74
Dokuzuncu Mes'ele
﴿﷽﴾
﴿اٰمَنَ الرَّسُولُ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْهِ مِنْ رَبِّه۪ وَالْمُؤْمِنُونَ كُلٌّ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَمَلٰٓئِكَتِه۪ وَكُتُبِه۪ وَرُسُلِه۪ لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ اَحَدٍ مِنْ رُسُلِه۪… اِلٰى اٰخِرِ الْاٰيَةِ﴾
Bu âyet‑i ecma' ve a'lâ ve ekberin bir küllî ve uzun nüktesini beyân etmeğe, bir dehşetli manevî suâl ve bir azametli ve İlâhî bir ni'metin inkişafından neş'et eden bir hâl sebebiyet verdiler. Şöyle ki; ma'nen rûha geldi:
Neden bir cüz'‑ü hakikat-i îmâniyeyi inkâr eden kâfir olur ve kabûl etmeyen Müslüman olmaz? Hâlbuki, Allah ve âhirete îmân birer güneş gibi o karanlığı izâle etmek lâzım geliyor… Hem neden bir rükün ve hakikat‑i îmâniyeyi inkâr eden mürted olur, küfr‑ü mutlaka düşer ve kabûl etmeyen İslâmiyetten çıkar? Hâlbuki sâir erkân‑ı îmâniyeye îmânı varsa, onu küfr‑ü mutlaktan kurtarmak lâzım geliyor?
Elcevab: Îmân, altı rüknünden çıkan öyle bir vahdânî hakikattir ki, tefrik kabûl etmez. Ve öyle bir küllîdir ki, tecezzî kaldırmaz. Ve öyle bir külldür ki, kàbil‑i inkısam olmazlar. Çünkü, herbir rükn‑ü îmânî, kendini isbât eden hüccetleriyle sâir erkân‑ı îmâniyeyi isbât eder. Herbiri herbirisine gayet kuvvetli bir hüccet‑i a'zam olur. Öyle ise, bütün erkânı, bütün delilleriyle sarsmayan bir fikr‑i bâtıl, hakikat nazarında bir tek rüknü, belki bir hakikati ibtal edip inkâr edemez. Belki adem‑i kabûl perdesi altında gözünü kapamakla, bir küfr‑ü inâdî yapabilir. Gitgide küfr‑ü mutlaka düşer, insaniyeti mahvolur; hem maddî, hem manevî Cehennem’e gider.
75
İşte biz bu makamda, gayet muhtasar işâretler ile ve Meyve Risalesi’nde haşrin isbâtında, sâir erkân‑ı îmâniye haşri de isbât ettiklerini kısacık hülâsalarla beyânı gibi, bu makamda dahi mücmel fezleke ve muhtasar hülâsalarla – Cenâb‑ı Hakk’ın inâyetiyle – bu nükte‑i a'zam altı noktada beyân edilecek.
Birinci Nokta
Îmân‑ı Billâh, kendi hüccetleriyle hem sâir rükünlerini, hem îmân‑ı bil'âhireti isbât eder ki; Meyve Risalesinin Yedinci Mes'elesi’nde güzelce göstermiş. Evet bu hadsiz kâinâtı bir saray, bir şehir, bir memleket gibi bütün levâzımı ile idare eden ve mîzan ve intizam dâiresinde çeviren ve hikmetlerle değiştiren ve zerrâtı ve seyyârâtı ve sinekleri ve yıldızları birer muntazam ordu gibi beraber techiz ve idare eden ve emir ve irâdesi dâiresinde mütemâdiyen bir ulvî manevra içinde ta'lim ve tavzifatla fa'âliyete ve seyir ve cevelâna ve ubûdiyetkârâne bir resm‑i küşâde ve seyahate getiren ezelî ve bâkî bir Saltanat‑ı Rubûbiyet ve ebedî ve dâimî bir Hâkimiyet‑i Ulûhiyet, hiç mümkün müdür ve hiç akıl kabûl eder mi ve hiçbir ihtimal var mı ki, o ebedî ve sermedî ve bâkî ve dâimî saltanatın bâkî bir makarrı ve dâimî bir medârı ve sermedî bir mazharı olan dâr‑ı âhiret olmasın? Bin defa hâşâ!
Demek Cenâb‑ı Hakk’ın saltanatı ve rubûbiyeti ve – Yedinci Mes'ele’de beyân edildiği gibi – ekser isimleri ve vücûb‑u vücûdunun hüccetleri, âhirete şehâdet ederler ve isterler. Ve bu kutb‑u îmânî ne kadar kuvvetli bir nokta‑i istinâdı var‥ gör, bil, görür gibi inan.
76
Hem nasıl îmân‑ı Billâh âhiretsiz olmaz; öyle de, Onuncu Söz’de kısa işâretlerle beyân edildiği gibi, hiçbir cihette mümkün müdür ve hiç akıl kabûl eder mi ki, ulûhiyet ve ma'bûdiyetin tezâhürü için bu kâinâtı öyle bir mücessem kitab‑ı samedânî ki, her sahifesi bir kitab kadar ve her satırı bir sahife kadar mânâları ifâde eder ve öyle cismânî bir Kur'ân‑ı sübhânî ki, herbir âyet‑i tekvîniyesi ve herbir kelimesi, hattâ herbir noktası, herbir harfi birer mu'cize hükmündedir. Ve öyle muhteşem ve içi hadsiz âyâtla ve mânidâr nakışlarla tezyîn edilmiş bir mescid‑i Rahmânîdir ki; herbir köşesinde bir tâife, bir nev' ibâdet‑i fıtriye ile iştigâl eder bir şekilde halkeden bir Allah, bir Ma'bûd‑u bilhak, o kitab‑ı kebîrin mânâlarını ders verecek üstadları ve O Kur'ân‑ı samedânînin âyetlerini tefsir edecek müfessirleri elçi olarak göndermesin‥ ve o mescid‑i ekberde hadsiz tarzlarda ibâdet edenlere imâmları ta'yin etmesin‥ ve o üstadlara ve müfessirlere ve imâmlara fermânları vermesin!‥ Hâşâ, yüzbin hâşâ!
Hem cemâl‑i rahmetini ve hüsn‑ü şefkatini ve kemâl‑i rubûbiyet’ini zîşuûrlara göstermek ve onları şükre ve hamde sevketmek için bu kâinâtı öyle bir ziyâfetgâh ve bir teşhîrgâh ve öyle bir seyrangâh ki; hadsiz çeşit çeşit, lezîz ni'metler ve gayet antika, hadsiz hàrika san'atlar içinde dizilmiş bir tarzda halkeden bir Sâni'‑i Rahîm ve Kerîm, hiç mümkün müdür ve hiç akıl kabûl eder mi ki; o ziyâfetgâhtaki zîşuûr mahlûklar ile konuşmasın ve onlara o ni'metlere mukâbil elçileri vâsıtasıyla vazife‑i teşekküriyeyi ve tezâhür‑ü rahmetine ve sevdirmesine karşı vazife‑i ubûdiyeti bildirmesin!‥ Hâşâ, binler hâşâ!
77
Hem hiç mümkün müdür?‥ Bir Sâni' san'atını sever, beğendirmek ister; hattâ ağızların bin çeşit zevklerini nazara alması delâletiyle, takdir ve tahsinler ile karşılanmak arzu eder ve herbir san'atıyla kendini hem tanıttırmak, hem sevdirmek, hem bir çeşit manevî cemâlini göstermek ister bir tarzda bu kâinâtı antika san'atlarla süslendirdiği hâlde, kâinâttaki zîhayatın kumandanları olan insanlara, onların büyüklerinden bir kısmı ile konuşup elçi olarak göndermesin; güzel san'atları takdirsiz ve fevkalâde hüsn‑ü esmâsı tahsinsiz ve tanıttırması ve sevdirmesi mukàbelesiz kalsın!‥ Hâşâ, yüzbin hâşâ!
Hem bütün zîhayatın ihtiyacât‑ı fıtriyeleri için duâlarına ve hâl dili ile edilen bütün ilticâlara ve arzulara, vakti vaktine, kasd ve ihtiyar ve irâdeyi gösterir bir tarzda hadsiz in'âmlarıyla ve nihâyetsiz ihsânatıyla fiilen ve hâlen sarîh bir sûrette konuşan bir Mütekellim‑i Alîm; hiç mümkün müdür, hiç akıl kabûl eder mi; en cüz'î bir zîhayat ile fiilen ve hâlen konuşsun ve tam derdine derman yetiştiren ihsânıyla derdini dinlesin ve ihtiyacını görsün ve bilsin ve bütün kâinâtın en müntehab neticesi ve arzın halifesi ve ekser mahlûkat‑ı arziyenin kumandanları olan insanların manevî reisleri ile görüşmesin!‥ Onlar ile, belki her zîhayat ile fiilen ve hâlen konuştuğu gibi, onlar ile kavlen ve kelâmen konuşmasın ve onlara fermânları ve suhuf ve kitapları göndermesin!‥ Hâşâ, hadsiz hâşâ!
Demek, îmân‑ı Billâh, kat'iyyetiyle ve hadsiz hüccetleriyle وَبِكُتُبِهِ وَرُسُلِهِyani Peygamberlere ve mukaddes kitaplara îmânı isbât eder.
78
Hem hiçbir cihet‑i imkânı var mı ve hiç akıl kabûl eder mi ki; bütün masnûâtıyla kendini tanıttırana ve sevdirene ve teşekkürâtı fiilen ve hâlen isteyene mukâbil; kâinâtı velveleye veren hakikat‑i Kur'âniye ile Zülcelâl O San'atkârı ekmel bir tarzda tanıyıp ve tanıttırıp ve sevip ve sevdirip ve teşekkür edip ve ettirip ve سُبْحَانَ اللّٰهِ ❋ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ ❋ اَللّٰهُ اَكْبَرُ ’ler ile küre‑i arzı semâvâta işittirecek derecede konuşturup ve kara ve denizleri cezbeye getirecek bir vaziyetle, bin üçyüz sene zarfında nev'‑i beşerin kemiyeten beşten birisini ve keyfiyeten ve insaniyeten yarısını arkasına alıp O Hàlık’ın bütün tezâhürat‑ı rubûbiyetine geniş ve küllî bir ubûdiyetle mukàbele eden ve bütün makàsıd‑ı İlâhiye’sine karşı Kur'ânın sûreleriyle kâinâta, asırlara bağıran, ders veren, dellâllık eden ve nev'‑i insanın şerefini ve kıymetini ve vazifesini gösteren ve bin mu'cizâtıyla tasdik edilen Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, en müntehab mahlûku ve en mükemmel elçisi ve en büyük resûlü olmasın!‥ Hâşâ ve kellâ! Yüzbin defa hâşâ!‥
Demek اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ hakikati, bütün hüccetleriyle اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ hakikatini isbât eder.
Hem hiç imkân var mı ki; bu kâinâtın Sâni'i, mahlûkatını yüzbin diller ile birbiriyle konuştursun ve onların konuşmalarını işitsin ve bilsin ve kendisi konuşmasın!‥ Hâşâ!
Hem hiç akıl kabûl eder mi ki; kâinâttaki makàsıd‑ı İlâhiye’sini bir fermân ile bildirmesin! Ve muammâsını açacak ve mahlûkat ne yerden geliyorlar ve ne yere gidecekler ve ne için böyle kafile kafile arkasında buraya gelip bir parça durup geçiyorlar, diye üç dehşetli suâl‑i umumîye hakîki cevab verecek Kur'ân gibi bir kitabı göndermesin!‥ Hâşâ!
Hem hiç mümkün müdür ki; onüç asrı ışıklandıran ve her saatte yüz milyon lisânlarda kemâl‑i hürmetle gezen ve milyonlar hâfızların kalblerinde kudsiyetiyle yazılan ve nev'‑i beşerin keyfiyeten kısm‑ı a'zamını kanunlarıyla idare eden ve nefislerini ve rûhlarını ve kalblerini ve akıllarını terbiye ve tezkiye ve tasfiye ve ta'lim eden ve Risale‑i Nurda kırk vech‑i i'câzı isbât edilen ve kırk tâife ve tabaka‑i nâsa ve her tabakaya karşı bir nev'i i'câzını gösterdiği kerâmetli ve hàrikalı Ondokuzuncu Mektûb’da beyân olunan ve Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm bin mu'cizâtıyla O’nun bir mu'cizesi olarak hak Kelâmullâh olduğu kat'î isbât edilen Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, hiçbir cihette imkânı var mı ki, O Mütekellim‑i Ezelî ve O Sâni'‑i Sermedî’nin kelâmı ve fermânı olmasın! Hâşâ, yüzbin defa hâşâ ve kellâ!
79
Demek îmân‑ı Billâh, bütün hüccetleriyle, Kur'ânın Kelâmullâh olduğunu isbât ediyor.
Hem hiç mümkün müdür ki; zeminin yüzünü mütemâdiyen zîhayatlarla doldurup boşaltan ve kendini tanıttırmak ve ibâdet ve tesbihât ettirmek için bu dünyamızı zîşuûrlarla şenlendiren bir Sultan‑ı Zülcelâl, semâvâtı ve yıldızları boş ve hàlî bıraksın; onlara münâsib ahâliyi yaratıp, o semâvî saraylarda iskân etmesin ve Saltanat‑ı Rubûbiyet’ini en büyük memleketinde hademesiz, haşmetsiz, memursuz, elçisiz, yâversiz, nâzırsız, seyircisiz, âbidsiz, raiyetsiz bıraksın!‥ Hâşâ, melekler sayısınca hâşâ!
