Risale-i Nur'da ara ve doğrudan okumaya geç
34

Beşinci Mes'ele

Gençlik Rehberi’nde izâh edildiği gibi; gençlik hiç şübhe yok ki gidecek. Yaz güze ve kışa yer vermesi ve gündüz akşama ve geceye değişmesi kat'iyyetinde, gençlik dahi ihtiyarlığa ve ölüme değişecek. Eğer o fânî ve geçici gençliğini iffetle hayrata istikamet dâiresinde sarfetse, onunla ebedî, bâkî bir gençliği kazanacağını bütün semâvî fermânlar müjde veriyorlar.
Eğer sefâhete sarf etse, nasıl ki bir dakika hiddet yüzünden bir katl, milyonlar dakika hapis cezasını çektirir; öyle de, gayr‑ı meşrû dâiredeki gençlik keyifleri ve lezzetleri, âhiret mes'ûliyetinden ve kabir azâbından ve zevâlinden gelen teessüflerden ve günahlardan ve dünyevî mücâzâtlarından başka, aynı lezzet içinde o lezzetten ziyâde elemler olduğunu aklı başında her genç tecrübe ile tasdik eder.
Meselâ, haram sevmekte, bir kıskançlık elemi ve firâk elemi ve mukàbele görmemek elemi gibi çok ârızalar ile o cüz'î lezzet zehirli bir bal hükmüne geçer. Ve o gençliğin sû‑i isti'mâli ile gelen hastalıkla hastahânelere ve taşkınlıklarıyla hapishânelere ve kalb ve rûhun gıdâsızlık ve vazifesizliğinden neş'et eden sıkıntılarla meyhânelere, sefâhethânelere veya mezaristana düşeceklerini bilmek istersen, git hastahânelerden ve hapishânelerden ve meyhânelerden ve kabristandan sor. Elbette ekseriyetle, gençlerin gençliğinin sû‑i isti'mâlinden ve taşkınlıklarından ve gayr‑ı meşrû keyiflerin cezası olarak gelen tokatlardan eyvâhlar ve ağlamalar ve esefler işiteceksin.
Eğer istikamet dâiresinde gitse, gençlik gayet şirin ve güzel bir ni'met‑i İlâhiye ve tatlı ve kuvvetli bir vâsıta‑i hayrat olarak âhirette gayet parlak ve bâkî bir gençlik netice vereceğini, başta Kur'ân olarak çok kat'î âyâtıyla bütün semâvî kitaplar ve fermânlar haber verip müjde ediyorlar.
Mâdem hakikat budur. Ve mâdem helâl dâiresi keyfe kâfîdir. Ve mâdem haram dâiresindeki bir saat lezzet, bazen bir sene ve on sene hapis cezasını çektirir. Elbette gençlik ni'metine bir şükür olarak, o tatlı ni'meti, iffette, istikamette sarf etmek lâzım ve elzemdir.
35

Altıncı Mes'ele

Risale‑i Nurun çok yerlerinde izâhı ve kat'î hadsiz hüccetleri bulunan Îmân‑ı Billâh rüknünün binler küllî bürhânlarından bir tek bürhâna kısaca bir işârettir.
Kastamonu’da lise talebelerinden bir kısmı yanıma geldiler. Bize Hàlık’ımızı tanıttır, muallimlerimiz Allah’tan bahsetmiyorlar dediler.
Ben dedim: Sizin okuduğunuz fenlerden her fen, kendi lisân‑ı mahsûsuyla mütemâdiyen Allah’tan bahsedip Hàlık’ı tanıttırıyorlar. Muallimleri değil onları dinleyiniz.
Meselâ, nasıl ki mükemmel bir eczâhâne ki; her kavanozunda hàrika ve hassas mîzanlarla alınmış hayatdâr mâcunlar ve tiryâklar var; şüphesiz gayet mehâretli ve kimyager ve hakîm bir eczâcıyı gösterir.
Öyle de; küre‑i arz eczâhânesinde bulunan dörtyüz bin çeşit nebâtât ve hayvanat kavanozlarındaki zîhayat mâcunlar ve tiryâklar cihetiyle bu çarşıdaki eczâhâneden ne derece ziyâde mükemmel ve büyük olması nisbetinde, okuduğunuz fenn‑i tıb mikyâsıyla küre‑i arz eczâhâne‑i kübrâsının eczâcısı olan Hakîm‑i Zülcelâl’i hattâ kör gözlere de gösterir, tanıttırır.
Hem, meselâ, nasıl bir hàrika fabrika ki; binler çeşit çeşit kumaşları basit bir maddeden dokuyor; şeksiz, bir fabrikatörü ve mehâretli bir makinisti tanıttırır.
Öyle de; küre‑i arz denilen yüzbinler başlı, her başında yüzbinler mükemmel fabrika bulunan bu seyyâr makine‑i Rabbâniye ne derece bu insan fabrikasından büyükse, mükemmelse; o derecede okuduğunuz fenn‑i makine mikyâsıyla küre‑i arzın Ustasını ve Sâhibini bildirir, tanıttırır.
Hem meselâ, nasıl ki; gayet mükemmel binbir çeşit erzâk etrafından celbedip içinde muntazaman istif ve ihzar edilmiş depo ve iâşe anbarı ve dükkân, şeksiz, bir fevkalâde iâşe ve erzâk mâlikini ve sâhibini ve memurunu bildirir.
36
Öyle de; bir senede yirmidört bin senelik bir dâirede muntazaman seyahat eden ve yüzbinler ve ayrı ayrı erzâk isteyen tâifeleri içine alan ve seyahatiyle mevsimlere uğrayıp, baharı bir büyük vagon gibi, binler ayrı ayrı taamlarla doldurarak, kışta erzâkı tükenen bîçâre zîhayatlara getiren ve küre‑i arz denilen bu Rahmânî iâşe anbarı ve bu sefîne‑i Sübhâniye ve binbir çeşit cihâzâtı ve malları ve konserve paketleri taşıyan bu depo ve dükkân‑ı Rabbânî, ne derece o fabrikadan büyük ve mükemmel ise; okuduğunuz veya okuyacağınız fenn‑i iâşe mikyâsıyla o kat'iyyette ve o derecede küre‑i arz deposunun sâhibini, mutasarrıfını, müdebbirini bildirir, tanıttırır, sevdirir.
Hem nasıl ki; dörtyüz bin millet, içinde bulunan ve her milletin istediği erzâkı ayrı ve isti'mâl ettiği silâhı ayrı ve giydiği elbisesi ayrı ve ta'limâtı ayrı ve terhisâtı ayrı olan bir ordunun mu'cizekâr bir kumandanı, tek başıyla bütün o ayrı ayrı milletlerin ayrı ayrı erzâklarını ve çeşit çeşit eslihalarını ve elbiselerini ve cihâzâtlarını, hiçbirini unutmayarak ve şaşırmayarak verdiği o acîb ordu ve ordugâh; şüphesiz, bedâhetle o hàrika kumandanı gösterir, takdirkârâne sevdirir.
Aynen öyle de; zemin yüzünün ordugâhında ve her baharda yeniden silâh altına alınmış bir yeni ordu‑yu Sübhânî’de nebâtât ve hayvanat milletlerinden dörtyüz bin nev'in çeşit çeşit elbise, erzâk, esliha, ta'lim, terhisleri gayet mükemmel ve muntazam ve hiçbirini unutmayarak ve şaşırmayarak bir tek kumandan‑ı a'zam tarafından verilen küre‑i arzın bahar ordugâhı, ne derece mezkûr insan ordu ve ordugâhından büyük ve mükemmel ise, sizin okuyacağınız fenn‑i askerî mikyâsıyla dikkatli ve aklı başında olanlara o derece küre‑i arzın Hâkimini ve Rabbini ve Müdebbirini ve Kumandan‑ı Akdes’ini hayretler ve takdislerle bildirir ve tahmîd ve tesbihle sevdirir.
37
Hem nasıl ki; bir hàrika şehirde milyonlar elektrik lambaları hareket ederek her yeri gezerler. Yanmak maddeleri tükenmiyor bir tarzdaki elektrik lambaları ve fabrikası, şeksiz bedâhetle elektriği idare eden ve seyyâr lambaları yapan ve fabrikayı kuran ve iştiâl maddelerini getiren bir mu'cizekâr ustayı ve fevkalâde kudretli bir elektrikçiyi hayretler ve tebriklerle tanıttırır, yaşasınlar ile sevdirir.
Aynen öyle de; bu âlem şehrinde dünya sarayının damındaki yıldız lambaları, bir kısmı kozmoğrafyanın dediğine bakılsa küre‑i arzdan bin defa büyük ve top güllesinden yetmiş defa sür'atli hareket ettikleri hâlde, intizamını bozmuyor, birbirine çarpmıyor, sönmüyor, yanmak maddeleri tükenmiyor.
Okuduğunuz kozmoğrafyanın dediğine göre, küre‑i arzdan bir milyon defadan ziyâde büyük ve bir milyon seneden ziyâde yaşayan ve bir misâfirhâne‑i Rahmâniyede bir lamba ve soba olan güneşimizin yanmasının devamı için, her gün küre‑i arzın denizleri kadar gazyağı ve dağları kadar kömür veya bin arz kadar odun yığınları lâzımdır ki sönmesin.
Ve onu ve onun gibi ulvî yıldızları gazyağsız, odunsuz, kömürsüz yandıran ve söndürmeyen ve beraber ve çabuk gezdiren ve birbirine çarptırmayan bir nihâyetsiz kudreti ve saltanatı, ışık parmaklarıyla gösteren bu kâinât şehr‑i muhteşemindeki dünya sarayının elektrik lambaları ve idareleri ne derece o misâlden daha büyük, daha mükemmeldir o derecede sizin okuduğunuz veya okuyacağınız, fenn‑i elektrik mikyâsıyla bu meşher‑i a'zam-ı kâinâtın Sultanını, Münevvirini, Müdebbirini, Sâni'ini, o nurânî yıldızları şâhid göstererek tanıttırır, tesbihâtla, takdisâtla sevdirir, perestiş ettirir.
Hem meselâ, nasıl ki bir kitab bulunsa ki; bir satırında bir kitab ince yazılmış ve herbir kelimesinde ince kalemle bir Sûre‑i Kur'âniye yazılmış. Gayet mânidâr ve bütün mes'eleleri birbirini te'yid eder ve kâtibini ve müellifini fevkalâde mehâretli ve iktidarlı gösteren bir acîb mecmua; şeksiz, gündüz gibi kâtib ve musannifini kemâlâtıyla, hünerleriyle bildirir, tanıttırır. Mâşâallâh, Bârekallâh cümleleriyle takdir ettirir.
38
Aynen öyle de; bu kâinât kitab‑ı kebîri ki, bir tek sahifesi olan zemin yüzünde ve bir tek forması olan baharda, üçyüz bin ayrı ayrı kitaplar hükmündeki üçyüz bin nebâtî ve hayvanî tâifeleri beraber, birbiri içinde, yanlışsız, hatâsız, karıştırmayarak, şaşırmayarak, mükemmel, muntazam ve bazen ağaç gibi bir kelimede bir kasideyi ve çekirdek gibi bir noktada bir kitabın tamam bir fihristesini yazan bir kalem işlediğini gözümüzle gördüğümüz bu nihâyetsiz mânidâr ve her kelimesinde çok hikmetler bulunan şu mecmua‑i kâinât ve bu mücessem Kur'ân‑ı ekber-i âlem, mezkûr misâldeki kitaptan ne derece büyük ve mükemmel ve mânidâr ise; o derecede sizin okuduğunuz fenn‑i hikmetü'l-eşya ve mektebde bilfiil mübâşeret ettiğiniz fenn‑i kırâat ve fenn‑i kitabet geniş mikyâslarıyla ve dûrbîn gözleriyle bu kitab‑ı kâinâtın Nakkàşını, Kâtibini hadsiz kemâlâtıyla tanıttırır, Allâhu Ekber cümlesiyle bildirir, Sübhânallâh takdisiyle ta'rif eder, Elhamdülillâh senâlarıyla sevdirir.
İşte bu fenlere kıyâsen, yüzer fünûndan herbir fen, geniş mikyâsıyla ve hususî aynasıyla ve dûrbînli gözüyle ve ibretli nazarıyla bu kâinâtın Hàlık‑ı Zülcelâl’ini esmâsıyla bildirir; sıfâtını, kemâlâtını tanıttırır.
İşte bu muhteşem ve parlak bir bürhân‑ı vahdâniyet olan mezkûr hücceti ders vermek içindir ki; Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân çok tekrar ile en ziyâde ﴿رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ ve ﴿خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ âyetleriyle Hàlık’ımızı bize tanıttırıyor diye o mektebli gençlere dedim. Onlar dahi tamamıyla kabûl edip tasdik ederek Hadsiz şükür olsun Rabbimize ki, tam kudsî ve ayn‑ı hakikat bir ders aldık. Allah senden râzı olsun dediler! Ben de dedim:
39
İnsan, binler çeşit elemler ile müteellim ve binler nev'î lezzetler ile mütelezziz olacak bir zîhayat makine ve gayet derece acziyle beraber hadsiz maddî‑manevî düşmanları ve nihâyetsiz fakrıyla beraber hadsiz zâhirî ve bâtınî ihtiyaçları bulunan ve mütemâdiyen zevâl ve firâk tokatlarını yiyen bir bîçâre mahlûk iken, birden îmân ve ubûdiyetle böyle bir Pâdişah‑ı Zülcelâl’e intisab edip bütün düşmanlarına karşı bir nokta‑i istinâd ve bütün hâcâtına medâr bir nokta‑i istimdâd bularak herkes mensûb olduğu efendisinin şerefiyle, makamıyla iftihar ettiği gibi; o da böyle nihâyetsiz kadîr ve rahîm bir pâdişaha îmân ile intisab etse ve ubûdiyetle hizmetine girse ve ecelin i'dâm ilânını kendi hakkında terhis tezkeresine çevirse ne kadar memnun ve minnetdâr ve ne kadar müteşekkirâne iftihar edebilir kıyâs ediniz.”
O mektebli gençlere dediğim gibi musîbet‑zede mahpuslara da tekrar ile derim: O’nu tanıyan ve itâat eden zindânda dahi olsa bahtiyardır. O’nu unutan saraylarda da olsa zindândadır, bedbahttır.
Hattâ bir bahtiyar mazlum i'dâm olunurken bedbaht zâlimlere demiş: Ben i'dâm olmuyorum, belki terhis ile saâdete gidiyorum. Fakat, ben de sizi i'dâm‑ı ebedî ile mahkûm gördüğümden sizden tam intikamımı alıyorum. لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ diyerek sürûr ile teslîm‑i rûh eder.
﴿سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
40

