Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç

Onyedinci Mertebe (Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân)

Sonra, bu dünyada hayatın gayesi ve hayatın hayatı îmân olduğunu bilen bu yorulmaz ve tok olmaz yolcu, kendi kalbine dedi ki: Aradığımız Zâtın sözü ve kelâmı denilen, bu dünyada en meşhûr ve en parlak ve en hâkim ve O’na teslîm olmayan herkese, her asırda meydân okuyan Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân nâmındaki kitaba müracaat edip, O ne diyor bilelim. Fakat en evvel, bu kitab bizim Hàlık’ımızın kitabı olduğunu isbât etmek lâzımdır diye taharrîye başladı.
Bu seyyah, bu zamanda bulunduğu münâsebetiyle; en evvel, manevî i'câz‑ı Kur'âniyenin lem'aları olan Risale‑i Nura baktı ve onun yüzotuz risaleleri, âyât‑ı Furkàniye’nin nükteleri ve ışıkları ve esâslı tefsirleri olduğunu gördü. Ve Risale‑i Nur, bu kadar muannid ve mülhid bir asırda, her tarafa hakàik‑ı Kur'âniyeyi mücâhidâne neşrettiği hâlde, karşısına kimse çıkamadığından isbât eder ki; onun üstadı ve menba'ı ve merci'i ve güneşi olan Kur'ân, semâvîdir, beşer kelâmı değildir.
161
Hattâ, Resâili'n‑Nurun yüzer hüccetlerinden bir tek hüccet‑i Kur'âniye’si olan Yirmibeşinci Söz ile Ondokuzuncu Mektûbun âhiri, Kur'ânın, kırk vecihle mu'cize olduğunu öyle isbât etmiş ki; kim görmüş ise, değil tenkid ve i'tirâz etmek, belki isbâtlarına hayran olmuş takdir ederek çok senâ etmiş.
Kur'ânın vech‑i i'câzını ve hak Kelâmullâh olduğunu isbât etmek cihetini Risaletü'n‑Nura havâle ederek; yalnız bir kısa işâretle, büyüklüğünü gösteren birkaç noktaya dikkat etti.
Birinci Nokta
Nasıl ki Kur'ân, bütün mu'cizâtıyla ve hakkâniyetine delil olan bütün hakàikıyla, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bir mu'cizesidir; öyle de, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm da, bütün mu'cizâtıyla ve delâil‑i nübüvvetiyle ve kemâlât‑ı ilmiyesiyle, Kur'ânın bir mu'cizesidir ve Kur'ân Kelâmullâh olduğuna bir hüccet‑i kàtıasıdır.
İkinci Nokta
Kur'ân, bu dünyada, öyle nurânî ve saâdetli ve hakikatli bir sûrette bir tebdil‑i hayat-ı ictimâiye ile beraber; insanların hem nefislerinde, hem kalblerinde, hem rûhlarında, hem akıllarında, hem hayat‑ı şahsiyelerinde, hem hayat‑ı ictimâiyelerinde, hem hayat‑ı siyâsiyelerinde öyle bir inkılâb yapmış ve idâme etmiş ve idare etmiş ki; ondört asır müddetinde, her dakikada, altıbin altıyüz altmışaltı âyetleri, kemâl‑i ihtiramla, hiç olmazsa yüz milyondan ziyâde insanların dilleriyle okunuyor ve insanları terbiye ve nefislerini tezkiye ve kalblerini tasfiye ediyor rûhlara inkişaf ve terakkî ve akıllara istikamet ve nur ve hayata hayat ve saâdet veriyor. Elbette böyle bir kitabın misli yoktur, hàrikadır, fevkalâdedir, mu'cizedir.
Üçüncü Nokta
Kur'ân, o asırdan şimdiye kadar öyle bir belâğat göstermiş ki; Kâbe’nin duvarında altın ile yazılan en meşhûr edîblerin Muallakàt‑ı Seb'a nâmıyla şöhret‑şiâr kasidelerini o dereceye indirdi ki; Lebid’in kızı, babasının kasidesini Kâbe’den indirirken demiş: Âyâta karşı bunun kıymeti kalmadı.”
162
Hem bedevî bir edip ﴿فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ âyeti okunurken işittiği vakit secdeye kapanmış. Ona demişler: Sen Müslüman oldun?” O demiş: Hayır, ben bu âyetin belâğatına secde ettim.”
Hem ilm‑i belâğatın dâhîlerinden Abdülkahir‑i Cürcânî ve Sekkâkî ve Zemahşerî gibi binlerle dâhî imâmlar ve mütefennin edîbler, icmâ ve ittifakla karar vermişler ki: Kur'ânın belâğatı, tâkat‑i beşerin fevkındedir; yetişilmez.”
Hem o zamandan beri, mütemâdiyen meydân‑ı muârazaya dâvet edip mağrûr ve enâniyetli edîblerin ve belîğlerin damarlarına dokundurup, gururlarını kıracak bir tarzda der: Ya bir tek sûrenin mislini getiriniz veyâhut, dünyada ve âhirette helâket ve zilleti kabûl ediniz…” diye ilân ettiği hâlde; o asrın muannid belîğleri bir tek sûrenin mislini getirmekle kısa bir yol olan muârazayı bırakıp uzun olan, can ve mallarını tehlikeye atan muhârebe yolunu ihtiyar etmeleri isbât eder ki, o kısa yolda gitmek mümkün değildir.
Hem Kur'ânın dostları, Kur'ân’a benzemek ve taklid etmek şevkiyle ve düşmanları dahi, Kur'ân’a mukàbele ve tenkid etmek sevkiyle o vakitten beri yazdıkları ve yazılan ve telâhuk‑u efkâr ile terakkî eden milyonlarla Arabî kitaplar ortada geziyor; hiçbirisinin O’na yetişemediğini hattâ en âdi adam dahi dinlese elbette diyecek: Bu Kur'ân, bunlara benzemez ve onların mertebesinde değil. Ya onların altında veya umumunun fevkınde olacak.” Umumunun altında olduğunu; dünyada hiçbir ferd, hiçbir kâfir, hattâ hiçbir ahmak diyemez Demek, mertebe‑i belâğatı, umumun fevkındedir.
Hattâ bir adam, ﴿سَبَّحَ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ âyetini okudu. Dedi ki: Bu âyetin hàrika telâkki edilen belâğatını göremiyorum.” Ona denildi: Sen dahi bu seyyah gibi o zamana git, orada dinle.” O da, kendini Kur'ân’dan evvel orada tahayyül ederken gördü ki:
Mevcûdât‑ı âlem perîşan, karanlık, câmid ve şuûrsuz ve vazifesiz olarak; hàlî, hadsiz, hududsuz bir fezâda; kararsız, fânî bir dünyada bulunuyorlar. Birden, Kur'ânın lisânından bu âyeti dinlerken gördü:
163
Bu âyet, kâinât üstünde, dünyanın yüzünde öyle bir perde açtı ve ışıklandırdı ki; bu ezelî nutuk ve bu sermedî fermân, asırlar sıralarında dizilen zîşuûrlara ders verip gösteriyor ki; bu kâinât, bir câmi‑i kebîr hükmünde, başta semâvât ve arz olarak umum mahlûkatı hayatdârâne zikir ve tesbihte ve vazife başında cûş u hurûşla mes'ûdâne ve memnunâne bir vaziyette bulunduruyor, diye müşâhede etti. Ve bu âyetin derece‑i belâğatını zevk ederek, sâir âyetleri buna kıyâsla, Kur'ânın zemzeme‑i belâğatı arzın nısfını ve nev'‑i beşerin humsunu istilâ ederek, haşmet‑i saltanatı kemâl‑i ihtiramla ondört asır bilâ‑fâsıla idâme ettiğinin binler hikmetlerinden bir hikmetini anladı.
Dördüncü Nokta
Kur'ân, öyle hakikatli bir halâvet göstermiş ki; en tatlı bir şeyden dahi usandıran çok tekrar, Kur'ânı tilâvet edenler için değil usandırmak, belki kalbi çürümemiş ve zevki bozulmamış adamlara tekrar‑ı tilâveti halâvetini ziyâdeleştirdiği eski zamandan beri herkesçe müsellem olup darb‑ı mesel hükmüne geçmiş.
Hem öyle bir tazelik ve gençlik ve şebâbet ve garâbet göstermiş ki, ondört asır yaşadığı ve herkesin eline kolayca girdiği hâlde, şimdi nâzil olmuş gibi tazeliğini muhâfaza ediyor. Her asır, kendine hitâb ediyor gibi bir gençlikte görmüş; her tâife‑i ilmiye, O’ndan her vakit istifade etmek için kesretle ve mebzûliyetle yanlarında bulundurdukları ve üslûb‑u ifâdesine ittibâ' ve iktidâ ettikleri hâlde, O, üslûbundaki ve tarz‑ı beyânındaki garâbetini aynen muhâfaza ediyor.
164
Beşincisi
Kur'ânın bir cenâhı mâzide, bir cenâhı müstakbelde, kökü ve bir kanadı, eski Peygamberlerin ittifaklı hakikatleri olduğu ve bu onları tasdik ve te'yid ettiği ve onlar dahi tevâfukun lisân‑ı hâliyle bunu tasdik ettikleri gibi öyle de, evliyâ ve asfiyâ gibi O’ndan hayat alan semereleri ve hayatdâr tekemmülleriyle şecere‑i mübârekelerinin hayatdâr, feyizdâr ve hakikat‑medâr olduğuna delâlet eden ve ikinci kanadının himâyesi altında yetişen ve yaşayan velâyetin bütün hak tarîkatları ve İslâmiyetin bütün hakikatli ilimleri; Kur'ânın ayn‑ı hak ve mecma'‑ı hakàik ve câmiiyette misilsiz bir hàrika olduğuna şehâdet eder.
Altıncısı
