Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
100

Onbirinci Mes'ele

Meyvenin Onbirinci Mes'elesi’nin başı; bir meyvesi Cennet ve biri saâdet‑i ebediye ve biri rü'yetullâh olan îmân şecere‑i kudsiyesinin hadsiz, küllî ve cüz'î meyvelerinden yüzer nümûneleri Risale‑i Nurda beyân ve hüccetlerle isbât edildiğinden, izâhını Sirâcü'n‑Nur’a havâle edip küllî erkânının değil, belki cüz'î ve cüz'lerin cüz'ü ve hususî meyvelerinden birkaç nümûne beyân edilecek.
Birisi: Bir gün bir duâda, Yâ Rabbî! Cebrâil, Mîkâil, İsrâfil, Azrâil hürmetlerine ve şefâatlerine, beni cin ve insin şerlerinden muhâfaza eyle!” meâlinde duâyı dediğim zaman, herkesi titreten ve dehşet veren Azrâil nâmını zikrettiğim vakit gayet tatlı ve tesellîdâr ve sevimli bir hâlet hissettim; Elhamdülillâh dedim. Azrâil’i cidden sevmeğe başladım. Melâikeye îmân rüknünün bu cüz'î ferdinin pek çok meyvelerinden yalnız bir cüz'î meyvesine gayet kısa bir işâret ederiz.
Birisi: İnsanın en kıymetli ve üstünde titrediği malı, onun rûhudur. Onu zâyi' olmaktan ve fenâdan ve başıboşluktan muhâfaza etmek için kuvvetli ve emin bir ele teslîmin derin bir sevinç verdiğini kat'î hissettim. Ve insanın amelini yazan melekler hâtırıma geldi; baktım, aynen bu meyve gibi çok tatlı meyveleri var.
Birisi: Her insan kıymetli bir sözünü ve fiilini bâkîleştirmek için iştiyakla kitabet ve şiir, hattâ sinema ile hıfzına çalışır. Hususan, o fiillerin Cennet’te bâkî meyveleri bulunsa, daha ziyâde merak eder. Kirâmen Kâtibîn insanın omuzlarında durup onları ebedî manzaralarda göstermek ve sâhiblerine dâimî mükâfât kazandırmak, o kadar bana şirin geldi ki, ta'rif edemem.
Sonra, ehl‑i dünyanın, beni hayat‑ı ictimâiyedeki herşeyden tecrid etmek içinde bütün kitaplarımdan ve dostlarımdan ve hizmetçilerimden ve tesellî verici işlerden ayrı düşürmeleriyle beraber gurbet vahşeti beni sıkarken ve boş dünya başıma yıkılırken, melâikeye îmânın pek çok meyvelerinden birisi imdâdıma geldi; kâinâtımı ve dünyamı şenlendirdi, melekler ve rûhânilerle doldurdu, âlemimi sevinçle güldürdü. Ve ehl‑i dalâletin dünyaları vahşet ve boşluk ve karanlıkla ağladıklarını gösterdi.
101
Hayâlim bu meyvenin lezzetiyle mesrûr iken, umum Peygamberlere îmânın pek çok meyvelerinden buna benzer bir tek meyvesini aldı, tattı. Birden, bütün geçmiş zamanlardaki Enbiyâlarla yaşamış gibi onlara îmânım ve tasdikim, o zamanları ışıklandırdı ve îmânımı küllî yapıp genişlendirdi ve âhirzaman Peygamberimizin îmâna ait olan da'vâlarına binler imza bastırdı, şeytanları susturdu.
Birden Hikmetü'l‑İstiâze Lem'ası’nda kat'î cevabı bulunan bir suâl kalbime geldi ki:
Bu meyveler gibi hadsiz tatlı semereler ve fâideler ve hasenâtın gayet güzel neticeleri ve menfaatleri ve Erhamürrâhimîn’in gayet merhametkârâne tevfikleri ve inâyetleri ehl‑i hidayete yardım edip kuvvet verdikleri hâlde, ehl‑i dalâlet neden çok defa galebe eder ve bazen yirmisi, yüz tane ehl‑i hidayeti perîşan eder?” diye, ma'nen benden soruldu. Ve bu tefekkür içinde şeytanın gayet zaîf desîselerine karşı Kur'ânın büyük tahşidâtı ve melâikeleri ve Cenâb‑ı Hakk’ın yardımını ehl‑i îmâna göndermesi hâtıra geldi. Risale‑i Nurun onun hikmetini kat'î hüccetlerle izâhına binâen, o suâlin cevabına gayet kısa bir işâret ederiz:
Evet, bazen serseri ve gizli, muzır bir adamın bir saraya ateş atmaya çalışması yüzünden, yüzer adamın yapması gibi; yüzer adamın muhâfazası ile ve bazen devlete ve pâdişaha ilticâ ile o sarayın vücûdu devam edebilir. Çünkü, onun vücûdu, bütün şerâitin ve erkânın ve esbâbın vücûduyla olabilir. Fakat onun ademi ve harâb olması bir tek şartın ademiyle vâki ve bir serserinin bir kibritiyle yanıp mahvolduğu gibi; ins ve cin şeytanları az bir fiil ile büyük tahribât ve dehşetli manevî yangınlar yaparlar.
102
Evet bütün fenâlıklar ve günahlar ve şerlerin mâyesi ve esâsları ademdir; tahribdir. Sûreten vücûdun altında, adem ve bozmak saklıdır.
İşte cinnî ve insî şeytanlar ve şerîrler bu noktaya istinâden gayet zaîf bir kuvvetle hadsiz bir kuvvete karşı dayanıp, ehl‑i hak ve hakikati Cenâb‑ı Hakk’ın dergâhına ilticâya ve kaçmaya her vakit mecbur ettiğinden, Kur'ân, onları himâye için büyük tahşidât yapar. Doksandokuz esmâ‑i İlâhiye’yi onların ellerine verir. O düşmanlara karşı sebat etmelerine çok şiddetli emirler verir.
Bu cevaptan, birden pek büyük bir hakikatin ucu ve azametli, dehşetli bir mes'elenin esâsı göründü. Şöyle ki:
Nasıl ki, Cennet bütün vücûd âlemlerinin mahsulâtını taşıyor ve dünyanın yetiştirdiği tohumları bâkiyâne sünbüllendiriyor; öyle de, Cehennem dahi, hadsiz dehşetli adem ve hiçlik âlemlerinin çok elîm neticelerini göstermek için o adem mahsulâtlarını kavuruyor ve o dehşetli Cehennem fabrikası, sâir vazifeleri içinde, âlem‑i vücûd kâinâtını âlem‑i adem pisliklerinden temizlettiriyor. Bu dehşetli mes'elenin şimdilik kapısını açmayacağız, inşâallâh sonra izâh edilecek.
Hem meleklere îmân meyvesinden bir cüz'ü ve Münker ve Nekir’e ait bir nümûnesi şudur:
Herkes gibi ben dahi muhakkak gireceğim.” diye mezarıma hayâlen girdim. Ve kabirde yalnız, kimsesiz, karanlık, soğuk, dar bir haps‑i münferitte bir tecrid‑i mutlak içindeki tevahhuş ve me'yûsiyetten tedehhüş ederken, birden Münker ve Nekir tâifesinden iki mübârek arkadaş çıkıp geldiler. Benimle münâzaraya başladılar. Kalbim ve kabrim genişlediler, nurlandılar, harâretlendiler; âlem‑i ervâha pencereler açıldı. Ben de, şimdi hayâlen ve istikbâlde hakikaten göreceğim o vaziyete bütün canımla sevindim ve şükrettim.
103
Sarf ve nahiv ilmini okuyan bir medrese talebesinin vefât edip, kabirde Münker ve Nekir’in: Men Rabbüke Senin Rabbin kimdir?” diye suâllerine karşı, kendini medresede zannedip nahiv ilmi ile cevab vererek: Men mübtedâdır, Rabbüke onun haberidir; müşkül bir mes'eleyi benden sorunuz, bu kolaydır.” diyerek, hem o melâikeleri, hem hazır rûhları, hem o vâkıayı müşâhede eden orada bulunan bir keşfe'l‑kubûr velîsini güldürdü ve Rahmet‑i İlâhiye’yi tebessüme getirdi. Azâbdan kurtulduğu gibi Risale‑i Nurun bir şehîd kahramanı olan merhum Hâfız Ali, hapiste Meyve Risalesi’ni kemâl‑i aşkla yazarken ve okurken vefât edip kabirde melâike‑i suâle mahkemedeki gibi Meyve hakikatleri ile cevab verdiği misillû; ben de ve Risale‑i Nur şâkirdleri de, o suâllere karşı Risale‑i Nurun parlak ve kuvvetli hüccetleriyle istikbâlde hakikaten ve şimdi ma'nen cevab verip onları tasdike ve tahsine ve tebrike sevkedecekler inşâallâh.
Hem meleklere îmânın saâdet‑i dünyeviyeye medâr cüz'î bir nümûnesi şudur ki:
İlmihâlden îmân dersini alan bir masûm çocuğun, yanında ağlayan ve masûm bir kardeşinin vefâtı için vâveylâ eden diğer bir çocuğa: Ağlama şükreyle, senin kardeşin meleklerle beraber Cennet’e gitti. Orada gezer, bizden daha iyi keyfedecek, melekler gibi uçacak, her yeri seyredebilir.” deyip, feryâd edenin ağlamasını tebessüme ve sevince çevirmesidir.
Ben de aynen bu ağlayan çocuk gibi, bu hazîn kışta ve elîm bir vaziyetimde gayet elîm iki vefât haberini aldım. Biri, hem àlî mekteblerde birinciliği kazanan, hem Risale‑i Nurun hakikatlerini neşreden, biraderzâdem merhum Fuâd İkincisi, hacca gidip sekerât içinde tavâf ederken, tavâf içinde vefât eden âlime, Hanım nâmındaki merhume hemşirem Bu iki akrabamın ölümleri, İhtiyar Risalesinde yazılan merhum Abdurrahman’ın vefâtı gibi beni ağlatırken; îmânın nuruyla o masûm Fuâd, o sâliha Hanım insanlar yerinde meleklere, hûrilere arkadaş olduklarını ve bu dünyanın tehlike ve günahlarından kurtulduklarını ma'nen, kalben gördüm. O şiddetli hüzün yerinde büyük bir sevinç hissedip hem onları, hem Fuâd’ın pederi kardeşim Abdülmecîd’i, hem kendimi tebrik ederek Erhamürrâhimîn’e teşekkür ettim. Bu iki merhumeye rahmet duâsı niyetiyle buraya yazıldı, kaydedildi.
104
Risale‑i Nurdaki bütün mîzanlar ve muvâzeneler, îmânın saâdet‑i dünyeviyeye ve uhreviyeye medâr meyvelerini beyân ederler. Ve o küllî ve büyük meyveler, bu dünyada gösterdikleri saâdet‑i hayatiye ve lezzet‑i ömür cihetiyle her mü'minin îmânı ona bir saâdet‑i ebediyeyi kazandıracak, belki sünbül verecek ve o sûrette inkişaf edecek diye haber verirler.
Ve o küllî ve pek çok meyvelerinden beş meyvesi, meyve‑i Mi'râc olarak Otuzbirinci Söz’ün âhirinde ve beş meyvesi Yirmidördüncü Sözün Beşinci Dalı’nda nümûne olarak yazılmış. Erkân‑ı îmâniyenin herbirinin ayrı ayrı pek çok, belki hadsiz meyveleri olduğu gibi, mecmûunun birden çok meyvelerinden bir meyvesi, koca Cennet ve biri de saâdet‑i ebediye ve biri de belki en tatlısı da Rü'yet‑i İlâhiye’dir diye, başta demiştik. Ve Otuzikinci Söz’ün âhirindeki muvâzenede, îmânın saâdet‑i dâreyne medâr bir kısım semereleri güzel izâh edilmiş.
Îmân‑ı bilkader rüknünün kıymetdâr meyveleri bu dünyada bulunduğuna bir delil, umum lisânında مَنْ اٰمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ darb‑ı mesel olmuştur. Yani, Kadere îmân eden gamlardan kurtulur.” Risale‑i Kader’in âhirinde güzel bir temsîl ile, iki adamın şâhâne bir sarayın bahçesine girmesiyle, bir küllî meyvesi beyân edilmiş Hattâ ben kendi hayatımda binler tecrübelerimle gördüm ve bildim ki; kadere îmân olmazsa hayat‑ı dünyeviye saâdeti mahvolur. Elîm musîbetlerde, ne vakit kadere îmân cihetine bakardım; musîbet gayet hafifleşiyor görüyordum. Ve kadere îmân etmeyen nasıl yaşayabilir diye hayret ederdim.
105
Melâikeye îmân rüknünün küllî meyvelerinden birisine, Yirmiikinci Sözün İkinci Makamı’nda şöyle işâret edilmiş ki; Azrâil Aleyhisselâm Cenâb‑ı Hakk’a münâcât edip demiş: Kabz‑ı ervâh vazifesinde senin ibâdın benden küsecekler, şekvâ edecekler?‥” Ona cevaben denilmiş: Senin vazifene hastalıkları ve musîbetleri perde yapacağım; ibâdımın şekvâları onlara gitsin, sana gelmesin.”
Aynen bu perdeler gibi Azrâil Aleyhisselâm’ın vazifesi de bir perdedir. haksız şekvâlar Cenâb‑ı Hakk’a gitmesin. Çünkü; ölümdeki hikmet ve rahmet ve güzellik ve maslahat cihetini herkes göremez. Zâhire bakıp i'tirâz eder, şekvâya başlar. İşte bu haksız şekvâlar Rahîm‑i Mutlak’a gitmemek hikmetiyle Azrâil Aleyhisselâm perde olmuş.
Aynen bunun gibi; bütün meleklerin, belki bütün esbâb‑ı zâhiriyenin vazifeleri, izzet‑i Rubûbiyetin perdeleridir. güzellikleri görünmeyen ve hikmetleri bilinmeyen şeylerde kudret‑i İlâhiye’nin izzeti ve kudsiyeti ve rahmetinin ihâtası muhâfaza edilsin, i'tirâza hedef olmasın ve hasîs ve ehemmiyetsiz ve merhametsiz şeyler ile kudretin mübâşereti nazar‑ı zâhirîde görünmesin. Yoksa, hiçbir sebebin hakîki te'siri ve icâda hiç kàbiliyeti olmadığını, herşeyde tevhid sikkeleri kat'î gösterdiğini Risale‑i Nur, hadsiz delilleriyle isbât etmiş.
Halketmek, icâd etmek O’na mahsûstur. Esbâb, yalnız bir perdedir. Melâike gibi zîşuûr olanların, yalnız cüz'‑i ihtiyarıyla cüz'î, icâdsız, kesb denilen bir nev'i hizmet‑i fıtriye ve amelî bir nev'i ubûdiyetten başka ellerinde yoktur.
Evet, izzet ve azamet isterler ki; esbâb, perdedâr‑ı dest-i kudret ola, aklın nazarında.
Tevhid ve ehadiyet isterler ki; esbâb ellerini çeksinler, te'sir‑i hakîkiden.
106
İşte, nasıl ki melekler ve umûr‑u hayriyede ve vücûdiyede istihdam edilen zâhirî sebebler, güzellikleri görünmeyen ve bilinmeyen şeylerde kudret‑i Rabbâniyeyi kusurdan, zulümden muhâfaza edip takdis ve tesbih‑i İlâhîde birer vesiledirler.
Aynen öyle de; cinnî ve insî şeytanlar ve muzır maddelerin umûr‑u şerriyede ve ademiyede isti'mâlleri dahi, yine kudret‑i Sübhâniyeyi gadirden ve haksız i'tirâzlardan ve şekvâlara hedef olmaktan kurtarmak ile takdis ve tesbihât‑ı Rabbâniyeye ve kâinâttaki bütün kusurâttan müberrâ ve münezzehiyetine hizmet ediyorlar. Çünkü, bütün kusurlar ademden ve kàbiliyetsizlikten ve tahribden ve vazife yapmamaktan ki birer ademdirler ve vücûdu olmayan ademî fiillerden geliyor.
Bu şeytânî ve şerli perdeler, o kusurâta merci' olup i'tirâz ve şekvâları bil'istihkak kendilerine alarak Cenâb‑ı Hakk’ın takdisine vesile oluyorlar. Zâten şerli ve ademî ve tahribci işlerde kuvvet ve iktidar lâzım değil az bir fiil ve cüz'î bir kuvvet, belki vazifesini yapmamak ile bazen büyük ademler ve bozmaklar oluyor. O şerîr fâiller muktedir zannedilirler. Hâlbuki, ademden başka hiç te'sirleri ve cüz'î bir kesbden hariç bir kuvvetleri yoktur. Fakat, o şerler ademden geldiklerinden, o şerîrler hakîki fâildirler. Bil'istihkak, eğer zîşuûr ise cezayı çekerler. Demek seyyiâtta o fenâlar fâildirler.
Fakat, haseneler ve hayırlarda ve amel‑i sâlihte vücûd olmasından, o iyiler hakîki fâil ve müessir değiller. Belki kàbildirler; feyz‑i İlâhî’yi kabûl ederler ve mükâfâtları dahi sırf bir fazl‑ı İlâhîdir diye, Kur'ân‑ı Hakîm ﴿مَٓا اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّٰهِ وَمَٓا اَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ fermân eder.
107
Elhâsıl: Vücûd kâinâtları ve hadsiz adem âlemleri birbirleriyle çarpışırken ve Cennet ve Cehennem gibi meyveler verirken ve bütün vücûd âlemleri Elhamdülillâh, Elhamdülillâh ve bütün adem âlemleri Sübhânallâh, Sübhânallâh derken ve ihâtalı bir kanun‑u mübâreze ile melekler şeytanlarla ve hayırlar şerlerle, kalbin etrafındaki ilhâm, vesvese ile mücâdele ederken; birden meleklere îmânın bir meyvesi tecellî eder, mes'eleyi halledip karanlık kâinâtı ışıklandırır. ﴿اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ âyetinin envârından bir nurunu bize gösterir ve bu meyve ne kadar tatlı olduğunu tattırır.
İkinci bir küllî meyvesine, Yirmidördüncü ve elif”ler kerâmetini gösteren Yirmidokuzuncu Söz’ler işâret edip parlak bir sûrette meleklerin vücûdunu ve vazifesini isbât etmişler. Evet kâinâtın her tarafında, cüz'î ve küllî herşeyde, her nev'ide, kendini tanıttırmak ve sevdirmek içinde merhametkârâne bir haşmet‑i Rubûbiyet, elbette o haşmete, o merhamete, o tanıttırmaya, o sevdirmeye karşı şükür ve takdis içinde bir geniş ve ihâtalı ve şuûrkârâne bir ubûdiyetle mukàbele etmesi lâzım ve kat'îdir. Ve şuûrsuz cemâdât ve erkân‑ı azîme-i kâinât hesabına o vazifeyi, ancak hadsiz melekler görebilir ve o Saltanat‑ı Rubûbiyet’in; her tarafta Serâ’da, Süreyyâ’da, zeminin temelinde, dışında hakîmâne ve haşmetkârâne icraatını onlar temsîl edebilirler.
108
Meselâ, felsefenin rûhsuz kanunları pek karanlık ve vahşetli gösterdikleri hilkat‑i arziye ve vaziyet‑i fıtriyesini, bu meyve ile nurlu, ünsiyetli bir tarzda Sevr ve Hût nâmlarındaki iki meleğin omuzlarında, yani nezâretlerinde ve Cennet’ten getirilen ve fânî küre‑i arzın bâkî bir temel taşı olmak, yani ileride bâkî Cennet’e bir kısmını devretmeğe bir işâret için Sahret nâmında uhrevî bir madde, bir hakikat gönderilip Sevr ve Hût meleklerine bir nokta‑i istinâd edilmiş diye Benî‑İsrail’in eski Peygamberlerinden rivâyet var ve İbn‑i Abbâs’tan dahi mervîdir. Maatteessüf bu kudsî mânâ, mürûr‑u zamanla bu teşbih, avâmın nazarında hakikat telâkki edilmekle aklın haricinde bir sûret almış.
Mâdem melekler havada gezdikleri gibi toprakta ve taşta ve yerin merkezinde de gezerler; elbette onların ve küre‑i arzın, üstünde duracak cismânî taş ve balığa ve öküze ihtiyaçları yoktur.
Hem meselâ küre‑i arz, küre‑i arzın nev'ileri adedince başlar ve o nev'ilerin ferdleri sayısınca diller ve o ferdlerin a'zâ ve yaprak ve meyveleri mikdarınca tesbihâtlar yaptığı için elbette o haşmetli ve şuûrsuz ubûdiyet‑i fıtriyeyi bilerek, şuûrdârâne temsîl edip Dergâh‑ı İlâhiye’ye takdim etmek için kırkbin başlı ve her başı kırkbin dil ile ve herbir dil ile kırkbin tesbihât yapan bir melek‑i müekkeli bulunacak ki, ayn‑ı hakikat olarak muhbir‑i sâdık haber vermiş.
Ve hilkat‑i kâinâtın en ehemmiyetli neticesi olan insanlarla münâsebât‑ı Rabbâniyeyi tebliğ ve izhâr eden Cebrâil Aleyhisselâm ve zîhayat âleminde en haşmetli ve en dehşetli olan diriltmek ve hayat vermek ve ölümle terhis etmekteki Hàlıka mahsûs olan icraat‑ı İlâhiye’yi, yalnız temsîl edip ubûdiyetkârâne nezâret eden İsrâfil Aleyhisselâm ve Azrâil Aleyhisselâm ve hayat dâiresinde rahmetin en cem'iyetli, en geniş, en zevkli olan rızıktaki ihsânat‑ı Rahmâniye’ye nezâretle beraber şuûrsuz şükürleri şuûr ile temsîl eden Mîkâil Aleyhisselâm gibi meleklerin pek acîb mâhiyette olarak bulunmaları ve vücûdları ve rûhların bekàları, saltanat ve haşmet‑i Rubûbiyet’in muktezâsıdır. Onların ve herbirinin mahsûs tâifelerinin vücûdları, kâinâtta güneş gibi görünen saltanat ve haşmetin vücûdu derecesinde kat'îdir ve şüphesizdir Melâikeye ait başka maddeler bunlara kıyâs edilsin.
109
Evet küre‑i arzda dörtyüzbin nev'ileri zîhayattan halkeden, hattâ en âdi ve müteaffin maddelerden zîrûhları çoklukla yaratan ve her tarafı onlarla şenlendiren ve mu'cizât‑ı san'atına karşı, onlara dilleriyle Mâşâallâh, Bârekallâh, Sübhânallâh dedirten ve ihsânat‑ı rahmetine mukâbil Elhamdülillâh, Ve'ş‑Şükrülillâh, Allâhu Ekber o hayvancıklara söylettiren bir Kadîr‑i Zülcelâl-i ve'l-Cemâl, elbette, bilâ‑şek velâ-şübhe, koca semâvâta münâsib, isyansız ve dâima ubûdiyette olan sekeneleri ve rûhânileri yaratmış, semâvâtı şenlendirmiş, boş bırakmamış ve hayvanatın tâifelerinden pek çok ziyâde ayrı ayrı nev'ileri meleklerden icâd etmiş ki, bir kısmı küçücük olarak yağmur ve kar katrelerine binip san'at ve Rahmet‑i İlâhiye’yi kendi dilleriyle alkışlıyorlar; bir kısmı, birer seyyâr yıldızlara binip fezâ‑yı kâinâtta seyahat içinde azamet ve izzet ve haşmet‑i Rubûbiyet’e karşı tekbir ve tehlil ile ubûdiyetlerini âleme ilân ediyorlar.
Evet, zaman‑ı Âdem’den beri bütün semâvî kitaplar ve dinler meleklerin vücûdlarına ve ubûdiyetlerine ittifakları ve bütün asırlarda melekler ile konuşmalar ve muhâvereler, kesret‑i tevâtür ile insanlar içinde vukû' bulduğunu nakil ve rivâyetleri ise, görmediğimiz Amerika insanlarının vücûdları gibi meleklerin vücûdlarını ve bizimle alâkadar olduklarını kat'î isbât eder.
İşte şimdi gel, îmân nuruyla bu küllî ikinci meyveye bak ve tat; nasıl kâinâtı baştan başa şenlendirip, güzelleştirip bir mescid‑i ekbere ve büyük bir ibâdethâneye çeviriyor. Ve fen ve felsefenin soğuk, hayatsız, zulmetli, dehşetli göstermelerine mukâbil; hayatlı, şuûrlu, ışıklı, ünsiyetli, tatlı bir kâinât göstererek bâkî hayatın bir cilve‑i lezzetini ehl‑i îmâna, derecesine göre dünyada dahi tattırır.
110
Tetimme
Nasıl ki, vahdet ve ehadiyet sırrıyla kâinâtın her tarafında aynı kudret, aynı isim, aynı hikmet, aynı san'at bulunmasıyla Hàlık’ın vahdet ve tasarrufu ve icâd ve rubûbiyeti ve hallâkıyet ve kudsiyeti, cüz'î‑küllî herbir masnû'un hâl dili ile ilân ediliyor. Aynen öyle de; her tarafta melekleri halkedip her mahlûkun lisân‑ı hâl ile şuûrsuz yaptıkları tesbihâtı, meleklerin ubûdiyetkârâne dilleriyle yaptırıyor.
Meleklerin hiçbir cihette hilâf‑ı emir hareketleri yoktur. Hàlis bir ubûdiyetten başka hiçbir icâd ve emirsiz hiçbir müdâhale, hattâ izinsiz şefâatleri dahi olmaz. Tam, ﴿عِبَادٌ مُكْرَمُونَve ﴿يَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ sırrına mazhardırlar.
111