Hem hiçbir cihette imkânı var mı ki; bu kâinâtı öyle bir kitab tarzında yazar ki, herbir ağacın bütün tarihçe‑i hayatını bütün çekirdeklerinde kaydeden ve herbir otun ve çiçeğin bütün vazife‑i hayatiyesini bütün tohumlarında yazan ve herbir zîşuûrun bütün sergüzeşte‑i hayatiyesini hardal gibi küçük kuvve‑i hâfızasında gayet mükemmel yazdıran ve bütün mülkünde ve devâir‑i saltanatında her ameli ve her hâdiseyi müteaddid fotoğraflarla alarak muhâfaza eden ve rubûbiyetin en ehemmiyetli bir esâsı olan adâlet ve hikmet ve rahmetinin tecellîleri ve tahakkukları için koca Cennet ve Cehennem’i ve sırat ve mîzan‑ı ekberi yaratan bir Hâkim‑i Hakîm ve bir Alîm‑i Rahîm, insanların kâinâtı alâkadar eden amellerini yazdırmasın ve mücâzât ve mükâfât için fiillerini kaydettirmesin ve seyyiât ve hasenâtlarını kaderin levhalarında yazmasın!‥ Hâşâ, kaderin levh‑i mahfûz’unda yazılan harfleri adedince hâşâ!
80
Demek îmân‑ı Billâh hakikati, hüccetleriyle hem melâikeye îmân, hem kadere îmân hakikatlerini dahi kat'î isbât eder. Güneş gündüzü ve gündüz güneşi gösterdiği gibi, îmânın rükünleri birbirini isbât ederler.
İkinci Nokta
Başta Kur'ân, bütün semâvî kitaplar ve suhuflar ve başta Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm olarak, bütün Peygamberler (Aleyhimüsselâm), bütün da'vâları beş‑altı esâs üzerine dönüyorlar. Mütemâdiyen o esâsları ders vermeye ve isbât etmeye çalışıyorlar. Onların peygamberliklerine ve doğruluklarına şehâdet eden bütün hüccetler ve deliller, o esâslara bakıyorlar. Onların hakkâniyetlerine kuvvet veriyorlar. O esâslar ise, îmân‑ı Billâh ve îmân‑ı bil'âhiret ve sâir rükünlere îmândır.
Demek îmânın altı rüknü birbirlerinden ayrılmaları mümkün değildir. Herbirisi umumunu isbât eder, ister, iktiza eder. O altı, öyle bir küll ve küllîdir ki, tecezzî kabûl etmez ve inkısamı imkân haricindedir. Nasıl ki, kökü göklerde tûbâ ağacı gibi‥ herbir dalı, herbir meyvesi, herbir yaprağı; o koca ağacın küllî, tükenmez hayatına dayanıyor. O kuvvetli ve güneş gibi zâhir o hayatı inkâr edemeyen, bir tek muttasıl yaprağın hayatını inkâr edemez. Eğer etse, o ağaç, dalları ve meyveleri ve yaprakları sayısınca o münkiri tekzîb edecek, susturacak. Öyle de îmân, altı rükünleriyle aynı vaziyettedir.
81
Bu makamın başında, Altı Nokta ve herbir nokta dahi Beş Nükte olarak altı erkân‑ı îmâniyeyi, otuzaltı nüktede beyân etmek niyet edilmişti. Ve baştaki dehşetli suâle izâhat ile cevab vermek murad etmiştim. Fakat bazı ârızalar meydân vermediler. Tahmin ederim ki, birinci nokta kâfî bir mikyâs olmasından, daha, zekîlere ziyâde izâha ihtiyaç kalmadı. Ve tam anlaşıldı ki; bir Müslüman bir hakikat‑i îmâniyeyi inkâr etse, küfr‑ü mutlaka düşer.
Çünkü, başka dinlerin icmâllerine mukâbil İslâmiyette tam izâhat verilmiş, rükünler birbiriyle zincirlenmiş. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ı tanımayan, tasdik etmeyen bir Müslüman, Allah’ı da (sıfâtıyla) daha tanımaz ve âhireti bilmez. Bir Müslümanın îmânı o kadar kuvvetli ve sarsılmaz hadsiz hüccetlere dayanıyor ki, inkârda hiçbir özür kalmıyor. Âdeta akıl kabûlde mecbur oluyor.
Üçüncü Nokta
Bir zaman “Elhamdülillâh” dedim, onun hadsiz geniş mânâsına mukâbil gelecek bir ni'met aradım. Birden bu cümle hâtıra geldi: اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلَى الْا۪يمَانِ بِاللّٰهِ وَعَلٰى وَحْدَانِيَّتِهِ وَعَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ وَعَلٰى صِفَاتِهِ وَاَسْمَائِهِ حَمْدًا بِعَدَدِ تَجَلِّيَاتِ اَسْمَائِهِ مِنَ الْاَزَلِ اِلَى الْاَبَدِ Ben de baktım, tam mutâbıktır. Şöyle ki: …………………………‥
82
Onuncu Mes'eleEmirdağ Çiçeği
Kur'ân’da olan tekrârâta gelen i'tirâzlara karşı gayet kuvvetli bir cevaptır.
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Gerçi bu mes'ele, perîşan vaziyetimden müşevveş ve letâfetsiz olmuş. Fakat o müşevveş ibare altında çok kıymetli bir nev'‑i i'câzı kat'î bildim. Maatteessüf ifâdeye muktedir olamadım. Her ne kadar ibaresi sönük olsa da, Kur'ân’a ait olmak cihetiyle hem ibâdet‑i tefekküriye, hem kudsî, yüksek, parlak bir cevherin sadefidir. Yırtık libâsına değil, elindeki elmasa bakılsın.
Hem bunu gayet hasta ve perîşan ve gıdâsız, bir‑iki gün Ramazanda mecburiyetle gayet mücmel ve kısa ve bir cümlede pek çok hakikatleri ve müteaddid hüccetleri dercederek yazdım. Kusura bakılmasın. (Hâşiye)
Azîz, sıddık kardeşlerim!
Ramazan‑ı Şerîfte Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ı okurken Risalei'n‑Nura işâretleri Birinci Şuâ’da beyân olunan otuzüç âyetten hangisi gelse bakıyorum ki, o âyetin sahifesi ve yaprağı ve kıssası dahi Risalei'n‑Nura ve şâkirdlerine kıssadan hisse almak noktasında bir derece bakıyor. Hususan Sûre‑i Nur’dan âyetü'n‑nur, on parmakla Risalei'n‑Nura baktığı gibi, arkasındaki âyet‑i zulümât dahi muârızlarına tam bakıyor ve ziyâde hisse veriyor. Âdeta o makam, cüz'iyetten çıkıp külliyet kesbeder. Ve bu asırda o küllînin tam bir ferdi Risalei'n‑Nur ve şâkirdleridir diye hissettim.
83
Evet, Kur'ânın hitâbı; evvelâ Mütekellim‑i Ezelî’nin rubûbiyet‑i âmmesinin geniş makamından‥ hem nev'‑i beşer, belki kâinât nâmına muhâtab olan Zât’ın geniş makamından‥ hem umum nev'‑i beşer ve benî Âdem’in bütün asırlarda irşadlarının gayet vüs'atli makamından‥ hem dünya ve âhiretin, arz ve semâvâtın, ezel ve ebedin ve Hàlık‑ı Kâinâtın rubûbiyetine ve bütün mahlûkatın tedbirine dair kavânîn‑i İlâhiye’nin gayet yüksek ve ihâtalı beyânâtının geniş makamından aldığı vüs'at ve ulviyet ve ihâta cihetiyle o hitâb, öyle bir yüksek i'câz ve şümûl gösterir ki; ders‑i Kur'ân’ın muhâtablarından en kesretli tâife olan tabaka‑i avâmın basit fehimlerini okşayan zâhirî ve basit mertebesi dahi, en ulvî tabakayı da tam hissedar eder.
Güyâ kıssadan yalnız bir hisse ve bir hikâye‑i tarihiyeden bir ibret değil, belki bir küllî düsturun efrâdı olarak her asra ve her tabakaya hitâb ederek taze nâzil oluyor. Ve bilhassa çok tekrar ile اَلظَّالِم۪ينَ … اَلظَّالِم۪ينَ deyip tehdidleri ve zulümlerinin cezası olan musîbet‑i semâviye ve arziyeyi şiddetle beyânı, bu asrın emsâlsiz zulümlerine, Kavm‑i Âd ve Semûd ve Fir'avun’un başlarına gelen azâblarla baktırıyor. Ve mazlum ehl‑i îmâna, İbrahim (A.S.) ve Mûsa (A.S.) gibi Enbiyânın necâtlarıyla tesellî veriyor.
84
Evet, nazar‑ı gaflet ve dalâlette, vahşetli ve dehşetli bir ademistan‥ ve elîm ve mahvolmuş bir mezaristan olan bütün geçmiş zaman ve ölmüş karnlar ve asırlar; canlı birer sahife‑i ibret ve baştan başa rûhlu, hayatdâr bir acîb âlem ve mevcûd ve bizimle münâsebetdâr bir memleket‑i Rabbâniye sûretinde sinema perdeleri gibi; kâh bizi o zamanlara, kâh o zamanları yanımıza getirerek her asra ve her tabakaya gösterip yüksek bir i'câz ile dersini veren Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, aynı i'câz ile; nazar‑ı dalâlette câmid, perîşan, ölü, hadsiz bir vahşetgâh olan ve firâk ve zevâlde yuvarlanan bu kâinâtı bir kitab‑ı Samedânî, bir şehr‑i Rahmânî, bir meşher‑i sun'-i Rabbânî olarak o câmidâtı canlandırarak birer vazifedâr sûretinde birbiriyle konuşturup ve birbirinin imdâdına koşturup, nev'‑i beşere ve cin ve meleğe hakîki ve nurlu ve zevkli hikmet dersleri veren bu Kur'ân‑ı Azîmü'ş-Şân, elbette her harfinde on ve yüz ve bazen bin ve binler sevâb bulunması‥ ve bütün cin ve ins toplansa O’nun mislini getirememesi‥ ve bütün benî Âdem’le ve kâinâtla tam yerinde konuşması‥ ve her zaman milyonlar hâfızların kalblerinde zevk ile yazılması‥ ve çok tekrarla ve kesretli tekrârâtıyla usandırmaması‥ ve çok iltibas yerleri ve cümleleri ile beraber çocukların nâzik ve basit kafalarında mükemmel yerleşmesi‥ ve hastaların ve az sözden müteessir olan ve sekerâtta olanların kulağında mâ‑i zemzem misillû hoş gelmesi gibi kudsî imtiyazları kazanır. Ve iki cihanın saâdetlerini kendi şâkirdlerine kazandırır.
Ve Tercümânın ümmiyet mertebesini tam riâyet etmek sırrıyla; hiçbir tekellüf ve hiçbir tasannu' ve hiçbir gösterişe meydân vermeden selâset‑i fıtriyesini ve doğrudan doğruya semâdan gelmesini ve en kesretli olan tabaka‑i avâmın basit fehimlerini tenezzülât‑ı kelâmiye ile okşamak hikmetiyle, en ziyâde semâ ve arz gibi en zâhir ve bedîhî sahifeleri açıp o âdiyât altındaki hàrikulâde mu'cizât‑ı kudretini ve mânidâr sutûr‑u hikmetini ders vermekle lütf‑u irşadda güzel bir i'câz gösterir.
85
Tekrarı iktiza eden duâ ve dâvet ve zikir ve tevhid kitabı dahi olduğunu bildirmek sırrıyla; güzel, tatlı tekrârâtıyla bir tek cümlede ve bir tek kıssada ayrı ayrı çok mânâları, ayrı ayrı muhâtab tabakalarına tefhim etmekte ve cüz'î ve âdi bir hâdisede en cüz'î ve ehemmiyetsiz şeyler dahi nazar‑ı merhametinde ve dâire‑i tedbir ve irâdesinde bulunmasını bildirmek sırrıyla, te'sis‑i İslâmiyet’te ve tedvîn‑i Şerîat’ta sahâbelerin cüz'î hâdiselerini dahi nazar‑ı ehemmiyete almasında; hem küllî düsturların bulunması, hem umumî olan İslâmiyetin ve Şerîatın te'sisinde o cüz'î hâdiseler, çekirdekler hükmünde çok ehemmiyetli meyveleri verdikleri cihetinde de bir nev'‑i i'câz gösterir.
Evet, ihtiyacın tekerrürüyle tekrarın lüzumu haysiyetiyle; yirmi sene zarfında pek çok mükerrer suâllere cevab olarak ayrı ayrı çok tabakalara ders veren ve koca kâinâtı parça parça edip kıyâmette şeklini değiştirerek, dünyayı kaldırıp onun yerine azametli âhireti kuracak ve zerrâttan yıldızlara kadar bütün cüz'iyât ve külliyatı tek bir Zât’ın elinde ve tasarrufunda bulunduğunu isbât edecek ve kâinâtı ve arz ve semâvâtı ve anâsırı kızdıran ve hiddete getiren nev'‑i beşerin zulümlerine, kâinâtın netice‑i hilkati hesabına gadab‑ı İlâhî ve hiddet‑i Rabbâniye’yi gösterecek hadsiz hàrika ve nihâyetsiz dehşetli ve geniş bir inkılâbın te'sisinde, binler netice kuvvetinde bazı cümleleri ve hadsiz delillerin neticesi olan bir kısım âyetleri tekrar etmek, değil bir kusur, belki gayet kuvvetli bir i'câz ve gayet yüksek bir belâğat ve muktezâ‑yı hâle gayet mutâbık bir cezâlettir, bir fesâhattir.
