Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
131

Üçüncü Mertebe (Küre‑i Arz)

Sonra, o seyahat‑ı fikriyeye alışan o mütefekkir misâfire, küre‑i arz lisân‑ı hâliyle diyor ki: Gökte, fezâda, havada ne geziyorsun? Gel, ben sana aradığını tanıttıracağım. Gördüğüm vazifelerime bak ve sahifelerimi oku!” O da bakar, görür ki:
Arz, meczûb bir mevlevî gibi iki hareketiyle; günlerin, senelerin, mevsimlerin husûlüne medâr olan bir dâireyi, Haşr‑i A'zamın meydânı etrafında çiziyor. Ve zîhayatın yüzbin envâ'ını bütün erzâk ve levâzımatlarıyla içine alıp fezâ denizinde kemâl‑i muvâzene ve nizâmla gezdiren ve güneş etrafında seyahat eden muhteşem ve musahhar bir sefîne‑i Rabbâniye’dir.
Sonra sahifelerine bakar, görür ki: Bâblarındaki herbir sahifesi, binler âyâtıyla arzın Rabbini tanıttırıyor. Umumunu okumak için vakit bulamadığından, yalnız bir tek sahife olan zîhayatın bahar faslında icâd ve idaresine bakar, müşâhede eder ki:
Yüzbin envâ'ın hadsiz efrâdlarının sûretleri, basit bir maddeden gayet muntazam açılıyor ve gayet rahîmâne terbiye ediliyor ve gayet mu'cizâne bir kısmının tohumlarına kanatçıklar verip, onları uçurmak sûretiyle neşrettiriliyor ve gayet müdebbirâne idare olunuyor ve gayet müşfikâne iâşe ve it'âm ediliyor ve gayet rahîmâne ve rezzâkâne hadsiz ve çeşit çeşit ve lezzetli ve tatlı rızıkları, hiçten ve kuru topraktan ve birbirinin misli ve farkları pek az ve kemik gibi köklerden, çekirdeklerden, su katrelerinden yetiştiriliyor. Her bahara, bir vagon gibi, hazine‑i gaybdan yüzbin nev'i et'ime ve levâzımat, kemâl‑i intizam ile yüklenip zîhayata gönderiliyor.
132
Ve bilhassa o erzâk paketleri içinde yavrulara gönderilen süt konserveleri ve vâlidelerinin şefkatli sînelerinde asılan şekerli süt tulumbacıklarını göndermek, o kadar şefkat ve merhamet ve hikmet içinde görünüyor ki, bilbedâhe bir Rahmân‑ı Rahîm’in gayet müşfikâne ve mürebbiyâne bir cilve‑i rahmeti ve ihsânı olduğunu isbât eder.
Elhâsıl; bu sahife‑i hayatiye-i bahariye, Haşr‑i A'zamın yüzbin nümûnelerini ve misâllerini göstermekle ﴿فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِ الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ âyetini maddeten gayet parlak tefsir ettiği gibi; bu âyet dahi, bu sahifenin mânâlarını mu'cizâne ifâde eder. Ve arzın, bütün sahifeleriyle, büyüklüğü nisbetinde ve kuvvetinde ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ dediğini anladı.
İşte, küre‑i arzın yirmiden ziyâde büyük sahifelerinden bir tek sahifenin yirmi vechinden bir tek vechinin muhtasar şehâdeti ile, o yolcunun sâir vecihlerin sahifelerindeki müşâhedâtı mânâsında olarak ve o müşâhedâtları ifâde için, Birinci Makamın üçüncü mertebesinde böyle denilmiş: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ ف۪ي وَحْدَتِهِ: الْاَرْضُ بِجَم۪يعِ مَا ف۪يهَا، وَمَا عَلَيْهَا، بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَق۪يقَةِ: اَلتَّسْخ۪يرِ، وَالتَّدْب۪يرِ، وَالتَّرْبِيَةِ، وَالْفَتَّاحِيَّةِ وَتَوْز۪يعِ الْبُذُورِ وَالْمُحَافَظَةِ وَالْاِدَارَةِ وَالْاِعَاشَةِ، لِجَم۪يعِ ذَوِي الْحَيَاةِ، وَالرَّحْمَانِيَّةِ وَالرَّح۪يمِيَّةِ الْعَامَّةِ الشَّامِلَةِ الْمُكَمَّلَةِ بِالْمُشَاهَدَةِ
133

Dördüncü Mertebe (Denizler ve Büyük Nehirler)

Sonra, o mütefekkir yolcu her sahifeyi okudukça saâdet anahtarı olan îmânı kuvvetlenip ve manevî terakkiyâtın miftâhı olan mârifeti ziyâdeleşip ve bütün kemâlâtın esâsı ve mâdeni olan îmân‑ı Billâh hakikati bir derece daha inkişaf edip manevî çok zevkleri ve lezzetleri verdikçe onun merakını şiddetle tahrîk ettiğinden; semâ, cevv ve arzın mükemmel ve kat'î derslerini dinlediği hâlde ﴿هَلْ مِنْ مَز۪يدٍ deyip dururken, denizlerin ve büyük nehirlerin cezbekârâne cûş u hurûşla zikirlerini ve hazîn ve lezîz seslerini işitir. Lisân‑ı hâl ve lisân‑ı kàl ile: Bize de bak, bizi de oku!” derler. O da bakar, görür ki:
Hayatdârâne mütemâdiyen çalkanan ve dağılmak ve dökülmek ve istilâ etmek fıtratında olan denizler, arzı kuşatıp, arz ile beraber gayet sür'atli bir sûrette bir senede yirmibeş bin senelik bir dâirede koşturulduğu hâlde; ne dağılırlar, ne dökülürler ve ne de komşularındaki toprağa tecâvüz ederler. Demek gayet kudretli ve azametli bir Zâtın emriyle ve kuvvetiyle dururlar, gezerler, muhâfaza olurlar.
Sonra denizlerin içlerine bakar, görür ki: Gayet güzel ve zînetli ve muntazam cevherlerinden başka, binlerce çeşit hayvanatın iâşe ve idareleri ve tevellüdât ve vefiyâtları o kadar muntazamdır; basit bir kum ve acı bir sudan verilen erzâkları ve ta'yinâtları o kadar mükemmeldir ki, bilbedâhe bir Kadîr‑i Zülcelâl’in, bir Rahîm‑i Zülcemâl’in idare ve iâşesiyle olduğunu isbât eder.
Sonra o misâfir, nehirlere bakar, görür ki: Menfaatleri ve vazifeleri ve vâridât ve sarfiyatları o kadar hakîmâne ve rahîmânedir; bilbedâhe isbât eder ki, bütün ırmaklar, pınarlar, çaylar, büyük nehirler, bir Rahmân‑ı Zülcelâl-i ve'l-İkram’ın hazine‑i rahmetinden çıkıyorlar ve akıyorlar. Hattâ o kadar fevkalâde iddihar ve sarfediliyorlar ki, Dört nehir Cennet’ten geliyorlar.” diye rivâyet edilmiş. Yani; zâhirî esbâbın pek fevkınde olduklarından, manevî bir Cennet’in hazinesinden ve yalnız gaybî ve tükenmez bir menba'ın feyzinden akıyorlar demektir.
134
Meselâ: Mısır’ın kumistanını bir Cennet’e çeviren Nil‑i mübârek; cenûb tarafından, Cebel‑i Kamer denilen bir dağdan mütemâdiyen küçük bir deniz gibi tükenmeden akıyor. Altı aydaki sarfiyatı dağ şeklinde toplansa ve buzlansa, o dağdan daha büyük olur. Hâlbuki o dağdan ona ayrılan yer ve mahzen, altı kısımdan bir kısım olmaz. Vâridâtı ise; o mıntıka‑i hârrede pek az gelen ve susamış toprak çabuk yuttuğu için mahzene az giden yağmur, elbette o muvâzene‑i vâsiayı muhâfaza edemediğinden, o Nil‑i mübârek âdet‑i arziye fevkınde bir gaybî Cennet’ten çıkıyor diye rivâyeti, gayet mânidâr ve güzel bir hakikati ifâde ediyor.
İşte, deniz ve nehirlerin denizler gibi hakikatlerinin ve şehâdetlerinin binden birisini gördü. Ve umumu bil'icmâ denizlerin büyüklüğü nisbetinde bir kuvvetle ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ der ve bu şehâdete denizler mahlûkatı adedince şâhidler gösterir diye anladı. Ve denizlerin ve nehirlerin umum şehâdetlerini irâde ederek ifâde etmek mânâsında, Birinci Makamın dördüncü mertebesinde: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ ف۪ي وَحْدَتِهِ: جَم۪يعُ الْبِحَارِ، وَالْاَنْهَارِ، بِجَم۪يعِ مَا ف۪يهَا، بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَق۪يقَةِ: اَلتَّسْخ۪يرِ وَالْمُحَافَظَةِ وَالْاِدِّخَارِ وَالْاِدَارَةِ الْوَاسِعَةِ الْمُنْتَظَمَةِ بِالْمُشَاهَدَةِ denilmiş.

Beşinci Mertebe (Dağlar Sahrâlar)

Sonra dağlar ve sahrâlar, seyahat‑ı fikriyede bulunan o yolcuyu çağırıyorlar: Sahifelerimizi de oku!” diyorlar. O da bakar, görür ki:
Dağların küllî vazifeleri ve umumî hizmetleri o kadar azametli ve hikmetlidirler; akılları hayret içinde bırakır. Meselâ: Dağların zeminden emr‑i Rabbânî ile çıkmaları ve zeminin içinde, inkılâbât‑ı dâhiliyeden neş'et eden heyecanını ve gadabını ve hiddetini, çıkmalarıyla teskin ederek; zemin o dağların fışkırmasıyla ve menfeziyle teneffüs edip, zararlı olan sarsıntılardan ve zelzele‑i muzırradan kurtulup, vazife‑i devriyesinde sekenesinin istirahatlerini bozmuyor.
135
Demek, nasıl ki, sefîneleri sarsıntıdan vikàye ve muvâzenelerini muhâfaza için, onların direkleri üstünde kurulmuş; öyle de, dağlar, zemin sefînesine bu mânâda hazineli direkler olduklarını, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân: ﴿وَاَلْقَيْنَا ف۪يهَا رَوَاسِيَ﴿وَالْجِبَالَ اَرْسٰيهَا﴿وَالْجِبَالَ اَوْتَادًا gibi çok âyetlerle fermân ediyor.
Hem meselâ, dağların içinde zîhayata lâzım olan her nev'i menba'lar, sular, mâdenler, maddeler, ilâçlar o kadar hakîmâne ve müdebbirâne ve kerîmâne ve ihtiyatkârâne iddihar ve ihzar ve istif edilmiş ki; bilbedâhe, kudreti nihâyetsiz bir Kadîr’in ve hikmeti nihâyetsiz bir Hakîm’in hazineleri ve anbarları ve hizmetkârları olduklarını isbât ederler, diye anlar.
Ve sahrâ ve dağların dağ kadar vazife ve hikmetlerinden bu iki cevhere sâirlerini kıyâs edip, dağların ve sahrâların umum hikmetleriyle, hususan ihtiyatî iddiharlar cihetiyle getirdikleri şehâdeti ve söyledikleri ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ tevhidini, dağlar kuvvetinde ve sebatında ve sahrâlar genişliğinde ve büyüklüğünde görür, Âmentü Billâh der.
İşte bu mânâyı ifâde için, Birinci Makamın beşinci mertebesinde: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ : جَم۪يعُ الْجِبَالِ وَالصَّحَارٰي، بِجَم۪يعِ مَا ف۪يهَا، وَمَا عَلَيْهَا، بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَق۪يقَةِ: الْاِدِّخَارِ وَالْاِدَارَةِ وَنَشْرِ الْبُذُورِ وَالْمُحَافَظَةِ وَالتَّدْب۪يرِ وَالْاِحْتِيَاطِيَّةِ الرَّبَّانِيَّةِ الْوَاسِعَةِ الْعَامَّةِ الْمُنْتَظَمَةِ الْمُكَمَّلَةِ بِالْمُشَاهَدَةِ denilmiş.
136