Yedinci Mes'ele

Denizli hapsinde bir Cuma gününün meyvesidir.
﴿
﴿وَمَٓا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُ﴿مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ﴿فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِ الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
Bir zaman Kastamonu’da Hàlık’ımızı bize tanıttır diyen lise talebelerine sâbık Altıncı Mes'elede mekteb fünûnunun dilleriyle verdiğim dersi, Denizli Hapishânesi’nde benimle temâs edebilen mahpuslar okudular. Tam bir kanâat‑ı îmâniye aldıklarından âhirete bir iştiyak hissedip, Bize âhiretimizi de tam bildir. ki, nefsimiz ve zamanın şeytanları bizi yoldan çıkarmasın, daha böyle hapislere sokmasın dediler. Ve Denizli hapsindeki Risale‑i Nur şâkirdlerinin ve sâbıkan Altıncı Mes'eleyi okuyanların arzuları ile âhiret rüknünün dahi bir hülâsasının beyânı lâzım geldi. Ben de Risale‑i Nurdan bir kısacık hülâsa ile derim:
Nasıl ki, Altıncı Mes'elede biz Hàlık’ımızı arzdan, semâvâttan sorduk; onlar fenlerin dilleri ile güneş gibi Hàlık’ımızı bize tanıttırdılar. Aynen biz de, âhiretimizi başta O bildiğimiz Rabbimizden, sonra Peygamberimizden, sonra Kur'ânımızdan, sonra sâir Peygamberler ve mukaddes kitaplardan, sonra melâikelerden, sonra kâinâttan soracağız.
41
İşte birinci mertebede âhireti Allah’tan soruyoruz. O da bütün gönderdiği elçileriyle ve fermânlarıyla ve bütün isimleriyle ve sıfatlarıyla: Evet âhiret vardır ve sizi oraya sevkediyorum.” fermân ediyor. Onuncu Söz, oniki parlak ve kat'î hakikatler ile bir kısım isimlerin âhirete dair cevablarını isbât ve izâh eylemiş. Burada, o izâha iktifâen gayet kısa bir işâret ederiz.
Evet, mâdem hiçbir saltanat yoktur ki, o saltanata itâat edenlere mükâfâtı ve isyan edenlere mücâzâtı bulunmasın. Elbette rubûbiyet‑i mutlaka mertebesinde bir saltanat‑ı sermediyenin, o saltanata îmân ile intisab ve tâat ile fermânlarına teslîm olanlara mükâfâtı ve o izzetli saltanatı küfür ve isyanla inkâr edenlere de mücâzâtı; o rahmet ve cemâle, o izzet ve celâle lâyık bir tarzda olacak diye Rabbü'l‑Âlemîn ve Sultanü'd‑Deyyân isimleri cevab veriyorlar.
Hem mâdem güneş gibi, gündüz gibi, zemin yüzünde bir umumî rahmet ve ihâtalı bir şefkat ve kerem gözümüzle görüyoruz. Meselâ o rahmet, her baharda umum ağaçları ve meyveli nebâtları Cennet hûrileri gibi giydirip, süslendirip, ellerine her çeşit meyveleri verip bizlere uzatıp Haydi alınız, yiyiniz dediği gibi; bir zehirli sineğin eliyle bizlere şifâlı, tatlı balı yedirdiği ve elsiz bir böceğin eliyle en yumuşak ipeği bizlere giydirdiği gibi, bir avuç kadar küçücük çekirdeklerde, tohumcuklarda binler batman taamları bizim için saklayan ve ihtiyat zahîresi olarak o küçücük depolarda yerleştiren bir rahmet, bir şefkat, elbette hiç şübhe olamaz ki:
Bu derece nâzenînâne beslediği bu sevimli ve minnetdârları ve perestişkârları olan mü'min insanları i'dâm etmez. Belki, onları daha parlak rahmetlere mazhar etmek için, hayat‑ı dünyeviye vazifesinden terhis eder diye Rahîm ve Kerîm isimleri suâlimize cevab veriyorlar, El‑Cennetü hakkun diyorlar.
42
Hem mâdem biz gözümüzle görüyoruz ki; umum mahlûklarda ve zemin yüzünde öyle bir hikmet eli işliyor ve öyle bir adâlet ölçüleriyle işler dönüyor ki, akl‑ı beşer onun fevkınde düşünemiyor. Meselâ, insanın bin cihâzâtına takılan hikmetlerinden yalnız bir küçük çekirdek kadar kuvve‑i hâfızasında bütün tarihçe‑i hayatını ve ona temâs eden hadsiz hâdisâtı o kuvvecikte yazıp, onu bir kütübhâne hükmüne getirip ve insanın haşirde muhâkemesi için neşir olacak olan defter‑i a'mâlinin bir küçük senedi olarak her vakit hatırlatmak sırrı ile her insanın eline vererek dimağının cebine koyan bir ezelî hikmet ve bütün masnûâtta gayet hassas mîzanlar ile a'zâlarını yerleştiren, mikroptan gergedana, sinekten simurga kuşuna, bir çiçekli nebâttan milyarlar, trilyonlarla çiçekler açan bahar çiçeğine kadar, isrâfsız ölçülerle bir tenâsüb, bir muvâzene, bir intizam ve bir cemâl içinde masnûâtı bir hüsn‑ü san'at yapan ve her zîhayatın hukuk‑u hayatını kemâl‑i mîzanla veren; iyiliklere güzel neticeler ve fenâlıklara fenâ neticeler verdiren ve Âdem zamanından beri tâğî ve zâlim kavimlere vurduğu tokatlarla kendini pek kuvvetli ihsâs ettiren bir adâlet‑i sermediye, elbette ve hiç şübhe getirmez ki:
Güneş gündüzsüz olmadığı gibi o hikmet‑i ezeliye, o adâlet‑i sermediye âhiretsiz olmazlar ve ölümde en zâlimlerin ve en mazlumların bir tarzda gitmelerindeki âkıbetsiz bir dehşetli haksızlığa, adâletsizliğe ve hikmetsizliğe hiçbir vecihle müsâade etmezler diye Hakîm ve Hakem ve Adl ve Âdil isimleri bizim suâlimize kat'î cevab veriyorlar.
Hem mâdem bütün zîhayat mahlûkların, elleri yetişmediği ve iktidarları dâiresinde olmayan bütün hâcâtlarını, bütün fıtrî matlablarını bir nev'i duâ bulunan isti'dâd‑ı fıtrî ve ihtiyac‑ı zarûrî dilleriyle istedikleri vakitte, gayet rahîm ve işitici ve şefkatli bir dest‑i gaybî tarafından verildiğinden ve ihtiyarî olan daavât‑ı insaniyenin, hususan hàvâsların ve Nebîlerin duâlarının on adetten altı‑yedisi hilâf‑ı âdet makbûl olmasından kat'î anlaşılıyor ki:
43
Her dertlinin âhını, her muhtacın duâsını işiten ve dinleyen bir Semi' ve Mucîb perde arkasında var, bakar ki; en küçük bir zîhayatın en küçük bir ihtiyacını görür ve en gizli bir âhını işitir, şefkat eder, fiilen cevab verir, memnun eder.
Elbette ve herhalde hiçbir şübhe ihtimali kalmaz ki; mahlûkların en ehemmiyetlisi olan nev'‑i insanın en ehemmiyetli ve umumî ve umum kâinâtı ve umum esmâ ve sıfât‑ı İlâhiye’yi alâkadar eden bekà‑i uhreviyeye ait duâlarını içine alan ve nev'‑i insanın güneşleri ve yıldızları ve kumandanları olan bütün Peygamberleri arkasına alıp onlara duâsına âmîn, âmîn dedirten ve ümmetinden her gün her ferd‑i mütedeyyin, hiç olmazsa kaç defa O’na salavât getirmekle O’nun duâsına âmîn, âmîn diyen ve belki bütün mahlûkat o duâsına iştirâk ederek Evet ya Rabbenâ!. İstediğini ver; biz de O’nun istediğini istiyoruz!” diyorlar. Bütün bu reddedilmez şerâit altında bekà‑i uhrevî ve saâdet‑i ebediye için Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın haşrin hadsiz esbâb‑ı mûcibesinden yalnız tek duâsı, Cennet’in vücûduna ve baharın icâdı kadar kudretine kolay olan âhiretin icâdına kâfî bir sebebdir diye Mucîb ve Semi' ve Rahîm isimleri bizim suâlimize cevab veriyorlar.
