Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
40

Yedinci Mes'ele

Denizli hapsinde bir Cuma gününün meyvesidir.
﴿
﴿وَمَٓا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُ﴿مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ﴿فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِ الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
Bir zaman Kastamonu’da Hàlık’ımızı bize tanıttır diyen lise talebelerine sâbık Altıncı Mes'elede mekteb fünûnunun dilleriyle verdiğim dersi, Denizli Hapishânesi’nde benimle temâs edebilen mahpuslar okudular. Tam bir kanâat‑ı îmâniye aldıklarından âhirete bir iştiyak hissedip, Bize âhiretimizi de tam bildir. ki, nefsimiz ve zamanın şeytanları bizi yoldan çıkarmasın, daha böyle hapislere sokmasın dediler. Ve Denizli hapsindeki Risale‑i Nur şâkirdlerinin ve sâbıkan Altıncı Mes'eleyi okuyanların arzuları ile âhiret rüknünün dahi bir hülâsasının beyânı lâzım geldi. Ben de Risale‑i Nurdan bir kısacık hülâsa ile derim:
Nasıl ki, Altıncı Mes'elede biz Hàlık’ımızı arzdan, semâvâttan sorduk; onlar fenlerin dilleri ile güneş gibi Hàlık’ımızı bize tanıttırdılar. Aynen biz de, âhiretimizi başta O bildiğimiz Rabbimizden, sonra Peygamberimizden, sonra Kur'ânımızdan, sonra sâir Peygamberler ve mukaddes kitaplardan, sonra melâikelerden, sonra kâinâttan soracağız.
41
İşte birinci mertebede âhireti Allah’tan soruyoruz. O da bütün gönderdiği elçileriyle ve fermânlarıyla ve bütün isimleriyle ve sıfatlarıyla: Evet âhiret vardır ve sizi oraya sevkediyorum.” fermân ediyor. Onuncu Söz, oniki parlak ve kat'î hakikatler ile bir kısım isimlerin âhirete dair cevablarını isbât ve izâh eylemiş. Burada, o izâha iktifâen gayet kısa bir işâret ederiz.
Evet, mâdem hiçbir saltanat yoktur ki, o saltanata itâat edenlere mükâfâtı ve isyan edenlere mücâzâtı bulunmasın. Elbette rubûbiyet‑i mutlaka mertebesinde bir saltanat‑ı sermediyenin, o saltanata îmân ile intisab ve tâat ile fermânlarına teslîm olanlara mükâfâtı ve o izzetli saltanatı küfür ve isyanla inkâr edenlere de mücâzâtı; o rahmet ve cemâle, o izzet ve celâle lâyık bir tarzda olacak diye Rabbü'l‑Âlemîn ve Sultanü'd‑Deyyân isimleri cevab veriyorlar.
Hem mâdem güneş gibi, gündüz gibi, zemin yüzünde bir umumî rahmet ve ihâtalı bir şefkat ve kerem gözümüzle görüyoruz. Meselâ o rahmet, her baharda umum ağaçları ve meyveli nebâtları Cennet hûrileri gibi giydirip, süslendirip, ellerine her çeşit meyveleri verip bizlere uzatıp Haydi alınız, yiyiniz dediği gibi; bir zehirli sineğin eliyle bizlere şifâlı, tatlı balı yedirdiği ve elsiz bir böceğin eliyle en yumuşak ipeği bizlere giydirdiği gibi, bir avuç kadar küçücük çekirdeklerde, tohumcuklarda binler batman taamları bizim için saklayan ve ihtiyat zahîresi olarak o küçücük depolarda yerleştiren bir rahmet, bir şefkat, elbette hiç şübhe olamaz ki:
Bu derece nâzenînâne beslediği bu sevimli ve minnetdârları ve perestişkârları olan mü'min insanları i'dâm etmez. Belki, onları daha parlak rahmetlere mazhar etmek için, hayat‑ı dünyeviye vazifesinden terhis eder diye Rahîm ve Kerîm isimleri suâlimize cevab veriyorlar, El‑Cennetü hakkun diyorlar.
42
Hem mâdem biz gözümüzle görüyoruz ki; umum mahlûklarda ve zemin yüzünde öyle bir hikmet eli işliyor ve öyle bir adâlet ölçüleriyle işler dönüyor ki, akl‑ı beşer onun fevkınde düşünemiyor. Meselâ, insanın bin cihâzâtına takılan hikmetlerinden yalnız bir küçük çekirdek kadar kuvve‑i hâfızasında bütün tarihçe‑i hayatını ve ona temâs eden hadsiz hâdisâtı o kuvvecikte yazıp, onu bir kütübhâne hükmüne getirip ve insanın haşirde muhâkemesi için neşir olacak olan defter‑i a'mâlinin bir küçük senedi olarak her vakit hatırlatmak sırrı ile her insanın eline vererek dimağının cebine koyan bir ezelî hikmet ve bütün masnûâtta gayet hassas mîzanlar ile a'zâlarını yerleştiren, mikroptan gergedana, sinekten simurga kuşuna, bir çiçekli nebâttan milyarlar, trilyonlarla çiçekler açan bahar çiçeğine kadar, isrâfsız ölçülerle bir tenâsüb, bir muvâzene, bir intizam ve bir cemâl içinde masnûâtı bir hüsn‑ü san'at yapan ve her zîhayatın hukuk‑u hayatını kemâl‑i mîzanla veren; iyiliklere güzel neticeler ve fenâlıklara fenâ neticeler verdiren ve Âdem zamanından beri tâğî ve zâlim kavimlere vurduğu tokatlarla kendini pek kuvvetli ihsâs ettiren bir adâlet‑i sermediye, elbette ve hiç şübhe getirmez ki:
Güneş gündüzsüz olmadığı gibi o hikmet‑i ezeliye, o adâlet‑i sermediye âhiretsiz olmazlar ve ölümde en zâlimlerin ve en mazlumların bir tarzda gitmelerindeki âkıbetsiz bir dehşetli haksızlığa, adâletsizliğe ve hikmetsizliğe hiçbir vecihle müsâade etmezler diye Hakîm ve Hakem ve Adl ve Âdil isimleri bizim suâlimize kat'î cevab veriyorlar.
Hem mâdem bütün zîhayat mahlûkların, elleri yetişmediği ve iktidarları dâiresinde olmayan bütün hâcâtlarını, bütün fıtrî matlablarını bir nev'i duâ bulunan isti'dâd‑ı fıtrî ve ihtiyac‑ı zarûrî dilleriyle istedikleri vakitte, gayet rahîm ve işitici ve şefkatli bir dest‑i gaybî tarafından verildiğinden ve ihtiyarî olan daavât‑ı insaniyenin, hususan hàvâsların ve Nebîlerin duâlarının on adetten altı‑yedisi hilâf‑ı âdet makbûl olmasından kat'î anlaşılıyor ki:
43
Her dertlinin âhını, her muhtacın duâsını işiten ve dinleyen bir Semi' ve Mucîb perde arkasında var, bakar ki; en küçük bir zîhayatın en küçük bir ihtiyacını görür ve en gizli bir âhını işitir, şefkat eder, fiilen cevab verir, memnun eder.
Elbette ve herhalde hiçbir şübhe ihtimali kalmaz ki; mahlûkların en ehemmiyetlisi olan nev'‑i insanın en ehemmiyetli ve umumî ve umum kâinâtı ve umum esmâ ve sıfât‑ı İlâhiye’yi alâkadar eden bekà‑i uhreviyeye ait duâlarını içine alan ve nev'‑i insanın güneşleri ve yıldızları ve kumandanları olan bütün Peygamberleri arkasına alıp onlara duâsına âmîn, âmîn dedirten ve ümmetinden her gün her ferd‑i mütedeyyin, hiç olmazsa kaç defa O’na salavât getirmekle O’nun duâsına âmîn, âmîn diyen ve belki bütün mahlûkat o duâsına iştirâk ederek Evet ya Rabbenâ!. İstediğini ver; biz de O’nun istediğini istiyoruz!” diyorlar. Bütün bu reddedilmez şerâit altında bekà‑i uhrevî ve saâdet‑i ebediye için Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın haşrin hadsiz esbâb‑ı mûcibesinden yalnız tek duâsı, Cennet’in vücûduna ve baharın icâdı kadar kudretine kolay olan âhiretin icâdına kâfî bir sebebdir diye Mucîb ve Semi' ve Rahîm isimleri bizim suâlimize cevab veriyorlar.
Hem mâdem, gündüz bedâhetle güneşi gösterdiği gibi, zemin yüzünde, mevsimlerin tebeddülünde küllî ölmek ve dirilmekte, perde arkasında bir mutasarrıf; gayet intizamla koca küre‑i arzı bir bahçe, belki bir ağaç kolaylığında ve intizamında ve azametli baharı bir çiçek sühûletinde ve mîzanlı zînetinde ve zemin sahifesinde üçyüz bin haşir ve neşrin nümûne ve misâllerini gösteren üçyüz bin kitab hükmündeki nebâtât ve hayvanat tâifelerini (onda) yazar, beraber ve birbiri içinde şaşırmayarak, karışık iken karıştırmayarak, birbirine benzemekle beraber iltibassız, sehivsiz, hatâsız, mükemmel, muntazam, mânidâr yazan bir kalem‑i kudret, bu azameti içinde hadsiz bir rahmet, nihâyetsiz bir hikmet ile işlediği gibi; koca kâinâtı bir hânesi misillû insana musahhar ve müzeyyen ve tefriş etmek ve o insanı halife‑i zemin ederek ve dağ ve gök ve yer tahammülünden çekindikleri emânet‑i kübrâyı ona vermesi ve sâir zîhayatlara bir derece zâbitlik mertebesiyle mükerrem etmesi ve Hitâbât‑ı Sübhâniyesine ve sohbetine müşerref eylemesi ile fevkalâde bir makam verdiği ve bütün semâvî fermânlarda ona saâdet‑i ebediyeyi ve bekà‑i uhreviyeyi kat'î va'd ve ahdettiği hâlde, elbette ve hiçbir şübhe olmaz ki:
44
Bahar kadar kudretine kolay gelen dâr‑ı saâdeti o mükerrem ve müşerref insanlar için açacak ve yapacak ve haşir ve kıyâmeti getirecek diye Muhyî ve Mümît ve Hayy ve Kayyûm ve Kadîr ve Alîm isimleri, Hàlık’ımızdan sormamıza cevab veriyorlar.
Evet, her baharda bütün ağaçları ve otların köklerini aynen ihyâ ve nebâtî ve hayvanî üçyüz bin nev'i haşrin ve neşrin nümûnelerini icâd eden bir kudret, Muhammed ve Mûsa Aleyhimessalâtü Vesselâm’ların herbirinin ümmetinin geçirdiği bin senelik zaman, karşı karşıya hayâlen getirilip bakılsa, haşrin ve neşrin bin misâlini ve bin delilini iki bin baharda () gösterdiği görülecek. Ve, böyle bir kudretten haşr‑i cismânîyi uzak görmek, bin derece körlük ve akılsızlıktır.
Hem mâdem nev'‑i beşerin en meşhûrları olan yüzyirmidört bin Peygamberler ittifak ile saâdet‑i ebediyeyi ve bekà‑yı uhrevîyi Cenâb‑ı Hakk’ın binler va'd ve ahdlerine istinâden ilân edip mu'cizeleriyle doğru olduklarını isbât ettikleri gibi, hadsiz ehl‑i velâyet, keşf ile ve zevk ile aynı hakikate imza basıyorlar. Elbette o hakikat güneş gibi zâhir olur, şübhe eden dîvâne olur
45
Evet, bir fende ve bir san'atta mütehassıs bir‑iki zâtın o fen ve o san'ata ait hükümleri ve fikirleri, onda ihtisàsı olmayan bin adamın, hattâ başka fenlerde âlim ve ehl‑i ihtisàs da olsalar muhâlif fikirlerini hükümden iskàt ettikleri gibi; bir mes'elede, meselâ, Ramazan hilâlini yevm‑i şekte isbât etmek ve süt konservelerine benzeyen ceviz‑i hindî bahçesi rû‑yi zeminde var diye da'vâ etmekte iki isbât edici, bin inkâr edici ve nefyedicilere galebe edip da'vâyı kazanıyorlar. Çünkü, isbât eden yalnız bir ceviz‑i hindîyi veyâhut yerini gösterse kolayca da'vâyı kazanır.
Onu nefy ve inkâr eden, bütün rû‑yi zemini aramak, taramakla hiçbir yerde bulunmadığını göstermekle da'vâsını isbât edebildiği gibi; Cennet’i ve dâr‑ı saâdeti ihbar ve isbât eden yalnız bir izini, sinemada gibi keşfen bir gölgesini, bir tereşşuhunu göstermekle da'vâyı kazandığı hâlde, onu nefy ve inkâr eden, bütün kâinâtı ve ezelden ebede kadar zamanları görmek ve göstermekle ancak inkârını ve nefyini isbât ile da'vâyı kazanabilir.
Ve bu ehemmiyetli sırdandır ki, hususî bir yere bakmayan ve îmânî hakikatler gibi umum kâinâta bakan nefiyler, inkârlar (zâtında muhâl olmamak şartıyla) isbât edilmez diye ehl‑i tahkîk ittifak edip bir düstur‑u esâsî kabûl etmişler.
İşte bu kat'î hakikate binâen binler feylesofların muhâlif fikirleri, böyle îmânî mes'elelerde bir tek muhbir‑i sâdıka karşı hiçbir şübhe hattâ vesvese vermemek lâzım iken, yüzyirmi bin isbât edici ehl‑i ihtisàs ve muhbir‑i sâdıkın ve hadsiz ve nihâyetsiz müsbit ve mütehassıs ehl‑i hakikat ve ashâb‑ı tahkîkin ittifak ettikleri erkân‑ı îmâniyede, aklı gözüne inmiş, kalbsiz, maneviyattan uzaklaşmış, körleşmiş birkaç feylesofun inkârlarıyla şübheye düşmenin ne kadar ahmaklık ve dîvânelik olduğunu kıyâs ediniz.
46
Hem mâdem, gözümüzle gündüz gibi; hem nefsimizde, hem etrafımızda bir rahmet‑i âmme ve bir hikmet‑i şâmile ve bir inâyet‑i dâime müşâhede ediyoruz ve dehşetli bir saltanat‑ı rubûbiyet ve dikkatli bir adâlet‑i àliye ve izzetli icraat‑ı celâliyenin âsârını ve cilvelerini görüyoruz. Hattâ bir ağacın meyveleri, çiçekleri sayısınca o ağaca hikmetler takan bir hikmet ve herbir insanın cihâzâtı ve hissiyatı ve kuvveleri adedince ihsânları, in'âmları ona bağlamış bir rahmet ve Kavm‑i Nuh ve Hûd ve Sâlih Aleyhimüsselâm ve Kavm‑i Âd ve Semûd ve Fir'avun gibi âsî milletlere tokat vuran ve en küçük bir zîhayatın hakkını muhâfaza eden izzetli ve inâyetli bir adâlet ve ﴿وَمِنْ اٰيَاتِه۪ٓ اَنْ تَقُومَ السَّمَٓاءُ وَالْاَرْضُ بِاَمْرِه۪ ثُمَّ اِذَا دَعَاكُمْ دَعْوَةً مِنَ الْاَرْضِ اِذَٓا اَنْتُمْ تَخْرُجُونَ âyeti, azametli bir îcâz ile der:
Nasıl ki, iki kışlada yatan ve duran mutî' askerler, bir kumandanın çağırmasıyla silâh başına ve vazife başına boru sesiyle gelmeleri gibi, aynen öyle de; bu iki kışlanın misâlinde ve emre itâatinde koca semâvât ve küre‑i arz Sultan‑ı Ezelî’nin askerlerine iki mutî' kışla gibi, ne vakit Hazret‑i İsrâfil Aleyhisselâm’ın borusuyla o kışlalarda ölüm ile yatanlar çağrılsa, derhâl cesed libâslarını giyip dışarı fırlamalarını isbât edip gösteren; her baharda arz kışlası içindekiler, melek‑i ra'dın borusuyla aynı vaziyeti göstermesiyle nihâyetsiz azameti anlaşılan bir saltanat‑ı rubûbiyet; elbette ve elbette ve herhalde ve hiç şübhe getirmez ki:
Onuncu Söz’de isbâtına binâen o rahmet ve hikmet ve inâyet ve adâlet ve saltanat‑ı sermediyenin gayet kat'î istedikleri dâr‑ı âhiret ve dâire‑i haşir ve neşrin açılmamasıyla o nihâyetsiz cemâl‑i rahmet, nihâyetsiz bir çirkin merhametsizliğe inkılâb etmesi ve o hadsiz kemâl‑i hikmet, hadsiz kusurlu abesiyete ve faydasız isrâfâta dönmesi ve o gayet şirin inâyet, gayet acı ihanetlere değişmesi ve o gayet mîzanlı ve hakkâniyetli adâlet, gayet şiddetli zulümlere kalbolması ve o gayet derecede haşmetli ve kuvvetli saltanat‑ı sermediye, sukùt etmesi ve haşrin gelmemesiyle bütün haşmeti kaybolması ve kemâlât‑ı rubûbiyeti acz ve kusur ile lekedâr olması, hiçbir cihet‑i imkânı yok; hiçbir akıl ihtimal vermez, yüz muhâl içinde birden bulunur, dâire‑i imkân haricinde bâtıl ve mümteni'dir.
47
Çünkü nâzenîn ve nâzdâr beslediği ve akıl ve kalb gibi cihâzâtla saâdet‑i ebediyeye ve âhirette bekà‑i dâimîye iştiyak hissini verdiği hâlde onu ebedî i'dâm etmek, ne kadar gadirli bir merhametsizlik ve onun yalnız dimağına yüzer hikmetler ve faydalar taktığı hâlde onu dirilmemek üzere bütün cihâzâtını ve binler fâideleri bulunan isti'dâdâtını âkıbetsiz bir ölümle fâidesiz, neticesiz, hikmetsiz bütün bütün isrâf etmek, ne derece hilâf‑ı hikmet ve binler va'd ve ahidlerini yerine getirmemek ile hâşâ aczini ve cehlini göstermek, ne kadar o haşmet‑i saltanata ve o kemâl‑i rubûbiyet’e zıttır, her zîşuûr anlar. Bunlara kıyâsen inâyet ve adâleti tatbik eyle
İşte Hàlık’ımızdan sorduğumuz âhirete dair suâlimize Rahmân, Hakîm, Adl, Kerîm, Hâkim isimleri mezkûr hakikatle cevab veriyorlar, şeksiz, şüphesiz, güneş gibi âhireti isbât ediyorlar.