Meselâ, bir tek âyet iken yüzondört defa tekrar edilen ﴿﷽﴾ cümlesi, Risalei'n‑Nurun Ondördüncü Lem'asında beyân edildiği gibi; arşı ferş ile bağlayan ve kâinâtı ışıklandıran ve her dakika herkes ona muhtaç olan öyle bir hakikattir ki, milyonlar defa tekrar edilse yine ihtiyaç var. Değil yalnız ekmek gibi her gün, belki hava ve ziyâ gibi her dakika ona ihtiyaç ve iştiyak vardır.
86
Hem meselâ; Sûre‑i ﴿طٰسٓمٓ﴾ ’de sekiz defa tekrar edilen şu ﴿اِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ﴾ âyeti, o sûrede hikâye edilen Peygamberlerin necâtlarını ve kavimlerinin azâblarını, kâinâtın netice‑i hilkati hesabına ve rubûbiyet‑i âmmenin nâmına o binler hakikat kuvvetinde olan âyeti tekrar ederek İzzet‑i Rabbâniye, o zâlim kavimlerin azâbını ve Rahîmiyet‑i İlâhiye dahi Enbiyânın necâtlarını iktiza ettiğini ders vermek için binler defa tekrar olsa yine ihtiyaç ve iştiyak var ve i'câzlı, îcâzlı bir ulvî belâğattır.
Hem meselâ, Sûre‑i Rahmân’da tekrar edilen ﴿فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ﴾âyeti ile Sûre‑i Mürselât’ta ﴿وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّب۪ينَ﴾ âyeti, cin ve nev'‑i beşerin, kâinâtı kızdıran ve arz ve semâvâtı hiddete getiren ve hilkat‑i âlemin neticelerini bozan ve haşmet‑i saltanat-ı İlâhiye’ye karşı inkâr ve istihfafla mukàbele eden küfür ve küfranlarını ve zulümlerini ve bütün mahlûkatın hukuklarına tecâvüzlerini asırlara ve arz ve semâvâta tehdidkârâne haykıran bu iki âyet, böyle binler hakikatlerle alâkadar ve binler mes'ele kuvvetinde olan bir ders‑i umumîde binler defa tekrar edilse yine lüzum var ve celâlli bir i'câz ve cemâlli bir îcâz‑ı belâğattır.
87
Hem meselâ, Kur'ânın hakîki ve tam bir nev'i münâcâtı ve Kur'ân’dan çıkan bir çeşit hülâsası olan “Cevşenü'l‑Kebîr” nâmındaki münâcât‑ı Peygamberî’de yüz defa سُبْحَانَكَ يَا لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اَنْتَ الْاَمَانُ الْاَمَانُ خَلِّصْنَا ، اَجِرْنَا ، نَجِّنَا مِنَ النَّارِ cümlesi, tekrarında tevhid gibi kâinâtça en büyük hakikat ve mahlûkatın rubûbiyete karşı tesbih ve tahmîd ve takdis gibi üç muazzam vazifesinden en ehemmiyetli vazifesi ve şekàvet‑i ebediyeden kurtulmak gibi nev'‑i insanın en dehşetli mes'elesi ve ubûdiyet ve acz‑i beşerin en lüzumlu neticesi bulunması cihetiyle binler defa tekrar edilse yine azdır.
İşte tekrârât‑ı Kur'âniye bu gibi metîn esâslara bakıyor. Hattâ bazen bir sahifede iktiza‑yı makam ve ihtiyac‑ı ifhâm ve belâğat‑ı beyân cihetiyle yirmi defa sarîhan ve zımnen tevhid hakikatini ifâde eder; değil usanç, belki kuvvet ve şevk ve halâvet verir. Risalei'n‑Nurda, tekrârât‑ı Kur'âniye ne kadar yerinde ve münâsib ve belâğatça makbûl olduğu, hüccetleriyle beyân edilmiş.
Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın Mekkiye sûreleriyle, Medine sûreleri belâğat noktasında ve i'câz cihetinde ve tafsîl ve icmâl vechinde birbirinden ayrı olmasının sırr‑ı hikmeti şudur ki:
Mekke’de, birinci safta muhâtab ve muârızları, Kureyş müşrikleri ve ümmîleri olduğundan belâğatça kuvvetli bir üslûb‑u àlî ve i'câzlı, mukni', kanâat verici bir icmâl ve tesbit için “tekrar” lâzım geldiğinden ekseriyetçe Mekkiye sûreleri erkân‑ı îmâniyeyi ve tevhidin mertebelerini gayet kuvvetli ve yüksek ve i'câzlı bir îcâz ile ifâde ve tekrar ederek mebde' ve meâdi, Allah’ı ve âhireti; değil yalnız bir sahifede, bir âyette, bir cümlede, bir kelimede‥ belki bazen bir harfte ve takdim‑te'hir, ta'rif‑tenkîr ve hazf‑zikir gibi hey'etlerde öyle kuvvetli isbât eder ki, ilm‑i belâğatın dâhî imâmları hayretle karşılamışlar.
88
Risalei'n‑Nur ve bilhassa Kur'ânın kırk vech‑i i'câzını icmâlen isbât eden Yirmibeşinci Söz – zeyilleriyle beraber – ve nazmındaki vech‑i i'câzı hàrika bir tarzda beyân ve isbât eden Arabî Risalei'n‑Nurdan İşârâtü'l‑İ'câz Tefsiri bilfiil göstermişler ki; Mekkî olan sûre ve âyetlerde en àlî bir üslûb‑u belâğat ve en yüksek bir i'câz‑ı îcâzî vardır.
Amma, Medine sûre ve âyetlerde, birinci safta muhâtab ve muârızlar; Allah’ı tasdik eden Yahudî ve Nasâra gibi ehl‑i kitab olduğundan, muktezâ‑yı belâğat ve irşad ve mutâbık‑ı makam ve hâlin lüzumundan sâde ve vâzıh ve tafsîlli bir üslûb ile ehl‑i kitaba karşı dinin yüksek usûlünü ve îmânın rükünlerini değil, belki medâr‑ı ihtilâf olan şerîatın ve ahkâmın ve teferruâtın ve küllî kanunların menşe'leri ve sebebleri olan cüz'iyâtın beyânı lâzım geldiğinden, o Medine sûre ve âyetlerde, ekseriyetçe tafsîl ve izâh ve sâde üslûbla beyânât içinde, Kur'ân’a mahsûs emsâlsiz bir tarz‑ı beyânla birden o cüz'î teferruât hâdisesi içinde yüksek, kuvvetli bir fezleke, bir hâtime, bir hüccet ve o cüz'î hâdise‑i şer'iyeyi küllîleştiren ve imtisalini îmân‑ı Billâh ile te'min eden bir cümle‑i tevhidiye ve esmâiye ve uhreviyeyi zikreder, o makamı nurlandırır, ulvîleştirir, küllileştirir.
89
Risale‑i Nur, âyetlerin âhirlerinde ekseriyetle gelen ﴿اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ﴾﴿اِنَّ اللّٰهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ﴾﴿وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ﴾﴿وَهُوَ الْعَز۪يزُ الرَّح۪يمُ﴾ gibi tevhidi ve âhireti ifâde eden fezlekeler ve hâtimelerde ne kadar yüksek bir belâğat ve meziyetler ve cezâletler ve nükteler bulunduğunu, Yirmibeşinci Söz’ün İkinci Şu'lesi’nin İkinci Nuru’nda o fezleke ve hâtimelerin pek çok nüktelerinden ve meziyetlerinden on tanesini beyân ederek, o hülâsalarda bir mu'cize‑i kübrâ bulunduğunu muannidlere de isbât etmiş.
Evet, Kur'ân, o teferruât‑ı şer'iye ve kavânîn‑i ictimâiyenin beyânı içinde birden muhâtabın nazarını en yüksek ve küllî noktalara kaldırıp, sâde üslûbu bir ulvî üslûba ve şerîat dersinden tevhid dersine çevirerek Kur'ânı, hem bir kitab‑ı şerîat ve ahkâm ve hikmet, hem bir kitab‑ı akîde ve îmân ve zikir ve fikir ve duâ ve dâvet olduğunu gösterip, her makamda çok makàsıd‑ı irşadiye-i Kur'âniyeyi ders vermesiyle Mekkiye âyetlerin tarz‑ı belâğatlarından ayrı ve parlak mu'cizâne bir cezâlet izhâr eder.
Bazen iki kelimede, meselâ; رَبُّ الْعَالَم۪ينَ ve رَبُّكَ ’de, رَبُّكَ tâbiriyle Ehadiyet’i ve رَبُّ الْعَالَم۪ينَ ile Vâhidiyet’i bildirir; Ehadiyet içinde Vâhidiyet’i ifâde eder. Hattâ bir cümlede, bir zerreyi bir göz bebeğinde gördüğü ve yerleştirdiği gibi, güneşi dahi aynı âyetle, aynı çekiçle göğün göz bebeğinde yerleştirir ve göğe bir göz yapar.
90
Meselâ: ﴿خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ﴾ âyetinden sonra ﴿يُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي الَّيْلِ﴾ âyetinin akabinde ﴿وَهُوَ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ﴾ der. “Zemin ve göklerin haşmet‑i hilkatinde kalbin dahi hâtırâtını bilir, idare eder.” der, tarzında bir beyânât cihetiyle o sâde ve ümmiyet mertebesini ve avâmın fehmini nazara alan basit ve cüz'î muhâvere, o tarz ile ulvî ve câzibedâr ve umumî ve irşadkâr bir mükâlemeye döner.
Bir Suâl: “Bazen ehemmiyetli bir hakikat, sathî nazarlara görünmediğinden ve bazı makamlarda cüz'î ve âdi bir hâdiseden yüksek bir fezleke‑i tevhidi veya küllî bir düsturu beyân etmekte münâsebet bilinmediğinden bir kusur tevehhüm edilir. Meselâ; Hazret‑i Yûsuf Aleyhisselâm, kardeşini bir hile ile alması içinde ﴿وَفَوْقَ كُلِّ ذ۪ي عِلْمٍ عَل۪يمٌ﴾ diye gayet yüksek bir düsturun zikri belâğatça münâsebeti görünmüyor. Bunun sırrı ve hikmeti nedir?”
Elcevab: Herbiri birer küçük Kur'ân olan ekser uzun sûrelerde ve mutavassıtlarda ve çok sahife ve makamlarda yalnız iki‑üç maksad değil, belki Kur'ân, mâhiyeti hem bir kitab‑ı zikir ve îmân ve fikir, hem bir kitab‑ı şerîat ve hikmet ve irşad gibi, çok kitapları ve ayrı ayrı dersleri tazammun ederek Rubûbiyet‑i İlâhiye’nin herşeye ihâtasını ve haşmetli tecelliyâtını ifâde etmek cihetiyle, kâinât kitab‑ı kebîrinin bir nev'i kırâati olan Kur'ân, elbette her makamda, hattâ bazen bir sahifede çok maksadları takiben mârifetullâhtan ve tevhidin mertebelerinden ve îmân hakikatlerinden ders verdiği haysiyetiyle, öbür makamda meselâ, zâhirce zaîf bir münâsebetle başka bir ders açar ve o zaîf münâsebete çok kuvvetli münâsebetler iltihak ederler. O makama gayet mutâbık olur, mertebe‑i belâğatı yükselir.
91
İkinci Bir Suâl: “Kur'ân’da sarîhan ve zımnen ve işâreten, âhiret ve tevhidi ve beşerin mükâfât ve mücâzâtını binler defa isbât edip nazara vermenin ve her sûrede, her sahifede, her makamda ders vermenin hikmeti nedir?”
Elcevab: Dâire‑i imkânda ve kâinâtın sergüzeştine ait inkılâblarda ve emânet‑i kübrâyı ve hilâfet‑i arziyeyi omuzuna alan nev'‑i beşerin şekàvet ve saâdet‑i ebediyeye medâr olan vazifesine dair en ehemmiyetli, en büyük, en dehşetli mes'elelerinden, en azametlilerini ders vermek ve hadsiz şübheleri izâle etmek ve gayet şiddetli inkârları ve inâdları kırmak cihetinde, elbette o dehşetli inkılâbları tasdik ettirmek ve o inkılâblar azametinde büyük ve beşere en elzem ve en zarûrî mes'eleleri teslîm ettirmek için Kur'ân, binler defa değil, belki milyonlar defa onlara baktırsa yine isrâf değil ki, milyonlar kere tekrar ile o bahisler Kur'ân’da okunur, usanç vermez, ihtiyaç kesilmez. Meselâ: ﴿اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ جَنَّاتٌ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ…﴾﴿خَالِد۪ينَ ف۪يهَٓا اَبَدًا﴾âyeti, gösterdiği müjde‑i saâdet-i ebediye hakikati; bîçâre beşere her dakika kendini gösteren hakikat‑i mevtin, “Hem insanı, hem dünyasını, hem bütün ahbabını i'dâm‑ı ebedîsinden kurtarıp ebedî bir saltanatı kazandırır” dediğinden milyarlar defa tekrar edilse ve kâinât kadar ehemmiyet verilse, yine isrâf olmaz, kıymetten düşmez.