Kur'ânın altı ciheti nurânîdir, sıdk ve hakkâniyetini gösterir. Evet, altında hüccet ve bürhân direkleri, üstünde sikke‑i i'câz lem'aları, önünde ve hedefinde saâdet‑i dâreyn hediyeleri, arkasında nokta‑i istinâdı vahy‑i semâvî hakikatleri, sağında hadsiz ukùl‑ü müstakîmenin delillerle tasdikleri, solunda selîm kalblerin ve temiz vicdânların ciddi itmi'nânları ve samîmî incizabları ve teslîmleri; Kur'ânın fevkalâde hàrika, metîn ve hücum edilmez bir kal'a‑i semâviye-i arziye olduğunu isbât ettikleri gibi
Altı makamdan dahi, O’nun ayn‑ı hak ve sâdık olduğuna ve beşerin kelâmı olmadığına, hem yanlış olmadığına imza eden; başta, bu kâinâtta dâima güzelliği izhâr, iyiliği ve doğruluğu himâye ve sahtekârları ve müfterileri imha ve izâle etmek âdetini bir düstur‑u fa'âliyet ittihàz eden bu kâinâtın mutasarrıfı; O Kur'ân’a, âlemde en makbûl, en yüksek, en hâkimâne bir makam‑ı hürmet ve bir mertebe‑i muvaffakıyet vermesiyle O’nu tasdik ve imza ettiği gibi
165
İslâmiyetin menba'ı ve Kur'ânın tercümânı olan Zâtın (Aleyhissalâtü Vesselâm) herkesten ziyâde O’na i'tikàd ve ihtiramı ve nüzûlü zamanında uyku gibi bir vaziyet‑i nâimânede bulunması ve sâir kelâmları O’na yetişememesi ve bir derece benzememesi ve ümmiyetiyle beraber gitmiş ve gelecek hakîki hâdisât‑ı kevniyeyi, gaybiyâne, Kur'ân ile tereddüdsüz ve itmi'nân ile beyân etmesi ve çok dikkatli gözlerin nazarı altında, hiçbir hile, hiçbir yanlış vaziyeti görülmeyen O tercümânın bütün kuvvetiyle, Kur'ânın herbir hükmüne îmân edip tasdik etmesi ve hiçbir şey O’nu sarsmaması; Kur'ân semâvî, hakkâniyetli ve kendi Hàlık‑ı Rahîm’inin mübârek kelâmı olduğunu imza ediyor.
Hem nev'‑i insanın humsu, belki kısm‑ı a'zamı, göz önünde O Kur'ân’a müncezibâne ve dindarâne irtibatı ve hakikat‑perestâne ve müştâkàne kulak vermesi ve çok emârelerin ve vâkıaların ve keşfiyâtın şehâdetiyle, cin ve melek ve rûhânilerin dahi tilâveti vaktinde pervâne gibi hak‑perestâne etrafında toplanması, Kur'ânın kâinâtça makbûliyetine ve en yüksek bir makamda bulunduğuna bir imzadır.
Hem, nev'‑i beşerin umum tabakaları, en gabî ve âmîden tut, en zekî ve âlime kadar herbirisi Kur'ânın dersinden tam hisse almaları ve en derin hakikatleri fehmetmeleri ve yüzlerle fen ve ulûm‑u İslâmiyenin ve bilhassa Şerîat‑ı Kübrâ’nın büyük müçtehidleri ve usûlü'd‑din ve ilm‑i kelâmın dâhî muhakkìkleri gibi her tâife, kendi ilimlerine ait bütün hâcâtını ve cevablarını Kur'ân’dan istihrâc etmeleri, Kur'ân menba'‑ı hak ve mâden‑i hakikat olduğuna bir imzadır.
Hem edebiyâtça en ileri bulunan Arab edîbleri İslâmiyete girmeyenler şimdiye kadar muârazaya pek çok muhtaç oldukları hâlde, Kur'ânın i'câzından yedi büyük vechi varken, yalnız bir tek vechi olan belâğatının, tek bir sûrenin mislini getirmekten istinkâfları ve şimdiye kadar gelen ve muâraza ile şöhret kazanmak isteyen meşhûr belîğlerin ve dâhî âlimlerin, O’nun hiçbir vech‑i i'câzına karşı çıkamamaları ve âcizâne sükût etmeleri; Kur'ân mu'cize ve tâkat‑i beşerin fevkınde olduğuna bir imzadır.
166
Evet, bir kelâm: Kimden gelmiş ve kime gelmiş ve ne için?” denilmesiyle kıymeti ve ulviyeti ve belâğatı tezâhür etmesi noktasından Kur'ânın misli olamaz ve O’na yetişilemez.
Çünkü; Kur'ân bütün âlemlerin Rabbi ve Hàlık’ının hitâbı ve konuşması ve hiçbir cihette taklidi ve tasannu'u ihsâs edecek bir emâre bulunmayan bir mükâlemesi ve bütün insanların, belki bütün mahlûkatın nâmına meb'ûs ve nev'‑i beşerin en meşhûr ve nâmdâr muhâtabı bulunan ve O muhâtabın kuvvet ve vüs'at‑i îmânı koca İslâmiyeti tereşşuh edip sâhibini Kàb‑ı Kavseyn makamına çıkararak muhâtab‑ı samedâniyeye mazhariyetle nüzûl eden ve saâdet‑i dâreyne dair ve hilkat‑i kâinâtın neticelerine ve O’ndaki Rabbânî maksadlara ait mesâili ve O muhâtabın bütün hakàik‑ı İslâmiyeyi taşıyan en yüksek ve en geniş olan îmânını beyân ve izâh eden ve koca kâinâtın bir harita, bir saat, bir hâne gibi her tarafını gösterip, çevirip onları yapan San'atkârı tavrıyla ifâde ve ta'lim eden Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın elbette mislini getirmek mümkün değildir ve derece‑i i'câzına yetişilmez.
167
Hem, Kur'ânı tefsir eden ve bir kısmı, otuz‑kırk hattâ yetmiş cild olarak birer tefsir yazan yüksek zekâlı müdakkik binlerle mütefennin ulemânın senedleri ve delilleriyle beyân ettikleri Kur'ân’daki hadsiz meziyetleri ve nükteleri ve hâsiyetleri ve sırları ve àlî mânâları ve umûr‑u gaybiyenin her nev'inden kesretli, gaybî ihbarları izhâr ve isbât etmeleri ve bilhassa Risale‑i Nurun yüzotuz kitabının herbiri, Kur'ânın bir meziyetini, bir nüktesini kat'î bürhânlarla isbât etmesi ve bilhassa Mu'cizât‑ı Kur'âniye Risalesi, şimendifer ve tayyare gibi medeniyetin hàrikalarından çok şeyleri Kur'ân’dan istihrâc eden Yirminci Sözün İkinci Makamı ve Risale‑i Nura ve elektriğe işâret eden âyetlerin işârâtını bildiren İşârât‑ı Kur'âniye nâmındaki Birinci Şuâ ve hurûf‑u Kur'âniye ne kadar muntazam, esrârlı ve mânâlı olduğunu gösteren Rumûzât‑ı Semâniye nâmındaki sekiz küçük risaleler ve Sûre‑i Feth’in âhirki âyeti beş vecihle ihbar‑ı gaybî cihetinde mu'cizeliğini isbât eden küçük bir risale gibi Risale‑i Nurun herbir cüz'ü, Kur'ânın bir hakikatini, bir nurunu izhâr etmesi, Kur'ânın misli olmadığına ve mu'cize ve hàrika olduğuna ve bu âlem‑i şehâdette âlem‑i gaybın lisânı ve bir Allâmü'l‑Guyûb’un kelâmı bulunduğuna bir imzadır.
İşte, altı noktada ve altı cihette ve altı makamda işâret edilen Kur'ânın mezkûr meziyetleri ve hâsiyetleri içindir ki; haşmetli hâkimiyet‑i nurâniyesi ve azametli saltanat‑ı kudsiyesi, asırların yüzlerini ışıklandırarak zemin yüzünü dahi bin üçyüz sene tenvir ederek kemâl‑i ihtiramla devam etmesi hem o hâsiyetleri içindir ki; Kur'ânın herbir harfi, hiç olmazsa on sevâbı ve on hasenesi olması ve on meyve‑i bâkî vermesi, hattâ bir kısım âyâtın ve sûrelerin herbir harfi, yüz ve bin ve daha ziyâde meyve vermesi ve mübârek vakitlerde her harfin nuru ve sevâbı ve kıymeti ondan yüzlere çıkması gibi kudsî imtiyazları kazanmış diye dünya seyyahı anladı ve kalbine dedi:
168
İşte böyle her cihetle mu'cizâtlı bu Kur'ân; sûrelerinin icmâıyla ve âyâtının ittifakıyla ve esrâr u envârının tevâfukuyla ve semerât ve âsârının tetâbukuyla, bir tek Vâcibü'l‑Vücûd’un vücûduna ve vahdetine ve sıfât ve esmâsına, delillerle isbât sûretinde öyle şehâdet etmiş ki, bütün ehl‑i îmânın hadsiz şehâdetleri, O’nun şehâdetinden tereşşuh etmişler.
İşte, bu yolcunun, Kur'ân’dan aldığı ders‑i tevhid ve îmâna kısa bir işâret olarak, Birinci Makamın onyedinci mertebesinde böyle: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الْوَاحِدُ الْاَحَدُ الَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ ف۪ي وَحْدَتِهِ: اَلْقُرْاٰنُ الْمُعْجِزُ الْبَيَانِ، اَلْمَقْبُولُ الْمَرْغُوبُ لِاَجْنَاسِ الْمَلَكِ وَالْاِنْسِ وَالْجَانِّ، اَلْمَقْرُوءُ كُلُّ اٰيَاتِهِ ف۪ي كُلِّ دَق۪يقَةٍ بِكَمَالِ الْاِحْتِرَامِ، بِاَلْسِنَةِ مِئَاتِ مِلْيُونٍ مِنْ نَوْعِ الْاِنْسَانِ، اَلدَّائِمُ سَلْطَنَتُهُ الْقُدْسِيَّةُ عَلٰى اَقْطَارِ الْاَرْضِ وَالْاَكْوَانِ، وَعَلٰى وُجُوهِ الْاَعْصَارِ وَالزَّمَانِ، وَالْجَار۪ي حَاكِمِيَّتُهُ اَلْمَعْنَوِيَّةُ النُّورَانِيَّةُ عَلٰى نِصْفِ الْاَرْضِ وَخُمْسِ الْبَشَرِ ف۪ي اَرْبَعَةَ عَشَرَ عَصْرًا بِكَمَالِ الْاِحْتِشَامِوَكَذَا شَهِدَ وَبَرْهَنَ بِاِجْمَاعِ سُوَرِهِ الْقُدْسِيَّةِ السَّمَاوِيَّةِ، وَبِاِتِّفَاقِ اٰيَاتِهِ النُّورَانِيَّةِ الْاِلٰهِيَّةِ، وَبِتَوَافُقِ اَسْرَارِهِ وَاَنْوَارِهِ وَبِتَطَابُقِ حَقَائِقِهِ وَثَمَرَاتِهِ وَاٰثَارِهِ بِالْمُشَاهَدَةِ وَالْعَيَانِ denilmiştir.