Hem mâdem biz gözümüzle görüyoruz; öyle ihâtalı ve azametli bir hafîziyet hükmeder ki, zîhayat herşeyin ve her hâdisenin çok sûretlerini ve gördüğü fıtrî vazifesinin defterini ve esmâ‑i İlâhiye’ye karşı lisân‑ı hâl ile tesbihâtına dair sahife‑i a'mâlini, misâlî levhalarda ve çekirdeklerinde ve tohumcuklarında ve levh‑i mahfûz’un nümûnecikleri olan kuvâ‑yı hâfızalarında ve bilhassa insanın dimağındaki pek büyük ve pek küçük kütübhânesi olan kuvve‑i hâfızasında ve sâir maddî ve manevî in'ikâs âyinelerinde kaydeder, yazdırır; zaptederek muhâfaza altına alır. Sonra mevsimi geldikçe bütün o manevî yazıları maddî bir tarzda da gözümüze gösterip milyonlarla misâller ve deliller ve nümûneler kuvvetiyle ﴿وَاِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ âyetindeki en acîb bir hakikat‑i haşriyeyi kudretin bir çiçeği olan her bahar, kendi çiçek‑i ekberinde milyarlar dil ile kâinâta ilân eder.
48
Ve başta insan olarak eşya, fenâya düşmek ve ademe sukùt etmek ve hiçlikte mahvolmak ve başta nev'‑i beşer olarak zîhayatlar i'dâm edilmek için yaratılmamışlar. Belki bekàya terakkî ile ve devama tasaffî ile ve sermedî vazifeye isti'dâdıyla girmek için halk olunduklarını gayet kuvvetli isbât eder.
Evet, her baharda müşâhede ediyoruz ki; güz mevsimi kıyâmetinde vefât eden hadsiz nebâtât, bahar haşrinde herbir ağaç, herbir kök, herbir çekirdek, herbir tohum ﴿وَاِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ âyetini okuyup bir mânâsını, bir ferdini kendi diliyle, geçmiş senelerde gördüğü vazifenin misâlleriyle tefsir ederek o azametli Hafîziyete şehâdet eder, ﴿هُوَ الْاَوَّلُ وَالْاٰخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ âyetindeki dört muazzam hakikatleri herşeyde gösterip hafîziyeti a'zamî derecede ve haşri bahar kolaylığında ve kat'iyyetinde bizlere ders verir.
Evet, bu dört ismin cilveleri en cüz'îden en küllîye kadar cereyan ederler. Meselâ: Nasıl ki, bu ağacın menşe'i olan bir çekirdek اَلْاَوَّلُ ismine mazhariyetle o ağacın gayet mükemmel programını ve icâdının noksansız cihâzâtını ve teşekkülünün bütün şerâitini câmi' bir kutucuktur ki, Hafîziyetin azametini isbât eder.
49
وَالْاٰخِرُ ismine mazhar olan meyvesi ise, çekirdekleriyle o ağacın işlediği bütün fıtrî vazifelerinin fihristesini ve amellerinin listesini ve hayat‑ı sâniyesinin düsturlarını ihtiva eden bir sandukçuktur ki, a'zamî derecede Hafîziyete şehâdet eder.
وَالظَّاهِرُ ismine mazhar olan o ağacın sûret‑i cismâniyesi ise, öyle tenâsüblü ve san'atlı ve süslü bir hulle, bir libâs ve ayrı ayrı nakışlar ve zînetler ve yaldızlı nişanlar ile tezyîn edilmiş; güyâ yetmiş renkli bir hûri elbisesidir ki, Hafîziyet içinde azamet‑i kudret ve kemâl‑i hikmet ve cemâl‑i rahmeti gözlere gösterir.
وَالْبَاطِنُ ismine âyine olan o ağacın içindeki makinesi ise, öyle muntazam ve mükemmel ve mu'cizâtlı bir fabrika, bir tezgâh, bir kimyahâne ve hiçbir dalı ve meyveyi ve yaprağı gıdâsız bırakmayan mîzanlı bir kazan‑ı erzâktır ki; Hafîziyet içinde kemâl‑i kudret ve adâlet ve cemâl‑i rahmet ve hikmeti güneş gibi isbât eder.
Aynen öyle de, küre‑i arz, senevî mevsimler cihetinde bir ağaçtır. İsm‑i Evvel cilvesiyle güz mevsiminde Hafîziyete emânet edilen bütün tohumlar ve çekirdekler, bahar çarşafını giyen zemin yüzünün milyarlar dal, budak, meyve veren ve çiçek açan ağacının teşkilâtına dair İlâhî emirlerin mecmuacıkları ve kaderden gelen düsturların listeleri ve geçen yazın işlediği vazifelerin küçücük sahife‑i amelleri ve defter‑i hidemâtıdır ki; bilbedâhe bir Hafîz‑i Zülcelâl-i ve'l-İkram’ın hadsiz kudret, adâlet, hikmet, rahmet ile gördüğünü gösteriyor.
50
Ve senevî zemin ağacının âhiri ise, ikinci güzde o ağacın gördüğü bütün vazifelerini ve esmâ‑i İlâhiye’ye karşı ettiği bütün fıtrî tesbihâtlarını ve gelecek bahar haşrinde neşir olabilen bütün sahâif‑i a'mâllerini, zerrecik ve küçücük kutucukların içine koyup, Hafîz‑i Zülcelâl’in dest‑i hikmetine teslîm eder, هُوَ الْاٰخِرُ ismini hadsiz dillerle kâinât yüzünde okur.
Ve bu ağacın zâhiri ise, haşrin üçyüzbin misâllerini ve emârelerini gösteren üçyüzbin küllî ve çeşit çeşit çiçekler açıp hadsiz rahmâniyet ve rezzâkıyet ve rahîmiyet ve kerîmiyet sofralarını sererek zîhayatlara ziyâfetler vermekle هُوَ الظَّاهِرُ ismini, meyveleri, çiçekleri, taamları sayısınca lisânlarıyla zikredip medh ü senâ eder, gündüz gibi ﴿وَاِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ hakikatini gösterir.
Bu haşmetli ağacın bâtını ise, hadsiz ve hesaba gelmez muntazam makineleri ve mîzanlı fabrikaları kemâl‑i dikkat ve intizamla işlettiren öyle bir kazan ve tezgâhtır ki, bir dirhemden bin batman taamları pişirir, açlara yetiştirir. Ve öyle bir mîzan ve dikkatle işler ki, zerre kadar tesâdüfün karışmasına bir yer bırakmıyor. هُوَ الْبَاطِنُ ismini zeminin iç yüzüyle yüzbin dil ile tesbih eden bazı melâike gibi yüzbin tarzlarda ilân edip isbât eder.
Hem arz, senevî hayatı haysiyetiyle bir ağaç olduğu ve o dört isim içinde Hafîziyeti ve onunla haşir kapısına bir anahtar yaptığı gibi, aynen öyle de; dehrî ve dünya hayatı cihetiyle yine meyveleri âhiret pazarına gönderilen bir muntazam ağaçtır. Ve o dört isme öyle bir mazhar, bir âyine ve âhirete giden bir yol açar ki, genişliğini ihâtaya ve tâbire aklımız kâfî gelmiyor. Yalnız bu kadar deriz:
51
Nasıl ki, bir saatin sâniyeleri ve dakikaları ve saatleri ve günleri sayan haftalık saatin milleri birbirine benzer, birbirini isbât eder. Sâniyelerin hareketini gören, sâir çarkların hareketlerini tasdik etmeğe mecbur olur.
Aynen öyle de; semâvât ve arzın Hàlık‑ı Zülcelâl’inin bir saat‑ı ekberi olan bu dünyanın sâniyelerini sayan günler ve dakikalarını hesab eden seneler ve saatlerini gösteren asırlar ve günlerini bildiren devirler birbirine benzer, birbirini isbât eder. Ve bu gecenin sabahı ve bu kışın baharı kat'iyyetinde fânî dünyanın karanlıklı kışının bâkî bir baharı ve sermedî bir sabahı geleceğini hadsiz emârelerle haber verir diye, Hafîz ismi ile ﴿هُوَ الْاَوَّلُ وَالْاٰخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ isimleri, biz Hàlık’ımızdan sorduğumuz haşir mes'elesine, mezkûr hakikatle cevab veriyorlar.
Hem mâdem gözümüzle görüyoruz ve aklımızla anlıyoruz ki:
İnsan şu kâinât ağacının en son ve en cem'iyetli meyvesi
Ve Hakikat‑i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm cihetiyle çekirdek‑i aslîsi
Ve kâinât Kur'ânının âyet‑i kübrâsı
Ve ism‑i a'zamı taşıyan âyete'l‑kürsîsi
Ve kâinât sarayının en mükerrem misâfiri
Ve o saraydaki sâir sekenelerde tasarrufa me'zun en fa'âl memuru
Ve kâinât şehrinin zemin mahallesinin bahçesinde ve tarlasında, vâridât ve sarfiyatına ve zer' ve ekilmesine nezârete memur
Ve yüzer fenler ve binler san'atlarla techiz edilmiş en gürültülü ve mes'ûliyetli nâzırı
Ve kâinât ülkesinin arz memleketinde, Pâdişah‑ı Ezel ve Ebed’in gayet dikkat altında bir müfettişi, bir nev'i halife‑i arzı
52
Ve cüz'î ve küllî harekâtı kaydedilen bir mutasarrıfı
Ve semâ ve arz ve cibâlin kaldırmasından çekindikleri emânet‑i kübrâyı omuzuna alan
Ve önüne iki acîb yol açılan, bir yolda zîhayatın en bedbahtı ve diğerinde en bahtiyarı
Çok geniş bir ubûdiyetle mükellef bir abd‑i küllî
Ve kâinât Sultanının ism‑i a'zamına mazhar ve bütün esmâsına en câmi' bir âyinesi
Ve Hitâbât‑ı Sübhâniyesine ve konuşmalarına en anlayışlı bir muhâtab‑ı hàssı
Ve kâinâtın zîhayatları içinde en ziyâde ihtiyaçlısı
Ve hadsiz fakrıyla ve aczi ile beraber hadsiz maksadları ve arzuları ve nihâyetsiz düşmanları ve onu inciten zararlı şeyleri bulunan bir bîçâre zîhayatı
Ve isti'dâdca en zengini
Ve lezzet‑i hayat cihetinde en müteellimi ve lezzetleri dehşetli elemlerle âlûde
Ve bekàya en ziyâde müştâk ve muhtaç ve en çok lâyık ve müstehak
Ve devamı ve saâdet‑i ebediyeyi hadsiz duâlarla isteyen ve yalvaran
Ve bütün dünya lezzetleri ona verilse, onun bekàya karşı arzusunu tatmin etmeyen
Ve ona ihsânlar eden Zâtı perestiş derecesinde seven ve sevdiren ve sevilen çok hàrika bir mu'cize‑i kudret-i samedâniye ve bir acûbe‑i hilkat
Ve kâinâtı içine alan ve ebede gitmek için yaratıldığına bütün cihâzât‑ı insaniyesi şehâdet eden
53
Böyle yirmi küllî hakikatler ile Cenâb‑ı Hakk’ın Hak ismine bağlanan ve en küçük zîhayatın en cüz'î ihtiyacını gören ve niyâzını işiten ve fiilen cevab veren Hafîz‑i Zülcelâl’in, Hafîz ismiyle mütemâdiyen amelleri kaydedilen ve kâinâtı alâkadar edecek ef'âlleri o ismin Kâtibîn‑i Kirâmlarıyla yazılan ve herşeyden ziyâde o ismin nazar‑ı dikkatine mazhar bulunan bu insanlar, elbette ve elbette ve herhalde ve hiçbir şübhe getirmez ki; bu yirmi hakikatin hükmüyle, insanlar için bir haşir ve neşir olacak ve Hak ismiyle evvelki hizmetlerinin mükâfâtını ve kusurâtının mücâzâtını çekecek ve Hafîz ismiyle cüz'î‑küllî kayd altına alınan her amelinden muhâsebe ve sorguya çekilecek ve dâr‑ı bekàda saâdet‑i ebediye ziyâfetgâhının ve şekàvet‑i dâime hapishânesinin kapıları açılacak ve bu âlemde çok tâifelere kumandanlık yapan ve karışan ve bazen karıştıran bir zâbit, toprağa girip her amelinden suâl olunmamak ve uyandırılmamak üzere yatıp saklanmayacaktır.
Yoksa, sineğin sesini işitip hakk‑ı hayatını vermekle fiilen cevab verdiği hâlde, gök gürültüsü kuvvetinde bekàya ait hadsiz hukuk‑u insaniyenin, mezkûr yirmi hakikatler lisânları ile edilen ve arşı ve ferşi çınlatan duâlarını işitmemek ve o hadsiz hukuku zâyi' etmek ve sinek kanadının intizamı şehâdetiyle sinek kanadı kadar isrâf etmeyen bir hikmet, bütün o hakikatlerin bağlandıkları insanî isti'dâdâtı ve ebede uzanan emelleri ve arzuları ve o isti'dâd ve arzuları besleyen kâinâtın pek çok râbıtalarını ve hakikatlerini bütün bütün isrâf etmek öyle bir haksızlıktır ve imkân haricinde ve zâlimâne bir çirkinliktir ki; Hak ve Hafîz ve Hakîm ve Cemîl ve Rahîm isimlerine şehâdet eden bütün mevcûdât onu reddeder, yüz derece muhâl ve bin vecihle mümteni'dir derler.
54
İşte biz Hàlık’ımızdan haşre dair sorduğumuz suâle Hak, Hafîz, Hakîm, Cemîl, Rahîm isimleri cevab verip derler: Biz, hak ve hakikat olduğumuz gibi ve hem bize şehâdet eden mevcûdâtın tahakkuku misillû, haşir haktır ve muhakkaktır.”
Hem mâdem
Daha yazacaktım, fakat güneş gibi ma'lûm olmasından kısa kestim.
İşte geçmiş misâllerde ve mâdemlerdeki maddelere kıyâsen, Cenâb‑ı Hakk’ın yüz, belki bin esmâsının kâinâta bakan isimlerinin herbirisi, nasıl ki mevcûdâttaki âyine ve cilveleriyle müsemmâsını bedâhetle isbât eder; aynen öyle de, haşri ve dâr‑ı âhireti de gösterirler ve kat'iyyetle isbât ederler.
Hem nasıl Hàlık’ımızdan sorduğumuz suâlimize, O Rabbimiz bütün fermânlarıyla ve nâzil ettiği bütün kitaplarıyla ve müsemmâ olduğu ekser isimleriyle bize kudsî ve kat'î cevab veriyor; aynen öyle de, melâikeleriyle ve onların diliyle daha başka bir tarzda dedirir Şöyle ki: Melekler derler:
Sizin zaman‑ı Âdem’den beri hem rûhânilerle, hem bizimle görüşmenizin yüzer tevâtür kuvvetinde hâdiseleri var ve bizim ve rûhânilerin vücûdlarına ve ubûdiyetlerine delâlet eden hadsiz emâre ve deliller var. Ve biz âhiret salonlarında ve bazı dâirelerinde gezdiğimizi, birbirimize mutâbık olarak sizin kumandanlarınız ile görüştüğümüz zaman söylemişiz ve dâima da söylüyoruz. Elbette bu gezdiğimiz bâkî ve mükemmel salonlar ve bu salonların arkalarında tefriş ve tezyîn edilmiş olan saraylar ve menziller, hiç şübhemiz yoktur ki, gayet ehemmiyetli misâfirleri o yerlerde iskân etmek üzere bekliyorlar. Size kat'î beyân ediyoruz.” diye suâlimize cevab veriyorlar.
55
Hem mâdem Hàlık’ımız, bize en büyük muallim ve en mükemmel üstad ve şaşırmaz ve şaşırtmaz en doğru rehber olarak Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ı ta'yin etmiş, ve en son elçi olarak göndermiş. Biz dahi, ilmelyakìn mertebesinden aynelyakìn ve hakkalyakìn mertebelerine terakkî ve tekemmül etmek üzere herşeyden evvel bu Üstadımızdan, Hàlık’ımızdan sorduğumuz suâli sormaklığımız lâzım geliyor. Çünkü O Zât, Hàlık’ımız tarafından herbiri birer nişane‑i tasdik olan bin mu'cizâtıyla, Kur'ânın bir mu'cizesi olarak Kur'ânın hak ve Kelâmullâh olduğunu isbât ettiği gibi; Kur'ân dahi, kırk nev'i i'câz ile, O Zâtın bir mu'cizesi olup, O’nun doğru ve Resûlullâh olduğunu isbât ederek ikisi beraber, biri âlem‑i şehâdet lisânı bütün hayatında, bütün Enbiyâ ve evliyânın tasdikleri altında diğeri, âlem‑i gayb lisânı bütün semâvî fermânların ve kâinât hakikatlerinin tasdikleri içinde binler âyâtıyla iddia ve isbât ettikleri hakikat‑i haşriye elbette güneş ve gündüz gibi bir kat'iyyettedir.
Evet, haşir gibi, en acîb ve en dehşetli ve tavr‑ı aklın haricinde bir mes'ele, ancak ve ancak böyle hàrika iki Üstadın dersleriyle halledilir, anlaşılır.
Eski zaman Peygamberleri ümmetlerine Kur'ân gibi izâhat vermediklerinin sebebi o devirler beşerin bedeviyet ve tufûliyet devri olmasıdır. İbtidâî derslerde izâh az olur.
Elhâsıl: Mâdem Cenâb‑ı Hakk’ın ekser isimleri âhireti iktiza edip isterler; elbette o isimlere delâlet eden bütün hüccetler, bir cihette âhiretin tahakkukuna dahi delâlet ederler.
Ve mâdem melâikeler âhiretin ve âlem‑i bekànın dâirelerini gördüklerini haber veriyorlar; elbette melâike ve rûhların ve rûhâniyâtın vücûd ve ubûdiyetlerine şehâdet eden deliller, dolayısıyla âhiretin vücûduna dahi delâlet ederler.
56
Ve mâdem Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bütün hayatında vahdâniyetten sonra en dâimî da'vâsı ve müddeâsı ve esâsı âhirettir; elbette O Zâtın nübüvvetine ve sıdkına delâlet eden bütün mu'cizeleri ve hüccetleri, bir cihette, dolayısıyla âhiretin tahakkukuna ve geleceğine şehâdet ederler.
Ve mâdem Kur'ânın dörtten birisi haşir ve âhirettir ve bin âyâtıyla onun isbâtına çalışır ve onu haber verir; elbette Kur'ânın hakkâniyetine şehâdet ve delâlet eden bütün hüccetleri ve delilleri ve bürhânları, dolayısıyla âhiretin vücûduna ve tahakkukuna ve açılmasına dahi delâlet ve şehâdet ederler.
İşte bak, bu rükn‑ü îmânî ne kadar kuvvetli ve kat'î olduğunu gör!‥
57