Hâtime

Gayet ehemmiyetli bir nükte‑i i'câziyeye dair, birden ihtiyarsız, mağribden sonra kalbe ihtar edilen ve Sûre‑i ﴿قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ الْفَلَقِ ’ın zâhir bir mu'cize‑i gaybiyesini gösteren uzun bir hakikate kısa bir işârettir.
﴿
﴿قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ الْفَلَقِ ❋ مِنْ شَرِّ مَا خَلَقَ ❋ وَمِنْ شَرِّ غَاسِقٍ اِذَا وَقَبَ ❋ وَمِنْ شَرِّ النَّفَّاثَاتِ فِي الْعُقَدِ ❋ وَمِنْ شَرِّ حَاسِدٍ اِذَا حَسَدَ
İşte yalnız mânâ‑yı işârî cihetinde bu sûre‑i azîme-i hàrika: Kâinâtta adem âlemleri hesabına çalışan şerîrlerden ve insî ve cinnî şeytanlardan kendinizi muhâfaza ediniz.” Peygamberimize ve ümmetine emrederek, her asra baktığı gibi mânâ‑yı işârîsiyle bu acîb asrımıza daha ziyâde, belki zâhir bir tarzda bakar; Kur'ânın hizmetkârlarını istiâzeye dâvet eder. Bu mu'cize‑i gaybiye, beş işâretle kısaca beyân edilecek. Şöyle ki:
Bu sûrenin herbir âyetinin mânâları çoktur. Yalnız mânâ‑yı işârî ile beş cümlesinde dört defa شَرِّ kelimesini tekrar etmek ve kuvvetli münâsebet‑i maneviye ile beraber dört tarzda bu asrın emsâlsiz dört dehşetli ve fırtınalı maddî ve manevî şerlerine ve inkılâblarına ve mübârezelerine aynı tarih ile parmak basmak ve ma'nen Bunlardan çekininiz!” emretmek, elbette Kur'ânın i'câzına yakışır bir irşad‑ı gaybîdir.
112
Meselâ, başta ﴿قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ الْفَلَقِ cümlesi, bin üçyüz elliiki veya dört (1352‑1354) tarihine hesab‑ı ebcedî ve cifrî ile tevâfuk edip nev'‑i beşerde en geniş hırs ve hasedle ve birinci harbin sebebiyle vukû'a gelmeye hazırlanan ikinci harb‑i umumîye işâret eder ve Ümmet‑i Muhammediye’ye (A.S.M.) ma'nen der: Bu harbe girmeyiniz ve Rabbinize ilticâ ediniz.” Ve bir mânâ‑yı remziyle, Kur'ânın hizmetkârlarından olan Risale‑i Nur şâkirdlerine hususî bir iltifat ile onların Eskişehir hapsinden, dehşetli bir şerden aynı tarihiyle kurtulmalarına ve haklarındaki imha plânının akîm bırakılmasına remzen haber verir; ma'nen İstiâze ediniz!” emreder gibi bir remz verir.
Hem meselâ ﴿مِنْ شَرِّ مَا خَلَقَ cümlesi şedde sayılmaz bin üçyüz altmış bir (1361) ederek bu emsâlsiz harbin merhametsiz ve zâlimâne tahribâtına Rûmî ve Hicrî tarihiyle parmak bastığı gibi; aynı zamanda bütün kuvvetleriyle Kur'ânın hizmetine çalışan Nur şâkirdlerinin geniş bir imha plânından ve elîm ve dehşetli bir belâdan ve Denizli hapsinden kurtulmalarına tevâfukla, bir mânâ‑yı remzî ile onlara da bakar. Halk’ın şerrinden kendinizi koruyunuz.” gizli bir îmâ ile der.
Hem meselâ ﴿اَلنَّفَّاثَاتِ فِي الْعُقَدِcümlesi şeddeler sayılmaz bin üçyüz yirmisekiz (1328); eğer şeddedeki lâm sayılsa, bin üçyüz ellisekiz (1358) adediyle bu umumî harbleri yapan ecnebî gaddârların, hırs ve hased ile bizdeki hürriyet inkılâbının Kur'ân lehindeki neticelerini bozmak fikri ile tebeddül‑ü saltanat ve Balkan ve İtalyan harbleri ve Birinci Harb‑i Umumî’nin patlamasıyla maddî ve manevî şerlerini, siyâsî diplomatların, radyo diliyle herkesin kafalarına sihirbâz ve zehirli üflemeleriyle ve mukadderât‑ı beşerin düğme ve ukdelerine gizli plânlarını telkin etmeleriyle bin senelik medeniyet terakkiyâtını vahşiyâne mahveden şerlerin vücûda gelmeye hazırlanmaları tarihine tevâfuk ederek ﴿اَلنَّفَّاثَاتِ فِي الْعُقَدِ ’in tam mânâsına tetâbuk eder.
113
Hem meselâ ﴿وَمِنْ شَرِّ حَاسِدٍ اِذَا حَسَدَ cümlesi şedde ve tenvin sayılmaz yine bin üçyüz kırkyedi (1347) edip, aynı tarihte, ecnebî muâhedelerin icbarıyla bu vatanda ehemmiyetli sarsıntılar ve felsefenin tahakkümüyle bu dindar millette ehemmiyetli tahavvüller vücûda gelmesine ve aynı tarihte, devletlerde İkinci Harb‑i Umumî’yi ihzar eden dehşetli hasedler ve rekabetlerin çarpışmaları tarihine bu mânâ‑yı işârî ile tam tamına tevâfuku ve ma'nen tetâbuku, elbette bu kudsî sûrenin bir lem'a‑i i'câz-ı gaybîsidir.
Bir İhtar: Herbir âyetin müteaddid mânâları vardır. Hem herbir mânâ küllîdir, her asırda efrâdı bulunur. Bahsimizde bu asrımıza bakan yalnız mânâ‑yı işârî tabakasıdır. Hem o küllî mânâda, asrımız bir ferddir. Fakat hususiyet kesbetmiş ki, ona tarihiyle bakar. Ben dört senedir, bu harbin ne safahâtını ve ne de neticelerini ve ne de sulh olmuş olmamış bilmediğimden ve sormadığımdan, bu kudsî sûrenin daha ne kadar bu asra ve bu harbe işâreti var diye daha onun kapısını çalmadım. Yoksa bu hazinede daha çok esrâr var olduğunu Risale‑i Nurun eczâlarında, hususan Rumûzât‑ı Semâniye Risaleleri’nde beyân ve isbât edildiğinden onlara havâle edip kısa kesiyorum.
114
Hâtıra Gelebilen Bir Suâlin Cevabıdır:
Bu lem'a‑i i'câziyede, baştaki ﴿مِنْ شَرِّ مَا خَلَقَ ’da, hem مِنْ , hem شَرِّ kelimeleri hesaba girmesi ve âhirde ﴿وَمِنْ شَرِّ حَاسِدٍ اِذَا حَسَدَ yalnız شَرِّ kelimesi girmesi وَمِنْ girmemesi ve ﴿وَمِنْ شَرِّ النَّفَّاثَاتِ فِي الْعُقَدِ ikisi de hesab edilmemesi gayet ince ve latîf bir münâsebete îmâ ve remz içindir. Çünkü, halklarda şerden başka hayırlar da var. Hem bütün şer herkese gelmez. Buna remzen, ba'ziyeti ifâde eden مِنْ ve شَرِّ girmişler. Hâsid hased ettiği zaman bütün şerdir. Ba'ziyete lüzum yoktur. Ve ﴿اَلنَّفَّاثَاتِ فِي الْعُقَدِ remziyle, kendi menfaatleri için küre‑i arza ateş atan üfleyicilerin ve sihirbâz o diplomatların tahribâta ait bütün işleri ayn‑ı şerdir diye, daha شَرِّ kelimesine lüzum kalmadı.