Onsekizinci Mertebe (Kâinâtın Hey'et‑i Mecmuası)

Sonra, bir fakir insana değil fânî ve muvakkat bir tarlayı, bir hâneyi, belki koca kâinâtı ve dünya kadar bir mülk‑ü bâkîyi kazandıran ve bir fânî adama, ebedî bir hayatın levâzımatını bulduran ve ecelin darağacını bekleyen bir bîçâreyi i'dâm‑ı ebedîden kurtaran ve saâdet‑i sermediyenin hazinesini açan en kıymetdâr sermâye‑i insaniyenin îmân olduğunu bilen mezkûr misâfir ve hayat yolcusu, kendi nefsine dedi ki:
169
Haydi, ileri!” Îmânın hadsiz mertebelerinden bir mertebe daha kazanmak için kâinâtın hey'et‑i mecmuasına müracaat edip, O da ne diyor, dinlemeliyiz; erkânından ve eczâsından aldığımız dersleri tekmîl ve tenvir etmeliyiz diye, Kur'ân’dan aldığı geniş ve ihâtalı bir dûrbîn ile baktı, gördü:
Bu kâinât, o kadar mânidâr ve muntazamdır ki; mücessem bir kitab‑ı Sübhânî ve cismânî bir Kur'ân‑ı Rabbânî ve müzeyyen bir saray‑ı Samedânî ve muntazam bir şehr‑i Rahmânî sûretinde görünüyor. O kitabın bütün sûreleri, âyetleri ve kelimâtları, hattâ harfleri ve bâbları ve fasılları ve sayfaları ve satırları umumunun, her vakit mânidârâne mahv u isbâtları ve hakîmâne tağyîr ve tahvîlleri; icmâ ile, bir Alîm‑i Külli Şey’in ve bir Kadîr‑i Külli Şey’in ve bir musannifin, herşeyde herşeyi gören ve herşeyin herşeyi ile münâsebetini bilen, riâyet eden bir Nakkàş‑ı Zülcelâl’in ve bir Kâtib‑i Zülkemâl’in vücûdunu ve mevcûdiyetini bilbedâhe ifâde ettikleri gibi, bütün erkân ve envâ'ıyla ve eczâ ve cüz'iyâtıyla ve sekeneleri ve müştemilâtıyla ve vâridât ve masârifâtıyla ve onlarda maslahatkârâne tebdilleriyle ve hikmet‑perverâne tecdîdleriyle, bil'ittifak, hadsiz bir kudret ve nihâyetsiz bir hikmetle gören àlî bir ustanın ve misilsiz bir Sâni'in mevcûdiyetini ve vahdetini bildiriyorlar. Ve kâinâtın azametine münâsib iki büyük ve geniş hakikatin şehâdetleri, kâinâtın bu büyük şehâdetini isbât ediyorlar.
170
Birinci Hakikat
Usûlü'd‑din ve ilm‑i kelâmın dâhî ulemâsının ve hükemâ‑i İslâmiyenin gördükleri ve hadsiz bürhânlarla isbât ettikleri hudûs ve imkân hakikatleridir. Onlar demişler ki:
Mâdem âlemde ve herşeyde tağayyür ve tebeddül var; elbette fânîdir, hâdistir, kadîm olamaz. Mâdem hâdistir, elbette onu ihdâs eden bir Sâni' var. Ve mâdem herşeyin zâtında vücûdu ve ademi, bir sebeb bulunmazsa müsâvîdir; elbette vâcib ve ezelî olamaz Ve mâdem muhâl ve bâtıl olan devir ve teselsül ile birbirini icâd etmek mümkün olmadığı kat'î bürhânlarla isbât edilmiş; elbette öyle bir Vâcibü'l‑Vücûd’un mevcûdiyeti lâzımdır ki: Nazîri mümteni', misli muhâl ve bütün mâadâsı mümkün ve mâsivâsı mahlûku olacak.”
Evet hudûs hakikati, kâinâtı istilâ etmiş, çoğunu göz görüyor; diğer kısmını akıl görüyor. Çünkü, gözümüzün önünde her sene güz mevsiminde öyle bir âlem vefât eder ki; herbirisinin hadsiz efrâdı bulunan ve herbiri zîhayat bir kâinât hükmünde olan yüzbin nev'i nebâtât ve küçücük hayvanat, o âlem ile beraber vefât ederler. Fakat o kadar intizam ile bir vefâttır ki; haşir ve neşirlerine medâr olan ve rahmet ve hikmetin mu'cizeleri, kudret ve ilmin hàrikaları bulunan çekirdekleri ve tohumları ve yumurtacıkları baharda yerlerinde bırakıp, defter‑i a'mâllerini ve gördükleri vazifelerin programlarını onların ellerine vererek, Hafîz‑i Zülcelâl’in himâyesi altında, hikmetine emânet eder; sonra vefât ederler.
171
Ve bahar mevsiminde, Haşr‑i A'zamın yüzbin misâli ve nümûne ve delilleri hükmünde olarak o vefât eden ağaçlar ve kökler ve bir kısım hayvancıklar, aynen ihyâ ve diriliyorlar. Ve bir kısmının dahi, kendi yerlerinde emsâlleri ve aynen onlara benzeyenleri icâd ve ihyâ olunuyor. Ve geçen baharın mevcûdâtı, işledikleri amellerin ve vazifelerin sahifelerini ilânat gibi neşredip ﴿وَاِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ âyetinin bir misâlini gösteriyorlar.
Hem hey'et‑i mecmua cihetinde, her güzde ve her baharda büyük bir âlem vefât eder ve taze bir âlem vücûda gelir. Ve o vefât ve hudûs, o kadar muntazam cereyan ediyor ve o vefât ve hudûsta, gayet intizam ve mîzanla o kadar nev'ilerin vefiyâtları ve hudûsları oluyor ki; güyâ dünya öyle bir misâfirhânedir ki, zîhayat kâinâtlar ona misâfir olurlar ve seyyah âlemler ve seyyâr dünyalar ona gelirler, vazifelerini görürler, giderler.
İşte, bu dünyada böyle hayatdâr dünyaları ve vazifedâr kâinâtları kemâl‑i ilim ve hikmet ve mîzanla ve muvâzene ve intizam ve nizâmla ihdâs ve icâd edip Rabbânî maksadlarda ve İlâhî gayelerde ve Rahmânî hizmetlerde kadîrâne isti'mâl ve rahîmâne istihdam eden bir Zât‑ı Zülcelâl’in vücûb‑u vücûdu ve hadsiz kudreti ve nihâyetsiz hikmeti bilbedâhe güneş gibi, akıllara görünüyor. Hudûs mesâilini Risale‑i Nura ve muhakkìkîn‑i kelâmiyenin kitaplarına havâle ile o bahsi kapıyoruz.
172
Amma imkân ciheti ise; o da kâinâtı istilâ ve ihâta etmiş. Çünkü görüyoruz ki; herşey, küllî ve cüz'î bulunsun, büyük ve küçük olsun arştan ferşe, zerrâttan seyyârâta kadar her mevcûd; mahsûs bir zât ve muayyen bir sûret ve mümtâz bir şahsiyet ve hàs sıfatlar ve hikmetli keyfiyetler ve maslahatlı cihâzlar ile dünyaya gönderiliyor. Hâlbuki, o mahsûs zâta ve o mâhiyete, hadsiz imkânât içinde o hususiyeti vermek Hem, sûretler adedince imkânlar ve ihtimaller içinde o nakışlı ve fârikalı ve münâsib o muayyen sûreti giydirmek Hem, hemcinsinden olan eşhâsın mikdarınca imkânlar içinde çalkanan o mevcûda, o lâyık şahsiyeti imtiyazla tahsîs etmek Hem, sıfatların nev'ileri ve mertebeleri sayısınca imkânlar ve ihtimaller içinde şekilsiz ve mütereddid bulunan o masnû'a o hàs ve muvâfık maslahatlı sıfatları yerleştirmek Hem hadsiz yollar ve tarzlarda bulunması mümkün olması noktasında hadsiz imkânât ve ihtimalât içinde mütehayyir, sergerdân, hedefsiz o mahlûka, o hikmetli keyfiyetleri ve inâyetli cihâzları takmak ve techiz etmek
Elbette küllî ve cüz'î bütün mümkinât adedince ve her mümkinin mezkûr mâhiyet ve hüviyet, hey'et ve sûret, sıfat ve vaziyetinin imkânâtı adedince tahsîs edici, tercih edici, ta'yin edici, ihdâs edici bir Vâcibü'l‑Vücûd’un vücûb‑u vücûduna ve hadsiz kudretine ve nihâyetsiz hikmetine ve hiçbir şey ve hiçbir şe'n O’ndan gizlenmediğine ve hiçbir şey O’na ağır gelmediğine ve en büyük bir şey en küçük bir şey gibi O’na kolay geldiğine ve bir baharı bir ağaç kadar ve bir ağacı bir çekirdek kadar sühûletle icâd edebildiğine işâretler ve delâletler ve şehâdetler, imkân hakikatinden çıkıp kâinâtın bu büyük şehâdetinin bir kanadını teşkil ederler.
Kâinâtın şehâdetini, her iki kanadı ve iki hakikatiyle Risale‑i Nur eczâları ve bilhassa Yirmiikinci ve Otuzikinci Söz’ler ve Yirminci ve Otuzüçüncü Mektûblar tamamıyla isbât ve izâh ettiklerinden onlara havâle ederek bu pek uzun kıssayı kısa kestik.
173
Kâinâtın hey'et‑i mecmuasından gelen büyük ve küllî şehâdetin ikinci kanadını isbât eden:
İkinci Hakikat
Bu mütemâdiyen çalkanan inkılâblar ve tahavvülâtlar içinde vücûdunu ve hizmetini ve zîhayat ise, hayatını muhâfazaya ve vazifesini yerine getirmeğe çalışan mahlûkatta, kuvvetlerinin bütün bütün haricinde bir teâvün hakikati görünüyor.
Meselâ: Unsurları, zîhayatın imdâdına hususan bulutları, nebâtâtın mededine ve nebâtâtı dahi hayvanatın yardımına ve hayvanat ise insanların muâvenetine ve memelerin kevser gibi sütleri, yavruların beslenmelerine ve zîhayatların iktidarları haricindeki pek çok hâcetleri ve erzâkları, umulmadık yerlerden onların ellerine verilmesi, hattâ zerrât‑ı taamiye dahi hüceyrât‑ı bedeniyenin tamirine koşmaları gibi teshìr‑i Rabbânî ile ve istihdam‑ı Rahmânî ile, hakikat‑i teâvünün pek çok misâlleri doğrudan doğruya, bütün kâinâtı bir saray gibi idare eden bir Rabbü'l‑Âlemîn’in umumî ve rahîmâne rubûbiyetini gösteriyorlar.
Evet; câmid ve şuûrsuz ve şefkatsiz olan ve birbirine şefkatkârâne, şuûrdârâne vaziyet gösteren muâvenetçiler, elbette gayet Rahîm ve Hakîm bir Rabb‑i Zülcelâl’in kuvvetiyle, rahmetiyle, emriyle yardıma koşturuluyorlar.
İşte, kâinâtta cârî olan teâvün‑ü umumî, seyyârâttan zîhayatın a'zâ ve cihâzât ve zerrât‑ı bedeniyesine kadar kemâl‑i intizamla cereyan eden muvâzene‑i âmme ve muhâfaza‑i şâmile ve semâvâtın yaldızlı yüzünden ve zeminin zînetli yüzünden çiçeklerin süslü yüzlerine kadar kalem gezdiren tezyîn ve kehkeşândan ve manzûme‑i şemsiyeden mısır ve nar gibi meyvelere kadar hükmeden tanzim ve güneş ve kamerden ve unsurlardan ve bulutlardan bal arılarına kadar memuriyet veren tavzif gibi pek büyük hakikatlerin büyüklükleri nisbetindeki şehâdetleri, kâinâtın şehâdetinin ikinci kanadını isbât ve teşkil ederler. Mâdem Risale‑i Nur bu büyük şehâdeti isbât ve izâh etmiş, biz burada bu kısacık işâretle iktifâ ederiz.
174
İşte dünya seyyahının kâinâttan aldığı ders‑i îmânîye kısa bir işâret olarak Birinci Makamın onsekizinci mertebesinde böyle: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ، اَلْمُمْتَنِعُ نَظ۪يرُهُ، اَلْمُمْكِنُ كُلُّ مَا سِوَاهُ، اَلْوَاحِدُ الْاَحَدُ، اَلَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ ف۪ي وَحْدَتِهِ: هٰذِهِ الْكَائِنَاتُ، اَلْكِتَابُ الْكَب۪يرُ الْمُجَسَّمُ وَالْقُرْاٰنُ الْجِسْمَانِيُّ الْمُعَظَّمُ وَالْقَصْرُ الْمُزَيَّنُ الْمُنَظَّمُ، وَالْبَلَدُ الْمُحْتَشَمُ الْمُنْتَظَمُ، بِاِجْمَاعِ سُوَرِهِ وَاٰيَاتِهِ وَكَلِمَاتِهِ وَحُرُوفِهِ وَاَبْوَابِهِ وَفُصُولِهِ وَصُحُفِهِ وَسُطُورِهِ، وَاِتِّفَاقِ اَرْكَانِهِ وَاَنْوَاعِهِ وَاَجْزَائِهِ وَجُزْئِيَّاتِهِ وَسَكَنَتِهِ وَمُشْتَمِلَاتِهِ وَوَارِدَاتِهِ وَمَصَارِفِهِ، بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَق۪يقَةِ الْحُدُوثِ وَالتَّغَيُّرِ وَالْاِمْكَانِ، بِاِجْمَاعِ جَم۪يعِ عُلَمَاءِ عِلْمِ الْكَلَامِ، وَبِشَهَادَةِ حَق۪يقَةِ تَبْد۪يلِ صُورَتِهِ وَمُشْتَمِلَاتِهِ بِالْحِكْمَةِ وَالْاِنْتِظَامِ، وَتَجْد۪يدِ حُرُوفِهِ وَكَلِمَاتِهِ بِالنِّظَامِ وَالْم۪يزَانِ، وَبِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَق۪يقَةِ: التَّعَاوُنِ، وَالتَّجَاوُبِ، وَالتَّسَانُدِ، وَالتَّدَاخُلِ، وَالْمُوَازَنَةِ، وَالْمُحَافَظَةِ، ف۪ي مَوْجُودَاتِهِ بِالْمُشَاهَدَةِ وَالْعَيَانِ denilmiştir.