Altıncı Mertebe (Eşcâr ve Nebâtât)

Sonra, o yolcu dağda ve sahrâda fikriyle gezerken, eşcâr ve nebâtât âleminin kapısı fikrine açıldı. Onu içeriye çağırdılar; Gel dâiremizde de gez, yazılarımızı da oku!” dediler. O da girdi, gördü ki:
Gayet muhteşem ve müzeyyen bir meclis‑i tehlil ve tevhid ve bir halka‑i zikir ve şükür teşkil etmişler. Bütün eşcâr ve nebâtâtın envâ'ları, bil'icmâ, beraber: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ diyorlar gibi lisân‑ı hâllerinden anladı. Çünkü bütün meyvedâr ağaç ve nebâtlar; mîzanlı ve fesâhatli yapraklarının dilleriyle ve süslü ve cezâletli çiçeklerinin sözleriyle ve intizamlı ve belâğatlı meyvelerinin kelimeleriyle beraber, müsebbihâne şehâdet getirdiklerine ve ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ dediklerine delâlet ve şehâdet eden üç büyük küllî hakikati gördü.
Birincisi: Pek zâhir bir sûrette kasdî bir in'âm ve ikram ve ihtiyarî bir ihsân ve imtinan mânâsı ve hakikati herbirisinde hissedildiği gibi; mecmûunda ise, güneşin zuhûrundaki ziyâsı gibi görünüyor.
İkincisi: Tesâdüfe havâlesi hiçbir cihet‑i imkânı olmayan kasdî ve hakîmâne bir temyiz ve tefrik, ihtiyarî ve rahîmâne bir tezyîn ve tasvir mânâsı ve hakikati, o hadsiz envâ' ve efrâdda gündüz gibi âşikâre görünüyor ve bir Sâni'‑i Hakîm’in eserleri ve nakışları olduklarını gösterir.
Üçüncüsü: O hadsiz masnûâtın yüzbin çeşit ve ayrı ayrı tarz ve şekilde olan sûretleri, gayet muntazam, mîzanlı, zînetli olarak, mahdûd ve ma'dûd ve birbirinin misli ve basit ve câmid ve birbirinin aynı veya az farklı ve karışık olan çekirdeklerden, habbeciklerden o ikiyüzbin nev'ilerin fârikalı ve intizamlı, ayrı ayrı, muvâzeneli, hayatdâr, hikmetli, yanlışsız, hatâsız bir vaziyette umum efrâdının sûretlerinin fethi ve açılışı ise öyle bir hakikattir ki; güneşten daha parlaktır ve baharın çiçekleri ve meyveleri ve yaprakları ve mevcûdâtı sayısınca o hakikati isbât eden şâhidler var diye, bildi. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى نِعْمَةِ الْا۪يمَانِ dedi.
137
İşte bu mezkûr hakikatleri ve şehâdetleri ifâde mânâsıyla, Birinci Makamın altıncı mertebesinde: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ ف۪ي وَحْدَتِهِ: اِجْمَاعُ جَم۪يعِ اَنْوَاعِ الْاَشْجَارِ وَالنَّبَاتَاتِ الْمُسَبِّحَاتِ النَّاطِقَاتِ: بِكَلِمَاتِ اَوْرَاقِهَا الْمَوْزُونَاتِ الْفَص۪يحَاتِ وَاَزْهَارِهَا الْمُزَيَّنَاتِ الْجَز۪يلَاتِ وَاَثْمَارِهَا الْمُنْتَظَمَاتِ الْبَل۪يغَاتِ، بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَق۪يقَةِ: الْاِنْعَامِ، وَالْاِكْرَامِ، وَالْاِحْسَانِ، بِقَصْدٍ وَرَحْمَةٍ وَحَق۪يقَةِ:اَلتَّمْي۪يزِ، وَالتَّزْي۪ينِ، وَالتَّصْو۪يرِ، بِاِرَادَةٍ وَحِكْمَةٍ، مَعَ قَطْعِيَّةِ دَلَالَةِ حَق۪يقَةِ فَتْحِ جَم۪يعِ صُوَرِهَا الْمَوْزُونَاتِ الْمُزَيَّنَاتِ الْمُتَبَايِنَةِ الْمُتَنَوِّعَةِ غَيْرِ الْمَحْدُودَةِ مِنْ نُوَتَاتٍ وَحَبَّاتٍ مُتَمَاثِلَةٍ مُتَشَابِهَةٍ مَحْصُورَةٍ مَعْدُودَةٍ denilmiş.

Yedinci Mertebe (Hayvanat ve Tuyûr)

Sonra, seyahat‑ı fikriyede bulunan o meraklı ve terakkî ile zevki ve şevki artan dünya yolcusu, bahar bahçesinden bir bahar kadar bir gül‑deste-i mârifet ve îmân alıp gelirken; hayvanat ve tuyûr âleminin kapısı hakikat‑bîn olan aklına ve mârifet‑âşinâ olan fikrine açıldı. Yüzbin ayrı ayrı seslerle ve çeşit çeşit dillerle onu içeriye çağırdılar, Buyurun!” dediler. O da girdi ve gördü ki:
138
Bütün hayvanat ve kuşların bütün nev'ileri ve tâifeleri ve milletleri, bil'ittifak, lisân‑ı kàl ve lisân‑ı hâlleriyle ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ deyip, zemin yüzünü bir zikirhâne ve muazzam bir meclis‑i tehlil sûretine çevirmişler; herbiri bizzat birer kaside‑i Rabbânî, birer kelime‑i Sübhânî ve mânidâr birer harf‑i Rahmânî hükmünde Sâni'lerini tavsif edip hamd ü senâ ediyorlar vaziyetinde gördü. Güyâ o hayvanların ve kuşların duyguları ve kuvâları ve cihâzları ve a'zâları ve âletleri, manzûm ve mevzûn kelimelerdir ve muntazam ve mükemmel sözlerdir. Onlar, bunlarla Hallâk ve Rezzâklarına şükür ve vahdâniyetine şehâdet getirdiklerine kat'î delâlet eden üç muazzam ve muhît hakikatleri müşâhede etti.
Birincisi: Hiçbir cihetle serseri tesâdüfe ve kör kuvvete ve şuûrsuz tabiata havâlesi mümkün olmayan hiçten hakîmâne icâd ve san'at‑perverâne ibdâ' ve ihtiyarkârâne ve alîmâne halk ve inşâ ve yirmi cihetle ilim ve hikmet ve irâdenin cilvesini gösteren rûhlandırmak ve ihyâ etmek hakikatidir ki; zîrûhlar adedince şâhidleri bulunan bir bürhân‑ı bâhir olarak, Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’un Vücûb‑u Vücûduna ve sıfât‑ı seb'asına ve vahdetine şehâdet eder.
İkincisi: O hadsiz masnû'larda birbirinden sîmâca fârikalı ve şekilce zînetli ve mikdarca mîzanlı ve sûretçe intizamlı bir tarzdaki temyizden, tezyînden, tasvirden öyle azametli ve kuvvetli bir hakikat görünür ki; Kàdir‑i Külli Şey ve Âlim‑i Külli Şey’den başka hiçbir şey, bu her cihetle binlerle hàrikaları ve hikmetleri gösteren ihâtalı fiile sâhib olamaz ve hiçbir imkân ve ihtimali yok.
139
Üçüncüsü: Birbirinin misli ve aynı veya az farklı ve birbirine benzeyen mahsur ve mahdûd yumurtalardan ve yumurtacıklardan ve nutfe denilen su katrelerinden o hadsiz hayvanların yüzbinler çeşit tarzlarda ve birer mu'cize‑i hikmet mâhiyetinde bulunan sûretlerini, gayet muntazam ve muvâzeneli ve hatâsız bir hey'ette açmak ve fethetmek öyle parlak bir hakikattir ki; hayvanlar adedince senedler, deliller o hakikati tenvir eder.
İşte bu üç hakikatin ittifakıyla, hayvanların bütün envâ'ı, beraber öyle bir ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ deyip şehâdet getiriyorlar ki; güyâ zemin, büyük bir insan gibi, büyüklüğü nisbetinde ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ diyerek semâvât ehline işittiriyor mâhiyetinde gördü ve tam ders aldı. Birinci Makamın yedinci mertebesinde bu mezkûr hakikatleri ifâde mânâsıyla: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ ف۪ي وَحْدَتِهِ: اِتِّفَاقُ جَم۪يعِ اَنَوَاعِ الْحَيَوَانَاتِ، وَالطُّيُورِ الْحَامِدَاتِ الشَّاهِدَاتِ بِكَلِمَاتِ حَوَاسِّهَا، وَقُوَاهَا وَحِسِّيَاتِهَا وَلَطَائِفِهَا الْمَوْزُونَاتِ الْمُنْتَظَمَاتِ الْفَص۪يحَاتِ وَبِكَلِمَاتِ جِهَازَاتِهَا وَجَوَارِحِهَا وَاَعْضَائِهَا وَاٰلَاتِهَا الْمُكَمَّلَةِ الْبَل۪يغَاتِ، بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَق۪يقَةِ الْا۪يجَادِ وَالصُّنْعِ، وَالْاِبْدَاعِ، بِالْاِرَادَةِ. وَحَق۪يقَةِ: اَلتَّمْي۪يزِ وَالتَّزْي۪ينِ، بِالْقَصْدِ وَحَق۪يقَةِ: اَلتَّقْد۪يرِ وَالتَّصْو۪يرِ، بِالْحِكْمَةِ مَعَ قَطْعِيَّةِ دَلَالَةِ حَق۪يقَةِ: فَتْحِ جَم۪يعِ صُوَرِهَا الْمُنْتَظَمَةِ الْمُتَخَالِفَةِ الْمُتَنَوِّعَةِ غَيْرِ الْمَحْصُورَةِ مِنْ بَيْضَاتٍ وَقَطَرَاتٍ مُتَمَاثِلَةٍ مُتَشَابِهَةٍ مَحْصُورَةٍ مَحْدُودَةٍ denilmiştir.

Sekizinci Mertebe (Enbiyâlar)

Sonra o mütefekkir yolcu, mârifet‑i İlâhiye’nin hadsiz mertebelerinde ve nihâyetsiz ezvâkında ve envârında daha ileri gitmek için, insanlar âlemine ve beşer dünyasına girmek isterken, başta Enbiyâlar olarak onu içeriye dâvet ettiler; o da girdi. En evvel geçmiş zamanın menziline baktı, gördü ki:
140
Nev'‑i beşerin en nurânî ve en mükemmeli olan umum Peygamberler (Aleyhimüsselâm) bil'icmâ beraber ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ deyip zikrediyorlar ve parlak ve musaddak olan hadsiz mu'cizâtlarının kuvvetiyle, tevhidi iddia ediyorlar ve beşeri, hayvaniyet mertebesinden melekiyet derecesine çıkarmak için, onları îmân‑ı Billâh’a dâvet ile ders veriyorlar gördü. O da, o nurânî medresede diz çöküp derse oturdu. Gördü ki:
Meşâhir‑i insaniyenin en yüksekleri ve nâmdârları olan o üstadların herbirisinin elinde Hàlık‑ı Kâinât tarafından verilmiş nişane‑i tasdik olarak mu'cizeler bulunduğundan, herbirinin ihbarı ile beşerden bir tâife‑i azîme ve bir ümmet tasdik edip îmâna geldiklerinden, o yüzbin ciddi ve doğru Zâtların icmâ ve ittifakla hüküm ve tasdik ettikleri bir hakikat ne kadar kuvvetli ve kat'î olduğunu kıyâs edebildi. Ve bu kuvvette, bu kadar muhbir‑i sâdıkların hadsiz mu'cizeleriyle imza ve isbât ettikleri bir hakikati inkâr eden ehl‑i dalâlet ne derece hadsiz bir hatâ, bir cinayet ettiklerini ve ne kadar hadsiz bir azâba müstehak olduklarını anladı ve onları tasdik edip îmân getirenler ne kadar haklı ve hakikatli olduklarını bildi; îmân kudsiyetinin büyük bir mertebesi daha ona göründü.
Evet, Enbiyâyı (Aleyhimüsselâm), Cenâb‑ı Hak tarafından fiilen tasdik hükmünde olan hadsiz mu'cizâtlarından ve hakkâniyetlerini gösteren, muârızlarına gelen semâvî pek çok tokatlarından ve hak olduklarına delâlet eden şahsî kemâlâtlarından ve hakikatli ta'limâtlarından ve doğru olduklarına şehâdet eden kuvvet‑i îmânlarından ve tam ciddiyetlerinden ve fedâkârlıklarından ve ellerinde bulunan kudsî kitab ve suhuflarından ve onların yolları doğru ve hak olduğuna şehâdet eden ittibâ'larıyla hakikate, kemâlâta, nura vâsıl olan hadsiz tilmizlerinden başka, onların ve o pek ciddi muhbirlerin müsbet mes'elelerde icmâı ve ittifakı ve tevâtürü ve isbâtta tevâfuku ve tesânüdü ve tetâbuku öyle bir hüccettir ve öyle bir kuvvettir ki; dünyada hiçbir kuvvet karşısına çıkamaz ve hiçbir şübhe ve tereddüdü bırakmaz. Ve îmânın erkânında umum Enbiyâyı (Aleyhimüsselâm) tasdik dahi dâhil olması, o tasdik büyük bir kuvvet menba'ı olduğunu anladı. Onların derslerinden çok feyz‑i îmânî aldı.
141
İşte, bu yolcunun mezkûr dersini ifâde mânâsında Birinci Makamın sekizinci mertebesinde: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ ف۪ي وَحْدَتِهِ: اِجْمَاعُ جَم۪يعِ الْاَنْبِيَاءِ، بِقُوَّةِ مُعْجِزَاتِهِمُ الْبَاهِرَةِ، الْمُصَدِّقَةِ الْمُصَدَّقَةِ denilmiş.