İşte bu çeşit hadsiz kıymetdâr mes'eleleri ders veren ve kâinâtı bir hâne gibi değiştiren ve şeklini bozan dehşetli inkılâbları te'sis etmekte iknâa ve inandırmaya ve isbâta çalışan Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, elbette sarîhan ve zımnen ve işâreten binler defa o mes'elelere nazar‑ı dikkati celbetmek; değil isrâf‥ belki ekmek, ilâç, hava ve ziyâ gibi birer hâcet‑i zarûriye hükmünde ihsânını tazelendirir.
92
Hem meselâ: ﴿اِنَّ الْكَافِر۪ينَ﴾﴿ف۪ي نَارِ جَهَنَّمَ﴾ve ﴿اَلظَّالِم۪ينَ لَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ﴾gibi tehdid âyetlerini Kur'ân gayet şiddet ve hiddetle ve gayet kuvvet ve tekrarla zikretmesinin hikmeti ise; Risalei'n‑Nurda kat'î isbât edildiği gibi; beşerin küfrü, kâinâtın ve ekser mahlûkatın hukukuna öyle bir tecâvüzdür ki, semâvâtı ve arzı kızdırıyor ve anâsırı hiddete getirip tûfânlarla o zâlimleri tokatlıyor; ve ﴿اِذَٓا اُلْقُوا ف۪يهَا سَمِعُوا لَهَا شَه۪يقًا وَهِيَ تَفُورُ ❋ تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ﴾ âyetinin sarâhatiyle o zâlim münkirlere Cehennem öyle öfkeleniyor ki, hiddetinden parçalanmak derecesine geliyor.
İşte böyle bir cinayet‑i âmmeye ve hadsiz bir tecâvüze karşı beşerin küçüklük ve ehemmiyetsizliği noktasına değil, belki zâlimâne cinayetinin azametine ve kâfirâne tecâvüzünün dehşetine karşı, Sultan‑ı Kâinât kendi raiyetinin hukukunun ehemmiyetini ve o münkirlerin küfür ve zulmündeki nihâyetsiz çirkinliğini göstermek hikmetiyle fermânında gayet hiddet ve şiddetle o cinayeti ve cezasını değil bin defa, belki milyonlar ve milyarlar ile tekrar etse, yine isrâf ve kusur değil ki, bin seneden beri yüzer milyon insanlar her gün usanmadan kemâl‑i iştiyakla ve ihtiyaçla okurlar.
Evet her gün, her zaman, herkes için bir âlem gider, taze bir âlemin kapısı kendine açılmasından o geçici herbir âlemini nurlandırmak için ihtiyaç ve iştiyakla لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ cümlesini binler defa tekrar ile o değişen perdelere ve âlemlere herbirisine bir لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ’ı bir lamba yaptığı gibi‥ öyle de; o kesretli, geçici perdeleri ve tazelenen seyyâr kâinâtları karanlıklandırmamak ve âyine‑i hayatında in'ikâs eden sûretlerini çirkinleştirmemek ve lehinde şâhid olabilen o misâfir vaziyetleri aleyhine çevirmemek için, o cinayetlerin cezalarını ve Pâdişah‑ı Ezelî’nin şiddetli ve inâdları kıran tehdidlerini, her vakit Kur'ânı okumakla tahattur edip, nefsin tuğyanından kurtulmağa çalışmak hikmetiyle Kur'ân gayet mânidâr tekrar eder. Ve bu derece kuvvet ve şiddet ve tekrar ile tehdidât‑ı Kur'âniye’yi hakikatsiz tevehhüm etmekten, şeytan bile kaçar. Ve onları dinlemeyen münkirlere Cehennem azâbı ayn‑ı adâlettir, diye gösterir.
93
Hem meselâ; Asâ‑yı Mûsa gibi çok hikmetleri ve fâideleri bulunan kıssa‑i Mûsa’nın (A.S.) ve sâir Enbiyânın kıssalarını çok tekrarında, risalet‑i Ahmediye’nin hakkâniyetine bütün Enbiyânın nübüvvetlerini hüccet gösterip onların umumunu inkâr edemeyen, bu Zât’ın risaletini hakikat noktasında inkâr edemez, hikmetiyle ve herkes her vakit bütün Kur'ânı okumaya muktedir ve muvaffak olamadığından, herbir uzun ve mutavassıt sûreyi birer küçük Kur'ân hükmüne getirmek için ehemmiyetli erkân‑ı îmâniye gibi o kıssaları tekrar etmesi, değil isrâf, belki muktezâ‑yı belâğattır ve hâdise‑i Muhammediye, bütün benî Âdem’in en büyük hâdisesi ve kâinâtın en azametli mes'elesi olduğunu ders vermektir.
94
Evet, Kur'ân’da Zât‑ı Ahmediye’ye en büyük makam vermek ve dört erkân‑ı îmâniyeyi içine almakla لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ rüknüne denk tutulan ﴿مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ﴾ ve Risalet‑i Muhammediye kâinâtın en büyük hakikati ve Zât‑ı Ahmediye bütün mahlûkatın en eşrefi ve Hakikat‑i Muhammediye tâbir edilen küllî şahsiyet‑i maneviyesi ve makam‑ı kudsîsi, iki cihanın en parlak bir güneşi olduğuna ve bu hàrika makama liyâkatine dair pek çok hüccetleri ve emâreleri, kat'î bir sûrette Risalei'n‑Nurda isbât edilmiş. Binden birisi şudur ki: اَلسَّبَبُ كَالْفَاعِلِ düsturuyla; bütün ümmetinin, bütün zamanlarda işlediği hasenâtın bir misli O’nun defter‑i hasenâtına girmesi ve bütün kâinâtın hakikatlerini, getirdiği nur ile nurlandırması, değil yalnız cin, ins, melek ve zîhayatı, belki kâinâtı, semâvât ve arzı minnetdâr eylemesi ve isti'dâd lisânıyla nebâtâtın duâları ve ihtiyac‑ı fıtrî diliyle hayvanatın duâları, gözümüz önünde bilfiil kabûl olmasının şehâdetiyle milyonlar, belki rûhânilerle beraber milyarlar fıtrî ve reddedilmez duâları makbûl olan sulehâ‑yı ümmeti her gün O Zât’a salât ve selâm ünvânı ile rahmet duâları ve manevî kazançlarını en evvel O Zât’a bağışlamaları ve bütün ümmetçe okunan Kur'ânın üçyüzbin hurûfunun, herbirisinde on sevâbdan tâ yüz, tâ bin hasene ve meyve vermesinden – yalnız kırâat‑ı Kur'ân cihetiyle – defter‑i a'mâline hadsiz nurlar girmesi haysiyetiyle, O Zât’ın şahsiyet‑i maneviyesi olan Hakikat‑i Muhammediye istikbâlde bir şecere‑i tûbâ-i Cennet hükmünde olacağını Allâmü'l‑Guyûb bilmiş ve görmüş, o makama göre Kur'ânında o azîm ehemmiyeti vermiş ve Fermânında O’na tebaiyeti ve Sünnet‑i Seniye’sine ittibâ' ile şefâatine mazhariyeti en ehemmiyetli bir mes'ele‑i insaniye göstermiş ve o haşmetli şecere‑i tûbânın bir çekirdeği olan şahsiyet‑i beşeriyetini ve bidâyetteki vaziyet‑i insaniyesini ara sıra nazara almasıdır.
İşte Kur'ânın tekrar edilen hakikatleri bu kıymette olduğundan, tekrârâtında kuvvetli ve geniş bir mu'cize‑i maneviye bulunmasına fıtrat‑ı selîme şehâdet eder. Meğer maddiyûnluk tâunuyla maraz‑ı kalbe ve vicdân hastalığına mübtelâ ola!‥ قَدْ يُنْكِرُ الْمَرْءُ ضَوْءَ الشَّمْسِ مِنْ رَمَدٍ ❋ وَيُنْكِرُ الْفَمُ طَعْمَ الْمَاءِ مِنْ سَقَمٍ kaidesine dâhil olur.
95
Bu Onuncu Mes'eleye Bir Hâtime Olarak İki Hâşiyedir
Birincisi
Bundan oniki sene evvel (❋) işittim ki; en dehşetli ve muannid bir zındık, Kur'ân’a karşı sû‑i kasdını, tercümesiyle yapmağa başlamış ve demiş ki: “Kur'ân tercüme edilsin, tâ ne mal olduğu bilinsin.” Yani, lüzumsuz tekrârâtı herkes görsün ve tercümesi O’nun yerinde okunsun diye dehşetli bir plân çevirmiş.
Fakat, Risalei'n‑Nurun cerhedilmez hüccetleri kat'î isbât etmiş ki; Kur'ân’ın hakîki tercümesi kàbil değil ve lisân‑ı nahvî olan Lisân‑ı Arabî yerinde Kur'ânın meziyetlerini ve nüktelerini başka lisân muhâfaza edemez ve herbir harfi, on adetten bine kadar sevâb veren kelimât‑ı Kur'âniye’nin mu'cizâne ve cem'iyetli tâbirlerinin yerini, beşerin âdi ve cüz'î tercümeleri tutamaz, O’nun yerinde câmilerde okunmaz diye Risalei'n‑Nur her tarafta intişarıyla o dehşetli plânı akîm bıraktı. Fakat, o zındıktan ders alan münâfıklar, yine şeytan hesabına Kur'ân güneşini üflemekle söndürmeğe aptal çocuklar gibi ahmakàne ve dîvânecesine çalışmaları hikmetiyle bana gayet sıkı ve sıkıcı ve sıkıntılı bir hâlette bu Onuncu Mes'ele yazdırıldı tahmin ediyorum. Başkalar ile görüşemediğim için hakikat‑i hâli bilemiyorum.
İkinci Hâşiye
Denizli hapsinden tahliyemizden sonra meşhûr Şehir Oteli’nin yüksek katında oturmuştum. Karşımda güzel bahçelerde kesretli kavak ağaçları birer halka‑i zikir tarzında gayet latîf, tatlı bir sûrette hem kendileri, hem dalları, hem yaprakları havanın dokunmasıyla cezbekârâne ve câzibedârâne hareketle raksları, kardeşlerimin müfârakatlarından ve yalnız kaldığımdan hüzünlü ve gamlı kalbime ilişti. Birden güz ve kış mevsimi hâtıra geldi ve bana bir gaflet bastı. Ben o kemâl‑i neş'e ile cilvelenen o nâzenîn kavaklara ve zîhayatlara o kadar acıdım ki, gözlerim yaş ile doldu. Kâinâtın süslü perdesi altındaki ademleri, firâkları ihtar ve ihsâsıyla kâinât dolusu firâkların, zevâllerin hüzünleri başıma toplandı.
96
Birden Hakikat‑i Muhammediye’nin (A.S.M.) getirdiği nur imdâda yetişti, o hadsiz hüzünleri, gamları, sürûrlara çevirdi. Hattâ o nurun, herkes ve her ehl‑i îmân gibi benim hakkımda milyon feyzinden yalnız o vakitte o vaziyete temâs eden imdâd ve tesellîsi için Zât‑ı Muhammediye’ye (A.S.M.) karşı ebediyen minnetdâr oldum. Şöyle ki:
Ol nazar‑ı gaflet, o mübârek nâzenînleri; vazifesiz, neticesiz, bir mevsimde görünüp, hareketleri neş'eden değil, belki güyâ ademden ve firâktan titreyerek hiçliğe düştüklerini göstermekle, herkes gibi bendeki aşk‑ı bekà ve hubb‑u mehâsin ve muhabbet‑i vücûd ve şefkat‑i cinsiye ve alâka‑i hayatiyeye medâr olan damarlarıma o derece dokundu ki, böyle dünyayı bir manevî Cehennem’e ve aklı bir tâzib âletine çevirdiği sırada, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın beşere hediye getirdiği nur perdeyi kaldırdı; i'dâm, adem, hiçlik, vazifesizlik, abes, firâk, fânîlik yerinde o kavakların herbirinin yaprakları adedince hikmetleri, mânâları ve Risalei'n‑Nurda isbât edildiği gibi, üç kısma ayrılan neticeleri ve vazifeleri var diye gösterdi.
Birinci Kısım: Sâni'‑i Zülcelâl’in esmâsına bakar. Meselâ; nasıl ki bir usta, hàrika bir makineyi yapsa, onu takdir eden herkes o zâta “Mâşâallâh, Bârekallâh” deyip alkışlar. Öyle de; o makine dahi, ondan maksûd neticeleri tam tamına göstermesiyle, lisân‑ı hâliyle ustasını tebrik eder, alkışlar. Her zîhayat ve herşey böyle bir makinedir, Ustasını tebriklerle alkışlar.
İkinci Kısım Hikmetleri İse: Zîhayatın ve zîşuûrun nazarlarına bakar. Onlara şirin bir mütâlaagâh, birer kitab‑ı mârifet olur. Mânâlarını zîşuûrun zihinlerinde ve sûretlerini kuvve‑i hâfızalarında ve elvâh‑ı misâliyede ve âlem‑i gaybın defterlerinde dâire‑i vücûdda bırakıp, sonra âlem‑i şehâdeti terkeder, âlem‑i gayba çekilir. Demek, sûrî bir vücûdu bırakır, manevî ve gaybî ve ilmî çok vücûdları kazanır.
97
Evet mâdem Allah var ve ilmi ihâta eder; elbette adem, i'dâm, hiçlik, mahv, fenâ; hakikat noktasında, ehl‑i îmânın dünyasında yoktur. Ve kâfirlerin dünyaları ademle, firâkla, hiçlikle, fânîlikle doludur. İşte bu hakikati, umumun lisânında gezen bu gelen darb‑ı mesel ders verip, der: “Kimin için Allah var, ona herşey var. Ve kimin için yoksa, herşey ona yoktur, hiçtir.”