Ondokuzuncu Mertebe (Esmâ‑i Hüsnâ ve Sıfât-ı Kudsiye)

Sonra, dünyaya gelen ve dünyanın yaratanını arayan ve onsekiz aded mertebelerden çıkan ve arş‑ı hakikate yetişen bir mi'râc‑ı îmânî ile gâibâne mârifetten hâzırâne ve muhâtabâne bir makama terakkî eden meraklı ve müştâk yolcu adam, kendi rûhuna dedi ki:
175
Fâtiha‑i Şerîfe’de, başından اِيَّاكَ kelimesine kadar gâibâne medh ü senâ ile bir huzur gelip اِيَّاكَ hitâbına çıkılması gibi, biz dahi doğrudan doğruya gâibâne aramayı bırakıp, aradığımızı aradığımızdan sormalıyız; herşeyi gösteren güneşi, güneşten sormak gerektir. Evet, herşeyi gösteren, kendini herşeyden ziyâde gösterir. Öyle ise şemsin şuââtı ile onu görmek ve tanımak gibi, Hàlık’ımızın Esmâ‑i Hüsnâ’sıyla ve sıfât‑ı kudsiyesiyle O’nu, kàbiliyetimizin nisbetinde tanımaya çalışabiliriz.
Bu maksadın hadsiz yollarından iki yolu ve o iki yolun hadsiz mertebelerinden iki mertebeyi ve o iki mertebenin pek çok hakikatlerinden ve pek çok uzun tafsilâtından yalnız iki hakikati icmâl ve ihtisar ile bu risalede beyân edeceğiz.
Birinci Hakikat
Bilmüşâhede gözümüzle görünen ve muhît ve dâimî ve muntazam ve dehşetli ve semâvî ve arzî olan bütün mevcûdâtı çeviren ve tebdil ve tecdîd eden ve kâinâtı kaplayan fa'âliyet‑i müstevliye hakikati görünmesi ve o her cihetle hikmet‑medâr fa'âliyet hakikatinin içinde tezâhür‑ü rubûbiyet hakikatinin bilbedâhe hissedilmesi ve o her cihetle rahmet‑feşân tezâhür‑ü rubûbiyet hakikatinin içinde, tebârüz‑ü ulûhiyet hakikati bizzarûre bilinmiş olmasıdır.
İşte; bu hâkimâne ve hakîmâne fa'âliyet‑i dâimeden ve perdesinin arkasında bir Fâil‑i Kadîr ve Alîmin ef'âli, görünür gibi hissedilir.
Ve bu mürebbiyâne ve müdebbirâne ef'âl‑i Rabbâniyeden ve perdesinin arkasından, herşeyde cilveleri bulunan esmâ‑i İlâhiye, hissedilir derecesinde bedâhetle bilinir.
176
Ve bu celâldarâne ve cemâl‑perverâne cilvelenen Esmâ‑i Hüsnâ’dan ve perdesinin arkasında sıfât‑ı seb'a-i kudsiyenin; ilmelyakìn, belki aynelyakìn, belki hakkalyakìn derecesinde vücûdları ve tahakkukları anlaşılır.
Ve bu yedi kudsî sıfatın dahi, bütün masnûâtın şehâdetiyle; hem hayatdârâne, hem kadîrâne, hem alîmâne, hem semîâne, hem basîrâne, hem mürîdâne, hem mütekellimâne nihâyetsiz bir sûrette tecellîleri ile bilbedâhe ve bizzarûre ve biilme'l‑yakìn bir mevsuf‑u Vâcibü'l-Vücûd’un ve bir müsemmâ‑yı Vâhid-i Ehad’in ve bir fâil‑i Ferd-i Samed’in mevcûdiyeti, güneşten daha zâhir, daha parlak bir tarzda, kalbdeki îmân gözüne görünür gibi kat'î bilinir.
Çünkü: Güzel ve mânidâr bir kitab ve muntazam bir hâne; bedâhetle, yazmak ve yapmak fiillerini ve güzel yazmak ve intizamlı yapmak fiilleri dahi; bedâhetle, yazıcı ve dülger nâmlarını yazıcı ve dülger ünvânları ise; bedâhetle, kitabet ve dülgerlik san'atlarını ve sıfatlarını ve bu san'at ve sıfatlar; bedâhetle, herhalde bir zâtı istilzam eder ki, mevsuf ve sâni' ve müsemmâ ve fâil olsun. Fâilsiz bir fiil ve müsemmâsız bir isim mümkün olmadığı gibi; mevsufsuz bir sıfat, san'atkârsız bir san'at dahi mümkün değildir.
177
İşte bu hakikat ve kaideye binâen, bu kâinât; bütün mevcûdâtıyla beraber, kaderin kalemiyle yazılmış, kudretin çekiciyle yapılmış mânidâr hadsiz kitaplar, mektûblar, nihâyetsiz binalar ve saraylar hükmünde herbiri binler vecihle ve beraber hadsiz vücûh ile Rabbânî ve Rahmânî nihâyetsiz fiilleri ve o fiillerin menşe'leri olan binbir esmâ‑i İlâhiye’nin hadsiz cilveleriyle ve o güzel isimlerin menba'ı olan yedi sıfât‑ı sübhâniyenin nihâyetsiz tecellîleriyle, o yedi muhît ve kudsî sıfatların mâdeni ve mevsufu olan ezelî ve ebedî bir Zât‑ı Zülcelâl’in vücûb‑u vücûduna ve vahdetine hadsiz işâretler ve nihâyetsiz şehâdetler ettikleri gibi; bütün o mevcûdâtta bulunan bütün hüsünler, cemâller, kıymetler, kemâller dahi, ef'âl‑i Rabbâniyenin ve esmâ‑i İlâhiye’nin ve sıfât‑ı samedâniyenin ve şuûnât‑ı sübhâniyenin, kendilerine lâyık ve muvâfık kudsî cemâllerine ve kemâllerine ve hepsi birden Zât‑ı Akdes’in kudsî cemâline ve kemâline bedâhetle şehâdet ederler.
İşte, fa'âliyet hakikati içinde tezâhür eden rubûbiyet hakikati; ilim ve hikmetle halk ve icâd ve sun' ve ibdâ' nizâm ve mîzan ile takdir ve tasvir ve tedbir ve tedvîr kasd ve irâde ile tahvîl ve tebdil ve tenzîl ve tekmîl şefkat ve rahmetle it'âm ve in'âm ve ikram ve ihsân gibi şuûnâtıyla ve tasarrufâtıyla kendini gösterir ve tanıttırır.
Ve tezâhür‑ü rubûbiyet hakikati içinde bedâhetle hissedilen ve bulunan ulûhiyetin tebârüz hakikati dahi; Esmâ‑i Hüsnâ’nın rahîmâne ve kerîmâne cilveleriyle ve Yedi Sıfât‑ı Sübûtiye olan Hayat, İlim, Kudret, İrâde, Sem', Basar ve Kelâm sıfatlarının celâlli ve cemâlli tecellîleriyle kendini tanıttırır, bildirir.
178
Evet, nasıl ki kelâm sıfatı, vahiyler ve ilhâmlar ile Zât‑ı Akdes’i tanıttırır; öyle de: Kudret sıfatı dahi; mücessem kelimeleri hükmünde olan san'atlı eserleriyle O Zât‑ı Akdes’i bildirir ve kâinâtı baştan başa bir furkàn‑ı cismânî mâhiyetinde gösterip, bir Kadîr‑i Zülcelâl’i tavsif ve ta'rif eder.
Ve ilim sıfatı dahi; hikmetli, intizamlı, mîzanlı olan bütün masnûât mikdarınca ve ilim ile idare ve tedbir ve tezyîn ve temyiz edilen bütün mahlûkat adedince, mevsufları olan bir tek Zât‑ı Akdes’i bildirir.
Ve hayat sıfatı ise; kudreti bildiren bütün eserler ve ilmin vücûdunu bildiren bütün intizamlı ve hikmetli ve mîzanlı ve zînetli sûretler, hâller ve sâir sıfatları bildiren bütün deliller, sıfat‑ı hayatın delilleriyle beraber, hayat sıfatının tahakkukuna delâlet ettikleri gibi; hayat dahi, bütün o delilleriyle, âyineleri olan bütün zîhayatları şâhid göstererek Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’u bildirir.
Ve kâinâtı, serbeser her vakit taze taze ve ayrı ayrı cilveleri ve nakışları göstermek için, dâima değişen ve tazelenen ve hadsiz âyinelerden terekküb eden bir âyine‑i ekber sûretine çevirir. Ve bu kıyâsla görmek ve işitmek, ihtiyar etmek ve konuşmak sıfatları dahi; herbiri birer kâinât kadar Zât‑ı Akdes’i bildirir, tanıttırır.
Hem o sıfatlar Zât‑ı Zülcelâl’in vücûduna delâlet ettikleri gibi, hayatın vücûduna ve tahakkukuna ve O Zâtın hayatdâr ve diri olduğuna dahi bedâhetle delâlet ederler. Çünkü; bilmek, hayatın alâmeti; işitmek, dirilik emâresi; görmek, dirilere mahsûs; irâde, hayat ile olabilir; ihtiyarî iktidar, zîhayatlarda bulunur; tekellüm ise, bilen dirilerin işidir.
İşte, bu noktalardan anlaşılır ki; hayat sıfatının yedi defa kâinât kadar delilleri ve kendi vücûdunu ve mevsufun vücûdunu bildiren bürhânları vardır ki, bütün sıfatların esâsı ve menba'ı ve ism‑i a'zamın masdarı ve medârı olmuştur. Risale‑i Nur, bu birinci hakikati kuvvetli bürhânlar ile isbât ve bir derece izâh ettiğinden, bu denizden, bu mezkûr katre ile şimdilik iktifâ ediyoruz.
179
İkinci Hakikat
Sıfat‑ı kelâmdan gelen tekellüm‑ü İlâhîdir. ﴿لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِكَلِمَاتِ رَبّ۪ي âyetinin sırrıyla: Kelâm‑ı İlâhî, nihâyetsizdir. Bir zâtın vücûdunu bildiren en zâhir alâmet, konuşmasıdır. Demek bu hakikat, nihâyetsiz bir sûrette Mütekellim‑i Ezelî’nin mevcûdiyetine ve vahdetine şehâdet eder.
Bu hakikatin iki kuvvetli şehâdeti, bu risalenin ondördüncü ve onbeşinci mertebelerinde beyân edilen vahiyler ve ilhâmlar cihetiyle ve geniş bir şehâdeti dahi, onuncu mertebesinde işâret edilen Kütüb‑ü Mukaddese-i Semâviye cihetiyle ve çok parlak ve câmi' bir diğer şehâdeti dahi, onyedinci mertebesinde Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân cihetiyle geldiğinden, bu hakikatin beyân ve şehâdetini o mertebelere havâle edip o hakikati mu'cizâne ilân eden ve şehâdetini sâir hakikatlerin şehâdetleriyle beraber ifâde eden ﴿شَهِدَ اللّٰهُ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ وَالْمَلٰٓئِكَةُ وَاُو۬لُوا الْعِلْمِ قَٓائِمًا بِالْقِسْطِ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ âyet‑i muazzamanın envârı ve esrârı, bizim bu yolcuya kâfî ve vâfî gelmiş ki, daha ileri gidememiş.
180
İşte bu yolcunun, bu makam‑ı kudsîden aldığı dersin kısa bir meâline bir işâret olarak, Birinci Makamın ondokuzuncu mertebesinde: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الْوَاحِدُ الْاَحَدُ، لَهُ الْاَسْمَاءُ الْحُسْنٰى، وَلَهُ الصِّفَاتُ الْعُلْيَا، وَلَهُ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى، اَلَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ ف۪ي وَحْدَتِهِ: اَلذَّاتُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ، بِاِجْمَاعِ جَم۪يعِ صِفَاتِهِ الْقُدْسِيَّةِ الْمُح۪يطَةِ، وَجَم۪يعِ اَسْمَائِهِ الْحُسْنٰى اَلْمُتَجَلِّيَةِ، وَبِاِتِّفَاقِ جَم۪يعِ شُؤُونَاتِهِ وَاَفْعَالِهِ الْمُتَصَرِّفَةِ،بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ حَق۪يقَةِ تَبَارُزِ الْاُلُوهِيَّةِ ف۪ي تَظَاهُرِ الرُّبُوبِيَّةِ، ف۪ي دَوَامِ الْفَعَّالِيَّةِ الْمُسْتَوْلِيَةِ، بِفِعْلِ الْا۪يجَادِ وَالْخَلْقِ وَالصُّنْعِ وَالْاِبْدَاعِ بِاِرَادَةٍ وَقُدْرَةٍ، وَبِفِعْلِ التَّقْد۪يرِ وَالتَّصْو۪يرِ وَالتَّدْب۪يرِ وَالتَّدْو۪يرِ بِاِخْتِيَارٍ وَحِكْمَةٍ، وَبِفِعْلِ التَّصْر۪يفِ وَالتَّنْظ۪يمِ وَالْمُحَافَظَةِ وَالْاِدَارَةِ وَالْاِعَاشَةِ بِقَصْدٍ وَرَحْمَةٍ، وَبِكَمَالِ الْاِنْتِظَامِ وَالْمُوَازَنَةِ وَبِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَق۪يقَةِ اَسْرَارِ:﴿شَهِدَ اللّٰهُ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ وَالْمَلٰٓئِكَةُ وَاُو۬لُوا الْعِلْمِ قَٓائِمًا بِالْقِسْطِ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ denilmiştir.
Bu Âyetü'l‑Kübrânın otuzüç mertebeden müteşekkil tamamı, hàrikulâde mukaddimesi ile birlikte müstakil olarak neşredilmiştir. Buraya kısmen konulmuş.
181