Dokuzuncu Mertebe (Ulemâ)

Sonra îmânın kuvvetinden ulvî bir zevk‑i hakikat alan o seyyah‑ı tâlib, Enbiyâ Aleyhimüsselâm’ın meclisinden gelirken, ulemânın ilmelyakìn sûretinde kat'î ve kuvvetli delillerle, Enbiyâların (Aleyhimüsselâm) da'vâlarını isbât eden ve asfiyâ ve sıddıkîn denilen mütebahhir, müçtehid muhakkìkler, onu dershânelerine çağırdılar. O da girdi, gördü ki:
Binlerle dâhî ve yüzbinlerce müdakkik ve yüksek ehl‑i tahkîk kıl kadar bir şübhe bırakmayan tedkîkàt‑ı amîkalarıyla, başta vücûb‑u vücûd ve vahdet olarak müsbet mesâil‑i îmâniyeyi isbât ediyorlar. Evet, isti'dâdları ve meslekleri muhtelif olduğu hâlde usûl ve erkân‑ı îmâniyede onların müttefikan ittifakları ve herbirisinin kuvvetli ve yakìnî bürhânlarına istinâdları öyle bir hüccettir ki; onların mecmûu kadar bir zekâvet ve dirayet sâhibi olmak ve bürhânlarının umumu kadar bir bürhân bulmak mümkün ise, karşılarına ancak öyle çıkılabilir. Yoksa o münkirler, yalnız cehâlet ve echeliyet ve inkâr ve isbât olunmayan menfî mes'elelerde inâd ve göz kapamak sûretiyle karşılarına çıkabilirler. Gözünü kapayan, yalnız kendine gündüzü gece yapar.
142
Bu seyyah; bu muhteşem ve geniş dershânede, bu muhterem ve mütebahhir üstadların neşrettikleri nurlar, zeminin yarısını bin seneden ziyâde ışıklandırdığını bildi. Ve öyle bir kuvve‑i maneviyeyi buldu ki, bütün ehl‑i inkâr toplansa onu kıl kadar şaşırtmaz ve sarsmaz.
İşte bu yolcunun bu dershâneden aldığı derse bir kısa işâret olarak Birinci Makamın dokuzuncu mertebesinde: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ ف۪ي وَحْدَتِهِ: اِتِّفَاقُ جَم۪يعِ الْاَصْفِيَاءِ، بِقُوَّةِ بَرَاه۪ينِهِمُ الظَّاهِرَةِ الْمُحَقَّقَةِ الْمُتَّفِقَةِ denilmiş.

Onuncu Mertebe (Kudsî Mürşidler)

Sonra, îmânın daha ziyâde kuvvetlenmesinde ve inkişafında ve ilmelyakìn derecesinden aynelyakìn mertebesine terakkîsindeki envârı ve ezvâkı görmeye çok müştâk olan o mütefekkir yolcu, medreseden gelirken, hadsiz küçük tekyelerin ve zâviyelerin telâhukuyla tevessü' eden gayet feyizli ve nurlu ve sahrâ genişliğinde bir tekye, bir hangâh bir zikirhâne, bir irşadgâhta ve cadde‑i kübrâ-yı Muhammedî’nin (A.S.M.) ve mi'râc‑ı Ahmedî’nin (A.S.M.) gölgesinde hakikate çalışan ve hakka erişen ve aynelyakìne yetişen binlerle ve milyonlarla kudsî mürşidler onu dergâha çağırdılar. O da girdi, gördü ki:
143
O ehl‑i keşf ve kerâmet mürşidler; keşfiyâtlarına ve müşâhedelerine ve kerâmetlerine istinâden bil'icmâ müttefikan ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ diyerek, vücûb‑u vücûd ve vahdet‑i Rabbâniyeyi kâinâta ilân ediyorlar. Güneşin ziyâsındaki yedi renk ile güneşi tanımak gibi, yetmiş renk ile, belki Esmâ‑i Hüsnâ adedince, Şems‑i Ezelî’nin ziyâsından tecellî eden ayrı ayrı nurlu renkler ve çeşit çeşit ziyâlı levnler ve başka başka hakikatli tarîkatlar ve muhtelif doğru meslekler ve mütenevvi' haklı meşreblerde bulunan o kudsî dâhîlerin ve nurânî âriflerin icmâ ve ittifakla imza ettikleri bir hakikat, ne derece zâhir ve bâhir olduğunu aynelyakìn müşâhede etti ve Enbiyânın (Aleyhimüsselâm) icmâı ve asfiyânın ittifakı ve evliyânın tevâfuku ve bu üç icmâın birden ittifakı, güneşi gösteren gündüzün ziyâsından daha parlak gördü.
İşte, bu misâfirin tekyeden aldığı feyze kısa bir işâret olarak, Birinci Makamın onuncu mertebesinde: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ ف۪ي وَحْدَتِهِ: اِجْمَاعُ الْاَوْلِيَاءِ بِكَشْفِيَاتِهِمْ، وَكَرَامَاتِهِمُ الظَّاهِرَةِ الْمُحَقَّقَةِ الْمُصَدَّقَةِ denilmiş.

Onbirinci Mertebe (Melâikeler)

Sonra, kemâlât‑ı insaniyenin en mühimmi ve en büyüğü, belki, bilcümle kemâlât‑ı insaniyenin menba'ı ve esâsı, îmân‑ı Billâh’tan ve mârifetullâhtan neş'et eden muhabbetullâh olduğunu bilen o dünya seyyahı, bütün kuvvetiyle ve letâifiyle, îmânın kuvvetinde ve mârifetin inkişafında daha ziyâde terakkî etmesini istemek fikriyle başını kaldırdı ve semâvâta baktı. Kendi aklına dedi ki:
144
Mâdem kâinâtta en kıymetdâr şey hayattır ve kâinâtın mevcûdâtı hayata musahhardır ve mâdem zîhayatın en kıymetdârı zîrûhtur ve zîrûhun en kıymetdârı zîşuûrdur ve mâdem bu kıymetdârlık için küre‑i zemin, zîhayatı mütemâdiyen çoğaltmak için her asır, her sene dolar boşalır. Elbette ve her hâlde, bu muhteşem ve müzeyyen olan semâvâtın dahi kendisine münâsib ahâlisi ve sekenesi, zîhayat ve zîrûh ve zîşuûrlardan vardır ki; huzur‑u Muhammedî’de (A.S.M.) sahâbelere görünen Hazret‑i Cebrâil’in (A.S.) temessülü gibi melâikeleri görmek ve onlarla konuşmak hâdiseleri, tevâtür sûretinde eskiden beri nakl ve rivâyet ediliyor. Öyle ise, keşke ben semâvât ehli ile dahi görüşseydim; onlar ne fikirde olduklarını bilseydim. Çünkü: Hàlık‑ı Kâinât hakkında en mühim söz onlarındır.” diye düşünürken, birden semâvî şöyle bir sesi işitti:
Mâdem bizim ile görüşmek ve dersimizi dinlemek istersin bil ki: Başta Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm ve Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân olarak bütün Peygamberlere vâsıtamızla gelen mesâil‑i îmâniyeye en evvel biz îmân etmişiz. Hem, insanlara temessül edip görünen ve bizlerden olan bütün ervâh‑ı tayyibe, bilâ‑istisna ve bil'ittifak, bu kâinât Hàlık’ının vücûb‑u vücûduna ve vahdetine ve sıfât‑ı kudsiyesine şehâdet edip birbirine muvâfık ve mutâbık olarak ihbar etmişler. Bu hadsiz ihbarâtın tevâfuku ve tetâbuku, güneş gibi sana bir rehberdir.” dediklerini bildi ve onun nur‑u îmânı parladı zeminden göklere çıktı.
İşte bu yolcunun melâikeden aldığı derse kısa bir işâret olarak Birinci Makamın onbirinci mertebesinde: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ ف۪ي وَحْدَتِهِ: اِتِّفَاقُ الْمَلٰئِكَةِ الْمُتَمَثِّل۪ينَ لِاَنْظَارِ النَّاسِ، وَالْمُتَكَلِّم۪ينَ مَعَ خَوَاصِّ الْبَشَرِ، بِاِخْبَارَاتِهِمُ الْمُتَطَابِقَةِ الْمُتَوَافِقَةِ denilmiştir.
145

Onikinci ve Onüçüncü Mertebe (Akıllar, Kalpler)