Hem mâdem, gündüz bedâhetle güneşi gösterdiği gibi, zemin yüzünde, mevsimlerin tebeddülünde küllî ölmek ve dirilmekte, perde arkasında bir mutasarrıf; gayet intizamla koca küre‑i arzı bir bahçe, belki bir ağaç kolaylığında ve intizamında ve azametli baharı bir çiçek sühûletinde ve mîzanlı zînetinde ve zemin sahifesinde üçyüz bin haşir ve neşrin nümûne ve misâllerini gösteren üçyüz bin kitab hükmündeki nebâtât ve hayvanat tâifelerini (onda) yazar, beraber ve birbiri içinde şaşırmayarak, karışık iken karıştırmayarak, birbirine benzemekle beraber iltibassız, sehivsiz, hatâsız, mükemmel, muntazam, mânidâr yazan bir kalem‑i kudret, bu azameti içinde hadsiz bir rahmet, nihâyetsiz bir hikmet ile işlediği gibi; koca kâinâtı bir hânesi misillû insana musahhar ve müzeyyen ve tefriş etmek ve o insanı halife‑i zemin ederek ve dağ ve gök ve yer tahammülünden çekindikleri emânet‑i kübrâyı ona vermesi ve sâir zîhayatlara bir derece zâbitlik mertebesiyle mükerrem etmesi ve Hitâbât‑ı Sübhâniyesine ve sohbetine müşerref eylemesi ile fevkalâde bir makam verdiği ve bütün semâvî fermânlarda ona saâdet‑i ebediyeyi ve bekà‑i uhreviyeyi kat'î va'd ve ahdettiği hâlde, elbette ve hiçbir şübhe olmaz ki:
44
Bahar kadar kudretine kolay gelen dâr‑ı saâdeti o mükerrem ve müşerref insanlar için açacak ve yapacak ve haşir ve kıyâmeti getirecek diye Muhyî ve Mümît ve Hayy ve Kayyûm ve Kadîr ve Alîm isimleri, Hàlık’ımızdan sormamıza cevab veriyorlar.
Evet, her baharda bütün ağaçları ve otların köklerini aynen ihyâ ve nebâtî ve hayvanî üçyüz bin nev'i haşrin ve neşrin nümûnelerini icâd eden bir kudret, Muhammed ve Mûsa Aleyhimessalâtü Vesselâm’ların herbirinin ümmetinin geçirdiği bin senelik zaman, karşı karşıya hayâlen getirilip bakılsa, haşrin ve neşrin bin misâlini ve bin delilini iki bin baharda () gösterdiği görülecek. Ve, böyle bir kudretten haşr‑i cismânîyi uzak görmek, bin derece körlük ve akılsızlıktır.
Hem mâdem nev'‑i beşerin en meşhûrları olan yüzyirmidört bin Peygamberler ittifak ile saâdet‑i ebediyeyi ve bekà‑yı uhrevîyi Cenâb‑ı Hakk’ın binler va'd ve ahdlerine istinâden ilân edip mu'cizeleriyle doğru olduklarını isbât ettikleri gibi, hadsiz ehl‑i velâyet, keşf ile ve zevk ile aynı hakikate imza basıyorlar. Elbette o hakikat güneş gibi zâhir olur, şübhe eden dîvâne olur
45
Evet, bir fende ve bir san'atta mütehassıs bir‑iki zâtın o fen ve o san'ata ait hükümleri ve fikirleri, onda ihtisàsı olmayan bin adamın, hattâ başka fenlerde âlim ve ehl‑i ihtisàs da olsalar muhâlif fikirlerini hükümden iskàt ettikleri gibi; bir mes'elede, meselâ, Ramazan hilâlini yevm‑i şekte isbât etmek ve süt konservelerine benzeyen ceviz‑i hindî bahçesi rû‑yi zeminde var diye da'vâ etmekte iki isbât edici, bin inkâr edici ve nefyedicilere galebe edip da'vâyı kazanıyorlar. Çünkü, isbât eden yalnız bir ceviz‑i hindîyi veyâhut yerini gösterse kolayca da'vâyı kazanır.
Onu nefy ve inkâr eden, bütün rû‑yi zemini aramak, taramakla hiçbir yerde bulunmadığını göstermekle da'vâsını isbât edebildiği gibi; Cennet’i ve dâr‑ı saâdeti ihbar ve isbât eden yalnız bir izini, sinemada gibi keşfen bir gölgesini, bir tereşşuhunu göstermekle da'vâyı kazandığı hâlde, onu nefy ve inkâr eden, bütün kâinâtı ve ezelden ebede kadar zamanları görmek ve göstermekle ancak inkârını ve nefyini isbât ile da'vâyı kazanabilir.
Ve bu ehemmiyetli sırdandır ki, hususî bir yere bakmayan ve îmânî hakikatler gibi umum kâinâta bakan nefiyler, inkârlar (zâtında muhâl olmamak şartıyla) isbât edilmez diye ehl‑i tahkîk ittifak edip bir düstur‑u esâsî kabûl etmişler.
İşte bu kat'î hakikate binâen binler feylesofların muhâlif fikirleri, böyle îmânî mes'elelerde bir tek muhbir‑i sâdıka karşı hiçbir şübhe hattâ vesvese vermemek lâzım iken, yüzyirmi bin isbât edici ehl‑i ihtisàs ve muhbir‑i sâdıkın ve hadsiz ve nihâyetsiz müsbit ve mütehassıs ehl‑i hakikat ve ashâb‑ı tahkîkin ittifak ettikleri erkân‑ı îmâniyede, aklı gözüne inmiş, kalbsiz, maneviyattan uzaklaşmış, körleşmiş birkaç feylesofun inkârlarıyla şübheye düşmenin ne kadar ahmaklık ve dîvânelik olduğunu kıyâs ediniz.
46
Hem mâdem, gözümüzle gündüz gibi; hem nefsimizde, hem etrafımızda bir rahmet‑i âmme ve bir hikmet‑i şâmile ve bir inâyet‑i dâime müşâhede ediyoruz ve dehşetli bir saltanat‑ı rubûbiyet ve dikkatli bir adâlet‑i àliye ve izzetli icraat‑ı celâliyenin âsârını ve cilvelerini görüyoruz. Hattâ bir ağacın meyveleri, çiçekleri sayısınca o ağaca hikmetler takan bir hikmet ve herbir insanın cihâzâtı ve hissiyatı ve kuvveleri adedince ihsânları, in'âmları ona bağlamış bir rahmet ve Kavm‑i Nuh ve Hûd ve Sâlih Aleyhimüsselâm ve Kavm‑i Âd ve Semûd ve Fir'avun gibi âsî milletlere tokat vuran ve en küçük bir zîhayatın hakkını muhâfaza eden izzetli ve inâyetli bir adâlet ve ﴿وَمِنْ اٰيَاتِه۪ٓ اَنْ تَقُومَ السَّمَٓاءُ وَالْاَرْضُ بِاَمْرِه۪ ثُمَّ اِذَا دَعَاكُمْ دَعْوَةً مِنَ الْاَرْضِ اِذَٓا اَنْتُمْ تَخْرُجُونَ âyeti, azametli bir îcâz ile der:
Nasıl ki, iki kışlada yatan ve duran mutî' askerler, bir kumandanın çağırmasıyla silâh başına ve vazife başına boru sesiyle gelmeleri gibi, aynen öyle de; bu iki kışlanın misâlinde ve emre itâatinde koca semâvât ve küre‑i arz Sultan‑ı Ezelî’nin askerlerine iki mutî' kışla gibi, ne vakit Hazret‑i İsrâfil Aleyhisselâm’ın borusuyla o kışlalarda ölüm ile yatanlar çağrılsa, derhâl cesed libâslarını giyip dışarı fırlamalarını isbât edip gösteren; her baharda arz kışlası içindekiler, melek‑i ra'dın borusuyla aynı vaziyeti göstermesiyle nihâyetsiz azameti anlaşılan bir saltanat‑ı rubûbiyet; elbette ve elbette ve herhalde ve hiç şübhe getirmez ki:
Onuncu Söz’de isbâtına binâen o rahmet ve hikmet ve inâyet ve adâlet ve saltanat‑ı sermediyenin gayet kat'î istedikleri dâr‑ı âhiret ve dâire‑i haşir ve neşrin açılmamasıyla o nihâyetsiz cemâl‑i rahmet, nihâyetsiz bir çirkin merhametsizliğe inkılâb etmesi ve o hadsiz kemâl‑i hikmet, hadsiz kusurlu abesiyete ve faydasız isrâfâta dönmesi ve o gayet şirin inâyet, gayet acı ihanetlere değişmesi ve o gayet mîzanlı ve hakkâniyetli adâlet, gayet şiddetli zulümlere kalbolması ve o gayet derecede haşmetli ve kuvvetli saltanat‑ı sermediye, sukùt etmesi ve haşrin gelmemesiyle bütün haşmeti kaybolması ve kemâlât‑ı rubûbiyeti acz ve kusur ile lekedâr olması, hiçbir cihet‑i imkânı yok; hiçbir akıl ihtimal vermez, yüz muhâl içinde birden bulunur, dâire‑i imkân haricinde bâtıl ve mümteni'dir.
47
Çünkü nâzenîn ve nâzdâr beslediği ve akıl ve kalb gibi cihâzâtla saâdet‑i ebediyeye ve âhirette bekà‑i dâimîye iştiyak hissini verdiği hâlde onu ebedî i'dâm etmek, ne kadar gadirli bir merhametsizlik ve onun yalnız dimağına yüzer hikmetler ve faydalar taktığı hâlde onu dirilmemek üzere bütün cihâzâtını ve binler fâideleri bulunan isti'dâdâtını âkıbetsiz bir ölümle fâidesiz, neticesiz, hikmetsiz bütün bütün isrâf etmek, ne derece hilâf‑ı hikmet ve binler va'd ve ahidlerini yerine getirmemek ile hâşâ aczini ve cehlini göstermek, ne kadar o haşmet‑i saltanata ve o kemâl‑i rubûbiyet’e zıttır, her zîşuûr anlar. Bunlara kıyâsen inâyet ve adâleti tatbik eyle
İşte Hàlık’ımızdan sorduğumuz âhirete dair suâlimize Rahmân, Hakîm, Adl, Kerîm, Hâkim isimleri mezkûr hakikatle cevab veriyorlar, şeksiz, şüphesiz, güneş gibi âhireti isbât ediyorlar.