İkinci Hüccet‑i ÎmâniyeOtuzikinci Söz’ün Birinci Mevkıfı

﴿
﴿لَوْ كَانَ ف۪يهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا
لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَحْدَهُ لَا شَر۪يكَ لَهُ ، لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ يُحْي۪ي وَيُم۪يتُ وَهُوَ حَيٌّ لَا يَمُوتُ بِيَدِهِ الْخَيْرُ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ وَاِلَيْهِ الْمَص۪يرُ
182
Bir Ramazan gecesinde, şu kelâm‑ı tevhidînin onbir cümlesinin herbirinde, birer tevhid mertebesi ve birer müjde bulunduğunu ve o mertebelerden yalnız لَا شَر۪يكَ لَهُ ’deki mânâyı, basit avâmın fehmine gelecek bir muhâvere‑i temsîliye ve bir münâzara‑i faraziye tarzında ve lisân‑ı hâli, lisân‑ı kàl sûretinde söylemiştim. Bana hizmet eden kıymetdâr kardaşlarımın ve mescid arkadaşlarımın arzuları ve istemeleri üzerine o muhâvereyi yazıyorum. Şöyle ki:
Bütün tabiat‑perest, esbâb‑perest ve müşrik gibi, umum envâ'‑ı ehl-i şirkin ve küfrün ve dalâletin tevehhüm ettikleri şerîklerin nâmına bir şahıs farzediyoruz ki; o şahs‑ı farazî, mevcûdât‑ı âlemden bir şeye Rab olmak istiyor ve hakîki mâlik olmak da'vâ etmektedir.
İşte o müddeî, evvelâ mevcûdâtın en küçüğü olan bir zerreye rast gelir. Ona rab ve hakîki mâlik olmakta olduğunu; zerreye, tabiat lisânıyla, felsefe diliyle söyler.
183
O zerre dahi hakikat lisânıyla ve Hikmet‑i Rabbânî diliyle der ki: Ben hadsiz vazifeleri görüyorum. Ayrı ayrı her masnû'a girip işliyorum. Eğer bütün o vezâifi bana gördürecek, sende ilim ve kudret varsa hem benim gibi had ve hesaba gelmeyen zerrât içinde beraber gezip görüyoruz. (Hâşiye) Eğer bütün emsâlim o zerreleri de istihdam edip emir tahtına alacak bir hüküm ve iktidar sende varsa hem kemâl‑i intizam ile, cüz' olduğum mevcûdlara, meselâ; kandaki küreyvât‑ı hamrâya hakîki mâlik ve mutasarrıf olabilirsen bana rab olmak da'vâ et; beni Cenâb‑ı Hak’tan başkasına isnâd et; yoksa sus! Hem bana rab olmadığın gibi müdâhale dahi edemezsin. Çünkü vezâifimizde ve harekâtımızda o kadar mükemmel bir intizam var ki; nihâyetsiz bir hikmet ve muhît bir ilim sâhibi olmayan bize parmak karıştıramaz. Eğer karışsa, karıştıracak. Hâlbuki; senin gibi câmid, âciz ve kör ve iki eli tesâdüf ve tabiat gibi iki körün elinde olan bir şahıs, hiçbir cihette parmak uzatamaz.”
O müddeî, maddiyûnların dedikleri gibi dedi ki: Öyle ise sen kendi kendine mâlik ol. Neden başkasının hesabına çalışmasını söylüyorsun?”
Zerre ona cevaben der: Eğer güneş gibi bir dimağım ve ziyâsı gibi ihâtalı bir ilmim ve harâreti gibi şümûllü bir kudretim ve ziyâsındaki yedi renk gibi muhît duygularım ve gezdiğim her yere ve işlediğim her mevcûda müteveccih birer yüzüm ve bakar birer gözüm ve geçer birer sözüm bulunsa idi; belki senin gibi ahmaklık edip kendi kendime mâlik olduğumu da'vâ ederdim. Haydi def'ol git, sen benden bulamazsın!”
İşte şerîklerin vekili, zerreden me'yûs olunca, küreyvât‑ı hamrâdan bulacağım diye, kandaki bir küreyvât‑ı hamrâya rast gelir. Ona esbâb nâmına ve tabiat ve felsefe lisânıyla der ki: Ben sana rab ve mâlikim.” O küreyvât‑ı hamrâ yani, yuvarlak kırmızı mevcûd ona hakikat lisânıyla ve Hikmet‑i İlâhiye dili ile der: Ben yalnız değilim. Eğer sikkemiz ve memuriyetimiz ve nizâmâtımız bir olan kan ordusundaki bütün emsâlime mâlik olabilirsen, hem gezdiğimiz ve kemâl‑i hikmetle istihdam olunduğumuz bütün hüceyrât‑ı bedene mâlik olacak bir dakîk hikmet ve azîm kudret sende varsa göster ve gösterebilirsen, belki senin da'vânda bir mânâ bulunabilir. Hâlbuki; senin gibi sersem ve senin elindeki sağır tabiat ve kör kuvvetle, değil mâlik olmak, belki zerre mikdar karışamazsın. Çünkü; bizdeki intizam o kadar mükemmeldir ki; ancak herşeyi görür ve işitir ve bilir ve yapar bir Zât bize hükmedebilir. Öyle ise sus! Vazifem o kadar mühim ve intizam o kadar mükemmeldir ki; senin ile, senin böyle karmakarışık sözlerine cevab vermeğe vaktim yok!” der, onu tardeder.
184
Sonra, onu kandıramadığı için o müddeî gider, bedendeki hüceyre tâbir ettikleri menzilciğe rast gelir. Felsefe ve tabiat lisânıyla der: Zerreye ve küreyvât‑ı hamrâya söz anlattıramadım; belki sen sözümü anlarsın. Çünkü; sen, gayet küçük bir menzil gibi birkaç şeyden yapılmışsın. Öyle ise, ben seni yapabilirim. Sen benim masnû'um ve hakîki mülküm ol.” der. O hüceyre ona cevaben, hikmet ve hakikat lisânıyla der ki:
Ben, çendan küçücük bir şeyim. Fakat pek büyük vazifelerim, pek ince münâsebetlerim ve bedenin bütün hüceyrâtına ve hey'et‑i mecmuasına bağlı alâkalarım var. Ezcümle, evride ve şerâyîn damarlarına ve hassâse ve muharrike a'sâblarına ve câzibe, dâfia, müvellide, musavvire gibi kuvvelere karşı derin ve mükemmel vazifelerim var. Eğer bütün bedeni, bütün damar ve a'sâb ve kuvveleri teşkil ve tanzim ve istihdam edecek bir kudret ve ilim sende varsa ve benim emsâlim ve san'atça ve keyfiyetçe birbirimizin kardeşi olan bütün hüceyrât‑ı bedeniyeye tasarruf edecek nâfiz bir kudret, şâmil bir hikmet sende varsa göster, sonra Ben seni yapabilirim.” diye da'vâ et. Yoksa haydi git! Küreyvât‑ı hamrâ, bana erzâk getiriyorlar. Küreyvât‑ı beyzâ da bana hücum eden hastalıklara mukàbele ediyorlar. İşim var, beni meşgul etme! Hem senin gibi âciz, câmid, sağır, kör bir şey, bize hiçbir cihetle karışamaz. Çünkü; bizde o derece ince ve nâzik ve mükemmel bir intizam (Hâşiye) var ki; eğer bize hükmeden bir Hakîm‑i Mutlak ve Kadîr‑i Mutlak ve Alîm‑i Mutlak olmazsa, intizamımız bozulur, nizâmımız karışır.”
185
Sonra o müddeî, onda da me'yûs oldu. Bir insanın bedenine rast gelir. Yine kör tabiat ve serseri felsefe lisânı ile tabîiyyûnun dedikleri gibi der ki: Sen benimsin. Seni yapan benim veya sende hissem var.”
186
Cevaben o beden‑i insan, hakikat ve hikmet diliyle ve intizamının lisân‑ı hâliyle der ki: Eğer bütün emsâlim ve yüzümüzdeki sikke‑i kudret ve tuğrâ‑i fıtrat bir olan bütün insanların bedenlerine hakîki mutasarrıf olacak bir kudret ve ilim sende varsa hem sudan ve havadan tut, nebâtât ve hayvanata kadar benim erzâkımın mahzenlerine mâlik olacak bir servetin ve bir hâkimiyetin varsa hem, ben kılıf olduğum gayet geniş ve yüksek olan rûh, kalb, akıl gibi letâif‑i maneviyeyi, benim gibi dar, süflî bir zarfta yerleştirerek, kemâl‑i hikmet ile istihdam edip ibâdet ettirecek sende nihâyetsiz bir kudret, hadsiz bir hikmet varsa, göster; sonra Ben seni yaptım.” de. Yoksa sus! Hem bendeki intizam‑ı ekmelin şehâdetiyle ve yüzümdeki sikke‑i vahdet’in delâletiyle, benim Sâni'im, herşeye Kadîr, herşeye Alîm, herşeyi görür ve herşeyi işitir bir Zât’tır. Senin gibi sersem, âcizin parmağı O’nun san'atına karışamaz, zerre mikdar müdâhale edemez.”
O şerîklerin vekili, bedende dahi parmak karıştıracak yer bulamaz. Gider, insanın nev'ine rast gelir, kalbinden der ki: Belki bu dağınık, karmakarışık olan cemâat içinde; şeytan, onların ef'âl‑i ihtiyariye ve ictimâiyelerine karıştığı gibi, belki ben de ahvâl‑i vücûdiye ve fıtriyelerine karışabileceğim ve parmak karıştıracak bir yer bulacağım. Ve onda bir yer bulup beni tardeden bedene ve beden hüceyresine hükmümü icra ederim.” Onun için beşerin nev'ine, yine sağır tabiat ve sersem felsefe lisânıyla der ki: Siz çok karışık bir şey görünüyorsunuz. Ben size rab ve mâlikim veyâhut hissedarım.” der.
187
O vakit nev'‑i insan, hak ve hakikat lisânıyla, hikmet ve intizamın diliyle der ki: Eğer bütün küre‑i arza giydirilen ve nev'imiz gibi bütün hayvanat ve nebâtâtın yüzlerbin envâ'ından rengârenk atkı ve iplerden kemâl‑i hikmetle dokunan ve dikilen gömleği ve yeryüzüne serilen ve yüzbinler zîhayat envâ'ından nescolunan ve gayet nakışlı bir sûrette icâd edilen haliçeyi yapacak ve her vakit kemâl‑i hikmetle tecdîd edip tazelendirecek bir kudret ve hikmet sende varsa; hem eğer, biz meyve olduğumuz küre‑i arza ve çekirdek olduğumuz âlemde tasarruf edecek ve hayatımıza lâzım maddeleri mîzan‑ı hikmetle aktâr‑ı âlemden bize gönderecek bir muhît kudret ve şâmil bir hikmet sende varsa; ve yüzümüzdeki sikke‑i kudret bir olan bütün gitmiş ve gelecek emsâlimizi icâd edecek bir iktidar sende varsa, belki bana rubûbiyet da'vâ edebilirsin. Yoksa haydi sus! Benim nev'imdeki karmakarışıklığa bakıp Parmak karıştırabilirim.” deme. Çünkü; intizam mükemmeldir. O karmakarışık zannettiğin vaziyetler, kudretin kader kitabına göre kemâl‑i intizam ile bir istinsahtır. Çünkü; bizden çok aşağı olan ve bizim taht‑ı nezâretimizde bulunan hayvanat ve nebâtâtın kemâl‑i intizamları gösteriyor ki; bizdeki karışıklıklar bir nev'i kitabettir.