Sonra, pür‑merak ve pür‑iştiyak o misâfir, âlem‑i şehâdet ve cismânî ve maddî cihetinde ve mahsûs tâifelerin dillerinden ve lisân‑ı hâllerinden ders aldığından, âlem‑i gayb ve âlem‑i berzahta dahi mütâlaa ile bir seyahat ve bir taharrî‑i hakikat arzu ederken, her tâife‑i insaniyede bulunan ve kâinâtın meyvesi olan insanın çekirdeği hükmünde bulunan ve küçüklüğü ile beraber, ma'nen kâinât kadar inbisat edebilen müstakîm ve münevver akılların, selîm ve nurânî kalblerin kapısı açıldı.
Baktı ki; onlar, âlem‑i gayb ve âlem‑i şehâdet ortasında insanî berzahlardır ve iki âlemin birbiriyle temâsları ve muâmeleleri, insana nisbeten o noktalarda oluyor gördüğünden; kendi akıl ve kalbine dedi ki: Gelin, bu emsâlinizin kapısından hakikate giden yol daha kısadır. Biz öteki yollardaki dillerden ders aldığımız gibi değil, belki îmân noktasındaki ittisaflarından ve keyfiyet ve renklerinden mütâlaamız ile istifade etmeliyiz, dedi, mütâlaaya başladı. Gördü ki:
İsti'dâdları gayet muhtelif ve mezhebleri birbirinden uzak ve muhâlif olan umum istikametli ve nurlu akılların îmân ve tevhiddeki ittisafkârâne ve râsihâne i'tikàdları tevâfuk; ve sebatkârâne ve mutmainâne kanâat ve yakìnleri tetâbuk ediyor. Demek, tebeddül etmeyen bir hakikate dayanıp bağlanmışlar ve kökleri metîn bir hakikate girmiş kopmuyor. Öyle ise bunların nokta‑i îmâniyede ve vücûb ve tevhidde icmâları, hiç kopmaz bir zincir‑i nurânîdir ve hakikate açılan ışıklı bir penceredir.
Hem gördü ki: Meslekleri birbirinden uzak ve meşrebleri birbirine mübâyin olan o umum selîm ve nurânî kalblerin erkân‑ı îmâniyedeki müttefikâne ve itmi'nânkârâne ve müncezibâne keşfiyât ve müşâhedâtları birbirine tevâfuk ve tevhidde birbirine mutâbık çıkıyor.
146
Demek, hakikate mukâbil ve vâsıl ve mütemessil bu küçücük birer arş‑ı mârifet-i Rabbâniye ve bu câmi' birer âyine‑i Samedâniye olan nurânî kalbler, şems‑i hakikate karşı açılan pencerelerdir ve umumu birden güneşe âyinedârlık eden bir deniz gibi, bir âyine‑i a'zamdır. Bunların vücûb‑u vücûdda ve vahdette ittifakları ve icmâları, hiç şaşırmaz ve şaşırtmaz bir rehber‑i ekmel ve bir mürşid‑i ekberdir.
Çünkü, hiçbir cihetle hiçbir imkân ve hiçbir ihtimal yok ki, hakikatten başka bir vehim ve hakikatsiz bir fikir ve asılsız bir sıfat, bu kadar müstemirrâne ve râsihâne bu pek büyük ve keskin gözlerin umumunu birden aldatsın, galat‑ı hisse uğratsın. Buna ihtimal veren bozulmuş ve çürümüş bir akla, bu kâinâtı inkâr eden ahmak Sofestâiler dahi râzı olmazlar, reddederler diye anladı. Kendi akıl ve kalbiyle beraber Âmentü billâh dediler.
İşte, bu yolcunun müstakîm akıllardan ve münevver kalblerden istifade ettiği mârifet‑i îmâniyeye kısa bir işâret olarak Birinci Makamın onikinci ve onüçüncü mertebelerinde: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ ف۪ي وَحْدَتِهِ: اِجْمَاعُ الْعُقُولِ الْمُسْتَق۪يمَةِ الْمُنَوَّرَةِ، بِاِعْتِقَادَاتِهَا الْمُتَوَافِقَةِ وَبِقَنَاعَاتِهَا، وَيَق۪ينِيَّاتِهَا الْمُتَطَابِقَةِ، مَعَ تَخَالُفِ الْاِسْتِعْدَادَاتِ وَالْمَذَاهِبِ، وَكَذَا دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ ف۪ي وَحْدَتِهِ اِتِّفَاقُ الْقُلُوبِ السَّل۪يمَةِ النُّورَانِيَّةِ، بِكَشْفِيَاتِهَا الْمُتَطَابِقَةِ وَبِمُشَاهَدَاتِهَا الْمُتَوَافِقَةِ مَعَ تَبَايُنِ الْمَسَالِكِ وَالْمَشَارِبِ denilmiş.
147

Ondördüncü ve Onbeşinci Mertebe (Âlem‑i Gayb)

Sonra; âlem‑i gayba yakından bakan ve akıl ve kalbde seyahat eden o yolcu, acaba âlem‑i gayb ne diyor diye merakla o kapıyı da şöyle bir fikir ile çaldı. Yani, mâdem bu cismânî âlem‑i şehâdette, bu kadar zînetli ve san'atlı hadsiz masnû'larıyla kendini tanıttırmak ve bu kadar tatlı ve süslü ve nihâyetsiz ni'metleriyle kendini sevdirmek ve bu kadar mu'cizeli ve mehâretli hesabsız eserleriyle gizli kemâlâtını bildirmek, kavilden ve tekellümden daha zâhir bir tarzda fiilen isteyen ve hâl diliyle bildiren bir Zât, perde‑i gayb tarafında bulunduğu bilbedâhe anlaşılıyor. Elbette ve her hâlde, fiilen ve hâlen olduğu gibi, kavlen ve tekellümen dahi konuşur, kendini tanıttırır, sevdirir. Öyle ise, âlem‑i gayb cihetinde O’nu, O’nun tezâhüratından bilmeliyiz dedi; kalbi içeriye girdi, akıl gözüyle gördü ki:
Vahiylerin Hakikati
Gayet kuvvetli bir tezâhüratla, vahiylerin hakikati, âlem‑i gaybın her tarafında her zamanda hükmediyor. Kâinâtın ve mahlûkatın şehâdetlerinden çok kuvvetli bir şehâdet, vücûd ve tevhid, Allâmü'l‑Guyûb’dan vahiy ve ilhâm hakikatleriyle geliyor. Kendini ve vücûd ve vahdetini, yalnız masnû'larının şehâdetlerine bırakmıyor. Kendisi, kendine lâyık bir kelâm‑ı ezelî ile konuşuyor. Her yerde, ilim ve kudretiyle hâzır ve nâzırın kelâmı dahi hadsizdir ve kelâmının mânâsı O’nu bildirdiği gibi, tekellümü dahi, O’nu, sıfâtıyla bildiriyor.
Evet, yüzbin Peygamberlerin (Aleyhimüsselâm) tevâtürleriyle ve ihbarâtlarının vahy‑i İlâhî’ye mazhariyet noktasında ittifaklarıyla ve nev'‑i beşerden ekseriyet‑i mutlakanın tasdik‑gerdesi ve rehberi ve muktedâsı ve vahyin semereleri ve vahy‑i meşhûd olan Kütüb‑ü Mukaddese ve Suhuf‑u Semâviye’nin delâil ve mu'cizâtlarıyla, hakikat‑i vahyin tahakkuku ve sübûtu bedâhet derecesine geldiğini bildi ve vahyin hakikati beş hakikat‑i kudsiyeyi ifâde ve ifâza ediyor diye anladı.
148
Birincisi اَلتَّنَزُّلَاتُ الْاِلٰهِيَّةُ اِلٰى عُقُولِ الْبَشَرِ denilen, beşerin akıllarına ve fehimlerine göre konuşmak bir tenezzül‑ü İlâhîdir. Evet, bütün zîrûh mahlûkatını konuşturan ve konuşmalarını bilen, elbette Kendisi dahi o konuşmalara konuşmasıyla müdâhale etmesi, Rubûbiyetin muktezâsıdır.
İkincisi: Kendini tanıttırmak için, kâinâtı, bu kadar hadsiz masraflarla, baştan başa hàrikalar içinde yaratan ve binler dillerle kemâlâtını söylettiren, elbette kendi sözleriyle dahi Kendini tanıttıracak.
Üçüncüsü: Mevcûdâtın en müntehabı ve en muhtacı ve en nâzenîni ve en müştâkı olan hakîki insanların münâcâtlarına ve şükürlerine fiilen mukàbele ettiği gibi, kelâmıyla da mukàbele etmek, Hàlıkıyetin şe'nidir.
Dördüncüsü: İlim ile hayatın zarûrî bir lâzımı ve ışıklı bir tezâhürü olan mükâleme sıfatı, elbette ihâtalı bir ilmi ve sermedî bir hayatı taşıyan Zâtta, ihâtalı ve sermedî bir sûrette bulunur.
Beşincisi: En sevimli ve muhabbetli ve endişeli ve nokta‑i istinâda en muhtaç ve sâhibini ve mâlikini bulmaya en müştâk; hem fakir ve âciz bulunan mahlûkatlarına; acz ve iştiyakı, fakr ve ihtiyacı ve endişe‑i istikbâli ve muhabbeti ve perestişi veren bir Zât, elbette kendi vücûdunu onlara tekellümüyle iş'âr etmek, Ulûhiyetin muktezâsıdır.
İşte, tenezzül‑ü İlâhî ve taarrüf‑ü Rabbânî ve mukàbele‑i Rahmânî ve mükâleme‑i Sübhânî ve iş'âr‑ı Samedânî hakikatlerini tazammun eden umumî, semâvî vahiylerin, icmâ ile, Vâcibü'l‑Vücûd’un vücûduna ve vahdetine delâletleri öyle bir hüccettir ki; gündüzdeki güneşin şuââtının güneşe şehâdetinden daha kuvvetlidir diye anladı.
149
İlhâmlar
Sonra ilhâmlar cihetine baktı, gördü ki: Sâdık ilhâmlar, gerçi bir cihette vahye benzerler ve bir nev'i mükâleme‑i Rabbâniyedir, fakat iki fark vardır.
Birincisi: İlhâmdan çok yüksek olan vahyin, ekserî melâike vâsıtasıyla ve ilhâmın, ekserî vâsıtasız olmasıdır.
Meselâ: Nasıl ki, bir pâdişahın iki sûretle konuşması ve emirleri var. Birisi: Haşmet‑i saltanat ve hâkimiyet‑i umumiye haysiyetiyle bir yâverini, bir vâliye gönderir. O hâkimiyetin ihtişamını ve emrin ehemmiyetini göstermek için, bazen, vâsıta ile beraber bir ictimâ' yapar, sonra fermân tebliğ edilir. İkincisi: Sultanlık ünvânıyla ve pâdişahlık umumî ismiyle değil; belki kendi şahsıyla, hususî bir münâsebeti ve cüz'î bir muâmelesi bulunan hàs bir hizmetçisi ile veya bir âmî raiyetiyle ve hususî telefonuyla hususî konuşmasıdır.
Öyle de; Pâdişah‑ı Ezelî’nin, umum âlemlerin Rabbi ismiyle ve kâinât Hàlık’ı ünvânıyla, vahiy ile ve vahyin hizmetini gören şümûllü ilhâmlarıyla mükâlemesi olduğu gibi; herbir ferdin, herbir zîhayatın Rabbi ve Hàlık’ı olmak haysiyetiyle, hususî bir sûrette, fakat perdeler arkasında onların kàbiliyetine göre bir tarz‑ı mükâlemesi var.
İkinci fark: Vahiy gölgesizdir, sâfîdir, hàvâssa hàstır. İlhâm ise gölgelidir, renkler karışır, umumîdir; melâike ilhâmları ve insan ilhâmları ve hayvanat ilhâmları gibi, çeşit çeşit, hem pek çok envâ'larıyla, denizlerin katreleri kadar kelimât‑ı Rabbâniyenin teksirine medâr bir zemin teşkil ediyor. ﴿لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِكَلِمَاتِ رَبّ۪ي لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ اَنْ تَنْفَدَ كَلِمَاتُ رَبّ۪ي âyetinin bir vechini tefsir ediyor anladı.
150
İlhâmın Mâhiyeti, Hikmeti, Şehâdeti
Sonra; ilhâmın mâhiyetine ve hikmetine ve şehâdetine baktı, gördü ki: Mâhiyeti ile hikmeti ve neticesi dört nurdan terekküb ediyor.
Birincisi: Teveddüd‑ü İlâhî denilen, Kendini mahlûkatına fiilen sevdirdiği gibi, kavlen ve huzuran ve sohbeten dahi sevdirmek, vedûdiyetin ve rahmâniyetin muktezâsıdır.
İkincisi: İbâdının duâlarına fiilen cevab verdiği gibi, kavlen dahi perdeler arkasında icâbet etmesi, rahîmiyetin şe'nidir.
Üçüncüsü: Ağır beliyelere ve şiddetli hâllere düşen mahlûkatlarının istimdâdlarına ve feryâdlarına ve tazarruâtlarına fiilen imdâd ettiği gibi, bir nev'i konuşması hükmünde olan ilhâmî kaviller ile de imdâda yetişmesi, Rubûbiyetin lâzımıdır.
Dördüncüsü: Çok âciz ve çok zaîf ve çok fakir ve çok ihtiyaçlı ve kendi mâlikini ve hâmîsini ve müdebbirini ve hafîzini bulmaya pek çok muhtaç ve müştâk olan zîşuûr masnû'larına, vücûdunu ve huzurunu ve himâyetini fiilen ihsâs ettiği gibi bir nev'i mükâleme‑i Rabbâniye hükmünde sayılan bir kısım sâdık ilhâmlar perdesinde ve mahsûs ve bir mahlûka bakan hàs ve bir vecihte, onun kàbiliyetine göre onun kalb telefonuyla, kavlen dahi Kendi huzurunu ve vücûdunu ihsâs etmesi, şefkat‑i ulûhiyetin ve rahmet‑i rubûbiyetin zarûrî ve vâcib bir muktezâsıdır diye anladı.
Sonra ilhâmın şehâdetine baktı, gördü: Nasıl ki, güneşin farazâ şuûru ve hayatı olsaydı ve o hâlde, ziyâsındaki yedi rengi, yedi sıfatı olsaydı; o cihette, ışığında bulunan şuâları ve cilveleri ile bir tarz konuşması bulunacaktı. Ve bu vaziyette, misâlinin ve aksinin şeffâf şeylerde bulunması ve her âyine ve her parlak şeyler ve cam parçaları ve kabarcıklar ve katreler, hattâ şeffâf zerreler ile herbirinin kàbiliyetine göre konuşması ve onların hâcâtına cevab vermesi ve bütün onlar, güneşin vücûduna şehâdet etmesi ve hiçbir , bir işe mâni olmaması ve bir konuşması, diğer konuşmaya müzâhemet etmemesi bilmüşâhede görüleceği gibi
151
Aynen öyle de: Ezel ve ebedin Zülcelâl Sultanı ve bütün mevcûdâtın Zülcemâl Hàlık‑ı Zîşanı olan Şems‑i Sermedî’nin mükâlemesi dahi, O’nun ilmi ve kudreti gibi, küllî ve muhît olarak herşeyin kàbiliyetine göre tecellî etmesi; hiçbir suâl, bir suâle bir , bir işe bir hitâb bir hitâba mâni olmaması ve karıştırmaması bilbedâhe anlaşılıyor. Ve bütün o cilveler, o konuşmalar, o ilhâmlar birer birer ve beraber bil'ittifak O Şems‑i Ezelî’nin huzuruna ve vücûb‑u vücûduna ve vahdetine ve ehadiyetine delâlet ve şehâdet ettiklerini aynelyakìne yakın bir ilmelyakìn ile bildi.
İşte, bu meraklı misâfirin âlem‑i gaybdan aldığı ders‑i mârifetine kısa bir işâret olarak, Birinci Makamın ondördüncü ve onbeşinci mertebelerinde لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الْوَاحِدُ الْاَحَدُ الَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ ف۪ي وَحْدَتِهِ: اِجْمَاعُ جَم۪يعِ الْوَحْيَاتِ الْحَقَّةِ الْمُتَضَمِّنَةِ لِلتَّنَزُّلَاتِ الْاِلٰهِيَّةِ، وَلِلْمُكَالَمَاتِ السُّبْحَانِيَّةِ، وَلِلتَّعَرُّفَاتِ الرَّبَّانِيَّةِ وَلِلْمُقَابَلَاتِ الرَّحْمَانِيَّةِ، عِنْدَ مُنَاجَاةِ عِبَادِهِ، وَلِلْاِشْعَارَاتِ الصَّمَدَانِيَّةِ لِوُجُودِهِ لِمَخْلُوقَاتِهِ، وَكَذَا دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ ف۪ي وَحْدَتِهِ: اِتِّفَاقُ الْاِلْهَامَاتِ الصَّادِقَةِ الْمُتَضَمِّنَةِ لِلتَّوَدُّدَاتِ الْاِلٰهِيَّةِ، وَلِلْاِجَابَاتِ الرَّحْمَانِيَّةِ لِدَعَوَاتِ مَخْلُوقَاتِهِ، وَلِلْاِمْدَادَاتِ الرَّبَّانِيَّةِ لِاِسْتِغَاثَاتِ عِبَادِهِ وَلِلْاِحْسَاسَاتِ السُّبْحَانِيَّةِ لِوُجُودِهِ لِمَصْنُوعَاتِهِ denilmiştir.
152