Elhâsıl: Nasıl ki; îmân, ölüm vaktinde insanı i'dâm‑ı ebedîden kurtarıyor; öyle de, herkesin hususî dünyasını dahi i'dâmdan ve hiçlik karanlıklarından kurtarıyor. Ve küfür ise, hususan küfr‑ü mutlak olsa; hem o insanı, hem hususî dünyasını ölümle i'dâm edip manevî Cehennem zulmetlerine atar, hayatının lezzetlerini acı zehirlere çevirir. Hayat‑ı dünyeviyeyi âhiretine tercih edenlerin kulakları çınlasın. Gelsinler, buna ya bir çare bulsunlar; veya îmâna girsinler, bu dehşetli hasârâttan kurtulsunlar!‥
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
Duânıza çok muhtaç ve size çok müştâk Kardeşiniz Said Nursî
98
Onuncu Mes'ele Münâsebetiyle Husrev’in Üstad’ına Yazdığı Mektûb
Çok Sevgili Üstadım Efendim!
Cenâb‑ı Hakk’a hadsiz şükürler olsun, iki aylık iftirak üzüntülerini ve muhâberesizlik ızdırâblarını hafifleştiren ve kalblerimize taze hayat bahşeden ve rûhlarımıza yeni, sâfî bir nesîm ihdâ eden Kur'ânın celâlli ve izzetli, rahmetli ve şefkatli âyetlerindeki tekrârâtın mehâsinini ta'dâd eden, hikmet‑i tekrarının lüzum ve ehemmiyetini izâh eden ve Risale‑i Nurun bir hàrika müdafaası olan “Denizli Meyvesinin Onuncu Mes'elesi” nâmını alan “Emirdağ Çiçeği”ni aldık. Elhak takdir ve tahsine çok lâyık olan bu çiçeği kokladıkça rûhumuzdaki iştiyak yükseldi. Dokuz aylık hapis sıkıntısına mukâbil, Meyvenin Dokuz Mes'elesi nasıl berâetimize büyük bir vesile olmakla güzelliğini göstermiş ise, Onuncu Mes'elesi olan çiçeği de Kur'ânın îcâzlı i'câzındaki hàrikaları göstermekle o nisbette güzelliğini göstermektedir.
Evet sevgili Üstadım, gülün çiçeğindeki fevkalâde letâfet ve güzellik, ağacındaki dikenleri nazara hiç göstermediği gibi; bu nurânî çiçek de bize dokuz aylık hapis sıkıntısını unutturacak bir şekilde o sıkıntılarımızı da hiçe indirmiştir.
Mütâlaasına doyulmayacak şekilde kaleme alınan ve akılları hayrete sevkeden bu nurânî çiçek, muhtevî olduğu çok güzelliklerinden bilhassa, Kur'ânın tercümesi sûretiyle nazar‑ı beşerde âdileştirilmek ihanetine mukâbil, o tekrârâtın kıymetini tam göstermekle Kur'ânın cihan‑değer ulviyetini meydâna koymuştur.
99
Sâliklerinin her asırda fevkalâde bir metânetle sarılmaları ile ve emir ve nehyine tamamen inkıyad etmeleriyle, güyâ yeni nâzil olmuş gibi tazeliği isbât edilmiş olan Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın, bütün asırlarda, zâlimlerine karşı şiddetli ve dehşetli ve tekrarlı tehdidleri ve mazlumlarına karşı şefkatli ve rahmetli mükerrer taltifleri, hususuyla bu asrımıza bakan tehdidâtı içinde zâlimlerine misli görülmemiş bir hâlette, sanki feze'‑i ekberden bir nümûneyi andıran semâvî bir Cehennem’le altı‑yedi seneden beri mütemâdiyen feryâd u figân ettirmesi ve kezâ mazlumlarının bu asırdaki küllî ferdleri başında Risale‑i Nur talebelerinin bulunması ve hakikaten bu talebeleri de ümem‑i sâlifenin Enbiyâlarına verilen necâtlar gibi pek büyük umumî ve hususî necâtlara mazhar etmesi ve muârızları olan dinsizlerin cehennemî azâbla tokatlanmalarını göstermesi, hem iki güzel ve latîf hâşiyelerle hâtime verilmek sûretiyle çiçeğin tamam edilmesi, bu fakir talebeniz Husrev’i o kadar büyük bir sürûrla sonsuz bir şükre sevketti ki; bu güzel çiçeğin verdiği sevinç ve sürûru müddet‑i ömrümde hissetmediğimi sevgili Üstadıma arzettiğim gibi, kardeşlerime de kerrâtla söylemişim.
Cenâb‑ı Hak, zaîf ve tahammülsüz omuzlarına pek azametli bâr‑ı sakîl tahmil edilen siz sevgili Üstadımızdan ebediyen râzı olsun ve yüklerinizi tahfif etmekle yüzlerinizi ebede kadar güldürsün, âmîn!
Evet sevgili Üstadım, biz Allah’tan, Kur'ân’dan, Habîb‑i Zîşan’dan ve Risale‑i Nurdan ve Kur'ân dellâlı siz sevgili Üstadımızdan ebediyen râzıyız. Ve intisabımızdan hiçbir cihetle pişmanlığımız yok. Hem kalbimizde zerre kadar kötülük etmek için niyet yok. Biz ancak Allah’ı ve rızâsını istiyoruz. Gün geçtikçe, rızâsı içinde Cenâb‑ı Hakk’a vuslat iştiyaklarını kalbimizde teksif ediyoruz. Bilâ‑istisna bize fenâlık edenleri Cenâb‑ı Hakk’a terketmekle affetmek ve bil'akis bize zulmeden o zâlimler de dâhil olduğu hâlde, herkese iyilik etmek, Risale‑i Nur talebelerinin kalblerine yerleşen bir şiâr‑ı İslâm olduğunu, biz istemeyerek ilân eden Hazret‑i Allah’a hadsiz hududsuz şükürler ediyoruz.
Çok kusurlu talebenizHusrev
100
Onbirinci Mes'ele
Meyvenin Onbirinci Mes'elesi’nin başı; bir meyvesi Cennet ve biri saâdet‑i ebediye ve biri rü'yetullâh olan îmân şecere‑i kudsiyesinin hadsiz, küllî ve cüz'î meyvelerinden yüzer nümûneleri Risale‑i Nurda beyân ve hüccetlerle isbât edildiğinden, izâhını Sirâcü'n‑Nur’a havâle edip küllî erkânının değil, belki cüz'î ve cüz'lerin cüz'ü ve hususî meyvelerinden birkaç nümûne beyân edilecek.
Birisi: Bir gün bir duâda, “Yâ Rabbî! Cebrâil, Mîkâil, İsrâfil, Azrâil hürmetlerine ve şefâatlerine, beni cin ve insin şerlerinden muhâfaza eyle!” meâlinde duâyı dediğim zaman, herkesi titreten ve dehşet veren Azrâil nâmını zikrettiğim vakit gayet tatlı ve tesellîdâr ve sevimli bir hâlet hissettim; Elhamdülillâh dedim. Azrâil’i cidden sevmeğe başladım. Melâikeye îmân rüknünün bu cüz'î ferdinin pek çok meyvelerinden yalnız bir cüz'î meyvesine gayet kısa bir işâret ederiz.
Birisi: İnsanın en kıymetli ve üstünde titrediği malı, onun rûhudur. Onu zâyi' olmaktan ve fenâdan ve başıboşluktan muhâfaza etmek için kuvvetli ve emin bir ele teslîmin derin bir sevinç verdiğini kat'î hissettim. Ve insanın amelini yazan melekler hâtırıma geldi; baktım, aynen bu meyve gibi çok tatlı meyveleri var.
Birisi: Her insan kıymetli bir sözünü ve fiilini bâkîleştirmek için iştiyakla kitabet ve şiir, hattâ sinema ile hıfzına çalışır. Hususan, o fiillerin Cennet’te bâkî meyveleri bulunsa, daha ziyâde merak eder. “Kirâmen Kâtibîn” insanın omuzlarında durup onları ebedî manzaralarda göstermek ve sâhiblerine dâimî mükâfât kazandırmak, o kadar bana şirin geldi ki, ta'rif edemem.
Sonra, ehl‑i dünyanın, beni hayat‑ı ictimâiyedeki herşeyden tecrid etmek içinde bütün kitaplarımdan ve dostlarımdan ve hizmetçilerimden ve tesellî verici işlerden ayrı düşürmeleriyle beraber gurbet vahşeti beni sıkarken ve boş dünya başıma yıkılırken, melâikeye îmânın pek çok meyvelerinden birisi imdâdıma geldi; kâinâtımı ve dünyamı şenlendirdi, melekler ve rûhânilerle doldurdu, âlemimi sevinçle güldürdü. Ve ehl‑i dalâletin dünyaları vahşet ve boşluk ve karanlıkla ağladıklarını gösterdi.
101
Hayâlim bu meyvenin lezzetiyle mesrûr iken, umum Peygamberlere îmânın pek çok meyvelerinden buna benzer bir tek meyvesini aldı, tattı. Birden, bütün geçmiş zamanlardaki Enbiyâlarla yaşamış gibi onlara îmânım ve tasdikim, o zamanları ışıklandırdı ve îmânımı küllî yapıp genişlendirdi ve âhirzaman Peygamberimizin îmâna ait olan da'vâlarına binler imza bastırdı, şeytanları susturdu.
Birden Hikmetü'l‑İstiâze Lem'ası’nda kat'î cevabı bulunan bir suâl kalbime geldi ki:
“Bu meyveler gibi hadsiz tatlı semereler ve fâideler ve hasenâtın gayet güzel neticeleri ve menfaatleri ve Erhamürrâhimîn’in gayet merhametkârâne tevfikleri ve inâyetleri ehl‑i hidayete yardım edip kuvvet verdikleri hâlde, ehl‑i dalâlet neden çok defa galebe eder ve bazen yirmisi, yüz tane ehl‑i hidayeti perîşan eder?” diye, ma'nen benden soruldu. Ve bu tefekkür içinde şeytanın gayet zaîf desîselerine karşı Kur'ânın büyük tahşidâtı ve melâikeleri ve Cenâb‑ı Hakk’ın yardımını ehl‑i îmâna göndermesi hâtıra geldi. Risale‑i Nurun onun hikmetini kat'î hüccetlerle izâhına binâen, o suâlin cevabına gayet kısa bir işâret ederiz:
Evet, bazen serseri ve gizli, muzır bir adamın bir saraya ateş atmaya çalışması yüzünden, yüzer adamın yapması gibi; yüzer adamın muhâfazası ile ve bazen devlete ve pâdişaha ilticâ ile o sarayın vücûdu devam edebilir. Çünkü, onun vücûdu, bütün şerâitin ve erkânın ve esbâbın vücûduyla olabilir. Fakat onun ademi ve harâb olması bir tek şartın ademiyle vâki ve bir serserinin bir kibritiyle yanıp mahvolduğu gibi; ins ve cin şeytanları az bir fiil ile büyük tahribât ve dehşetli manevî yangınlar yaparlar.
102
Evet bütün fenâlıklar ve günahlar ve şerlerin mâyesi ve esâsları ademdir; tahribdir. Sûreten vücûdun altında, adem ve bozmak saklıdır.
İşte cinnî ve insî şeytanlar ve şerîrler bu noktaya istinâden gayet zaîf bir kuvvetle hadsiz bir kuvvete karşı dayanıp, ehl‑i hak ve hakikati Cenâb‑ı Hakk’ın dergâhına ilticâya ve kaçmaya her vakit mecbur ettiğinden, Kur'ân, onları himâye için büyük tahşidât yapar. Doksandokuz esmâ‑i İlâhiye’yi onların ellerine verir. O düşmanlara karşı sebat etmelerine çok şiddetli emirler verir.
Bu cevaptan, birden pek büyük bir hakikatin ucu ve azametli, dehşetli bir mes'elenin esâsı göründü. Şöyle ki:
Nasıl ki, Cennet bütün vücûd âlemlerinin mahsulâtını taşıyor ve dünyanın yetiştirdiği tohumları bâkiyâne sünbüllendiriyor; öyle de, Cehennem dahi, hadsiz dehşetli adem ve hiçlik âlemlerinin çok elîm neticelerini göstermek için o adem mahsulâtlarını kavuruyor ve o dehşetli Cehennem fabrikası, sâir vazifeleri içinde, âlem‑i vücûd kâinâtını âlem‑i adem pisliklerinden temizlettiriyor. Bu dehşetli mes'elenin şimdilik kapısını açmayacağız, inşâallâh sonra izâh edilecek.
Hem meleklere îmân meyvesinden bir cüz'ü ve Münker ve Nekir’e ait bir nümûnesi şudur:
“Herkes gibi ben dahi muhakkak gireceğim.” diye mezarıma hayâlen girdim. Ve kabirde yalnız, kimsesiz, karanlık, soğuk, dar bir haps‑i münferitte bir tecrid‑i mutlak içindeki tevahhuş ve me'yûsiyetten tedehhüş ederken, birden Münker ve Nekir tâifesinden iki mübârek arkadaş çıkıp geldiler. Benimle münâzaraya başladılar. Kalbim ve kabrim genişlediler, nurlandılar, harâretlendiler; âlem‑i ervâha pencereler açıldı. Ben de, şimdi hayâlen ve istikbâlde hakikaten göreceğim o vaziyete bütün canımla sevindim ve şükrettim.