Sekizinci Mes'elenin Bir Hülâsası

Yedinci’de haşri, çok makàmâttan soracaktık. Fakat, Hàlık’ımızın isimleriyle verdiği cevab o derece kuvvetli yakìn ve kanâat verdi ki; daha başka sorgulara ihtiyaç bırakmadığından orada kısa kestik.
Şimdi bu mes'elede, âhiret îmânının, hem âhiretin saâdetine, hem dünya saâdetine dair te'min ettiği fâideler ve neticelerinden yüzden biri hülâsa edilecek. Saâdet‑i uhreviyeye ait kısmı, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın izâhatı daha hiçbir beyâna ihtiyaç bırakmamış; onu O’na havâle ederek ve saâdet‑i dünyeviyeye ait kısmı izâh cihetini Risale‑i Nura bırakıp, yalnız kısa bir hülâsa ile insanın hayat‑ı şahsiye ve hayat‑ı ictimâiyesine ait yüzer neticelerinden üç‑dört tanesini beyân ederiz.

Birincisi

İnsan, sâir hayvanata muhâlif olarak, hânesiyle alâkadar olduğu misillû dünya ile alâkadardır ve akàribiyle münâsebetdâr olduğu gibi, nev'‑i beşer ile de ciddi ve fıtrî münâsebetdârdır. Ve dünyada muvakkat bekàsını arzuladığı gibi bir dâr‑ı ebedîde bekàsını, aşk derecesinde arzuluyor. Ve midesinin gıdâ ihtiyacını te'min etmeğe çalıştığı gibi dünya kadar geniş, belki ebede kadar uzanan sofraları ve gıdâları, akıl ve kalb ve rûh ve insaniyet mideleri için tedârik etmeğe fıtraten mecburdur, çabalıyor. Ve öyle arzuları ve matlabları var ki, ebedî saâdetten başka hiçbir şey onları tatmin etmiyor.
Hattâ Onuncu Söz’de işâret edildiği gibi, bir zaman küçüklüğümde hayâlimden sordum: Sana bir milyon sene ömür ve dünya saltanatı verilmesini, fakat sonra ademe ve hiçliğe düşmesini mi istersin? Yoksa, bâkî fakat âdi ve meşakkatli bir vücûdu mu istersin?” dedim. Baktım, ikincisini arzulayıp birincisinden Âh!” çekti, Cehennem de olsa bekà isterim!” dedi.
58
İşte mâdem mâhiyet‑i insaniyenin bir hizmetkârı olan kuvve‑i hayâliyeyi bu dünya lezzetleri tatmin etmiyor; elbette gayet câmi' mâhiyet‑i insaniye, ebediyetle fıtraten alâkadardır. İşte bu hadsiz arzu ve emellere bağlı olduğu hâlde, sermâyesi bir cüz'î cüz'‑ü ihtiyarî ve fakr‑ı mutlak bir insana, âhirete îmân ne derece kuvvetli ve kâfî ve vâfî bir hazine, bir medâr‑ı saâdet ve lezzet, bir medâr‑ı istimdâd, bir merci' ve dünyanın hadsiz gamlarına karşı bir medâr‑ı tesellî olduğu öyle bir meyve ve fâidedir ki; onu kazanmak yolunda dünya hayatını fedâ etse, yine ucuzdur.

İkinci Meyvesi ve Hayat‑ı Şahsiyeye Bakan Bir Fâidesi

Üçüncü Mes'ele’de izâh edilen ve Gençlik Rehberi’nde bir hâşiye bulunan çok ehemmiyetli bir neticedir.
Evet, her insanın, her zaman düşündüğü en ehemmiyetli endişesi, mezaristana giren kendi dostları ve akrabaları gibi o i'dâmhâneye girmek keyfiyetidir. Bir tek dostu için, rûhunu fedâ eden o bîçâre insanın; binler, belki milyonlar, milyarlar dostları ebedî bir müfârakat içinde i'dâm olmalarını tevehhüm edip Cehennem azâbından beter bir elem o düşünmek ucundan göründüğü vakit, âhirete îmân geldi, gözünü açtırdı ve perdeyi kaldırdı Bak!” dedi. O, îmânla baktı Cennet lezzetinden haber veren bir lezzet‑i rûhâniyeyi o dostları ebedî ölümlerden ve çürümelerden kurtulup mesrûrâne bir nurânî âlemde onu da bekliyorlar vaziyetinde müşâhedesiyle aldı. Risale‑i Nurda, bu netice hüccetlerle izâhına iktifâen kısa kesiyoruz.

Hayat‑ı Şahsiyeye Ait Üçüncü Bir Fâidesi

İnsanın sâir zîhayatlar üstündeki tefevvuku ve rütbesi ise; yüksek seciyeleri ve cem'iyetli isti'dâdları ve küllî ubûdiyetleri ve geniş vücûdî dâireleri itibariyledir. Hâlbuki o insan, hem ma'dûm, hem ölü, hem karanlık olan geçmiş ve gelecek zamanların ortasında sıkışmış bir kısa zaman olan hazır vaktin mikyâsıyla, ölçüsüyle; hamiyeti, muhabbeti, kardeşliği, insaniyeti gibi seciyeler alır.
59
Meselâ, eskiden tanımadığı ve ayrılıktan sonra da hiç göremeyeceği babasını, kardeşini, karısını, milletini ve vatanını sever, hizmet eder. Ve tam sadâkate ve ihlâsa pek nâdir muvaffak olabilir; o nisbette kemâlâtı ve seciyeleri küçülür. Değil hayvanların en ulvîsi, belki baş aşağı, akıl cihetiyle en bîçâresi ve aşağısı olmak vaziyetine düşeceği sırada, âhirete îmân imdâda yetişir. Mezar gibi dar zamanını, geçmiş ve gelecek zamanları içine alan, pek geniş bir zamana çevirir ve dünya kadar, belki ezelden ebede kadar bir dâire‑i vücûd gösterir.
Babasını, dâr‑ı saâdette ve âlem‑i ervâhta dahi pederlik münâsebetiyle ve kardeşini, ebede kadar uhuvvetini düşünmesiyle ve karısını Cennet’te dahi en güzel bir refîka‑i hayatı olduğunu bilmesi haysiyetiyle sever, hürmet eder, merhamet eder, yardım eder. Ve o büyük ve geniş dâire‑i hayatta ve vücûddaki münâsebetler için olan ehemmiyetli hizmetleri, dünyanın kıymetsiz işlerine ve cüz'î garazlarına ve menfaatlerine âlet etmez. Ciddi sadâkate ve samîmî ihlâsa muvaffak olarak, kemâlâtı ve hasletleri, o nisbette derecesine göre yükselmeğe başlar, insaniyeti teâlî eder.
Hayat lezzetinde serçe kuşuna yetişmeyen o insan; bütün hayvanat üstünde, kâinâtın en müntehab ve bahtiyar bir misâfiri ve Sâhib‑i kâinâtın en mahbûb ve makbûl bir abdi olmasıdır. Bu netice dahi Risale‑i Nurda hüccetlerle izâhına iktifâen kısa kesildi.