Onaltıncı Mertebe (Muhammed‑i Arabî A.S.M.)

Sonra, o dünya seyyahı kendi aklına dedi ki: Mâdem bu kâinâtın mevcûdâtıyla Mâlikimi ve Hàlık’ımı arıyorum; elbette herşeyden evvel bu mevcûdâtın en meşhûru ve a'dâsının tasdikiyle dahi en mükemmeli ve en büyük kumandanı ve en nâmdâr hâkimi ve sözce en yükseği ve akılca en parlağı ve ondört asrı fazileti ile ve Kur'ânı ile ışıklandıran Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ı ziyaret etmek ve aradığımı O’ndan sormak için Asr‑ı Saâdet’e beraber gitmeliyiz diyerek, aklıyla beraber o asra girdi, gördü ki:
O asır, hakikaten, O Zât (A.S.M.) ile bir saâdet‑i beşeriye asrı olmuş. Çünkü en bedevî ve en ümmî bir kavmi, getirdiği nur vâsıtasıyla, kısa bir zamanda dünyaya üstad ve hâkim eylemiş.
Hem kendi aklına dedi: Biz, en evvel, bu fevkalâde Zâtın (A.S.M.) bir derece kıymetini ve sözlerinin hakkâniyetini ve ihbarâtının doğruluğunu bilmeliyiz. Sonra Hàlık’ımızı O’ndan sormalıyız diyerek taharrîye başladı. Bulduğu hadsiz kat'î delillerden, burada, yalnız Dokuz külliyetine birer kısa işâret edilecek.
Birincisi
Bu Zâtta (A.S.M.) hattâ düşmanlarının tasdikiyle dahi bütün güzel huyların ve hasletlerin bulunması ve ﴿وَانْشَقَّ الْقَمَرُ﴿وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ رَمٰى âyetlerinin sarâhatiyle: Bir parmağının işâretiyle kamer iki parça olması; ve bir avucu ile a'dâsının ordusuna attığı az bir toprak, umum o ordunun gözlerine girmesiyle kaçmaları ve susuz kalmış kendi ordusuna, beş parmağından kevser gibi akan suyu kifâyet derecesinde içirmesi gibi; nakl‑i kat'î ile ve bir kısmı tevâtür ile yüzer mu'cizâtın O’nun elinde zâhir olmasıdır. Bu mu'cizâttan üçyüzden ziyâde bir kısmı, Ondokuzuncu Mektûb olan Mu'cizât‑ı Ahmediye nâmındaki hàrika ve kerâmetli bir risalede kat'î delilleriyle beraber beyân edildiğinden onları ona havâle ederek dedi ki:
153
Bu kadar ahlâk‑ı hasene ve kemâlâtla beraber bu kadar mu'cizât‑ı bâhiresi bulunan bir Zât (A.S.M.) elbette en doğru sözlüdür. Ahlâksızların işi olan hileye, yalana, yanlışa tenezzül etmesi kàbil değil.”
İkincisi
Elinde, bu kâinât sâhibinin bir fermânı bulunduğu ve O fermânı her asırda üçyüz milyondan ziyâde insanların kabûl ve tasdik ettikleri ve O fermân olan Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın, yedi vecihle hàrika olmasıdır. Ve bu Kur'ânın, kırk vecihle mu'cize olduğu ve kâinât Hàlık’ının sözü bulunduğu, kuvvetli delilleriyle beraber Yirmibeşinci Söz ve Mu'cizât‑ı Kur'âniye nâmlarındaki Risale‑i Nurun bir güneşi olan meşhûr bir risalede tafsîlen beyân edilmesinden, onu, ona havâle ederek dedi:
Böyle ayn‑ı hak ve hakikat bir fermânın tercümânı ve tebliğ edicisi bir Zâtta, fermâna cinayet ve fermân sâhibine hıyânet hükmünde olan yalan olamaz ve bulunamaz.”
Üçüncüsü
O Zât (A.S.M.), öyle bir Şerîat ve bir İslâmiyet ve bir ubûdiyet ve bir duâ ve bir dâvet ve bir îmân ile meydâna çıkmış ki; onların ne misli var ve ne de olur. Ve onlardan daha mükemmel, ne bulunmuş ve ne de bulunur.
Çünkü: Ümmî bir Zâtta (A.S.M.) zuhûr eden o Şerîat, ondört asrı ve nev'‑i beşerin humsunu, âdilâne ve hakkâniyet üzere ve müdakkikàne hadsiz kanunlarıyla idare etmesi emsâl kabûl etmez.
Hem, ümmî bir Zâtın (A.S.M.) ef'âl ve akvâl ve ahvâlinden çıkan İslâmiyet, her asırda, üçyüz milyon insanın rehberi ve merci'i ve akıllarının muallimi ve mürşidi ve kalblerinin münevviri ve musaffîsi ve nefislerinin mürebbîsi ve müzekkîsi ve rûhlarının medâr‑ı inkişafı ve mâden‑i terakkiyâtı olması cihetiyle, misli olamaz ve olamamış.
154
Hem, dininde bulunan bütün ibâdâtın bütün envâ'ında en ileri olması ve herkesten ziyâde takvâda bulunması ve Allah’tan korkması ve fevkalâde dâimî mücâhedât ve dağdağalar içinde tam tamına ubûdiyetin en ince esrârına kadar mürâat etmesi ve hiç kimseyi taklid etmeyerek ve tam mânâsıyla ve mübtediyâne fakat en mükemmel olarak, hem ibtidâ ve intihayı birleştirerek yapması; elbette misli görülmez ve görünmemiş.
Hem binler duâ ve münâcâtlarından Cevşenü'l‑Kebîr ile, öyle bir mârifet‑i Rabbâniye ile, öyle bir derecede Rabbini tavsif ediyor ki; o zamandan beri gelen ehl‑i mârifet ve ehl‑i velâyet, telâhuk‑u efkâr ile beraber, ne o mertebe‑i mârifete ve ne de o derece‑i tavsife yetişememeleri gösteriyor ki; duâda dahi O’nun misli yoktur. Risale‑i Münâcât’ın başında, Cevşenü'l‑Kebîr’in doksandokuz fıkrasından bir fıkrasının kısacık bir meâlinin beyân edildiği yere bakan adam, Cevşenin dahi misli yoktur diyecek.
Hem, tebliğ‑i risalette ve nâsı hakka dâvette o derece metânet ve sebat ve cesâret göstermiş ki: Büyük devletler ve büyük dinler, hattâ kavim ve kabilesi ve amcası O’na şiddetli adâvet ettikleri hâlde; zerre mikdar bir eser‑i tereddüd, bir telâş, bir korkaklık göstermemesi ve tek başıyla bütün dünyaya meydân okuması ve başa da çıkarması ve İslâmiyeti dünyanın başına geçirmesi isbât eder ki, tebliğ ve dâvette dahi misli olmamış ve olamaz.
Hem îmânda, öyle fevkalâde bir kuvvet ve hàrika bir yakìn ve mu'cizâne bir inkişaf ve cihanı ışıklandıran bir ulvî i'tikàd taşımış ki, o zamanın hükümrânı olan bütün efkâr ve akîdeleri ve hükemânın hikmetleri ve rûhâni reislerin ilimleri O’na muârız ve muhâlif ve münkir oldukları hâlde; O’nun ne yakìnine, ne i'tikàdına, ne i'timâdına ne itmi'nânına hiçbir şübhe, hiçbir tereddüd, hiçbir za'f, hiçbir vesvese vermemesi ve maneviyatta ve merâtib‑i îmâniyede terakkî eden başta sahâbeler ve bütün ehl‑i velâyet, O’nun, her vakit, mertebe‑i îmânından feyz almaları ve O’nu en yüksek derecede bulmaları, bilbedâhe gösterir ki; îmânı dahi emsâlsizdir.
155
İşte, böyle emsâlsiz bir Şerîat ve misilsiz bir İslâmiyet ve hàrika bir ubûdiyet ve fevkalâde bir duâ ve cihan‑pesendâne bir dâvet ve mu'cizâne bir îmân sâhibinde, elbette hiçbir cihetle yalan olamaz ve aldatmaz diye anladı ve aklı dahi tasdik etti.
Dördüncüsü
Enbiyâların (Aleyhimüsselâm) icmâı nasıl ki, vücûd ve vahdâniyet‑i İlâhiye’ye gayet kuvvetli bir delildir; öyle de, bu Zâtın doğruluğuna ve risaletine gayet sağlam bir şehâdettir. Çünkü: Enbiyâ Aleyhimüsselâm’ın doğruluklarına ve Peygamber olmalarına medâr olan ne kadar kudsî sıfatlar ve mu'cizeler ve vazifeler varsa, O Zâtta en ileride olduğu tarihçe musaddaktır.
Demek onlar, nasıl ki, lisân‑ı kàl ile; Tevrat, İncil, Zebûr ve Suhuflarında bu Zât’ın geleceğini haber verip insanlara beşâret vermişler ki, Kütüb‑ü Mukaddesenin o beşâretli işârâtından yirmiden fazla ve pek zâhir bir kısmı, Ondokuzuncu Mektûb’da güzelce beyân ve isbât edilmiş. Öyle de, lisân‑ı hâlleriyle, yani nübüvvetleriyle ve mu'cizeleriyle, kendi mesleklerinde ve vazifelerinde en ileri ve en mükemmel olan bu Zâtı tasdik edip da'vâsını imza ediyorlar ve lisân‑ı kàl ve icmâ ile vahdâniyete delâlet ettikleri gibi, lisân‑ı hâl ile ve ittifak ile de, bu Zâtın sâdıkıyetine şehâdet ediyorlar diye anladı.
Beşincisi
Bu Zâtın düsturlarıyla ve terbiyesi ve tebaiyetiyle ve arkasından gitmeleriyle; hakka, hakikate, kemâlâta, kerâmâta, keşfiyâta, müşâhedâta yetişen binlerce evliyâ, vahdâniyete delâlet ettikleri gibi; üstadları olan bu Zâtın sâdıkıyetine ve risaletine, icmâ ve ittifakla şehâdet ediyorlar. Ve âlem‑i gaybdan verdiği haberlerin bir kısmını, nur‑u velâyetle müşâhede etmeleri; ve umumunu, nur‑u îmân ile, ya ilmelyakìn veya aynelyakìn veya hakkalyakìn sûretinde i'tikàd ve tasdik etmeleri; üstadları olan bu Zâtın derece‑i hakkâniyet ve sâdıkıyetini güneş gibi gösterdiğini gördü.
156
Altıncısı
Bu Zâtın ümmîliğiyle beraber; getirdiği hakàik‑ı kudsiye ve ihtirâ' ettiği ulûm‑u àliye ve keşfettiği mârifet‑i İlâhiye’nin dersiyle ve ta'limiyle, mertebe‑i ilmiyede en yüksek makama yetişen milyonlar asfiyâ‑i müdakkikîn ve sıddıkîn‑i muhakkìkîn ve dâhî hükemâ‑i mü'minîn bu Zâtın üssü'l‑esâs da'vâsı olan vahdâniyeti kuvvetli bürhânlarıyla bil'ittifak isbât ve tasdik ettikleri gibi; bu muallim‑i ekberin ve bu üstad‑ı a'zamın hakkâniyetine ve sözlerinin hakikat olduğuna ittifak ile şehâdetleri, gündüz gibi bir hüccet‑i risaleti ve sâdıkıyetidir. Meselâ Risale‑i Nur, yüz parçasıyla, bu Zâtın sadâkatinin bir tek bürhânıdır.
Yedincisi
Âl ve ashâb nâmında ve nev'‑i beşerin Enbiyâdan sonra ferâset ve dirayet ve kemâlâtla en meşhûru ve en muhterem ve en nâmdârı ve en dindar ve keskin nazarlı tâife‑i azîmesi, kemâl‑i merak ile ve gayet dikkat ve nihâyet ciddiyetle bu Zâtın bütün gizli ve âşikâr hâllerini ve fikirlerini ve vaziyetlerini taharrî ve teftiş ve tedkik etmeleri neticesinde; bu Zâtın, dünyada en sâdık ve en yüksek ve en haklı ve hakikatli olduğuna ittifak ile ve icmâ ile sarsılmaz tasdikleri ve kuvvetli îmânları, güneşin ziyâsına delâlet eden gündüz gibi bir delildir, diye anladı.
157
Sekizincisi
Bu kâinât nasıl ki, kendini icâd ve idare ve tertib eden ve tasvir ve takdir ve tedbir ile bir saray gibi, bir kitab gibi, bir sergi gibi, bir temâşâgâh gibi tasarruf eden Sâni'ine ve Kâtibine ve Nakkàşına delâlet eder; öyle de: Kâinâtın hilkatindeki makàsıd‑ı İlâhiye’yi bilecek ve bildirecek ve tahavvülâtındaki Rabbânî hikmetlerini ta'lim edecek ve vazifedârâne harekâtındaki neticeleri ders verecek ve mâhiyetindeki kıymetini ve içindeki mevcûdâtın kemâlâtını ilân edecek ve o kitab‑ı kebîrin mânâlarını ifâde edecek bir yüksek dellâl, bir doğru keşşâf, bir muhakkìk üstad, bir sâdık muallim istediği ve iktiza ettiği ve herhalde bulunmasına delâlet ettiği cihetiyle; elbette bu vazifeleri herkesten ziyâde yapan bu Zâtın hakkâniyetine ve bu kâinât Hàlık’ının en yüksek ve sâdık bir memuru olduğuna şehâdet ettiğini bildi.
Dokuzuncusu
Mâdem bu san'atlı ve hikmetli masnûâtıyla kendi hünerlerini ve san'atkârlığının kemâlâtını teşhîr etmek ve bu süslü, zînetli nihâyetsiz mahlûkatıyla kendini tanıttırmak ve sevdirmek ve bu lezzetli ve kıymetli hesabsız ni'metleriyle kendine teşekkür ve hamd ettirmek ve bu şefkatli ve himâyetli umumî terbiye ve iâşe ile hattâ ağızların en ince zevklerini ve iştihâların her nev'ini tatmin edecek bir sûrette ihzar edilen Rabbânî it'âmlar ve ziyâfetler ile, kendi rubûbiyetine karşı minnetdârâne ve müteşekkirâne ve perestişkârâne ibâdet ettirmek ve mevsimlerin tebdili ve gece‑gündüzün tahvîli ve ihtilâfı gibi, azametli ve haşmetli tasarrufât ve icraat ve dehşetli ve hikmetli fa'âliyet ve hallâkıyet ile kendi ulûhiyetini izhâr ederek, o ulûhiyetine karşı îmân ve teslîm ve inkıyad ve itâat ettirmek ve her vakit iyiliği ve iyileri himâye, fenâlığı ve fenâları izâle ve semâvî tokatlar ile zâlimleri ve yalancıları imha etmek cihetiyle, hakkâniyet ve adâletini göstermek isteyen perde arkasında birisi var.
158
Elbette ve herhalde, O gaybî Zâtın yanında en sevgili mahlûku ve en doğru abdi; O’nun mezkûr maksadlarına tam hizmet ederek, hilkat‑i kâinâtın tılsımını ve muammâsını hall ve keşfeden ve dâima O Hàlık’ının nâmına hareket eden ve O’ndan istimdâd eden ve muvaffakıyet isteyen ve O’nun tarafından imdâda ve tevfike mazhar olan ve Muhammed‑i Kureyşî denilen bu Zât olacak.
Hem aklına dedi: Mâdem bu mezkûr dokuz hakikatler bu Zâtın sıdkına şehâdet ederler; elbette bu âdem, benî Âdem’in medâr‑ı şerefi ve bu âlemin medâr‑ı iftiharıdır ve O’na, Fahr‑i Âlem ve Şeref‑i Benî Âdem denilmesi pek lâyıktır ve O’nun elinde bulunan fermân‑ı Rahmân olan Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın haşmet‑i saltanat-ı maneviyesinin nısf‑ı arzı istilâsı ve şahsî kemâlâtı ve yüksek hasletleri gösteriyor ki; bu âlemde en mühim Zât budur, Hàlık’ımız hakkında en mühim söz O’nundur.
İşte gel, bak! Bu hàrika Zâtın yüzer zâhir ve bâhir kat'î mu'cizelerinin kuvvetine ve dinindeki binler àlî ve esâslı hakikatlerine istinâden, bütün da'vâlarının esâsı ve bütün hayatının gayesi, Vâcibü'l‑Vücûd’un vücûduna ve vahdetine ve sıfâtına ve esmâsına delâlet ve şehâdet ve O Vâcibü'l‑Vücûd’u isbât ve ilân ve i'lâm etmektir.
Demek bu kâinâtın manevî güneşi ve Hàlık’ımızın en parlak bir bürhânı bu Habîbullâh denilen Zâttır ki; O’nun şehâdetini te'yid ve tasdik ve imza eden aldanmaz ve aldatmaz üç büyük icmâ var.
159
Birincisi: Eğer perde‑i gayb açılsa yakìnim ziyâdeleşmeyecek diyen İmâm‑ı Ali (Radıyallahu Anh) ve yerde iken Arş‑ı A'zamı ve İsrâfil’in azamet‑i heykelini temâşâ eden Gavs‑ı A'zam (K.S.) gibi keskin nazar ve gayb‑bîn gözleri bulunan binler aktâb ve evliyâ‑i azîmeyi câmi' ve Âl‑i Muhammed nâmıyla şöhret‑şiâr-ı âlem olan cemâat‑i nurâniyenin icmâ ile tasdikleridir.
İkincisi: Bedevî bir kavim ve ümmî bir muhîtte, hayat‑ı ictimâiyeden ve efkâr‑ı siyâsiyeden hàlî ve kitapsız ve fetret asrının karanlıklarında bulunan ve pek az bir zamanda en medenî ve ma'lûmâtlı ve hayat‑ı ictimâiyede ve siyâsiyede en ileri olan milletlere ve hükûmetlere üstad ve rehber ve diplomat ve hâkim‑i âdil olarak; şarktan garba kadar cihan‑pesendâne idare eden ve Sahâbe nâmıyla dünyada nâmdâr olan cemâat‑i meşhûrenin ittifakla, can ve mallarını, peder ve aşîretlerini fedâ ettiren bir kuvvetli îmânla tasdikleridir.
Üçüncüsü: Her asırda binlerle efrâdı bulunan ve her fende dâhiyâne ileri giden ve muhtelif mesleklerde çalışan, ümmetinde yetişen hadsiz muhakkìk ve mütebahhir ulemâsının cemâat‑i uzmâsının, tevâfukla ve ilmelyakìn derecesinde tasdikleridir.
Demek bu Zâtın vahdâniyete şehâdeti; şahsî ve cüz'î değil, belki, umumî ve küllî ve sarsılmaz ve bütün şeytanlar toplansa, karşısına hiçbir cihetle çıkamaz bir şehâdettir diye hükmetti.
160
İşte, Asr‑ı Saâdet’te aklıyla beraber seyahat eden dünya misâfiri ve hayat yolcusunun o medrese‑i nurâniyeden aldığı derse kısa bir işâret olarak, Birinci Makamın onaltıncı mertebesinde böyle: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الْوَاحِدُ الْاَحَدُ الَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ ف۪ي وَحْدَتِهِ: فَخْرُ الْعَالَمِ وَشَرَفُ نَوْعِ بَن۪ي اٰدَمَ، بِعَظَمَةِ سَلْطَنَةِ قُرْاٰنِهِ، وَحَشْمَةِ وُسْعَةِ د۪ينِهِ، وَكَثْرَةِ كَمَالَاتِهِ، وَعُلْوِيَّةِ اَخْلَاقِهِ، حَتّٰى بِتَصْد۪يقِ اَعْدَائِهِوَكَذَا شَهِدَ وَبَرْهَنَ بِقُوَّةِ مِئَاتِ الْمُعْجِزَاتِ الظَّاهِرَاتِ الْبَاهِرَاتِ الْمُصَدَّقَةِ الْمُصَدِّقَةِ، وَبِقُوَّةِ اٰلَافِ حَقَائِقِ د۪ينِهِ السَّاطِعَةِ الْقَاطِعَةِ، بِاِجْمَاعِ اٰلِهِ ذَوِي الْاَنْوَارِ، وَبِاِتِّفَاقِ اَصْحَابِهِ ذَوِي الْاَبْصَارِ، وَبِتَوَافُقِ مُحَقِّق۪ي اُمَّتِهِ ذَوِي الْبَرَاه۪ينِ وَالْبَصَائِرِ النَّوَّارَةِ denilmiştir.