103
Sarf ve nahiv ilmini okuyan bir medrese talebesinin vefât edip, kabirde Münker ve Nekir’in: “Men Rabbüke” “Senin Rabbin kimdir?” diye suâllerine karşı, kendini medresede zannedip nahiv ilmi ile cevab vererek: “Men mübtedâdır, Rabbüke onun haberidir; müşkül bir mes'eleyi benden sorunuz, bu kolaydır.” diyerek, hem o melâikeleri, hem hazır rûhları, hem o vâkıayı müşâhede eden orada bulunan bir keşfe'l‑kubûr velîsini güldürdü ve Rahmet‑i İlâhiye’yi tebessüme getirdi. Azâbdan kurtulduğu gibi‥ Risale‑i Nurun bir şehîd kahramanı olan merhum Hâfız Ali, hapiste Meyve Risalesi’ni kemâl‑i aşkla yazarken ve okurken vefât edip kabirde melâike‑i suâle mahkemedeki gibi Meyve hakikatleri ile cevab verdiği misillû; ben de ve Risale‑i Nur şâkirdleri de, o suâllere karşı Risale‑i Nurun parlak ve kuvvetli hüccetleriyle istikbâlde hakikaten ve şimdi ma'nen cevab verip onları tasdike ve tahsine ve tebrike sevkedecekler inşâallâh.
Hem meleklere îmânın saâdet‑i dünyeviyeye medâr cüz'î bir nümûnesi şudur ki:
İlmihâlden îmân dersini alan bir masûm çocuğun, yanında ağlayan ve masûm bir kardeşinin vefâtı için vâveylâ eden diğer bir çocuğa: “Ağlama şükreyle, senin kardeşin meleklerle beraber Cennet’e gitti. Orada gezer, bizden daha iyi keyfedecek, melekler gibi uçacak, her yeri seyredebilir.” deyip, feryâd edenin ağlamasını tebessüme ve sevince çevirmesidir.
Ben de aynen bu ağlayan çocuk gibi, bu hazîn kışta ve elîm bir vaziyetimde gayet elîm iki vefât haberini aldım. Biri, hem àlî mekteblerde birinciliği kazanan, hem Risale‑i Nurun hakikatlerini neşreden, biraderzâdem merhum Fuâd… İkincisi, hacca gidip sekerât içinde tavâf ederken, tavâf içinde vefât eden âlime, Hanım nâmındaki merhume hemşirem… Bu iki akrabamın ölümleri, “İhtiyar Risalesi”nde yazılan merhum Abdurrahman’ın vefâtı gibi beni ağlatırken; îmânın nuruyla o masûm Fuâd, o sâliha Hanım insanlar yerinde meleklere, hûrilere arkadaş olduklarını ve bu dünyanın tehlike ve günahlarından kurtulduklarını ma'nen, kalben gördüm. O şiddetli hüzün yerinde büyük bir sevinç hissedip hem onları, hem Fuâd’ın pederi kardeşim Abdülmecîd’i, hem kendimi tebrik ederek Erhamürrâhimîn’e teşekkür ettim. Bu iki merhumeye rahmet duâsı niyetiyle buraya yazıldı, kaydedildi.
104
Risale‑i Nurdaki bütün mîzanlar ve muvâzeneler, îmânın saâdet‑i dünyeviyeye ve uhreviyeye medâr meyvelerini beyân ederler. Ve o küllî ve büyük meyveler, bu dünyada gösterdikleri saâdet‑i hayatiye ve lezzet‑i ömür cihetiyle her mü'minin îmânı ona bir saâdet‑i ebediyeyi kazandıracak, belki sünbül verecek ve o sûrette inkişaf edecek diye haber verirler.
Ve o küllî ve pek çok meyvelerinden beş meyvesi, meyve‑i Mi'râc olarak Otuzbirinci Söz’ün âhirinde ve beş meyvesi Yirmidördüncü Sözün Beşinci Dalı’nda nümûne olarak yazılmış. Erkân‑ı îmâniyenin herbirinin ayrı ayrı pek çok, belki hadsiz meyveleri olduğu gibi, mecmûunun birden çok meyvelerinden bir meyvesi, koca Cennet ve biri de saâdet‑i ebediye ve biri de belki en tatlısı da Rü'yet‑i İlâhiye’dir diye, başta demiştik. Ve Otuzikinci Söz’ün âhirindeki muvâzenede, îmânın saâdet‑i dâreyne medâr bir kısım semereleri güzel izâh edilmiş.
Îmân‑ı bilkader rüknünün kıymetdâr meyveleri bu dünyada bulunduğuna bir delil, umum lisânında مَنْ اٰمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ darb‑ı mesel olmuştur. Yani, “Kadere îmân eden gamlardan kurtulur.” Risale‑i Kader’in âhirinde güzel bir temsîl ile, iki adamın şâhâne bir sarayın bahçesine girmesiyle, bir küllî meyvesi beyân edilmiş‥ Hattâ ben kendi hayatımda binler tecrübelerimle gördüm ve bildim ki; kadere îmân olmazsa hayat‑ı dünyeviye saâdeti mahvolur. Elîm musîbetlerde, ne vakit kadere îmân cihetine bakardım; musîbet gayet hafifleşiyor görüyordum. Ve kadere îmân etmeyen nasıl yaşayabilir diye hayret ederdim.
105
Melâikeye îmân rüknünün küllî meyvelerinden birisine, Yirmiikinci Sözün İkinci Makamı’nda şöyle işâret edilmiş ki; Azrâil Aleyhisselâm Cenâb‑ı Hakk’a münâcât edip demiş: “Kabz‑ı ervâh vazifesinde senin ibâdın benden küsecekler, şekvâ edecekler?‥” Ona cevaben denilmiş: “Senin vazifene hastalıkları ve musîbetleri perde yapacağım; tâ ibâdımın şekvâları onlara gitsin, sana gelmesin.”
Aynen bu perdeler gibi Azrâil Aleyhisselâm’ın vazifesi de bir perdedir. Tâ haksız şekvâlar Cenâb‑ı Hakk’a gitmesin. Çünkü; ölümdeki hikmet ve rahmet ve güzellik ve maslahat cihetini herkes göremez. Zâhire bakıp i'tirâz eder, şekvâya başlar. İşte bu haksız şekvâlar Rahîm‑i Mutlak’a gitmemek hikmetiyle Azrâil Aleyhisselâm perde olmuş.
Aynen bunun gibi; bütün meleklerin, belki bütün esbâb‑ı zâhiriyenin vazifeleri, izzet‑i Rubûbiyetin perdeleridir. Tâ güzellikleri görünmeyen ve hikmetleri bilinmeyen şeylerde kudret‑i İlâhiye’nin izzeti ve kudsiyeti ve rahmetinin ihâtası muhâfaza edilsin, i'tirâza hedef olmasın ve hasîs ve ehemmiyetsiz ve merhametsiz şeyler ile kudretin mübâşereti – nazar‑ı zâhirîde – görünmesin. Yoksa, hiçbir sebebin hakîki te'siri ve icâda hiç kàbiliyeti olmadığını, herşeyde tevhid sikkeleri kat'î gösterdiğini Risale‑i Nur, hadsiz delilleriyle isbât etmiş.
Halketmek, icâd etmek O’na mahsûstur. Esbâb, yalnız bir perdedir. Melâike gibi zîşuûr olanların, yalnız cüz'‑i ihtiyarıyla cüz'î, icâdsız, kesb denilen bir nev'i hizmet‑i fıtriye ve amelî bir nev'i ubûdiyetten başka ellerinde yoktur.
Evet, izzet ve azamet isterler ki; esbâb, perdedâr‑ı dest-i kudret ola, aklın nazarında.
Tevhid ve ehadiyet isterler ki; esbâb ellerini çeksinler, te'sir‑i hakîkiden.
106
İşte, nasıl ki melekler ve umûr‑u hayriyede ve vücûdiyede istihdam edilen zâhirî sebebler, güzellikleri görünmeyen ve bilinmeyen şeylerde kudret‑i Rabbâniyeyi kusurdan, zulümden muhâfaza edip takdis ve tesbih‑i İlâhîde birer vesiledirler.
Aynen öyle de; cinnî ve insî şeytanlar ve muzır maddelerin umûr‑u şerriyede ve ademiyede isti'mâlleri dahi, yine kudret‑i Sübhâniyeyi gadirden ve haksız i'tirâzlardan ve şekvâlara hedef olmaktan kurtarmak ile takdis ve tesbihât‑ı Rabbâniyeye ve kâinâttaki bütün kusurâttan müberrâ ve münezzehiyetine hizmet ediyorlar. Çünkü, bütün kusurlar ademden ve kàbiliyetsizlikten ve tahribden ve vazife yapmamaktan – ki birer ademdirler – ve vücûdu olmayan ademî fiillerden geliyor.
Bu şeytânî ve şerli perdeler, o kusurâta merci' olup i'tirâz ve şekvâları bil'istihkak kendilerine alarak Cenâb‑ı Hakk’ın takdisine vesile oluyorlar. Zâten şerli ve ademî ve tahribci işlerde kuvvet ve iktidar lâzım değil‥ az bir fiil ve cüz'î bir kuvvet, belki vazifesini yapmamak ile bazen büyük ademler ve bozmaklar oluyor. O şerîr fâiller muktedir zannedilirler. Hâlbuki, ademden başka hiç te'sirleri ve cüz'î bir kesbden hariç bir kuvvetleri yoktur. Fakat, o şerler ademden geldiklerinden, o şerîrler hakîki fâildirler. Bil'istihkak, eğer zîşuûr ise cezayı çekerler. Demek seyyiâtta o fenâlar fâildirler.
Fakat, haseneler ve hayırlarda ve amel‑i sâlihte vücûd olmasından, o iyiler hakîki fâil ve müessir değiller. Belki kàbildirler; feyz‑i İlâhî’yi kabûl ederler ve mükâfâtları dahi sırf bir fazl‑ı İlâhîdir diye, Kur'ân‑ı Hakîm ﴿مَٓا اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّٰهِ وَمَٓا اَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ﴾ fermân eder.
107
Elhâsıl: Vücûd kâinâtları ve hadsiz adem âlemleri birbirleriyle çarpışırken ve Cennet ve Cehennem gibi meyveler verirken ve bütün vücûd âlemleri “Elhamdülillâh, Elhamdülillâh” ve bütün adem âlemleri “Sübhânallâh, Sübhânallâh” derken ve ihâtalı bir kanun‑u mübâreze ile melekler şeytanlarla ve hayırlar şerlerle, tâ kalbin etrafındaki ilhâm, vesvese ile mücâdele ederken; birden meleklere îmânın bir meyvesi tecellî eder, mes'eleyi halledip karanlık kâinâtı ışıklandırır. ﴿اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ﴾ âyetinin envârından bir nurunu bize gösterir ve bu meyve ne kadar tatlı olduğunu tattırır.
İkinci bir küllî meyvesine, Yirmidördüncü ve “elif”ler kerâmetini gösteren Yirmidokuzuncu Söz’ler işâret edip parlak bir sûrette meleklerin vücûdunu ve vazifesini isbât etmişler. Evet kâinâtın her tarafında, cüz'î ve küllî herşeyde, her nev'ide, kendini tanıttırmak ve sevdirmek içinde merhametkârâne bir haşmet‑i Rubûbiyet, elbette o haşmete, o merhamete, o tanıttırmaya, o sevdirmeye karşı şükür ve takdis içinde bir geniş ve ihâtalı ve şuûrkârâne bir ubûdiyetle mukàbele etmesi lâzım ve kat'îdir. Ve şuûrsuz cemâdât ve erkân‑ı azîme-i kâinât hesabına o vazifeyi, ancak hadsiz melekler görebilir ve o Saltanat‑ı Rubûbiyet’in; her tarafta‥ Serâ’da, Süreyyâ’da, zeminin temelinde, dışında hakîmâne ve haşmetkârâne icraatını onlar temsîl edebilirler.
108
Meselâ, felsefenin rûhsuz kanunları pek karanlık ve vahşetli gösterdikleri hilkat‑i arziye ve vaziyet‑i fıtriyesini, bu meyve ile nurlu, ünsiyetli bir tarzda “Sevr” ve “Hût” nâmlarındaki iki meleğin omuzlarında, yani nezâretlerinde ve Cennet’ten getirilen ve fânî küre‑i arzın bâkî bir temel taşı olmak, yani ileride bâkî Cennet’e bir kısmını devretmeğe bir işâret için Sahret nâmında uhrevî bir madde, bir hakikat gönderilip Sevr ve Hût meleklerine bir nokta‑i istinâd edilmiş diye Benî‑İsrail’in eski Peygamberlerinden rivâyet var ve İbn‑i Abbâs’tan dahi mervîdir. Maatteessüf bu kudsî mânâ, mürûr‑u zamanla bu teşbih, avâmın nazarında hakikat telâkki edilmekle aklın haricinde bir sûret almış.
Mâdem melekler havada gezdikleri gibi toprakta ve taşta ve yerin merkezinde de gezerler; elbette onların ve küre‑i arzın, üstünde duracak cismânî taş ve balığa ve öküze ihtiyaçları yoktur.
Hem meselâ küre‑i arz, küre‑i arzın nev'ileri adedince başlar ve o nev'ilerin ferdleri sayısınca diller ve o ferdlerin a'zâ ve yaprak ve meyveleri mikdarınca tesbihâtlar yaptığı için elbette o haşmetli ve şuûrsuz ubûdiyet‑i fıtriyeyi bilerek, şuûrdârâne temsîl edip Dergâh‑ı İlâhiye’ye takdim etmek için kırkbin başlı ve her başı kırkbin dil ile ve herbir dil ile kırkbin tesbihât yapan bir melek‑i müekkeli bulunacak ki, ayn‑ı hakikat olarak muhbir‑i sâdık haber vermiş.