Dördüncü Bir Fâidesi Ki, İnsanın Hayat‑ı İctimâiyesine Bakıyor

Risale‑i Nurdan Dokuzuncu Şuâ’da beyân edilen o neticenin bir hülâsası şudur:
Nev'‑i insanın dörtten birini teşkil eden çocuklar, âhiret îmânıyla insanca yaşayabilirler ve insaniyetin isti'dâdlarını taşıyabilirler. Yoksa, elîm endişeler içinde, kendini uyutturmak ve unutturmak için çocukça oyuncaklarıyla, haylaz bir hayatla yaşayacak. Çünkü, her vakit etrafında onun gibi çocukların ölmesiyle onun nâzik dimağında ve ileride uzun arzuları taşıyan zaîf kalbinde ve mukâvemetsiz rûhunda öyle bir te'sir yapar ki; hayatı ve aklı o bîçâreye âlet‑i azâb ve işkence edeceği zamanda, âhiret îmânının dersiyle, görmemek için oyuncaklar altında onlardan saklandığı o endişeler yerinde, bir sevinç ve genişlik hissederek der:
60
Bu kardeşim veya arkadaşım öldü, Cennet’in bir kuşu oldu. Bizden daha iyi keyf eder, gezer. Ve vâlidem öldü, fakat Rahmet‑i İlâhiye’ye gitti, yine beni Cennet’te kucağına alıp sevecek ve ben de o şefkatli anneciğimi göreceğim.” diye insaniyete lâyık bir tarzda yaşayabilir.
Hem insanın bir rub'unu teşkil eden ihtiyarlar; yakında hayatlarının sönmesine ve toprağa girmelerine ve güzel ve sevimli dünyalarının kapanmasına karşı tesellîyi, ancak ve ancak âhiret îmânında bulabilirler. Yoksa o merhametli muhterem babalar ve fedâkâr şefkatli analar, öyle bir vâveylâ‑yı rûhî ve bir dağdağa‑i kalbî çekeceklerdi ki, dünya onlara me'yûsâne bir zindân ve hayat işkenceli bir azâb olurdu.
Fakat, âhiret îmânı onlara der: Merak etmeyiniz. Sizin ebedî bir gençliğiniz var, gelecek ve parlak bir hayat ve nihâyetsiz bir ömür sizi bekliyor. Ve zâyi' ettiğiniz evlâd ve akrabalarınızla sevinçlerle görüşeceksiniz. Ve ettiğiniz bütün iyilikleriniz muhâfaza edilmiş; mükâfâtlarını göreceksiniz.” diye, îmân‑ı âhiret onlara öyle bir tesellî ve inşirah verir ki; herbirinin yüz ihtiyarlık birden başlarına toplansa onları me'yûs etmez.
Nev'‑i insanın üçten birisini teşkil eden gençler; hevesâtları galeyânda, hissiyata mağlûb, cür'etkâr akıllarını her vakit başına almayan o gençler, âhiret îmânını kaybetseler ve Cehennem azâbını tahattur etmezlerse, hayat‑ı ictimâiyede, ehl‑i nâmusun malı ve ırzı ve zaîf ve ihtiyarların rahatı ve haysiyeti tehlikede kalır. Bazı, bir dakika lezzeti için bir mes'ûd hânenin saâdetini mahveder ve bu gibi, hapiste dört‑beş sene azâb çeker. Canavar bir hayvan hükmüne geçer.
Eğer îmân‑ı âhiret onun imdâdına gelse, çabuk aklını başına alır. Gerçi hükûmet hafiyeleri beni görmüyorlar ve ben onlardan saklanabilirim. Fakat, Cehennem gibi bir zindânı bulunan bir Pâdişah‑ı Zülcelâl’in melâikeleri beni görüyorlar ve fenâlıklarımı kaydediyorlar. Ben başıboş değilim ve vazifedâr bir yolcuyum. Ben de onlar gibi ihtiyar ve zaîf olacağım.” diye birden, zulmen tecâvüz etmek istediği adamlara karşı bir şefkat, bir hürmet hissetmeye başlar. Bu mânânın dahi Risale‑i Nurda bürhânlarıyla izâhına iktifâen kısa kesiyoruz.
61
Hem nev'‑i beşerin ehemmiyetli bir kısmı, hastalar ve mazlumlar ve bizim gibi musîbet‑zedeler ve fakirler ve ağır ceza alan mahpuslar; eğer îmân‑ı âhiret onların imdâdına yetişmezse, her vakit hastalığın ihtarıyla gözü önüne gelen ölüm ve intikamını alamadığı ve nâmusunu elinden kurtaramadığı zâlimin mağrûrâne ihaneti ve büyük musîbetlerde boşu boşuna malını, evlâdını kaybetmekle gelen elîm me'yûsiyeti ve bir‑iki dakika veya bir‑iki saat keyif yüzünden beş‑on sene böyle bir hapis azâbını çekmekten gelen kederli sıkıntı, elbette o bîçârelere dünyayı zindân ve hayatı bir işkenceli azâba çevirir.
Eğer âhirete îmân imdâdlarına yetişse, birden onlar nefes alırlar; sıkıntıları, me'yûsiyetleri ve endişeleri ve intikam hiddetleri, derece‑i îmânına göre kısmen ve bazen tamamen zâil olur.
Hattâ diyebilirim ki; benim ve bir kısım kardeşlerimin bu sebebsiz hapsimizde ve dehşetli musîbetimizde, eğer îmân‑ı âhiret yardım etmese idi, bir gün dayanmak, ölüm kadar te'sir edip bizi hayattan istifâ etmeğe sevkedecekti. Fakat hadsiz şükür olsun, benim canım kadar sevdiğim pek çok kardeşlerimin bu musîbetten gelen elemlerini de çektiğim ve gözüm kadar sevdiğim binler Risale‑i Nur Risaleleri ve benim yaldızlı ve süslü ve çok kıymetdâr kitaplarımın ziya'ları ve ağlamalarından teessüflerini çektiğim ve eskiden beri az bir ihaneti ve tahakkümü kaldıramadığım hâlde, sizi kasemle te'min ederim ki:
Îmân‑ı bil'âhiret nuru ve kuvveti bana öyle bir sabır ve tahammül ve tesellî ve metânet; belki mücâhidâne, kârlı bir imtihan dersinde daha büyük mükâfâtı kazanmak için bir şevk verdi ki, ben bu risalenin başında dediğim gibi, kendimi Medrese‑i Yûsufiye ünvânına lâyık bir güzel ve hayırlı medresede biliyorum. Arasıra gelen hastalıklar ve ihtiyarlıktan neş'et eden titizlikler olmasa idi, mükemmel ve rahat‑ı kalb ile derslerime daha ziyâde çalışacaktım. Her ne ise, bu makam münâsebetiyle saded harici girdi, kusura bakılmasın.
Hem her insanın küçük bir dünyası, belki küçük bir Cennet’i dahi kendi hânesidir. Eğer îmân‑ı âhiret o hânenin saâdetinde hükmetmezse, o aile efrâdı, herbiri şefkat ve muhabbet ve alâkadarlığı derecesinde elîm endişeler ve azâblar çeker. O Cennet’i, Cehennem’e döner veyâhut muvakkat eğlenceler ve sefâhetlerle aklını tenvîm edip uyutur. Devekuşu gibi avcıyı görür, kaçamıyor, uçamıyor. Başını kuma sokar, görünmesin. Başını gaflete sokar, ölüm ve zevâl ve firâk onu görmesin. Dîvânece, muvakkat ibtal‑i his nev'inden bir çare bulur.
62
Çünkü meselâ vâlide, rûhunu fedâ ettiği evlâdını dâima tehlikelere ma'rûz gördükçe titrer. Ve pederini ve kardeşini eksik olmayan belâlardan kurtaramayan evlâdlar, dâim bir keder, bir korkaklık hisseder. Buna kıyâsen, bu dağdağalı kararsız hayat‑ı dünyeviyede o mes'ûd zannedilen aile hayatı çok cihetlerle saâdetini kaybeder ve kısacık bir hayattaki münâsebet ve karâbet dahi, hakîki sadâkati ve samîmî ihlâsı ve garazsız bir hizmeti ve muhabbeti vermez. Ahlâk o nisbette küçülür, belki sukùt eder.
Eğer âhirete îmân o hâneye girse, birden ışıklandıracak, ortalarındaki münâsebet ve şefkat ve karâbet ve muhabbet kısacık bir zaman ölçüsüyle değil, belki dâr‑ı âhirette saâdet‑i ebediyede dahi o münâsebetlerin devamı ölçüsüyle samîmî hürmet eder, sever, şefkat eder, sadâkat eder, kusurlarına bakmaz gibi ahlâk yükseklenir. Hakîki insaniyet saâdeti o hânede başlar inkişafa. Bu mânâ dahi hüccetlerle Risale‑i Nurda beyânına binâen kısa kesildi.
Hem herbir şehir kendi ahâlisine geniş bir hânedir. Eğer îmân‑ı âhiret o büyük aile efrâdında hükmetmezse; güzel ahlâkın esâsları olan ihlâs, samîmiyet, fazilet, hamiyet, fedâkârlık, rızâ‑yı İlâhî, sevâb‑ı uhrevî yerine; garaz, menfaat, sahtekârlık, hodgâmlık, tasannu', riyâ, rüşvet, aldatmak gibi hâller meydân alır. Zâhirî âsâyiş ve insaniyet altında anarşistlik ve vahşet mânâları hükmeder; o hayat‑ı şehriye zehirlenir. Çocuklar haylazlığa, gençler sarhoşluğa, kavîler zulme, ihtiyarlar ağlamağa başlarlar.
Buna kıyâsen, memleket dahi bir hânedir ve vatan dahi bir millî ailenin hânesidir. Eğer îmân‑ı âhiret bu geniş hânelerde hükmetse, birden samîmî hürmet ve ciddi merhamet ve rüşvetsiz muhabbet ve muâvenet ve hilesiz hizmet ve muâşeret ve riyâsız ihsân ve fazilet ve enâniyetsiz büyüklük ve meziyet o hayatta inkişafa başlarlar.
Çocuklara der: Cennet var, haylazlığı bırak!” Kur'ân dersiyle temkin verir.
63
Gençlere der: Cehennem var, sarhoşluğu bırak!” aklı başlarına getirir.
Zâlime der: Şiddetli azâb var, tokat yiyeceksin!” adâlete başını eğdirir.
İhtiyarlara der: Senin elinden çıkmış bütün saâdetlerinden çok yüksek ve dâimî bir uhrevî saâdet ve taze, bâkî bir gençlik seni bekliyorlar. Onları kazanmağa çalış!” ağlamasını gülmeye çevirir.
Bunlara kıyâsen cüz'î ve küllî herbir tâifede hüsn‑ü te'sirini gösterir, ışıklandırır. Nev'‑i beşerin hayat‑ı ictimâiyesiyle alâkadar olan ictimâiyyûn ve ahlâkıyyûnların kulakları çınlasın!
İşte îmân‑ı âhiretin binler fâidelerinden işâret ettiğimiz beş‑altı nümûnelerine sâirleri kıyâs edilse kat'î anlaşılır ki; iki cihanın ve iki hayatın medâr‑ı saâdeti yalnız îmândır.
Risale‑i Nurda Yirmisekizinci Söz’de ve başka risalelerinde, haşrin cismâniyeti cihetinde gelen zaîf şübhelere kuvvetli cevablarına iktifâen burada yalnız bir kısa işâretle deriz ki:
Esmâ‑i İlâhiye’nin en cem'iyetli âyinesi cismâniyettedir. Ve hilkat‑i kâinâttaki makàsıd‑ı İlâhiye’nin en zengini ve fa'âl merkezi cismâniyettedir. Ve ihsânat‑ı Rabbâniye’nin en çok çeşitleri ve rengârenkleri cismâniyettedir. Ve beşerin ihtiyacât dilleriyle Hàlık’ına karşı duâlarının ve teşekkürâtının en kesretli tohumları yine cismâniyettedir. Maneviyat ve rûhâniyât âlemlerinin en mütenevvi' çekirdekleri yine cismâniyettedir.
Bunlara kıyâsen, yüzer küllî hakikatler cismâniyette temerküz ettiğinden Hàlık‑ı Hakîm, zemin yüzünde cismâniyeti çoğaltmak ve mezkûr hakikatlere mazhar eylemek için öyle sür'atli ve dehşetli bir fa'âliyetle kafile kafile arkasına mevcûdâta vücûd giydirir, o meşhere gönderir. Sonra onları terhis eder, başkalarını gönderir. Mütemâdiyen kâinât fabrikasını işlettirir. Cismânî mahsulâtı dokuyup, zemini âhirete ve Cennet’e bir fidanlık bahçesi hükmüne getirir.
64
Hattâ insanın cismânî midesini memnun etmek için o midenin hâl diliyle bekàsına dair duâsını kemâl‑i ehemmiyetle dinleyip kabûl ederek fiilen cevab vermek için, hadsiz ve hesabsız ve yüz binler tarzlarda ve binler çeşit çeşit lezzetlerde gayet san'atlı taamları ve gayet kıymetli ni'metleri cismâniyete ihzar etmek, bedâhetle ve şeksiz gösterir ki; dâr‑ı âhirette Cennet’in en çok ve en mütenevvi' lezzetleri cismânîdir. Ve saâdet‑i ebediyenin en ehemmiyetli ve herkesin istediği ve ünsiyet ettiği ni'metleri cismânîdir.
Acaba hiçbir cihet‑i ihtimali ve imkânı var ki; bu âdi midenin hâl diliyle bekà duâsını kabûl edip nihâyetsiz mu'cizâtlı maddî taamlar ile onu minnetdâr ederek, her vakit tesâdüfsüz, kasdî olarak fiilen cevab veren bir Kadîr‑i Rahîm, bir Alîm‑i Kerîm, kâinâtın en ehemmiyetli neticesi ve arzın halifesi ve O Hàlık’ın güzîdesi ve perestişkârı olan nev'‑i insanın insaniyet mide‑i kübrâsı ile küllî ve yüksek ve dâima arzu ettiği ve ünsiyet ettiği ve fıtraten istediği cismânî lezzetleri, dâr‑ı bekàda verilmesine dair hadsiz umumî duâları kabûl olmasın ve haşr‑i cismânî ile fiilen cevab verilmesin, onu ebedî minnetdâr etmesin?‥ Âdeta sineğin sesini işitsin, gök gürültüsünü işitmesin! Ve âdi bir neferin kemâl‑i ehemmiyetle techizâtına baksın; orduya hiç bakmasın, ehemmiyet vermesin! Bu yüz derece muhâl ve bâtıldır.
Evet, ﴿وَف۪يهَا مَا تَشْتَه۪يهِ الْاَنْفُسُ وَتَلَذُّ الْاَعْيُنُ âyetinin sarâhat‑i kat'iyyesiyle, insan, en ziyâde ünsiyet ettiği ve dünyada nümûnesini tatmış olduğu cismânî lezzetleri Cennet’e lâyık bir tarzda görecek, tadacak. Ve lisân, göz ve kulak gibi a'zâların ettikleri hàlis şükürler ve hususî ibâdetlerin mükâfâtları, o uzuvlara mahsûs cismânî lezzetler ile verilecektir. Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, o derece cismânî lezzetleri sarîh bir sûrette beyân eder ki, başka te'viller ile mânâ‑yı zâhirîyi kabûl etmemek imkân haricindedir.
65
İşte îmân‑ı âhiretin meyveleri ve neticeleri gösteriyorlar ki; nasıl ki, a'zâ‑yı insanîden midenin hakikati ve ihtiyacâtı, taamların vücûduna kat'î delâlet eder; öyle de; insanın hakikati ve kemâlâtı ve fıtrî ihtiyacâtı ve ebedî arzuları ve îmân‑ı âhiretin mezkûr netice ve fâidelerini isteyen hakikatleri ve isti'dâdları daha kat'î olarak âhirete ve Cennet’e ve cismânî bâkî lezzetlere delâlet ve tahakkuklarına şehâdet ettiği gibi, bu kâinâtın hakikat‑i kemâlâtı ve mânidâr tekvînî âyâtı ve insaniyetin mezkûr hakikatler ile alâkadar bütün hakikatleri, dâr‑ı âhiretin vücûduna ve tahakkukuna ve haşrin gelmesine ve Cennet ve Cehennem’in açılmasına delâlet ve şehâdet ettiklerini, Risale‑i Nur eczâları ve bilhassa Onuncu ve Yirmisekizinci (iki makamı), Yirmidokuzuncu Söz’ler ve Dokuzuncu Şuâ ve Münâcât risaleleri hüccetlerle, parlak ve şübhe bırakmaz bir tarzda isbât etmişler. Onlara havâle ederek bu uzun kıssayı kısa kesiyoruz.

Cehennem’e Dair İki Nükte

Cehennem’e dair beyânât‑ı Kur'âniye o kadar vâzıh ve zâhirdir ki, başka izâhata ihtiyaç bırakmamış. Yalnız bir‑iki zaîf şübheyi izâle edecek iki‑üç nükteyi tafsîlini Risale‑i Nura havâle edip, gayet kısa bir hülâsasını beyân edeceğiz.

Birinci Nükte

Cehennem fikri, geçmiş îmân meyvelerinin lezzetlerini korkusuyla kaçırmıyor. Çünkü, hadsiz rahmet‑i Rabbâniye o korkan adama der: Bana gel, tevbe kapısıyla gir. Cehennem’in vücûdu değil korkutmak, belki sana Cennet’in lezzetlerini tam bildirsin ve senin ve hukuklarına tecâvüz edilen hadsiz mahlûkatın intikamlarını alsın, sizi keyiflendirsin.
Eğer sen dalâlette boğulup çıkamıyorsan, yine Cehennem’in vücûdu bin derece i'dâm‑ı ebedîden hayırlıdır ve kâfirlere de bir nev'i merhamettir. Çünkü insan, hattâ yavrulu hayvanat dahi, akrabasının ve evlâdının ve ahbabının lezzetleriyle ve saâdetleriyle lezzetlenir, bir cihette mes'ûd olur.
66
Şu hâlde, sen ey mülhid! Dalâletin itibariyle ya i'dâm‑ı ebedî ile ademe düşeceksin veya Cehennem’e gireceksin! Şerr‑i mahz olan adem ise, senin bütün sevdiklerin ve saâdetleriyle memnun ve bir derece mes'ûd olduğun umum akraba ve asl ve neslin, seninle beraber i'dâm olmasından, binler derece Cehennem’den ziyâde senin rûhunu ve kalbini ve mâhiyet‑i insaniyeni yandırır. Çünkü Cehennem olmazsa Cennet de olmaz. Herşey senin küfrün ile ademe düşer.
Eğer sen Cehennem’e girsen, vücûd dâiresinde kalsan, senin sevdiklerin ve akrabaların ya Cennet’te mes'ûd veya vücûd dâirelerinde bir cihette merhametlere mazhar olurlar. Demek, herhalde Cehennem’in vücûduna tarafdâr olmak sana lâzımdır. Cehennem aleyhinde bulunmak ademe tarafdâr olmaktır ki; hadsiz dostlarının saâdetlerinin hiç olmasına tarafdârlıktır.
Evet, Cehennem ise, hayr‑ı mahz olan dâire‑i vücûdun Hâkim‑i Zülcelâl’inin hakîmâne ve âdilâne bir hapishâne vazifesini gören dehşetli ve celâlli bir mevcûd ülkesidir. Hapishâne vazifesini de görmekle beraber, başka pek çok vazifeleri var. Ve pek çok hikmetleri ve âlem‑i bekàya ait hizmetleri var. Ve zebâni gibi pek çok zîhayatın celâldarâne meskenleridir.