Hiç mümkün müdür ki; bir haliçenin her tarafına yayılan bir atkı ipini san'atkârâne yerleştiren, haliçenin ustasından başkası olsun. Hem bir meyvenin mûcidi, ağacının mûcidinden başkası olsun. Hem çekirdeği icâd eden, çekirdekli cismin sâni'inden başkası olsun. Hem gözün kördür; yüzümdeki mu'cizât‑ı kudreti, mâhiyetimizdeki havârık‑ı fıtratı görmüyorsun. Eğer görsen anlarsın ki: Benim Sâni'im, öyle bir Zât’tır ki, hiçbir şey O’ndan gizlenemez, hiçbir şey O’na nazlanıp ağır gelemez. Yıldızlar, zerreler kadar O’na kolay gelir. Bir baharı bir çiçek kadar sühûletle icâd eder. Koca kâinâtın fihristesini, kemâl‑i intizamla benim mâhiyetimde derceden bir Zât’tır. Böyle bir Zât’ın san'atına senin gibi câmid, âciz ve kör, sağır parmak karıştırabilir mi? Öyle ise sus! Def'ol git!” der, onu tardeder.
188
Sonra o müddeî gider; zeminin yüzüne serilen geniş haliçeye ve zemine giydirilen gayet müzeyyen ve münakkaş gömleğe, esbâb nâmına ve tabiat lisânıyla ve felsefe diliyle der ki: Sende tasarruf edebilirim ve sana mâlikim veya sende hissem var.” diye da'vâ eder.
O vakit o gömlek, (Hâşiye) o haliçe, hak ve hakikat nâmına, lisân‑ı hikmetle o müddeîye der ki: Eğer seneler, karnlar adedince yere giydirilip sonra intizam ile çıkarılıp geçmiş zamanın ipine asılan ve yeniden giydirilecek ve kemâl‑i intizam ile kader dâiresinde programları ve biçimleri çizilen ve ta'yin olunan ve gelecek zamanın şeridine takılan ve intizamlı ve hikmetli, ayrı ayrı nakışları bulunan bütün gömlekleri, haliçeleri dokuyacak, icâd edecek kudret ve san'at sende varsa; hem hilkat‑i arzdan, harâb‑ı arza kadar, belki ezelden ebede kadar ulaşacak, hikmetli, kudretli iki manevî elin varsa; ve bütün atkılarımdaki bütün ferdleri icâd edecek, kemâl‑i intizam ve hikmetle tamir ve tecdîd edecek sende bir iktidar ve hikmet varsa; hem bizim modelimiz ve bizi giyen ve bizi kendine peçe ve çarşaf yapan küre‑i arzı elinde tutup mûcid olabilirsen, bana rubûbiyet da'vâ et. Yoksa haydi dışarıya! Bu yerde yer bulamazsın. Hem bizde öyle bir sikke‑i Vahdet ve öyle bir tuğrâ‑i Ehadiyet vardır ki; bütün kâinât kabza‑i tasarrufunda olmayan ve bütün eşyayı, bütün şuûnâtıyla birden görmeyen ve nihâyetsiz işleri beraber yapamayan ve her yerde hâzır ve nâzır bulunmayan ve mekândan münezzeh olmayan ve nihâyetsiz hikmet ve ilim ve kudrete mâlik olmayan bize sâhib olamaz ve müdâhale edemez.”
189
Sonra o müddeî gider; Belki küre‑i arzı kandırıp orada bir yer bulurum.” der. Gider, küre‑i arza (Hâşiye‑1) yine esbâb nâmına ve tabiat lisânıyla der ki: Böyle serseri gezdiğinden, sâhibsiz olduğunu gösteriyorsun. Öyle ise, sen benim olabilirsin.”
O vakit küre‑i arz, hak nâmına ve hakikat diliyle, gök gürültüsü gibi bir sadâ ile ona der ki: Haltetme!‥ Ben nasıl serseri, sâhibsiz olabilirim! Benim elbisemi ve elbisemin içindeki en küçük bir noktayı, bir ipi intizamsız bulmuş musun ve hikmetsiz ve san'atsız görmüş müsün ki, bana sâhibsiz, serseri dersin! Eğer hareket‑i seneviyem ile takriben yirmibeşbin senelik (Hâşiye‑2) bir mesâfede, bir senede gezdiğim ve kemâl‑i mîzan ve hikmetle vazife‑i hizmetimi gördüğüm dâire‑i azîmeye hakîki mâlik olabilirsen ve kardeşlerim ve benim gibi vazifedâr olan on seyyâreye ve gezdikleri bütün dâirelere ve bizim imâmımız ve biz onunla bağlı ve câzibe‑i rahmetle ona takılı olduğumuz Güneş’i icâd edip, yerleştirecek ve sapan taşı gibi beni ve seyyârât yıldızları ona bağlayacak ve kemâl‑i intizam ve hikmetle döndürüp istihdam edecek bir nihâyetsiz hikmet ve nihâyetsiz kudret sende varsa, bana rubûbiyet da'vâ et. Yoksa haydi Cehennem ol, git! Benim işim var, vazifeme gidiyorum. Hem bizlerdeki haşmetli intizamât ve dehşetli harekât ve hikmetli teshìrat gösteriyor ki, bizim ustamız öyle bir Zât’tır ki; bütün mevcûdât, zerrelerden yıldızlara ve güneşlere kadar emirber nefer hükmünde O’na mutî' ve musahhardırlar. Bir ağacı, meyveleriyle tanzim ve tezyîn ettiği gibi, kolayca güneşi, seyyârâtla tanzim eder bir Hakîm‑i Zülcelâl ve Hâkim‑i Mutlak’tır.”
190
Sonra o müddeî, yerde yer bulamadığı için gider güneşe, kalbinden der ki: Bu çok büyük bir şeydir, belki içinde bir delik bulup bir yol açarım, yeri de musahhar ederim.” Güneş’e, şirk nâmına ve şeytanlaşmış felsefe lisânıyla, Mecûsîler’in dedikleri gibi der ki: Sen bir sultansın, kendi kendine mâliksin, istediğin gibi tasarruf edersin.”
Güneş ise, Hak nâmına ve hakikat lisânıyla ve Hikmet‑i İlâhiye diliyle ona der: Hâşâ, yüzbin defa hâşâ ve kellâ!‥ Ben musahhar bir memurum. Seyyidim’in misâfirhânesinde bir mumdârım. Bir sineğe, belki bir sineğin kanadına dahi hakîki mâlik olamam. Çünkü; sineğin vücûdunda öyle manevî cevherler ve göz, kulak gibi antika san'atlar var ki, benim dükkânımda yok; dâire‑i iktidarımın haricindedir.” der, müddeîyi tekdir eder.
Sonra o müddeî döner, fir'avunlaşmış felsefe lisânıyla der ki: Mâdem kendine mâlik ve sâhib değilsin, bir hizmetkârsın; esbâb nâmına benimsin.” der.
O vakit güneş, hak ve hakikat nâmına ve ubûdiyet lisânıyla der ki: Ben öyle birinin olabilirim ki; bütün emsâlim olan ulvî yıldızları icâd eden ve semâvâtında kemâl‑i hikmetle yerleştiren ve kemâl‑i haşmetle döndüren ve kemâl‑i zînetle süslendiren bir Zât olabilir.”
Sonra o müddeî, kalbinden der ki: Yıldızlar çok kalabalıktırlar. Hem dağınık, karmakarışık görünüyorlar. Belki onların içinde, müekkillerim nâmına bir şey kazanırım.” der, onların içine girer. Onlara esbâb nâmına, şerîkleri hesabına ve tuğyan etmiş felsefe lisânıyla, nücûm‑perest olan Sâbiiyûnlar’ın dedikleri gibi der ki: Sizler pek çok dağınık olduğunuzdan, ayrı ayrı hâkimlerin taht‑ı hükmünde bulunuyorsunuz.”
191
O vakit yıldızlar nâmına bir yıldız der ki: Ne kadar sersem, akılsız ve ahmak ve gözsüzsün ki; bizim yüzümüzdeki sikke‑i Vahdet’i ve tuğrâ‑i Ehadiyet’i görmüyorsun, anlamıyorsun ve bizim nizâmât‑ı àliyemizi ve kavânîn‑i ubûdiyetimizi bilmiyorsun; bizi intizamsız zannediyorsun. Bizler öyle bir Zât’ın san'atıyız ve hizmetkârlarıyız ki; bizim denizimiz olan semâvâtı ve şeceremiz olan kâinâtı ve mesîregâhımız olan nihâyetsiz fezâ‑yı âlemi kabza‑i tasarrufunda tutan bir Vâhid‑i Ehad’dir. Bizler, donanma elektrik lambaları gibi, O’nun kemâl‑i Rubûbiyet’ini gösteren nurânî şâhidleriz ve Saltanat‑ı Rubûbiyet’ini ilân eden ışıklı bürhânlarız. Herbir tâifemiz, O’nun dâire‑i saltanatında, ulvî, süflî, dünyevî, berzahî, uhrevî menzillerde haşmet‑i saltanatını gösteren ve ziyâ veren nurânî hizmetkârlarız.
192
Evet herbirimiz kudret‑i Vâhid-i Ehad’in birer mu'cizesi ve şecere‑i hilkatin birer muntazam meyvesi ve Vahdâniyet’in birer münevver bürhânı ve melâikelerin birer menzili, birer tayyaresi, birer mescidi ve avâlim‑i ulviyenin birer lambası, birer güneşi ve Saltanat‑ı Rubûbiyet’in birer şâhidi ve fezâ‑yı âlemin birer zîneti, birer kasrı, birer çiçeği ve semâ denizinin birer nurânî balığı ve gökyüzünün birer güzel gözü (Hâşiye) olduğumuz gibi; hey'et‑i mecmuamızda sükûnet içinde bir sükût ve hikmet içinde bir hareket ve haşmet içinde bir zînet ve intizam içinde bir hüsn‑ü hilkat ve mevzûniyet içinde bir kemâl‑i san'at bulunduğundan Sâni'‑i Zülcelâl’imizi, nihâyetsiz diller ile Vahdet’ini, Ehadiyet’ini, Samediyet’ini ve evsâf‑ı Cemâl ve Celâl ve Kemâl’ini bütün kâinâta ilân ettiğimiz hâlde, bizim gibi nihâyet derecede sâfî, temiz, mutî', musahhar hizmetkârları, karmakarışıklık ve intizamsızlık ve vazifesizlik, hattâ sâhibsizlik ile ittiham ettiğinden tokada müstehaksın.” der. O müddeînin yüzüne recm‑i şeytan gibi bir yıldız, öyle bir tokat vurur ki, yıldızlardan Cehennem’in dibine onu atar. Ve beraberinde olan tabiatı, (Hâşiye) evhâm derelerine ve tesâdüfü, adem kuyusuna ve şerîkleri, imtina' ve muhâliyet zulümâtına ve din aleyhindeki felsefeyi, esfel‑i sâfilînin dibine atar. Bütün yıldızlarla beraber o yıldız: ﴿لَوْ كَانَ ف۪يهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا Fermân‑ı Kudsîsini okurlar ve Sinek kanadından tut, semâvât kandillerine kadar, bir sinek kanadı kadar şerîke yer yoktur ki, parmak karıştırsın.” diye ilân ederler.
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ سِرَاجِ وَحْدَتِكَ ف۪ي كَثْرَةِ مَخْلُوقَاتِكَ وَدَلَّالِ وَحْدَانِيَّتِكَ ف۪ي مَشْهَرِ كَائِنَاتِكَ وَعَلٰى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ
193