Hem mâdem biz gözümüzle görüyoruz; öyle ihâtalı ve azametli bir hafîziyet hükmeder ki, zîhayat herşeyin ve her hâdisenin çok sûretlerini ve gördüğü fıtrî vazifesinin defterini ve esmâ‑i İlâhiye’ye karşı lisân‑ı hâl ile tesbihâtına dair sahife‑i a'mâlini, misâlî levhalarda ve çekirdeklerinde ve tohumcuklarında ve levh‑i mahfûz’un nümûnecikleri olan kuvâ‑yı hâfızalarında ve bilhassa insanın dimağındaki pek büyük ve pek küçük kütübhânesi olan kuvve‑i hâfızasında ve sâir maddî ve manevî in'ikâs âyinelerinde kaydeder, yazdırır; zaptederek muhâfaza altına alır. Sonra mevsimi geldikçe bütün o manevî yazıları maddî bir tarzda da gözümüze gösterip milyonlarla misâller ve deliller ve nümûneler kuvvetiyle ﴿وَاِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ âyetindeki en acîb bir hakikat‑i haşriyeyi kudretin bir çiçeği olan her bahar, kendi çiçek‑i ekberinde milyarlar dil ile kâinâta ilân eder.
48
Ve başta insan olarak eşya, fenâya düşmek ve ademe sukùt etmek ve hiçlikte mahvolmak ve başta nev'‑i beşer olarak zîhayatlar i'dâm edilmek için yaratılmamışlar. Belki bekàya terakkî ile ve devama tasaffî ile ve sermedî vazifeye isti'dâdıyla girmek için halk olunduklarını gayet kuvvetli isbât eder.
Evet, her baharda müşâhede ediyoruz ki; güz mevsimi kıyâmetinde vefât eden hadsiz nebâtât, bahar haşrinde herbir ağaç, herbir kök, herbir çekirdek, herbir tohum ﴿وَاِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ âyetini okuyup bir mânâsını, bir ferdini kendi diliyle, geçmiş senelerde gördüğü vazifenin misâlleriyle tefsir ederek o azametli Hafîziyete şehâdet eder, ﴿هُوَ الْاَوَّلُ وَالْاٰخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ âyetindeki dört muazzam hakikatleri herşeyde gösterip hafîziyeti a'zamî derecede ve haşri bahar kolaylığında ve kat'iyyetinde bizlere ders verir.
Evet, bu dört ismin cilveleri en cüz'îden en küllîye kadar cereyan ederler. Meselâ: Nasıl ki, bu ağacın menşe'i olan bir çekirdek اَلْاَوَّلُ ismine mazhariyetle o ağacın gayet mükemmel programını ve icâdının noksansız cihâzâtını ve teşekkülünün bütün şerâitini câmi' bir kutucuktur ki, Hafîziyetin azametini isbât eder.
49
وَالْاٰخِرُ ismine mazhar olan meyvesi ise, çekirdekleriyle o ağacın işlediği bütün fıtrî vazifelerinin fihristesini ve amellerinin listesini ve hayat‑ı sâniyesinin düsturlarını ihtiva eden bir sandukçuktur ki, a'zamî derecede Hafîziyete şehâdet eder.
وَالظَّاهِرُ ismine mazhar olan o ağacın sûret‑i cismâniyesi ise, öyle tenâsüblü ve san'atlı ve süslü bir hulle, bir libâs ve ayrı ayrı nakışlar ve zînetler ve yaldızlı nişanlar ile tezyîn edilmiş; güyâ yetmiş renkli bir hûri elbisesidir ki, Hafîziyet içinde azamet‑i kudret ve kemâl‑i hikmet ve cemâl‑i rahmeti gözlere gösterir.
وَالْبَاطِنُ ismine âyine olan o ağacın içindeki makinesi ise, öyle muntazam ve mükemmel ve mu'cizâtlı bir fabrika, bir tezgâh, bir kimyahâne ve hiçbir dalı ve meyveyi ve yaprağı gıdâsız bırakmayan mîzanlı bir kazan‑ı erzâktır ki; Hafîziyet içinde kemâl‑i kudret ve adâlet ve cemâl‑i rahmet ve hikmeti güneş gibi isbât eder.
Aynen öyle de, küre‑i arz, senevî mevsimler cihetinde bir ağaçtır. İsm‑i Evvel cilvesiyle güz mevsiminde Hafîziyete emânet edilen bütün tohumlar ve çekirdekler, bahar çarşafını giyen zemin yüzünün milyarlar dal, budak, meyve veren ve çiçek açan ağacının teşkilâtına dair İlâhî emirlerin mecmuacıkları ve kaderden gelen düsturların listeleri ve geçen yazın işlediği vazifelerin küçücük sahife‑i amelleri ve defter‑i hidemâtıdır ki; bilbedâhe bir Hafîz‑i Zülcelâl-i ve'l-İkram’ın hadsiz kudret, adâlet, hikmet, rahmet ile gördüğünü gösteriyor.
50
Ve senevî zemin ağacının âhiri ise, ikinci güzde o ağacın gördüğü bütün vazifelerini ve esmâ‑i İlâhiye’ye karşı ettiği bütün fıtrî tesbihâtlarını ve gelecek bahar haşrinde neşir olabilen bütün sahâif‑i a'mâllerini, zerrecik ve küçücük kutucukların içine koyup, Hafîz‑i Zülcelâl’in dest‑i hikmetine teslîm eder, هُوَ الْاٰخِرُ ismini hadsiz dillerle kâinât yüzünde okur.
Ve bu ağacın zâhiri ise, haşrin üçyüzbin misâllerini ve emârelerini gösteren üçyüzbin küllî ve çeşit çeşit çiçekler açıp hadsiz rahmâniyet ve rezzâkıyet ve rahîmiyet ve kerîmiyet sofralarını sererek zîhayatlara ziyâfetler vermekle هُوَ الظَّاهِرُ ismini, meyveleri, çiçekleri, taamları sayısınca lisânlarıyla zikredip medh ü senâ eder, gündüz gibi ﴿وَاِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ hakikatini gösterir.
Bu haşmetli ağacın bâtını ise, hadsiz ve hesaba gelmez muntazam makineleri ve mîzanlı fabrikaları kemâl‑i dikkat ve intizamla işlettiren öyle bir kazan ve tezgâhtır ki, bir dirhemden bin batman taamları pişirir, açlara yetiştirir. Ve öyle bir mîzan ve dikkatle işler ki, zerre kadar tesâdüfün karışmasına bir yer bırakmıyor. هُوَ الْبَاطِنُ ismini zeminin iç yüzüyle yüzbin dil ile tesbih eden bazı melâike gibi yüzbin tarzlarda ilân edip isbât eder.
Hem arz, senevî hayatı haysiyetiyle bir ağaç olduğu ve o dört isim içinde Hafîziyeti ve onunla haşir kapısına bir anahtar yaptığı gibi, aynen öyle de; dehrî ve dünya hayatı cihetiyle yine meyveleri âhiret pazarına gönderilen bir muntazam ağaçtır. Ve o dört isme öyle bir mazhar, bir âyine ve âhirete giden bir yol açar ki, genişliğini ihâtaya ve tâbire aklımız kâfî gelmiyor. Yalnız bu kadar deriz:
51
Nasıl ki, bir saatin sâniyeleri ve dakikaları ve saatleri ve günleri sayan haftalık saatin milleri birbirine benzer, birbirini isbât eder. Sâniyelerin hareketini gören, sâir çarkların hareketlerini tasdik etmeğe mecbur olur.
Aynen öyle de; semâvât ve arzın Hàlık‑ı Zülcelâl’inin bir saat‑ı ekberi olan bu dünyanın sâniyelerini sayan günler ve dakikalarını hesab eden seneler ve saatlerini gösteren asırlar ve günlerini bildiren devirler birbirine benzer, birbirini isbât eder. Ve bu gecenin sabahı ve bu kışın baharı kat'iyyetinde fânî dünyanın karanlıklı kışının bâkî bir baharı ve sermedî bir sabahı geleceğini hadsiz emârelerle haber verir diye, Hafîz ismi ile ﴿هُوَ الْاَوَّلُ وَالْاٰخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ isimleri, biz Hàlık’ımızdan sorduğumuz haşir mes'elesine, mezkûr hakikatle cevab veriyorlar.
Hem mâdem gözümüzle görüyoruz ve aklımızla anlıyoruz ki:
İnsan şu kâinât ağacının en son ve en cem'iyetli meyvesi
Ve Hakikat‑i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm cihetiyle çekirdek‑i aslîsi
Ve kâinât Kur'ânının âyet‑i kübrâsı
Ve ism‑i a'zamı taşıyan âyete'l‑kürsîsi
Ve kâinât sarayının en mükerrem misâfiri
Ve o saraydaki sâir sekenelerde tasarrufa me'zun en fa'âl memuru
Ve kâinât şehrinin zemin mahallesinin bahçesinde ve tarlasında, vâridât ve sarfiyatına ve zer' ve ekilmesine nezârete memur
Ve yüzer fenler ve binler san'atlarla techiz edilmiş en gürültülü ve mes'ûliyetli nâzırı
Ve kâinât ülkesinin arz memleketinde, Pâdişah‑ı Ezel ve Ebed’in gayet dikkat altında bir müfettişi, bir nev'i halife‑i arzı
52
Ve cüz'î ve küllî harekâtı kaydedilen bir mutasarrıfı
Ve semâ ve arz ve cibâlin kaldırmasından çekindikleri emânet‑i kübrâyı omuzuna alan