Onyedinci Mertebe (Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân)

Sonra, bu dünyada hayatın gayesi ve hayatın hayatı îmân olduğunu bilen bu yorulmaz ve tok olmaz yolcu, kendi kalbine dedi ki: Aradığımız Zâtın sözü ve kelâmı denilen, bu dünyada en meşhûr ve en parlak ve en hâkim ve O’na teslîm olmayan herkese, her asırda meydân okuyan Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân nâmındaki kitaba müracaat edip, O ne diyor bilelim. Fakat en evvel, bu kitab bizim Hàlık’ımızın kitabı olduğunu isbât etmek lâzımdır diye taharrîye başladı.
Bu seyyah, bu zamanda bulunduğu münâsebetiyle; en evvel, manevî i'câz‑ı Kur'âniyenin lem'aları olan Risale‑i Nura baktı ve onun yüzotuz risaleleri, âyât‑ı Furkàniye’nin nükteleri ve ışıkları ve esâslı tefsirleri olduğunu gördü. Ve Risale‑i Nur, bu kadar muannid ve mülhid bir asırda, her tarafa hakàik‑ı Kur'âniyeyi mücâhidâne neşrettiği hâlde, karşısına kimse çıkamadığından isbât eder ki; onun üstadı ve menba'ı ve merci'i ve güneşi olan Kur'ân, semâvîdir, beşer kelâmı değildir.
161
Hattâ, Resâili'n‑Nurun yüzer hüccetlerinden bir tek hüccet‑i Kur'âniye’si olan Yirmibeşinci Söz ile Ondokuzuncu Mektûbun âhiri, Kur'ânın, kırk vecihle mu'cize olduğunu öyle isbât etmiş ki; kim görmüş ise, değil tenkid ve i'tirâz etmek, belki isbâtlarına hayran olmuş takdir ederek çok senâ etmiş.
Kur'ânın vech‑i i'câzını ve hak Kelâmullâh olduğunu isbât etmek cihetini Risaletü'n‑Nura havâle ederek; yalnız bir kısa işâretle, büyüklüğünü gösteren birkaç noktaya dikkat etti.
Birinci Nokta
Nasıl ki Kur'ân, bütün mu'cizâtıyla ve hakkâniyetine delil olan bütün hakàikıyla, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bir mu'cizesidir; öyle de, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm da, bütün mu'cizâtıyla ve delâil‑i nübüvvetiyle ve kemâlât‑ı ilmiyesiyle, Kur'ânın bir mu'cizesidir ve Kur'ân Kelâmullâh olduğuna bir hüccet‑i kàtıasıdır.
İkinci Nokta
Kur'ân, bu dünyada, öyle nurânî ve saâdetli ve hakikatli bir sûrette bir tebdil‑i hayat-ı ictimâiye ile beraber; insanların hem nefislerinde, hem kalblerinde, hem rûhlarında, hem akıllarında, hem hayat‑ı şahsiyelerinde, hem hayat‑ı ictimâiyelerinde, hem hayat‑ı siyâsiyelerinde öyle bir inkılâb yapmış ve idâme etmiş ve idare etmiş ki; ondört asır müddetinde, her dakikada, altıbin altıyüz altmışaltı âyetleri, kemâl‑i ihtiramla, hiç olmazsa yüz milyondan ziyâde insanların dilleriyle okunuyor ve insanları terbiye ve nefislerini tezkiye ve kalblerini tasfiye ediyor rûhlara inkişaf ve terakkî ve akıllara istikamet ve nur ve hayata hayat ve saâdet veriyor. Elbette böyle bir kitabın misli yoktur, hàrikadır, fevkalâdedir, mu'cizedir.
Üçüncü Nokta
Kur'ân, o asırdan şimdiye kadar öyle bir belâğat göstermiş ki; Kâbe’nin duvarında altın ile yazılan en meşhûr edîblerin Muallakàt‑ı Seb'a nâmıyla şöhret‑şiâr kasidelerini o dereceye indirdi ki; Lebid’in kızı, babasının kasidesini Kâbe’den indirirken demiş: Âyâta karşı bunun kıymeti kalmadı.”
162
Hem bedevî bir edip ﴿فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ âyeti okunurken işittiği vakit secdeye kapanmış. Ona demişler: Sen Müslüman oldun?” O demiş: Hayır, ben bu âyetin belâğatına secde ettim.”
Hem ilm‑i belâğatın dâhîlerinden Abdülkahir‑i Cürcânî ve Sekkâkî ve Zemahşerî gibi binlerle dâhî imâmlar ve mütefennin edîbler, icmâ ve ittifakla karar vermişler ki: Kur'ânın belâğatı, tâkat‑i beşerin fevkındedir; yetişilmez.”
Hem o zamandan beri, mütemâdiyen meydân‑ı muârazaya dâvet edip mağrûr ve enâniyetli edîblerin ve belîğlerin damarlarına dokundurup, gururlarını kıracak bir tarzda der: Ya bir tek sûrenin mislini getiriniz veyâhut, dünyada ve âhirette helâket ve zilleti kabûl ediniz…” diye ilân ettiği hâlde; o asrın muannid belîğleri bir tek sûrenin mislini getirmekle kısa bir yol olan muârazayı bırakıp uzun olan, can ve mallarını tehlikeye atan muhârebe yolunu ihtiyar etmeleri isbât eder ki, o kısa yolda gitmek mümkün değildir.
Hem Kur'ânın dostları, Kur'ân’a benzemek ve taklid etmek şevkiyle ve düşmanları dahi, Kur'ân’a mukàbele ve tenkid etmek sevkiyle o vakitten beri yazdıkları ve yazılan ve telâhuk‑u efkâr ile terakkî eden milyonlarla Arabî kitaplar ortada geziyor; hiçbirisinin O’na yetişemediğini hattâ en âdi adam dahi dinlese elbette diyecek: Bu Kur'ân, bunlara benzemez ve onların mertebesinde değil. Ya onların altında veya umumunun fevkınde olacak.” Umumunun altında olduğunu; dünyada hiçbir ferd, hiçbir kâfir, hattâ hiçbir ahmak diyemez Demek, mertebe‑i belâğatı, umumun fevkındedir.
Hattâ bir adam, ﴿سَبَّحَ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ âyetini okudu. Dedi ki: Bu âyetin hàrika telâkki edilen belâğatını göremiyorum.” Ona denildi: Sen dahi bu seyyah gibi o zamana git, orada dinle.” O da, kendini Kur'ân’dan evvel orada tahayyül ederken gördü ki:
Mevcûdât‑ı âlem perîşan, karanlık, câmid ve şuûrsuz ve vazifesiz olarak; hàlî, hadsiz, hududsuz bir fezâda; kararsız, fânî bir dünyada bulunuyorlar. Birden, Kur'ânın lisânından bu âyeti dinlerken gördü:
163
Bu âyet, kâinât üstünde, dünyanın yüzünde öyle bir perde açtı ve ışıklandırdı ki; bu ezelî nutuk ve bu sermedî fermân, asırlar sıralarında dizilen zîşuûrlara ders verip gösteriyor ki; bu kâinât, bir câmi‑i kebîr hükmünde, başta semâvât ve arz olarak umum mahlûkatı hayatdârâne zikir ve tesbihte ve vazife başında cûş u hurûşla mes'ûdâne ve memnunâne bir vaziyette bulunduruyor, diye müşâhede etti. Ve bu âyetin derece‑i belâğatını zevk ederek, sâir âyetleri buna kıyâsla, Kur'ânın zemzeme‑i belâğatı arzın nısfını ve nev'‑i beşerin humsunu istilâ ederek, haşmet‑i saltanatı kemâl‑i ihtiramla ondört asır bilâ‑fâsıla idâme ettiğinin binler hikmetlerinden bir hikmetini anladı.
Dördüncü Nokta
Kur'ân, öyle hakikatli bir halâvet göstermiş ki; en tatlı bir şeyden dahi usandıran çok tekrar, Kur'ânı tilâvet edenler için değil usandırmak, belki kalbi çürümemiş ve zevki bozulmamış adamlara tekrar‑ı tilâveti halâvetini ziyâdeleştirdiği eski zamandan beri herkesçe müsellem olup darb‑ı mesel hükmüne geçmiş.
Hem öyle bir tazelik ve gençlik ve şebâbet ve garâbet göstermiş ki, ondört asır yaşadığı ve herkesin eline kolayca girdiği hâlde, şimdi nâzil olmuş gibi tazeliğini muhâfaza ediyor. Her asır, kendine hitâb ediyor gibi bir gençlikte görmüş; her tâife‑i ilmiye, O’ndan her vakit istifade etmek için kesretle ve mebzûliyetle yanlarında bulundurdukları ve üslûb‑u ifâdesine ittibâ' ve iktidâ ettikleri hâlde, O, üslûbundaki ve tarz‑ı beyânındaki garâbetini aynen muhâfaza ediyor.
164
Beşincisi
Kur'ânın bir cenâhı mâzide, bir cenâhı müstakbelde, kökü ve bir kanadı, eski Peygamberlerin ittifaklı hakikatleri olduğu ve bu onları tasdik ve te'yid ettiği ve onlar dahi tevâfukun lisân‑ı hâliyle bunu tasdik ettikleri gibi öyle de, evliyâ ve asfiyâ gibi O’ndan hayat alan semereleri ve hayatdâr tekemmülleriyle şecere‑i mübârekelerinin hayatdâr, feyizdâr ve hakikat‑medâr olduğuna delâlet eden ve ikinci kanadının himâyesi altında yetişen ve yaşayan velâyetin bütün hak tarîkatları ve İslâmiyetin bütün hakikatli ilimleri; Kur'ânın ayn‑ı hak ve mecma'‑ı hakàik ve câmiiyette misilsiz bir hàrika olduğuna şehâdet eder.
Altıncısı