Bu Sûreye Ait Bir Nükte‑i İ'câziyenin Hâşiyesidir

Nasıl bu sûre, beş cümlesinden dört cümlesi ile bu asrımızın dört büyük şerli inkılâblarına ve fırtınalarına mânâ‑yı işârî ile bakar; aynen öyle de, dört defa tekraren مِنْ شَرِّ şedde sayılmaz kelimesiyle Âlem‑i İslâmca en dehşetli olan Cengiz ve Hülâgu fitnesinin ve Abbâsî Devleti’nin inkırâz zamanının asrına dört defa mânâ‑yı işârî ile ve makam‑ı cifrî ile bakar ve parmak basar.
Evet şeddesiz شَرِّ beşyüz (500) eder; مِنْ doksan (90) ’dır. İstikbâle bakan çok âyetler, hem bu asrımıza hem o asırlara işâret etmeleri cihetinde istikbâlden haber veren İmâm‑ı Ali (R.A.) ve Gavs‑ı A'zam (K.S.) dahi, aynen hem bu asrımıza, hem o asra bakıp haber vermişler. ﴿غَاسِقٍ اِذَا وَقَبَ kelimeleri bu zamana değil, belki غَاسِقٍ bin yüzaltmışbir (1161) ve ﴿اِذَا وَقَبَ sekizyüz on (810) ederek, o zamanlarda ehemmiyetli maddî manevî şerlere işâret eder.
Eğer beraber olsa, Milâdî bin dokuzyüz yetmişbir (1971) olur. O tarihte dehşetli bir şerden haber verir. Yirmi sene sonra, şimdiki tohumların mahsulü ıslah olmazsa, elbette tokatları dehşetli olacak.
115

Onbirinci Mes'elenin Hâşiyesinin Bir Lâhikasıdır

﴿
Âyete'l‑Kürsî’nin tetimmesi olan ﴿لَٓا اِكْرَاهَ فِي (الدّ۪ينِ قَدْ تَبَيَّنَ الرُّشْدُ) مِنَ الْغَيِّ bin üçyüz elli (1350); ﴿فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ bin dokuzyüz yirmidokuz (1929) veya (1928); ﴿وَيُؤْمِنْ بِاللّٰهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ dokuzyüz kırkaltı (946) Risaletü'n‑Nur ismine muvâfık; ﴿بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰى bin üçyüz kırkyedi (1347); ﴿لَا انْفِصَامَ لَهَا وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ ❋ اَللّٰهُ (وَلِيُّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا) eğer beraber olsa bin oniki (1012); eğer beraber olmazsa dokuzyüz kırkbeş (945) bir şedde sayılmaz ; ﴿يُخْرِجُهُمْ مِنَ (الظُّلُمَاتِ) اِلَى النُّورِ bin üçyüz yetmişiki (1372) şeddesiz ; ﴿وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا اَوْلِيَٓاءُهُمُ (الطَّاغُوتُ ( bin dörtyüz onyedi (1417); ﴿(يُخْرِجُونَهُمْ مِنَ النُّورِ اِلَى) الظُّلُمَاتِ bin üçyüz otuzsekiz (1338) şedde sayılmaz ; ﴿اُولٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ bin ikiyüz doksanbeş (1295) şedde sayılır eder. Risaletü'n‑Nurun hem iki kere ismine hem sûret‑i mücâhedesine, hem tahakkukuna ve te'lif ve tekemmül zamanına tam tamına tevâfukuyla beraber ehl‑i küfrün bin ikiyüz doksanüç (1293) harbiyle Âlem‑i İslâm’ın nurunu söndürmeye çalışması tarihine ve Birinci Harb‑i Umumî’den istifade ile bin üçyüz otuzsekiz (1338) de bilfiil Nurdan zulümâta atmak için yapılan dehşetli muâhedeler tarihine tam tamına tevâfuku ve içinde mükerreren nur ve zulümât karşılaştırılması ve bu mücâhede‑i maneviyede Kur'ânın nurundan gelen bir Nur, ehl‑i îmâna bir nokta‑i istinâd olacağını mânâ‑yı işârî ile haber veriyor diye kalbime ihtar edildi. Ben de mecbur oldum, yazdım. Sonra baktım ki, mânâsının münâsebeti bu asrımıza o kadar kuvvetlidir ki, hiç tevâfuk emâresi olmasa da yine bu âyetler her asra baktığı gibi mânâ‑yı işârî ile bizimle de konuşuyor kanâatim geldi.
116
Evet, Evvelâ: Başta ﴿لَٓا اِكْرَاهَ فِي (الدّ۪ينِ قَدْ تَبَيَّنَ الرُّشْدُ) cümlesi, makam‑ı cifrî ve ebcedî ile bin üçyüz elli (1350) tarihine parmak basar ve mânâ‑yı işârî ile der: Gerçi o tarihte, dini, dünyadan tefrik ile dinde ikraha ve icbara ve mücâhede‑i diniyeye ve din için silâhla cihada muârız olan hürriyet‑i vicdân, hükûmetlerde bir kanun‑u esâsî, bir düstur‑u siyâsî oluyor ve hükûmet, Lâik Cumhûriyete döner. Fakat ona mukâbil manevî bir cihad‑ı dinî, îmân‑ı tahkîkî kılıncıyla olacak. Çünkü, dindeki rüşd‑ü irşad ve hak ve hakikati gözlere gösterecek derecede kuvvetli bürhânları izhâr edip tebyin ve tebeyyün eden bir nur Kur'ân’dan çıkacak diye haber verip bir lem'a‑i i'câz gösterir.
Hem, ﴿خَالِدُونَ kelimesine kadar Risale‑i Nurdaki bütün muvâzenelerin aslı, menba'ı olarak aynen o muvâzeneler gibi mükerreren nur ve zulümât ve îmân ve karanlıkları karşılaştırmasıyla gizli bir emâredir ki, o tarihte bulunan cihad‑ı manevî mübârezesinde büyük bir kahraman; Nur nâmında Risale‑i Nurdur ki, dinde bulunan yüzer tılsımları keşfeden onun manevî elmas kılıncı, maddî kılınçlara ihtiyaç bırakmıyor.
117
Evet hadsiz şükürler olsun ki, yirmi senedir Risale‑i Nur bu ihbar‑ı gaybı ve lem'a‑i i'câzı bilfiil göstermiştir. Ve bu sırr‑ı azîm içindir ki; Risale‑i Nur şâkirdleri dünya siyasetine ve cereyanlarına ve maddî mücâdelelerine karışmıyorlar ve ehemmiyet vermiyorlar ve tenezzül etmiyorlar ve hakîki şâkirdleri en dehşetli bir hasmına ve hakaretli tecâvüzüne karşı ona der:
Ey bedbaht! Ben seni i'dâm‑ı ebedîden kurtarmaya ve fânî hayvaniyetin en süflî ve elîm derecesinden bir bâkî insaniyet saâdetine çıkarmaya çalışıyorum; sen benim ölümüme ve i'dâmıma çalışıyorsun. Senin bu dünyada lezzetin pek az, pek kısa ve âhirette ceza ve belâların pek çok ve pek uzundur. Ve benim ölümüm bir terhistir. Haydi def'ol! Senin ile uğraşmam, ne yaparsan yap!” der. O zâlim düşmanına hiddet değil, belki acıyor, şefkat ediyor, keşke kurtulsa idi diyerek, ıslahına çalışır.
Sâniyen: ﴿وَيُؤْمِنْ بِاللّٰهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰى Bu iki kudsî cümleler, kuvvetli münâsebet‑i maneviye ile beraber makam‑ı cifrî ve ebcedî hesabıyla birincisi, Risaletü'n‑Nurun ismine; ikincisi, onun tahakkukuna ve tekemmülüne ve parlak fütûhâtına ma'nen ve cifren tam tamına tetâbukları bir emâredir ki; Risaletü'n‑Nur bu asırda, bu tarihte bir Urvetü'l‑Vüskàdır. Yani çok muhkem kopmaz bir zincir ve bir Hablullâhtır. Ona elini atan, yapışan, necât bulur diye mânâ‑yı remziyle haber verir.
Sâlisen: ﴿اَللّٰهُ وَلِيُّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا cümlesi hem mânâ, hem cifir ile Risaletü'n‑Nura bir remzi var. Şöyle ki: ………………
Bu makamda perde indi, yazmaya izin verilmedi. Başka zamana te'hir edildi.
118
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
Hâşiye: Bu nüktenin bâkî kısmı şimdilik yazdırılmadığının sebebi, bir derece dünyaya, siyasete temâsıdır. Biz de bakmaktan memnû'uz. Evet, ﴿اِنَّ الْاِنْسَانَ لَيَطْغٰى bu tâğuta bakar ve baktırır
Said Nursî

Risale‑i Nur Kahramanı Husrev’in Meyvenin Onbirinci Mes'elesi Münâsebetiyle Yazdığı Mektûbun Bir Parçasıdır

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Çok mübârek, çok kıymetdâr, çok sevgili Üstadımız Efendimiz!
Millet ve memleket için çok büyük güzellikleri ihtiva eden Meyve, Dokuz Mes'elesi ile, dehşetli bir zamanda, müdhiş âsîler içinde en büyük düşmanlar arasında hayret‑fezâ bir sûrette şâkirdlerine necât vermeye vesile olmakla kalmamış, Onuncu ve Onbirinci Mes'eleleri ile, hususuyla Nurun şâkirdlerini hakikat yollarında alkışlamış ve gidecekleri hakîki mekânları olan kabirdeki ahvâllerinden ve herkesi titreten ve bilhassa ehl‑i gaflet için çok korkunç, çok elemli, çok acıklı bir menzil olan toprak altında, göreceği ve konuşacağı melâikelerle konuşmayı ve refâkati sevdirerek bu mekâna daha çok ünsiyet izhâr etmekle bu korkulu ilk menzil hakkındaki fevkalhad korkularımızı ta'dil etmiş, nefes aldırmış. Hususuyla o âlemin nurânî hayatını benim gibi göremeyenlerin ellerinde, şuââtı yüzbinlerle senelik mesâfelere uzanan bir elektrik lambası hükmüne geçmiş. Hem de dâima koklanılacak nümûnelik bir çiçek bahçesi olmuştur.
Evet, biz sevgili Üstadımıza arzediyoruz ki, her gün dersini hocasına okuyan bir talebe gibi Nurdan aldığımız feyizlerimizi, her vakit için sevgili Üstadımıza arzedelim. Fakat sevgili Üstadımız şimdilik konuşmalarını ta'tîl buyurdular.
Ey azîz Üstadım! Risale‑i Nurun hakikati ve Meyve’nin güzelliği ve çiçeğinin feyzi, beni minnetdârâne, bir parça memleketim nâmına konuşturmuş ve benim gibi konuşan çok kalblere hayat vermiş. Şimdi muhîtimizde Risale‑i Nura karşı atılan adımlar ve uzatılan eller, Meyvenin Onbirinci Çiçeği ile daha çok metânet kesbetmiş, inkişaf etmiş, fa'âliyete başlamıştır.
Çok hakîr talebeniz Husrev
119

Isparta’daki Umum Risale‑i Nur Talebeleri Nâmına Ramazan Tebriki Münâsebetiyle Yazılmış ve Onüç Fıkra ile Ta'dil Edilmiş Bir Mektûbdur

بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
Ey Âlem‑i İslâm’ın dünya ve âhirette selâmeti için Kur'ânın feyziyle ve Risale‑i Nurun hakikatiyle ve sâdık şâkirdlerin himmetiyle mübârek gözlerinden yaş yerine kan akıtan
Ve ey fitne‑i âhirzamanın şu dağdağalı ve fırtınalı zamanında Hazret‑i Eyyûb Aleyhisselâm’dan ziyâde hastalıklara, dertlere giriftâr olan
Ve Kur'ânın nuruyla ve Risale‑i Nurun bürhânlarıyla ve şâkirdlerin gayretiyle Âlem‑i İslâm’ın maddî ve manevî hastalıklarını Hakîm‑i Lokman gibi tedâviye çalışan
Ve ey mübârek ellerinde mevcûd olan Nur parçalarının hak ve hakikat olduğunu Kur'ânın otuzüç âyetiyle ve Kerâmet‑i Aleviye ve Gavsiye ile isbât eden
Ve ey kendisi hasta ve ihtiyar ve zaîf ve gayet acınacak bir hâlde olduğuna göre herkesten ziyâde Âlem‑i İslâm’a can fedâ eder derecesinde acıyarak kendine fenâlık etmek isteyenlere Kur'ânın hakikatiyle ve Risale‑i Nurun hüccetleriyle, Nur talebelerinin sadâkatleriyle hayırlı duâlar ve iyilik etmek ile karşılayan
Ve yazdığı mühim eserlerinden Âyetü'l‑Kübrâ’nın tab'ıyla kendi zâtına ve talebelerine gelen musîbette hapishânelere düşen
Ve o zindânları Kur'ânın irşadıyla ve Risale‑i Nurun dersiyle ve şâkirdlerin iştiyakı ile bir Medrese‑i Yûsufiye’ye çeviren ve bir dershâne yapan
Ve içimizde bulunan câhil olanların hepsini Kur'ânı o dershânede hatmettirerek çıkaran
Ve o musîbette Kur'ânın kuvve‑i kudsiyesiyle ve Risale‑i Nurun tesellîsiyle ve kardeşlerin tahammülleriyle ihtiyar ve zaîf olduğu hâlde bütün ağırlıklarımızı ve yüklerimizi üzerine alan
Ve yazdığı Meyve ve Müdafaanâme risaleleriyle Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın i'câzıyla ve Risale‑i Nurun kuvvetli bürhânlarıyla ve şâkirdlerin ihlâsı ile, İzn‑i İlâhî ile o zindân kapılarını açtırıp berâet kazandıran
120
Ve o günde bize ve Âlem‑i İslâm’a bayram yaptıran
Ve hakikaten Risale‑i Nurları Nurun alâ nur olduğunu isbât ederek kıyâmete kadar serbest okunup ve yazılmasına hak kazandıran
Ve Âlem‑i İslâm’ın Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın gıdâ‑yı kudsîsiyle ve Nurun uhrevî taamıyla ve şâkirdlerinin iştihâsıyla ekmek, su ve hava gibi bu Nurlara pek çok ihtiyacı olduğunu ve bu Nurları okuyup yazanlardan binler kişi îmânla kabre girdiğini isbât eden
Ve kendisine mensûb talebelerini hiçbir yerde mağlûb ve mahcûb etmeyen...
Ve elyevm Kur'ânın semâvî dersleriyle ve Risale‑i Nurun esâsâtıyla ve şâkirdlerinin zekâvetleriyle ve Meyve’nin Onuncu ve Onbirinci Mes'ele ve Çiçekleriyle firâk ateşiyle gece‑gündüz yanan kalblerimizi âb‑ı hayat ve şarab‑ı kevser gibi o mübârek Mes'ele ve Çiçekler ile kalblerimizin ateşini söndürüp sürûr ve ferâha sevkeden
Ve ey âlemin (Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın kat'î va'diyle ve tehdidi ile ve Risale‑i Nurun keşf‑i kat'îsiyle ve merhum şâkirdlerinin müşâhedesiyle ve onlardaki keşfe'l‑kubûr sâhiblerinin görmesiyle‥) en çok korktuğu ölümü, ehl‑i îmân için i'dâm‑ı ebedîden kurtarıp bir terhis tezkeresine çeviren
Ve âlem‑i nura gitmek için güzel bir yolculuk olduğunu isbât eden
Ve kâfir ve münâfıklar için i'dâm‑ı ebedî olduğunu bildiren
Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın, bin Mu'cizât‑ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm ve kırk vech‑i i'câzının tasdiki altında ihbarât‑ı kat'iyyesiyle, O’ndan çıkan Risale‑i Nurun en muannid düşmanlarını mağlûb eden hüccetleriyle ve Nur şâkirdlerinin, çok emârelerin ve tecrübelerin ve kanâatlerinin teslîmi ile o korkunç, karanlık, soğuk ve dar kabri, ehl‑i îmân için Cennet çukurundan bir çukur ve Cennet bahçesinin bir kapısı olduğunu isbât eden
121
Ve kâfir ve münâfık zındıklar için Cehennem çukurundan yılan ve akreplerle dolu bir çukur olduğunu isbât eden ve oraya gelecek olan Münker, Nekir isminde melâikeleri ehl‑i hak ve hakikat yolunda gidenler için birer mûnis arkadaş yapan
Ve Risale‑i Nurun şâkirdlerini talebe‑i ulûm sınıfına dâhil edip Münker, Nekir suâllerine Risale‑i Nur ile cevab verdiklerini merhum kahraman şehîd Hâfız Ali’nin vefâtıyla keşfeden
Ve hayatta bulunanlarımızın da yine Risale‑i Nur ile cevab vermemizi Rahmet‑i İlâhiye’den duâ ve niyâz eden
Ve Hazret‑i Kur'ân’ı, Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın kırk tabakadan her tabakaya göre bir nev'i i'câz‑ı manevîsini göstermesiyle ve umum kâinâta bakan kelâm‑ı ezelî olmasıyla ve tefsiri olan Risale‑i Nurun Mu'cizât‑ı Kur'âniye ve Rumûzât‑ı Semâniye risaleleriyle ve Risale‑i Nur gül fabrikasının serkâtibi gibi kahraman kardeşlerin ve şâkirdlerin fevkalâde gayretleriyle Asr‑ı Saâdet’ten beri böyle hàrika bir sûrette mu'cizeli olarak yazılmasına hiç kimse kàdir olmadığı hâlde Risale‑i Nurun kahraman bir kâtibi olan Husrev’e Yaz!” emir buyurulmasıyla, Levh‑i Mahfûz’daki yazılan Kur'ân gibi yazılması ve Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın hak Kelâmullâh olduğunu ve bütün semâvî kitapların en büyüğü ve en efdali ve bir Fâtiha içinde binler Fâtiha ve bir İhlâs içinde binler İhlâs ve hurûfâtının birden on ve yüz ve bin ve binler sevâb ve hasene verdiklerini hiç görülmedik ve işitilmedik pek güzel ve hàrika bir sûrette ta'rif ve isbât eden
Ve Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın, bin üçyüz seneden beri i'câzını göstermesiyle ve muârızlarını durdurmasıyla ve Nurun gözlere gösterir derecede zâhir delilleri ile ve Nur şâkirdlerinin elmas kalemleriyle bu zamana kadar misli görülmedik Risale‑i Nurun dünyaya fermân okuyan ve en mütemerrid ve muannidleri susturan Yirmibeşinci Söz ve zeyilleri kırk vecihle i'câz‑ı Kur'ânî olduğunu isbât eden
122
Ve ey Hazret‑i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hak Peygamber olduğuna ve umum yüzyirmidört bin Peygamberlerin efdali ve Seyyidi olduğuna dair binler mu'cizelerini Mu'cizât‑ı Ahmediye (A.S.M.) nâmındaki Risale‑i Nuru ile güzel bir sûrette isbât eden ve Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın, Resûl‑i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Rahmeten li'l‑âlemîn olduğunu kâinâtta ilân etmesiyle ve Nurun baştan nihâyete kadar O’nun Rahmeten li'l‑âlemîn olduğunu bürhânlarla isbât etmesiyle ve O Resûlün ef'âl ve ahvâli, kâinâtta nümûne‑i iktidâ olacak en sağlam, en güzel rehber olduğunu hattâ körlere de göstermesiyle ve Anadolu ve hususî memleketlerde Nurun intişarı zamanında belâların ref'i ve susturulmasıyla musîbetlerin gelmesi şehâdetiyle ve Nur şâkirdlerinin gayet ağır müşkülâtlar içinde kemâl‑i metânetle hizmet ve irtibatlarıyla O Zâtın (A.S.M.) Sünnet‑i Seniye’sine ittibâ' etmek ne kadar kârlı olduğunu ve bir sünnete bu zamanda ittibâ'da yüz şehîdin ecrini kazandığını bildiren
Ve sadaka, kazâ ve belâyı nasıl def'ediyorsa Risale‑i Nurun da Anadolu’ya gelecek kazâyı, belâyı, yirmi senedir def'ettiğini aynelyakìn isbât eden Üstad‑ı Ekremimiz efendimiz hazretleri!‥
Şimdi şu Risale‑i Nurun berâeti, başta siz sevgili Üstadımızı, sonra biz âciz kusurlu talebelerinizi, sonra Âlem‑i İslâm’ı sürûra sevk ederek, ikinci büyük bir bayram yaptırdığından siz mübârek Üstadımızın bu büyük bayram‑ı şerîfinizi tebrik ile ve yine üçüncü bayram olan Ramazan‑ı Şerîfinizi ve Leyle‑i Kadr’inizi tebrik, emsâl‑i kesîresiyle müşerref olmaklığımızı niyâz ve biz kusurluların, kusurlarımızın affını ricâ ederek umumen selâm ile mübârek ellerinizden öper ve duâlarınızı temennî ederiz, efendimiz hazretleri
Isparta ve havâlisinde bulunanNur Talebeleri
123
Haddimden yüz derece ziyâde olan bu mektûb muhteviyâtını tevâzu' ile reddetmek bir küfran‑ı ni'met ve umum şâkirdlerin hüsn‑ü zanlarına karşı bir ihanet olması ve aynen kabûl etmek bir gurur, bir enâniyet ve benlik bulunması cihetiyle, umum nâmına Risale‑i Nur kâtibinin yazdığı bu uzun mektûbu onüç fıkraları ilâve edip hem bir şükr‑ü manevî, hem gururdan, hem küfran‑ı ni'metten kurtulmak için size bir sûretini gönderiyorum ki, Meyvenin Onbirinci Mes'elesi’nin âhirinde Risale‑i Nurun Isparta ve civarı talebelerinin bir mektûbudur diye ilhâk edilsin.
Ben bu mektûbu, bu ta'dilât ile yazdığımız hâlde iki defa bir güvercin yanımızdaki pencereye geldi. İçeriye girecekti, Ceylan’ın başını gördü girmedi. Birkaç dakika sonra başkası aynen geldi. Yine yazanı gördü girmedi. Ben dedim; Herhalde evvelki serçe ve kuddûs kuşu gibi müjdecileridir. Veyâhut bu mektûb gibi müteaddid mektûbları yazdığımızdan, mübârek mektûbun ta'dili ile mübârekiyetini tebrik için gelmişler kanâatimiz geldi.
Said Nursî
124