Ve önüne iki acîb yol açılan, bir yolda zîhayatın en bedbahtı ve diğerinde en bahtiyarı
Çok geniş bir ubûdiyetle mükellef bir abd‑i küllî
Ve kâinât Sultanının ism‑i a'zamına mazhar ve bütün esmâsına en câmi' bir âyinesi
Ve Hitâbât‑ı Sübhâniyesine ve konuşmalarına en anlayışlı bir muhâtab‑ı hàssı
Ve kâinâtın zîhayatları içinde en ziyâde ihtiyaçlısı
Ve hadsiz fakrıyla ve aczi ile beraber hadsiz maksadları ve arzuları ve nihâyetsiz düşmanları ve onu inciten zararlı şeyleri bulunan bir bîçâre zîhayatı
Ve isti'dâdca en zengini
Ve lezzet‑i hayat cihetinde en müteellimi ve lezzetleri dehşetli elemlerle âlûde
Ve bekàya en ziyâde müştâk ve muhtaç ve en çok lâyık ve müstehak
Ve devamı ve saâdet‑i ebediyeyi hadsiz duâlarla isteyen ve yalvaran
Ve bütün dünya lezzetleri ona verilse, onun bekàya karşı arzusunu tatmin etmeyen
Ve ona ihsânlar eden Zâtı perestiş derecesinde seven ve sevdiren ve sevilen çok hàrika bir mu'cize‑i kudret-i samedâniye ve bir acûbe‑i hilkat
Ve kâinâtı içine alan ve ebede gitmek için yaratıldığına bütün cihâzât‑ı insaniyesi şehâdet eden
53
Böyle yirmi küllî hakikatler ile Cenâb‑ı Hakk’ın Hak ismine bağlanan ve en küçük zîhayatın en cüz'î ihtiyacını gören ve niyâzını işiten ve fiilen cevab veren Hafîz‑i Zülcelâl’in, Hafîz ismiyle mütemâdiyen amelleri kaydedilen ve kâinâtı alâkadar edecek ef'âlleri o ismin Kâtibîn‑i Kirâmlarıyla yazılan ve herşeyden ziyâde o ismin nazar‑ı dikkatine mazhar bulunan bu insanlar, elbette ve elbette ve herhalde ve hiçbir şübhe getirmez ki; bu yirmi hakikatin hükmüyle, insanlar için bir haşir ve neşir olacak ve Hak ismiyle evvelki hizmetlerinin mükâfâtını ve kusurâtının mücâzâtını çekecek ve Hafîz ismiyle cüz'î‑küllî kayd altına alınan her amelinden muhâsebe ve sorguya çekilecek ve dâr‑ı bekàda saâdet‑i ebediye ziyâfetgâhının ve şekàvet‑i dâime hapishânesinin kapıları açılacak ve bu âlemde çok tâifelere kumandanlık yapan ve karışan ve bazen karıştıran bir zâbit, toprağa girip her amelinden suâl olunmamak ve uyandırılmamak üzere yatıp saklanmayacaktır.
Yoksa, sineğin sesini işitip hakk‑ı hayatını vermekle fiilen cevab verdiği hâlde, gök gürültüsü kuvvetinde bekàya ait hadsiz hukuk‑u insaniyenin, mezkûr yirmi hakikatler lisânları ile edilen ve arşı ve ferşi çınlatan duâlarını işitmemek ve o hadsiz hukuku zâyi' etmek ve sinek kanadının intizamı şehâdetiyle sinek kanadı kadar isrâf etmeyen bir hikmet, bütün o hakikatlerin bağlandıkları insanî isti'dâdâtı ve ebede uzanan emelleri ve arzuları ve o isti'dâd ve arzuları besleyen kâinâtın pek çok râbıtalarını ve hakikatlerini bütün bütün isrâf etmek öyle bir haksızlıktır ve imkân haricinde ve zâlimâne bir çirkinliktir ki; Hak ve Hafîz ve Hakîm ve Cemîl ve Rahîm isimlerine şehâdet eden bütün mevcûdât onu reddeder, yüz derece muhâl ve bin vecihle mümteni'dir derler.
54
İşte biz Hàlık’ımızdan haşre dair sorduğumuz suâle Hak, Hafîz, Hakîm, Cemîl, Rahîm isimleri cevab verip derler: Biz, hak ve hakikat olduğumuz gibi ve hem bize şehâdet eden mevcûdâtın tahakkuku misillû, haşir haktır ve muhakkaktır.”
Hem mâdem
Daha yazacaktım, fakat güneş gibi ma'lûm olmasından kısa kestim.
İşte geçmiş misâllerde ve mâdemlerdeki maddelere kıyâsen, Cenâb‑ı Hakk’ın yüz, belki bin esmâsının kâinâta bakan isimlerinin herbirisi, nasıl ki mevcûdâttaki âyine ve cilveleriyle müsemmâsını bedâhetle isbât eder; aynen öyle de, haşri ve dâr‑ı âhireti de gösterirler ve kat'iyyetle isbât ederler.
Hem nasıl Hàlık’ımızdan sorduğumuz suâlimize, O Rabbimiz bütün fermânlarıyla ve nâzil ettiği bütün kitaplarıyla ve müsemmâ olduğu ekser isimleriyle bize kudsî ve kat'î cevab veriyor; aynen öyle de, melâikeleriyle ve onların diliyle daha başka bir tarzda dedirir Şöyle ki: Melekler derler:
Sizin zaman‑ı Âdem’den beri hem rûhânilerle, hem bizimle görüşmenizin yüzer tevâtür kuvvetinde hâdiseleri var ve bizim ve rûhânilerin vücûdlarına ve ubûdiyetlerine delâlet eden hadsiz emâre ve deliller var. Ve biz âhiret salonlarında ve bazı dâirelerinde gezdiğimizi, birbirimize mutâbık olarak sizin kumandanlarınız ile görüştüğümüz zaman söylemişiz ve dâima da söylüyoruz. Elbette bu gezdiğimiz bâkî ve mükemmel salonlar ve bu salonların arkalarında tefriş ve tezyîn edilmiş olan saraylar ve menziller, hiç şübhemiz yoktur ki, gayet ehemmiyetli misâfirleri o yerlerde iskân etmek üzere bekliyorlar. Size kat'î beyân ediyoruz.” diye suâlimize cevab veriyorlar.
55
Hem mâdem Hàlık’ımız, bize en büyük muallim ve en mükemmel üstad ve şaşırmaz ve şaşırtmaz en doğru rehber olarak Muhammed‑i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ı ta'yin etmiş, ve en son elçi olarak göndermiş. Biz dahi, ilmelyakìn mertebesinden aynelyakìn ve hakkalyakìn mertebelerine terakkî ve tekemmül etmek üzere herşeyden evvel bu Üstadımızdan, Hàlık’ımızdan sorduğumuz suâli sormaklığımız lâzım geliyor. Çünkü O Zât, Hàlık’ımız tarafından herbiri birer nişane‑i tasdik olan bin mu'cizâtıyla, Kur'ânın bir mu'cizesi olarak Kur'ânın hak ve Kelâmullâh olduğunu isbât ettiği gibi; Kur'ân dahi, kırk nev'i i'câz ile, O Zâtın bir mu'cizesi olup, O’nun doğru ve Resûlullâh olduğunu isbât ederek ikisi beraber, biri âlem‑i şehâdet lisânı bütün hayatında, bütün Enbiyâ ve evliyânın tasdikleri altında diğeri, âlem‑i gayb lisânı bütün semâvî fermânların ve kâinât hakikatlerinin tasdikleri içinde binler âyâtıyla iddia ve isbât ettikleri hakikat‑i haşriye elbette güneş ve gündüz gibi bir kat'iyyettedir.
Evet, haşir gibi, en acîb ve en dehşetli ve tavr‑ı aklın haricinde bir mes'ele, ancak ve ancak böyle hàrika iki Üstadın dersleriyle halledilir, anlaşılır.
Eski zaman Peygamberleri ümmetlerine Kur'ân gibi izâhat vermediklerinin sebebi o devirler beşerin bedeviyet ve tufûliyet devri olmasıdır. İbtidâî derslerde izâh az olur.
Elhâsıl: Mâdem Cenâb‑ı Hakk’ın ekser isimleri âhireti iktiza edip isterler; elbette o isimlere delâlet eden bütün hüccetler, bir cihette âhiretin tahakkukuna dahi delâlet ederler.
Ve mâdem melâikeler âhiretin ve âlem‑i bekànın dâirelerini gördüklerini haber veriyorlar; elbette melâike ve rûhların ve rûhâniyâtın vücûd ve ubûdiyetlerine şehâdet eden deliller, dolayısıyla âhiretin vücûduna dahi delâlet ederler.
56
Ve mâdem Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bütün hayatında vahdâniyetten sonra en dâimî da'vâsı ve müddeâsı ve esâsı âhirettir; elbette O Zâtın nübüvvetine ve sıdkına delâlet eden bütün mu'cizeleri ve hüccetleri, bir cihette, dolayısıyla âhiretin tahakkukuna ve geleceğine şehâdet ederler.
Ve mâdem Kur'ânın dörtten birisi haşir ve âhirettir ve bin âyâtıyla onun isbâtına çalışır ve onu haber verir; elbette Kur'ânın hakkâniyetine şehâdet ve delâlet eden bütün hüccetleri ve delilleri ve bürhânları, dolayısıyla âhiretin vücûduna ve tahakkukuna ve açılmasına dahi delâlet ve şehâdet ederler.
İşte bak, bu rükn‑ü îmânî ne kadar kuvvetli ve kat'î olduğunu gör!‥
57