İkinci Nükte

Cehennem’in vücûdu ve şiddetli azâbı, hadsiz rahmete ve hakîki adâlete ve isrâfsız, mîzanlı hikmete zıddiyeti yoktur. Belki rahmet ve adâlet ve hikmet, onun vücûdunu isterler. Çünkü, nasıl bin masûmların hukukunu çiğneyen bir zâlimi cezalandırmak ve yüz mazlum hayvanları parçalayan bir canavarı öldürmek, adâlet içinde mazlumlara bin rahmettir. Ve o zâlimi affetmek ve canavarı serbest bırakmak, bir tek yolsuz merhamete mukâbil yüzer bîçârelere yüzer merhametsizliktir.
67
Aynen öyle de; Cehennem hapsine girenlerden olan kâfir‑i mutlak, küfrüyle hem esmâ‑i İlâhiye’nin hukukuna inkâr ile tecâvüz hem o esmâya şehâdet eden mevcûdâtın şehâdetlerini tekzîb ile hukuklarına tecâvüz ve mahlûkatın o esmâya karşı tesbihkârâne yüksek vazifelerini inkâr etmekle hukuklarına tecâvüz ve kâinâtın gaye‑i hilkati ve bir sebeb‑i vücûdu ve bekàsı olan tezâhür‑ü Rubûbiyet-i İlâhiye’ye karşı ubûdiyetlerle mukàbelelerini ve âyinedârlıklarını tekzîb ile hukukuna bir nev'i tecâvüz ettiği haysiyetiyle öyle azîm bir cinayet, bir zulümdür ki, affa kàbiliyeti kalmaz, ﴿اِنَّ اللّٰهَ لَايَغْفِرُ اَنْ يُشْرَكَ بِه۪ âyetinin tehdidine müstehak olur.
Onu Cehennem’e atmamak, bir yersiz merhamete mukâbil, hukuklarına taarruz edilen hadsiz da'vâcılara hadsiz merhametsizlikler olur. İşte o da'vâcılar, Cehennem’in vücûdunu istedikleri gibi izzet‑i celâl ve azamet‑i kemâl dahi kat'î isterler.
Evet, nasıl bir serseri âsî ve raiyete tecâvüz eden bir adam, oranın izzetli hâkimine dese: Beni hapse atamazsın ve yapamazsın!” diye izzetine dokunsa, elbette o şehirde hapis olmasa da o edebsiz için bir hapis yapacak, onu içine atacak.
Aynen öyle de; kâfir‑i mutlak, küfrüyle izzet‑i celâline şiddetle dokunuyor. Ve azamet‑i kudretine inkâr ile dokunduruyor. Ve kemâl‑i rubûbiyet’ine tecâvüzüyle ilişiyor. Elbette Cehennem’in pek çok vazifeler için pek çok esbâb‑ı mûcibesi ve vücûdunun hikmetleri olmasa da, öyle kâfirler için bir Cehennem’i halketmek ve onları içine atmak, o izzet ve celâlin şe'nidir.
Hem mâhiyet‑i küfür dahi Cehennem’i bildirir. Evet, nasıl ki îmânın mâhiyeti eğer tecessüm etse, lezzetleriyle bir Cennet‑i hususiye şekline girebilir ve Cennet’ten bu noktadan gizli haber verir.
68
Aynen öyle de; Risale‑i Nurda deliller ile isbât ve baştaki mes'elelerde dahi işâret edilmiş ki; küfrün ve bilhassa küfr‑ü mutlakın ve nifâkın ve irtidadın öyle karanlıklı ve dehşetli elemleri ve manevî azâbları var eğer tecessüm etse, o mürted adama bir hususî Cehennem olur ve büyük Cehennem’den bu cihette gizli haber verir. Ve bu fidanlık dünya mezraasındaki hakikatçikler âhirette sünbüller vermesi noktasından, bu zehirli çekirdek, o zakkum ağacına işâret eder, Ben onun bir mâyesiyim.” der. Ve beni kalbinde taşıyan bedbaht için o zakkum ağacının bir hususî nümûnesi, benim meyvem olur.”
Mâdem küfür hadsiz hukuka bir tecâvüzdür, elbette hadsiz bir cinayettir; öyle ise hadsiz bir azâba müstehak eder. Mâdem bir dakika katl, onbeş sene cezada (sekiz milyona yakın dakikada) hapis azâbını çekmesini adâlet‑i beşeriye kabûl edip maslahata ve hukuk‑u âmmeye muvâfık görür; elbette bir küfür bin katl kadar olması cihetiyle, bir dakika küfr‑ü mutlak, sekiz milyara yakın dakikalarda azâb çekmesi, o kanun‑u adâlete muvâfık geliyor. Bir sene ömrünü o küfürde geçiren, iki trilyon sekizyüzseksen milyara yakın dakikada azâba müstehak ve ﴿خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَدًا sırrına mazhar olur. Her ne ise
Kur'ân‑ı Hakîm’in Cennet ve Cehennem hakkındaki mu'cizâne izâhatı ve Kur'ânın tefsiri ve O’ndan gelen Risale‑i Nurun Cennet ve Cehennem’in vücûdlarına dair hüccetleri, daha başka beyâna ihtiyaç bırakmamışlar.
69
﴿وَيَتَفَكَّرُونَ ف۪ي خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هٰذَا بَاطِلًا سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ﴿رَبَّنَا اصْرِفْ عَنَّا عَذَابَ جَهَنَّمَ اِنَّ عَذَابَهَا كَانَ غَرَامًا ❋ اِنَّهَا سَٓاءَتْ مُسْتَقَرًّا وَمُقَامًا gibi pek çok âyetlerin ve başta Resûl‑i Ekrem (A.S.M.) ve umum Peygamberler ve ehl‑i hakikatin, her vakit duâlarında en ziyâde; اَجِرْنَا مِنَ النَّارِ ❋ نَجِّنَا مِنَ النَّارِ ❋ خَلِّصْنَا مِنَ النَّارِ ve vahy ve şühûda binâen onlarca kat'iyyet kesbeden Cehennem’den bizi hıfzeyle!” demeleri gösteriyor ki; nev'‑i beşerin en büyük mes'elesi Cehennem’den kurtulmaktır. Ve kâinâtın pek çok ehemmiyetli ve muazzam ve dehşetli bir hakikati Cehennem’dir ki; bir kısım o ehl‑i şühûd ve keşif ve tahkîk onu müşâhede eder. Ve bir kısmı tereşşuhâtını ve gölgelerini görür, dehşetinden feryâd ederler. Bizi ondan kurtar!” derler.
Evet, bu kâinâtta hayır‑şer, lezzet‑elem, ziyâ‑zulmet, harâret‑bürûdet, güzellik‑çirkinlik, hidayet‑dalâlet birbirine karşı gelmesi ve içine girmesi, pek büyük bir hikmet içindir. Çünkü şer olmazsa, hayır bilinmez. Elem olmazsa, lezzet anlaşılmaz. Zulmetsiz ziyâ, ehemmiyeti olmaz. Soğukla, harâretin dereceleri tahakkuk eder. Çirkinlik ile, hüsnün tek bir hakikati, bin hakikat ve binler çeşit hüsün mertebeleri vücûd bulur. Cehennemsiz Cennet’in pek çok lezzetleri gizli kalır. Bunlara kıyâsen, herşey, bir cihette zıddıyla bilinebilir. Ve bir tek hakikati, sünbül verip çok hakikatler olur.
Mâdem bu karışık mevcûdât dâr‑ı fânîden dâr‑ı bekàya akıp gidiyor; elbette nasıl ki; hayır, lezzet, ışık, güzellik, îmân gibi şeyler Cennet’e akar; öyle de, şer, elem, karanlık, çirkinlik, küfür gibi zararlı maddeler Cehennem’e yağar ve bu mütemâdiyen çalkanan kâinâtın selleri o iki havuza girer, durur. Kerâmetli Yirmidokuzuncu Söz’ün âhirindeki remizli nüktelerine havâle ederek kısa kesiyoruz.
Ey bu Medrese‑i Yûsufiye’de benim ders arkadaşlarım! Bu dehşetli haps‑i ebedîden kurtulmanın kolayı, çaresi, bu dünyevî hapsimizden istifade ederek elimiz mecburiyetle yetişmeyen çok günahlardan kurtulduğumuzla beraber, eski günahlardan tevbe edip farzlarımızı edâ ederek herbir saat bu hapisteki ömrümüzü bir gün ibâdet hükmüne getirmekle o ebedî hapisten necâtımız ve o nurânî Cennet’e girmemiz için en iyi bir fırsattır. Bu fırsatı kaçırırsak, dünyamız ağladığı gibi âhiretimiz dahi ağlayacak, ﴿خَسِرَ الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةَ tokadını yiyeceğiz.
70

Namaz Tesbihâtına Dair Ehemmiyetli Bir Ders

Bu makam yazıldığı zaman Kurban Bayramı geldi.
اَللّٰهُ اَكْبَرُ ❋ اَللّٰهُ اَكْبَرُ ❋ اَللّٰهُ اَكْبَرُ ’ler ile nev'‑i beşerin beşten birisine, üçyüz milyon insanlara birden Allâhu Ekber dedirmesi; koca küre‑i arz, büyüklüğü nisbetinde o Allâhu Ekber kelime‑i kudsiyesini semâvâttaki seyyârât arkadaşlarına işittiriyor gibi, yirmibinden ziyâde hacıların Arafat’ta ve Îd’de beraber birden Allâhu Ekber demeleri, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bin üçyüz sene evvel âl ve sahâbeleriyle söylediği ve emrettiği Allâhu Ekber kelâmının bir nev'i aks‑i sadâsı olarak Rubûbiyet‑i İlâhiye’nin رَبُّ الْاَرْضِ ve رَبُّ الْعَالَم۪ينَ azamet‑i ünvânıyla küllî tecellîsine karşı geniş ve küllî bir ubûdiyetle bir mukàbeledir, diye tahayyül ve his ve kanâat ettim.
Sonra, acaba bu kelâm‑ı kudsînin bizim mes'elemizle dahi münâsebeti var diye tahattur ettim. Birden hâtıra geldi ki, başta bu kelâm olarak sâir bâkiyât‑ı sâlihât ünvânını taşıyan سُبْحَانَ اللّٰهِ ❋ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ ❋ وَلَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ gibi şeâirden çok kelâmlar cüz'î ve küllî mes'elemizi ihtar ve tahakkukuna işâret ederler.
Meselâ: اَللّٰهُ اَكْبَرُ ’in bir vech‑i mânâsı Cenâb‑ı Hakk’ın kudreti ve ilmi herşeyin fevkınde büyüktür; hiçbir şey dâire‑i ilminden çıkamaz. Tasarruf‑u kudretinden kaçamaz ve kurtulamaz. Ve korktuğumuz en büyük şeylerden daha büyüktür. Demek haşri getirmekten ve bizi ademden kurtarmaktan ve saâdet‑i ebediyeyi vermekten daha büyüktür. Her acîb ve tavr‑ı aklın haricindeki herşeyden daha büyüktür ki ﴿مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ âyetinin sarâhat‑i kat'iyyesi ile nev'‑i beşerin haşri ve neşri, bir tek nefsin icâdı kadar o kudrete kolay gelir. Bu mânâ itibariyledir ki, darb‑ı mesel hükmünde büyük musîbetlere ve büyük maksadlara karşı, herkes Allah büyüktür, Allah büyüktür der, kendine tesellî ve kuvvet ve nokta‑i istinâd yapar.
71
Evet, nasıl ki; Dokuzuncu Söz’de, bu kelime iki arkadaşıyla bütün ibâdâtın fihristesi olan namazın çekirdekleri ve hülâsaları ve içinde ve tesbihâtında tekrar ile namazın mânâsını takviye için سُبْحَانَ اللّٰهِ ❋ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ ❋ اَللّٰهُ اَكْبَرُ üç muazzam hakikatlere ve insanın kâinâtta gördüğü medâr‑ı hayret, medâr‑ı şükrân ve medâr‑ı azamet ve kibriyâ, acîb ve güzel ve büyük, pek çok fevkalâde şeylerden aldığı hayret ve lezzet ve heybetten neş'et eden suâllerine pek kuvvetli cevab verdiği gibi, Onaltıncı Söz’ün âhirinde izâh edilen şu:
Nasıl bir nefer, bayramda bir müşîr ile beraber huzur‑u pâdişaha girer; sâir vakitte, zâbitinin makamı ile onu tanır. Aynen öyle de; her adam hacda bir derece velîler gibi Cenâb‑ı Hakk’ı رَبُّ الْاَرْضِ ve رَبُّ الْعَالَم۪ينَ ünvânı ile tanımağa başlar. Ve o kibriyâ mertebeleri kalbine açıldıkça, rûhunu istilâ eden mükerrer ve harâretli hayret suâllerine yine اَللّٰهُ اَكْبَرُ tekrarıyla umumuna cevab verdiği misillû; Onüçüncü Lem'a’nın âhirinde izâhı bulunan ki, şeytanların en ehemmiyetli desîselerini köküyle kesip cevab‑ı kat'î veren yine اَللّٰهُ اَكْبَرُ olduğu gibi; bizim âhiret hakkındaki suâlimize de kısa fakat kuvvetli cevab verdiği misillû, اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ cümlesi dahi haşri ihtar edip ister.
72
Bize der: Mânâm âhiretsiz olmaz; çünkü, ezelden ebede kadar her kimden ve her kime karşı bütün hamd ve şükür O’na mahsûstur, ifâde ettiğimden, bütün ni'metlerin başı ve ni'metleri hakîki ni'met yapan ve bütün zîşuûru ademin hadsiz musîbetlerinden kurtaran, yalnız saâdet‑i ebediye olabilir ve benim o küllî mânâma mukàbele eder.”
Evet, her mü'min namazlardan sonra, her gün hiç olmazsa yüzelliden ziyâde اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ … اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ şer'an demesi ve mânâsı da, ezelden ebede kadar bir hadsiz geniş hamd ve şükrü ifâde etmesi, ancak ve ancak saâdet‑i ebediyenin ve Cennet’in peşin bir fiatı ve muaccel bir bahâsıdır. Ve dünyanın kısa ve fânî elemlerle âlûde olan ni'metlerine münhasır olmaz ve mahsûs değil ve onlara da, ebedî ni'metlere vesile olmaları cihetiyle bakar, şükreder. سُبْحَانَ اللّٰهِ kelime‑i kudsiyesi ise, Cenâb‑ı Hakk’ı şerîkten, kusurdan, noksaniyetten, zulümden, aczden, merhametsizlikten, ihtiyaçtan ve aldatmaktan ve kemâl ve cemâl ve celâline muhâlif olan bütün kusurâttan takdis ve tenzîh etmek mânâsıyla, saâdet‑i ebediyeyi ve celâl ve cemâl ve kemâl‑i saltanatının haşmetine medâr olan dâr‑ı âhireti ve ondaki Cennet’i ihtar edip delâlet ve işâret eder. Yoksa, sâbıkan isbât edildiği gibi, saâdet‑i ebediye olmazsa, hem saltanatı, hem kemâli, hem celâl, hem cemâl, hem rahmeti, kusur ve noksan lekeleriyle lekedâr olurlar.
İşte bu üç kudsî kelimeler gibi, ﴿بِسْمِ اللّٰهِ ve لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ ve sâir kelimât‑ı mübâreke, herbiri erkân‑ı îmâniyenin birer çekirdeği ve bu zamanda keşfedilen et hülâsası ve şeker hülâsası gibi, hem erkân‑ı îmâniyenin, hem Kur'ân hakikatlerinin hülâsaları ve bu üçü namazın çekirdekleri oldukları gibi, Kur'ânın dahi çekirdekleri ve parlak bir kısım sûrelerin başlarında pırlanta gibi görünmeleri ve çok sünûhâtı, tesbihâtta başlayan Risale‑i Nurun dahi hakîki mâdenleri ve esâsları ve hakikatlerinin çekirdekleridirler.
73
Ve velâyet‑i Ahmediye ve ubûdiyet‑i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm cihetinde, öyle bir dâire‑i zikirde, namazdan sonraki tesbihâtta bir tarîkat‑ı Muhammediye’nin (A.S.M.) virdidirler ki, her namaz vaktinde yüz milyondan ziyâde mü'minler beraber, o halka‑i kübrâ-yı zikirde, ellerinde tesbihler, سُبْحَانَ اللّٰهِ otuzüç, اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ otuzüç, اَللّٰهُ اَكْبَرُ otuzüç defa tekrar ederler.
İşte böyle gayet muhteşem bir halka‑i zikirde, sâbıkan beyân ettiğimiz gibi hem Kur'ânın, hem îmânın, hem namazın hülâsaları ve çekirdekleri olan o üç kelime‑i mübârekeyi namazdan sonra otuzüçer defa okumak ne kadar kıymetdâr ve sevâblı olduğunu elbette anladınız.
Bu risalenin başında Birinci Mes'elesi namaza dair güzel bir ders olduğu gibi, hiç düşünmediğim hâlde, âdeta ihtiyarsız olarak, onun âhiri de namaz tesbihâtına dair ehemmiyetli bir ders oldu.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى اِنْعَامِهِ
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
74

Dokuzuncu Mes'ele

﴿
﴿اٰمَنَ الرَّسُولُ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْهِ مِنْ رَبِّه۪ وَالْمُؤْمِنُونَ كُلٌّ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَمَلٰٓئِكَتِه۪ وَكُتُبِه۪ وَرُسُلِه۪ لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ اَحَدٍ مِنْ رُسُلِه۪… اِلٰى اٰخِرِ الْاٰيَةِ
Bu âyet‑i ecma' ve a'lâ ve ekberin bir küllî ve uzun nüktesini beyân etmeğe, bir dehşetli manevî suâl ve bir azametli ve İlâhî bir ni'metin inkişafından neş'et eden bir hâl sebebiyet verdiler. Şöyle ki; ma'nen rûha geldi:
Neden bir cüz'‑ü hakikat-i îmâniyeyi inkâr eden kâfir olur ve kabûl etmeyen Müslüman olmaz? Hâlbuki, Allah ve âhirete îmân birer güneş gibi o karanlığı izâle etmek lâzım geliyor Hem neden bir rükün ve hakikat‑i îmâniyeyi inkâr eden mürted olur, küfr‑ü mutlaka düşer ve kabûl etmeyen İslâmiyetten çıkar? Hâlbuki sâir erkân‑ı îmâniyeye îmânı varsa, onu küfr‑ü mutlaktan kurtarmak lâzım geliyor?
Elcevab: Îmân, altı rüknünden çıkan öyle bir vahdânî hakikattir ki, tefrik kabûl etmez. Ve öyle bir küllîdir ki, tecezzî kaldırmaz. Ve öyle bir külldür ki, kàbil‑i inkısam olmazlar. Çünkü, herbir rükn‑ü îmânî, kendini isbât eden hüccetleriyle sâir erkân‑ı îmâniyeyi isbât eder. Herbiri herbirisine gayet kuvvetli bir hüccet‑i a'zam olur. Öyle ise, bütün erkânı, bütün delilleriyle sarsmayan bir fikr‑i bâtıl, hakikat nazarında bir tek rüknü, belki bir hakikati ibtal edip inkâr edemez. Belki adem‑i kabûl perdesi altında gözünü kapamakla, bir küfr‑ü inâdî yapabilir. Gitgide küfr‑ü mutlaka düşer, insaniyeti mahvolur; hem maddî, hem manevî Cehennem’e gider.
75
İşte biz bu makamda, gayet muhtasar işâretler ile ve Meyve Risalesi’nde haşrin isbâtında, sâir erkân‑ı îmâniye haşri de isbât ettiklerini kısacık hülâsalarla beyânı gibi, bu makamda dahi mücmel fezleke ve muhtasar hülâsalarla Cenâb‑ı Hakk’ın inâyetiyle bu nükte‑i a'zam altı noktada beyân edilecek.