Asâ‑yı Mûsa’dan İkinci Kısım Hüccetullâhi'l‑Bâliğa Risalesi

Onbir Hüccet‑i Îmâniye’dir
Bu risaleyi Ankara ehl‑i vukûfu çok takdir ettikleri gibi; bu defa da berâetimize ehemmiyetli bir sebeb ve küfr‑ü mutlakı kıran en keskin ve yüksek ve kuvvetli bir hüccet‑i kàtıa ve bürhân‑ı bâhirdir.
SAİD NURSÎ
125

Birinci Hüccet‑i ÎmâniyeÂyetü'l‑Kübrâ

Kâinâttan Hàlık’ını soran bir seyyahın müşâhedâtıdır
﴿
﴿تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهِنَّ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪ وَلٰكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْب۪يحَهُمْ اِنَّهُ كَانَ حَل۪يمًا غَفُورًا

Birinci Bâb (Berâhin‑i Ulûhiyet)

Birinci Basamak (Semâvât)

Bu âyet‑i muazzama gibi pek çok Âyât‑ı Kur'âniye, bu kâinât Hàlık’ını bildirmek cihetinde, her vakit ve herkesin en çok hayretle bakıp zevk ile mütâlaa ettiği en parlak bir sahife‑i tevhid olan semâvâtı en başta zikretmelerinden, en başta ona başlamak muvâfıktır.
Evet, bu dünya memleketine ve misâfirhânesine gelen herbir misâfir, gözünü açıp baktıkça görür ki: Gayet keremkârâne bir ziyâfetgâh ve gayet san'atkârâne bir teşhîrgâh ve gayet haşmetkârâne bir ordugâh ve ta'limgâh ve gayet hayretkârâne ve şevk‑engîzâne bir seyrangâh ve temâşâgâh ve gayet mânidârâne ve hikmet‑perverâne bir mütâlaagâh olan bu güzel misâfirhânenin sâhibini ve bu kitab‑ı kebîrin müellifini ve bu muhteşem memleketin sultanını tanımak ve bilmek için şiddetle merak ederken; en başta göklerin nur yaldızı ile yazılan güzel yüzü görünür: Bana bak, aradığını sana bildireceğim!” der. O da bakar görür ki:
126
Bir kısmı, arzımızdan bin defa büyük ve o büyüklerden bir kısmı top güllesinden yetmiş derece sür'atli yüzbinler ecrâm‑ı semâviyeyi direksiz, düşürmeden durduran ve birbirine çarpmadan fevkalhad çabuk ve beraber gezdiren; yağsız, söndürmeden mütemâdiyen o hadsiz lambaları yandıran ve hiçbir gürültü ve ihtilâl çıkartmadan o nihâyetsiz büyük kütleleri idare eden ve güneş ve kamerin vazifeleri gibi, hiç isyan ettirmeden o pek büyük mahlûkları vazifelerle çalıştıran ve iki kutbun dâiresindeki hesab rakamlarına sıkışmayan bir nihâyetsiz uzaklık içinde, aynı zamanda, aynı kuvvet ve aynı tarz ve aynı sikke‑i fıtrat ve aynı sûrette, beraber, noksansız tasarruf eden ve o pek büyük mütecâviz kuvvetleri taşıyanları, tecâvüz ettirmeden kanununa itâat ettiren ve o nihâyetsiz kalabalığın enkàzları gibi, göğün yüzünü kirletecek süprüntülere meydân vermeden, pek parlak ve pek güzel temizlettiren ve bir muntazam ordu manevrası gibi manevra ile gezdiren ve arzı döndürmesiyle, o haşmetli manevranın başka bir sûrette hakîki ve hayâlî tarzlarını her gece ve her sene sinema levhaları gibi seyirci mahlûkatına gösteren bir tezâhür‑ü rubûbiyet ve o rubûbiyet fa'âliyeti içinde görünen teshìr, tedbir, tedvîr, tanzim, tanzîf, tavziften mürekkeb bir hakikat, bu azameti ve ihâtatı ile o semâvât Hàlık’ının vücûb‑u vücûduna ve vahdetine ve mevcûdiyeti, semâvâtın mevcûdiyetinden daha zâhir bulunduğuna bilmüşâhede şehâdet eder mânâsıyla Birinci Makamın birinci basamağında: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ ف۪ي وَحْدَتِهِ: اَلسَّمٰوَاتُ بِجَم۪يعِ مَا ف۪يهَا، بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَق۪يقَةِ: اَلتَّسْخ۪يرِ، وَالتَّدْب۪يرِ، وَالتَّدْو۪يرِ، وَالتَّنْظ۪يمِ، وَالتَّنْظ۪يفِ، وَالتَّوْظ۪يفِ الْوَاسِعَةِ الْمُكَمَّلَةِ بِالْمُشَاهَدَةِ denilmiştir.
127

İkinci Mertebe (Cevv‑i Semâ, Fezâ, Ra'd ve Berk)

Sonra, dünyaya gelen o yolcu adama ve misâfire, cevv‑i semâ denilen ve mahşer‑i acâib olan fezâ gürültü ile konuşarak bağırıyor: Bana bak! Merakla aradığını ve seni buraya göndereni benimle bilebilir ve bulabilirsin.” der. O misâfir, onun ekşi fakat merhametli yüzüne bakar; müdhiş fakat müjdeli gürültüsünü dinler, görür ki:
Zemin ile âsumân ortasında muallakta durdurulan bulut, gayet hakîmâne ve rahîmâne bir tarzda zemin bahçesini sular ve zemin ahâlisine âb‑ı hayat getirir ve harâreti (yani yaşamak ateşinin şiddetini) ta'dil eder ve ihtiyaca göre her yerin imdâdına yetişir. Ve bu vazifeler gibi çok vazifeleri görmekle beraber, muntazam bir ordunun acele emirlere göre görünmesi ve gizlenmesi gibi, birden cevvi dolduran o koca bulut dahi gizlenir, bütün eczâları istirahate çekilir, hiçbir eseri görülmez. Sonra: Yağmur başına arş!” emrini aldığı ânda; bir saat, belki birkaç dakika zarfında toplanıp cevvi doldurur, bir kumandanın emrini bekler gibi durur.
Sonra o yolcu, cevvdeki rüzgâra bakar görür ki: Hava o kadar çok vazifelerle gayet hakîmâne ve kerîmâne istihdam olunur ki, güyâ o câmid havanın şuûrsuz zerrelerinden herbir zerresi, bu kâinât sultanından gelen emirleri dinler, bilir ve hiçbirini geri bırakmayarak, O kumandanın kuvvetiyle yapar ve intizamla yerine getirir bir vaziyetle zeminin bütün nüfûslarına nefes vermek ve zîhayata lüzumu bulunan harâret ve ziyâ ve elektrik gibi maddeleri ve sesleri nakletmek ve nebâtâtın telkîhine vâsıta olmak gibi çok küllî vazifelerde ve hizmetlerde, bir dest‑i gaybî tarafından gayet şuûrkârâne ve alîmâne ve hayat‑perverâne istihdam olunuyor.
Sonra yağmura bakıyor, görür ki: O latîf ve berrak ve tatlı ve hiçten ve gaybî bir hazine‑i rahmetten gönderilen katrelerde o kadar Rahmânî hediyeler ve vazifeler var ki; güyâ rahmet tecessüm ederek katreler sûretinde hazine‑i Rabbâniyeden akıyor.” mânâsında olduğundan, yağmura rahmet nâmı verilmiştir.
128
Sonra şimşeğe bakar ve ra'dı (gök gürültüsü) dinler, görür ki; pek acîb ve garîb hizmetlerde çalıştırılıyorlar.
Sonra gözünü çeker, aklına bakar, kendi kendine der ki: Atılmış pamuk gibi bu câmid, şuûrsuz bulut elbette bizleri bilmez ve bize acıyıp imdâdımıza kendi kendine koşmaz ve emirsiz meydâna çıkmaz ve gizlenmez; belki gayet kadîr ve rahîm bir kumandanın emriyle hareket eder ki, bir iz bırakmadan gizlenir ve def'aten meydâna çıkar, başına geçer ve gayet fa'âl ve müteâl ve gayet cilveli ve haşmetli bir sultanın fermânıyla ve kuvvetiyle vakit be‑vakit cevv âlemini doldurup boşaltır ve mütemâdiyen hikmetle yazar ve paydos ile bozar tahtasına ve mahv ve isbât levhasına ve haşir ve kıyâmet sûretine çevirir ve gayet lütûfkâr ve ihsân‑perver ve gayet keremkâr ve rubûbiyet‑perver bir Hâkim‑i Müdebbir’in tedbiriyle rüzgâra biner ve dağlar gibi yağmur hazinelerini bindirir, muhtaç olan yerlere yetişir.
Güyâ onlara acıyıp ağlayarak göz yaşlarıyla onları çiçeklerle güldürür, güneşin şiddet‑i ateşini serinlendirir ve sünger gibi bahçelerine su serper ve zemin yüzünü yıkar, temizler.”
Hem o meraklı yolcu kendi aklına der: Bu câmid, hayatsız, şuûrsuz, mütemâdiyen çalkanan, kararsız, fırtınalı, dağdağalı, sebatsız, hedefsiz şu havanın perdesiyle ve zâhirî sûretiyle vücûda gelen yüzbinler hakîmâne ve rahîmâne ve san'atkârâne işler ve ihsânlar ve imdâdlar bilbedâhe isbât eder ki: Bu çalışkan rüzgârın ve bu cevvâl hizmetkârın kendi başına hiçbir hareketi yok, belki gayet kadîr ve alîm ve gayet hakîm ve kerîm bir Âmirin emriyle hareket eder.
129
Güyâ herbir zerresi, herbir işi bilir ve O Âmirin herbir emrini anlar ve dinler bir nefer gibi, hava içinde cereyan eden herbir emr‑i Rabbânî’yi dinler, itâat eder ki; bütün hayvanatın teneffüsüne ve yaşamasına ve nebâtâtın telkîhine ve büyümesine ve hayatına lüzumlu maddelerin yetiştirilmesine ve bulutların sevk ve idaresine ve ateşsiz sefînelerin seyr ü seyahatine ve bilhassa seslerin ve bilhassa telsiz telefon ve telgraf ve radyo ile konuşmaların îsâline ve bu hizmetler gibi umumî ve küllî hizmetlerden başka, azot ve müvellidü'l‑humuza (oksijen) gibi, iki basit maddeden ibaret olan havanın zerreleri birbirinin misli iken zemin yüzünde yüz binler tarzda bulunan Rabbânî san'atlarda kemâl‑i intizam ile bir dest‑i hikmet tarafından çalıştırılıyor görüyorum.
Demek, ﴿وَتَصْر۪يفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَيْنَ السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ âyetinin tasrîhiyle, rüzgârın tasrifiyle hadsiz Rabbânî hizmetlerde isti'mâl ve bulutların teshìriyle, hadsiz Rahmânî işlerde istihdam ve havayı o sûrette icâd eden, ancak Vâcibü'l‑Vücûd ve Kàdir‑i Külli Şey ve Âlim‑i Külli Şey bir Rabb‑i Zülcelâl-i ve'l-İkramdır.” der, hükmeder.
Sonra yağmura bakar, görür ki: Yağmurun taneleri sayısınca menfaatler ve katreleri adedince Rahmânî cilveler ve reşhaları mikdarınca hikmetler içinde bulunuyor. Hem o şirin ve latîf ve mübârek katreler o kadar muntazam ve güzel halkediliyor ki, hususan yaz mevsiminde gelen dolu o kadar mîzan ve intizam ile gönderiliyor ve iniyor ki; fırtınalar ile çalkanan ve büyük şeyleri çarpıştıran şiddetli rüzgârlar, onların muvâzene ve intizamlarını bozmuyor; katreleri birbirine çarpıp, birleştirip, zararlı kütleler yapmıyor. Ve bunlar gibi çok hakîmâne işlerde ve bilhassa zîhayatta çalıştırılan basit ve câmid ve şuûrsuz müvellidü'l‑mâ ve müvellidü'l‑humuza (hidrojen‑oksijen) gibi iki basit maddeden terekküb eden bu su, yüzbinlerle hikmetli ve şuûrlu ve muhtelif hizmetlerde ve san'atlarda istihdam ediliyor. Demek bu tecessüm etmiş ayn‑ı rahmet olan yağmur, ancak bir Rahmân‑ı Rahîm’in hazine‑i gaybiye-i rahmetinde yapılıyor ve nüzûlüyle ﴿وَهُوَ الَّذ۪ي يُنَزِّلُ الْغَيْثَ مِنْ بَعْدِ مَاقَنَطُوا وَيَنْشُرُ رَحْمَتَهُ âyetini maddeten tefsir ediyor.
130
Sonra ra'dı dinler ve berke (şimşeğe) bakar, görür ki: Bu iki hâdise‑i acîbe-i cevviye tam tamına ﴿وَيُسَبِّحُ الرَّعْدُ بِحَمْدِه۪ ve ﴿يَكَادُ سَنَا بَرْقِه۪ يَذْهَبُ بِالْاَبْصَارِ âyetlerini maddeten tefsir etmekle beraber, yağmurun gelmesini haber verip, muhtaçlara müjde ediyorlar.
Evet hiçten, birden hàrika bir gürültü ile cevvi konuşturmak ve fevkalâde bir nur ve nâr ile zulmetli cevvi ışıkla doldurmak ve dağvâri pamuk‑misâl ve dolu ve kar ve su tulumbası hükmünde olan bulutları ateşlendirmek gibi hikmetli ve garâbetli vaziyetlerle baş aşağı gâfil insanın başına tokmak gibi vuruyor: Başını kaldır, kendini tanıttırmak isteyen fa'âl ve kudretli bir Zâtın hàrika işlerine bak! Sen başıboş olmadığın gibi, bu hâdiseler de başıboş olamazlar. Herbirisi çok hikmetli vazifeler peşinde koşturuluyorlar. Bir Müdebbir‑i Hakîm tarafından istihdam olunuyorlar.” diye ihtar ediyorlar.
İşte bu meraklı yolcu, bu cevvde; bulutu teshìrden, rüzgârı tasriften, yağmuru tenzîlden ve hâdisât‑ı cevviyeyi tedbirden terekküb eden bir hakikatin yüksek ve âşikâr şehâdetini işitir: Âmentü billâh der, Birinci Makamın ikinci mertebesinde: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ: اَلْجَوُّ بِجَم۪يعِ مَا ف۪يهِ، بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَق۪يقَةِ: اَلتَّسْخ۪يرِ، وَالتَّصْر۪يفِ، وَالتَّنْز۪يلِ، وَالتَّدْب۪يرِ، الْوَاسِعَةِ الْمُكَمَّلَةِ بِالْمُشَاهَدَةِ fıkrası, bu yolcunun cevve dair mezkûr müşâhedâtını ifâde eder. (İhtar)
131

Üçüncü Mertebe (Küre‑i Arz)