Sekizinci Mes'elenin Bir Hülâsası

Yedinci’de haşri, çok makàmâttan soracaktık. Fakat, Hàlık’ımızın isimleriyle verdiği cevab o derece kuvvetli yakìn ve kanâat verdi ki; daha başka sorgulara ihtiyaç bırakmadığından orada kısa kestik.
Şimdi bu mes'elede, âhiret îmânının, hem âhiretin saâdetine, hem dünya saâdetine dair te'min ettiği fâideler ve neticelerinden yüzden biri hülâsa edilecek. Saâdet‑i uhreviyeye ait kısmı, Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân’ın izâhatı daha hiçbir beyâna ihtiyaç bırakmamış; onu O’na havâle ederek ve saâdet‑i dünyeviyeye ait kısmı izâh cihetini Risale‑i Nura bırakıp, yalnız kısa bir hülâsa ile insanın hayat‑ı şahsiye ve hayat‑ı ictimâiyesine ait yüzer neticelerinden üç‑dört tanesini beyân ederiz.

Birincisi

İnsan, sâir hayvanata muhâlif olarak, hânesiyle alâkadar olduğu misillû dünya ile alâkadardır ve akàribiyle münâsebetdâr olduğu gibi, nev'‑i beşer ile de ciddi ve fıtrî münâsebetdârdır. Ve dünyada muvakkat bekàsını arzuladığı gibi bir dâr‑ı ebedîde bekàsını, aşk derecesinde arzuluyor. Ve midesinin gıdâ ihtiyacını te'min etmeğe çalıştığı gibi dünya kadar geniş, belki ebede kadar uzanan sofraları ve gıdâları, akıl ve kalb ve rûh ve insaniyet mideleri için tedârik etmeğe fıtraten mecburdur, çabalıyor. Ve öyle arzuları ve matlabları var ki, ebedî saâdetten başka hiçbir şey onları tatmin etmiyor.
Hattâ Onuncu Söz’de işâret edildiği gibi, bir zaman küçüklüğümde hayâlimden sordum: Sana bir milyon sene ömür ve dünya saltanatı verilmesini, fakat sonra ademe ve hiçliğe düşmesini mi istersin? Yoksa, bâkî fakat âdi ve meşakkatli bir vücûdu mu istersin?” dedim. Baktım, ikincisini arzulayıp birincisinden Âh!” çekti, Cehennem de olsa bekà isterim!” dedi.
58
İşte mâdem mâhiyet‑i insaniyenin bir hizmetkârı olan kuvve‑i hayâliyeyi bu dünya lezzetleri tatmin etmiyor; elbette gayet câmi' mâhiyet‑i insaniye, ebediyetle fıtraten alâkadardır. İşte bu hadsiz arzu ve emellere bağlı olduğu hâlde, sermâyesi bir cüz'î cüz'‑ü ihtiyarî ve fakr‑ı mutlak bir insana, âhirete îmân ne derece kuvvetli ve kâfî ve vâfî bir hazine, bir medâr‑ı saâdet ve lezzet, bir medâr‑ı istimdâd, bir merci' ve dünyanın hadsiz gamlarına karşı bir medâr‑ı tesellî olduğu öyle bir meyve ve fâidedir ki; onu kazanmak yolunda dünya hayatını fedâ etse, yine ucuzdur.

İkinci Meyvesi ve Hayat‑ı Şahsiyeye Bakan Bir Fâidesi

Üçüncü Mes'ele’de izâh edilen ve Gençlik Rehberi’nde bir hâşiye bulunan çok ehemmiyetli bir neticedir.
Evet, her insanın, her zaman düşündüğü en ehemmiyetli endişesi, mezaristana giren kendi dostları ve akrabaları gibi o i'dâmhâneye girmek keyfiyetidir. Bir tek dostu için, rûhunu fedâ eden o bîçâre insanın; binler, belki milyonlar, milyarlar dostları ebedî bir müfârakat içinde i'dâm olmalarını tevehhüm edip Cehennem azâbından beter bir elem o düşünmek ucundan göründüğü vakit, âhirete îmân geldi, gözünü açtırdı ve perdeyi kaldırdı Bak!” dedi. O, îmânla baktı Cennet lezzetinden haber veren bir lezzet‑i rûhâniyeyi o dostları ebedî ölümlerden ve çürümelerden kurtulup mesrûrâne bir nurânî âlemde onu da bekliyorlar vaziyetinde müşâhedesiyle aldı. Risale‑i Nurda, bu netice hüccetlerle izâhına iktifâen kısa kesiyoruz.

Hayat‑ı Şahsiyeye Ait Üçüncü Bir Fâidesi

İnsanın sâir zîhayatlar üstündeki tefevvuku ve rütbesi ise; yüksek seciyeleri ve cem'iyetli isti'dâdları ve küllî ubûdiyetleri ve geniş vücûdî dâireleri itibariyledir. Hâlbuki o insan, hem ma'dûm, hem ölü, hem karanlık olan geçmiş ve gelecek zamanların ortasında sıkışmış bir kısa zaman olan hazır vaktin mikyâsıyla, ölçüsüyle; hamiyeti, muhabbeti, kardeşliği, insaniyeti gibi seciyeler alır.
59
Meselâ, eskiden tanımadığı ve ayrılıktan sonra da hiç göremeyeceği babasını, kardeşini, karısını, milletini ve vatanını sever, hizmet eder. Ve tam sadâkate ve ihlâsa pek nâdir muvaffak olabilir; o nisbette kemâlâtı ve seciyeleri küçülür. Değil hayvanların en ulvîsi, belki baş aşağı, akıl cihetiyle en bîçâresi ve aşağısı olmak vaziyetine düşeceği sırada, âhirete îmân imdâda yetişir. Mezar gibi dar zamanını, geçmiş ve gelecek zamanları içine alan, pek geniş bir zamana çevirir ve dünya kadar, belki ezelden ebede kadar bir dâire‑i vücûd gösterir.
Babasını, dâr‑ı saâdette ve âlem‑i ervâhta dahi pederlik münâsebetiyle ve kardeşini, ebede kadar uhuvvetini düşünmesiyle ve karısını Cennet’te dahi en güzel bir refîka‑i hayatı olduğunu bilmesi haysiyetiyle sever, hürmet eder, merhamet eder, yardım eder. Ve o büyük ve geniş dâire‑i hayatta ve vücûddaki münâsebetler için olan ehemmiyetli hizmetleri, dünyanın kıymetsiz işlerine ve cüz'î garazlarına ve menfaatlerine âlet etmez. Ciddi sadâkate ve samîmî ihlâsa muvaffak olarak, kemâlâtı ve hasletleri, o nisbette derecesine göre yükselmeğe başlar, insaniyeti teâlî eder.
Hayat lezzetinde serçe kuşuna yetişmeyen o insan; bütün hayvanat üstünde, kâinâtın en müntehab ve bahtiyar bir misâfiri ve Sâhib‑i kâinâtın en mahbûb ve makbûl bir abdi olmasıdır. Bu netice dahi Risale‑i Nurda hüccetlerle izâhına iktifâen kısa kesildi.