Birinci Mevkıfın Küçük Bir Zeyli

فَاسْتَمِعْ اٰيَةَ﴿اَفَلَمْ يَنْظُرُٓوا اِلَى السَّمَٓاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا وَزَيَّنَّاهَا… الخ
ثُمَّ انْظُرْ اِلٰى وَجْهِ السَّمَاءِ كَيْفَ تَرٰى سُكُوتًا ف۪ي سُكُونَةٍ ❋ حَرَكَةً ف۪ي حِكْمَةٍ تَلَئْلُئًا ف۪ي حَشْمَةٍ تَبَسُّمًا ف۪ي ز۪ينَةٍ ❋ مَعَ اِنْتِظَامِ الْخِلْقَةِ ، مَعَ اِتِّزَانِ الصَّنْعَةِ تَشَعْشُعُ سِرَاجِهَا تَهَلْهُلُ مِصْبَاحِهَا ، تَلَئْلُؤُ نُجُومِهَا ، تُعْلِنُ لِاَهْلِ النُّهٰى سَلْطَنَةً بِلَا اِنْتِهَاءٍ ❋
﴿اَفَلَمْ يَنْظُرُٓوا اِلَى السَّمَٓاءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا وَزَيَّنَّاهَا … الخ
Bu âyetin bir nev'i tercümesi olan ثُمَّ انْظُرْ اِلٰى وَجْهِ السَّمَاءِ كَيْفَ تَرٰى سُكُوتًا ف۪ي سُكُونَةٍ tercümesidir. Yani; âyet‑i kerîme, nazar‑ı dikkati, semânın zînetli ve güzel yüzüne çeviriyor. dikkat‑i nazar ile, semânın yüzünde fevkalâde sükûnet içinde bir sükûtu görüp, bir Kadîr‑i Mutlak’ın emir ve teshìriyle o vaziyeti aldığını anlasın. Yoksa eğer başıboş olsa idiler, birbiri içinde o dehşetli hadsiz ecrâm, o gayet büyük küreler ve gayet sür'atli hareketleriyle öyle bir velveleyi çıkarmak lâzım idi ki, kâinâtın kulağını sağır edecekti. Hem öyle bir zelzele‑i herc ü merc içinde karışıklık olacaktı ki, kâinâtı dağıtacaktı. Yirmi câmus, birbiri içinde hareket etse ne kadar velveleli bir herc ü merce sebebiyet verdiği ma'lûm. Hâlbuki; Küre‑i arzdan bin defa büyük ve top güllesinden yetmiş defa sür'atli hareket edenler, yıldızlar içerisinde var olduğunu kozmoğrafya söylüyor.
194
İşte sükûnet içindeki sükût‑u ecrâmdan, Sâni'‑i Zülcelâl’in ve Kadîr‑i Zülkemâl’in derece‑i kudret ve teshìrini ve nücûmun O’na derece‑i inkıyad ve itâatini anla.
حَرَكَةً ف۪ي حِكْمَةٍ Hem, semânın yüzünde, hikmet içinde bir hareketi görmeği âyet emrediyor. Evet, gayet acîb ve azîm o harekât, gayet dakîk ve geniş hikmet içindedir. Nasıl ki, bir fabrikanın çarklarını ve dolaplarını bir hikmet içinde çeviren bir san'atkâr, fabrikanın azamet ve intizamı derecesinde derece‑i san'at ve mehâretini gösterir; öyle de; koca Güneş’e, seyyârât ile beraber fabrika vaziyetini veren ve o müdhiş azîm küreleri sapan taşları misillû ve fabrika çarkları gibi etrafında döndüren bir Kadîr‑i Zülcelâl’in derece‑i kudret ve hikmeti, o nisbette nazara tezâhür eder.
تَلَئْلُئًا ف۪ي حَشْمَةٍ تَبَسُّمًا ف۪ي ز۪ينَةٍ Yani: Hem, semâvât yüzünde öyle bir haşmet içinde bir parlamak ve bir zînet içinde bir tebessüm var ki; Sâni'‑i Zülcelâl’in ne kadar muazzam bir saltanatı, ne kadar güzel bir san'atı olduğunu gösterir. Donanma günlerinde kesretli elektrik lambaları, sultanın derece‑i haşmetini ve terakkiyât‑ı medeniyede derece‑i kemâlini gösterdiği gibi; koca semâvât, o haşmetli, zînetli yıldızlarıyla Sâni'‑i Zülcelâl’in kemâl‑i saltanatını ve cemâl‑i san'atını, öylece nazar‑ı dikkate gösteriyorlar.
195
مَعَ اِنْتِظَامِ الْخِلْقَةِ ❋ مَعَ اِتِّزَانِ الصَّنْعَةِ Hem diyor ki: Semânın yüzündeki mahlûkatın intizamını, dakîk mîzanlar içinde masnûâtın mevzûniyetini gör ve anla ki: Onların Sâni'i ne kadar Kadîr ve ne kadar Hakîm olduğunu bil. Evet, muhtelif ve küçük cirimleri veyâhut hayvanları döndüren ve bir vazife için çeviren ve bir mîzan‑ı mahsûs ile herbirini muayyen bir yolda sevkeden bir Zât’ın derece‑i iktidar ve hikmetini ve hareket eden cirmlerin O’na derece‑i itâat ve musahhariyetlerini gösterdikleri gibi; koca semâvât o dehşetli azametiyle, hadsiz yıldızlarıyla ve o yıldızlar da dehşetli büyüklükleriyle ve gayet şiddetli hareketleriyle beraber, zerre mikdar ve bir sâniyecik kadar hududlarından tecâvüz etmemeleri, bir âşire‑i dakika kadar vazifelerinden geri kalmamaları, Sâni'‑i Zülcelâl’lerinin ne kadar dakîk bir mîzan‑ı mahsûs ile Rubûbiyet’ini icra ettiğini nazar‑ı dikkate gösterirler. Hem de şu âyet gibi Sûre‑i Amme’de ve sâir âyetlerde beyân olunan teshìr‑i Şems ve Kamer ve nücûmla işâret ettiği gibi: تَشَعْشُعُ سِرَاجِهَا ، تَهَلْهُلُ مِصْبَاحِهَا ، تَلَئْلُؤُ نُجُومِهَا ، تُعْلِنُ لِاَهْلِ النُّهٰى ، سَلْطَنَةً بِلَا اِنْتِهَاءٍ
Yani: Semânın müzeyyen tavanına, güneş gibi ışık verici, ısındırıcı bir lambayı takmak; gece gündüz hatlarıyla, kış yaz sahifelerinde Mektûbat‑ı Samedâniye’yi yazmasına bir nur hokkası hükmüne getirmek ve yüksek minâre ve kulelerdeki büyük saatlerin parlayan akrebleri misillû, kubbe‑i semâda Kamer’i, zamanın saat‑ı kübrâsına bir akrep yapmak; mütefâvit çok hilâller sûretinde her geceye güyâ ayrı bir hilâl bırakıp, sonra dönüp kendine toplamak; menzillerinde kemâl‑i mîzanla, dakîk hesabla hareket ettirmek ve kubbe‑i semâda parlayan, tebessüm eden yıldızlarla, göğün güzel yüzünü yaldızlamak, elbette nihâyetsiz bir Saltanat‑ı Rubûbiyet’in şeâiridir. Zîşuûra, O’nu iş'âr eden muhteşem bir Ulûhiyet’in işârâtıdır. Ehl‑i fikri, îmâna ve tevhide dâvet eder.
196
Bak kitab‑ı kâinâtın safha‑i rengînine
Hâme‑i zerrîn-i kudret, gör ne tasvir eylemiş!
Kalmamış bir nokta muzlim, çeşm‑i dil erbâbına
Sanki âyâtın Hudâ, nur ile tahrir eylemiş!
Bak, ne mu'ciz‑i hikmet, iz'ân‑rubâ-yı kâinât,
Bak, ne àlî bir temâşâdır fezâ‑yı kâinât;
.
Dinle de yıldızları, şu hutbe‑i şîrînine
Nâme‑i nûrîn-i Hikmet, bak ne takrîr eylemiş.
Hep beraber nutka gelmiş, hak lisânıyla derler:
Bir Kadîr‑i Zülcelâl’in haşmet‑i sultanına
Biz birer bürhân‑ı nur-efşânız, vücûb‑u Sâni'a
Hem Vahdete, hem Kudrete şâhidleriz biz
Şu zeminin yüzünü yaldızlayan
Nâzenîn mu'cizâtı çün melek seyranına.
Bu semânın arza bakan, Cennet’e dikkat eden
Binler müdakkik gözleriz biz.
Tûbâ‑i hilkatten semâvât şıkkına
Hep Kehkeşân ağsânına
Bir Cemîl‑i Zülcelâl’in dest‑i hikmetiyle takılmış,
Pek güzel meyveleriz biz.
Şu semâvât ehline, birer mescid‑i seyyâr,
Birer hâne‑i devvâr, birer ulvî âşiyâne,
Birer misbâh‑ı nevvâr, birer gemi‑i cebbâr,
Birer tayyareyiz biz
Bir Kadîr‑i Zülkemâl’in, bir Hakîm‑i Zülcelâl’in;
Birer mu'cize‑i Kudret; birer hàrika‑i san'at-ı hàlıkane,
Birer nâdire‑i Hikmet, birer dâhiye‑i hilkat,
Birer nur âlemiyiz biz
Böyle yüzbin dil ile, yüzbin bürhân gösteririz,
İşittiririz insan olan insana.
Kör olası dinsiz gözü, görmez oldu yüzümüzü,
Hem işitmez sözümüzü, hak söyleyen âyetleriz biz
Sikkemiz bir, tuğrâmız bir, Rabbimize musahharız, müsebbihiz abîdâne,
Zikrederiz, Kehkeşânın halka‑i ezkârına mensûb birer meczûblarız biz!‥
197

Üçüncü Hüccet‑i ÎmâniyeYirmiüçüncü Lem'a

Tabiattan gelen fikr‑i küfrîyi dirilmeyecek bir sûrette öldürüyor; küfrün temel taşını zîr ü zeber ediyor.
İhtar:Şu Notada, tabîiyyûnun münkir kısmının gittikleri yolun iç yüzü ne kadar akıldan uzak ve ne kadar çirkin ve ne derece hurâfe olduğu, lâakal doksan muhâli tazammun eden dokuz muhâl ile beyân edilmiş. Sâir risalelerde o muhâller kısmen izâh edildiğinden, burada gayet muhtasar olmak haysiyetiyle, bazı basamaklar tayyedilmiştir. Onun için, birdenbire, Bu kadar zâhir ve âşikâre bir hurâfeyi nasıl bu meşhûr âkıl feylesoflar kabûl etmişler, o yolda gidiyorlar?” hâtıra geliyor.
Evet, onlar mesleklerinin içyüzünü görememişler. Hem, hakikat‑i meslekleri ve mesleklerinin lâzımı ve muktezâsı odur ki, yazılmış herbir muhâlin ucunda beyân edilen o çirkin ve müstekreh ve gayr‑ı ma'kul (Hâşiye) hülâsa‑i mezhebleri; mesleklerinin lâzımı ve zarûrî muktezâsı olduğunu gayet bedîhî ve kat'î bürhânlarla, şübhesi olanlara tafsîlen beyân ve isbât etmeye hazırım.
198
﴿
﴿قَالَتْ رُسُلُهُمْ اَفِي اللّٰهِ شَكٌّ فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ
Şu âyet‑i kerîme, istifhâm‑ı inkârî ile, Cenâb‑ı Hak hakkında şek olmaz ve olmamalı demekle, Vücûd ve Vahdâniyet‑i İlâhiye bedâhet derecesinde olduğunu gösteriyor.
Şu sırrı izâhtan evvel bir ihtar:
Bin üçyüz otuzsekizde bundan oniki sene evvel (şimdi yirmi seneden geçti) Ankara’ya gittim. İslâm ordusunun Yunan’a galebesinden neş'e alan ehl‑i îmânın kuvvetli efkârı içinde, gayet müdhiş bir zındıka fikri, içine girmek ve bozmak ve zehirlendirmek için dessâsâne çalıştığını gördüm. Eyvâh!” dedim, Bu ejderha îmânın erkânına ilişecek!” O vakit, şu âyet‑i kerîme bedâhet derecesinde Vücûd ve Vahdâniyeti ifhâm ettiği cihetle, ondan istimdâd edip, o zındıkanın başını dağıtacak derecede Kur'ân‑ı Hakîm’den alınan kuvvetli bir bürhânı, Nur’un Arabî risalesinde yazdım. Ankara’da, Yeni Gün Matbaasında tab' ettirmiştim. Fakat maatteessüf Arabî bilen az ve ehemmiyetle bakanlar da nâdir olmakla beraber, gayet muhtasar ve mücmel bir sûrette o kuvvetli bürhân te'sirini göstermedi. Maatteessüf, o dinsizlik fikri hem inkişaf etti, hem kuvvet buldu. Bilmecbûriye, o bürhânı Türkçe olarak bir derece beyân edeceğim. O bürhânın bazı parçaları, bazı risalelerde tam izâh edildiğinden, burada icmâlen yazılacaktır. Sâir risalelerde inkısam etmiş olan müteaddid bürhânlar, bu bürhânda kısmen ittihâd ediyor, herbiri bunun bir cüz'ü hükmüne geçiyor.

Mukaddime

Ey insan! Bil ki, insanların ağzından çıkan ve dinsizliği işmâm eden dehşetli kelimeler var; ehl‑i îmân bilmeyerek isti'mâl ediyorlar. Mühimlerinden üç tanesini beyân edeceğiz.
199
Birincisi: Evcedethü'l‑esbâb yani; Esbâb bu şeyi icâd ediyor.”
İkincisi: Teşekkele binefsihî yani; Kendi kendine teşekkül ediyor, oluyor, bitiyor.”
Üçüncüsü: İktezathu't‑tabiat yani; Tabîidir; tabiat iktiza edip icâd ediyor.”
Evet, mâdem mevcûdât var ve inkâr edilmez. Hem, her mevcûd san'atlı ve hikmetli vücûda geliyor. Hem, mâdem kadîm değil, yeniden oluyor. Herhalde, ey mülhid; bu mevcûdu, meselâ bu hayvanı, ya diyeceksin ki; esbâb‑ı âlem onu icâd ediyor, yani esbâbın ictimâ'ında o mevcûd vücûd buluyor; veyâhut o kendi kendine teşekkül ediyor; veyâhut, tabiat muktezâsı olarak, tabiatın te'siriyle vücûda geliyor; veyâhut bir Kadîr‑i Zülcelâl’in kudretiyle icâd edilir.
Mâdem aklen bu dört yoldan başka yol yoktur. Evvelki üç yol muhâl, battal, mümteni', gayr‑ı kàbil oldukları kat'î isbât edilse; bizzarûre ve bilbedâhe, dördüncü yol olan tarîk‑ı Vahdâniyet şeksiz, şüphesiz sâbit olur.