Kur'ânın altı ciheti nurânîdir, sıdk ve hakkâniyetini gösterir. Evet, altında hüccet ve bürhân direkleri, üstünde sikke‑i i'câz lem'aları, önünde ve hedefinde saâdet‑i dâreyn hediyeleri, arkasında nokta‑i istinâdı vahy‑i semâvî hakikatleri, sağında hadsiz ukùl‑ü müstakîmenin delillerle tasdikleri, solunda selîm kalblerin ve temiz vicdânların ciddi itmi'nânları ve samîmî incizabları ve teslîmleri; Kur'ânın fevkalâde hàrika, metîn ve hücum edilmez bir kal'a‑i semâviye-i arziye olduğunu isbât ettikleri gibi
Altı makamdan dahi, O’nun ayn‑ı hak ve sâdık olduğuna ve beşerin kelâmı olmadığına, hem yanlış olmadığına imza eden; başta, bu kâinâtta dâima güzelliği izhâr, iyiliği ve doğruluğu himâye ve sahtekârları ve müfterileri imha ve izâle etmek âdetini bir düstur‑u fa'âliyet ittihàz eden bu kâinâtın mutasarrıfı; O Kur'ân’a, âlemde en makbûl, en yüksek, en hâkimâne bir makam‑ı hürmet ve bir mertebe‑i muvaffakıyet vermesiyle O’nu tasdik ve imza ettiği gibi
165
İslâmiyetin menba'ı ve Kur'ânın tercümânı olan Zâtın (Aleyhissalâtü Vesselâm) herkesten ziyâde O’na i'tikàd ve ihtiramı ve nüzûlü zamanında uyku gibi bir vaziyet‑i nâimânede bulunması ve sâir kelâmları O’na yetişememesi ve bir derece benzememesi ve ümmiyetiyle beraber gitmiş ve gelecek hakîki hâdisât‑ı kevniyeyi, gaybiyâne, Kur'ân ile tereddüdsüz ve itmi'nân ile beyân etmesi ve çok dikkatli gözlerin nazarı altında, hiçbir hile, hiçbir yanlış vaziyeti görülmeyen O tercümânın bütün kuvvetiyle, Kur'ânın herbir hükmüne îmân edip tasdik etmesi ve hiçbir şey O’nu sarsmaması; Kur'ân semâvî, hakkâniyetli ve kendi Hàlık‑ı Rahîm’inin mübârek kelâmı olduğunu imza ediyor.
Hem nev'‑i insanın humsu, belki kısm‑ı a'zamı, göz önünde O Kur'ân’a müncezibâne ve dindarâne irtibatı ve hakikat‑perestâne ve müştâkàne kulak vermesi ve çok emârelerin ve vâkıaların ve keşfiyâtın şehâdetiyle, cin ve melek ve rûhânilerin dahi tilâveti vaktinde pervâne gibi hak‑perestâne etrafında toplanması, Kur'ânın kâinâtça makbûliyetine ve en yüksek bir makamda bulunduğuna bir imzadır.
Hem, nev'‑i beşerin umum tabakaları, en gabî ve âmîden tut, en zekî ve âlime kadar herbirisi Kur'ânın dersinden tam hisse almaları ve en derin hakikatleri fehmetmeleri ve yüzlerle fen ve ulûm‑u İslâmiyenin ve bilhassa Şerîat‑ı Kübrâ’nın büyük müçtehidleri ve usûlü'd‑din ve ilm‑i kelâmın dâhî muhakkìkleri gibi her tâife, kendi ilimlerine ait bütün hâcâtını ve cevablarını Kur'ân’dan istihrâc etmeleri, Kur'ân menba'‑ı hak ve mâden‑i hakikat olduğuna bir imzadır.
Hem edebiyâtça en ileri bulunan Arab edîbleri İslâmiyete girmeyenler şimdiye kadar muârazaya pek çok muhtaç oldukları hâlde, Kur'ânın i'câzından yedi büyük vechi varken, yalnız bir tek vechi olan belâğatının, tek bir sûrenin mislini getirmekten istinkâfları ve şimdiye kadar gelen ve muâraza ile şöhret kazanmak isteyen meşhûr belîğlerin ve dâhî âlimlerin, O’nun hiçbir vech‑i i'câzına karşı çıkamamaları ve âcizâne sükût etmeleri; Kur'ân mu'cize ve tâkat‑i beşerin fevkınde olduğuna bir imzadır.
166
Evet, bir kelâm: Kimden gelmiş ve kime gelmiş ve ne için?” denilmesiyle kıymeti ve ulviyeti ve belâğatı tezâhür etmesi noktasından Kur'ânın misli olamaz ve O’na yetişilemez.
Çünkü; Kur'ân bütün âlemlerin Rabbi ve Hàlık’ının hitâbı ve konuşması ve hiçbir cihette taklidi ve tasannu'u ihsâs edecek bir emâre bulunmayan bir mükâlemesi ve bütün insanların, belki bütün mahlûkatın nâmına meb'ûs ve nev'‑i beşerin en meşhûr ve nâmdâr muhâtabı bulunan ve O muhâtabın kuvvet ve vüs'at‑i îmânı koca İslâmiyeti tereşşuh edip sâhibini Kàb‑ı Kavseyn makamına çıkararak muhâtab‑ı samedâniyeye mazhariyetle nüzûl eden ve saâdet‑i dâreyne dair ve hilkat‑i kâinâtın neticelerine ve O’ndaki Rabbânî maksadlara ait mesâili ve O muhâtabın bütün hakàik‑ı İslâmiyeyi taşıyan en yüksek ve en geniş olan îmânını beyân ve izâh eden ve koca kâinâtın bir harita, bir saat, bir hâne gibi her tarafını gösterip, çevirip onları yapan San'atkârı tavrıyla ifâde ve ta'lim eden Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın elbette mislini getirmek mümkün değildir ve derece‑i i'câzına yetişilmez.
167
Hem, Kur'ânı tefsir eden ve bir kısmı, otuz‑kırk hattâ yetmiş cild olarak birer tefsir yazan yüksek zekâlı müdakkik binlerle mütefennin ulemânın senedleri ve delilleriyle beyân ettikleri Kur'ân’daki hadsiz meziyetleri ve nükteleri ve hâsiyetleri ve sırları ve àlî mânâları ve umûr‑u gaybiyenin her nev'inden kesretli, gaybî ihbarları izhâr ve isbât etmeleri ve bilhassa Risale‑i Nurun yüzotuz kitabının herbiri, Kur'ânın bir meziyetini, bir nüktesini kat'î bürhânlarla isbât etmesi ve bilhassa Mu'cizât‑ı Kur'âniye Risalesi, şimendifer ve tayyare gibi medeniyetin hàrikalarından çok şeyleri Kur'ân’dan istihrâc eden Yirminci Sözün İkinci Makamı ve Risale‑i Nura ve elektriğe işâret eden âyetlerin işârâtını bildiren İşârât‑ı Kur'âniye nâmındaki Birinci Şuâ ve hurûf‑u Kur'âniye ne kadar muntazam, esrârlı ve mânâlı olduğunu gösteren Rumûzât‑ı Semâniye nâmındaki sekiz küçük risaleler ve Sûre‑i Feth’in âhirki âyeti beş vecihle ihbar‑ı gaybî cihetinde mu'cizeliğini isbât eden küçük bir risale gibi Risale‑i Nurun herbir cüz'ü, Kur'ânın bir hakikatini, bir nurunu izhâr etmesi, Kur'ânın misli olmadığına ve mu'cize ve hàrika olduğuna ve bu âlem‑i şehâdette âlem‑i gaybın lisânı ve bir Allâmü'l‑Guyûb’un kelâmı bulunduğuna bir imzadır.
İşte, altı noktada ve altı cihette ve altı makamda işâret edilen Kur'ânın mezkûr meziyetleri ve hâsiyetleri içindir ki; haşmetli hâkimiyet‑i nurâniyesi ve azametli saltanat‑ı kudsiyesi, asırların yüzlerini ışıklandırarak zemin yüzünü dahi bin üçyüz sene tenvir ederek kemâl‑i ihtiramla devam etmesi hem o hâsiyetleri içindir ki; Kur'ânın herbir harfi, hiç olmazsa on sevâbı ve on hasenesi olması ve on meyve‑i bâkî vermesi, hattâ bir kısım âyâtın ve sûrelerin herbir harfi, yüz ve bin ve daha ziyâde meyve vermesi ve mübârek vakitlerde her harfin nuru ve sevâbı ve kıymeti ondan yüzlere çıkması gibi kudsî imtiyazları kazanmış diye dünya seyyahı anladı ve kalbine dedi:
168
İşte böyle her cihetle mu'cizâtlı bu Kur'ân; sûrelerinin icmâıyla ve âyâtının ittifakıyla ve esrâr u envârının tevâfukuyla ve semerât ve âsârının tetâbukuyla, bir tek Vâcibü'l‑Vücûd’un vücûduna ve vahdetine ve sıfât ve esmâsına, delillerle isbât sûretinde öyle şehâdet etmiş ki, bütün ehl‑i îmânın hadsiz şehâdetleri, O’nun şehâdetinden tereşşuh etmişler.
İşte, bu yolcunun, Kur'ân’dan aldığı ders‑i tevhid ve îmâna kısa bir işâret olarak, Birinci Makamın onyedinci mertebesinde böyle: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الْوَاحِدُ الْاَحَدُ الَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ ف۪ي وَحْدَتِهِ: اَلْقُرْاٰنُ الْمُعْجِزُ الْبَيَانِ، اَلْمَقْبُولُ الْمَرْغُوبُ لِاَجْنَاسِ الْمَلَكِ وَالْاِنْسِ وَالْجَانِّ، اَلْمَقْرُوءُ كُلُّ اٰيَاتِهِ ف۪ي كُلِّ دَق۪يقَةٍ بِكَمَالِ الْاِحْتِرَامِ، بِاَلْسِنَةِ مِئَاتِ مِلْيُونٍ مِنْ نَوْعِ الْاِنْسَانِ، اَلدَّائِمُ سَلْطَنَتُهُ الْقُدْسِيَّةُ عَلٰى اَقْطَارِ الْاَرْضِ وَالْاَكْوَانِ، وَعَلٰى وُجُوهِ الْاَعْصَارِ وَالزَّمَانِ، وَالْجَار۪ي حَاكِمِيَّتُهُ اَلْمَعْنَوِيَّةُ النُّورَانِيَّةُ عَلٰى نِصْفِ الْاَرْضِ وَخُمْسِ الْبَشَرِ ف۪ي اَرْبَعَةَ عَشَرَ عَصْرًا بِكَمَالِ الْاِحْتِشَامِوَكَذَا شَهِدَ وَبَرْهَنَ بِاِجْمَاعِ سُوَرِهِ الْقُدْسِيَّةِ السَّمَاوِيَّةِ، وَبِاِتِّفَاقِ اٰيَاتِهِ النُّورَانِيَّةِ الْاِلٰهِيَّةِ، وَبِتَوَافُقِ اَسْرَارِهِ وَاَنْوَارِهِ وَبِتَطَابُقِ حَقَائِقِهِ وَثَمَرَاتِهِ وَاٰثَارِهِ بِالْمُشَاهَدَةِ وَالْعَيَانِ denilmiştir.