Dördüncü Bir Fâidesi Ki, İnsanın Hayat‑ı İctimâiyesine Bakıyor

Risale‑i Nurdan Dokuzuncu Şuâ’da beyân edilen o neticenin bir hülâsası şudur:
Nev'‑i insanın dörtten birini teşkil eden çocuklar, âhiret îmânıyla insanca yaşayabilirler ve insaniyetin isti'dâdlarını taşıyabilirler. Yoksa, elîm endişeler içinde, kendini uyutturmak ve unutturmak için çocukça oyuncaklarıyla, haylaz bir hayatla yaşayacak. Çünkü, her vakit etrafında onun gibi çocukların ölmesiyle onun nâzik dimağında ve ileride uzun arzuları taşıyan zaîf kalbinde ve mukâvemetsiz rûhunda öyle bir te'sir yapar ki; hayatı ve aklı o bîçâreye âlet‑i azâb ve işkence edeceği zamanda, âhiret îmânının dersiyle, görmemek için oyuncaklar altında onlardan saklandığı o endişeler yerinde, bir sevinç ve genişlik hissederek der:
60
Bu kardeşim veya arkadaşım öldü, Cennet’in bir kuşu oldu. Bizden daha iyi keyf eder, gezer. Ve vâlidem öldü, fakat Rahmet‑i İlâhiye’ye gitti, yine beni Cennet’te kucağına alıp sevecek ve ben de o şefkatli anneciğimi göreceğim.” diye insaniyete lâyık bir tarzda yaşayabilir.
Hem insanın bir rub'unu teşkil eden ihtiyarlar; yakında hayatlarının sönmesine ve toprağa girmelerine ve güzel ve sevimli dünyalarının kapanmasına karşı tesellîyi, ancak ve ancak âhiret îmânında bulabilirler. Yoksa o merhametli muhterem babalar ve fedâkâr şefkatli analar, öyle bir vâveylâ‑yı rûhî ve bir dağdağa‑i kalbî çekeceklerdi ki, dünya onlara me'yûsâne bir zindân ve hayat işkenceli bir azâb olurdu.
Fakat, âhiret îmânı onlara der: Merak etmeyiniz. Sizin ebedî bir gençliğiniz var, gelecek ve parlak bir hayat ve nihâyetsiz bir ömür sizi bekliyor. Ve zâyi' ettiğiniz evlâd ve akrabalarınızla sevinçlerle görüşeceksiniz. Ve ettiğiniz bütün iyilikleriniz muhâfaza edilmiş; mükâfâtlarını göreceksiniz.” diye, îmân‑ı âhiret onlara öyle bir tesellî ve inşirah verir ki; herbirinin yüz ihtiyarlık birden başlarına toplansa onları me'yûs etmez.
Nev'‑i insanın üçten birisini teşkil eden gençler; hevesâtları galeyânda, hissiyata mağlûb, cür'etkâr akıllarını her vakit başına almayan o gençler, âhiret îmânını kaybetseler ve Cehennem azâbını tahattur etmezlerse, hayat‑ı ictimâiyede, ehl‑i nâmusun malı ve ırzı ve zaîf ve ihtiyarların rahatı ve haysiyeti tehlikede kalır. Bazı, bir dakika lezzeti için bir mes'ûd hânenin saâdetini mahveder ve bu gibi, hapiste dört‑beş sene azâb çeker. Canavar bir hayvan hükmüne geçer.
Eğer îmân‑ı âhiret onun imdâdına gelse, çabuk aklını başına alır. Gerçi hükûmet hafiyeleri beni görmüyorlar ve ben onlardan saklanabilirim. Fakat, Cehennem gibi bir zindânı bulunan bir Pâdişah‑ı Zülcelâl’in melâikeleri beni görüyorlar ve fenâlıklarımı kaydediyorlar. Ben başıboş değilim ve vazifedâr bir yolcuyum. Ben de onlar gibi ihtiyar ve zaîf olacağım.” diye birden, zulmen tecâvüz etmek istediği adamlara karşı bir şefkat, bir hürmet hissetmeye başlar. Bu mânânın dahi Risale‑i Nurda bürhânlarıyla izâhına iktifâen kısa kesiyoruz.
61
Hem nev'‑i beşerin ehemmiyetli bir kısmı, hastalar ve mazlumlar ve bizim gibi musîbet‑zedeler ve fakirler ve ağır ceza alan mahpuslar; eğer îmân‑ı âhiret onların imdâdına yetişmezse, her vakit hastalığın ihtarıyla gözü önüne gelen ölüm ve intikamını alamadığı ve nâmusunu elinden kurtaramadığı zâlimin mağrûrâne ihaneti ve büyük musîbetlerde boşu boşuna malını, evlâdını kaybetmekle gelen elîm me'yûsiyeti ve bir‑iki dakika veya bir‑iki saat keyif yüzünden beş‑on sene böyle bir hapis azâbını çekmekten gelen kederli sıkıntı, elbette o bîçârelere dünyayı zindân ve hayatı bir işkenceli azâba çevirir.
Eğer âhirete îmân imdâdlarına yetişse, birden onlar nefes alırlar; sıkıntıları, me'yûsiyetleri ve endişeleri ve intikam hiddetleri, derece‑i îmânına göre kısmen ve bazen tamamen zâil olur.
Hattâ diyebilirim ki; benim ve bir kısım kardeşlerimin bu sebebsiz hapsimizde ve dehşetli musîbetimizde, eğer îmân‑ı âhiret yardım etmese idi, bir gün dayanmak, ölüm kadar te'sir edip bizi hayattan istifâ etmeğe sevkedecekti. Fakat hadsiz şükür olsun, benim canım kadar sevdiğim pek çok kardeşlerimin bu musîbetten gelen elemlerini de çektiğim ve gözüm kadar sevdiğim binler Risale‑i Nur Risaleleri ve benim yaldızlı ve süslü ve çok kıymetdâr kitaplarımın ziya'ları ve ağlamalarından teessüflerini çektiğim ve eskiden beri az bir ihaneti ve tahakkümü kaldıramadığım hâlde, sizi kasemle te'min ederim ki:
Îmân‑ı bil'âhiret nuru ve kuvveti bana öyle bir sabır ve tahammül ve tesellî ve metânet; belki mücâhidâne, kârlı bir imtihan dersinde daha büyük mükâfâtı kazanmak için bir şevk verdi ki, ben bu risalenin başında dediğim gibi, kendimi Medrese‑i Yûsufiye ünvânına lâyık bir güzel ve hayırlı medresede biliyorum. Arasıra gelen hastalıklar ve ihtiyarlıktan neş'et eden titizlikler olmasa idi, mükemmel ve rahat‑ı kalb ile derslerime daha ziyâde çalışacaktım. Her ne ise, bu makam münâsebetiyle saded harici girdi, kusura bakılmasın.
Hem her insanın küçük bir dünyası, belki küçük bir Cennet’i dahi kendi hânesidir. Eğer îmân‑ı âhiret o hânenin saâdetinde hükmetmezse, o aile efrâdı, herbiri şefkat ve muhabbet ve alâkadarlığı derecesinde elîm endişeler ve azâblar çeker. O Cennet’i, Cehennem’e döner veyâhut muvakkat eğlenceler ve sefâhetlerle aklını tenvîm edip uyutur. Devekuşu gibi avcıyı görür, kaçamıyor, uçamıyor. Başını kuma sokar, görünmesin. Başını gaflete sokar, ölüm ve zevâl ve firâk onu görmesin. Dîvânece, muvakkat ibtal‑i his nev'inden bir çare bulur.
62
Çünkü meselâ vâlide, rûhunu fedâ ettiği evlâdını dâima tehlikelere ma'rûz gördükçe titrer. Ve pederini ve kardeşini eksik olmayan belâlardan kurtaramayan evlâdlar, dâim bir keder, bir korkaklık hisseder. Buna kıyâsen, bu dağdağalı kararsız hayat‑ı dünyeviyede o mes'ûd zannedilen aile hayatı çok cihetlerle saâdetini kaybeder ve kısacık bir hayattaki münâsebet ve karâbet dahi, hakîki sadâkati ve samîmî ihlâsı ve garazsız bir hizmeti ve muhabbeti vermez. Ahlâk o nisbette küçülür, belki sukùt eder.
Eğer âhirete îmân o hâneye girse, birden ışıklandıracak, ortalarındaki münâsebet ve şefkat ve karâbet ve muhabbet kısacık bir zaman ölçüsüyle değil, belki dâr‑ı âhirette saâdet‑i ebediyede dahi o münâsebetlerin devamı ölçüsüyle samîmî hürmet eder, sever, şefkat eder, sadâkat eder, kusurlarına bakmaz gibi ahlâk yükseklenir. Hakîki insaniyet saâdeti o hânede başlar inkişafa. Bu mânâ dahi hüccetlerle Risale‑i Nurda beyânına binâen kısa kesildi.
Hem herbir şehir kendi ahâlisine geniş bir hânedir. Eğer îmân‑ı âhiret o büyük aile efrâdında hükmetmezse; güzel ahlâkın esâsları olan ihlâs, samîmiyet, fazilet, hamiyet, fedâkârlık, rızâ‑yı İlâhî, sevâb‑ı uhrevî yerine; garaz, menfaat, sahtekârlık, hodgâmlık, tasannu', riyâ, rüşvet, aldatmak gibi hâller meydân alır. Zâhirî âsâyiş ve insaniyet altında anarşistlik ve vahşet mânâları hükmeder; o hayat‑ı şehriye zehirlenir. Çocuklar haylazlığa, gençler sarhoşluğa, kavîler zulme, ihtiyarlar ağlamağa başlarlar.
Buna kıyâsen, memleket dahi bir hânedir ve vatan dahi bir millî ailenin hânesidir. Eğer îmân‑ı âhiret bu geniş hânelerde hükmetse, birden samîmî hürmet ve ciddi merhamet ve rüşvetsiz muhabbet ve muâvenet ve hilesiz hizmet ve muâşeret ve riyâsız ihsân ve fazilet ve enâniyetsiz büyüklük ve meziyet o hayatta inkişafa başlarlar.
Çocuklara der: Cennet var, haylazlığı bırak!” Kur'ân dersiyle temkin verir.
63
Gençlere der: Cehennem var, sarhoşluğu bırak!” aklı başlarına getirir.
Zâlime der: Şiddetli azâb var, tokat yiyeceksin!” adâlete başını eğdirir.
İhtiyarlara der: Senin elinden çıkmış bütün saâdetlerinden çok yüksek ve dâimî bir uhrevî saâdet ve taze, bâkî bir gençlik seni bekliyorlar. Onları kazanmağa çalış!” ağlamasını gülmeye çevirir.
Bunlara kıyâsen cüz'î ve küllî herbir tâifede hüsn‑ü te'sirini gösterir, ışıklandırır. Nev'‑i beşerin hayat‑ı ictimâiyesiyle alâkadar olan ictimâiyyûn ve ahlâkıyyûnların kulakları çınlasın!
İşte îmân‑ı âhiretin binler fâidelerinden işâret ettiğimiz beş‑altı nümûnelerine sâirleri kıyâs edilse kat'î anlaşılır ki; iki cihanın ve iki hayatın medâr‑ı saâdeti yalnız îmândır.
Risale‑i Nurda Yirmisekizinci Söz’de ve başka risalelerinde, haşrin cismâniyeti cihetinde gelen zaîf şübhelere kuvvetli cevablarına iktifâen burada yalnız bir kısa işâretle deriz ki:
Esmâ‑i İlâhiye’nin en cem'iyetli âyinesi cismâniyettedir. Ve hilkat‑i kâinâttaki makàsıd‑ı İlâhiye’nin en zengini ve fa'âl merkezi cismâniyettedir. Ve ihsânat‑ı Rabbâniye’nin en çok çeşitleri ve rengârenkleri cismâniyettedir. Ve beşerin ihtiyacât dilleriyle Hàlık’ına karşı duâlarının ve teşekkürâtının en kesretli tohumları yine cismâniyettedir. Maneviyat ve rûhâniyât âlemlerinin en mütenevvi' çekirdekleri yine cismâniyettedir.
Bunlara kıyâsen, yüzer küllî hakikatler cismâniyette temerküz ettiğinden Hàlık‑ı Hakîm, zemin yüzünde cismâniyeti çoğaltmak ve mezkûr hakikatlere mazhar eylemek için öyle sür'atli ve dehşetli bir fa'âliyetle kafile kafile arkasına mevcûdâta vücûd giydirir, o meşhere gönderir. Sonra onları terhis eder, başkalarını gönderir. Mütemâdiyen kâinât fabrikasını işlettirir. Cismânî mahsulâtı dokuyup, zemini âhirete ve Cennet’e bir fidanlık bahçesi hükmüne getirir.
64
Hattâ insanın cismânî midesini memnun etmek için o midenin hâl diliyle bekàsına dair duâsını kemâl‑i ehemmiyetle dinleyip kabûl ederek fiilen cevab vermek için, hadsiz ve hesabsız ve yüz binler tarzlarda ve binler çeşit çeşit lezzetlerde gayet san'atlı taamları ve gayet kıymetli ni'metleri cismâniyete ihzar etmek, bedâhetle ve şeksiz gösterir ki; dâr‑ı âhirette Cennet’in en çok ve en mütenevvi' lezzetleri cismânîdir. Ve saâdet‑i ebediyenin en ehemmiyetli ve herkesin istediği ve ünsiyet ettiği ni'metleri cismânîdir.
Acaba hiçbir cihet‑i ihtimali ve imkânı var ki; bu âdi midenin hâl diliyle bekà duâsını kabûl edip nihâyetsiz mu'cizâtlı maddî taamlar ile onu minnetdâr ederek, her vakit tesâdüfsüz, kasdî olarak fiilen cevab veren bir Kadîr‑i Rahîm, bir Alîm‑i Kerîm, kâinâtın en ehemmiyetli neticesi ve arzın halifesi ve O Hàlık’ın güzîdesi ve perestişkârı olan nev'‑i insanın insaniyet mide‑i kübrâsı ile küllî ve yüksek ve dâima arzu ettiği ve ünsiyet ettiği ve fıtraten istediği cismânî lezzetleri, dâr‑ı bekàda verilmesine dair hadsiz umumî duâları kabûl olmasın ve haşr‑i cismânî ile fiilen cevab verilmesin, onu ebedî minnetdâr etmesin?‥ Âdeta sineğin sesini işitsin, gök gürültüsünü işitmesin! Ve âdi bir neferin kemâl‑i ehemmiyetle techizâtına baksın; orduya hiç bakmasın, ehemmiyet vermesin! Bu yüz derece muhâl ve bâtıldır.
Evet, ﴿وَف۪يهَا مَا تَشْتَه۪يهِ الْاَنْفُسُ وَتَلَذُّ الْاَعْيُنُ âyetinin sarâhat‑i kat'iyyesiyle, insan, en ziyâde ünsiyet ettiği ve dünyada nümûnesini tatmış olduğu cismânî lezzetleri Cennet’e lâyık bir tarzda görecek, tadacak. Ve lisân, göz ve kulak gibi a'zâların ettikleri hàlis şükürler ve hususî ibâdetlerin mükâfâtları, o uzuvlara mahsûs cismânî lezzetler ile verilecektir. Kur'ân‑ı Mu'cizü'l-Beyân, o derece cismânî lezzetleri sarîh bir sûrette beyân eder ki, başka te'viller ile mânâ‑yı zâhirîyi kabûl etmemek imkân haricindedir.
65
İşte îmân‑ı âhiretin meyveleri ve neticeleri gösteriyorlar ki; nasıl ki, a'zâ‑yı insanîden midenin hakikati ve ihtiyacâtı, taamların vücûduna kat'î delâlet eder; öyle de; insanın hakikati ve kemâlâtı ve fıtrî ihtiyacâtı ve ebedî arzuları ve îmân‑ı âhiretin mezkûr netice ve fâidelerini isteyen hakikatleri ve isti'dâdları daha kat'î olarak âhirete ve Cennet’e ve cismânî bâkî lezzetlere delâlet ve tahakkuklarına şehâdet ettiği gibi, bu kâinâtın hakikat‑i kemâlâtı ve mânidâr tekvînî âyâtı ve insaniyetin mezkûr hakikatler ile alâkadar bütün hakikatleri, dâr‑ı âhiretin vücûduna ve tahakkukuna ve haşrin gelmesine ve Cennet ve Cehennem’in açılmasına delâlet ve şehâdet ettiklerini, Risale‑i Nur eczâları ve bilhassa Onuncu ve Yirmisekizinci (iki makamı), Yirmidokuzuncu Söz’ler ve Dokuzuncu Şuâ ve Münâcât risaleleri hüccetlerle, parlak ve şübhe bırakmaz bir tarzda isbât etmişler. Onlara havâle ederek bu uzun kıssayı kısa kesiyoruz.