Sonra, o seyahat‑ı fikriyeye alışan o mütefekkir misâfire, küre‑i arz lisân‑ı hâliyle diyor ki: Gökte, fezâda, havada ne geziyorsun? Gel, ben sana aradığını tanıttıracağım. Gördüğüm vazifelerime bak ve sahifelerimi oku!” O da bakar, görür ki:
Arz, meczûb bir mevlevî gibi iki hareketiyle; günlerin, senelerin, mevsimlerin husûlüne medâr olan bir dâireyi, Haşr‑i A'zamın meydânı etrafında çiziyor. Ve zîhayatın yüzbin envâ'ını bütün erzâk ve levâzımatlarıyla içine alıp fezâ denizinde kemâl‑i muvâzene ve nizâmla gezdiren ve güneş etrafında seyahat eden muhteşem ve musahhar bir sefîne‑i Rabbâniye’dir.
Sonra sahifelerine bakar, görür ki: Bâblarındaki herbir sahifesi, binler âyâtıyla arzın Rabbini tanıttırıyor. Umumunu okumak için vakit bulamadığından, yalnız bir tek sahife olan zîhayatın bahar faslında icâd ve idaresine bakar, müşâhede eder ki:
Yüzbin envâ'ın hadsiz efrâdlarının sûretleri, basit bir maddeden gayet muntazam açılıyor ve gayet rahîmâne terbiye ediliyor ve gayet mu'cizâne bir kısmının tohumlarına kanatçıklar verip, onları uçurmak sûretiyle neşrettiriliyor ve gayet müdebbirâne idare olunuyor ve gayet müşfikâne iâşe ve it'âm ediliyor ve gayet rahîmâne ve rezzâkâne hadsiz ve çeşit çeşit ve lezzetli ve tatlı rızıkları, hiçten ve kuru topraktan ve birbirinin misli ve farkları pek az ve kemik gibi köklerden, çekirdeklerden, su katrelerinden yetiştiriliyor. Her bahara, bir vagon gibi, hazine‑i gaybdan yüzbin nev'i et'ime ve levâzımat, kemâl‑i intizam ile yüklenip zîhayata gönderiliyor.
132
Ve bilhassa o erzâk paketleri içinde yavrulara gönderilen süt konserveleri ve vâlidelerinin şefkatli sînelerinde asılan şekerli süt tulumbacıklarını göndermek, o kadar şefkat ve merhamet ve hikmet içinde görünüyor ki, bilbedâhe bir Rahmân‑ı Rahîm’in gayet müşfikâne ve mürebbiyâne bir cilve‑i rahmeti ve ihsânı olduğunu isbât eder.
Elhâsıl; bu sahife‑i hayatiye-i bahariye, Haşr‑i A'zamın yüzbin nümûnelerini ve misâllerini göstermekle ﴿فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِ الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ âyetini maddeten gayet parlak tefsir ettiği gibi; bu âyet dahi, bu sahifenin mânâlarını mu'cizâne ifâde eder. Ve arzın, bütün sahifeleriyle, büyüklüğü nisbetinde ve kuvvetinde ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ dediğini anladı.
İşte, küre‑i arzın yirmiden ziyâde büyük sahifelerinden bir tek sahifenin yirmi vechinden bir tek vechinin muhtasar şehâdeti ile, o yolcunun sâir vecihlerin sahifelerindeki müşâhedâtı mânâsında olarak ve o müşâhedâtları ifâde için, Birinci Makamın üçüncü mertebesinde böyle denilmiş: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ ف۪ي وَحْدَتِهِ: الْاَرْضُ بِجَم۪يعِ مَا ف۪يهَا، وَمَا عَلَيْهَا، بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَق۪يقَةِ: اَلتَّسْخ۪يرِ، وَالتَّدْب۪يرِ، وَالتَّرْبِيَةِ، وَالْفَتَّاحِيَّةِ وَتَوْز۪يعِ الْبُذُورِ وَالْمُحَافَظَةِ وَالْاِدَارَةِ وَالْاِعَاشَةِ، لِجَم۪يعِ ذَوِي الْحَيَاةِ، وَالرَّحْمَانِيَّةِ وَالرَّح۪يمِيَّةِ الْعَامَّةِ الشَّامِلَةِ الْمُكَمَّلَةِ بِالْمُشَاهَدَةِ
133

Dördüncü Mertebe (Denizler ve Büyük Nehirler)

Sonra, o mütefekkir yolcu her sahifeyi okudukça saâdet anahtarı olan îmânı kuvvetlenip ve manevî terakkiyâtın miftâhı olan mârifeti ziyâdeleşip ve bütün kemâlâtın esâsı ve mâdeni olan îmân‑ı Billâh hakikati bir derece daha inkişaf edip manevî çok zevkleri ve lezzetleri verdikçe onun merakını şiddetle tahrîk ettiğinden; semâ, cevv ve arzın mükemmel ve kat'î derslerini dinlediği hâlde ﴿هَلْ مِنْ مَز۪يدٍ deyip dururken, denizlerin ve büyük nehirlerin cezbekârâne cûş u hurûşla zikirlerini ve hazîn ve lezîz seslerini işitir. Lisân‑ı hâl ve lisân‑ı kàl ile: Bize de bak, bizi de oku!” derler. O da bakar, görür ki:
Hayatdârâne mütemâdiyen çalkanan ve dağılmak ve dökülmek ve istilâ etmek fıtratında olan denizler, arzı kuşatıp, arz ile beraber gayet sür'atli bir sûrette bir senede yirmibeş bin senelik bir dâirede koşturulduğu hâlde; ne dağılırlar, ne dökülürler ve ne de komşularındaki toprağa tecâvüz ederler. Demek gayet kudretli ve azametli bir Zâtın emriyle ve kuvvetiyle dururlar, gezerler, muhâfaza olurlar.
Sonra denizlerin içlerine bakar, görür ki: Gayet güzel ve zînetli ve muntazam cevherlerinden başka, binlerce çeşit hayvanatın iâşe ve idareleri ve tevellüdât ve vefiyâtları o kadar muntazamdır; basit bir kum ve acı bir sudan verilen erzâkları ve ta'yinâtları o kadar mükemmeldir ki, bilbedâhe bir Kadîr‑i Zülcelâl’in, bir Rahîm‑i Zülcemâl’in idare ve iâşesiyle olduğunu isbât eder.
Sonra o misâfir, nehirlere bakar, görür ki: Menfaatleri ve vazifeleri ve vâridât ve sarfiyatları o kadar hakîmâne ve rahîmânedir; bilbedâhe isbât eder ki, bütün ırmaklar, pınarlar, çaylar, büyük nehirler, bir Rahmân‑ı Zülcelâl-i ve'l-İkram’ın hazine‑i rahmetinden çıkıyorlar ve akıyorlar. Hattâ o kadar fevkalâde iddihar ve sarfediliyorlar ki, Dört nehir Cennet’ten geliyorlar.” diye rivâyet edilmiş. Yani; zâhirî esbâbın pek fevkınde olduklarından, manevî bir Cennet’in hazinesinden ve yalnız gaybî ve tükenmez bir menba'ın feyzinden akıyorlar demektir.
134
Meselâ: Mısır’ın kumistanını bir Cennet’e çeviren Nil‑i mübârek; cenûb tarafından, Cebel‑i Kamer denilen bir dağdan mütemâdiyen küçük bir deniz gibi tükenmeden akıyor. Altı aydaki sarfiyatı dağ şeklinde toplansa ve buzlansa, o dağdan daha büyük olur. Hâlbuki o dağdan ona ayrılan yer ve mahzen, altı kısımdan bir kısım olmaz. Vâridâtı ise; o mıntıka‑i hârrede pek az gelen ve susamış toprak çabuk yuttuğu için mahzene az giden yağmur, elbette o muvâzene‑i vâsiayı muhâfaza edemediğinden, o Nil‑i mübârek âdet‑i arziye fevkınde bir gaybî Cennet’ten çıkıyor diye rivâyeti, gayet mânidâr ve güzel bir hakikati ifâde ediyor.
İşte, deniz ve nehirlerin denizler gibi hakikatlerinin ve şehâdetlerinin binden birisini gördü. Ve umumu bil'icmâ denizlerin büyüklüğü nisbetinde bir kuvvetle ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ der ve bu şehâdete denizler mahlûkatı adedince şâhidler gösterir diye anladı. Ve denizlerin ve nehirlerin umum şehâdetlerini irâde ederek ifâde etmek mânâsında, Birinci Makamın dördüncü mertebesinde: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ ف۪ي وَحْدَتِهِ: جَم۪يعُ الْبِحَارِ، وَالْاَنْهَارِ، بِجَم۪يعِ مَا ف۪يهَا، بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَق۪يقَةِ: اَلتَّسْخ۪يرِ وَالْمُحَافَظَةِ وَالْاِدِّخَارِ وَالْاِدَارَةِ الْوَاسِعَةِ الْمُنْتَظَمَةِ بِالْمُشَاهَدَةِ denilmiş.

Beşinci Mertebe (Dağlar Sahrâlar)

Sonra dağlar ve sahrâlar, seyahat‑ı fikriyede bulunan o yolcuyu çağırıyorlar: Sahifelerimizi de oku!” diyorlar. O da bakar, görür ki:
Dağların küllî vazifeleri ve umumî hizmetleri o kadar azametli ve hikmetlidirler; akılları hayret içinde bırakır. Meselâ: Dağların zeminden emr‑i Rabbânî ile çıkmaları ve zeminin içinde, inkılâbât‑ı dâhiliyeden neş'et eden heyecanını ve gadabını ve hiddetini, çıkmalarıyla teskin ederek; zemin o dağların fışkırmasıyla ve menfeziyle teneffüs edip, zararlı olan sarsıntılardan ve zelzele‑i muzırradan kurtulup, vazife‑i devriyesinde sekenesinin istirahatlerini bozmuyor.
135
Demek, nasıl ki, sefîneleri sarsıntıdan vikàye ve muvâzenelerini muhâfaza için, onların direkleri üstünde kurulmuş; öyle de, dağlar, zemin sefînesine bu mânâda hazineli direkler olduklarını, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân: ﴿وَاَلْقَيْنَا ف۪يهَا رَوَاسِيَ﴿وَالْجِبَالَ اَرْسٰيهَا﴿وَالْجِبَالَ اَوْتَادًا gibi çok âyetlerle fermân ediyor.
Hem meselâ, dağların içinde zîhayata lâzım olan her nev'i menba'lar, sular, mâdenler, maddeler, ilâçlar o kadar hakîmâne ve müdebbirâne ve kerîmâne ve ihtiyatkârâne iddihar ve ihzar ve istif edilmiş ki; bilbedâhe, kudreti nihâyetsiz bir Kadîr’in ve hikmeti nihâyetsiz bir Hakîm’in hazineleri ve anbarları ve hizmetkârları olduklarını isbât ederler, diye anlar.
Ve sahrâ ve dağların dağ kadar vazife ve hikmetlerinden bu iki cevhere sâirlerini kıyâs edip, dağların ve sahrâların umum hikmetleriyle, hususan ihtiyatî iddiharlar cihetiyle getirdikleri şehâdeti ve söyledikleri ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ tevhidini, dağlar kuvvetinde ve sebatında ve sahrâlar genişliğinde ve büyüklüğünde görür, Âmentü Billâh der.
İşte bu mânâyı ifâde için, Birinci Makamın beşinci mertebesinde: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ : جَم۪يعُ الْجِبَالِ وَالصَّحَارٰي، بِجَم۪يعِ مَا ف۪يهَا، وَمَا عَلَيْهَا، بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَق۪يقَةِ: الْاِدِّخَارِ وَالْاِدَارَةِ وَنَشْرِ الْبُذُورِ وَالْمُحَافَظَةِ وَالتَّدْب۪يرِ وَالْاِحْتِيَاطِيَّةِ الرَّبَّانِيَّةِ الْوَاسِعَةِ الْعَامَّةِ الْمُنْتَظَمَةِ الْمُكَمَّلَةِ بِالْمُشَاهَدَةِ denilmiş.
136

Altıncı Mertebe (Eşcâr ve Nebâtât)

Sonra, o yolcu dağda ve sahrâda fikriyle gezerken, eşcâr ve nebâtât âleminin kapısı fikrine açıldı. Onu içeriye çağırdılar; Gel dâiremizde de gez, yazılarımızı da oku!” dediler. O da girdi, gördü ki:
Gayet muhteşem ve müzeyyen bir meclis‑i tehlil ve tevhid ve bir halka‑i zikir ve şükür teşkil etmişler. Bütün eşcâr ve nebâtâtın envâ'ları, bil'icmâ, beraber: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ diyorlar gibi lisân‑ı hâllerinden anladı. Çünkü bütün meyvedâr ağaç ve nebâtlar; mîzanlı ve fesâhatli yapraklarının dilleriyle ve süslü ve cezâletli çiçeklerinin sözleriyle ve intizamlı ve belâğatlı meyvelerinin kelimeleriyle beraber, müsebbihâne şehâdet getirdiklerine ve ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ dediklerine delâlet ve şehâdet eden üç büyük küllî hakikati gördü.
Birincisi: Pek zâhir bir sûrette kasdî bir in'âm ve ikram ve ihtiyarî bir ihsân ve imtinan mânâsı ve hakikati herbirisinde hissedildiği gibi; mecmûunda ise, güneşin zuhûrundaki ziyâsı gibi görünüyor.
İkincisi: Tesâdüfe havâlesi hiçbir cihet‑i imkânı olmayan kasdî ve hakîmâne bir temyiz ve tefrik, ihtiyarî ve rahîmâne bir tezyîn ve tasvir mânâsı ve hakikati, o hadsiz envâ' ve efrâdda gündüz gibi âşikâre görünüyor ve bir Sâni'‑i Hakîm’in eserleri ve nakışları olduklarını gösterir.
Üçüncüsü: O hadsiz masnûâtın yüzbin çeşit ve ayrı ayrı tarz ve şekilde olan sûretleri, gayet muntazam, mîzanlı, zînetli olarak, mahdûd ve ma'dûd ve birbirinin misli ve basit ve câmid ve birbirinin aynı veya az farklı ve karışık olan çekirdeklerden, habbeciklerden o ikiyüzbin nev'ilerin fârikalı ve intizamlı, ayrı ayrı, muvâzeneli, hayatdâr, hikmetli, yanlışsız, hatâsız bir vaziyette umum efrâdının sûretlerinin fethi ve açılışı ise öyle bir hakikattir ki; güneşten daha parlaktır ve baharın çiçekleri ve meyveleri ve yaprakları ve mevcûdâtı sayısınca o hakikati isbât eden şâhidler var diye, bildi. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى نِعْمَةِ الْا۪يمَانِ dedi.
137
İşte bu mezkûr hakikatleri ve şehâdetleri ifâde mânâsıyla, Birinci Makamın altıncı mertebesinde: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ ف۪ي وَحْدَتِهِ: اِجْمَاعُ جَم۪يعِ اَنْوَاعِ الْاَشْجَارِ وَالنَّبَاتَاتِ الْمُسَبِّحَاتِ النَّاطِقَاتِ: بِكَلِمَاتِ اَوْرَاقِهَا الْمَوْزُونَاتِ الْفَص۪يحَاتِ وَاَزْهَارِهَا الْمُزَيَّنَاتِ الْجَز۪يلَاتِ وَاَثْمَارِهَا الْمُنْتَظَمَاتِ الْبَل۪يغَاتِ، بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَق۪يقَةِ: الْاِنْعَامِ، وَالْاِكْرَامِ، وَالْاِحْسَانِ، بِقَصْدٍ وَرَحْمَةٍ وَحَق۪يقَةِ:اَلتَّمْي۪يزِ، وَالتَّزْي۪ينِ، وَالتَّصْو۪يرِ، بِاِرَادَةٍ وَحِكْمَةٍ، مَعَ قَطْعِيَّةِ دَلَالَةِ حَق۪يقَةِ فَتْحِ جَم۪يعِ صُوَرِهَا الْمَوْزُونَاتِ الْمُزَيَّنَاتِ الْمُتَبَايِنَةِ الْمُتَنَوِّعَةِ غَيْرِ الْمَحْدُودَةِ مِنْ نُوَتَاتٍ وَحَبَّاتٍ مُتَمَاثِلَةٍ مُتَشَابِهَةٍ مَحْصُورَةٍ مَعْدُودَةٍ denilmiş.

Yedinci Mertebe (Hayvanat ve Tuyûr)

Sonra, seyahat‑ı fikriyede bulunan o meraklı ve terakkî ile zevki ve şevki artan dünya yolcusu, bahar bahçesinden bir bahar kadar bir gül‑deste-i mârifet ve îmân alıp gelirken; hayvanat ve tuyûr âleminin kapısı hakikat‑bîn olan aklına ve mârifet‑âşinâ olan fikrine açıldı. Yüzbin ayrı ayrı seslerle ve çeşit çeşit dillerle onu içeriye çağırdılar, Buyurun!” dediler. O da girdi ve gördü ki:
138
Bütün hayvanat ve kuşların bütün nev'ileri ve tâifeleri ve milletleri, bil'ittifak, lisân‑ı kàl ve lisân‑ı hâlleriyle ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ deyip, zemin yüzünü bir zikirhâne ve muazzam bir meclis‑i tehlil sûretine çevirmişler; herbiri bizzat birer kaside‑i Rabbânî, birer kelime‑i Sübhânî ve mânidâr birer harf‑i Rahmânî hükmünde Sâni'lerini tavsif edip hamd ü senâ ediyorlar vaziyetinde gördü. Güyâ o hayvanların ve kuşların duyguları ve kuvâları ve cihâzları ve a'zâları ve âletleri, manzûm ve mevzûn kelimelerdir ve muntazam ve mükemmel sözlerdir. Onlar, bunlarla Hallâk ve Rezzâklarına şükür ve vahdâniyetine şehâdet getirdiklerine kat'î delâlet eden üç muazzam ve muhît hakikatleri müşâhede etti.
Birincisi: Hiçbir cihetle serseri tesâdüfe ve kör kuvvete ve şuûrsuz tabiata havâlesi mümkün olmayan hiçten hakîmâne icâd ve san'at‑perverâne ibdâ' ve ihtiyarkârâne ve alîmâne halk ve inşâ ve yirmi cihetle ilim ve hikmet ve irâdenin cilvesini gösteren rûhlandırmak ve ihyâ etmek hakikatidir ki; zîrûhlar adedince şâhidleri bulunan bir bürhân‑ı bâhir olarak, Zât‑ı Hayy-ı Kayyûm’un Vücûb‑u Vücûduna ve sıfât‑ı seb'asına ve vahdetine şehâdet eder.
İkincisi: O hadsiz masnû'larda birbirinden sîmâca fârikalı ve şekilce zînetli ve mikdarca mîzanlı ve sûretçe intizamlı bir tarzdaki temyizden, tezyînden, tasvirden öyle azametli ve kuvvetli bir hakikat görünür ki; Kàdir‑i Külli Şey ve Âlim‑i Külli Şey’den başka hiçbir şey, bu her cihetle binlerle hàrikaları ve hikmetleri gösteren ihâtalı fiile sâhib olamaz ve hiçbir imkân ve ihtimali yok.
139
Üçüncüsü: Birbirinin misli ve aynı veya az farklı ve birbirine benzeyen mahsur ve mahdûd yumurtalardan ve yumurtacıklardan ve nutfe denilen su katrelerinden o hadsiz hayvanların yüzbinler çeşit tarzlarda ve birer mu'cize‑i hikmet mâhiyetinde bulunan sûretlerini, gayet muntazam ve muvâzeneli ve hatâsız bir hey'ette açmak ve fethetmek öyle parlak bir hakikattir ki; hayvanlar adedince senedler, deliller o hakikati tenvir eder.
İşte bu üç hakikatin ittifakıyla, hayvanların bütün envâ'ı, beraber öyle bir ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ deyip şehâdet getiriyorlar ki; güyâ zemin, büyük bir insan gibi, büyüklüğü nisbetinde ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ diyerek semâvât ehline işittiriyor mâhiyetinde gördü ve tam ders aldı. Birinci Makamın yedinci mertebesinde bu mezkûr hakikatleri ifâde mânâsıyla: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ ف۪ي وَحْدَتِهِ: اِتِّفَاقُ جَم۪يعِ اَنَوَاعِ الْحَيَوَانَاتِ، وَالطُّيُورِ الْحَامِدَاتِ الشَّاهِدَاتِ بِكَلِمَاتِ حَوَاسِّهَا، وَقُوَاهَا وَحِسِّيَاتِهَا وَلَطَائِفِهَا الْمَوْزُونَاتِ الْمُنْتَظَمَاتِ الْفَص۪يحَاتِ وَبِكَلِمَاتِ جِهَازَاتِهَا وَجَوَارِحِهَا وَاَعْضَائِهَا وَاٰلَاتِهَا الْمُكَمَّلَةِ الْبَل۪يغَاتِ، بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَق۪يقَةِ الْا۪يجَادِ وَالصُّنْعِ، وَالْاِبْدَاعِ، بِالْاِرَادَةِ. وَحَق۪يقَةِ: اَلتَّمْي۪يزِ وَالتَّزْي۪ينِ، بِالْقَصْدِ وَحَق۪يقَةِ: اَلتَّقْد۪يرِ وَالتَّصْو۪يرِ، بِالْحِكْمَةِ مَعَ قَطْعِيَّةِ دَلَالَةِ حَق۪يقَةِ: فَتْحِ جَم۪يعِ صُوَرِهَا الْمُنْتَظَمَةِ الْمُتَخَالِفَةِ الْمُتَنَوِّعَةِ غَيْرِ الْمَحْصُورَةِ مِنْ بَيْضَاتٍ وَقَطَرَاتٍ مُتَمَاثِلَةٍ مُتَشَابِهَةٍ مَحْصُورَةٍ مَحْدُودَةٍ denilmiştir.