Birinci Nokta

Îmân‑ı Billâh, kendi hüccetleriyle hem sâir rükünlerini, hem îmân‑ı bil'âhireti isbât eder ki; Meyve Risalesinin Yedinci Mes'elesi’nde güzelce göstermiş. Evet bu hadsiz kâinâtı bir saray, bir şehir, bir memleket gibi bütün levâzımı ile idare eden ve mîzan ve intizam dâiresinde çeviren ve hikmetlerle değiştiren ve zerrâtı ve seyyârâtı ve sinekleri ve yıldızları birer muntazam ordu gibi beraber techiz ve idare eden ve emir ve irâdesi dâiresinde mütemâdiyen bir ulvî manevra içinde ta'lim ve tavzifatla fa'âliyete ve seyir ve cevelâna ve ubûdiyetkârâne bir resm‑i küşâde ve seyahate getiren ezelî ve bâkî bir Saltanat‑ı Rubûbiyet ve ebedî ve dâimî bir Hâkimiyet‑i Ulûhiyet, hiç mümkün müdür ve hiç akıl kabûl eder mi ve hiçbir ihtimal var ki, o ebedî ve sermedî ve bâkî ve dâimî saltanatın bâkî bir makarrı ve dâimî bir medârı ve sermedî bir mazharı olan dâr‑ı âhiret olmasın? Bin defa hâşâ!
Demek Cenâb‑ı Hakk’ın saltanatı ve rubûbiyeti ve Yedinci Mes'ele’de beyân edildiği gibi ekser isimleri ve vücûb‑u vücûdunun hüccetleri, âhirete şehâdet ederler ve isterler. Ve bu kutb‑u îmânî ne kadar kuvvetli bir nokta‑i istinâdı var gör, bil, görür gibi inan.
76
Hem nasıl îmân‑ı Billâh âhiretsiz olmaz; öyle de, Onuncu Söz’de kısa işâretlerle beyân edildiği gibi, hiçbir cihette mümkün müdür ve hiç akıl kabûl eder mi ki, ulûhiyet ve ma'bûdiyetin tezâhürü için bu kâinâtı öyle bir mücessem kitab‑ı samedânî ki, her sahifesi bir kitab kadar ve her satırı bir sahife kadar mânâları ifâde eder ve öyle cismânî bir Kur'ân‑ı sübhânî ki, herbir âyet‑i tekvîniyesi ve herbir kelimesi, hattâ herbir noktası, herbir harfi birer mu'cize hükmündedir. Ve öyle muhteşem ve içi hadsiz âyâtla ve mânidâr nakışlarla tezyîn edilmiş bir mescid‑i Rahmânîdir ki; herbir köşesinde bir tâife, bir nev' ibâdet‑i fıtriye ile iştigâl eder bir şekilde halkeden bir Allah, bir Ma'bûd‑u bilhak, o kitab‑ı kebîrin mânâlarını ders verecek üstadları ve O Kur'ân‑ı samedânînin âyetlerini tefsir edecek müfessirleri elçi olarak göndermesin ve o mescid‑i ekberde hadsiz tarzlarda ibâdet edenlere imâmları ta'yin etmesin ve o üstadlara ve müfessirlere ve imâmlara fermânları vermesin!‥ Hâşâ, yüzbin hâşâ!
Hem cemâl‑i rahmetini ve hüsn‑ü şefkatini ve kemâl‑i rubûbiyet’ini zîşuûrlara göstermek ve onları şükre ve hamde sevketmek için bu kâinâtı öyle bir ziyâfetgâh ve bir teşhîrgâh ve öyle bir seyrangâh ki; hadsiz çeşit çeşit, lezîz ni'metler ve gayet antika, hadsiz hàrika san'atlar içinde dizilmiş bir tarzda halkeden bir Sâni'‑i Rahîm ve Kerîm, hiç mümkün müdür ve hiç akıl kabûl eder mi ki; o ziyâfetgâhtaki zîşuûr mahlûklar ile konuşmasın ve onlara o ni'metlere mukâbil elçileri vâsıtasıyla vazife‑i teşekküriyeyi ve tezâhür‑ü rahmetine ve sevdirmesine karşı vazife‑i ubûdiyeti bildirmesin!‥ Hâşâ, binler hâşâ!
77
Hem hiç mümkün müdür?‥ Bir Sâni' san'atını sever, beğendirmek ister; hattâ ağızların bin çeşit zevklerini nazara alması delâletiyle, takdir ve tahsinler ile karşılanmak arzu eder ve herbir san'atıyla kendini hem tanıttırmak, hem sevdirmek, hem bir çeşit manevî cemâlini göstermek ister bir tarzda bu kâinâtı antika san'atlarla süslendirdiği hâlde, kâinâttaki zîhayatın kumandanları olan insanlara, onların büyüklerinden bir kısmı ile konuşup elçi olarak göndermesin; güzel san'atları takdirsiz ve fevkalâde hüsn‑ü esmâsı tahsinsiz ve tanıttırması ve sevdirmesi mukàbelesiz kalsın!‥ Hâşâ, yüzbin hâşâ!
Hem bütün zîhayatın ihtiyacât‑ı fıtriyeleri için duâlarına ve hâl dili ile edilen bütün ilticâlara ve arzulara, vakti vaktine, kasd ve ihtiyar ve irâdeyi gösterir bir tarzda hadsiz in'âmlarıyla ve nihâyetsiz ihsânatıyla fiilen ve hâlen sarîh bir sûrette konuşan bir Mütekellim‑i Alîm; hiç mümkün müdür, hiç akıl kabûl eder mi; en cüz'î bir zîhayat ile fiilen ve hâlen konuşsun ve tam derdine derman yetiştiren ihsânıyla derdini dinlesin ve ihtiyacını görsün ve bilsin ve bütün kâinâtın en müntehab neticesi ve arzın halifesi ve ekser mahlûkat‑ı arziyenin kumandanları olan insanların manevî reisleri ile görüşmesin!‥ Onlar ile, belki her zîhayat ile fiilen ve hâlen konuştuğu gibi, onlar ile kavlen ve kelâmen konuşmasın ve onlara fermânları ve suhuf ve kitapları göndermesin!‥ Hâşâ, hadsiz hâşâ!
Demek, îmân‑ı Billâh, kat'iyyetiyle ve hadsiz hüccetleriyle وَبِكُتُبِهِ وَرُسُلِهِyani Peygamberlere ve mukaddes kitaplara îmânı isbât eder.
78
Hem hiçbir cihet‑i imkânı var ve hiç akıl kabûl eder mi ki; bütün masnûâtıyla kendini tanıttırana ve sevdirene ve teşekkürâtı fiilen ve hâlen isteyene mukâbil; kâinâtı velveleye veren hakikat‑i Kur'âniye ile Zülcelâl O San'atkârı ekmel bir tarzda tanıyıp ve tanıttırıp ve sevip ve sevdirip ve teşekkür edip ve ettirip ve سُبْحَانَ اللّٰهِ ❋ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ ❋ اَللّٰهُ اَكْبَرُ ’ler ile küre‑i arzı semâvâta işittirecek derecede konuşturup ve kara ve denizleri cezbeye getirecek bir vaziyetle, bin üçyüz sene zarfında nev'‑i beşerin kemiyeten beşten birisini ve keyfiyeten ve insaniyeten yarısını arkasına alıp O Hàlık’ın bütün tezâhürat‑ı rubûbiyetine geniş ve küllî bir ubûdiyetle mukàbele eden ve bütün makàsıd‑ı İlâhiye’sine karşı Kur'ânın sûreleriyle kâinâta, asırlara bağıran, ders veren, dellâllık eden ve nev'‑i insanın şerefini ve kıymetini ve vazifesini gösteren ve bin mu'cizâtıyla tasdik edilen Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, en müntehab mahlûku ve en mükemmel elçisi ve en büyük resûlü olmasın!‥ Hâşâ ve kellâ! Yüzbin defa hâşâ!‥
Demek اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ hakikati, bütün hüccetleriyle اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ hakikatini isbât eder.
Hem hiç imkân var ki; bu kâinâtın Sâni'i, mahlûkatını yüzbin diller ile birbiriyle konuştursun ve onların konuşmalarını işitsin ve bilsin ve kendisi konuşmasın!‥ Hâşâ!
Hem hiç akıl kabûl eder mi ki; kâinâttaki makàsıd‑ı İlâhiye’sini bir fermân ile bildirmesin! Ve muammâsını açacak ve mahlûkat ne yerden geliyorlar ve ne yere gidecekler ve ne için böyle kafile kafile arkasında buraya gelip bir parça durup geçiyorlar, diye üç dehşetli suâl‑i umumîye hakîki cevab verecek Kur'ân gibi bir kitabı göndermesin!‥ Hâşâ!
Hem hiç mümkün müdür ki; onüç asrı ışıklandıran ve her saatte yüz milyon lisânlarda kemâl‑i hürmetle gezen ve milyonlar hâfızların kalblerinde kudsiyetiyle yazılan ve nev'‑i beşerin keyfiyeten kısm‑ı a'zamını kanunlarıyla idare eden ve nefislerini ve rûhlarını ve kalblerini ve akıllarını terbiye ve tezkiye ve tasfiye ve ta'lim eden ve Risale‑i Nurda kırk vech‑i i'câzı isbât edilen ve kırk tâife ve tabaka‑i nâsa ve her tabakaya karşı bir nev'i i'câzını gösterdiği kerâmetli ve hàrikalı Ondokuzuncu Mektûb’da beyân olunan ve Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm bin mu'cizâtıyla O’nun bir mu'cizesi olarak hak Kelâmullâh olduğu kat'î isbât edilen Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, hiçbir cihette imkânı var ki, O Mütekellim‑i Ezelî ve O Sâni'‑i Sermedî’nin kelâmı ve fermânı olmasın! Hâşâ, yüzbin defa hâşâ ve kellâ!
79
Demek îmân‑ı Billâh, bütün hüccetleriyle, Kur'ânın Kelâmullâh olduğunu isbât ediyor.
Hem hiç mümkün müdür ki; zeminin yüzünü mütemâdiyen zîhayatlarla doldurup boşaltan ve kendini tanıttırmak ve ibâdet ve tesbihât ettirmek için bu dünyamızı zîşuûrlarla şenlendiren bir Sultan‑ı Zülcelâl, semâvâtı ve yıldızları boş ve hàlî bıraksın; onlara münâsib ahâliyi yaratıp, o semâvî saraylarda iskân etmesin ve Saltanat‑ı Rubûbiyet’ini en büyük memleketinde hademesiz, haşmetsiz, memursuz, elçisiz, yâversiz, nâzırsız, seyircisiz, âbidsiz, raiyetsiz bıraksın!‥ Hâşâ, melekler sayısınca hâşâ!
Hem hiçbir cihette imkânı var ki; bu kâinâtı öyle bir kitab tarzında yazar ki, herbir ağacın bütün tarihçe‑i hayatını bütün çekirdeklerinde kaydeden ve herbir otun ve çiçeğin bütün vazife‑i hayatiyesini bütün tohumlarında yazan ve herbir zîşuûrun bütün sergüzeşte‑i hayatiyesini hardal gibi küçük kuvve‑i hâfızasında gayet mükemmel yazdıran ve bütün mülkünde ve devâir‑i saltanatında her ameli ve her hâdiseyi müteaddid fotoğraflarla alarak muhâfaza eden ve rubûbiyetin en ehemmiyetli bir esâsı olan adâlet ve hikmet ve rahmetinin tecellîleri ve tahakkukları için koca Cennet ve Cehennem’i ve sırat ve mîzan‑ı ekberi yaratan bir Hâkim‑i Hakîm ve bir Alîm‑i Rahîm, insanların kâinâtı alâkadar eden amellerini yazdırmasın ve mücâzât ve mükâfât için fiillerini kaydettirmesin ve seyyiât ve hasenâtlarını kaderin levhalarında yazmasın!‥ Hâşâ, kaderin levh‑i mahfûz’unda yazılan harfleri adedince hâşâ!
80
Demek îmân‑ı Billâh hakikati, hüccetleriyle hem melâikeye îmân, hem kadere îmân hakikatlerini dahi kat'î isbât eder. Güneş gündüzü ve gündüz güneşi gösterdiği gibi, îmânın rükünleri birbirini isbât ederler.

İkinci Nokta

Başta Kur'ân, bütün semâvî kitaplar ve suhuflar ve başta Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm olarak, bütün Peygamberler (Aleyhimüsselâm), bütün da'vâları beş‑altı esâs üzerine dönüyorlar. Mütemâdiyen o esâsları ders vermeye ve isbât etmeye çalışıyorlar. Onların peygamberliklerine ve doğruluklarına şehâdet eden bütün hüccetler ve deliller, o esâslara bakıyorlar. Onların hakkâniyetlerine kuvvet veriyorlar. O esâslar ise, îmân‑ı Billâh ve îmân‑ı bil'âhiret ve sâir rükünlere îmândır.
Demek îmânın altı rüknü birbirlerinden ayrılmaları mümkün değildir. Herbirisi umumunu isbât eder, ister, iktiza eder. O altı, öyle bir küll ve küllîdir ki, tecezzî kabûl etmez ve inkısamı imkân haricindedir. Nasıl ki, kökü göklerde tûbâ ağacı gibi herbir dalı, herbir meyvesi, herbir yaprağı; o koca ağacın küllî, tükenmez hayatına dayanıyor. O kuvvetli ve güneş gibi zâhir o hayatı inkâr edemeyen, bir tek muttasıl yaprağın hayatını inkâr edemez. Eğer etse, o ağaç, dalları ve meyveleri ve yaprakları sayısınca o münkiri tekzîb edecek, susturacak. Öyle de îmân, altı rükünleriyle aynı vaziyettedir.
81
Bu makamın başında, Altı Nokta ve herbir nokta dahi Beş Nükte olarak altı erkân‑ı îmâniyeyi, otuzaltı nüktede beyân etmek niyet edilmişti. Ve baştaki dehşetli suâle izâhat ile cevab vermek murad etmiştim. Fakat bazı ârızalar meydân vermediler. Tahmin ederim ki, birinci nokta kâfî bir mikyâs olmasından, daha, zekîlere ziyâde izâha ihtiyaç kalmadı. Ve tam anlaşıldı ki; bir Müslüman bir hakikat‑i îmâniyeyi inkâr etse, küfr‑ü mutlaka düşer.
Çünkü, başka dinlerin icmâllerine mukâbil İslâmiyette tam izâhat verilmiş, rükünler birbiriyle zincirlenmiş. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ı tanımayan, tasdik etmeyen bir Müslüman, Allah’ı da (sıfâtıyla) daha tanımaz ve âhireti bilmez. Bir Müslümanın îmânı o kadar kuvvetli ve sarsılmaz hadsiz hüccetlere dayanıyor ki, inkârda hiçbir özür kalmıyor. Âdeta akıl kabûlde mecbur oluyor.

