ve hayata lüzumu olan çok definelerin mükemmel mahzeni olmak cihetinde işâret, belki delâlet, belki şehâdet eder ki; bu kadar kerîm ve misâfir‑perver ve bu kadar hakîm ve şefkat‑perver ve bu kadar kadîr ve rubûbiyet‑perver bir Sâni'in, elbette ve herhalde çok sevdiği o misâfirleri için, ebedî bir âlemde, ebedî ihsânatının, ebedî hazineleri vardır. Buradaki dağlara bedel, orada yıldızlar o vazifeyi görürler.
Ey Kàdir‑i Külli Şey!
Dağlar ve içindeki mahlûklar Senin mülkünde ve Senin kuvvet ve kudretinle ve ilim ve hikmetinle musahhar ve müdahhardırlar. Onları bu tarzda tavzif ve teshìr eden Hàlık’ını takdis ve tesbih ederler.

Altıncı Fıkra (Ağaç ve Nebâtât)

Ey Hàlık‑ı Rahmân ve ey Rabb‑i Rahîm!
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ta'limiyle ve Kur'ân‑ı Hakîm’inin dersiyle anladım: Nasıl ki, semâ ve fezâ ve arz ve deniz ve dağ, müştemilât ve mahlûklarıyla beraber Seni tanıyorlar ve tanıttırıyorlar; öyle de, zemindeki bütün ağaç ve nebâtât, yaprakları ve çiçekleri ve meyveleriyle Seni bedâhet derecesinde tanıttırıyorlar ve tanıyorlar.
259
Ve umum eşcârın ve nebâtâtın cezbedârâne hareket‑i zikriyede bulunan yapraklarından ve zînetleriyle Sâni'inin isimlerini tavsif ve ta'rif eden çiçeklerinden ve letâfet ve cilve‑i merhametinden tebessüm eden meyvelerinden herbirisi, tesâdüfe havâlesi hiçbir cihet‑i imkânı olmayan hàrika san'at içindeki nizâm ve nizâm içindeki mîzan ve mîzan içindeki zînet ve zînet içindeki nakışlar ve nakışlar içindeki güzel ve ayrı ayrı kokular ve kokular içindeki meyvelerin muhtelif tatlarıyla nihâyetsiz Rahîm ve Kerîm bir Sâni'in vücûb‑u vücûduna bedâhet derecesinde şehâdet ettikleri gibi, hey'et‑i mecmuasıyla, bütün zemin yüzünde birlik ve beraberlik, birbirine benzemeklik ve sikke‑i hilkatte müşâbehet ve tedbir ve idarede münâsebet ve onlara taalluk eden icâd fiilleri ve Rabbânî isimlerde muvâfakat ve o yüz bin envâ'ın hadsiz efrâdlarını birbiri içinde şaşırmayarak birden idareleri gibi noktalarıyla, O Vâcibü'l‑Vücûd Sâni'in bilbedâhe vahdetine ve ehadiyetine dahi şehâdet ederler.
Hem nasıl ki, onlar Senin vücûb‑u vücûduna ve vahdetine şehâdet ediyorlar; öyle de, rû‑yi zeminde dörtyüz bin milletlerden teşekkül eden zîhayat ordusundaki hadsiz efrâdın yüz binler tarzda iâşe ve idareleri; şaşırmayarak, karıştırmayarak mükemmel yapılmasıyla, Senin rubûbiyetinin vahdâniyetteki haşmetine ve bir baharı bir çiçek kadar kolay icâd eden kudretinin azametine ve herşeye taallukuna delâlet ettikleri gibi, koca zeminin her tarafında, hadsiz hayvanatına ve insanlara, hadsiz taamların çeşit çeşit aksâmını ihzar eden rahmetinin hadsiz genişliğine ve o hadsiz işler ve in'âmlar ve idareler ve iâşeler ve icraatlar kemâl‑i intizamla cereyanları ve herşey, hattâ zerreler o emirlere ve icraata itâat ve musahhariyetleriyle hâkimiyetinin hadsiz vüs'atine kat'î delâlet etmekle beraber, o ağaçların ve nebâtların ve herbir yaprak ve çiçek ve meyve ve kök ve dal ve budak gibi herbirisinin herbir şeyini, herbir işini bilerek, görerek fâidelere, maslahatlara, hikmetlere göre yapılmakla, Senin ilminin herşeye ihâtasına ve hikmetinin herşeye şümûlüne pek zâhir bir sûrette delâlet ve hadsiz parmaklarıyla işâret ederler. Ve Senin gayet kemâldeki cemâl‑i san'atına ve nihâyet cemâldeki kemâl‑i ni'metine hadsiz dilleriyle senâ ve medhederler.