Sekizinci Mertebe (Enbiyâlar)

Sonra o mütefekkir yolcu, mârifet‑i İlâhiye’nin hadsiz mertebelerinde ve nihâyetsiz ezvâkında ve envârında daha ileri gitmek için, insanlar âlemine ve beşer dünyasına girmek isterken, başta Enbiyâlar olarak onu içeriye dâvet ettiler; o da girdi. En evvel geçmiş zamanın menziline baktı, gördü ki:
140
Nev'‑i beşerin en nurânî ve en mükemmeli olan umum Peygamberler (Aleyhimüsselâm) bil'icmâ beraber ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ deyip zikrediyorlar ve parlak ve musaddak olan hadsiz mu'cizâtlarının kuvvetiyle, tevhidi iddia ediyorlar ve beşeri, hayvaniyet mertebesinden melekiyet derecesine çıkarmak için, onları îmân‑ı Billâh’a dâvet ile ders veriyorlar gördü. O da, o nurânî medresede diz çöküp derse oturdu. Gördü ki:
Meşâhir‑i insaniyenin en yüksekleri ve nâmdârları olan o üstadların herbirisinin elinde Hàlık‑ı Kâinât tarafından verilmiş nişane‑i tasdik olarak mu'cizeler bulunduğundan, herbirinin ihbarı ile beşerden bir tâife‑i azîme ve bir ümmet tasdik edip îmâna geldiklerinden, o yüzbin ciddi ve doğru Zâtların icmâ ve ittifakla hüküm ve tasdik ettikleri bir hakikat ne kadar kuvvetli ve kat'î olduğunu kıyâs edebildi. Ve bu kuvvette, bu kadar muhbir‑i sâdıkların hadsiz mu'cizeleriyle imza ve isbât ettikleri bir hakikati inkâr eden ehl‑i dalâlet ne derece hadsiz bir hatâ, bir cinayet ettiklerini ve ne kadar hadsiz bir azâba müstehak olduklarını anladı ve onları tasdik edip îmân getirenler ne kadar haklı ve hakikatli olduklarını bildi; îmân kudsiyetinin büyük bir mertebesi daha ona göründü.
Evet, Enbiyâyı (Aleyhimüsselâm), Cenâb‑ı Hak tarafından fiilen tasdik hükmünde olan hadsiz mu'cizâtlarından ve hakkâniyetlerini gösteren, muârızlarına gelen semâvî pek çok tokatlarından ve hak olduklarına delâlet eden şahsî kemâlâtlarından ve hakikatli ta'limâtlarından ve doğru olduklarına şehâdet eden kuvvet‑i îmânlarından ve tam ciddiyetlerinden ve fedâkârlıklarından ve ellerinde bulunan kudsî kitab ve suhuflarından ve onların yolları doğru ve hak olduğuna şehâdet eden ittibâ'larıyla hakikate, kemâlâta, nura vâsıl olan hadsiz tilmizlerinden başka, onların ve o pek ciddi muhbirlerin müsbet mes'elelerde icmâı ve ittifakı ve tevâtürü ve isbâtta tevâfuku ve tesânüdü ve tetâbuku öyle bir hüccettir ve öyle bir kuvvettir ki; dünyada hiçbir kuvvet karşısına çıkamaz ve hiçbir şübhe ve tereddüdü bırakmaz. Ve îmânın erkânında umum Enbiyâyı (Aleyhimüsselâm) tasdik dahi dâhil olması, o tasdik büyük bir kuvvet menba'ı olduğunu anladı. Onların derslerinden çok feyz‑i îmânî aldı.
141
İşte, bu yolcunun mezkûr dersini ifâde mânâsında Birinci Makamın sekizinci mertebesinde: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ ف۪ي وَحْدَتِهِ: اِجْمَاعُ جَم۪يعِ الْاَنْبِيَاءِ، بِقُوَّةِ مُعْجِزَاتِهِمُ الْبَاهِرَةِ، الْمُصَدِّقَةِ الْمُصَدَّقَةِ denilmiş.

Dokuzuncu Mertebe (Ulemâ)

Sonra îmânın kuvvetinden ulvî bir zevk‑i hakikat alan o seyyah‑ı tâlib, Enbiyâ Aleyhimüsselâm’ın meclisinden gelirken, ulemânın ilmelyakìn sûretinde kat'î ve kuvvetli delillerle, Enbiyâların (Aleyhimüsselâm) da'vâlarını isbât eden ve asfiyâ ve sıddıkîn denilen mütebahhir, müçtehid muhakkìkler, onu dershânelerine çağırdılar. O da girdi, gördü ki:
Binlerle dâhî ve yüzbinlerce müdakkik ve yüksek ehl‑i tahkîk kıl kadar bir şübhe bırakmayan tedkîkàt‑ı amîkalarıyla, başta vücûb‑u vücûd ve vahdet olarak müsbet mesâil‑i îmâniyeyi isbât ediyorlar. Evet, isti'dâdları ve meslekleri muhtelif olduğu hâlde usûl ve erkân‑ı îmâniyede onların müttefikan ittifakları ve herbirisinin kuvvetli ve yakìnî bürhânlarına istinâdları öyle bir hüccettir ki; onların mecmûu kadar bir zekâvet ve dirayet sâhibi olmak ve bürhânlarının umumu kadar bir bürhân bulmak mümkün ise, karşılarına ancak öyle çıkılabilir. Yoksa o münkirler, yalnız cehâlet ve echeliyet ve inkâr ve isbât olunmayan menfî mes'elelerde inâd ve göz kapamak sûretiyle karşılarına çıkabilirler. Gözünü kapayan, yalnız kendine gündüzü gece yapar.
142
Bu seyyah; bu muhteşem ve geniş dershânede, bu muhterem ve mütebahhir üstadların neşrettikleri nurlar, zeminin yarısını bin seneden ziyâde ışıklandırdığını bildi. Ve öyle bir kuvve‑i maneviyeyi buldu ki, bütün ehl‑i inkâr toplansa onu kıl kadar şaşırtmaz ve sarsmaz.
İşte bu yolcunun bu dershâneden aldığı derse bir kısa işâret olarak Birinci Makamın dokuzuncu mertebesinde: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ ف۪ي وَحْدَتِهِ: اِتِّفَاقُ جَم۪يعِ الْاَصْفِيَاءِ، بِقُوَّةِ بَرَاه۪ينِهِمُ الظَّاهِرَةِ الْمُحَقَّقَةِ الْمُتَّفِقَةِ denilmiş.

Onuncu Mertebe (Kudsî Mürşidler)

Sonra, îmânın daha ziyâde kuvvetlenmesinde ve inkişafında ve ilmelyakìn derecesinden aynelyakìn mertebesine terakkîsindeki envârı ve ezvâkı görmeye çok müştâk olan o mütefekkir yolcu, medreseden gelirken, hadsiz küçük tekyelerin ve zâviyelerin telâhukuyla tevessü' eden gayet feyizli ve nurlu ve sahrâ genişliğinde bir tekye, bir hangâh bir zikirhâne, bir irşadgâhta ve cadde‑i kübrâ-yı Muhammedî’nin (A.S.M.) ve mi'râc‑ı Ahmedî’nin (A.S.M.) gölgesinde hakikate çalışan ve hakka erişen ve aynelyakìne yetişen binlerle ve milyonlarla kudsî mürşidler onu dergâha çağırdılar. O da girdi, gördü ki:
143
O ehl‑i keşf ve kerâmet mürşidler; keşfiyâtlarına ve müşâhedelerine ve kerâmetlerine istinâden bil'icmâ müttefikan ﴿لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ diyerek, vücûb‑u vücûd ve vahdet‑i Rabbâniyeyi kâinâta ilân ediyorlar. Güneşin ziyâsındaki yedi renk ile güneşi tanımak gibi, yetmiş renk ile, belki Esmâ‑i Hüsnâ adedince, Şems‑i Ezelî’nin ziyâsından tecellî eden ayrı ayrı nurlu renkler ve çeşit çeşit ziyâlı levnler ve başka başka hakikatli tarîkatlar ve muhtelif doğru meslekler ve mütenevvi' haklı meşreblerde bulunan o kudsî dâhîlerin ve nurânî âriflerin icmâ ve ittifakla imza ettikleri bir hakikat, ne derece zâhir ve bâhir olduğunu aynelyakìn müşâhede etti ve Enbiyânın (Aleyhimüsselâm) icmâı ve asfiyânın ittifakı ve evliyânın tevâfuku ve bu üç icmâın birden ittifakı, güneşi gösteren gündüzün ziyâsından daha parlak gördü.
İşte, bu misâfirin tekyeden aldığı feyze kısa bir işâret olarak, Birinci Makamın onuncu mertebesinde: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ ف۪ي وَحْدَتِهِ: اِجْمَاعُ الْاَوْلِيَاءِ بِكَشْفِيَاتِهِمْ، وَكَرَامَاتِهِمُ الظَّاهِرَةِ الْمُحَقَّقَةِ الْمُصَدَّقَةِ denilmiş.

Onbirinci Mertebe (Melâikeler)

Sonra, kemâlât‑ı insaniyenin en mühimmi ve en büyüğü, belki, bilcümle kemâlât‑ı insaniyenin menba'ı ve esâsı, îmân‑ı Billâh’tan ve mârifetullâhtan neş'et eden muhabbetullâh olduğunu bilen o dünya seyyahı, bütün kuvvetiyle ve letâifiyle, îmânın kuvvetinde ve mârifetin inkişafında daha ziyâde terakkî etmesini istemek fikriyle başını kaldırdı ve semâvâta baktı. Kendi aklına dedi ki:
144
Mâdem kâinâtta en kıymetdâr şey hayattır ve kâinâtın mevcûdâtı hayata musahhardır ve mâdem zîhayatın en kıymetdârı zîrûhtur ve zîrûhun en kıymetdârı zîşuûrdur ve mâdem bu kıymetdârlık için küre‑i zemin, zîhayatı mütemâdiyen çoğaltmak için her asır, her sene dolar boşalır. Elbette ve her hâlde, bu muhteşem ve müzeyyen olan semâvâtın dahi kendisine münâsib ahâlisi ve sekenesi, zîhayat ve zîrûh ve zîşuûrlardan vardır ki; huzur‑u Muhammedî’de (A.S.M.) sahâbelere görünen Hazret‑i Cebrâil’in (A.S.) temessülü gibi melâikeleri görmek ve onlarla konuşmak hâdiseleri, tevâtür sûretinde eskiden beri nakl ve rivâyet ediliyor. Öyle ise, keşke ben semâvât ehli ile dahi görüşseydim; onlar ne fikirde olduklarını bilseydim. Çünkü: Hàlık‑ı Kâinât hakkında en mühim söz onlarındır.” diye düşünürken, birden semâvî şöyle bir sesi işitti:
Mâdem bizim ile görüşmek ve dersimizi dinlemek istersin bil ki: Başta Hazret‑i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm ve Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân olarak bütün Peygamberlere vâsıtamızla gelen mesâil‑i îmâniyeye en evvel biz îmân etmişiz. Hem, insanlara temessül edip görünen ve bizlerden olan bütün ervâh‑ı tayyibe, bilâ‑istisna ve bil'ittifak, bu kâinât Hàlık’ının vücûb‑u vücûduna ve vahdetine ve sıfât‑ı kudsiyesine şehâdet edip birbirine muvâfık ve mutâbık olarak ihbar etmişler. Bu hadsiz ihbarâtın tevâfuku ve tetâbuku, güneş gibi sana bir rehberdir.” dediklerini bildi ve onun nur‑u îmânı parladı zeminden göklere çıktı.
İşte bu yolcunun melâikeden aldığı derse kısa bir işâret olarak Birinci Makamın onbirinci mertebesinde: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ ف۪ي وَحْدَتِهِ: اِتِّفَاقُ الْمَلٰئِكَةِ الْمُتَمَثِّل۪ينَ لِاَنْظَارِ النَّاسِ، وَالْمُتَكَلِّم۪ينَ مَعَ خَوَاصِّ الْبَشَرِ، بِاِخْبَارَاتِهِمُ الْمُتَطَابِقَةِ الْمُتَوَافِقَةِ denilmiştir.
145

Onikinci ve Onüçüncü Mertebe (Akıllar, Kalpler)

Sonra, pür‑merak ve pür‑iştiyak o misâfir, âlem‑i şehâdet ve cismânî ve maddî cihetinde ve mahsûs tâifelerin dillerinden ve lisân‑ı hâllerinden ders aldığından, âlem‑i gayb ve âlem‑i berzahta dahi mütâlaa ile bir seyahat ve bir taharrî‑i hakikat arzu ederken, her tâife‑i insaniyede bulunan ve kâinâtın meyvesi olan insanın çekirdeği hükmünde bulunan ve küçüklüğü ile beraber, ma'nen kâinât kadar inbisat edebilen müstakîm ve münevver akılların, selîm ve nurânî kalblerin kapısı açıldı.
Baktı ki; onlar, âlem‑i gayb ve âlem‑i şehâdet ortasında insanî berzahlardır ve iki âlemin birbiriyle temâsları ve muâmeleleri, insana nisbeten o noktalarda oluyor gördüğünden; kendi akıl ve kalbine dedi ki: Gelin, bu emsâlinizin kapısından hakikate giden yol daha kısadır. Biz öteki yollardaki dillerden ders aldığımız gibi değil, belki îmân noktasındaki ittisaflarından ve keyfiyet ve renklerinden mütâlaamız ile istifade etmeliyiz, dedi, mütâlaaya başladı. Gördü ki:
İsti'dâdları gayet muhtelif ve mezhebleri birbirinden uzak ve muhâlif olan umum istikametli ve nurlu akılların îmân ve tevhiddeki ittisafkârâne ve râsihâne i'tikàdları tevâfuk; ve sebatkârâne ve mutmainâne kanâat ve yakìnleri tetâbuk ediyor. Demek, tebeddül etmeyen bir hakikate dayanıp bağlanmışlar ve kökleri metîn bir hakikate girmiş kopmuyor. Öyle ise bunların nokta‑i îmâniyede ve vücûb ve tevhidde icmâları, hiç kopmaz bir zincir‑i nurânîdir ve hakikate açılan ışıklı bir penceredir.
Hem gördü ki: Meslekleri birbirinden uzak ve meşrebleri birbirine mübâyin olan o umum selîm ve nurânî kalblerin erkân‑ı îmâniyedeki müttefikâne ve itmi'nânkârâne ve müncezibâne keşfiyât ve müşâhedâtları birbirine tevâfuk ve tevhidde birbirine mutâbık çıkıyor.
146
Demek, hakikate mukâbil ve vâsıl ve mütemessil bu küçücük birer arş‑ı mârifet-i Rabbâniye ve bu câmi' birer âyine‑i Samedâniye olan nurânî kalbler, şems‑i hakikate karşı açılan pencerelerdir ve umumu birden güneşe âyinedârlık eden bir deniz gibi, bir âyine‑i a'zamdır. Bunların vücûb‑u vücûdda ve vahdette ittifakları ve icmâları, hiç şaşırmaz ve şaşırtmaz bir rehber‑i ekmel ve bir mürşid‑i ekberdir.
Çünkü, hiçbir cihetle hiçbir imkân ve hiçbir ihtimal yok ki, hakikatten başka bir vehim ve hakikatsiz bir fikir ve asılsız bir sıfat, bu kadar müstemirrâne ve râsihâne bu pek büyük ve keskin gözlerin umumunu birden aldatsın, galat‑ı hisse uğratsın. Buna ihtimal veren bozulmuş ve çürümüş bir akla, bu kâinâtı inkâr eden ahmak Sofestâiler dahi râzı olmazlar, reddederler diye anladı. Kendi akıl ve kalbiyle beraber Âmentü billâh dediler.
İşte, bu yolcunun müstakîm akıllardan ve münevver kalblerden istifade ettiği mârifet‑i îmâniyeye kısa bir işâret olarak Birinci Makamın onikinci ve onüçüncü mertebelerinde: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ ف۪ي وَحْدَتِهِ: اِجْمَاعُ الْعُقُولِ الْمُسْتَق۪يمَةِ الْمُنَوَّرَةِ، بِاِعْتِقَادَاتِهَا الْمُتَوَافِقَةِ وَبِقَنَاعَاتِهَا، وَيَق۪ينِيَّاتِهَا الْمُتَطَابِقَةِ، مَعَ تَخَالُفِ الْاِسْتِعْدَادَاتِ وَالْمَذَاهِبِ، وَكَذَا دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ ف۪ي وَحْدَتِهِ اِتِّفَاقُ الْقُلُوبِ السَّل۪يمَةِ النُّورَانِيَّةِ، بِكَشْفِيَاتِهَا الْمُتَطَابِقَةِ وَبِمُشَاهَدَاتِهَا الْمُتَوَافِقَةِ مَعَ تَبَايُنِ الْمَسَالِكِ وَالْمَشَارِبِ denilmiş.
147