Üçüncü Nokta

Bir zaman Elhamdülillâh dedim, onun hadsiz geniş mânâsına mukâbil gelecek bir ni'met aradım. Birden bu cümle hâtıra geldi: اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلَى الْا۪يمَانِ بِاللّٰهِ وَعَلٰى وَحْدَانِيَّتِهِ وَعَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ وَعَلٰى صِفَاتِهِ وَاَسْمَائِهِ حَمْدًا بِعَدَدِ تَجَلِّيَاتِ اَسْمَائِهِ مِنَ الْاَزَلِ اِلَى الْاَبَدِ Ben de baktım, tam mutâbıktır. Şöyle ki: …………………………‥
82

Onuncu Mes'eleEmirdağ Çiçeği

Kur'ân’da olan tekrârâta gelen i'tirâzlara karşı gayet kuvvetli bir cevaptır.
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Gerçi bu mes'ele, perîşan vaziyetimden müşevveş ve letâfetsiz olmuş. Fakat o müşevveş ibare altında çok kıymetli bir nev'‑i i'câzı kat'î bildim. Maatteessüf ifâdeye muktedir olamadım. Her ne kadar ibaresi sönük olsa da, Kur'ân’a ait olmak cihetiyle hem ibâdet‑i tefekküriye, hem kudsî, yüksek, parlak bir cevherin sadefidir. Yırtık libâsına değil, elindeki elmasa bakılsın.
Hem bunu gayet hasta ve perîşan ve gıdâsız, bir‑iki gün Ramazanda mecburiyetle gayet mücmel ve kısa ve bir cümlede pek çok hakikatleri ve müteaddid hüccetleri dercederek yazdım. Kusura bakılmasın. (Hâşiye)
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Ramazan‑ı Şerîfte Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ı okurken Risalei'n‑Nura işâretleri Birinci Şuâ’da beyân olunan otuzüç âyetten hangisi gelse bakıyorum ki, o âyetin sahifesi ve yaprağı ve kıssası dahi Risalei'n‑Nura ve şâkirdlerine kıssadan hisse almak noktasında bir derece bakıyor. Hususan Sûre‑i Nur’dan âyetü'n‑nur, on parmakla Risalei'n‑Nura baktığı gibi, arkasındaki âyet‑i zulümât dahi muârızlarına tam bakıyor ve ziyâde hisse veriyor. Âdeta o makam, cüz'iyetten çıkıp külliyet kesbeder. Ve bu asırda o küllînin tam bir ferdi Risalei'n‑Nur ve şâkirdleridir diye hissettim.
83
Evet, Kur'ânın hitâbı; evvelâ Mütekellim‑i Ezelî’nin rubûbiyet‑i âmmesinin geniş makamından hem nev'‑i beşer, belki kâinât nâmına muhâtab olan Zât’ın geniş makamından hem umum nev'‑i beşer ve benî Âdem’in bütün asırlarda irşadlarının gayet vüs'atli makamından hem dünya ve âhiretin, arz ve semâvâtın, ezel ve ebedin ve Hàlık‑ı Kâinâtın rubûbiyetine ve bütün mahlûkatın tedbirine dair kavânîn‑i İlâhiye’nin gayet yüksek ve ihâtalı beyânâtının geniş makamından aldığı vüs'at ve ulviyet ve ihâta cihetiyle o hitâb, öyle bir yüksek i'câz ve şümûl gösterir ki; ders‑i Kur'ân’ın muhâtablarından en kesretli tâife olan tabaka‑i avâmın basit fehimlerini okşayan zâhirî ve basit mertebesi dahi, en ulvî tabakayı da tam hissedar eder.
Güyâ kıssadan yalnız bir hisse ve bir hikâye‑i tarihiyeden bir ibret değil, belki bir küllî düsturun efrâdı olarak her asra ve her tabakaya hitâb ederek taze nâzil oluyor. Ve bilhassa çok tekrar ile اَلظَّالِم۪ينَ … اَلظَّالِم۪ينَ deyip tehdidleri ve zulümlerinin cezası olan musîbet‑i semâviye ve arziyeyi şiddetle beyânı, bu asrın emsâlsiz zulümlerine, Kavm‑i Âd ve Semûd ve Fir'avun’un başlarına gelen azâblarla baktırıyor. Ve mazlum ehl‑i îmâna, İbrahim (A.S.) ve Mûsa (A.S.) gibi Enbiyânın necâtlarıyla tesellî veriyor.
84
Evet, nazar‑ı gaflet ve dalâlette, vahşetli ve dehşetli bir ademistan ve elîm ve mahvolmuş bir mezaristan olan bütün geçmiş zaman ve ölmüş karnlar ve asırlar; canlı birer sahife‑i ibret ve baştan başa rûhlu, hayatdâr bir acîb âlem ve mevcûd ve bizimle münâsebetdâr bir memleket‑i Rabbâniye sûretinde sinema perdeleri gibi; kâh bizi o zamanlara, kâh o zamanları yanımıza getirerek her asra ve her tabakaya gösterip yüksek bir i'câz ile dersini veren Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, aynı i'câz ile; nazar‑ı dalâlette câmid, perîşan, ölü, hadsiz bir vahşetgâh olan ve firâk ve zevâlde yuvarlanan bu kâinâtı bir kitab‑ı Samedânî, bir şehr‑i Rahmânî, bir meşher‑i sun'-i Rabbânî olarak o câmidâtı canlandırarak birer vazifedâr sûretinde birbiriyle konuşturup ve birbirinin imdâdına koşturup, nev'‑i beşere ve cin ve meleğe hakîki ve nurlu ve zevkli hikmet dersleri veren bu Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân, elbette her harfinde on ve yüz ve bazen bin ve binler sevâb bulunması ve bütün cin ve ins toplansa O’nun mislini getirememesi ve bütün benî Âdem’le ve kâinâtla tam yerinde konuşması ve her zaman milyonlar hâfızların kalblerinde zevk ile yazılması ve çok tekrarla ve kesretli tekrârâtıyla usandırmaması ve çok iltibas yerleri ve cümleleri ile beraber çocukların nâzik ve basit kafalarında mükemmel yerleşmesi ve hastaların ve az sözden müteessir olan ve sekerâtta olanların kulağında mâ‑i zemzem misillû hoş gelmesi gibi kudsî imtiyazları kazanır. Ve iki cihanın saâdetlerini kendi şâkirdlerine kazandırır.
Ve Tercümânın ümmiyet mertebesini tam riâyet etmek sırrıyla; hiçbir tekellüf ve hiçbir tasannu' ve hiçbir gösterişe meydân vermeden selâset‑i fıtriyesini ve doğrudan doğruya semâdan gelmesini ve en kesretli olan tabaka‑i avâmın basit fehimlerini tenezzülât‑ı kelâmiye ile okşamak hikmetiyle, en ziyâde semâ ve arz gibi en zâhir ve bedîhî sahifeleri açıp o âdiyât altındaki hàrikulâde mu'cizât‑ı kudretini ve mânidâr sutûr‑u hikmetini ders vermekle lütf‑u irşadda güzel bir i'câz gösterir.
85
Tekrarı iktiza eden duâ ve dâvet ve zikir ve tevhid kitabı dahi olduğunu bildirmek sırrıyla; güzel, tatlı tekrârâtıyla bir tek cümlede ve bir tek kıssada ayrı ayrı çok mânâları, ayrı ayrı muhâtab tabakalarına tefhim etmekte ve cüz'î ve âdi bir hâdisede en cüz'î ve ehemmiyetsiz şeyler dahi nazar‑ı merhametinde ve dâire‑i tedbir ve irâdesinde bulunmasını bildirmek sırrıyla, te'sis‑i İslâmiyet’te ve tedvîn‑i Şerîat’ta sahâbelerin cüz'î hâdiselerini dahi nazar‑ı ehemmiyete almasında; hem küllî düsturların bulunması, hem umumî olan İslâmiyetin ve Şerîatın te'sisinde o cüz'î hâdiseler, çekirdekler hükmünde çok ehemmiyetli meyveleri verdikleri cihetinde de bir nev'‑i i'câz gösterir.
Evet, ihtiyacın tekerrürüyle tekrarın lüzumu haysiyetiyle; yirmi sene zarfında pek çok mükerrer suâllere cevab olarak ayrı ayrı çok tabakalara ders veren ve koca kâinâtı parça parça edip kıyâmette şeklini değiştirerek, dünyayı kaldırıp onun yerine azametli âhireti kuracak ve zerrâttan yıldızlara kadar bütün cüz'iyât ve külliyatı tek bir Zât’ın elinde ve tasarrufunda bulunduğunu isbât edecek ve kâinâtı ve arz ve semâvâtı ve anâsırı kızdıran ve hiddete getiren nev'‑i beşerin zulümlerine, kâinâtın netice‑i hilkati hesabına gadab‑ı İlâhî ve hiddet‑i Rabbâniye’yi gösterecek hadsiz hàrika ve nihâyetsiz dehşetli ve geniş bir inkılâbın te'sisinde, binler netice kuvvetinde bazı cümleleri ve hadsiz delillerin neticesi olan bir kısım âyetleri tekrar etmek, değil bir kusur, belki gayet kuvvetli bir i'câz ve gayet yüksek bir belâğat ve muktezâ‑yı hâle gayet mutâbık bir cezâlettir, bir fesâhattir.
Meselâ, bir tek âyet iken yüzondört defa tekrar edilen ﴿ cümlesi, Risalei'n‑Nurun Ondördüncü Lem'asında beyân edildiği gibi; arşı ferş ile bağlayan ve kâinâtı ışıklandıran ve her dakika herkes ona muhtaç olan öyle bir hakikattir ki, milyonlar defa tekrar edilse yine ihtiyaç var. Değil yalnız ekmek gibi her gün, belki hava ve ziyâ gibi her dakika ona ihtiyaç ve iştiyak vardır.
86
Hem meselâ; Sûre‑i ﴿طٰسٓمٓ ’de sekiz defa tekrar edilen şu ﴿اِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ âyeti, o sûrede hikâye edilen Peygamberlerin necâtlarını ve kavimlerinin azâblarını, kâinâtın netice‑i hilkati hesabına ve rubûbiyet‑i âmmenin nâmına o binler hakikat kuvvetinde olan âyeti tekrar ederek İzzet‑i Rabbâniye, o zâlim kavimlerin azâbını ve Rahîmiyet‑i İlâhiye dahi Enbiyânın necâtlarını iktiza ettiğini ders vermek için binler defa tekrar olsa yine ihtiyaç ve iştiyak var ve i'câzlı, îcâzlı bir ulvî belâğattır.
Hem meselâ, Sûre‑i Rahmân’da tekrar edilen ﴿فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِâyeti ile Sûre‑i Mürselât’ta ﴿وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّب۪ينَ âyeti, cin ve nev'‑i beşerin, kâinâtı kızdıran ve arz ve semâvâtı hiddete getiren ve hilkat‑i âlemin neticelerini bozan ve haşmet‑i saltanat-ı İlâhiye’ye karşı inkâr ve istihfafla mukàbele eden küfür ve küfranlarını ve zulümlerini ve bütün mahlûkatın hukuklarına tecâvüzlerini asırlara ve arz ve semâvâta tehdidkârâne haykıran bu iki âyet, böyle binler hakikatlerle alâkadar ve binler mes'ele kuvvetinde olan bir ders‑i umumîde binler defa tekrar edilse yine lüzum var ve celâlli bir i'câz ve cemâlli bir îcâz‑ı belâğattır.
87
Hem meselâ, Kur'ânın hakîki ve tam bir nev'i münâcâtı ve Kur'ân’dan çıkan bir çeşit hülâsası olan Cevşenü'l‑Kebîr nâmındaki münâcât‑ı Peygamberî’de yüz defa سُبْحَانَكَ يَا لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اَنْتَ الْاَمَانُ الْاَمَانُ خَلِّصْنَا ، اَجِرْنَا ، نَجِّنَا مِنَ النَّارِ cümlesi, tekrarında tevhid gibi kâinâtça en büyük hakikat ve mahlûkatın rubûbiyete karşı tesbih ve tahmîd ve takdis gibi üç muazzam vazifesinden en ehemmiyetli vazifesi ve şekàvet‑i ebediyeden kurtulmak gibi nev'‑i insanın en dehşetli mes'elesi ve ubûdiyet ve acz‑i beşerin en lüzumlu neticesi bulunması cihetiyle binler defa tekrar edilse yine azdır.
İşte tekrârât‑ı Kur'âniye bu gibi metîn esâslara bakıyor. Hattâ bazen bir sahifede iktiza‑yı makam ve ihtiyac‑ı ifhâm ve belâğat‑ı beyân cihetiyle yirmi defa sarîhan ve zımnen tevhid hakikatini ifâde eder; değil usanç, belki kuvvet ve şevk ve halâvet verir. Risalei'n‑Nurda, tekrârât‑ı Kur'âniye ne kadar yerinde ve münâsib ve belâğatça makbûl olduğu, hüccetleriyle beyân edilmiş.
Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın Mekkiye sûreleriyle, Medine sûreleri belâğat noktasında ve i'câz cihetinde ve tafsîl ve icmâl vechinde birbirinden ayrı olmasının sırr‑ı hikmeti şudur ki:
Mekke’de, birinci safta muhâtab ve muârızları, Kureyş müşrikleri ve ümmîleri olduğundan belâğatça kuvvetli bir üslûb‑u àlî ve i'câzlı, mukni', kanâat verici bir icmâl ve tesbit için tekrar lâzım geldiğinden ekseriyetçe Mekkiye sûreleri erkân‑ı îmâniyeyi ve tevhidin mertebelerini gayet kuvvetli ve yüksek ve i'câzlı bir îcâz ile ifâde ve tekrar ederek mebde' ve meâdi, Allah’ı ve âhireti; değil yalnız bir sahifede, bir âyette, bir cümlede, bir kelimede belki bazen bir harfte ve takdim‑te'hir, ta'rif‑tenkîr ve hazf‑zikir gibi hey'etlerde öyle kuvvetli isbât eder ki, ilm‑i belâğatın dâhî imâmları hayretle karşılamışlar.
88
Risalei'n‑Nur ve bilhassa Kur'ânın kırk vech‑i i'câzını icmâlen isbât eden Yirmibeşinci Söz zeyilleriyle beraber ve nazmındaki vech‑i i'câzı hàrika bir tarzda beyân ve isbât eden Arabî Risalei'n‑Nurdan İşârâtü'l‑İ'câz Tefsiri bilfiil göstermişler ki; Mekkî olan sûre ve âyetlerde en àlî bir üslûb‑u belâğat ve en yüksek bir i'câz‑ı îcâzî vardır.
Amma, Medine sûre ve âyetlerde, birinci safta muhâtab ve muârızlar; Allah’ı tasdik eden Yahudî ve Nasâra gibi ehl‑i kitab olduğundan, muktezâ‑yı belâğat ve irşad ve mutâbık‑ı makam ve hâlin lüzumundan sâde ve vâzıh ve tafsîlli bir üslûb ile ehl‑i kitaba karşı dinin yüksek usûlünü ve îmânın rükünlerini değil, belki medâr‑ı ihtilâf olan şerîatın ve ahkâmın ve teferruâtın ve küllî kanunların menşe'leri ve sebebleri olan cüz'iyâtın beyânı lâzım geldiğinden, o Medine sûre ve âyetlerde, ekseriyetçe tafsîl ve izâh ve sâde üslûbla beyânât içinde, Kur'ân’a mahsûs emsâlsiz bir tarz‑ı beyânla birden o cüz'î teferruât hâdisesi içinde yüksek, kuvvetli bir fezleke, bir hâtime, bir hüccet ve o cüz'î hâdise‑i şer'iyeyi küllîleştiren ve imtisalini îmân‑ı Billâh ile te'min eden bir cümle‑i tevhidiye ve esmâiye ve uhreviyeyi zikreder, o makamı nurlandırır, ulvîleştirir, küllileştirir.
89
Risale‑i Nur, âyetlerin âhirlerinde ekseriyetle gelen ﴿اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ﴿اِنَّ اللّٰهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ﴿وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ﴿وَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ gibi tevhidi ve âhireti ifâde eden fezlekeler ve hâtimelerde ne kadar yüksek bir belâğat ve meziyetler ve cezâletler ve nükteler bulunduğunu, Yirmibeşinci Söz’ün İkinci Şu'lesi’nin İkinci Nuru’nda o fezleke ve hâtimelerin pek çok nüktelerinden ve meziyetlerinden on tanesini beyân ederek, o hülâsalarda bir mu'cize‑i kübrâ bulunduğunu muannidlere de isbât etmiş.
Evet, Kur'ân, o teferruât‑ı şer'iye ve kavânîn‑i ictimâiyenin beyânı içinde birden muhâtabın nazarını en yüksek ve küllî noktalara kaldırıp, sâde üslûbu bir ulvî üslûba ve şerîat dersinden tevhid dersine çevirerek Kur'ânı, hem bir kitab‑ı şerîat ve ahkâm ve hikmet, hem bir kitab‑ı akîde ve îmân ve zikir ve fikir ve duâ ve dâvet olduğunu gösterip, her makamda çok makàsıd‑ı irşadiye-i Kur'âniyeyi ders vermesiyle Mekkiye âyetlerin tarz‑ı belâğatlarından ayrı ve parlak mu'cizâne bir cezâlet izhâr eder.
Bazen iki kelimede, meselâ; رَبُّ الْعَالَم۪ينَ ve رَبُّكَ ’de, رَبُّكَ tâbiriyle Ehadiyet’i ve رَبُّ الْعَالَم۪ينَ ile Vâhidiyet’i bildirir; Ehadiyet içinde Vâhidiyet’i ifâde eder. Hattâ bir cümlede, bir zerreyi bir göz bebeğinde gördüğü ve yerleştirdiği gibi, güneşi dahi aynı âyetle, aynı çekiçle göğün göz bebeğinde yerleştirir ve göğe bir göz yapar.
90
Meselâ: ﴿خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ âyetinden sonra ﴿يُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي الَّيْلِ âyetinin akabinde ﴿وَهُوَ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ der. Zemin ve göklerin haşmet‑i hilkatinde kalbin dahi hâtırâtını bilir, idare eder.” der, tarzında bir beyânât cihetiyle o sâde ve ümmiyet mertebesini ve avâmın fehmini nazara alan basit ve cüz'î muhâvere, o tarz ile ulvî ve câzibedâr ve umumî ve irşadkâr bir mükâlemeye döner.
Bir Suâl: Bazen ehemmiyetli bir hakikat, sathî nazarlara görünmediğinden ve bazı makamlarda cüz'î ve âdi bir hâdiseden yüksek bir fezleke‑i tevhidi veya küllî bir düsturu beyân etmekte münâsebet bilinmediğinden bir kusur tevehhüm edilir. Meselâ; Hazret‑i Yûsuf Aleyhisselâm, kardeşini bir hile ile alması içinde ﴿وَفَوْقَ كُلِّ ذ۪ي عِلْمٍ عَل۪يمٌ diye gayet yüksek bir düsturun zikri belâğatça münâsebeti görünmüyor. Bunun sırrı ve hikmeti nedir?”
Elcevab: Herbiri birer küçük Kur'ân olan ekser uzun sûrelerde ve mutavassıtlarda ve çok sahife ve makamlarda yalnız iki‑üç maksad değil, belki Kur'ân, mâhiyeti hem bir kitab‑ı zikir ve îmân ve fikir, hem bir kitab‑ı şerîat ve hikmet ve irşad gibi, çok kitapları ve ayrı ayrı dersleri tazammun ederek Rubûbiyet‑i İlâhiye’nin herşeye ihâtasını ve haşmetli tecelliyâtını ifâde etmek cihetiyle, kâinât kitab‑ı kebîrinin bir nev'i kırâati olan Kur'ân, elbette her makamda, hattâ bazen bir sahifede çok maksadları takiben mârifetullâhtan ve tevhidin mertebelerinden ve îmân hakikatlerinden ders verdiği haysiyetiyle, öbür makamda meselâ, zâhirce zaîf bir münâsebetle başka bir ders açar ve o zaîf münâsebete çok kuvvetli münâsebetler iltihak ederler. O makama gayet mutâbık olur, mertebe‑i belâğatı yükselir.
91
İkinci Bir Suâl: Kur'ân’da sarîhan ve zımnen ve işâreten, âhiret ve tevhidi ve beşerin mükâfât ve mücâzâtını binler defa isbât edip nazara vermenin ve her sûrede, her sahifede, her makamda ders vermenin hikmeti nedir?”
Elcevab: Dâire‑i imkânda ve kâinâtın sergüzeştine ait inkılâblarda ve emânet‑i kübrâyı ve hilâfet‑i arziyeyi omuzuna alan nev'‑i beşerin şekàvet ve saâdet‑i ebediyeye medâr olan vazifesine dair en ehemmiyetli, en büyük, en dehşetli mes'elelerinden, en azametlilerini ders vermek ve hadsiz şübheleri izâle etmek ve gayet şiddetli inkârları ve inâdları kırmak cihetinde, elbette o dehşetli inkılâbları tasdik ettirmek ve o inkılâblar azametinde büyük ve beşere en elzem ve en zarûrî mes'eleleri teslîm ettirmek için Kur'ân, binler defa değil, belki milyonlar defa onlara baktırsa yine isrâf değil ki, milyonlar kere tekrar ile o bahisler Kur'ân’da okunur, usanç vermez, ihtiyaç kesilmez. Meselâ: ﴿اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ جَنَّاتٌ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ…﴿خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَدًاâyeti, gösterdiği müjde‑i saâdet-i ebediye hakikati; bîçâre beşere her dakika kendini gösteren hakikat‑i mevtin, Hem insanı, hem dünyasını, hem bütün ahbabını i'dâm‑ı ebedîsinden kurtarıp ebedî bir saltanatı kazandırır dediğinden milyarlar defa tekrar edilse ve kâinât kadar ehemmiyet verilse, yine isrâf olmaz, kıymetten düşmez.
İşte bu çeşit hadsiz kıymetdâr mes'eleleri ders veren ve kâinâtı bir hâne gibi değiştiren ve şeklini bozan dehşetli inkılâbları te'sis etmekte iknâa ve inandırmaya ve isbâta çalışan Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, elbette sarîhan ve zımnen ve işâreten binler defa o mes'elelere nazar‑ı dikkati celbetmek; değil isrâf belki ekmek, ilâç, hava ve ziyâ gibi birer hâcet‑i zarûriye hükmünde ihsânını tazelendirir.
92
Hem meselâ: ﴿اِنَّ الْكَافِر۪ينَ﴿ف۪ي نَارِ جَهَنَّمَve ﴿اَلظَّالِم۪ينَ لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌgibi tehdid âyetlerini Kur'ân gayet şiddet ve hiddetle ve gayet kuvvet ve tekrarla zikretmesinin hikmeti ise; Risalei'n‑Nurda kat'î isbât edildiği gibi; beşerin küfrü, kâinâtın ve ekser mahlûkatın hukukuna öyle bir tecâvüzdür ki, semâvâtı ve arzı kızdırıyor ve anâsırı hiddete getirip tûfânlarla o zâlimleri tokatlıyor; ve ﴿اِذَٓا اُلْقُوا ف۪يهَا سَمِعُوا لَهَا شَه۪يقًا وَهِيَ تَفُورُ ❋ تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ âyetinin sarâhatiyle o zâlim münkirlere Cehennem öyle öfkeleniyor ki, hiddetinden parçalanmak derecesine geliyor.
İşte böyle bir cinayet‑i âmmeye ve hadsiz bir tecâvüze karşı beşerin küçüklük ve ehemmiyetsizliği noktasına değil, belki zâlimâne cinayetinin azametine ve kâfirâne tecâvüzünün dehşetine karşı, Sultan‑ı Kâinât kendi raiyetinin hukukunun ehemmiyetini ve o münkirlerin küfür ve zulmündeki nihâyetsiz çirkinliğini göstermek hikmetiyle fermânında gayet hiddet ve şiddetle o cinayeti ve cezasını değil bin defa, belki milyonlar ve milyarlar ile tekrar etse, yine isrâf ve kusur değil ki, bin seneden beri yüzer milyon insanlar her gün usanmadan kemâl‑i iştiyakla ve ihtiyaçla okurlar.
Evet her gün, her zaman, herkes için bir âlem gider, taze bir âlemin kapısı kendine açılmasından o geçici herbir âlemini nurlandırmak için ihtiyaç ve iştiyakla لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ cümlesini binler defa tekrar ile o değişen perdelere ve âlemlere herbirisine bir لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ’ı bir lamba yaptığı gibi öyle de; o kesretli, geçici perdeleri ve tazelenen seyyâr kâinâtları karanlıklandırmamak ve âyine‑i hayatında in'ikâs eden sûretlerini çirkinleştirmemek ve lehinde şâhid olabilen o misâfir vaziyetleri aleyhine çevirmemek için, o cinayetlerin cezalarını ve Pâdişah‑ı Ezelî’nin şiddetli ve inâdları kıran tehdidlerini, her vakit Kur'ânı okumakla tahattur edip, nefsin tuğyanından kurtulmağa çalışmak hikmetiyle Kur'ân gayet mânidâr tekrar eder. Ve bu derece kuvvet ve şiddet ve tekrar ile tehdidât‑ı Kur'âniye’yi hakikatsiz tevehhüm etmekten, şeytan bile kaçar. Ve onları dinlemeyen münkirlere Cehennem azâbı ayn‑ı adâlettir, diye gösterir.
93
Hem meselâ; Asâ‑yı Mûsa gibi çok hikmetleri ve fâideleri bulunan kıssa‑i Mûsa’nın (A.S.) ve sâir Enbiyânın kıssalarını çok tekrarında, risalet‑i Ahmediye’nin hakkâniyetine bütün Enbiyânın nübüvvetlerini hüccet gösterip onların umumunu inkâr edemeyen, bu Zât’ın risaletini hakikat noktasında inkâr edemez, hikmetiyle ve herkes her vakit bütün Kur'ânı okumaya muktedir ve muvaffak olamadığından, herbir uzun ve mutavassıt sûreyi birer küçük Kur'ân hükmüne getirmek için ehemmiyetli erkân‑ı îmâniye gibi o kıssaları tekrar etmesi, değil isrâf, belki muktezâ‑yı belâğattır ve hâdise‑i Muhammediye, bütün benî Âdem’in en büyük hâdisesi ve kâinâtın en azametli mes'elesi olduğunu ders vermektir.
94
Evet, Kur'ân’da Zât‑ı Ahmediye’ye en büyük makam vermek ve dört erkân‑ı îmâniyeyi içine almakla لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ rüknüne denk tutulan ﴿مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ ve Risalet‑i Muhammediye kâinâtın en büyük hakikati ve Zât‑ı Ahmediye bütün mahlûkatın en eşrefi ve Hakikat‑i Muhammediye tâbir edilen küllî şahsiyet‑i maneviyesi ve makam‑ı kudsîsi, iki cihanın en parlak bir güneşi olduğuna ve bu hàrika makama liyâkatine dair pek çok hüccetleri ve emâreleri, kat'î bir sûrette Risalei'n‑Nurda isbât edilmiş. Binden birisi şudur ki: اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ düsturuyla; bütün ümmetinin, bütün zamanlarda işlediği hasenâtın bir misli O’nun defter‑i hasenâtına girmesi ve bütün kâinâtın hakikatlerini, getirdiği nur ile nurlandırması, değil yalnız cin, ins, melek ve zîhayatı, belki kâinâtı, semâvât ve arzı minnetdâr eylemesi ve isti'dâd lisânıyla nebâtâtın duâları ve ihtiyac‑ı fıtrî diliyle hayvanatın duâları, gözümüz önünde bilfiil kabûl olmasının şehâdetiyle milyonlar, belki rûhânilerle beraber milyarlar fıtrî ve reddedilmez duâları makbûl olan sulehâ‑yı ümmeti her gün O Zât’a salât ve selâm ünvânı ile rahmet duâları ve manevî kazançlarını en evvel O Zât’a bağışlamaları ve bütün ümmetçe okunan Kur'ânın üçyüzbin hurûfunun, herbirisinde on sevâbdan yüz, bin hasene ve meyve vermesinden yalnız kırâat‑ı Kur'ân cihetiyle defter‑i a'mâline hadsiz nurlar girmesi haysiyetiyle, O Zât’ın şahsiyet‑i maneviyesi olan Hakikat‑i Muhammediye istikbâlde bir şecere‑i tûbâ-i Cennet hükmünde olacağını Allâmü'l‑Guyûb bilmiş ve görmüş, o makama göre Kur'ânında o azîm ehemmiyeti vermiş ve Fermânında O’na tebaiyeti ve Sünnet‑i Seniye’sine ittibâ' ile şefâatine mazhariyeti en ehemmiyetli bir mes'ele‑i insaniye göstermiş ve o haşmetli şecere‑i tûbânın bir çekirdeği olan şahsiyet‑i beşeriyetini ve bidâyetteki vaziyet‑i insaniyesini ara sıra nazara almasıdır.
İşte Kur'ânın tekrar edilen hakikatleri bu kıymette olduğundan, tekrârâtında kuvvetli ve geniş bir mu'cize‑i maneviye bulunmasına fıtrat‑ı selîme şehâdet eder. Meğer maddiyûnluk tâunuyla maraz‑ı kalbe ve vicdân hastalığına mübtelâ ola!‥ قَدْ يُنْكِرُ الْمَرْءُ ضَوْءَ الشَّمْسِ مِنْ رَمَدٍ ❋ وَيُنْكِرُ الْفَمُ طَعْمَ الْمَاءِ مِنْ سَقَمٍ kaidesine dâhil olur.
95