260
Hem, bu muvakkat handa ve fânî misâfirhânede ve kısa bir zamanda ve az bir ömürde, eşcâr ve nebâtâtın elleriyle, bu kadar kıymetdâr ihsânlar ve ni'metler ve bu kadar fevkalâde masraflar ve ikramlar, işâret belki şehâdet eder ki:
Misâfirlerine burada böyle merhametler yapan kudretli, keremkâr Zât‑ı Rahîm, bütün ettiği masrafı ve ihsânı, Kendini sevdirmek ve tanıttırmak neticesinin aksiyle, yani bütün mahlûkat tarafından: Bize tattırdı, fakat yedirmeden bizi i'dâm etti.” dememek ve dedirmemek ve saltanat‑ı ulûhiyet’ini iskàt etmemek ve nihâyetsiz rahmetini inkâr etmemek ve ettirmemek ve bütün müştâk dostlarını mahrumiyet cihetinde düşmanlara çevirmemek noktalarından, elbette ve her hâlde ebedî bir âlemde, ebedî bir memlekette, ebedî bırakacağı abdlerine, ebedî rahmet hazinelerinden, ebedî Cennetlerinde, ebedî ve Cennet’e lâyık bir sûrette meyvedâr eşcâr ve çiçekli nebâtlar ihzar etmiştir. Buradakiler ise, müşterilere göstermek için nümûnelerdir.
Hem ağaçlar ve nebâtlar, umumen yaprak ve çiçek ve meyvelerinin kelimeleriyle Seni takdis ve tesbih ve tahmîd ettikleri gibi, o kelimelerden herbirisi dahi ayrıca Seni takdis eder. Hususan meyvelerin bedî' bir sûrette; etleri çok muhtelif, san'atları çok acîb, çekirdekleri çok hàrika olarak yapılarak o yemek tablalarını ağaçların ellerine verip ve nebâtların başlarına koyarak zîhayat misâfirlerine göndermek cihetinde, lisân‑ı hâl olan tesbihâtları, zuhûrca lisân‑ı kàl derecesine çıkar. Bütün onlar Senin mülkünde, Senin kuvvet ve kudretinle, Senin irâde ve ihsânatınla, Senin rahmet ve hikmetinle musahhardırlar ve Senin herbir emrine mutî'dirler.
261
Ey şiddet‑i zuhûrundan gizlenmiş ve ey kibriyâ‑yı azametinden tesettür etmiş olan Sâni'‑i Hakîm ve Hàlık‑ı Rahîm!
Bütün eşcâr ve nebâtâtın, bütün yaprak ve çiçek ve meyvelerin dilleriyle ve adediyle Seni kusurdan, aczden, şerîkten takdis ederek hamd ü senâ ederim.

Yedinci Fıkra (İnsan ve Hayvanat)

Ey Fâtır‑ı Kadîr! Ey Müdebbir‑i Hakîm! Ey Mürebbî‑i Rahîm!
Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ta'limiyle ve Kur'ân‑ı Hakîm’in dersiyle anladım ve îmân ettim ki, nasıl nebâtât ve eşcâr Seni tanıyorlar, Senin Sıfât‑ı Kudsiyeni ve Esmâ‑i Hüsnâ’nı bildiriyorlar; öyle de, zîhayatlardan rûhlu kısmı olan insan ve hayvanattan hiçbirisi yoktur ki; cisminde gayet muntazam saatler gibi işleyen ve işlettirilen dâhilî ve haricî a'zâlarıyla ve bedeninde gayet ince bir nizâm ve gayet hassas bir mîzan ve gayet mühim fâideler ile yerleştirilen âlât ve duygularıyla ve cesedinde, gayet san'atlı bir yapılış ve gayet hikmetli bir tefriş ve gayet dikkatli bir muvâzene içinde konulan cihâzât‑ı bedeniyesiyle, Senin vücûb‑u vücûduna ve sıfatlarının tahakkukuna şehâdet etmesin.