Ondördüncü ve Onbeşinci Mertebe (Âlem‑i Gayb)

Sonra; âlem‑i gayba yakından bakan ve akıl ve kalbde seyahat eden o yolcu, acaba âlem‑i gayb ne diyor diye merakla o kapıyı da şöyle bir fikir ile çaldı. Yani, mâdem bu cismânî âlem‑i şehâdette, bu kadar zînetli ve san'atlı hadsiz masnû'larıyla kendini tanıttırmak ve bu kadar tatlı ve süslü ve nihâyetsiz ni'metleriyle kendini sevdirmek ve bu kadar mu'cizeli ve mehâretli hesabsız eserleriyle gizli kemâlâtını bildirmek, kavilden ve tekellümden daha zâhir bir tarzda fiilen isteyen ve hâl diliyle bildiren bir Zât, perde‑i gayb tarafında bulunduğu bilbedâhe anlaşılıyor. Elbette ve her hâlde, fiilen ve hâlen olduğu gibi, kavlen ve tekellümen dahi konuşur, kendini tanıttırır, sevdirir. Öyle ise, âlem‑i gayb cihetinde O’nu, O’nun tezâhüratından bilmeliyiz dedi; kalbi içeriye girdi, akıl gözüyle gördü ki:
Vahiylerin Hakikati
Gayet kuvvetli bir tezâhüratla, vahiylerin hakikati, âlem‑i gaybın her tarafında her zamanda hükmediyor. Kâinâtın ve mahlûkatın şehâdetlerinden çok kuvvetli bir şehâdet, vücûd ve tevhid, Allâmü'l‑Guyûb’dan vahiy ve ilhâm hakikatleriyle geliyor. Kendini ve vücûd ve vahdetini, yalnız masnû'larının şehâdetlerine bırakmıyor. Kendisi, kendine lâyık bir kelâm‑ı ezelî ile konuşuyor. Her yerde, ilim ve kudretiyle hâzır ve nâzırın kelâmı dahi hadsizdir ve kelâmının mânâsı O’nu bildirdiği gibi, tekellümü dahi, O’nu, sıfâtıyla bildiriyor.
Evet, yüzbin Peygamberlerin (Aleyhimüsselâm) tevâtürleriyle ve ihbarâtlarının vahy‑i İlâhî’ye mazhariyet noktasında ittifaklarıyla ve nev'‑i beşerden ekseriyet‑i mutlakanın tasdik‑gerdesi ve rehberi ve muktedâsı ve vahyin semereleri ve vahy‑i meşhûd olan Kütüb‑ü Mukaddese ve Suhuf‑u Semâviye’nin delâil ve mu'cizâtlarıyla, hakikat‑i vahyin tahakkuku ve sübûtu bedâhet derecesine geldiğini bildi ve vahyin hakikati beş hakikat‑i kudsiyeyi ifâde ve ifâza ediyor diye anladı.
148
Birincisi اَلتَّنَزُّلَاتُ الْاِلٰهِيَّةُ اِلٰى عُقُولِ الْبَشَرِ denilen, beşerin akıllarına ve fehimlerine göre konuşmak bir tenezzül‑ü İlâhîdir. Evet, bütün zîrûh mahlûkatını konuşturan ve konuşmalarını bilen, elbette Kendisi dahi o konuşmalara konuşmasıyla müdâhale etmesi, Rubûbiyetin muktezâsıdır.
İkincisi: Kendini tanıttırmak için, kâinâtı, bu kadar hadsiz masraflarla, baştan başa hàrikalar içinde yaratan ve binler dillerle kemâlâtını söylettiren, elbette kendi sözleriyle dahi Kendini tanıttıracak.
Üçüncüsü: Mevcûdâtın en müntehabı ve en muhtacı ve en nâzenîni ve en müştâkı olan hakîki insanların münâcâtlarına ve şükürlerine fiilen mukàbele ettiği gibi, kelâmıyla da mukàbele etmek, Hàlıkıyetin şe'nidir.
Dördüncüsü: İlim ile hayatın zarûrî bir lâzımı ve ışıklı bir tezâhürü olan mükâleme sıfatı, elbette ihâtalı bir ilmi ve sermedî bir hayatı taşıyan Zâtta, ihâtalı ve sermedî bir sûrette bulunur.
Beşincisi: En sevimli ve muhabbetli ve endişeli ve nokta‑i istinâda en muhtaç ve sâhibini ve mâlikini bulmaya en müştâk; hem fakir ve âciz bulunan mahlûkatlarına; acz ve iştiyakı, fakr ve ihtiyacı ve endişe‑i istikbâli ve muhabbeti ve perestişi veren bir Zât, elbette kendi vücûdunu onlara tekellümüyle iş'âr etmek, Ulûhiyetin muktezâsıdır.
İşte, tenezzül‑ü İlâhî ve taarrüf‑ü Rabbânî ve mukàbele‑i Rahmânî ve mükâleme‑i Sübhânî ve iş'âr‑ı Samedânî hakikatlerini tazammun eden umumî, semâvî vahiylerin, icmâ ile, Vâcibü'l‑Vücûd’un vücûduna ve vahdetine delâletleri öyle bir hüccettir ki; gündüzdeki güneşin şuââtının güneşe şehâdetinden daha kuvvetlidir diye anladı.
149
İlhâmlar
Sonra ilhâmlar cihetine baktı, gördü ki: Sâdık ilhâmlar, gerçi bir cihette vahye benzerler ve bir nev'i mükâleme‑i Rabbâniyedir, fakat iki fark vardır.
Birincisi: İlhâmdan çok yüksek olan vahyin, ekserî melâike vâsıtasıyla ve ilhâmın, ekserî vâsıtasız olmasıdır.
Meselâ: Nasıl ki, bir pâdişahın iki sûretle konuşması ve emirleri var. Birisi: Haşmet‑i saltanat ve hâkimiyet‑i umumiye haysiyetiyle bir yâverini, bir vâliye gönderir. O hâkimiyetin ihtişamını ve emrin ehemmiyetini göstermek için, bazen, vâsıta ile beraber bir ictimâ' yapar, sonra fermân tebliğ edilir. İkincisi: Sultanlık ünvânıyla ve pâdişahlık umumî ismiyle değil; belki kendi şahsıyla, hususî bir münâsebeti ve cüz'î bir muâmelesi bulunan hàs bir hizmetçisi ile veya bir âmî raiyetiyle ve hususî telefonuyla hususî konuşmasıdır.
Öyle de; Pâdişah‑ı Ezelî’nin, umum âlemlerin Rabbi ismiyle ve kâinât Hàlık’ı ünvânıyla, vahiy ile ve vahyin hizmetini gören şümûllü ilhâmlarıyla mükâlemesi olduğu gibi; herbir ferdin, herbir zîhayatın Rabbi ve Hàlık’ı olmak haysiyetiyle, hususî bir sûrette, fakat perdeler arkasında onların kàbiliyetine göre bir tarz‑ı mükâlemesi var.
İkinci fark: Vahiy gölgesizdir, sâfîdir, hàvâssa hàstır. İlhâm ise gölgelidir, renkler karışır, umumîdir; melâike ilhâmları ve insan ilhâmları ve hayvanat ilhâmları gibi, çeşit çeşit, hem pek çok envâ'larıyla, denizlerin katreleri kadar kelimât‑ı Rabbâniyenin teksirine medâr bir zemin teşkil ediyor. ﴿لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِكَلِمَاتِ رَبّ۪ي لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ اَنْ تَنْفَدَ كَلِمَاتُ رَبّ۪ي âyetinin bir vechini tefsir ediyor anladı.
150
İlhâmın Mâhiyeti, Hikmeti, Şehâdeti
Sonra; ilhâmın mâhiyetine ve hikmetine ve şehâdetine baktı, gördü ki: Mâhiyeti ile hikmeti ve neticesi dört nurdan terekküb ediyor.
Birincisi: Teveddüd‑ü İlâhî denilen, Kendini mahlûkatına fiilen sevdirdiği gibi, kavlen ve huzuran ve sohbeten dahi sevdirmek, vedûdiyetin ve rahmâniyetin muktezâsıdır.
İkincisi: İbâdının duâlarına fiilen cevab verdiği gibi, kavlen dahi perdeler arkasında icâbet etmesi, rahîmiyetin şe'nidir.
Üçüncüsü: Ağır beliyelere ve şiddetli hâllere düşen mahlûkatlarının istimdâdlarına ve feryâdlarına ve tazarruâtlarına fiilen imdâd ettiği gibi, bir nev'i konuşması hükmünde olan ilhâmî kaviller ile de imdâda yetişmesi, Rubûbiyetin lâzımıdır.
Dördüncüsü: Çok âciz ve çok zaîf ve çok fakir ve çok ihtiyaçlı ve kendi mâlikini ve hâmîsini ve müdebbirini ve hafîzini bulmaya pek çok muhtaç ve müştâk olan zîşuûr masnû'larına, vücûdunu ve huzurunu ve himâyetini fiilen ihsâs ettiği gibi bir nev'i mükâleme‑i Rabbâniye hükmünde sayılan bir kısım sâdık ilhâmlar perdesinde ve mahsûs ve bir mahlûka bakan hàs ve bir vecihte, onun kàbiliyetine göre onun kalb telefonuyla, kavlen dahi Kendi huzurunu ve vücûdunu ihsâs etmesi, şefkat‑i ulûhiyetin ve rahmet‑i rubûbiyetin zarûrî ve vâcib bir muktezâsıdır diye anladı.
Sonra ilhâmın şehâdetine baktı, gördü: Nasıl ki, güneşin farazâ şuûru ve hayatı olsaydı ve o hâlde, ziyâsındaki yedi rengi, yedi sıfatı olsaydı; o cihette, ışığında bulunan şuâları ve cilveleri ile bir tarz konuşması bulunacaktı. Ve bu vaziyette, misâlinin ve aksinin şeffâf şeylerde bulunması ve her âyine ve her parlak şeyler ve cam parçaları ve kabarcıklar ve katreler, hattâ şeffâf zerreler ile herbirinin kàbiliyetine göre konuşması ve onların hâcâtına cevab vermesi ve bütün onlar, güneşin vücûduna şehâdet etmesi ve hiçbir , bir işe mâni olmaması ve bir konuşması, diğer konuşmaya müzâhemet etmemesi bilmüşâhede görüleceği gibi
151
Aynen öyle de: Ezel ve ebedin Zülcelâl Sultanı ve bütün mevcûdâtın Zülcemâl Hàlık‑ı Zîşanı olan Şems‑i Sermedî’nin mükâlemesi dahi, O’nun ilmi ve kudreti gibi, küllî ve muhît olarak herşeyin kàbiliyetine göre tecellî etmesi; hiçbir suâl, bir suâle bir , bir işe bir hitâb bir hitâba mâni olmaması ve karıştırmaması bilbedâhe anlaşılıyor. Ve bütün o cilveler, o konuşmalar, o ilhâmlar birer birer ve beraber bil'ittifak O Şems‑i Ezelî’nin huzuruna ve vücûb‑u vücûduna ve vahdetine ve ehadiyetine delâlet ve şehâdet ettiklerini aynelyakìne yakın bir ilmelyakìn ile bildi.
İşte, bu meraklı misâfirin âlem‑i gaybdan aldığı ders‑i mârifetine kısa bir işâret olarak, Birinci Makamın ondördüncü ve onbeşinci mertebelerinde لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الْوَاحِدُ الْاَحَدُ الَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ ف۪ي وَحْدَتِهِ: اِجْمَاعُ جَم۪يعِ الْوَحْيَاتِ الْحَقَّةِ الْمُتَضَمِّنَةِ لِلتَّنَزُّلَاتِ الْاِلٰهِيَّةِ، وَلِلْمُكَالَمَاتِ السُّبْحَانِيَّةِ، وَلِلتَّعَرُّفَاتِ الرَّبَّانِيَّةِ وَلِلْمُقَابَلَاتِ الرَّحْمَانِيَّةِ، عِنْدَ مُنَاجَاةِ عِبَادِهِ، وَلِلْاِشْعَارَاتِ الصَّمَدَانِيَّةِ لِوُجُودِهِ لِمَخْلُوقَاتِهِ، وَكَذَا دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ ف۪ي وَحْدَتِهِ: اِتِّفَاقُ الْاِلْهَامَاتِ الصَّادِقَةِ الْمُتَضَمِّنَةِ لِلتَّوَدُّدَاتِ الْاِلٰهِيَّةِ، وَلِلْاِجَابَاتِ الرَّحْمَانِيَّةِ لِدَعَوَاتِ مَخْلُوقَاتِهِ، وَلِلْاِمْدَادَاتِ الرَّبَّانِيَّةِ لِاِسْتِغَاثَاتِ عِبَادِهِ وَلِلْاِحْسَاسَاتِ السُّبْحَانِيَّةِ لِوُجُودِهِ لِمَصْنُوعَاتِهِ denilmiştir.
152

Onaltıncı Mertebe (Muhammed‑i Arabî A.S.M.)