Birinci Kelime: Esbâb‑ı âlemin ictimâ'ıyla teşkil-i eşya ve vücûd-u mahlûkat

Amma Birinci Yol ki; esbâb‑ı âlemin ictimâ'ıyla teşkil‑i eşya ve vücûd‑u mahlûkattır. Pek çok muhâlâtından yalnız üç tanesini zikrediyoruz.

Birincisi

Bir eczâhânede, gayet muhtelif maddelerle dolu, yüzer kavanoz şişeler bulunuyor. O edviyelerden, zîhayat bir mâcun istenildi. Hem hayatdâr, hàrika bir tiryâk, onlardan yapılmak icâb etti. Geldik, o eczâhânede, o zîhayat mâcunun ve hayatdâr tiryâkın çoklukla efrâdını gördük. O mâcunlardan herbirisini tedkik ettik. Görüyoruz ki; o kavanoz şişelerden herbirisinden, bir mîzan‑ı mahsûs ile, bir‑iki dirhem bundan, üç‑dört dirhem ötekinden, altı‑yedi dirhem başkasından ve hâkezâ muhtelif mikdarlarda eczâlar alınmış. Eğer birinden, bir dirhem ya noksan veya fazla alınsa, o mâcun zîhayat olamaz, hâsiyetini gösteremez. Hem o hayatdâr tiryâkı da tedkik ettik. Herbir kavanozdan bir mîzan‑ı mahsûs ile bir madde alınmış ki, zerre mikdarı noksan veya ziyâde olsa, tiryâk hàssasını kaybeder. O kavanozlar elliden ziyâde iken, herbirisinden ayrı bir mîzan ile alınmış gibi, ayrı ayrı mikdarda eczâları alınmış.
200
Acaba hiçbir cihette imkân ve ihtimal var ki; o şişelerden alınan muhtelif mikdarlar, şişelerin garîb bir tesâdüf veya fırtınalı bir havanın çarpmasıyla devrilmesinden, herbirisinden alınan mikdar kadar, yalnız o mikdar aksın, beraber gitsinler ve toplanıp o mâcunu teşkil etsinler? Acaba bundan daha hurâfe, muhâl, bâtıl bir şey var ? Eşek muzâaf bir eşekliğe girse, sonra insan olsa, Bu fikri kabûl etmem diye kaçacaktır.
İşte bu misâl gibi; herbir zîhayat, elbette zîhayat bir mâcundur. Ve herbir nebât, hayatdâr bir tiryâk gibidir ki; çok müteaddid eczâlardan, çok muhtelif maddelerden, gayet hassas bir ölçü ile alınan maddelerden terkîb edilmiştir. Eğer esbâba, anâsıra isnâd edilse ve Esbâb icâd etti denilse; aynen eczâhânedeki mâcunun, şişelerin devrilmesinden vücûd bulması gibi, yüz derece akıldan uzak, muhâl ve bâtıldır.
Elhâsıl: Şu eczâhâne‑i kübrâ-yı âlemde, Hakîm‑i Ezelî’nin mîzan‑ı kazâ ve kaderiyle alınan mevâdd‑ı hayatiye, hadsiz bir hikmet ve nihâyetsiz bir ilim ve herşeye şâmil bir irâde ile vücûd bulabilir. Kör, sağır, hududsuz, sel gibi akan küllî anâsır ve tabâyi ve esbâbın işidir diyen bedbaht; O tiryâk‑ı acîb, kendi kendine, şişelerin devrilmesinden çıkıp olmuştur diyen dîvâne bir hezeyancı, sarhoş bulunan bir ahmaktan daha ziyâde ahmaktır. Evet, o küfür; ahmakàne, sarhoşâne, dîvânece bir hezeyandır.

İkinci Muhâl

Eğer herşey, Vâhid‑i Ehad olan Kadîr‑i Zülcelâl’e verilmezse, belki esbâba isnâd edilse, lâzım gelir ki; âlemin pek çok anâsır ve esbâbı, herbir zîhayatın vücûdunda müdâhalesi bulunsun. Hâlbuki, sinek gibi bir küçük mahlûkun vücûdunda, kemâl‑i intizam ile, gayet hassas bir mîzan ve tamam bir ittifak ile, muhtelif ve birbirine zıt, mübâyin esbâbın ictimâ'ı o kadar zâhir bir muhâldir ki, sinek kanadı kadar şuûru bulunan, Bu muhâldir, olamaz diyecektir.
201
Evet, bir sineğin küçücük cismi, kâinâtın ekser anâsır ve esbâbı ile alâkadardır; belki bir hülâsasıdır. Eğer Kadîr‑i Ezelî’ye verilmezse, o esbâb‑ı maddiye, onun vücûdu yanında bizzat hazır bulunmak lâzım; belki onun küçücük cismine girmek gerektir. Belki, cisminin küçük bir nümûnesi olan, gözündeki bir hücresine girmeleri icâb ediyor. Çünkü; sebeb maddî ise, müsebbebin yanında ve içinde bulunması lâzım geliyor. Şu hâlde, iki sineğin iğne ucu gibi parmakları yerleşmeyen o hücrecikte, erkân‑ı âlem ve anâsır ve tabâyiin, maddeten içinde bulunup, usta gibi içinde çalıştıklarını kabûl etmek lâzım geliyor.
İşte, Sofestâinin en eblehleri dahi böyle bir meslekten utanıyorlar.

Üçüncü Muhâl

اَلْوَاحِدُ لَا يَصْدُرُ اِلَّا عَنِ الْوَاحِدِ kaide‑i mukarreresiyle; Bir mevcûdun vahdeti varsa, elbette bir vâhidden, bir elden sudûr edebilir.” Hususan o mevcûd, gayet mükemmel bir intizam ve hassas bir mîzan içinde ve câmi' bir hayata mazhar ise, bilbedâhe, sebeb‑i ihtilâf ve keşmekeş olan müteaddid ellerden çıkmadığını, belki gayet kadîr, hakîm olan bir tek elden çıktığını gösterdiği hâlde; hadsiz ve câmid ve câhil, mütecâviz, şuûrsuz, karmakarışıklık içinde, kör, sağır esbâb‑ı tabîiyenin karmakarışık ellerine hadsiz imkânât yolları içinde ve ictimâ' ve ihtilât ile o esbâbın körlüğü, sağırlığı ziyâdeleştiği hâlde o muntazam ve mevzûn ve vâhid bir mevcûdu onlara isnâd etmek, yüz muhâli birden kabûl etmek gibi akıldan uzaktır.
202
Haydi bu muhâlden kat'‑ı nazar, esbâb‑ı maddiyenin elbette te'sirleri, mübâşeretle ve temâsla olur. Hâlbuki o esbâb‑ı tabîiyenin temâsları, zîhayat mevcûdların zâhirleriyledir. Hâlbuki görüyoruz ki; o esbâb‑ı maddiyenin elleri yetişmediği ve temâs edemedikleri o zîhayatın bâtını, on defa zâhirinden daha muntazam, daha latîf, san'atça daha mükemmeldir.
Esbâb‑ı maddiyenin elleri ve âletleriyle hiçbir cihetle yerleşemedikleri, belki tam zâhirine de temâs edemedikleri küçücük zîhayat, küçücük hayvancıklar, en büyük mahlûklardan daha ziyâde san'atça acîb, hilkatçe bedî' bir sûrette oldukları hâlde; o câmid, câhil, kaba, uzak, büyük ve birbirine zıt olan sağır, kör esbâba isnâd etmek, yüz derece kör, bin derece sağır olmakla olur!

İkinci Kelime: Kendi kendine teşekkül ediyor

Amma İkinci Mes'ele: Teşekkele binefsihî”dir. Yani; Kendi kendine teşekkül ediyor.” İşte bu cümlenin dahi çok muhâlâtı var; çok cihetle bâtıldır, muhâldir. Nümûne için, muhâlâtından üç tanesini beyân ederiz.

Birincisi

Ey muannid münkir! Senin enâniyetin seni o kadar ahmaklaştırmış ki, yüz muhâli birden kabûl etmeyi, bir derece hükmediyorsun. Çünkü sen mevcûdsun. Ve basit bir madde ve câmid ve tağayyürsüz değilsin. Belki, dâima teceddüdde olarak, gayet muntazam bir makine ve hàrika ve dâima tahavvülde bir saray gibisin. Senin vücûdunda her vakit zerreler çalışıyorlar. Senin vücûdun kâinâtla, hususan rızık münâsebetiyle, hususan bekà‑i nev'î itibariyle alâkadar ve alışverişi vardır. Senin vücûdunda çalışan zerreler, o münâsebâtı bozmamak ve o alâkadarlığı kırmamak için dikkat ediyorlar, öylece ihtiyatla ayaklarını atıyorlar. Güyâ bütün kâinâta bakıyorlar, senin münâsebâtını kâinâtta görüp öyle vaziyet alıyorlar. Sen zâhirî ve bâtınî duygularınla, o zerrelerin o hàrika vaziyetine göre istifade edersin.
203
Eğer sen vücûdundaki zerreleri, Kadîr‑i Ezelî’nin kanunuyla hareket eden küçücük memurları veya bir ordusu veya kalem‑i Kaderin uçları herbir zerre bir kalem ucu veya kalem‑i Kudretin noktaları herbir zerre bir nokta olduğunu kabûl etmezsen; o vakit senin gözünde çalışan herbir zerreye öyle bir göz lâzım ki, senin mecmû‑u cesedinin her tarafını görmekle beraber, münâsebetdâr olduğun bütün kâinâtı dahi görecek bir gözü ve bütün senin mâzi ve müstakbel ve nesil ve aslın ve anâsırının menba'larını ve rızkının mâdenlerini bilecek, tanıyacak, yüz dâhî kadar bir akıl vermek lâzım geliyor. Senin gibi bu mes'elelerde zerre kadar aklı olmayanın bir zerresine bin Eflâtun kadar bir ilim ve şuûr vermek, bin derece dîvânece bir hurâfeciliktir!

İkinci Muhâl

Senin vücûdun bin kubbeli hàrika bir saraya benzer ki; her kubbesinde taşlar, direksiz birbirine baş başa verip muallakta durdurulmuş. Belki senin vücûdun, bin defa bu saraydan daha acîbdir. Çünkü; o saray‑ı vücûdun, dâima, kemâl‑i intizamla tazelenmektedir. Gayet hàrika olan rûh, kalb ve manevî letâiften kat'‑ı nazar, yalnız cesedindeki herbir a'zâ, bir kubbeli menzil hükmündedir. Zerreler, o kubbedeki taşlar gibi birbirleriyle kemâl‑i muvâzene ve intizam ile baş başa verip, hàrika bir bina, fevkalâde bir san'at, göz ve dil gibi acîb birer mu'cize‑i kudret gösteriyorlar.
Eğer bu zerreler, şu âlemin ustasının emrine tâbi birer memur olmasalar, o vakit herbir zerre, umum o ceseddeki zerrelere; hem hâkim‑i mutlak hem herbirisine mahkûm‑u mutlak Hem herbirisine misil Hem hâkimiyet noktasında zıt Hem yalnız Vâcibü'l‑Vücûd’a mahsûs olan ekser sıfâtın masdarı, menba'ı Hem gayet mukayyed Hem gayet mutlak bir sûrette olmakla beraber, sırr‑ı vahdetle yalnız bir Vâhid‑i Ehad’in eseri olabilen gayet muntazam bir masnû'‑u vâhidi, o hadsiz zerrâta isnâd etmek; zerre kadar şuûru olan, bunun pek zâhir bir muhâl, belki yüz muhâl olduğunu derk eder.
204