Ve hilkat‑i kâinâtın en ehemmiyetli neticesi olan insanlarla münâsebât‑ı Rabbâniyeyi tebliğ ve izhâr eden Cebrâil Aleyhisselâm ve zîhayat âleminde en haşmetli ve en dehşetli olan diriltmek ve hayat vermek ve ölümle terhis etmekteki Hàlıka mahsûs olan icraat‑ı İlâhiye’yi, yalnız temsîl edip ubûdiyetkârâne nezâret eden İsrâfil Aleyhisselâm ve Azrâil Aleyhisselâm ve hayat dâiresinde rahmetin en cem'iyetli, en geniş, en zevkli olan rızıktaki ihsânat‑ı Rahmâniye’ye nezâretle beraber şuûrsuz şükürleri şuûr ile temsîl eden Mîkâil Aleyhisselâm gibi meleklerin pek acîb mâhiyette olarak bulunmaları ve vücûdları ve rûhların bekàları, saltanat ve haşmet‑i Rubûbiyet’in muktezâsıdır. Onların ve herbirinin mahsûs tâifelerinin vücûdları, kâinâtta güneş gibi görünen saltanat ve haşmetin vücûdu derecesinde kat'îdir ve şüphesizdir… Melâikeye ait başka maddeler bunlara kıyâs edilsin.
109
Evet küre‑i arzda dörtyüzbin nev'ileri zîhayattan halkeden, hattâ en âdi ve müteaffin maddelerden zîrûhları çoklukla yaratan ve her tarafı onlarla şenlendiren ve mu'cizât‑ı san'atına karşı, onlara dilleriyle “Mâşâallâh, Bârekallâh, Sübhânallâh” dedirten ve ihsânat‑ı rahmetine mukâbil “Elhamdülillâh, Ve'ş‑Şükrülillâh, Allâhu Ekber” o hayvancıklara söylettiren bir Kadîr‑i Zülcelâl-i ve'l-Cemâl, elbette, bilâ‑şek velâ-şübhe, koca semâvâta münâsib, isyansız ve dâima ubûdiyette olan sekeneleri ve rûhânileri yaratmış, semâvâtı şenlendirmiş, boş bırakmamış ve hayvanatın tâifelerinden pek çok ziyâde ayrı ayrı nev'ileri meleklerden icâd etmiş ki, bir kısmı küçücük olarak yağmur ve kar katrelerine binip san'at ve Rahmet‑i İlâhiye’yi kendi dilleriyle alkışlıyorlar; bir kısmı, birer seyyâr yıldızlara binip fezâ‑yı kâinâtta seyahat içinde azamet ve izzet ve haşmet‑i Rubûbiyet’e karşı tekbir ve tehlil ile ubûdiyetlerini âleme ilân ediyorlar.
Evet, zaman‑ı Âdem’den beri bütün semâvî kitaplar ve dinler meleklerin vücûdlarına ve ubûdiyetlerine ittifakları ve bütün asırlarda melekler ile konuşmalar ve muhâvereler, kesret‑i tevâtür ile insanlar içinde vukû' bulduğunu nakil ve rivâyetleri ise, görmediğimiz Amerika insanlarının vücûdları gibi meleklerin vücûdlarını ve bizimle alâkadar olduklarını kat'î isbât eder.
İşte şimdi gel, îmân nuruyla bu küllî ikinci meyveye bak ve tat; nasıl kâinâtı baştan başa şenlendirip, güzelleştirip bir mescid‑i ekbere ve büyük bir ibâdethâneye çeviriyor. Ve fen ve felsefenin soğuk, hayatsız, zulmetli, dehşetli göstermelerine mukâbil; hayatlı, şuûrlu, ışıklı, ünsiyetli, tatlı bir kâinât göstererek bâkî hayatın bir cilve‑i lezzetini ehl‑i îmâna, derecesine göre dünyada dahi tattırır.
110
Tetimme
Nasıl ki, vahdet ve ehadiyet sırrıyla kâinâtın her tarafında aynı kudret, aynı isim, aynı hikmet, aynı san'at bulunmasıyla Hàlık’ın vahdet ve tasarrufu ve icâd ve rubûbiyeti ve hallâkıyet ve kudsiyeti, cüz'î‑küllî herbir masnû'un hâl dili ile ilân ediliyor. Aynen öyle de; her tarafta melekleri halkedip her mahlûkun lisân‑ı hâl ile şuûrsuz yaptıkları tesbihâtı, meleklerin ubûdiyetkârâne dilleriyle yaptırıyor.
Meleklerin hiçbir cihette hilâf‑ı emir hareketleri yoktur. Hàlis bir ubûdiyetten başka hiçbir icâd ve emirsiz hiçbir müdâhale, hattâ izinsiz şefâatleri dahi olmaz. Tam, ﴿عِبَادٌ مُكْرَمُونَ﴾ve ﴿يَفْعَلُونَ مَا يُؤْمَرُونَ﴾ sırrına mazhardırlar.
111
Hâtime
Gayet ehemmiyetli bir nükte‑i i'câziyeye dair, birden ihtiyarsız, mağribden sonra kalbe ihtar edilen ve Sûre‑i ﴿قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ الْفَلَقِ﴾ ’ın zâhir bir mu'cize‑i gaybiyesini gösteren uzun bir hakikate kısa bir işârettir.
﴿﷽﴾
﴿قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ الْفَلَقِ ❋ مِنْ شَرِّ مَا خَلَقَ ❋ وَمِنْ شَرِّ غَاسِقٍ اِذَا وَقَبَ ❋ وَمِنْ شَرِّ النَّفَّاثَاتِ فِي الْعُقَدِ ❋ وَمِنْ شَرِّ حَاسِدٍ اِذَا حَسَدَ﴾
İşte yalnız mânâ‑yı işârî cihetinde bu sûre‑i azîme-i hàrika: “Kâinâtta adem âlemleri hesabına çalışan şerîrlerden ve insî ve cinnî şeytanlardan kendinizi muhâfaza ediniz.” Peygamberimize ve ümmetine emrederek, her asra baktığı gibi mânâ‑yı işârîsiyle bu acîb asrımıza daha ziyâde, belki zâhir bir tarzda bakar; Kur'ânın hizmetkârlarını istiâzeye dâvet eder. Bu mu'cize‑i gaybiye, beş işâretle kısaca beyân edilecek. Şöyle ki:
Bu sûrenin herbir âyetinin mânâları çoktur. Yalnız mânâ‑yı işârî ile beş cümlesinde dört defa شَرِّ kelimesini tekrar etmek ve kuvvetli münâsebet‑i maneviye ile beraber dört tarzda bu asrın emsâlsiz dört dehşetli ve fırtınalı maddî ve manevî şerlerine ve inkılâblarına ve mübârezelerine aynı tarih ile parmak basmak ve ma'nen “Bunlardan çekininiz!” emretmek, elbette Kur'ânın i'câzına yakışır bir irşad‑ı gaybîdir.
112
Meselâ, başta ﴿قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ الْفَلَقِ﴾ cümlesi, bin üçyüz elliiki veya dört (1352‑1354) tarihine hesab‑ı ebcedî ve cifrî ile tevâfuk edip nev'‑i beşerde en geniş hırs ve hasedle ve birinci harbin sebebiyle vukû'a gelmeye hazırlanan ikinci harb‑i umumîye işâret eder ve Ümmet‑i Muhammediye’ye (A.S.M.) ma'nen der: “Bu harbe girmeyiniz ve Rabbinize ilticâ ediniz.” Ve bir mânâ‑yı remziyle, Kur'ânın hizmetkârlarından olan Risale‑i Nur şâkirdlerine hususî bir iltifat ile onların Eskişehir hapsinden, dehşetli bir şerden aynı tarihiyle kurtulmalarına ve haklarındaki imha plânının akîm bırakılmasına remzen haber verir; ma'nen “İstiâze ediniz!” emreder gibi bir remz verir.
Hem meselâ ﴿مِنْ شَرِّ مَا خَلَقَ﴾ cümlesi – şedde sayılmaz – bin üçyüz altmış bir (1361) ederek bu emsâlsiz harbin merhametsiz ve zâlimâne tahribâtına Rûmî ve Hicrî tarihiyle parmak bastığı gibi; aynı zamanda bütün kuvvetleriyle Kur'ânın hizmetine çalışan Nur şâkirdlerinin geniş bir imha plânından ve elîm ve dehşetli bir belâdan ve Denizli hapsinden kurtulmalarına tevâfukla, bir mânâ‑yı remzî ile onlara da bakar. “Halk’ın şerrinden kendinizi koruyunuz.” gizli bir îmâ ile der.
Hem meselâ ﴿اَلنَّفَّاثَاتِ فِي الْعُقَدِ﴾cümlesi – şeddeler sayılmaz – bin üçyüz yirmisekiz (1328); eğer şeddedeki lâm sayılsa, bin üçyüz ellisekiz (1358) adediyle bu umumî harbleri yapan ecnebî gaddârların, hırs ve hased ile bizdeki hürriyet inkılâbının Kur'ân lehindeki neticelerini bozmak fikri ile tebeddül‑ü saltanat ve Balkan ve İtalyan harbleri ve Birinci Harb‑i Umumî’nin patlamasıyla maddî ve manevî şerlerini, siyâsî diplomatların, radyo diliyle herkesin kafalarına sihirbâz ve zehirli üflemeleriyle ve mukadderât‑ı beşerin düğme ve ukdelerine gizli plânlarını telkin etmeleriyle bin senelik medeniyet terakkiyâtını vahşiyâne mahveden şerlerin vücûda gelmeye hazırlanmaları tarihine tevâfuk ederek ﴿اَلنَّفَّاثَاتِ فِي الْعُقَدِ﴾ ’in tam mânâsına tetâbuk eder.
113
Hem meselâ ﴿وَمِنْ شَرِّ حَاسِدٍ اِذَا حَسَدَ﴾ cümlesi – şedde ve tenvin sayılmaz – yine bin üçyüz kırkyedi (1347) edip, aynı tarihte, ecnebî muâhedelerin icbarıyla bu vatanda ehemmiyetli sarsıntılar ve felsefenin tahakkümüyle bu dindar millette ehemmiyetli tahavvüller vücûda gelmesine ve aynı tarihte, devletlerde İkinci Harb‑i Umumî’yi ihzar eden dehşetli hasedler ve rekabetlerin çarpışmaları tarihine bu mânâ‑yı işârî ile tam tamına tevâfuku ve ma'nen tetâbuku, elbette bu kudsî sûrenin bir lem'a‑i i'câz-ı gaybîsidir.
Bir İhtar: Herbir âyetin müteaddid mânâları vardır. Hem herbir mânâ küllîdir, her asırda efrâdı bulunur. Bahsimizde bu asrımıza bakan yalnız mânâ‑yı işârî tabakasıdır. Hem o küllî mânâda, asrımız bir ferddir. Fakat hususiyet kesbetmiş ki, ona tarihiyle bakar. Ben dört senedir, bu harbin ne safahâtını ve ne de neticelerini ve ne de sulh olmuş olmamış bilmediğimden ve sormadığımdan, bu kudsî sûrenin daha ne kadar bu asra ve bu harbe işâreti var diye daha onun kapısını çalmadım. Yoksa bu hazinede daha çok esrâr var olduğunu Risale‑i Nurun eczâlarında, hususan Rumûzât‑ı Semâniye Risaleleri’nde beyân ve isbât edildiğinden onlara havâle edip kısa kesiyorum.
114
Hâtıra Gelebilen Bir Suâlin Cevabıdır:
Bu lem'a‑i i'câziyede, baştaki ﴿مِنْ شَرِّ مَا خَلَقَ﴾ ’da, hem مِنْ , hem شَرِّ kelimeleri hesaba girmesi ve âhirde ﴿وَمِنْ شَرِّ حَاسِدٍ اِذَا حَسَدَ﴾ yalnız شَرِّ kelimesi girmesi وَمِنْ girmemesi ve ﴿وَمِنْ شَرِّ النَّفَّاثَاتِ فِي الْعُقَدِ﴾ ikisi de hesab edilmemesi gayet ince ve latîf bir münâsebete îmâ ve remz içindir. Çünkü, halklarda şerden başka hayırlar da var. Hem bütün şer herkese gelmez. Buna remzen, ba'ziyeti ifâde eden مِنْ ve شَرِّ girmişler. Hâsid hased ettiği zaman bütün şerdir. Ba'ziyete lüzum yoktur. Ve ﴿اَلنَّفَّاثَاتِ فِي الْعُقَدِ﴾ remziyle, kendi menfaatleri için küre‑i arza ateş atan üfleyicilerin ve sihirbâz o diplomatların tahribâta ait bütün işleri ayn‑ı şerdir diye, daha شَرِّ kelimesine lüzum kalmadı.
Bu Sûreye Ait Bir Nükte‑i İ'câziyenin Hâşiyesidir
Nasıl bu sûre, beş cümlesinden dört cümlesi ile bu asrımızın dört büyük şerli inkılâblarına ve fırtınalarına mânâ‑yı işârî ile bakar; aynen öyle de, dört defa tekraren مِنْ شَرِّ – şedde sayılmaz – kelimesiyle Âlem‑i İslâmca en dehşetli olan Cengiz ve Hülâgu fitnesinin ve Abbâsî Devleti’nin inkırâz zamanının asrına dört defa mânâ‑yı işârî ile ve makam‑ı cifrî ile bakar ve parmak basar.