Sonra, o dünya seyyahı kendi aklına dedi ki: Mâdem bu kâinâtın mevcûdâtıyla Mâlikimi ve Hàlık’ımı arıyorum; elbette herşeyden evvel bu mevcûdâtın en meşhûru ve a'dâsının tasdikiyle dahi en mükemmeli ve en büyük kumandanı ve en nâmdâr hâkimi ve sözce en yükseği ve akılca en parlağı ve ondört asrı fazileti ile ve Kur'ânı ile ışıklandıran Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ı ziyaret etmek ve aradığımı O’ndan sormak için Asr‑ı Saâdet’e beraber gitmeliyiz diyerek, aklıyla beraber o asra girdi, gördü ki:
O asır, hakikaten, O Zât (A.S.M.) ile bir saâdet‑i beşeriye asrı olmuş. Çünkü en bedevî ve en ümmî bir kavmi, getirdiği nur vâsıtasıyla, kısa bir zamanda dünyaya üstad ve hâkim eylemiş.
Hem kendi aklına dedi: Biz, en evvel, bu fevkalâde Zâtın (A.S.M.) bir derece kıymetini ve sözlerinin hakkâniyetini ve ihbarâtının doğruluğunu bilmeliyiz. Sonra Hàlık’ımızı O’ndan sormalıyız diyerek taharrîye başladı. Bulduğu hadsiz kat'î delillerden, burada, yalnız Dokuz külliyetine birer kısa işâret edilecek.
Birincisi
Bu Zâtta (A.S.M.) hattâ düşmanlarının tasdikiyle dahi bütün güzel huyların ve hasletlerin bulunması ve ﴿وَانْشَقَّ الْقَمَرُ﴿وَمَا رَمَيْتَ اِذْ رَمَيْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ رَمٰى âyetlerinin sarâhatiyle: Bir parmağının işâretiyle kamer iki parça olması; ve bir avucu ile a'dâsının ordusuna attığı az bir toprak, umum o ordunun gözlerine girmesiyle kaçmaları ve susuz kalmış kendi ordusuna, beş parmağından kevser gibi akan suyu kifâyet derecesinde içirmesi gibi; nakl‑i kat'î ile ve bir kısmı tevâtür ile yüzer mu'cizâtın O’nun elinde zâhir olmasıdır. Bu mu'cizâttan üçyüzden ziyâde bir kısmı, Ondokuzuncu Mektûb olan Mu'cizât‑ı Ahmediye nâmındaki hàrika ve kerâmetli bir risalede kat'î delilleriyle beraber beyân edildiğinden onları ona havâle ederek dedi ki:
153
Bu kadar ahlâk‑ı hasene ve kemâlâtla beraber bu kadar mu'cizât‑ı bâhiresi bulunan bir Zât (A.S.M.) elbette en doğru sözlüdür. Ahlâksızların işi olan hileye, yalana, yanlışa tenezzül etmesi kàbil değil.”
İkincisi
Elinde, bu kâinât sâhibinin bir fermânı bulunduğu ve O fermânı her asırda üçyüz milyondan ziyâde insanların kabûl ve tasdik ettikleri ve O fermân olan Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân’ın, yedi vecihle hàrika olmasıdır. Ve bu Kur'ânın, kırk vecihle mu'cize olduğu ve kâinât Hàlık’ının sözü bulunduğu, kuvvetli delilleriyle beraber Yirmibeşinci Söz ve Mu'cizât‑ı Kur'âniye nâmlarındaki Risale‑i Nurun bir güneşi olan meşhûr bir risalede tafsîlen beyân edilmesinden, onu, ona havâle ederek dedi:
Böyle ayn‑ı hak ve hakikat bir fermânın tercümânı ve tebliğ edicisi bir Zâtta, fermâna cinayet ve fermân sâhibine hıyânet hükmünde olan yalan olamaz ve bulunamaz.”
Üçüncüsü
O Zât (A.S.M.), öyle bir Şerîat ve bir İslâmiyet ve bir ubûdiyet ve bir duâ ve bir dâvet ve bir îmân ile meydâna çıkmış ki; onların ne misli var ve ne de olur. Ve onlardan daha mükemmel, ne bulunmuş ve ne de bulunur.
Çünkü: Ümmî bir Zâtta (A.S.M.) zuhûr eden o Şerîat, ondört asrı ve nev'‑i beşerin humsunu, âdilâne ve hakkâniyet üzere ve müdakkikàne hadsiz kanunlarıyla idare etmesi emsâl kabûl etmez.
Hem, ümmî bir Zâtın (A.S.M.) ef'âl ve akvâl ve ahvâlinden çıkan İslâmiyet, her asırda, üçyüz milyon insanın rehberi ve merci'i ve akıllarının muallimi ve mürşidi ve kalblerinin münevviri ve musaffîsi ve nefislerinin mürebbîsi ve müzekkîsi ve rûhlarının medâr‑ı inkişafı ve mâden‑i terakkiyâtı olması cihetiyle, misli olamaz ve olamamış.
154
Hem, dininde bulunan bütün ibâdâtın bütün envâ'ında en ileri olması ve herkesten ziyâde takvâda bulunması ve Allah’tan korkması ve fevkalâde dâimî mücâhedât ve dağdağalar içinde tam tamına ubûdiyetin en ince esrârına kadar mürâat etmesi ve hiç kimseyi taklid etmeyerek ve tam mânâsıyla ve mübtediyâne fakat en mükemmel olarak, hem ibtidâ ve intihayı birleştirerek yapması; elbette misli görülmez ve görünmemiş.
Hem binler duâ ve münâcâtlarından Cevşenü'l‑Kebîr ile, öyle bir mârifet‑i Rabbâniye ile, öyle bir derecede Rabbini tavsif ediyor ki; o zamandan beri gelen ehl‑i mârifet ve ehl‑i velâyet, telâhuk‑u efkâr ile beraber, ne o mertebe‑i mârifete ve ne de o derece‑i tavsife yetişememeleri gösteriyor ki; duâda dahi O’nun misli yoktur. Risale‑i Münâcât’ın başında, Cevşenü'l‑Kebîr’in doksandokuz fıkrasından bir fıkrasının kısacık bir meâlinin beyân edildiği yere bakan adam, Cevşenin dahi misli yoktur diyecek.
Hem, tebliğ‑i risalette ve nâsı hakka dâvette o derece metânet ve sebat ve cesâret göstermiş ki: Büyük devletler ve büyük dinler, hattâ kavim ve kabilesi ve amcası O’na şiddetli adâvet ettikleri hâlde; zerre mikdar bir eser‑i tereddüd, bir telâş, bir korkaklık göstermemesi ve tek başıyla bütün dünyaya meydân okuması ve başa da çıkarması ve İslâmiyeti dünyanın başına geçirmesi isbât eder ki, tebliğ ve dâvette dahi misli olmamış ve olamaz.
Hem îmânda, öyle fevkalâde bir kuvvet ve hàrika bir yakìn ve mu'cizâne bir inkişaf ve cihanı ışıklandıran bir ulvî i'tikàd taşımış ki, o zamanın hükümrânı olan bütün efkâr ve akîdeleri ve hükemânın hikmetleri ve rûhâni reislerin ilimleri O’na muârız ve muhâlif ve münkir oldukları hâlde; O’nun ne yakìnine, ne i'tikàdına, ne i'timâdına ne itmi'nânına hiçbir şübhe, hiçbir tereddüd, hiçbir za'f, hiçbir vesvese vermemesi ve maneviyatta ve merâtib‑i îmâniyede terakkî eden başta sahâbeler ve bütün ehl‑i velâyet, O’nun, her vakit, mertebe‑i îmânından feyz almaları ve O’nu en yüksek derecede bulmaları, bilbedâhe gösterir ki; îmânı dahi emsâlsizdir.
155
İşte, böyle emsâlsiz bir Şerîat ve misilsiz bir İslâmiyet ve hàrika bir ubûdiyet ve fevkalâde bir duâ ve cihan‑pesendâne bir dâvet ve mu'cizâne bir îmân sâhibinde, elbette hiçbir cihetle yalan olamaz ve aldatmaz diye anladı ve aklı dahi tasdik etti.
Dördüncüsü
Enbiyâların (Aleyhimüsselâm) icmâı nasıl ki, vücûd ve vahdâniyet‑i İlâhiye’ye gayet kuvvetli bir delildir; öyle de, bu Zâtın doğruluğuna ve risaletine gayet sağlam bir şehâdettir. Çünkü: Enbiyâ Aleyhimüsselâm’ın doğruluklarına ve Peygamber olmalarına medâr olan ne kadar kudsî sıfatlar ve mu'cizeler ve vazifeler varsa, O Zâtta en ileride olduğu tarihçe musaddaktır.
Demek onlar, nasıl ki, lisân‑ı kàl ile; Tevrat, İncil, Zebûr ve Suhuflarında bu Zât’ın geleceğini haber verip insanlara beşâret vermişler ki, Kütüb‑ü Mukaddesenin o beşâretli işârâtından yirmiden fazla ve pek zâhir bir kısmı, Ondokuzuncu Mektûb’da güzelce beyân ve isbât edilmiş. Öyle de, lisân‑ı hâlleriyle, yani nübüvvetleriyle ve mu'cizeleriyle, kendi mesleklerinde ve vazifelerinde en ileri ve en mükemmel olan bu Zâtı tasdik edip da'vâsını imza ediyorlar ve lisân‑ı kàl ve icmâ ile vahdâniyete delâlet ettikleri gibi, lisân‑ı hâl ile ve ittifak ile de, bu Zâtın sâdıkıyetine şehâdet ediyorlar diye anladı.
Beşincisi
Bu Zâtın düsturlarıyla ve terbiyesi ve tebaiyetiyle ve arkasından gitmeleriyle; hakka, hakikate, kemâlâta, kerâmâta, keşfiyâta, müşâhedâta yetişen binlerce evliyâ, vahdâniyete delâlet ettikleri gibi; üstadları olan bu Zâtın sâdıkıyetine ve risaletine, icmâ ve ittifakla şehâdet ediyorlar. Ve âlem‑i gaybdan verdiği haberlerin bir kısmını, nur‑u velâyetle müşâhede etmeleri; ve umumunu, nur‑u îmân ile, ya ilmelyakìn veya aynelyakìn veya hakkalyakìn sûretinde i'tikàd ve tasdik etmeleri; üstadları olan bu Zâtın derece‑i hakkâniyet ve sâdıkıyetini güneş gibi gösterdiğini gördü.
156
Altıncısı
Bu Zâtın ümmîliğiyle beraber; getirdiği hakàik‑ı kudsiye ve ihtirâ' ettiği ulûm‑u àliye ve keşfettiği mârifet‑i İlâhiye’nin dersiyle ve ta'limiyle, mertebe‑i ilmiyede en yüksek makama yetişen milyonlar asfiyâ‑i müdakkikîn ve sıddıkîn‑i muhakkìkîn ve dâhî hükemâ‑i mü'minîn bu Zâtın üssü'l‑esâs da'vâsı olan vahdâniyeti kuvvetli bürhânlarıyla bil'ittifak isbât ve tasdik ettikleri gibi; bu muallim‑i ekberin ve bu üstad‑ı a'zamın hakkâniyetine ve sözlerinin hakikat olduğuna ittifak ile şehâdetleri, gündüz gibi bir hüccet‑i risaleti ve sâdıkıyetidir. Meselâ Risale‑i Nur, yüz parçasıyla, bu Zâtın sadâkatinin bir tek bürhânıdır.
Yedincisi
Âl ve ashâb nâmında ve nev'‑i beşerin Enbiyâdan sonra ferâset ve dirayet ve kemâlâtla en meşhûru ve en muhterem ve en nâmdârı ve en dindar ve keskin nazarlı tâife‑i azîmesi, kemâl‑i merak ile ve gayet dikkat ve nihâyet ciddiyetle bu Zâtın bütün gizli ve âşikâr hâllerini ve fikirlerini ve vaziyetlerini taharrî ve teftiş ve tedkik etmeleri neticesinde; bu Zâtın, dünyada en sâdık ve en yüksek ve en haklı ve hakikatli olduğuna ittifak ile ve icmâ ile sarsılmaz tasdikleri ve kuvvetli îmânları, güneşin ziyâsına delâlet eden gündüz gibi bir delildir, diye anladı.
157
Sekizincisi
Bu kâinât nasıl ki, kendini icâd ve idare ve tertib eden ve tasvir ve takdir ve tedbir ile bir saray gibi, bir kitab gibi, bir sergi gibi, bir temâşâgâh gibi tasarruf eden Sâni'ine ve Kâtibine ve Nakkàşına delâlet eder; öyle de: Kâinâtın hilkatindeki makàsıd‑ı İlâhiye’yi bilecek ve bildirecek ve tahavvülâtındaki Rabbânî hikmetlerini ta'lim edecek ve vazifedârâne harekâtındaki neticeleri ders verecek ve mâhiyetindeki kıymetini ve içindeki mevcûdâtın kemâlâtını ilân edecek ve o kitab‑ı kebîrin mânâlarını ifâde edecek bir yüksek dellâl, bir doğru keşşâf, bir muhakkìk üstad, bir sâdık muallim istediği ve iktiza ettiği ve herhalde bulunmasına delâlet ettiği cihetiyle; elbette bu vazifeleri herkesten ziyâde yapan bu Zâtın hakkâniyetine ve bu kâinât Hàlık’ının en yüksek ve sâdık bir memuru olduğuna şehâdet ettiğini bildi.
Dokuzuncusu
Mâdem bu san'atlı ve hikmetli masnûâtıyla kendi hünerlerini ve san'atkârlığının kemâlâtını teşhîr etmek ve bu süslü, zînetli nihâyetsiz mahlûkatıyla kendini tanıttırmak ve sevdirmek ve bu lezzetli ve kıymetli hesabsız ni'metleriyle kendine teşekkür ve hamd ettirmek ve bu şefkatli ve himâyetli umumî terbiye ve iâşe ile hattâ ağızların en ince zevklerini ve iştihâların her nev'ini tatmin edecek bir sûrette ihzar edilen Rabbânî it'âmlar ve ziyâfetler ile, kendi rubûbiyetine karşı minnetdârâne ve müteşekkirâne ve perestişkârâne ibâdet ettirmek ve mevsimlerin tebdili ve gece‑gündüzün tahvîli ve ihtilâfı gibi, azametli ve haşmetli tasarrufât ve icraat ve dehşetli ve hikmetli fa'âliyet ve hallâkıyet ile kendi ulûhiyetini izhâr ederek, o ulûhiyetine karşı îmân ve teslîm ve inkıyad ve itâat ettirmek ve her vakit iyiliği ve iyileri himâye, fenâlığı ve fenâları izâle ve semâvî tokatlar ile zâlimleri ve yalancıları imha etmek cihetiyle, hakkâniyet ve adâletini göstermek isteyen perde arkasında birisi var.
158
Elbette ve herhalde, O gaybî Zâtın yanında en sevgili mahlûku ve en doğru abdi; O’nun mezkûr maksadlarına tam hizmet ederek, hilkat‑i kâinâtın tılsımını ve muammâsını hall ve keşfeden ve dâima O Hàlık’ının nâmına hareket eden ve O’ndan istimdâd eden ve muvaffakıyet isteyen ve O’nun tarafından imdâda ve tevfike mazhar olan ve Muhammed‑i Kureyşî denilen bu Zât olacak.
Hem aklına dedi: Mâdem bu mezkûr dokuz hakikatler bu Zâtın sıdkına şehâdet ederler; elbette bu âdem, benî Âdem’in medâr‑ı şerefi ve bu âlemin medâr‑ı iftiharıdır ve O’na, Fahr‑i Âlem ve Şeref‑i Benî Âdem denilmesi pek lâyıktır ve O’nun elinde bulunan fermân‑ı Rahmân olan Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın haşmet‑i saltanat-ı maneviyesinin nısf‑ı arzı istilâsı ve şahsî kemâlâtı ve yüksek hasletleri gösteriyor ki; bu âlemde en mühim Zât budur, Hàlık’ımız hakkında en mühim söz O’nundur.
İşte gel, bak! Bu hàrika Zâtın yüzer zâhir ve bâhir kat'î mu'cizelerinin kuvvetine ve dinindeki binler àlî ve esâslı hakikatlerine istinâden, bütün da'vâlarının esâsı ve bütün hayatının gayesi, Vâcibü'l‑Vücûd’un vücûduna ve vahdetine ve sıfâtına ve esmâsına delâlet ve şehâdet ve O Vâcibü'l‑Vücûd’u isbât ve ilân ve i'lâm etmektir.
Demek bu kâinâtın manevî güneşi ve Hàlık’ımızın en parlak bir bürhânı bu Habîbullâh denilen Zâttır ki; O’nun şehâdetini te'yid ve tasdik ve imza eden aldanmaz ve aldatmaz üç büyük icmâ var.
159
Birincisi: Eğer perde‑i gayb açılsa yakìnim ziyâdeleşmeyecek diyen İmâm‑ı Ali (Radıyallahu Anh) ve yerde iken Arş‑ı A'zamı ve İsrâfil’in azamet‑i heykelini temâşâ eden Gavs‑ı A'zam (K.S.) gibi keskin nazar ve gayb‑bîn gözleri bulunan binler aktâb ve evliyâ‑i azîmeyi câmi' ve Âl‑i Muhammed nâmıyla şöhret‑şiâr-ı âlem olan cemâat‑i nurâniyenin icmâ ile tasdikleridir.
İkincisi: Bedevî bir kavim ve ümmî bir muhîtte, hayat‑ı ictimâiyeden ve efkâr‑ı siyâsiyeden hàlî ve kitapsız ve fetret asrının karanlıklarında bulunan ve pek az bir zamanda en medenî ve ma'lûmâtlı ve hayat‑ı ictimâiyede ve siyâsiyede en ileri olan milletlere ve hükûmetlere üstad ve rehber ve diplomat ve hâkim‑i âdil olarak; şarktan garba kadar cihan‑pesendâne idare eden ve Sahâbe nâmıyla dünyada nâmdâr olan cemâat‑i meşhûrenin ittifakla, can ve mallarını, peder ve aşîretlerini fedâ ettiren bir kuvvetli îmânla tasdikleridir.
Üçüncüsü: Her asırda binlerle efrâdı bulunan ve her fende dâhiyâne ileri giden ve muhtelif mesleklerde çalışan, ümmetinde yetişen hadsiz muhakkìk ve mütebahhir ulemâsının cemâat‑i uzmâsının, tevâfukla ve ilmelyakìn derecesinde tasdikleridir.
Demek bu Zâtın vahdâniyete şehâdeti; şahsî ve cüz'î değil, belki, umumî ve küllî ve sarsılmaz ve bütün şeytanlar toplansa, karşısına hiçbir cihetle çıkamaz bir şehâdettir diye hükmetti.
160
İşte, Asr‑ı Saâdet’te aklıyla beraber seyahat eden dünya misâfiri ve hayat yolcusunun o medrese‑i nurâniyeden aldığı derse kısa bir işâret olarak, Birinci Makamın onaltıncı mertebesinde böyle: لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الْوَاحِدُ الْاَحَدُ الَّذ۪ي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ ف۪ي وَحْدَتِهِ: فَخْرُ الْعَالَمِ وَشَرَفُ نَوْعِ بَن۪ي اٰدَمَ، بِعَظَمَةِ سَلْطَنَةِ قُرْاٰنِهِ، وَحَشْمَةِ وُسْعَةِ د۪ينِهِ، وَكَثْرَةِ كَمَالَاتِهِ، وَعُلْوِيَّةِ اَخْلَاقِهِ، حَتّٰى بِتَصْد۪يقِ اَعْدَائِهِوَكَذَا شَهِدَ وَبَرْهَنَ بِقُوَّةِ مِئَاتِ الْمُعْجِزَاتِ الظَّاهِرَاتِ الْبَاهِرَاتِ الْمُصَدَّقَةِ الْمُصَدِّقَةِ، وَبِقُوَّةِ اٰلَافِ حَقَائِقِ د۪ينِهِ السَّاطِعَةِ الْقَاطِعَةِ، بِاِجْمَاعِ اٰلِهِ ذَوِي الْاَنْوَارِ، وَبِاِتِّفَاقِ اَصْحَابِهِ ذَوِي الْاَبْصَارِ، وَبِتَوَافُقِ مُحَقِّق۪ي اُمَّتِهِ ذَوِي الْبَرَاه۪ينِ وَالْبَصَائِرِ النَّوَّارَةِ denilmiştir.

Onyedinci Mertebe (Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân)

Sonra, bu dünyada hayatın gayesi ve hayatın hayatı îmân olduğunu bilen bu yorulmaz ve tok olmaz yolcu, kendi kalbine dedi ki: Aradığımız Zâtın sözü ve kelâmı denilen, bu dünyada en meşhûr ve en parlak ve en hâkim ve O’na teslîm olmayan herkese, her asırda meydân okuyan Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân nâmındaki kitaba müracaat edip, O ne diyor bilelim. Fakat en evvel, bu kitab bizim Hàlık’ımızın kitabı olduğunu isbât etmek lâzımdır diye taharrîye başladı.
Bu seyyah, bu zamanda bulunduğu münâsebetiyle; en evvel, manevî i'câz‑ı Kur'âniyenin lem'aları olan Risale‑i Nura baktı ve onun yüzotuz risaleleri, âyât‑ı Furkàniye’nin nükteleri ve ışıkları ve esâslı tefsirleri olduğunu gördü. Ve Risale‑i Nur, bu kadar muannid ve mülhid bir asırda, her tarafa hakàik‑ı Kur'âniyeyi mücâhidâne neşrettiği hâlde, karşısına kimse çıkamadığından isbât eder ki; onun üstadı ve menba'ı ve merci'i ve güneşi olan Kur'ân, semâvîdir, beşer kelâmı değildir.
161