Onsekizinci Mertebe (Kâinâtın Hey'et‑i Mecmuası)

Sonra, bir fakir insana değil fânî ve muvakkat bir tarlayı, bir hâneyi, belki koca kâinâtı ve dünya kadar bir mülk‑ü bâkîyi kazandıran ve bir fânî adama, ebedî bir hayatın levâzımatını bulduran ve ecelin darağacını bekleyen bir bîçâreyi i'dâm‑ı ebedîden kurtaran ve saâdet‑i sermediyenin hazinesini açan en kıymetdâr sermâye‑i insaniyenin îmân olduğunu bilen mezkûr misâfir ve hayat yolcusu, kendi nefsine dedi ki:
169
Haydi, ileri!” Îmânın hadsiz mertebelerinden bir mertebe daha kazanmak için kâinâtın hey'et‑i mecmuasına müracaat edip, O da ne diyor, dinlemeliyiz; erkânından ve eczâsından aldığımız dersleri tekmîl ve tenvir etmeliyiz diye, Kur'ân’dan aldığı geniş ve ihâtalı bir dûrbîn ile baktı, gördü:
Bu kâinât, o kadar mânidâr ve muntazamdır ki; mücessem bir kitab‑ı Sübhânî ve cismânî bir Kur'ân‑ı Rabbânî ve müzeyyen bir saray‑ı Samedânî ve muntazam bir şehr‑i Rahmânî sûretinde görünüyor. O kitabın bütün sûreleri, âyetleri ve kelimâtları, hattâ harfleri ve bâbları ve fasılları ve sayfaları ve satırları umumunun, her vakit mânidârâne mahv u isbâtları ve hakîmâne tağyîr ve tahvîlleri; icmâ ile, bir Alîm‑i Külli Şey’in ve bir Kadîr‑i Külli Şey’in ve bir musannifin, herşeyde herşeyi gören ve herşeyin herşeyi ile münâsebetini bilen, riâyet eden bir Nakkàş‑ı Zülcelâl’in ve bir Kâtib‑i Zülkemâl’in vücûdunu ve mevcûdiyetini bilbedâhe ifâde ettikleri gibi, bütün erkân ve envâ'ıyla ve eczâ ve cüz'iyâtıyla ve sekeneleri ve müştemilâtıyla ve vâridât ve masârifâtıyla ve onlarda maslahatkârâne tebdilleriyle ve hikmet‑perverâne tecdîdleriyle, bil'ittifak, hadsiz bir kudret ve nihâyetsiz bir hikmetle gören àlî bir ustanın ve misilsiz bir Sâni'in mevcûdiyetini ve vahdetini bildiriyorlar. Ve kâinâtın azametine münâsib iki büyük ve geniş hakikatin şehâdetleri, kâinâtın bu büyük şehâdetini isbât ediyorlar.