Evet – şeddesiz – شَرِّ beşyüz (500) eder; مِنْ doksan (90) ’dır. İstikbâle bakan çok âyetler, hem bu asrımıza hem o asırlara işâret etmeleri cihetinde istikbâlden haber veren İmâm‑ı Ali (R.A.) ve Gavs‑ı A'zam (K.S.) dahi, aynen hem bu asrımıza, hem o asra bakıp haber vermişler. ﴿غَاسِقٍ اِذَا وَقَبَ﴾ kelimeleri bu zamana değil, belki غَاسِقٍ bin yüzaltmışbir (1161) ve ﴿اِذَا وَقَبَ﴾ sekizyüz on (810) ederek, o zamanlarda ehemmiyetli maddî manevî şerlere işâret eder.
Eğer beraber olsa, Milâdî bin dokuzyüz yetmişbir (1971) olur. O tarihte dehşetli bir şerden haber verir. Yirmi sene sonra, şimdiki tohumların mahsulü ıslah olmazsa, elbette tokatları dehşetli olacak.
115
Onbirinci Mes'elenin Hâşiyesinin Bir Lâhikasıdır
﴿﷽﴾
Âyete'l‑Kürsî’nin tetimmesi olan ﴿لَٓا اِكْرَاهَ فِي (الدّ۪ينِ قَدْ تَبَيَّنَ الرُّشْدُ) مِنَ الْغَيِّ﴾ bin üçyüz elli (1350); ﴿فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ﴾ bin dokuzyüz yirmidokuz (1929) veya (1928); ﴿وَيُؤْمِنْ بِاللّٰهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ﴾ dokuzyüz kırkaltı (946) “Risaletü'n‑Nur” ismine muvâfık; ﴿بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰى﴾ bin üçyüz kırkyedi (1347); ﴿لَا انْفِصَامَ لَهَا وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ ❋ اَللّٰهُ (وَلِيُّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا)﴾ – eğer beraber olsa – bin oniki (1012); – eğer beraber olmazsa – dokuzyüz kırkbeş (945) – bir şedde sayılmaz –; ﴿يُخْرِجُهُمْ مِنَ (الظُّلُمَاتِ) اِلَى النُّورِ﴾ bin üçyüz yetmişiki (1372) – şeddesiz –; ﴿وَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا اَوْلِيَٓاءُهُمُ (الطَّاغُوتُ (﴾ bin dörtyüz onyedi (1417); ﴿(يُخْرِجُونَهُمْ مِنَ النُّورِ اِلَى) الظُّلُمَاتِ﴾ bin üçyüz otuzsekiz (1338) – şedde sayılmaz –; ﴿اُولٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ﴾ bin ikiyüz doksanbeş (1295) – şedde sayılır – eder. Risaletü'n‑Nurun hem iki kere ismine hem sûret‑i mücâhedesine, hem tahakkukuna ve te'lif ve tekemmül zamanına tam tamına tevâfukuyla beraber ehl‑i küfrün bin ikiyüz doksanüç (1293) harbiyle Âlem‑i İslâm’ın nurunu söndürmeye çalışması tarihine ve Birinci Harb‑i Umumî’den istifade ile bin üçyüz otuzsekiz (1338) de bilfiil Nurdan zulümâta atmak için yapılan dehşetli muâhedeler tarihine tam tamına tevâfuku ve içinde mükerreren nur ve zulümât karşılaştırılması ve bu mücâhede‑i maneviyede Kur'ânın nurundan gelen bir Nur, ehl‑i îmâna bir nokta‑i istinâd olacağını mânâ‑yı işârî ile haber veriyor diye kalbime ihtar edildi. Ben de mecbur oldum, yazdım. Sonra baktım ki, mânâsının münâsebeti bu asrımıza o kadar kuvvetlidir ki, hiç tevâfuk emâresi olmasa da yine bu âyetler her asra baktığı gibi mânâ‑yı işârî ile bizimle de konuşuyor kanâatim geldi.
116
Evet, Evvelâ: Başta ﴿لَٓا اِكْرَاهَ فِي (الدّ۪ينِ قَدْ تَبَيَّنَ الرُّشْدُ)﴾ cümlesi, makam‑ı cifrî ve ebcedî ile bin üçyüz elli (1350) tarihine parmak basar ve mânâ‑yı işârî ile der: Gerçi o tarihte, dini, dünyadan tefrik ile dinde ikraha ve icbara ve mücâhede‑i diniyeye ve din için silâhla cihada muârız olan hürriyet‑i vicdân, hükûmetlerde bir kanun‑u esâsî, bir düstur‑u siyâsî oluyor ve hükûmet, “Lâik Cumhûriyet”e döner. Fakat ona mukâbil manevî bir cihad‑ı dinî, îmân‑ı tahkîkî kılıncıyla olacak. Çünkü, dindeki rüşd‑ü irşad ve hak ve hakikati gözlere gösterecek derecede kuvvetli bürhânları izhâr edip tebyin ve tebeyyün eden bir nur Kur'ân’dan çıkacak diye haber verip bir lem'a‑i i'câz gösterir.
Hem, tâ ﴿خَالِدُونَ﴾ kelimesine kadar Risale‑i Nurdaki bütün muvâzenelerin aslı, menba'ı olarak aynen o muvâzeneler gibi mükerreren nur ve zulümât ve îmân ve karanlıkları karşılaştırmasıyla gizli bir emâredir ki, o tarihte bulunan cihad‑ı manevî mübârezesinde büyük bir kahraman; Nur nâmında Risale‑i Nurdur ki, dinde bulunan yüzer tılsımları keşfeden onun manevî elmas kılıncı, maddî kılınçlara ihtiyaç bırakmıyor.
117
Evet hadsiz şükürler olsun ki, yirmi senedir Risale‑i Nur bu ihbar‑ı gaybı ve lem'a‑i i'câzı bilfiil göstermiştir. Ve bu sırr‑ı azîm içindir ki; Risale‑i Nur şâkirdleri dünya siyasetine ve cereyanlarına ve maddî mücâdelelerine karışmıyorlar ve ehemmiyet vermiyorlar ve tenezzül etmiyorlar ve hakîki şâkirdleri en dehşetli bir hasmına ve hakaretli tecâvüzüne karşı ona der:
“Ey bedbaht! Ben seni i'dâm‑ı ebedîden kurtarmaya ve fânî hayvaniyetin en süflî ve elîm derecesinden bir bâkî insaniyet saâdetine çıkarmaya çalışıyorum; sen benim ölümüme ve i'dâmıma çalışıyorsun. Senin bu dünyada lezzetin pek az, pek kısa ve âhirette ceza ve belâların pek çok ve pek uzundur. Ve benim ölümüm bir terhistir. Haydi def'ol! Senin ile uğraşmam, ne yaparsan yap!” der. O zâlim düşmanına hiddet değil, belki acıyor, şefkat ediyor, keşke kurtulsa idi diyerek, ıslahına çalışır.
Sâniyen: ﴿وَيُؤْمِنْ بِاللّٰهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰى﴾ Bu iki kudsî cümleler, kuvvetli münâsebet‑i maneviye ile beraber makam‑ı cifrî ve ebcedî hesabıyla birincisi, Risaletü'n‑Nurun ismine; ikincisi, onun tahakkukuna ve tekemmülüne ve parlak fütûhâtına ma'nen ve cifren tam tamına tetâbukları bir emâredir ki; Risaletü'n‑Nur bu asırda, bu tarihte bir “Urvetü'l‑Vüskà”dır. Yani çok muhkem kopmaz bir zincir ve bir “Hablullâh”tır. Ona elini atan, yapışan, necât bulur diye mânâ‑yı remziyle haber verir.
Sâlisen: ﴿اَللّٰهُ وَلِيُّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا﴾ cümlesi hem mânâ, hem cifir ile Risaletü'n‑Nura bir remzi var. Şöyle ki: ………………
Bu makamda perde indi, yazmaya izin verilmedi. Başka zamana te'hir edildi.
118
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ﴾
Hâşiye: Bu nüktenin bâkî kısmı şimdilik yazdırılmadığının sebebi, bir derece dünyaya, siyasete temâsıdır. Biz de bakmaktan memnû'uz. Evet, ﴿اِنَّ الْاِنْسَانَ لَيَطْغٰى﴾ bu tâğuta bakar ve baktırır…
Said Nursî
Risale‑i Nur Kahramanı Husrev’in “Meyvenin Onbirinci Mes'elesi” Münâsebetiyle Yazdığı Mektûbun Bir Parçasıdır
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ
Çok mübârek, çok kıymetdâr, çok sevgili Üstadımız Efendimiz!
Millet ve memleket için çok büyük güzellikleri ihtiva eden Meyve, Dokuz Mes'elesi ile, dehşetli bir zamanda, müdhiş âsîler içinde en büyük düşmanlar arasında hayret‑fezâ bir sûrette şâkirdlerine necât vermeye vesile olmakla kalmamış, Onuncu ve Onbirinci Mes'eleleri ile, hususuyla Nurun şâkirdlerini hakikat yollarında alkışlamış ve gidecekleri hakîki mekânları olan kabirdeki ahvâllerinden ve herkesi titreten ve bilhassa ehl‑i gaflet için çok korkunç, çok elemli, çok acıklı bir menzil olan toprak altında, göreceği ve konuşacağı melâikelerle konuşmayı ve refâkati sevdirerek bu mekâna daha çok ünsiyet izhâr etmekle bu korkulu ilk menzil hakkındaki fevkalhad korkularımızı ta'dil etmiş, nefes aldırmış. Hususuyla o âlemin nurânî hayatını benim gibi göremeyenlerin ellerinde, şuââtı yüzbinlerle senelik mesâfelere uzanan bir elektrik lambası hükmüne geçmiş. Hem de dâima koklanılacak nümûnelik bir çiçek bahçesi olmuştur.
Evet, biz sevgili Üstadımıza arzediyoruz ki, her gün dersini hocasına okuyan bir talebe gibi Nurdan aldığımız feyizlerimizi, her vakit için sevgili Üstadımıza arzedelim. Fakat sevgili Üstadımız şimdilik konuşmalarını ta'tîl buyurdular.
Ey azîz Üstadım! Risale‑i Nurun hakikati ve Meyve’nin güzelliği ve çiçeğinin feyzi, beni minnetdârâne, bir parça memleketim nâmına konuşturmuş ve benim gibi konuşan çok kalblere hayat vermiş. Şimdi muhîtimizde Risale‑i Nura karşı atılan adımlar ve uzatılan eller, Meyvenin Onbirinci Çiçeği ile daha çok metânet kesbetmiş, inkişaf etmiş, fa'âliyete başlamıştır.
Çok hakîr talebeniz Husrev
119
Isparta’daki Umum Risale‑i Nur Talebeleri Nâmına Ramazan Tebriki Münâsebetiyle Yazılmış ve Onüç Fıkra ile Ta'dil Edilmiş Bir Mektûbdur
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
Ey Âlem‑i İslâm’ın dünya ve âhirette selâmeti için Kur'ânın feyziyle ve Risale‑i Nurun hakikatiyle ve sâdık şâkirdlerin himmetiyle mübârek gözlerinden yaş yerine kan akıtan…
Ve ey fitne‑i âhirzamanın şu dağdağalı ve fırtınalı zamanında Hazret‑i Eyyûb Aleyhisselâm’dan ziyâde hastalıklara, dertlere giriftâr olan‥
Ve Kur'ânın nuruyla ve Risale‑i Nurun bürhânlarıyla ve şâkirdlerin gayretiyle Âlem‑i İslâm’ın maddî ve manevî hastalıklarını Hakîm‑i Lokman gibi tedâviye çalışan‥
Ve ey mübârek ellerinde mevcûd olan Nur parçalarının hak ve hakikat olduğunu Kur'ânın otuzüç âyetiyle ve Kerâmet‑i Aleviye ve Gavsiye ile isbât eden…
Ve ey kendisi hasta ve ihtiyar ve zaîf ve gayet acınacak bir hâlde olduğuna göre herkesten ziyâde Âlem‑i İslâm’a can fedâ eder derecesinde acıyarak kendine fenâlık etmek isteyenlere Kur'ânın hakikatiyle ve Risale‑i Nurun hüccetleriyle, Nur talebelerinin sadâkatleriyle hayırlı duâlar ve iyilik etmek ile karşılayan…
Ve yazdığı mühim eserlerinden Âyetü'l‑Kübrâ’nın tab'ıyla kendi zâtına ve talebelerine gelen musîbette hapishânelere düşen‥
Ve o zindânları Kur'ânın irşadıyla ve Risale‑i Nurun dersiyle ve şâkirdlerin iştiyakı ile bir Medrese‑i Yûsufiye’ye çeviren‥ ve bir dershâne yapan‥
Ve içimizde bulunan câhil olanların hepsini Kur'ânı o dershânede hatmettirerek çıkaran‥
Ve o musîbette Kur'ânın kuvve‑i kudsiyesiyle ve Risale‑i Nurun tesellîsiyle ve kardeşlerin tahammülleriyle ihtiyar ve zaîf olduğu hâlde bütün ağırlıklarımızı ve yüklerimizi üzerine alan‥
Ve yazdığı Meyve ve Müdafaanâme risaleleriyle Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın i'câzıyla ve Risale‑i Nurun kuvvetli bürhânlarıyla ve şâkirdlerin ihlâsı ile, İzn‑i İlâhî ile o zindân kapılarını açtırıp berâet kazandıran‥