Cehennem’e Dair İki Nükte

Cehennem’e dair beyânât‑ı Kur'âniye o kadar vâzıh ve zâhirdir ki, başka izâhata ihtiyaç bırakmamış. Yalnız bir‑iki zaîf şübheyi izâle edecek iki‑üç nükteyi tafsîlini Risale‑i Nura havâle edip, gayet kısa bir hülâsasını beyân edeceğiz.

Birinci Nükte

Cehennem fikri, geçmiş îmân meyvelerinin lezzetlerini korkusuyla kaçırmıyor. Çünkü, hadsiz rahmet‑i Rabbâniye o korkan adama der: Bana gel, tevbe kapısıyla gir. Cehennem’in vücûdu değil korkutmak, belki sana Cennet’in lezzetlerini tam bildirsin ve senin ve hukuklarına tecâvüz edilen hadsiz mahlûkatın intikamlarını alsın, sizi keyiflendirsin.
Eğer sen dalâlette boğulup çıkamıyorsan, yine Cehennem’in vücûdu bin derece i'dâm‑ı ebedîden hayırlıdır ve kâfirlere de bir nev'i merhamettir. Çünkü insan, hattâ yavrulu hayvanat dahi, akrabasının ve evlâdının ve ahbabının lezzetleriyle ve saâdetleriyle lezzetlenir, bir cihette mes'ûd olur.
66
Şu hâlde, sen ey mülhid! Dalâletin itibariyle ya i'dâm‑ı ebedî ile ademe düşeceksin veya Cehennem’e gireceksin! Şerr‑i mahz olan adem ise, senin bütün sevdiklerin ve saâdetleriyle memnun ve bir derece mes'ûd olduğun umum akraba ve asl ve neslin, seninle beraber i'dâm olmasından, binler derece Cehennem’den ziyâde senin rûhunu ve kalbini ve mâhiyet‑i insaniyeni yandırır. Çünkü Cehennem olmazsa Cennet de olmaz. Herşey senin küfrün ile ademe düşer.
Eğer sen Cehennem’e girsen, vücûd dâiresinde kalsan, senin sevdiklerin ve akrabaların ya Cennet’te mes'ûd veya vücûd dâirelerinde bir cihette merhametlere mazhar olurlar. Demek, herhalde Cehennem’in vücûduna tarafdâr olmak sana lâzımdır. Cehennem aleyhinde bulunmak ademe tarafdâr olmaktır ki; hadsiz dostlarının saâdetlerinin hiç olmasına tarafdârlıktır.
Evet, Cehennem ise, hayr‑ı mahz olan dâire‑i vücûdun Hâkim‑i Zülcelâl’inin hakîmâne ve âdilâne bir hapishâne vazifesini gören dehşetli ve celâlli bir mevcûd ülkesidir. Hapishâne vazifesini de görmekle beraber, başka pek çok vazifeleri var. Ve pek çok hikmetleri ve âlem‑i bekàya ait hizmetleri var. Ve zebâni gibi pek çok zîhayatın celâldarâne meskenleridir.

İkinci Nükte

Cehennem’in vücûdu ve şiddetli azâbı, hadsiz rahmete ve hakîki adâlete ve isrâfsız, mîzanlı hikmete zıddiyeti yoktur. Belki rahmet ve adâlet ve hikmet, onun vücûdunu isterler. Çünkü, nasıl bin masûmların hukukunu çiğneyen bir zâlimi cezalandırmak ve yüz mazlum hayvanları parçalayan bir canavarı öldürmek, adâlet içinde mazlumlara bin rahmettir. Ve o zâlimi affetmek ve canavarı serbest bırakmak, bir tek yolsuz merhamete mukâbil yüzer bîçârelere yüzer merhametsizliktir.
67
Aynen öyle de; Cehennem hapsine girenlerden olan kâfir‑i mutlak, küfrüyle hem esmâ‑i İlâhiye’nin hukukuna inkâr ile tecâvüz hem o esmâya şehâdet eden mevcûdâtın şehâdetlerini tekzîb ile hukuklarına tecâvüz ve mahlûkatın o esmâya karşı tesbihkârâne yüksek vazifelerini inkâr etmekle hukuklarına tecâvüz ve kâinâtın gaye‑i hilkati ve bir sebeb‑i vücûdu ve bekàsı olan tezâhür‑ü Rubûbiyet-i İlâhiye’ye karşı ubûdiyetlerle mukàbelelerini ve âyinedârlıklarını tekzîb ile hukukuna bir nev'i tecâvüz ettiği haysiyetiyle öyle azîm bir cinayet, bir zulümdür ki, affa kàbiliyeti kalmaz, ﴿اِنَّ اللّٰهَ لَايَغْفِرُ اَنْ يُشْرَكَ بِه۪ âyetinin tehdidine müstehak olur.
Onu Cehennem’e atmamak, bir yersiz merhamete mukâbil, hukuklarına taarruz edilen hadsiz da'vâcılara hadsiz merhametsizlikler olur. İşte o da'vâcılar, Cehennem’in vücûdunu istedikleri gibi izzet‑i celâl ve azamet‑i kemâl dahi kat'î isterler.
Evet, nasıl bir serseri âsî ve raiyete tecâvüz eden bir adam, oranın izzetli hâkimine dese: Beni hapse atamazsın ve yapamazsın!” diye izzetine dokunsa, elbette o şehirde hapis olmasa da o edebsiz için bir hapis yapacak, onu içine atacak.