Bu Onuncu Mes'eleye Bir Hâtime Olarak İki Hâşiyedir

Birincisi

Bundan oniki sene evvel () işittim ki; en dehşetli ve muannid bir zındık, Kur'ân’a karşı sû‑i kasdını, tercümesiyle yapmağa başlamış ve demiş ki: Kur'ân tercüme edilsin, ne mal olduğu bilinsin.” Yani, lüzumsuz tekrârâtı herkes görsün ve tercümesi O’nun yerinde okunsun diye dehşetli bir plân çevirmiş.
Fakat, Risalei'n‑Nurun cerhedilmez hüccetleri kat'î isbât etmiş ki; Kur'ân’ın hakîki tercümesi kàbil değil ve lisân‑ı nahvî olan Lisân‑ı Arabî yerinde Kur'ânın meziyetlerini ve nüktelerini başka lisân muhâfaza edemez ve herbir harfi, on adetten bine kadar sevâb veren kelimât‑ı Kur'âniye’nin mu'cizâne ve cem'iyetli tâbirlerinin yerini, beşerin âdi ve cüz'î tercümeleri tutamaz, O’nun yerinde câmilerde okunmaz diye Risalei'n‑Nur her tarafta intişarıyla o dehşetli plânı akîm bıraktı. Fakat, o zındıktan ders alan münâfıklar, yine şeytan hesabına Kur'ân güneşini üflemekle söndürmeğe aptal çocuklar gibi ahmakàne ve dîvânecesine çalışmaları hikmetiyle bana gayet sıkı ve sıkıcı ve sıkıntılı bir hâlette bu Onuncu Mes'ele yazdırıldı tahmin ediyorum. Başkalar ile görüşemediğim için hakikat‑i hâli bilemiyorum.

İkinci Hâşiye

Denizli hapsinden tahliyemizden sonra meşhûr Şehir Oteli’nin yüksek katında oturmuştum. Karşımda güzel bahçelerde kesretli kavak ağaçları birer halka‑i zikir tarzında gayet latîf, tatlı bir sûrette hem kendileri, hem dalları, hem yaprakları havanın dokunmasıyla cezbekârâne ve câzibedârâne hareketle raksları, kardeşlerimin müfârakatlarından ve yalnız kaldığımdan hüzünlü ve gamlı kalbime ilişti. Birden güz ve kış mevsimi hâtıra geldi ve bana bir gaflet bastı. Ben o kemâl‑i neş'e ile cilvelenen o nâzenîn kavaklara ve zîhayatlara o kadar acıdım ki, gözlerim yaş ile doldu. Kâinâtın süslü perdesi altındaki ademleri, firâkları ihtar ve ihsâsıyla kâinât dolusu firâkların, zevâllerin hüzünleri başıma toplandı.
96
Birden Hakikat‑i Muhammediye’nin (A.S.M.) getirdiği nur imdâda yetişti, o hadsiz hüzünleri, gamları, sürûrlara çevirdi. Hattâ o nurun, herkes ve her ehl‑i îmân gibi benim hakkımda milyon feyzinden yalnız o vakitte o vaziyete temâs eden imdâd ve tesellîsi için Zât‑ı Muhammediye’ye (A.S.M.) karşı ebediyen minnetdâr oldum. Şöyle ki:
Ol nazar‑ı gaflet, o mübârek nâzenînleri; vazifesiz, neticesiz, bir mevsimde görünüp, hareketleri neş'eden değil, belki güyâ ademden ve firâktan titreyerek hiçliğe düştüklerini göstermekle, herkes gibi bendeki aşk‑ı bekà ve hubb‑u mehâsin ve muhabbet‑i vücûd ve şefkat‑i cinsiye ve alâka‑i hayatiyeye medâr olan damarlarıma o derece dokundu ki, böyle dünyayı bir manevî Cehennem’e ve aklı bir tâzib âletine çevirdiği sırada, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın beşere hediye getirdiği nur perdeyi kaldırdı; i'dâm, adem, hiçlik, vazifesizlik, abes, firâk, fânîlik yerinde o kavakların herbirinin yaprakları adedince hikmetleri, mânâları ve Risalei'n‑Nurda isbât edildiği gibi, üç kısma ayrılan neticeleri ve vazifeleri var diye gösterdi.